Anadolu’nun ortalarının biraz kuzey batılarına doğru bir köydü, iki ailenin yaşadığı. Biri köyün bir ucunda, diğeri köyün öteki ucunda...

Akraba değil gibiydiler, yakından uzaktan, ama oldukça uzaklardan sanılsa da oldukça bilinen bir yakınlıkları vardı, uydurmuyorum, çünkü biliyorum anlatmaya çalışacağım; bunlar Ayşe ile Ahmet ve kızları Asuman ve de Melike ile Mehmet ve oğulları Mert idiler

İşte ben bu anda öyküye dalıyorum tesadüfen! Mert’in iş yerinden arkadaşı olarak...

Aynı üniversiteden mezunduk, ben iş yerinde üç-beş yıl kadar kıdemliydim sadece, üstelik göz ardı edilmeyecek bir süre sonuna kadar bir baltaya sap olmamış olarak. İsmim mi? Önemsiz! Hasan olsun örneğin! Zaten doğrusu da; bu!

Unutulmaması gereken iki isim; Asuman ve Mert, bir de A&A ailesi ile M&M ailesi en uzaktan, en yaşlı, Asuman ve Mert’in büyük büyükçe anneleri ya da kısaca neneleri olan Asuman Nene.

Her ikisinin de kenardan, köşeden de olsa kan bağları vardı, Nene dedikleri akrabaları ile. Tanrının hikmetinden sual olunmaz! Anne ve babası Asuman adını bu nenenin sulbundan(1) geliyor diyerek koymuşlarmış. Mert’e, Mert şeklinde adının neden, niçin, ne sebeple konulduğunu doğrusu ne ben merak edip sordum kendisine, ne de Mert anlattı, neden Mert olduğunu.

Eğer yaşadığı olayı detaylarıyla anlatmasaydı Mert’in neden mert olduğunu doğrusu şekillendiremezdim.

Olayın mertlikle ilgisini ben hiç çözümleyemedim, ama insan ister istemez taraflı oluyor, duygularındaki bencilliği örtbas edemiyordu(2). Ben, sonradan düşman gibi olan, küskün, konuşmayan, birbiri ile selâmlaşmayan ailelerden Mert tarafındaydım; hem duygusal, hem mantıksal, hem de çözüm unsuru bakımından (galiba!)

Kısa bir özet, şöyle ki; Ayşe Anne daha Asuman’ın çocukluğunda, köy ortamında bilinmeyen bir nedenle yaşamını yitirmiş, Mert’in annesi Melike Anneyi de Ahmet Baba kaçırmış, Mehmet Baba, henüz ele gelmiş oğlu Mert ve kendisi ile yalnız kalmış.

Köy yerinde “Boş ol!” demek boşanmanın, “Aldım kabul ettim!” demek evlenmenin tescili idi. Hükümet daha sonraları karışıyordu boşanmanın, evlenmenin işine, yani devlet anlamında tescil için!

Mert babaannesi ölünceye kadar, yalnızlığını bir kez daha paylaşma amacı gütmeyerek kendisi için yaşama çabasını gösteren babasıyla beraber olmuştu.

Arkadaşım Mert okumak istiyormuş, aramış, araştırmış, yatılı yurtlarda ömrünün az da olsa bir bölümünü tüketmişti. Yollarımız gecikmiş olarak, birbirimizi tanımaksızın üniversitede kesişmiş gibi olmasına rağmen sonralarında iş yerimizde kesinleşmişti, farklı senelerde olsa da.

Babaannesini yitirdiğini biliyordum, sonrasında babasını da yitirdiğini öğrendim.

Her şeye rağmen eski toprak Asuman Nene dimdik ayakta idi. Çok zaman torununun çocuğu olan Asuman kendisine desteğe geliyordu, ama tüm ihtiyaçlarını kendisinin gerçekleştirdiğini söylemişti Mert.

“Ne zamanlarda?” diye sorulursa; babasının cenazesine katıldığında onu teselli etmek için ben de onunla birlikte cenazeye katıldığımda desem gerçek anlaşılmış olacaktır, herhalde.

Mert'in babaannesinin cenazesine de katılıp katılmadığım şu anda aklımda değil. Ancak Mehmet Amcanın cenazesini anlatmazsam, konunun özünü belirtmekte eksikli, özürlü kalırım gibime geliyor.

Mert’in annesi, şimdiki kocası, bir bakıma üvey babası ve üvey kız kardeşi düşmanca bakışları umursamaksızın cenazeye katılmışlar, ancak defin için mezarlığa gelmemişlerdi.

Fark ettiğim Asuman Nenenin bastonuna dayanarak da olsa cenaze namazına katılması, her şeye rağmen, hiçbir şeyi umursamaksızın. Asuman’ın Mert’e;

“Kırgınlığını, nefretini yok etmeni, babamın tavrını, bana göre yanlışlığını affetmeni isteyemem senden, ama babanı yitirdiğin için üzgünüm, başın sağ olsun! Üstelik ben tamamen suçsuzum ve beddua etmemeni(3), sabretmenin senin için büyük bir başarı olacağına inanıyorum, çünkü beddua eden insanların güzel bakamayacağı kanaatindeyim…

Ayrıca eski defterleri açmak, eski kalıntıları saklamak, yapılan yanlışlarla zihni bulandırmanın(2) hiç kimseye yararı olmayacağı gibi saklanma gayreti yaşanan eski birikmişlerin, yeni birikeceklere yer açmayacağını da iddia edebilirim.”

Üvey kardeş bir genç kız olarak Asuman o kadar uzun, ahenkli ve anlamlı konuşmuştu ki bunu saklamaya çalışmam herhalde manasızlık olurdu.

Mert başını bile kaldırmadı, küskünlüğünü ifade etmek için tek kelime bile etmeden sırtını döndü. Oysa hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar konuşa konuşa anlaşırlardı. İnsanlar arasındaki iletişim sorunları eksikliği, kopukluğu sevginin dili değil, ancak katili olabilirdi(4) ki, konuşmamak, cevap vermemek, hele ki hissettiğim kadarıyla dinlememek, ya da dinleyememek taşınamayacak bir yük olarak Mert’in omuzlarında idi bana göre.

