Bir dost meclisinden dönüyordum kafam esrikten(1) biraz öte!
"Bir an evvel eve ulaşsam zıbarsam!” modundaydım. Guguklu bir saatin sarkacı gibi sallanmaksızın(!) Halk Otobüsü Durağına ulaşma telâşındaydım.
Önümde genç bir bayan, onun önünde de birkaç kişi vardı, baylı-bayanlı. Hayıflandığım(2) şey; Halk Otobüsünün henüz ya da birkaç dakika önce kalkmış olduğuna dair inancımdı.
Önümdekiler ya benim gibi gecikmişlerdi, ya da gidecekleri adresleri uzun olduğu düşüncesiyle otobüste oturacak yer kalmadığı için binmekten vazgeçip bir sonraki otobüsü beklemek zahmetine katlanmış olsalar gerekti!
Sadece önümdeki genç bayan, ya da genç kız önümdeki diğerlerinden farklıydı, devamlı olarak burnunu çekiyor, ayaklarından bir kez birini, sonra bir diğerini vuruyordu kaldırıma ve sanki ikide bir sağına soluna bakınıyordu boş gözlerle.
Bir ara bakışlarımız karşılaştı şaşkınca, ya da çakışmak zorunda kalmışlardı. Bakışları anlamsızlık yüklüydü. Burnunu devamlı çekmek yanında, gözleri kızarıktı ve iki de bir belki de ağlamamak için alt dudağını ısırıyordu.
Alt dudağı üst dudağına göre uçuklamış(2) gibi, pembe ötesinde siyaha yakındı.
Bir diğer dönüşünde gözlerinin rengini görmeyi deneyecektim, utandım, başım önümde beklemeye başladım otobüsü.
Cebimdeki mentol(1) kutusundan “Ağzımın kokusunu gidermek” düşüncesiyle birkaç mentol çekirdeğini ağzıma attım, sakız çiğnemeyi sevmiyordum çünkü. Mentol kutusunu açıp kapatmamdaki “Çıt!” sesi o genç kızı tedirgin etmiş, bu onun yüzünü ve buğulu bakan(2) gözlerini görmemi sağlamıştı bana.
Özür dilemek anlamında, bildiğimden değil, tavır, eda ve bakışları nedeniyle onu bir yabancıya benzetmiş olmamdan dolayı avucumu önce göğsüme bastırıp sonra da karşımdaki ona doğru yönelttim. Tepki vermedi, özür diler tavrıma. Önüne döndü sessizce, beni görmemiş, anlamamış, önem vermemişçesine.
Bu arada otobüs gelmiş, durağa yanaşmıştı. Bozuk olarak paramı daha sıraya girdiğimde hazırlamak gibi gülünç sayılabilecek bir âdetim(1) vardı. Önümdeki genç kız da hazırlamak için olsa gerek o kısacık süre içinde sanki çantasını alt-üst etmiş(2), ancak aradığına ulaşamamış olsa gerekti.
Otobüse bindiğinde biletçinin önündeki kutudaki paralara dokunarak iyi olmayan bir Türkçeyle;
“Para yok!” dedi.
Biletçi ya tanıyor olsa gerekti genç kızı ki, ben bugüne kadarki dikkatsizliğim nedeniyle görmemiş olmalıydım ya da o genç adam ummadığım, umamayacağım, aklımdan bile geçiremeyeceğim bir şekilde centilmendi;
“Üzme kendini, bilet de yok, buyurun oturun!” diyerek kanepeyi işaretledi.
“Bayanın bilet parasını da buradan al!” dedim çıkardığım kâğıt parayı uzatırken.
“Abi gerek yok! Turist galiba, bu da benden, bizden olsun!”
Ben yabancı gibi düşünmüştüm, o “Turist” diye belgelemişti; “Para yok!” sözündeki lehçe farklılığından(3) dolayı. Genç kızın koltuğa otururken koltuğun kenarına çarpmasını ister istemez yadırgadım(2). Hiç de ben gibi değildi…
Pencereden dışarıyı izlemeye çalışan, sık sık burnunu, içini çeken genç kızın aramıza koyduğu çantasının fermuarları açıktı, çantayı belki bilinçli olarak, belki farkında olmaksızın, belki de prensipleri gereği koymuş olabilirdi aramıza, ancak fermuarının açık olduğunun farkında değil gibime geliyordu.
Burnunu çekmesi yoğunlaşmış, sebebini bilemediğim burun akıntısına gözyaşları da eklenmişti (galiba).
Onunla ilgili bazı şeyleri ilerilerde beraber yaşayacağımızı yaşamımın, yaşamımızın bu ilk anlarında bilmem asla mümkün değildi, hele ki bu sarhoşluğu çeyrek adım geçmiş halimle.
Yaşamımda ilk defa yolumun üstüne çıkan yaşlı amcadan kâğıt mendil aldığıma aşırı derecede seviniyordum. Kâğıt mendil poşetini açıp, içinden birkaç tanesini pencereden bakıyor olması dolaysıyla dikkatini çekmek için ve nedenini bilmeksizin omzuna ve eline dokundurarak uzattım; “Buyurun!” diyerek.
İçinden bir adedini aldıktan sonra, poşeti geri uzatırken “Teşekkür” anlamında bir sözü aksırdı galiba. Dalgın gözlerindeki hüznünün sebebini gerçekten öğrenmeyi isterdim.
Aklımı başıma devşiremiyordum(2). Mademki otobüse verecek kadar parası yoktu, çeşitli olasılıklar geçiyordu aklımdan. Bir süre için parasız kalmış olabilirdi, çaldırmış, ya da düşürmüş olabilirdi, ya da şu anda çalıştığına inanamadığım kıt aklıma(3) gelmeyen bir başka neden…
Rahmetli annem; “İyilik yapmak için fırsatları iyi değerlendirmemi(4)” öğütlemişti. Dilencilere, duygu sömürüsü(3) yapanlara değil, ama hiç olmazsa emek sarf edenlere yardım ederdim. Örneğin; bu akşam bir mendil alıp da akşam yemeği için ite-kaka lokantaya sığdırmaya çalıştığım ihtiyar gibi...
O halde devamlı olarak ağlayarak camdan dışarı bakan bu insana onu rencide etmeyecek(2), fakat farkına da varmayacak şekilde yardımcı olmalıydım, ama nasıl?
Aramızdaki fermuarı açık çanta bana fikir vermişti. Arkadaşlarımla toplantı için maaşımızın bir bölümünü bankamatikten çekmiştim, paralarım bütün olduğu için bozdurtmamıştı arkadaşlarım.
Yaşlı amcadan kalanla, otobüs paramı dışarıda tutarak ödeşmeyi, bir sonraki seferde helâlleşmeyi kabul etmişlerdi “Üstat!(1)” diye adlandırdığım arkadaşlarım.
Tüm paramı cüzdanımdan çıkardım, biletçi arkadaşın beni süzdüğünü fark ederek ona “Sus!” işareti yaptım, parmağımla. Açık olan çantasına nasıl koyacağımı düşünürken mendil poşetinin hışırtısı akıl verdi bana.
İki kâğıt mendili daha çıkardım poşetten, o boşluğa paraları yerleştirdikten sonra ineceğim durağa gelmeyi bekledim.
Biletçinin bakışları ile geldiğimiz durağı hissedince aynı minval(1) üzerine omzuna dokunarak kâğıt mendilleri uzattım kendisine.
Kâğıt mendilin görünen yüzünü göreceği şekilde çantasına koyarken, “Hı!” diyerek sanki çantasından bir şey alıyormuş da cebime koyuyormuş gibi hırsız taklidi yaparak fermuarı kapattım, elimi bir metronom(1), sonra sarkaçlı bir saatin sarkacı gibi salladım.
Dikkatimden kaçan, akıl erdiremediğim, ya da nedenini, aslını bilmediğim şey; tükenmez kalem birikintileri gibi yan yana görünen, belki de katlanmış beyazlıklardı. Biletçi anlamsız gözlerle bana bakarken, inmek için ikaz düğmesine basıp biletçiye fısıldadım;
“İyi geceler arkadaşım! ‘İyilik yap, denize at, sağ elinin yaptığından sol elinin haberi olmasın(4)!’ derler. Ben unuttum, sen de unutma gayretinde ol, lütfen!” dedim…
O hüzünlü halinde yanlış anlaşılmayacağımı umut edebilsem, eğer biliyorsa bir-iki kelime de İngilizce fısıldayabilirdim ki bu; bir bakıma sağ elimin yaptığından sol elimin haberinin olmasına kadar uzanacak bir yanlışlık olabilirdi belki. Denemeyi düşünmeyip vazgeçtiğim için kendimi alkışladım.