Bu durumda benim yapmam gereken tek hareket Asuman’a doğru omuzlarımı kaldırmam ve çaresizliğimin ifadesi olarak iki elimi iki yana açarak Mert’in hareketini onaylamadığımı belli etmekti. Benim arkadaşlık, dostluk sevgisi anlamında amacım, iyi insan olmaktı, tek cümleyle.

Bunu anlatmak ise daima sözlerle, kelimelerle, cümlelerle söyleyerek ya da yazarak mümkün değildi. Örneğin omuz kaldırmak ve ellerini iki yana açmak sözlerden daha kuvvetli anlam taşıyan davranıştı.

Ben genellikle yaptığımı sandığım, yaptığım, hatta yapmaya meyilli olduğum şeyler için hemen en yakınımdaki aynaya gider bakardım. Çünkü yansıyan bendim ve gözlerimde gördüklerim ilkem, davranış biçimimin şekillenmesiydi.

Olayı biliyordum, Mert’in annesinin yanlışlığını.

Ve eğer Mert’in yerine de düşünmem gerekiyorsa asla onaylamıyordum. Bu nedenle Mert’in gençlik çekingenliğini, huysuzluğunu, yanlışlığını anlamaya, onu teselli etmeye ve gerekirse anlamaya, anlatmaya gayret edeceğimi ifade etmeye çalışıyordum, öncelikle kendime.

Asuman Nenenin; “Ölüm var, ayrılık var, gidip de gelmemek, gelip de görmemek var(5)!” tekerlemesiyle Mert’i cenazenin defninden sonra evine beklediğini söyledi birileri.

Doğrusu Mert’ten önce ben merak etmiştim, dinç görünmesine rağmen, doksanları aşmış, tahminen bir ayağı çukurda dememek için kendimi zapt etmeye çalıştığın Nenenin ne diyeceği olabilirdi ki Mert’e?

Mert köyden kopmuştu, onu köye bağlayan hiçbir şey yoktu bana göre. Herhalde; “Şu tarla senin, bu bağ-bahçe senin…” diyecek olsa bunların Mert’i ilgilendireceği aklımın ucundan bile geçmiyordu. Başka ne düşüncesi olabilirdi ki yaşlı kadının?

Aklıma gelmeyen Asuman Nenenin Asuman’ı da aynı saatlerde görmek istediği haberini iletmiş olmasıydı. Bir nedeni olmalıydı yaşlı kadının benim de, Mert’in de aklımıza getirmediğimiz, getiremediğimiz, getiremeyeceğimiz hatta.

Şehre dönmeden önce Mert;

“Nenemin muradı neyse gidip öğrenelim, bakalım!” dedi düşünceli bir şekilde.

Asuman da oradaydı, hayretimizi çeker bir şekilde, üstelik giyimli-kuşamlı, kravatlı, çantalı bir adam da yanlarında duruyordu.

“Bakın çocuklar, sözü fazla uzatmayacağım. Mert, senin boş duran evinin, Asuman senin ailenin oturduğu evin tapuları benim üzerime. Avukatta tapuları olan her ay karınca kararınca kira aldığım, yoksa yok, birkaç evim, birkaç bahçem daha var…

Dileğim, aileler arasındaki, daha doğrusu oğlum senin düşmanlığının bitmesi için sizin bir arada olmanızı, yani evlenmenizi istiyorum. Süreniz ben ölünceye kadar, bunu gerçekleştirmeniz dileğim!”

Yorulmuşçasına duraladı bir süre, Asuman’dan bir bardak su getirmesini istedi. Başlangıçta bunun Mert’e bir şeyler söylemek için olduğunu düşünmedim değil, ne de olsa akıllı kadındı, çekirdekten(6).

Ancak sustu Asuman gelinceye kadar, suyunu yudumladıktan sonra, benden ve avukattan çekinmeksizin konuşmasına kaldığı yerden devam etmeye başladı:

“Avukata vasiyetimi yazdırdım. Evlenip de belirli bir süre geçmeden boşanırsanız, ya da evlenmiş görünüp de evlenmemiş olursanız, bunu ben ölmüş olsam bile, avukatım vermiş olduğum talimata göre tüm varlığımı adını verdiğim kuruma bağışlayacak. Evlendikten sonra isterseniz bağışlayın, satın, savın(2), hibe edin, şehre yerleşin, n’aparsanız yapın, umurumda değil. Sadece nikâh değil, bebeğinizin olması da şartım!”

“Nene! Size saygım ve sevgim sonsuz! Malda-mülkte, parada-pulda gözüm yok, köye bağlanmak gibi bir nedenim de yok. Hele ki annemin üvey kızına şöyle göz ucuyla bile bakmaya(2) niyetim de yok! Onun için size sağlıklı bir ömür dileyerek ‘Allahaısmarladık!’ diyorum!”

“Dur hele! Malda-mülkte gözünün, hatta gözünüzün olmadığını biliyorum. Benimkisi şanssız bir denemeydi. Peki, evlenmezseniz hakkımı helâl etmem, desem?”

“Bu kadar ağır konuşma Nene! Ben bu, kendini beğenmiş, babası anneme el koymuş kızla nasıl bir ömür boyu birlikteliği düşünebilirim ki? Başka bir şey dile! Meselâ; ‘Öl!’ de, atamız olan senin için ölmezsem namerdim(1)!”

“Gerçekten sen kendini bu kadar değerli mi sanıyorsun? Ben seni istiyor muyum bakalım? Gönlüm olmaz sende! Benim hiçbir dileğim yok Nene, hatta malınızı-mülkünüzü hayır kurumuna devretmeniz fikri bana çok uygun göründü!”

“Tıpkı eski Asuman’sın!”