Bir daha ne o biletçiye, ne de o genç kıza rastladım sonraki yaşantımın ilk birkaç günlerinde, bölümlerinde...
Pazarı istirahatle geçirdim, sonraki gün her hafta başında olduğu gibi pazartesi sendromu(3) ile geçti, boş gezenin boş kalfası(3) bir bekâr olduğum için, birkaç il dışı göreve arka arkaya gönderildim. Onlara bir kez daha rastlamadım deyişimin gerekçesi bir bakma bu görevler...
Ben saklanmıştım, muhtemelen onlar da, daha doğrusu sadece o gizlenmiş, ya da benim dışıma kaybolmuştu!
Zamanın “gün-saat” diye ölçülere vurularak gizlenen akışı durmak bilmiyor(du). Yılların ve ayların getirip götürdüklerine yetişilmiyor(du). Doğum ile ölüm arasındaki sürede yaşananlar olumlu ya da olumsuz yanlarıyla insanın belleğine işliyor(du)(5).
Ve gel de o büyük insanı rahmetle anma;
“İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır…(6)”
İl dışı görevlendirmeler hoşuma giderdi. Monoton, tekdüze, yeknesak hayatımın bir bakıma güzelleşmesi ve karaciğerlerimin dinlendirilmesi olurdu bu görevler, kendime içki yasağı koymak mecburiyetinde olduğum için.
Böyle görevlere deyim yerindeyse; “Ayaklarım popoma vurarak, paçalarım tutuşarak, koştururcasına” giderdim. Çünkü bu görevler evde yemek, bulaşık derdimin olmaması, değişik yöre yemeklerine, tatlarına ulaşmam demekti.
En önemli husus da dediğim gibi; açık zihinli, uyanık ve hata yapmamak özencim dolaysıyla alkol tasarrufu yapmam üzerineydi.
Övünerek olacak, ama gerçekten iftiharla söylemeliyim(2) ki bugüne kadar kimse benden kötü not almamıştı. Çünkü; “Neden bunu böyle yaptın?” diye tenkit edip azarlar gibi bir tutum sergilemek(2) yerine “Şöyle yapsak daha iyi olmaz mıydı?” diye yol göstermek prensibimdi(1).
Bu arada itiraf ki, hangi cahil; “Bekârlık sultanlıktır!” demişse, aklı evvel(3) aklını peynir-ekmekle yemiş(2), halt etmiş, cahillik(2), ukalalık etmişti. Böyle bir yaşam şekli asla sultanlık değildi, bunun için kimsenin tavuğuna kışt demeksizin(2), kimseyi rahatsız etmeksizin gözlerimin ucuyla(!) da olsa sağa-sola bakmayı(2) ihmal etmiyordum, esas sultanlığın ne olduğu bilinciyle.
Ancak düşüncem, sipariş üzerine beğeni amaçlı değildi, sevmek istiyordum, sevmeye de, sevilmeye de ihtiyaç duyuyordum. Ara ki bulasın!
Bu son ilde de görevim bitmişti, son akşam kendime oldukça içki hariç mükellef(1) bir ziyafet çekmiş, iyice istirahat etmiş ve sabahına yola koyulmak üzere tren garına gelmiştim.
Üç hususu açıklamak zaruret şu anda benim için;
Bir kere arkadaş, eş, dost furyasının(1) çeşitlendirip renklendirdiği çok zaman hepsine katılamadığım haftalık, aylık, yıllık toplantılar dışında, evde, şurada-burada kendi başıma içki kullanma alışkanlığım yoktu.
Her ne kadar çok zaman arkadaşlarıma uymak gibi bir garabet(1) yaşıyorsam da!
Bu nedenle mükellef ya da mükemmel yemek tarifi içine içkinin katkısı asla olmazdı. Ancak çalıştığım yörenin ekşili-turşulu, tuzlu-tatlılı neyi, neleri varsa o güne kadar tadıp tamamlayamadığım eksiklikler varsa tamamlamaya gayret ederdim, bu bir...
İkincisi; görevimle ilgili son rötuşları(1) trenin kalkış vaktine kadar tamamlamaya gayret ederdim, sabahın kör vaktinde el âlemi(3), milleti rahatsız etmek prensibim değildi. Gene de yaşadığın süre içinde fark ettiğim eksiklikleri öğrenmek, ya da raporumu tamamlamak için cebimden telefon ederdim, çok nadiren de olsa ilgili her kimse.
Üçüncüsü; “Tren” dedim; “Uzayıp giden o tren yolları...(7)” hevesimdi, arzumdu, isteğimdi, hatta ihtiyacımdı. Bunda mutlaka ailemdeki çok ferdin demiryolları görevlisi ya da emeklisi olmasının etkisi vardı herhalde!
Ayrıca otobüsler hem tedirgin edici, hem de yorucu idi. Hele ki tek koltuk kalmamışsa ve yanıma çenesi düşük(3), sosyal etkinlikleri kısır(3) ve kusurlu olan biri düşmüşse…
Örneğin; dişlerini gıcırdatma(8), devamlı burnunu çekme, devamlı neresinden olursa olsun gaz çıkarma, sakız çiğneme, hatta patlatma buna rağmen leş gibi sigara, ya da son yediğinin, özellikle sirkeli-sarımsaklı işkembe çorbası gibi kokusunu efrafa yayma, kabuklu yemiş yiyip otobüsün içini kirletme ve aklıma gelmeyen daha bir sürü şeyler...
Bunların yanında otobüsün durduğu tüm duraklarda vatandaşın ayağa kalkıp geçmesi için başımda dikilip kalkmamı beklemesi, “Zehir zıkkım(3) olsun!” diyeceğim bir şekilde sigara kokusunu artırıp, bunu umursamaması, daha yerine oturur oturmaz ve devamlı olarak ikaz düğmesi ile muavinden su vs. istemesini de ekleyebilirim.
İnsan tüm bunlara bir noktaya kadar tahammüllü olabiliyordu, eğer ki o kişi başını omuzunuza dayayarak, rahat bir şekilde horlayarak uyumaya yeltenmezse...
Boş koltuk varsa ne âlâ yer değiştirir kurtulursun, yoksa ikinci-üçüncü ikazdan sonra tahammüllü olmak zorunluluğunu, bir bakıma mecburiyetten bunun gerekli olduğunu düşünürsün. Vs. vs…
Uçak ise; güvenlik için kemerini çöz, telefon, bozuk paran neyin varsa ayrı bir şekilde alet içinden geçsin, su, parfüm, tırnak makası bile geçirememe, bir saat önce git.
Ve “Hop kalk! Hop in!” kısa ama keçiboynuzu tadında bir şeydi bu benim için, yakın (yaklaşık bir-bir buçuk saatlik) mesafelerde; “Bir çeki odun çiğne, bir dirhem baldan sebeplen(9)!” gibi.
Üstelik bir sanatkârın şarkısından esinleniş galiba; “Yatcaz, kalkcaz!” şekli yerine; “Kalkcaz, incez! Hop ordayız! (10)” der gibi. Üstelik tahammül etmek zorunda olduğum bir sürü yanlışlıklar ve özellikle kısa mesafeler için kıpırdamaksızın yerinde oturarak…
Ve dünyada oturarak iş gören tek varlığın tavuk olduğunu hatırlayarak(11)!
Tren öyle miydi ya? İstersen bir düzine şişe bira iç, tuvalet yanında. Canın sıkıldı, rahatsız oldun, vagonları dolaş, bir uçtan bir uca belki tanıdığın biriyle karşılaşman bile olasıdır, geceyse karanlığı, gündüzse aydınlığı yaşa doyasıya, ay ya da güneşi üleş kendinle…
Karnın acıktı doyun, yolculuklarda beni pek ilgilendirmese de zıkkımlanmak mı istiyorsun, zıkkımlan, ne kimse karışır, ne görüşür. Üstelik omzuna yaslanan mı var, pulman koltukta(3) azat edersin kendini, koridorlara çıkarsın ve arar bulursun daha sükûn(1) verici bir yeri.
Her istasyonda değişik yüzler, inen-binen ve değişik duygular, gözyaşları gerek görünen, gerekse içe akıtılan, özendiğim. Şairin dediği gibi; “Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam!(12)” dedirten.
Bu kadar güzel bir sözü söyleyecek kadar geniş bir dünyam olsaydı keşke! Dize ve devamı olan dizeler tam içimden geçenlerin aksetmesiydi sanki.
İnsan yalnızlığında, hele ki belleğinde silemediği birkaç kırıntı varsa yalnızlığına,
kimsesizliğine kahrediyor, hava, su, ekmek gibi muhtaç olduğu bir sıcak el arıyordu, gözlerini yumup hayal ettiğinde(13), göz kapaklarını kıpırdatmak istemeksizin.(14)
Sonra bir ses trenin trik-traklarından farklı yarım bırakıyor, yarım bıraktırıyordu hülyanı kıpırdamak istemeyen gözkapaklarında. Menzile ulaşmışsındır artık, hem hiç gereği yokken trenin aceleciliğinden ve gerçektir ki sitemin boşunadır...
Elimde gazete, gara ait restoranda, çayımı içerek trenin kalkış vaktine ulaşmayı beklerken gözüm takıldı karşıdaki masadaki genç bayana.
O, o gün kederli olarak gördüğüm genç kızın bir üst modeli olsa gerekti! Ya da geçen ve ona rastlamadığım zaman içinde o kadar büyümüştü! İnsanlar için neden “Balık hafızalı(15)” denildiğini fark etmiştim, üstelik insan hafızasının unutmaya meyilli olduğunu da(16).
Merakımı yenemedim, yerimden kalktım, yaklaştım yanına;
“Affedersiniz, sarkıntılık kabul etmeyin lütfen! Kız kardeşiniz var mı sizin?”
Anlamsızca, sessizce baktı yüzüme, hani “Bön, bön(2)” diyesim gelir, o söz bana hiç yakışmayan bir şekilde aklımdan geçmiş olsa da.
Sağır olabilirdi belki, yazma işareti yaptım, iki elimle. İki tarafa salladı başını. Aklımdan lisanımızı bilmeyen veya bu konuda zayıf olduğu gibi bir düşünce geçmedi. Bir bey yaklaştı yanıma;
“Karım Denise’e bir şey sormuşsunuz, anlamamış, bana tekrarlamanız mümkün mü?”
“Uzun bir hikâye...
Sanırım, tren kalkıncaya kadar anlatıp bitirmem zor olacak gibi geliyor bana. Sadece birine benzettiğimi söylesem?”
“Enteresan! Aynı trende olacağız sanırım. Tren hareket ettikten yarım saat sonra restoranda buluşalım mı?”
“Olur! Yalnız çaylar benden, ya da içmeyi dilediğiniz her neyse!”
“Karıma danışmalıyım!”
“Bence sakıncası yok!”
Karısının yanına gitti, genç kadının meraklı bakışlarını karşılardan hissettim. Genç adam başparmağını; “Peki!” anlamında yukarıya doğu tuttu. “Genç kadın, genç adam” diyorum ama sanırım ikisi de ben emsal, akran, hatta bir-iki yaş daha bile ileri olmalıydılar.
Görüştük. Nedenleri anlatma gayretinde oldum Türkçe. Genç adam yani Ahmet Birkan Bey, bu arada benim adımın da Sabir olduğunu fısıldayıvereyim, konuşmanın ahengini bozmaksızın, ben konuştukça İngilizceye çeviriyordu Ahmet.
“Let's speak English!(17)” dedim ve kısaca anlattım benzerliği, özür dileyerek.
“Ne zaman?” diye sordu Denise, “Almost(17)” kelimesi ekinde.
“Bir buçuk-iki ay kadar önce...”
Karı-koca anlayamadığım bir şekilde birbirine baktı, hüzünle gibi.
Çaylarımızı içtik, hesabı ödedim, Birbirimize; “İyi yolculuklar!” dilerken Denise “Selfie foto photograph(17)” diyerek fotoğraf çekmek istedi; “Hatıra” diyerek. Gerçekten bazı şeyleri ancak düşünerek anlayabilen gabi, gerzek bir insandım.
Hani kabaca; “Jeton geç düştü!” denir ya, o emsal...
Bilmem gerekenler yer etmişti zihnimde. Hüzünleri, soruları bir araya getirip bütünleştirince;
“Belki, muhtemelen, acaba mı?” soruları olgunlaştı beynimde.
Ayrıldığımızda tekrar konuşmamız, bir araya gelmemiz gerektiğini düşündüm. Onlar kimdi? Tepkileri nedendi?
Ve adını bilmediğim, ama onların tanıdığına inandığım kız aslında kimdi? Üstelik onların tavırları; “Sağ el-Sol el” kavramı yaşadığım düşünce dışında neden, niye ve ne kadar ilgilendiriyordu ki beni?
Bir bakışla, bir burun çekişle, bir hüzünle ve bir poşet içinden birkaç mendil vermekle neden bu kadar etkilenirdi ki insan? Böylesine bir aymazlık(1) ve tutarsız bir ilgilenmeyi neden yaşardı ki benim gibi gafil(1) ve (tekrar) gerzek bir insan?
Adını bilmiyordum ki andıkça(18) diyeyim, cismini hatırıma getirdikçe neden yüreğim titriyordu(19) ki? Karşılık beklemek miydi arzum? İyiliğimin karşılığını, hem de sağ el-sol el habersizlik düşüncemin saflığına(1) rağmen?
Böylesine kötü bir niyeti sergilemektense insanlara sıkıntı veren/verecek bir taşı alıp bir kenara koymak daha uygun değil miydi(5)?
Etkilenişim(2); hafızamda yer alan(2); “Her gün birine bir iyilik yap. İyilik yapamıyorsan hiç tanımadığın da olsa birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri gelmiyorsa elinden, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy!(4)” ve “İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirler!(20)” sözlerinin etkisi nedeniyle olsa gerekti.
Zekâmın ürünü olan düşüncelerimi inkâr ettim. “Kim olduğumu söylersem, kim olduğunuzu, içime yerleşenin kim olduğunu söyler misiniz?(21)” demekten vazgeçtim.
Tüm rüyaların, tüm hayallerin, tüm umutların iyi, güzel sonuçlanması için bir zorunluluk yoktu ki? Unutmam gerekti ki, zaman nelere kadir değildi? Netice itibariyle gönül yaramı iyileştirecek güzel-çirkin, zengin-fakir, dindar-ateist vs. vs. olan ya da olmayan bir gönül dostuyla ilerilerde bir vakitte karşılaşırsam gönül yaramı tımar ettirirdim(2).
Ya da hiç düşünmeksizin dünyayı hak edenlere bırakır, giderdim gitmem gereken yere günahlarımla. Sevaplarımın uç boyutta olması gibi bir kavram geçmiyordu aklımdan...
Bir ufacık not, birkaç satır;
“Ben, beni merak edenleri bıraktım, merak ettiklerimin beni bırakmaya meraklarının ve niyetlerinin olmadığını bilemezdim. Cep telefonunun kadirşinaslığına(1) sevinsem mi, üzülsem mi, yerinsem(2) mi bilemedim, ta ki olayı yaşayıncaya kadar.
Özet mi, tüm yaşadıklarımızı noktasına, virgülüne kadar anlatmak mı şaşkınlığımın nedeni, onu da bilemiyorum. Ama kısacadan da kısaca özetlemeye çalışayım görevden dönüşümle, bugüne kadar yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı.
Geleceği bilmek imkânsız, ama pembeliğini ummak da pek zor olmasa gerek!
Trenden inerken peşimdeydiler Denise ve Ahmet Birkan, “Vedalaşma modunda olsalar gerek!” diye düşündüm.
Karşımda Deniz’i görünce ayaklarımın bağı kesildi yerden(2) sanki ne yapacağımı da bilemedim. Bana sabit gözlerle bakışı, hareketsizliği, elinde takla attırdığ kendisine verdiğim kâğıt mendil poşetine rağmen tavrında değişiklik olmaması şaşknlığa çevirmişti beni.