“Sen sanki eski Mert değilsin! Nene! Bize bir saat izin verir misin? Bu kabuğundan çıkıp da kabuğunu beğenmeyen şeyi, neyse terbiyemi bozmayayım, evire-çevire dövüp kendine getireyim? Köyden çıkıp köyünü beğenmeyen, köyünün bir kızına hakaret etmek için fırsat kollayan ağzı süt kokan şehir bebesine dar edeyim(2) köyümü! Bebe yerine de uygun sıfatı kendisi yerleştirsin artık!”

Çok sinirlendiği belliydi Asuman’ın, kusmak istiyor gibiydi;

“Şehir kızları bunu ‘AI bebek, gül bebek(6)’ okşayarak sevmişler galiba. Oysa bizim okşamamız ne kadar farklıdır, bazen eşek sudan gelinceye kadar(2), bazen eşekten düşmüş karpuz(2) gibi. Osmanlı tokadı(6) neymiş, merak ediyorsa öğreteyim ona azıcık? Yalnız Hasan Ağabey, kurtarmaya, ayırmaya gelmesin, o biraz yanınızda kalsın sizin. Yoksa nasibine düşen(2) paydan ben sorumlu değilim!”

Asuman'ın dışarıya çıkacak kadar sabredemediğini, onlar iki katlı ahşap evin ikinci katının merdivenlerinden inerlerken duymuştum, ancak söylediklerini anlamaksızın. Sonrasında Mert’in anlattıklarından aklımda kaldığı kadarıyla anlatmaya çalışayım;

“Gel bakalım şehir bebesi, sana elim kalkar mı hiç? İlkokuldayken ‘Büyüyünce seninle evlencem!’ demiştin, aklımda kalan, sevgi nedir bilmezken...

Ne oldu? Şehre gidip büyüdün, orada cospiklerin(1), ciciklerini(1) mor göğüslüklerle, mor örtülerle saklamaya çalıştıklarını gördün de onun için mi beğenmiyorsun beni? Yok, annen babama kaçmış da falan diye mazeret uydurmaya çalışıyorsun?”

“Şehir kızlarını bilmiyorsun sen, kahve isterler, gazoz isterler, sahiplenmeyi isterler. Etim ne, budum nedir ki benim? Bursumla ancak okudum, cospiğim, sevgilim falan olmaz, ama senin için aynı şeyi söyleyemeyeceğim!..

Güzel kızsın, genç kızsın, isteyenin çoktur senin. Arkana bakıp da nasıl yürüyebilirsin ki?...

Ve onun içindir ki başlangıçta sana söz veren ilkokul arkadaşını bugün nasıl hatırlayacaksın ki? Söyle bakalım; cospiğin, yavuklun(1) her neyse o kim? Bedriye Annenin Hüseyin mi? Hacı Yiğenlerin Ahmet mi? Abbaslıklı Hacı Amcanın, ya da Yalnıyakların, Bürüncüklülerin tek oğlanları mı? Hadi söyle hangisi?”

“Sen gerçekten kaşınıyor musun(2)? Başına taşla mı, sopayla mı vurayım, yoksa münasip bir şekilde bir yerlerini tekmeleyeyim de iki büklüm(6) kalıp dana gibi böğürür müsün(2)?”

“Beni dövmek, tekmelemek, böğürtmek yerine ilkokuldaki gibi olmayı denesen!”

“Sen ilkokulda olmayı mı diliyorsun? Yani sorgulamalarından anladığım kadarıyla kıskanıyor musun yoksa beni?”

“Onu sen bileceksin, mutlaka hissediyorsun da, ama bana eziyet çektirmek hoşuna gidiyor olsa gerek! Parayla, tarlayla, evlerle-barklarla satın alınmaktansa, sevgiyle her şeyden mahrum olmayı yeğlerim.”

“Bu ne demek şimdi, anlamı ne?”

“Ne olur hissetmediğini söyleme!”

“Tek cevabım var! Avucunu yala(2)! Şehirlisin, okumuşsun, belki adam da olacaksın(7), hiç aklımdan geçmiyor, ama olsun! Ayaküstü iki cümleyle beni alacağını, saracağını, koynunda eyleyeceğini mi sanıyorsun? Köyde tek sen, tek ben kalsam bile, beni unutup sırtını dönen, yıllarca anıp hiç haber vermeyen, sual edip cevap beklemeyen birine yâr olmam!”

“Köyde dedin, demek ülkemde bir tek sen ve ben kalsak bende gönlün olur, sevgini umabilirim, öyle mi?”

“Lâf ebeliği(6) yapma, doğru konuş, dürüst ol! Yalakalığı meziyet görüp dürüstlüğe ıstırap çektirme(2), lütfen!”

“Ben çocukluğumda verdiğim sözü asla unutmadım, arkama atmadım. Güvenmeni dilerdim bana, inanmak-inanmamak yerine. Çocukluğumdaki duygularım dünlerde nasıl idiyse, bugünde öyle. Önünü kesmek istemedim sadece, belirli bir süre sana ve kendime şans tanımak için…

Babamı yitirmesem gelir miydim? Bu cesaretsizlik ve kendime güvenmemek nedeniyle gelmezdim herhalde. Asuman Nenenin gayreti olmasa sana içimdekileri dökebilir miydim? O kadar güçsüz ve çekingendim ki bu konuda! Sen dünya güzeli, ben gönlünde saklamak dışında hiçbir şey bilmeyen acemi...”

Bazen çok konuştuğunun farkındaydı Mert. Bana anlattıklarının hepsini tam ve net olarak söylediğinden emin değildim, ama şüphe etmek de bana yakışmazdı:

“Çocukluğumdaki duygular aynı, dedim. Bu şansı kullanma imkânım olunca da kullanayım, içimi açayım dedim, şeffaf olduğundan dolayı içimi görüyor olsan da. Ama olmadı. Sen olmadıktan sonra mal-mülk, para-pul hiç önemli değil. Senin olmadığın bir dünyayı ben zaten hak etmemişim demektir. Fazla üzmeyelim Asuman Neneyi. Hadi gidelim, ‘Sen malını-mülkünü istediğin hayır kurumuna vasiyet et!’ diyelim. Galiba en iyi çözüm bu olsa gerek, gerçekten!”