Bir kez daha o malum sıfatı kullanarak demem gerekli ki; bir atılım, bir teşekkür bekler gibi miydim?
Denise, “Deniz” diye bağırdı, ya da seslendi, tam yanıma gelerek. Deniz öncesinde tükenmez kalem birikintileri dediğim, uç uca eklenmiş kalem şeklindeki o ince çubuğu sürüyerek bana yöneldi ve düpedüz çarptı bana. Deniz’in arkasındaki genç kıza aldırmaksızın Denise, Deniz’in elinden tuttu;
“Bu, o genç centilmen adam; Sabir Bey!”
“Sen Sabir misin gerçekten, beni mutlu eden, elimden tutan?”
“Hatırlamanızı dilerdim!”
“Ses çıkarmadın ki, ben de göremedim seni, hem anlamadın mı?”
“Neyi?”
“Ben görme özürlüyüm, kısaca körüm!”
Demek ki elimi metronom gibi, ya da sarkaçlı saatin sarkacı gibi el sallayarak yaptığım tüm hareketler, çantasının fermuarını kapatmam ve poşet içine para koyarken tedirginliğim, çekinikliğim boşunaydı.
Üstelik Denise için sağır olarak düşündüğümü Deniz için neden görme özürlü olarak düşünemeyişimin şaşkınlığı içindeydim.
“Bağışla, hissedemedim, ama gönlümde yer ettin!”
“Acıyarak?”
“Asla desem, inanacak mısın?"
“Hayır! Ama beni bilmeden yardım elini uzatman ve babamın cenazesine yetişmem için bilmeksizin desteğin mutlu etti beni!”
“Başımız sağ olsun! Böyle ayakta durup konuşmaktansa, eğer durumunuzu uygun görürseniz bir yerlere oturalım mı? Evime davet etmek isterdim, ama bir hafta on günlüğün pasaklılığı ve tozu içindedir evim…
İsterseniz bir gün verin, ya da bana telefon edin, dilediğiniz yerde görüşelim. Ya da ‘Bize gelin!’ derseniz ufacık bir çay ya da kahve ikramı karşılığı saatlerce dinleyebilirim sizi. Ne de olsa bekleyenim, hesap vereceğim, özleyenim yok ki!”
“Sabir?”
“Efendim!”
“Özrüme rağmen, ablam ve eniştemle birlikte bize mi gelmek istiyorsun?”
“Evet! Belki bu çabamla kabul ettirebilirim beni sana?”
“Hiç sanmıyorum!”
“Sana gözlerin olurum, belki tavrım umulmayacak kadar çok erken, ama o günden beri hıçkırıklarını, hüznünü yitirmedim ki! Bana bir şans tanımak neden fazlalık olsun ki senin için?..
Hem anlatacağın, benim de dinlemem gereken o kadar çok şey var ki, bir çay içimine sığmayacak. Ha, önce evlerimize gidelim derseniz, bana bir yer söyleyin sizi yemeğe götüreyim. Dönüşte beni misafir edin lütfen, eğer eviniz müsaitse. ‘Bu ne acele?’ demeyin…
Beni merak ediyorsanız sabahlara kadar anlatırım beni size. Tanrının bana lütfettiği bu tesadüf için benim elimden tutun, lütfen!..
Ve içinizden geliyorsa, özeliniz değilse bana sizi anlatın, uzun boylu, uzun uzun, upuzun cümlelerle, nokta koymaksızın ve hiçbir şeyi unutmaksızın...”
İngilizce olarak bu kadar uzun cümleleri nasıl kurduğuma hayret ediyordum. Özellikle nasıl “Upuzun” dediğimi hatırlayamıyorum bile. Ancak sonuç, istediğim gibiydi...
Deniz, Denise’in küçük kız kardeşiydi. Bir trafik kazasında görme engelli olmuş, doktorların sallapati(1) teşhisiyle yaşamına küsmemiş, ama razı olmuş.
Babaları Türk, anneleri de Türk olmuş sonra, karşılaştığım. Bu arada en can alıcı soru girdi araya Deniz’den;
“Müslüman, ama nasıl Müslüman? Türk, ama nasıl Türk? Bilmiyorum.”
“Anlatırım, öğretirim, bildiğim kadar, dilimin döndüğü kadar, her nasıl istersen öyle, yeter ki sen iste ve bana güven!”
Tanrının lütfettiği Denise ve Ahmet’le mucizevi(1) karşılaşmamız, onların katılmak zorunda oldukları bir akraba düğününden dönüyor olmaları sonucu gerçekleşmişti.
Ve medeni cesaretimin(3) doruk noktasındayken Denise’e yaklaşmamın semeresini(1) almıştım. Tanrının bu lütfuna ne kadar şükredeceğimi bilemiyorum, şu an bile.
Deniz’in fevkalade İngilizcesi vardı, ana dili olduğu için. Çat-pat(3) ilerisindeki Türkçesi ile elçilikte bir görevi üstlenmişti. Yardıma ihtiyacı nedeniyle abla ve eniştesinin evinde kalıyordu.
Ayşecik dediği Ayşegül’ün koruyucu melek gibi desteği ile gündüzleri işlerini görüyordu. Ayşegül onu destekleyerek işe bıraktıktan sonra, eve dönüp yapması gerekenleri yapan, yaptıkları ile yetinmeyen cici bir kızdı, sonrasında tanıştığım.
Ahmet’e herhalde ilerleyen zamanda artık “Ağabey” Denise’e de “Abla” demem gerekecekti. Ahmet;
“Ayşecik!” dedi. “Sanırım birkaç günlüğüne de olsa, sanırım bir hafta-on günlük rehberine kavuştu Deniz. Sen istersen bu arada anneni, babanı akrabalarını ziyarete git! Bizler, yeğenleri ve sanırım Sabir, Deniz’e yardım etmekte zorluklarla karşılaşmayız, her ne kadar senin kadar başarılı olamazsak da…
Harçlığın, yol paran var mı? Hemen maaş kartına yükleyeyim. Evden de ne istiyorsan, sormana gerek yok, al kızım!” dedi.
Ayşegül’ün hayreti, “Çocuklarım” dediği Denise ve Ahmet’in çocukları olan Nihan ve Cihan’dan farklı değildi, tek farkla. Ayşecik ayaktayken bile çocuklar Ayşegül’ün iki koltuğunun altına sığışmaya çalışmışlardı.
Sanırım teyzelerinin hayretlerine, belki de endişelerini eklemiş olabilirlerdi, herhangi bir nedenle? Belki de tereddütleri ile yaşadıklarının, bir eve bir adamın gelip katılması nedeniyle teyzelerine sahip olma haklarını yitirme düşünceleri olabilirdi.
Ortada fol yok, yumurta yoktu(3), ama istediğim bu değil miydi, zihnimin arka plânına oturttuğum? Ama nasıl? Tekrar çocuk olmam, onların yaşadıklarını, düşündüklerini onlar gibi yaşayıp düşünmem mümkün değildi ki!
Deniz;
“Haydi çocuklarım, Sabir Ağabeyinizi, ya da amca mı demek istersiniz onu yanıma getirin, sizler de iki yanıma oturun, ayrılmayın lüffen!”
Bu sırada Ahmet dillendi;
“Hatunum, yorgunuz, ama çocukları da alıp bir koşu bizimkilere görünelim, düğün fotoğraflarımızı gösterelim, aldıklarımızı hediye edelim, Deniz’i artık merak etmemize gerek yok! Ne dersin?”
Nihan mızıkçılık etti(3), ellerini göğsünün üstünde çaprazlayarak teyzesinin yanına iyiden iyiye yerleşme çabasını gösterirken, gözlerini kapatmıştı, alt dudağını sarkıtarak;
“Ben teyzemle kalacağım!” demişti. Emir demiri kesmese de, naz niyazın üstesinden gelirdi(2), değil mi? Üstelik doğrusu da bu gibi geliyordu bana…
Denise’in Ahmet’e işaretini gördüm, umursamadım.
Ayşegül ve onlar kapıyı kapattıklarında Deniz, el yordamıyla bir eliyle benim, diğer eliyle Nihan’ın elini tuttuktan sonra;
“Söyle, anlat bana. ‘Sonra anlatırım!’ dediğini. Nasıl Türk’üm, nasıl Müslüman’ım ben, hiçbir şey bilmeksizin? “Elhamdülillâh, Eşhedü…” demekle her şey bitiyor mu? Ezan denilen şey, aç kalmak, kurban kesmek ne? Atatürk, İstiklâl Marşıyla Türk’üm diyebilmek ne kadar mümkün? Hemen söyle bana?”
Deniz’le artık mükemmel bir İngilizce-Türkçe karma lisanı oluşturmuştuk, Sanskritçeye(1) benzer. Hatırlamadığımız kelimeleri ters-türs ederek, öğreniyor, öğretiyorduk birbirimize, onun gamzelerinin(1) eklentileri, Nihan’ın katkılarıyla.
“İkinci söylediğin için fazla söze gerek yok Deniz. Ama Müslüman olmanın bir kısım gereklilikleri var ki, sorgulamanın karşılığı hemen cevaplamam mümkün değil, süre gerek. Bana bu süreyi sağladığın gün hepsini öğretirim sana, hatta bu arada ben de bilmediklerimi senin sâyende(1) öğrenmiş olurum.”
“Bilmiyorum. Senin için sakıncası olmazsa, ya da olmadığı zamanlarda Türk, Müslüman ve geniş Türkçe öğretmen için tüm vaktimi alabilirsin!”
“Mutlu olurum, ama öncelikle söyle bana Deniz, görme özrünle ilgili olarak kaç doktora göründün? Görme engelin doğuştan olmadığına göre bu durumun için ne dedi doktorlar ki; kaderine böyle uysalca(1) razı oldun?"
“Bir burda, bir de İngiltere'de. ‘Çare yok!’ dediler, kadere razı oldum(2)!”
“Peki, ablan, enişten hatta ufak bir yardımla da olsa sen, seni hiç mi internette falan araştırmadınız?”
“Doktorlardan iyi mi bileceğiz ki?"
“Bir lokma, bir hırka felsefesi(22) yanlış, kaderinin yanlışlığına inanmak gibi bence! Ben senin öncelikle yeğenlerini, sonra da beni görmeni istiyorum, abla ve eniştene, anne ve babana ek olarak. Bu nedenle araştıracağım, ta ki beni görüp tanıyıp, hatta...
Neyse...
Uzatmağa gerek yok!”
“Hatta ne?”
“Gülen gözlerinin beni gördüğü, özlemini hissettiğim anda tamamlayacağım cümlemi. Ancak demem gerekli ki, görmeni istediğim kadar, senin de görmeyi istemen önemli ve özür dileyerek söylemem gerekli ki; tıp geçmişin değil, geleceğin imkân ve umutlarını sunmalı insanlara...
O doktorun sözlerine inanmak, hatta bir bakıma kanmak geçmiyor içimden. Bana bu konuda bütün evraklarını, röntgen, film ne varsa hepsini ver. Araştıracak ve ne olursa olsun görmen için her türlü çabayı göstereceğim. Buna rağmen kaderin önüne geçemiyorsak bana senin gözlerin olmam için şans vermeni isteyeceğim senden…”
“Seni görmüyorum, ama kokunu, nefesini hissediyorum, yardımcı olmandan da mutlu olacağım. Kim benim durumumda olup da görmeyi istemez ki? Ama böyle kalırsam da beni terk etme! Beni sensiz bırakma Sabir!”
“Dediğim gibi, hiç de öyle bir niyetim yok, hele ki yardımımı esirgemezsen. Ara sıra da olsa seni görmeme, ellerini tutmama izin verirsen ve sonunda dileğime ‘He!’ dersen ben hep yanında olacağım...”
Bizi sessizce dinleyen Nihan’a döndüm, sözlerimi anlayacağı inancıyla;
“Sevgili Nihan! Benim hakkım yok, hem teyzeni hak edinceye kadar hiç mi hiç hakkım yok! Teyzene sarıl şimdi kendi yerine ve sevgiyle öp onu şimdi...
Ve teyzenin evrakını bana verdikten sonra kapıyı göster ki, arkama dönme mecburiyetim olmasın, yoksa ayrılmam çok güç olur, oysa artık şu andan itibaren ona karşı mecburiyetlerim ve sorumluluklarım var. Çok iyi araştırmalıyım, hem sonuna kadar…”
“Peki, ben?”
"Sen uslu, sevgili bir teyze olarak kal. Söz veriyorum, ihtimal dahi olsa, müjdeli bir sonuca ulaştığımda ilk defa sana ulaştıracağım haberi, söz…”
“Bekleyeceğim, ama bir kere daha tutsan elimi?”
“Ayrılamam sonra sıcaklığını hissedip...
Bunu isteme benden!”
Nihan’a döndüm tekrar;
“Sevgili Nihan! Bu karttaki numaralar ve adres bana ait. Adresinizi ve telefon numaralarınızı annen ya da baban verirlerse mutlu olurum. Eh! Haydi, bana müsaade, annen, baban dönmeden önce ben ayrılayım artık…
Derdin, derdiniz olursa, abla-kardeş, bir amca veya ağabey olarak bana ulaşabilirsiniz. Ancak böyle bir dileğiniz olacağını sanmıyorum. Anne, baba, teyze ve diğer büyükleriniz mutlaka sizlere yol gösterirler, benimkisi ‘Züğürt tesellisi(3)’ işte!”
Kayboldum...
Günümün her boş vaktinde araştırdım, hastanelere, özel doktorlara gittim. Çoğu raporlara itibar etmeyerek(2) hastayı görmelerinin gerektiğini söyledi, bir kısmı ise kem-küm etti(2), beni hüzünlendirecek(2) şekilde.
Deniz’e körlüğü yakıştıramayan(2) ben, nasıl ki muayene için doktora götürürdüm ki?
Sonlara doğu bir Profesör; “Olası” başlığı ekinde;
“Çözümü hisseder gibiyim, ama tereddüdüm var. Biraz masrafınız olur, ama oldukça uzun yıllar başarılara el atmış Amerika’daki hocama götürün karınızı. Ben evraklarınızın fotokopisini internetten hemen şimdi ulaştıracağım hocama, ayrıca faks olarak da göndereceğim, bunun için bana bir-iki dakika daha sabredin lütfen.
Eğer gider-görünürseniz mutlaka sonuca ulaşacağınıza sevinin, demek istiyorum.”
Doktorun Deniz’i karım olarak anons etmesinin nedenini anlamamıştım! Gerçekten o kadar duygulu, acındıracak bir şekilde “Âşık” gibi mi davranmıştım ki?
Pasaportum hazırdı benim. Öncelikle Ahmet Ağabeyle konuşmamın gerekliliğini düşündüm.
“Kolay!” dedi. “Denise’in de, Deniz’in de, sizin de masraflarınızı yüklenirim. Denise de, Deniz de çifte vatandaşlık pasaportlarına sahipler. Siz kendi durumunuzu hazırlayın ve hazır olur olmaz bana haber ulaştırın. Ben onları hazırlarım, peki neden?”
“İyi haberlerle döner, dönebilirsek eğer yahut haberler iyi olmasa bile o zaman söylemek isterim, içimden geçirdiklerimi!”
“Biliyor ve anlıyorum!”
“Sağ olun efendim. Ancak kendi masraf ve giderlerimi kendim karşılamak isterim. Uçak biletlerini de alır almaz, sizi bilgilendiririm…”
“İnşallah çaban boşa gitmez!”
“Dileğim bu, ama sonuç ne olursa olsun, ben Deniz’in gözleri olma çabasını yaşayacağım.”
“İşte bildiğim bu. Umanm hayalleriniz gerçekleşir.”
“Umarım!”
Aslında muayene ve sonrasında tedavisini umduğumuz doktora sadece muayene olmak için günler, hatta aylar öncesinden randevu almamız gerekiyormuş. Deniz’in görev yaptığı elçiliğe beraber gittik Denise ile.
Kendime acındırmak için her türlü şansı kullandım, Denise ve Deniz’in katkıları ile. Hatta Deniz, Denise ile kendi odasına doğu yönelirken duygu sömürüsü bile yaptım sessizce “Aşk İtirafı” gibi.