“Söylediğinde ciddi misin?”

“Hangi konuda?”

“Her konuda!”

“Önemli mi? Yıllar sonra Nenemin karşısında kahırla ve vaatle yan yana gelmişiz seninle, yalan söylemeye, ya da yıllardır birikmiş olanları uluorta sarf etmeme ne gerek var ki? Hem; ‘Herkes hata yapar, ama ahmaklar aynı hataları yapıp farklı sonuçlar beklerler! (8)Ben hatayı bir kez yaptım, devamlı saklanarak, garantisi olan bir hata gibi...”

“İnanmak zorunda değilim!”

“Ben de inandırmak...

Ama izin ver, ara sıra meselâ teselli aradığımda(2), bunaldığımda(2) sana yazmama izin ver, belki beni sana anlatmam sözlerle değilse de, kelimelerle, cümlelerle mümkün olabilir, asla duygularımla ilgili karşılık beklemeksizin...”

“Neyse yaz bakalım, ama cevap bekleme benden. Hem öyle ‘Aşkım, sevgilim, bir tanem, cicim, şekerim…’ gibi ağdalı(1), inanmayacağım cümleleri kullanma, ne de olsa üniversiteye gitmedim, ama lise mezunu olarak ‘Herkes’ ile ‘Her kez’ arasındaki farkı bilecek kadar da köyümün lehçesinden, lisanından uzağım…

Aslını inkâr eden haramzade(9), köylülüğümü, köyümü aklımdan çıkarmam mümkün değil, ‘Helva’ demesini de bilirim, ‘Halva’ demesini de, ‘Elma’ demesini de bilirim ‘Alma’ demesini de, bu bir...”

“Başka diyeceklerin, koşulların da mı var?”

“Hah, işte! Böyle yeni Türkçe kelimelerde zorlanıyorum. ‘Koşul’ yerine ‘şart’, ‘örneğin’ yerine ‘meselâ’, ‘yanıt’ yerine ‘cevap’ dersen sevinirim!”

“Türkçemizdeki karşılıklarını biliyorsun, ama gene de talimatlarınıza aynen uyulacaktır, efendim!”

“Talimat değil, sadece anlayabileceğim şekilde yazmanı rica. Dolambaçlı, kulağı ters tarafından gösterdiğin cümleleri anlayamazsam bu benim için hüzün olur. Kozu kaz anlayıp(2) seni kırmaktan, üzmekten, canına(2) değilse bile arkandan okumaya(2) çekinirim. Her ne olursa olsun, dobra dobra(6) içinden geldiğince yazmaya çalış, olur mu şehirli çocuk? Ve bir de…”

“Vaz geçtim, tamam, yazmayacağım, düşünmeyeceğim, hayal etmeyeceğim, rüyamda görürsem hemen uyanacağım...”

“Sen bilirsin, bu senin yaşamın. Bilmeni istediğim son şey, ne cospiğimin, ne de yavuklumun olduğu, ayrıca gönlümden geçirdiğim bir başkası da yok! Çocukluğumda küçücük kalbime sığıp sığışan şey, kalbim büyümüş de olsa şimdi ve hâlâ sığmıyor…

Ve farkında mısın Mert, çok konuştuk? Haydi, gidelim nenemize ve ‘Bizden ne köy olur, ne kasaba...’ İsteğinin olmayacağını söyleyelim ve sen yoluna, ben yoluma…”

Bunları bana anlattığında;

“Sen deli misin Mert? Karşındaki yangını görmen için illâ o şerareyi(1) görmeyi, burnuna yanık kokusunun gelmesini mi bekleyeceksin? Senin kendini aşağılayarak, hiçliğini bu kadar hem de ilk defa belki iddia edeceğini aklımın ucundan bile geçirmezdim. Sizinkisi, her ikinizinki de ıstırap yüklü bir özlem. Sen razı olabilirsin belki sevgisizliğe, ayrılığa, yalnızlığa. Ama ya beriki?”

Sadece bön bön, aval aval yüzüme(2) baktı Mert, elindeki kaleme parmakları arasında takla attırmaya çalışırken.

“Ona mektup yazacağım!”

“Yaz! Neyse halin, onu dök satırlara, eğilme, büzülme, ama dik durmakta da inatçı olma! Mızrak çuvala sığmaz(10), sizin bağımlılığınız da öylesine açık ve net işte. Siz birbirinize lâyıksınız. Keşke benim de bir sevenim, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam(11)!

Bir psikolog(1) gibi ne kadar çok şey bildiğimin şaşkınlığım yaşıyordum, tüm gönlümde. Oysa geri zekâlılığımın(6) ölçümü için IQ Testi(6) yaptırmama gerek yoktu. Bir montofon(1), hipopotam(1) ya da hecin devesiyle(6) eşdeğer idi birikimim.

Ama önemsemiyordum, çaresizliği çare gibi görenlerin bahtlarını(1) görmeleri ve saklanmak istemelerine rağmen arzuladıkları geleceği yaşamaları dileğimdi. Aslında; dert dinletir, aşk inletir(12) gibi bir söz, rehber gibiydi bana.

Karşımdakilerin aşk ya da sevgi düzeni beni bilgin, âlim yapmış olsa gerekti. Onların sadece biraz sabırlı olmaya mecburiyetleri vardı gibime geliyordu. Öncelikle ve özellikle bana göre sabır, karşısındakine (Mert ya da Asuman ayrımı yapmaksızın) değer vermesi, önemsemesi anlamında idi, benim anlayabildiğim, kafamın kabul edebildiği manada.

Bu onların bir bakıma karşılıklı anlaşma zemini hazırlamalarının da, çocukluklarında başlayanın ileriki yaşamları için karar vermelerinin de doğal bir birikimi olacaktı.

Mert Asuman’a yazıyor, düzeltilmesi gereken yerler için tenkitlerimi, dileklerimi, önerilerimi kabul ederek tekrar yazmaktansa olduğu gibi gönderiyordu. Aslında paket bir programdan, hazır dokümanlardan faydalanıyormuşçasına bilgisayarda yazması, bence terbiyesizliğin dik âlâsı(6) idi ve öngördüklerim bilgisayarda bir-iki tuşla halledilecek şeylerdi. Ama nereden beyninde saklamışsa macır inadı(6) vardı kendinde.

Mazereti; “Yazım kötü!” demekti. Ona bunun bir saygı gösterisi olduğunu, iddialı bir şekilde ve cebren(1) kabul ettirince öyle yazmaya başladı. Yazıyor, okuyor, tereddüdü olan, kendisini doyurmadığına inandığı cümlelerin üstünü çizip öyle gönderiyordu Asuman’a. Düşüncemin uygulanması, üstü çizilen satırlara rağmen sevincimdi bir bakıma.

Dikkatimi çeken ilk şey zarfların üstüne; “Melike Anne eliyle üvey kızı Asuman’a” diye yazmasıydı. İkinci bilgi ise; başlangıçlarda “Kardeşim Asuman” diye başlayan mektup satırlarının ilerleyen mektuplarda sadece “Asuman” ve daha sonraki mektuplarda bitmeyen bir hece ile tek tırnaklı Asuman’ şeklinde oluşuydu. Sanırım sonundaki heceyi ilk ışığı aldığında tamamlayacaktı, muhtemelen; “Asuman’ım” şeklinde.

Bana öyle geliyordu.

Bu mektuplarla ilgili iki-üç şeyden haberimiz yoktu.

Birincisi; Asuman da babasını yitirmişti.

İkincisi Mert’in sonlara doğru bir mektubu yanlışlıkla Asuman Nenenin ellerinde açılmıştı.

Üçüncüsü; Asuman Nene eline geçen bu mektuptan sonra avukatını çağırmış, tüm yazdırdıklarını ocakta yakıp iki satır olarak değiştirmişti vasiyetini.

“Maksadım kendiliğinden oluşmuş, bunlar birbirini deli gibi seviyorlar, onlara ufak bir hareket gerekmiş, bu itmeyi, iteklemeyi de Tanrı esirgemez herhalde onlardan!” diyerek tek satırla özetlemişti vasiyetini;

“Tüm malım-mülküm, param-pulum, servetim Asuman ve Mert’indir!”

Tüm sınırlamaları bu vasiyeti ile ortadan kaldırmıştı, hatta “Ölümümden sonra” sözünü bile.

Benim de yapmam gereken bir şeyler olduğu düşüncesindeydim, Asuman Nene, Mert’ten habersiz olarak iki satırlık mektupla kulağımı çektiğinde. Pamuk ile mazotun bir araya gelmesi(13), gecikilmemesi, hemen çoluk çocuğa kavuşmaları ve benim tescillenmiş evde kalmış bir bekâr olarak onların çocuklarının dayıları, amcaları olmam arzusuydu.

Asuman Nenenin vasiyetinden gerçekte ne benim, ne de kardeşlerimin haberimiz yoktu, bana yazdığında da saklamış olsa gerekti. Ama hani ilerilerde bir birikimim olursa, ya da yedi göbek uzak bir akrabamdan miras kalırsa, ben de onlara bırakırdım, yeminle...

Yanlışlığını bilmeme, Mert’i bu konuda Asuman’a saygı göstermesi konusunda uyarmama rağmen bilgisayarın başına geçtim. Bildiklerimle, öğrendiklerimle, sağdan-soldan (ç)alıntılarla güzel bir mektup döşendim Asuman’a Mert’in ağzından;

“Gecikmemelerini, birbirini fark etmelerini, istemelerini” belli etmek için.

İlk mektubu geldi Asuman’ın benim için sitemle, ancak arzuladığım gerçekleşmişçesine.

“Mert,

Bana gönderilen satırlar senin değil, senin adına kaleme alanı da biliyorum gibi. Senin içtenliğini, senin kokunu, senin duygularını bana kimse senin kadar yansıtamaz…

Sen yaz lütfen, mutluluğum devam etsin. Sana sonsuz sevgisi nedeniyle senin yerine yazanın da kulağını çekiver lütfen, benim adıma, sanırım hak ettiğini bilecektir!

Asuman’ın”

Mektubun son satırı önemliydi. Mert’in benim de itirafımın sonunda dövecekmiş gibi üstüme yürüyüşünde, sanki delirmiş gibiydi, oysa kendi Asuman’ dedikten sonra o tırnak işaretini bile bile koymamış mıydı, ama tık yoktu Mert’te.

Ben öyle bir mektup alsam, işi-gücü bırakır, koşarak gider, dizlerimin üstüne çöker, sevdiğimi söyler, benimle yuva kurması için yalvarırdım. Mert çekingendi ve bunu işinin gücünün çok olmasına bağlayarak, sorunsuzca yazmaya devam ediyordu.

Bunun benim için kötü tarafı, sahtekârlığım sanık olarak tescil edildiği için yazdıklarını, Asuman’a onun adına kaleme aldığım mektup dolaysıyla bana göstermemesiydi.

Bir gün bir telefonla çöküp kaldı koltuğuna Mert. Acil olarak Muhtarlıktan aramıştı Asuman onu;

“Annemizi kaybettik!” demişti, “Anneni” demek yerine. Ne de olsa, yaşanmış tüm yanlışlıklara karşın annesiydi o.

“Sen de benimle gel, üstat(1)!” dedi. Bu gerçekte kullandığı bir kelime değildi. Sadece tavla oynarken doymadığı yenilgiler sonrasında, derdi. Demek ki kafası düşüncelerle o kadar karışmıştı ki o kelimeyi sarf etmek ihtiyacını duymuştu.

Biliyordum ki; insan ne kadar kendi iradesi ile ayakta durmaya çalışırsa çalışsın, yüreğindeki yorgunluk, onun için taşıyamayacağı kadar ağır ve büyük bir yorgunluktu.