Ve başarılı olduğum iddiasındayım!
Gittik...
Konuyla ilgili olarak bilgilenmiş olan, sonra da kendince gerekli yapılmasını istediği testlerin sonuçlarını gören Profesör, önce sunturlu(2) bir küfür benzeri şeyler savurdu. Deniz’in İngilizce bildiğinden habersiz olsa gerekti. Belki de devamlı olarak benim konuşmam dolaysıyla onların bilmediğini varsaymış olabilirdi.
“Her kim bu güzel kızı karanlığa mahkûm etmişse diplomasını almak gerek elinden, hatta yırtmak...
Hipokrat Yemini(23) eden biri hiç olmazsa bilmediğini bilene, bilenlere danışmak gereğini hissetmeliydi. Mademki zamanınız ve imkânlarınız kısıtlı, ama her şeyden önce aydınlığı hak eden bir genç kızı hemen gün yüzüne çıkartmak isterim.”
“Herhangi bir ağısı, sızısı, daha sonra görme ile ilgili herhangi bir sıkıntısı olmayacak, değil mi profesörüm?”
“İngilizcen iyi, ama meselâ bu sorunu daha dikkatli bir cümleyle söyleme gayretini yaşasaydın genç adam?”
“Anlamadım efendim!”
“Bakışlarının sebebi belli...
Seni hemen görmesini istiyorsun ve âşık olduğun kilometreler ötesinden fark edilecek kadar yakın...”
“Keşke bu aramızda sır olarak kalabilseydi efendim?”
“Sanki bu kızlar bilmiyorlar. Boş sözlerle vakit geçirmek yerine hemen yatıralım kızımızı. Ben gerekli talimatları vereceğim, sabah ilk işim; sıra harici olarak bu genç kızın dünyayı aydınlık olarak seni, onun için ürperen tavrınla görmesini sağlayacağım, en çok iki gün içinde. Siz hastane giderlerini karşılayın yalnız. Ameliyat için bu kadar heves ve umutla gelmişsiniz. Benim hizmetim sizin düğün hediyeniz olsun!”
“Ama profesörüm...”
“Beni geciktirmesen genç arkadaşım, aydınlık günlerinizde ara sıra bana Müslüman olarak dua ederseniz bu benim en büyük kazancım olur. Bir de...”
“Evet hocam, bir de?”
“Eğer uygun görürseniz bebeğiniz erkek olursa benim adımı, kız olursa annemin adı olan Sue Anne ismini koymanızı dilerim.”
Deniz’in görmeyen gözlerinde minnet şerarelerini(3), Denise’in heyecanında ise şimşek gürültüleri eşliğinde aynı minneti hissettim.
Denise Deniz’in elinden tuttu, el yordamı(3) takviyesiyle(1) iki elimden tutan kızlar;
“Allah razı olsun, sağ ol, iyi ki akıl ettin, iyi ki karşılaştık!” gibi cümleleri peş peşe sıralamaya çalışırlarken elimi öpüp kucaklama çabasını yaşıyor gibiydiler.
Muhtemelen doktor olduklarını sandığım iki genç geldi yanımıza, Deniz’i ve belki benzerliği dolaysıyla refakatçı olarak Denise’i de alıp koridorlardan birinde kayboldular, beni umursamadılar bile, ellerim bomboş böğrümde idi üstelik merak, endişe ve umut ile.
Otelde yerimiz vardı, Ahmet gereksiz masraf olmasın diye bize takılmamıştı zaten, ama otele gitmek aklımın ucundan bile geçmedi, merak, endişe ve umuda, heyecan eklenmiş olarak.
Neskafe, sallama çay, su...
Ve bilmediğm bir sürü şey, alacalı-bulacalı(3). Ben üstünde yazılı olanları okumama rağmen onların ne olduğunu, o insanlar da benim bisküvi, kraker gibi isteklerimi bilmiyorlardı herhalde, hatta bilmek istedikleri konusunda bile şüphelerim vardı.
Tüm bunlara karşın gecenin bitip de sabahın ilerleyen vakitlerinde alacağım bir haber beni mutlu edecekti, etmeliydi de, üstelik o haberin beni mutlu etmesini mecburiyet gibi hissediyordum.
Sabah oldu vakit geçmek bilmiyordu, Denise’in beni aradığını; operasyonun başarılı geçtiğini, profesörün ümit var olmak(2) dışında, “Geçmiş olsun” dileği içinde sonucun iyi olduğunu umduğunu söylemeyi arzuladığını bilemezdim.
Oysa ben en kolay bulunacağım yer olarak kantinde sabahlamıştım, gurk tavuk gibi, yerimde oturarak, durarak, ara sıra gezinerek...
Sonra beni buldu, “Müjde!” diyerek kucakladı, “Onu görmemin mümkün olmadığını, gözlerinin bantlı olduğunu” anlattı.
“Her zamanki gibi sağlıklı, güzel mi?” gibi ekşi bir sabah ertesinin(3) mahmurluğunu sanki dünyada bir tek ben yaşamışım gibi, anlamını çıkaramadığım bir şekilde yüzüme baktı sadece.
Öğle vakti geldiğinde, “Hot Dog(17)” tadacak değildim herhalde. Sabah kahvalüsı benzeri çay yerine neskafe, bilmediğim gofretimsi bir şey katkılı olarak körelttim nefsimi(2).
Böylesine iki ya da üç gün tükettim, başka haber alamaksızın.
Bizim zamanımızda ve ülkemizde İngilizce derslerinde “Tea Time(17)” ya da “Afternoon Breakfast(17)” denilen zamanlar mı vardı? Bilmem kaçıncı gün o vakitlerde ismim
anons edildi; “Geliniz!” şeklinde kat ve oda numarası belirülerek.
Merdivenleri heyecanla çıkarken domuzluk parayla değil ya, kalabalık bir grubun o kata doğru yönelmesi üzerine o gruba sakladım kendimi. Maksadım sesimi duymadan beni tanıyıp tanımayacağım test etmekti.
Kadınlar hakkındaki bilgisizliğim o kadar aşikârdı(1) ki, onların altıncı hislerinin(3) çok kuvvetli olduğu hiç aklıma gelmemişti. Üstelik “Kadının fendi, erkeği yendi!(24)” sözünün zihnimde yer etmemesi de cahilliğimdi!
O kalabalık grup içinde fark edilmemeye çalışarak onlarla beraber yürümeye başladım. Karşıdan onu gördüğümde elim ayağım titremeye, gözlerim seğirmeye, kalbim olağanüstü bir ritimle çalışmaya başlamıştı.
Fark edilmedim, hüznüm oldu bu, Denise ta karşılardan bizim karşılaşmamızın mutluluğunu izlemek düşüncesinde gibiydi.
Deniz geldi ve hemen yanımdaki adama, o adamın gözlerinin hayretle açılmasına aldırmaksızın sarıldı; “Sabir’im!” diyerek.
Moralim bozulmuştu(2), hiçtim ben, demek ki beni yakışıklı ve genç olarak tahayyül etmiş(2), diye geçiriyordum içimden.
Birden kavatım çekildi, başım eğik, düşünceli ve mahzunken(1), bu; onun eliydi.
“Gel buraya âşık adam. Benim için her türlü fedakârlığa katlanan senin kokunu, nefesini, ayak seslerini, her şeyden önemlisi kalbinin gümbürtüsünü duymayacağını mı sandın? Beni görür görmez ayaklarının, ellerinin titrediğini, gözlerinin seğirdiğini sâyende açılmış olan gözlerimle fark etmeyeceğimi mi düşündün yoksa?”
Sanırım; “Âşık adam” yerine “salak, aptal” gibi sıfatlan kullanmaktan çekinmiş olsa gerekti.
Tuttuğu kravatımı bırakmadı, uluorta(1) kimseye aldırmaksızın öptü beni ve film koptu...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküdeki gibi bir Türk filmi sahnesi geçiyor aklımdan, bu film belki “Süreyya” olabilir, benzeri birkaç Türk filmi daha geçiyor aklımdan, ama isimlerini hatırlayamıyorum. O filmde gözleri açılan genç kız kendisini gerçekten seven yerine başkasına (galiba doktora) koşuyordu.