İkindi ezanı okunurken yetiştik Mert’in ve Asuman’ın annesinin cenazesine. Kefeninin ucundan gösterdiler her ikisine de yüzünü ve gözlerindeki pamukları kaldırarak. Uzaktan da olsa gördüğüm kadarıyla ilk kez bir ölü yüzüyle karşılaştım ve erkekçe korktum da. O yüz bordo ötesinde kapkara gibiydi.

“Acaba?” dedim, melekler çocukların öz-üvey fark etmeksizin annelerini son yolculuğuna uğurlama arifesinde yaşadıklarının ceremesi(1) olarak yüzünü o şekilde karartmış olabilir miydi?

O gece evinde kaldık Asuman’ın, sözler sözleri takip etti ve son “Şimdi ne yapacaksın Asuman?” sözümle noktalandı. Hiçbir konuya dokunmadı Asuman, sadece;

“Asuman Nene hafızasını yitirmeye yakındı, gözleri de iyice görmez oldu annemle ben bakmaya başladığımızda. Aklı başından gitmeden önce; ‘Evim de, evim, beni hastanelere götürmeyin, köyümde, bu havayı yaşarken teslim edeyim emanetimi!’ deyip doktor istemedi…

Annemi de yitirdikten sonra onu öyle bırakamam, bırakmam uygun değil, buna hakkım yok, mecburum. Hangi sözümü kabul ederseniz...

Malı-mülkü kime kalırsa kalsın, bende nenelik hakkı var, ölünceye kadar bakacağım ona, annem yerine de. Sonrası Allah Kerim!”

“Allah Kerim tabii! Ama ben işimi-gücümü bıraksam, senin olsam, her sabah uyandığında yastığın öbür tarafında beni görsen, diye dilesem?”

“Düşünmem gereksiz! Mutlu olurum. Ama öncesinde annemizin mevlitleri ve sonra Asuman Nenemin bakımı var, sadece benim üstesinden geleceğim. Tek eksiğimiz Nenemin sözünü ettiği şekilde evimin olmayacak oluşu. Aklı başında değil Nenemin. O ölünce mallarını hayır kurumu sahipleneceği için açıkta kalmam mukadder(1)

Üç-beş evlek(1) tarla ve yokluk için de seni zorlayamam. Ben şehir bilgimi yitirdiğim için şehirli olmam çok zor. Demek ki kaderimiz böyleymiş. Yaşamımdaki en başarılı hüküm; seni sevmemdi, yıllar öncesinde yüreğime yerleştirmiş olarak. Her şeye rağmen seni sevmeye devam edeceğim her ne olursa olsun!”

“Gün doğmadan neler doğar Asuman? Şimdi acın var, ikinci bir acı için de kendini hazırlıklı olmak zorunda hissediyorsun. Mert’in söylediklerini, anlatmak istediklerini anlamadın galiba…

Sen zayıf değilsin, her şeyi kadere yükleyecek kadar. Eğer kadere karşı gelebilir, savaşabilirsen ve şans denilebilecek bir faktörün seninle olacağına inanırsan, kaderi yener, şansına ulaşabilirsin. Umut ederek yaşarsan, önündeki engelleri aşman kolay olur bu sayede…”

Öylesine uzun ve galiba mebus, milletvekili adayı gibi fasılasız konuşuyordum ki, kendime bile hayret ediyordum, devam etme gayreti yaşarken;

“Mert sensiz bir ömrü tüketmeyi aklından geçirmiyor. Evlenin. Birlikte, gülüp, ağlamak, sevinmek, hüzünlenmek yetsin size. Hayat denilen şeyi üleşin, her ne kadar, her ne şekilde olursa olsun birlikte omuzlamaya çalışın o yükü. Aklından neler geçiyorsa tamamla. Ama bu adamı sensiz bırakma. Bir olun, birlik olun, mutlu, mesut olun. Olmaya çalışın demiyorum, mutlu ve mesut olacağınızdan adım gibi eminim.”

Durakladım bir ara ve yeniden, aklıma yeni gelmişçesine;

“Bak bir şeyler olacaksa, olması gerekiyorsa, ya da sen arzuluyorsan, el elden ne gerekiyorsa hallederiz, ister köyde, ister şehirde yaşayın, sevgi fedakârlık ister, fedakâr olun. Ama artık birbirinizden ayrı olmayın, birbirinize ihtiyacınız var, ayrılığınıza nokta koyun!”

“Bu kadar çok şeyi bilmene ve bize öğüt vermene hayran oldum doğrusu, sahte mektup yazan ve hep yanımızda olan Hasan Ağabeyim!”

“İyilik yaparken sol elin sağ elden haberi olmaması gerek Asuman. Neden sol elini yüzüme vurmakta ısrarlısın ki?”

“Özür dilerim!”

“Kabul edildi! Haydi, sen yoluna, biz yolumuza, dediklerim her halde bir kulağınızdan girip diğerinden çıkmamıştır inşallah. Bir sonraki gelişimde aceleye gerek görmeseniz de Nüfus Kâğıtlarınıza el koyacağım. Bilgim yok, ama sizi Tanrı huzurunda karı-koca sayıyorum. Yalnızlık benim kaderimde var, komşunuz olur, olabilirsem ne âlâ! Yakınlığınızla sizlerle yaşamak isterim, bunun için yılların çokluğu değil, coşkunuz yeterli olacaktır bana(14)...

Şimdi senden ayrılınca, sakın benden şüphelenme Asuman. Kocanın aklını hiçbir konuda çelmem. Bu mümkünsüz. Sen zaten onu çocukluğunda gönlüne hapsetmiş, zapt etmişsin! Sözünden çıkar mı o senin? Benimkisi lâf ola, beri gele işte! Haydi, çabucak ve artanını beraberliğinizde kullanmak üzere kısaca vedalaşın ve bize Allahaısmarladık!”

Gene de vedalaşmaları uzun sürdü kapı arkasında. Benim için hava hoştu, bir cenaze ertesinde, diğer bir cenazenin arifesinde. Allah’ın bildiğini kendimden mi, etrafta kul varsa kuldan mı saklayaydım yani?

Mert’le aynı evi paylaştığımızı söylemiş miydim daha önce? Kanka oluşumuzun bir nedeni de bu olsa gerekti. Gündüzleri iş yerinde, geceleri evimizde Mert’in bitmeyen iç çekişleri, ah’ları, of’ları üzüyordu beni. Bu konuda gerçekten duygusuzluk değil, aklıma getirmekte zorlandığım çaresizlikler egemendi bana. Sanırım tarihe mal olmuş aşklar, küçüklükten bugünlere ulaşmış onların aşkları yanında solda sıfır kalırdı(2) (gibime gelir)!

Günlerden bir gün iki kelimelik bir telefon aldım Asuman’dan. Telefonu dalgınlığından mı, telâşından mı yoksa Mert’in heyecanlanmasını istemediğinden mi anlayamadığım, bilemediğim bir şekilde bana açmıştı;

“Asuman Neneyi yitirdik, ne yapacağımı anlat bana!” dediğinde sanırım fark etmediği bir şekilde Mert’le görüştüğü düşüncesinde olsa gerekti.

“Sakin ol kızım, uzat yanağını ahizeye, bir şaplak atayım da kendine gel! Hemen yola çıkacağız! Kendine iyi bak, Allah izin verirse sevdiğini ulaştıracağım sana, hem hemen!”

Şaşkındım bir cenaze haberinin ardından söylenecek sözler miydi bunlar? Ama onların aşklarının büyüklüğü ve sonsuzluğu, beni de mutlu etmiş, aynı mutluluğa ortak olmanın sevincini peşinen yaşamaya başlamıştım...

Mert Asuman’ı şehre gelmeye ikna eder, ben de onu desteklerdim gönülden. Sonrası iki gönül bir olunca samanlığın seyran olması, Newton yasalarına göre gökten üç elmanın düşmesi ve benim bunlardan birini sahiplenmem üzerine kurguluydu.

Ama öyle olmadı peşin söylemeliyim. Mert’e hüzünle görünmem onu telâşlandırmıştı, hele ki bir sır gibi yanlışlıklarla dolu olarak;

“Bir telefon haberi aldım!” şeklinde dolambaçlı konuşmam, onu zıvanadan çıkarmıştı(2), sanırım.

“Ne oldu, Asuman’a bir şey mi oldu? Çabuk söyle, yaşayamam, yoksa ölürüm!”

“Telâşlanma, haberi Asuman’dan aldım, Asuman Neneyi yitirmişiz, bizi cenazesine bekliyor. Bazı şeyler sünnet, vacip olmaktan çıktı, farz oldu. Defin sonrası Asuman’ı şehir hanımı olmak için ikna edersin artık. Ben Nüfus Kâğıtlarınızı alıp sizi gereğine hazırlarım. Bu arada siz şehirde ev, çanak-çömlek, yatak-yorgan işlerini taksitle halledersiniz. Gereken her anda destek olurum size, maddi-manevi her bakımdan, birazcık birikimim var, o peşinen sizin!”

Yol boyu zapt etmem mümkün olmadı Mert’i. Devamlı dualar içindeydi. İşin özü, tuhaf olanı ölene rahmet değil, yaşayana dudaklarından kıpırtılarla dökülen, peş peşe sıraladığı, bazen sesli, bazı-bazen gözlerini kapatarak sağlık dilekleri idi.

Köye ulaştığımızda Asuman ve Mert’te sanki bir hafta-on günün değil, yılların birikmiş özlemi var gibiydi.

Anlayamadığım, o giyimli kuşamlı, düdük kravatlı, çantalı avukatın da bizi evde bekliyor oluşuydu. Asuman hayret etme hakkını ertelememişti. Muhtemelen o hakkı biz de kullanacaktık. Çünkü hissettiğimiz, daha doğrusu kesinlikle bildiğimiz kadarıyla Asuman Nenenin onlardan haberi yoktu, rahatsızdı, yitirdiği melekeleri vardı.

Ve Asuman-Mert para-pul, mal-mülk için değil, birbirine âşık oldukları için birdiler, birlikteydiler. O nedenle ömürlerini bir yastıkta tüketmeye ve kocamaya kararlıydılar.

Her şeyi bildiğini sanarak ukalalık etmek parayla olsaydı, dünyadaki en varlıklı insanlardan biri ben olurdum herhalde. Çünkü diye cevaplamanın izahı çok zor benim için.

Cenaze boyunca tüm giderleri karşılayarak sessiz kalan avukat, definden sonra Asuman ve Mert’i Asuman Nenenin evine davet etmişti, onlar da beni, ne gereği vardıysa?

Avukat önce öksürdü, anlamsız bir şekilde elini yumruk şeklinde ağzına götürerek boğazını temizledi. Çantasından önce Mert’in, yanlışlıkla Asuman Nenenin kendisine ulaşan mektubunu gösterdi. Mektubu Asuman'a uzatırken;

“Tüm serüven bu mektupla gerçekleşti. Asuman Nene eski tüm vasiyetlerinin hepsini yakarak tüm varlığını iki satırlık bir vasiyetle ikinize bıraktı.”

Gözleri büyümüştü iki genç kardeşimin de. Sevgide dürüstlüklerinin mükâfatı olsa gerekti bu. Ben ağzımın açıldığında dualarımı iletme arzusunu yaşıyordum neneye.

Mert Asuman’ı şehre götürmeye ikna edemedi. Ancak Asuman Mert’i köye çekti, görevini bıraktı Mert. Gecikmeksizin rençper(1) olmak ve çoluk-çocuğa karışmak dileğinde idi, her ikisi de.

Eee! Kambersiz düğün olur muydu(15)? Ben de basıverdim istifamı, patronların hayretle açılan gözlerini önemsemeksizin.

Eli açık çocuklardı Asuman da, Mert de. Yakınlarındaki eve beni yerleştirdiler maraba(1) olarak tarla ve bahçelerde hep beraber çalışmaya başladık. Gerçekten karın (yani mide) tokluğuna çalışıyordum(2), ama her akşam onlarda doyunmak(2), evimde de kuş sütü bile eksik olmaksızın, üstelik vaatle;

“Gönlüne uygun seveceğin bir eşin olursa oturduğun ev, şuradaki tarla, buradaki bahçe, oradaki bağ senin!” diyerek adres belirttiler.