(*) Sabır; (Erkek çocuklara konulan isim olarak Sabir şeklinde de kullanılmaktadır ki öyküde yerel bir deyiş olarak bu şekilde kullanılmıştır) Acı, yoksulluk, haksızlık gibi üzücü durumlarda ses çıkarmaksızın onların geçmesini beklemek erdemi, ya da olacak, doğacak, gelecek bir şeyi telâş göstermeden sabrederek bekleme.
Denise; Yurt dışındayken çocukları olan Türk aileler (ya da yabancılarla evli olan bay veya bayanlar) genelde çocuklarına Türkçede de kolayca söylenebilen isimler koymaktadır. Denise; Deniz ismine yakınlığı nedeniyle tercih edilen isimlerden biridir. Bu konudaki diğer isimler; aklıma geldiği kadarıyla; Defne (Daphne), Can (John), Yasemin (Jasmine), İbrahim (Abraham), Suzan (Susan[ne]), Kâmuran (Cameron), Davut (David), Dilan (Dylan), Bünyamin (Benjamin), Ayla (Aila) olabilir.
Birkan; Soylu. Aynı soydan olan.
Nihan; Gizli, saklı, sırlı, görülmeyen, bulunmayan, eşi-benzeri mevcut olmayan.
Cihan; Evren. Âlem, dünya, yeryüzü (Yerküresi)dünyada yaşayan insanların tümü.
(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
Aymazlık; Çevresinde olup bitenlerin farkına varamama durumu. Gaflet. Gözü bağlı olma.
Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu. Sarhoş olmuş.
Furya; Olağandan bol, aşırı çoklukta bulunma.
Gafil; Aymaz. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Gaflet içinde olan. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen. Geleceğini, ilerisini düşünmeyen.
Gamze; Bazı insanların çenelerinde, yanaklarında doğal olarak bulunan özellikle güldüklerinde daha iyi görülen çukur. Süzgün bakış. Yan bakış. Göz süzme. Sitemli bakma.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.
Kadirşinaslık; Kadirbilirlik. Değerbilirlik, iyilikbilirlik, kıymet ve değerleri anlamak, anlayabilmek.
Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü, duygulu.
Mentol; Nane esansından elde edilen, renksiz, keskin kokulu bir tür alkol. Ve bu esansla yapılan mentollü şeker çeşidi.
Metronom; Zaman sayacı. Zemberekli saat sarkacı. Yunanca kökenli bir kelime olup ayarlanabilen, sabit bir ritim elde etmek amacıyla belirli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alet.
Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
Mucizevi; Mucize gibi. Tabiatüstü, olağanüstü şaşırtıcı, hayran bırakan doğaüstü, hayal ve aklın alamayacağı gibi.
Mükellef; Bir şeyi eksiksiz, özenli bir şekilde, her şeyiyle uygun bir şekilde yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Vergi vermekle yükümlü kişi ya da kuruluş. (İslam’da; dinin emrettiği şeyleri yapmak, yasakladığı şeylerden sakınmakla yükümlü olan, ergenlik çağına gelmiş akıllı insan).
Prensip; İlke. Temel bilgi. Temel kural. Her türlü tartışmanın dışında, üstünde ana düşünce, inanış, baş kural.
Rötuş; Herhangi bir şeyde düzeltmek için yapılan değiştirme işlemi. Fotoğrafçılıkta filmi basmadan önce üzerinde yapılan düzeltme işlemi.
Saflık; Katışıksızlık, safiyet, temizlik, arılık. Masumiyet.
Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsizce, baştan savma, ve kaba-saba bir biçimde davranışlar veya eylemler.
Sanskritçe; Bir sürü dil lehçe, harf ve şekillerin karışımından oluşmuş, karışık, anlaşılması güç bir din ve edebiyat dili.
Sarkaç; Ağırlık merkezinin az çok üstündeki durağan bir noktadan sarkıtılmış bulunan ve denge konumundan biraz ayırıp bırakılınca bir salınım yapmaya başlayan kütle. Bu düzenekte kütle çekim (Yerçekimi) yüzünden denge konumunu muhafaza etmeye meyilli olduğundan doğrulukların tespiti için çeküllerin (şakul) esasıdır.
Sâye; Gölge. Koruma, kayırma, yardım.
Semere; İstenilen sonuç, yarar, verim, ürün, meyve, yemiş.
Sükûn; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma hali.
Takviye; Destekleme. Güçlendirme. Pekiştirme. Sağlamlaştırma.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
Uysalca; Başkalarının haksızca isteklerine bile kolayca uyabilme, onların yönetimine girebilme, yumuşak başlılık, iyi huylu olma özelliklerini gerçekleştirerek.
Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.
(2) Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
Aklını Peynir Ekmekle Yemek; Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak. Bir kişinin anlamsız, mesnetsiz, akla uygun olmayan işlere yönelmesi.
Altüst Olmak; Şaşkınlaşmak. Şaşkına dönmek. Şaşırmak. Düzeni bozulmak, karmakarışık bir duruma gelmek.
Ayağının (Dizinin) Bağı Çözülmek; Sevinçten, şaşkınlıktan, korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hale gelmek.
Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.
Buğulu (Gözlerle) Bakmak; Yarattığı etkinin farkında olarak karşısındakileri etkileyen (gözlerle) bakmak.
Cahillik Etmek; Bilgisizlik etmek. Bilgisiz olma durumu yaşamak. Gençlik, toyluk, deneyimsizlik etmek.
Etkilenmek; Etkilemek eyleminin kendisine yapılması. Etkiye uğramak (Etki; Tesir. Bir kimsenin ya da bir nesnenin başka bir kimse ya da nesne üzerindeki düşünce, yön, eğilim vb. değiştirmeye yol açan gücü. Bir etken, ya da nedeninin sonucu).
Göz Ucuyla (Sağa-Sola) Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.
Hafızada Yer Almak; Hafıza insanın yaşamda başarılı kalmasını sağlayan en önemli fonksiyonlardan biri. Bu nedenle bir kısım unutulmaması gereken bilgilerin hafızada kalması sağlanabilmeli. Bunun için de Alman Psikiyatri Uzmanı Hermann EBBINGHAUS’un EBBINGHAUS Formülünü uygulamanın yararlı olacağı ifade edilmektedir.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Hüzünlendirmek; Hüzün vermek, hüzünlü duruma getirmek.
İftiharla Söylemek; Kıvanarak, kıvanç duyarak, övünerek konu üzerine eğilerek söylemek, belirtmek.
İtibar Etmemek (Raporlara); Saygı göstermemek, saymamak, değer vermemek. Göz önünde bulundurmamak, dikkate almamak.
Kadere (Kazaya) Razı Olmak; İnsanın hayatta başına gelecek musibet ve sıkıntılara karşı tam bir metanet ve sabır ile inanması.
Kem Küm Etmek; Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek. Hık mık etmek.
Körlüğü Yakıştıramamak; Karşısındakinin kör olduğuna inanmanın mümkün olamadığı, içinden bu inancı yaşamadığı, hislerine egemen olamayıp şefkat, hüzün ve sevgi üçlem olayı içinde bocalama ifadesi.
Mızıkçılık Etmek (Yapmak); Oyun ya da herhangi bir işi çeşitli bahanelerle bozmaya çalışmak, ya da bozmak, sonucuna rıza göstermemek. Kolayca kabul etmemek. Kolayca darılmak.
Morali Bozulmak; Ruhsal yönden güçsüzlüğe uğramak, korkmak, içine kapanmak, düzgünce düşünememek, bir şeyleri düşünme, yapma isteksizliği yaşamak. Hareketsizliği benimsemek.
Naz niyazın üstesinden gelmek; Hem kişisel becerisini hem de Tanrıyı istekleri yönünde karşısındakine empoze etmek (dayatmak) konusunda güçlü olmak.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Rencide Etmemek; Kalbini kırmamak, incitmemek.
Sunturlu Küfür Savurmak; Çok kötü, berbat, ağza alınmayacak sözlerle küfür etmek.
Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırmak, simgeleştirmek, imgelemek.
Tavuğuna “Kışt!” Dememek; Kimsenin çıkarına dokunmamak, işine burnunu sokmamak.
Tımar Ettirmek; Yaralara baktırmak, yaraları temizleyip iyileştirmek, iyileşmesini sağlamak.
Tutum Sergilemek; Bir sorunu ele alış biçimi, bir kimsenin bir sorun karşısında aldığı durum, tutulan yol, davranışla ilgili hareketler yapmak.
Uçuklamak; Aslında Dudak Uçuklamak (Dudağı Uçuklamak); Şiddetli şekilde korkmak, “konsantrasyonunun fark edilecek şekilde değiştiği, bozulduğu ifade edilir. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık olmak.
Umutvar (Ümitvar) Olmak; Ümitli olmak. Ümitle beslenmek.
Yadırgamak; Alışkanlığına aykırı görmek, yabancı bulmak, tuhaflığını düşünmek. Kendine yabancı gelen bir kimseye, duruma ya da herhangi bir şeye alışamamak.
Yerinmek; Acınmak, üzülmek. Yaptığı bir işin yanlış ya da uygunsuz sonuç verdiğini görerek pişman olmak.
(3) Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.
Aklı Kıt (Kıt Akıllı); Doğrusu az, yanlışı çok olan, aklını gereği gibi kullanamayan.
Alacalı-Bulacalı; Karmakarışık ve çiğ renklerle bezenmiş.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.
Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Ekşi bir sabah ertesi; Genelde içkinin miktarının kaçırıldığı, duygusal, ya da önemli bir iz bırakan olayın ertesinin sabahı,( bir yakını yitirmek, kaza geçirmek vb. gibi) yaşanan sendrom gibi bir gerilim.
El Âlem (Cümle Âlem, Dünya Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
El Yordamı; El alışkanlığı. Bulunduğu yeri tahmin edip el ile yoklayıp, fark etme, hissetme.
Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.
Lehçe Farklılığı; Bir ana dilin belli coğrafi bölgedeki insanlar tarafından konuşulan farklılıkları. Gidekoy, gidiyok, gidiverem, ko (bırak, koy), sinek (fıçı gibi tahtalardan yapılmış, testi gibi su taşıma kabı), köfün (küfe) gibi…
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
Minnet Şeraresi; Kıvılcım ötesinde, çok etkileyici bir yardım, iyilik, altında kalınmayacak kadar önemli bir durum.
Pazartesi Sendromu; Kişinin ertesi gün işe (okula, seyahate vb.) başlayacağı için Pazar gecesinde uykuya dalamama, ertesi gün kendini stresli, endişeli, mutsuz hissetmesi durumu.
Pulman Koltuk; Trenlerde yolcu otobüslerindekine benzer şekilde koltukların olması.
Sosyal Etkinliği Kısır (Kısıtlı); Kişiyi eğlendirmek için hem yardımlaşmak, hem yarışmak, hem de faydalı olmak için yapılan sosyal faaliyetlerde imkânsızlıklar olması (Zamanın gecikmesi, yeterli zaman olmaması, sponsor (destekleyici) temininde sıkıntılar, eleman yetersizliği vb.).
Zehir Zıkkım; Son derecede ağır, çok acı.
Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma. Kötü sonuçlanmış, ya da sonuçlanması muhtemel işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme.
(4) İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirler. Marcus Tullius CICERO
İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.
Her gün birine iyilik yap. İyilik yapamıyorsan, hiç tanımadığın olsa da birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri elinden gelmiyorsa, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy.
Gizemlilik; ‘İyilik yap, denize at!’ türü bir şey değil. Murat MURATOĞLU
(5) Zamanın “gün-saat” diye ölçülere vurularak gizlenen akışı durmak bilmiyor. Yılların ve ayların getirip götürdüklerine yetişilmiyor. Doğum ile ölüm arasındaki sürede yaşananlar olumlu ya da olumsuz yanlarıyla insanın belleğine işliyor. Yekta Güngör ÖZDEN
(6) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(7) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi; Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.
(8) Diş Gıcırdatma; Bruksizm. Uykuda dişleri sıkma. Genellikle uyku sırasında dişleri bilinç dışı bir şekilde sıkarak yapılan bir eylem. Bu; normal olmayan bir durumdur. Ve oldukça rahatsız edici bir ses ortaya çıkar. Bu hastalığın genetik olduğu düşünülmekte ve toplumda ortalama olarak her beş kişiden ikisinde bu duruma rastlanmaktadır.
(9) Keçiboynuzu Tat Tarifi; Bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek gerektiğinin ifadesidir. Yani zahmeti çok, ama verimi çok az bir işle uğraşmak.
(10) Yatcaz, kalkcaz; Gülşen isimli sanatkârın; “Bir açıldım, bir kapandım...” diye başlayan şarkısında üç kez tekrarlandıktan sonra “Hoop ordayım!” dediği şarkı.
(11) Cemal SAFİ’nin; “Erken yatana tavuk, çok çalışana inek, aklını kullanana çakal, kıskanmayana domuz denilen bir ülkede yaşamak çok zor...” sözlerini eklesem mi diye düşünmedim değil! (Aslan, kaplan, tilki, tazı vb. gibi sözler de eklenebilir diye düşündüm, ancak hangi birini sığdırabilirdim ki tek cümleye? Üstelik argodaki küfürlü takdir(!) cümleleri de aynı söz içine eklenebilirdi!)
(12) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam…” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir. Aynı şiirde; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.
(13) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(14) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”
(15) Balık Hafızalı; Aslında deyim yanlıştır, tüm hayvanların olduğu gibi balıklarında hafızaları kendileri için yeterlidir. Ancak Türkçemizde, zayıf hafızalı(söylenen bir şeyi kısa bir zaman içinde unutan) insanlara ‘Balık Hafızalı” ya da Balık Kafalı” denir, buna sebep varsayılan balıkların hafızalarının 4-5 saniye ile sınırlı olması, sonra her şeyi unutmaları gibi bir yanlışlıktır. Evinizdeki akvaryuma kısa bir süre yönelin, gerçeği fark etmek o kadar kolay, ancak deyimi de yok etmek mümkün değil...
(16) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)
(17) Let's speak English (İngilizce); Haydi, İngilizce konuşalım!
Almost (İngilizce); Hemen hemen, aşağı-yukarı.
Hot Dog (İngilizce), Sosisli sandviç.
Tea Time (İngilizce); Çay vakti.
Afternoon Breakfeast (İngilizce); Öğle Sonu (İkindi) Kahvaltısı.
Selfie Photo (Öz Çekim Fotoğraf);Kişinin kendi fotoğrafını çekmesi.
(18) Gezdiğim dikenli aşk yollarında... diye başlayan Hüzzam Makamında Türk Sanat Müziği eserinin bir yerlerinde “Adını andıkça titrerim hâlâ...” denilmektedir. Eserin Güftesi; Necdet ATILGAN’a, Bestesi; Kadri ŞENÇALAR’a aittir.
(19) Titrer yüreğim her ne zaman yâdıma gelsen... diye başlayan Muhayyer Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Suphi Ziya ÖZBEKKAN'a aittir.
(20) İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirler. Marcus Tullius CİCERO
(21) Kim olduğumu söylersem, kim olduğunuzu, içime yerleşenin kim olduğunu söyler misiniz? ALINTI
(22) Bir Lokma, Bir Hırka; Dervişçe yetinmeyi, az şeyle geçinmeyi, çok malda gözü olmamayı anlatan bir söz. Sofilerin, çelebilerin, dervişlerin, hacı-hoca takımının yaşam felsefesi, sadece Allah’a ibadet önemli, dünya yoktur. Sadece “Hu!” önemlidir. O halde dünyaya gelişimizin nedenini sorgulamamız gerekmez mi?
(23) Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir.
(24) Kadının Fendi (Fent; Düzen, hile), Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ
(25) Film Kopmak (“Film Koptu” deyimi);Genellikle sarhoşlukla, beklenilmeyen bir tavırla karşılaşılınca, ya da bilinmemesi, saklanılması istenen bir olay nedeniyle belirli bir zaman ve yerden sonra olup bitenleri algılamamak isteği veyahut da bizzat algılamayarak susmak, ketum davranmak, hatırlamamak, ancak ertesi gün dürtüklendiğinde hatırlamak, hatırlamaya çalışmak yahut da hatırlamamaya (ısrarla) devam etmek.