Ve Asuman imalı bir şekilde sözü tekrar elledi, artı olarak dediği söz şu idi;

“Yardımım gerekirse hani, seve seve destek olurum sana hilebaz Hasan Ağabeyim!

İlk bebekleri oldu Asuman ve Mert’in geçen zaman içinde, hatta ikincisinin de yolda olduğunu, beklediklerini fısıldadı Mert kulağıma gururla.

Geçen zaman içinde Asuman'ın hatta Mert’in desteğine rağmen üzümün çöpü, leblebinin kırığı vardı, bu nedenle inat olsun diye ne evin, ne de bahçenin, tarlanın, bağın tapuları üzerime değildi.

“Evde kaldım!” demeye dilim varmıyor, bekliyorum...

Çünkü aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardı. Ancak; sabır, gayret ve istikrarla...(16)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hacı Yiğenler, Abbaslıklı Hacı, Yalnıyaklar (Yalın ayaklılar anlamında), Bürüncüklüler (Bürümcükler anlamında) yöresel unvanlar, yadırganmaması gereken (Hepsini tekrarlamam  uygun değildi!).

(1) Ağdalı; İçinde yabancı sözler de bulunan, çok süslü ve anlaşılması güç yazı, deyiş, anlatış, söyleyiş.

Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.

Cebren; Zorla.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Cicik; Yöresel bir deyiş olarak göğüs, meme, sevgili. Çivi, süs, cam oyuncak, küçük, cılız, tüy, kuş yavrusu.

Cospik; Yöresel bir deyiş, kız arkadaş, sevgili olma, sevgililik öncesi (bir bakıma flört), birliktelik, sevgili.

Evlek; Tarlanın tohum ekmek için saban iziyle bölünen bölümlerinden her biri olmakla beraber yöresel olarak bir dönümün dörtte birine (yani 250 m2 lik bölümüne) verilen ad. Ayrıca suyolu anlamındadır.

Hipopotam; Su aygırı. Cüsseli bir hayvan olmakla birlikte Türkçede kullanımı; Tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Maraba; Çiftlikte birilerinin toprağını işleyerek ürüne ortak olan. Ortakçı. Yarıcı.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; Tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Mukadder; Yazgıda var ve yazgı ile ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader. Takdir edilmiş, kaderleşmesine verilmiş.

Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.

Psikolog; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

Rençber (Reçber, Rençper); Tarla, bağ, bahçe ve yapı ve toprak işlerinde, ağır işleri gören gündelikçi, ırgat, ya da genel anlamda toprakla geçimini sağlayan kişi, çiftçi.

Sulb (Sulp, Sülp); Döl, soy. Sülâle. Bir erkeğin zürriyetinden gelen. Omurga kemiği. Sert, katı, taş gibi olan.

Şerare; Kıvılcım.

Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.

Yavuklu; Sevgili, sözlü, nişanlı.

(2) Arkasından (Sırtından) Okumak (Konuşmak); Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin dolaylı, üstü kapalı, kinayeli bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söylenmesi, konuşulması. Bir bakıma islami anlamda gıybet etmek.

Aval Aval Yüzüne Bakmak; Aptalca, aptal aptal yüzüne bakmak. Saflığı sersemlik derecesinde olan. (Ticari senetlerde ödemesi gerekenin ödememesi durumunda üçüncü bir kişinin ödemek için söz veya güvence vermesi anlamındaki “Aval” kelimesi ile ilintisi yoktur. 

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Bön Bön Yüzüne Bakmak; Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.

Canına Okumak; Berbat ve perişan etmek. Bozmak, çalışamaz duruma getirmek.

Dana Gibi Böğürmek; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden, yüksek sesle anlaşılmaz bir biçimde korkunç bir öfke ile bağırıp, şaşkınca davranmak. (Hayvanlar gibi bağırma isteği ile gibi).

Dar Etmek (Köyü, Dünyayı, Yaşamı); Çok büyük sıkıntı ve eziyet vermek. Birilerine bilerek acı çektirmek için elinden geleni yapmak. Hayatı karşısındakilere zehir zindan etmek için, tüm olanaklarıyla, hiç acımadan çabalamak. Kısaca; Kan Kusturmak.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Dürüstlüğe Istırap Çektirmek; Doğruluğa, yanlış yapmamaya, dürüstlüğe yönelmemek, yapılan(ları) acı çekercesine kabullenmek, üzülse bile üstesinden gelememek.

Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar, adamakıllı, çok ve sıkı bir şekilde kıyasıya dövmek.

Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak.

Göz Ucuyla Bakmak (İzlemek); Sezdirmemeye çalışarak, başını çevirmeksizin yandan bakmak, izlemek, göz kuyruğuyla bakmak, süzmek.

Karın Tokluğuna Çalışmak; Sadece temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar para kazandıran, ya da sadece yatacak yer ve yeme ve bir kısım temel ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde para almadan çalışmak.

Kaşınmak; Öyküdeki anlamı “Kötü bir karşılık gerektiren davranışlarda bulunmak”  Kendi kendini kaşımak, kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak.

Kazı Koz Anlamak ya da Kozu Kaz Anlamak; Söylenen sözü yanlış, ters anlamak.

Nasibine Düşmek; Payına düşen kazanç, kayıp, neşe, belâsını, artısını, eksisini kabullenmek.

Örtbas Edememek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almayı başaramamak.

Satıp Savmak; Parasız, güç durumda kalmak, ya da herhangi bir iş için peşinat, ya da başlangıç olarak gereken parayı sağlamak, teminat, kaparo, sermaye için, nesi var nesi yoksa yok pahasına satmak.

Solda Sıfır Kalmak; Hiçbir değeri olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında değersizliği daha iyi anlaşılan bir halde olmak. Sönük kalmak, anlamı olmamak, değersiz olmak.

Teselli Aramak; Avunma arayışı. Acısını giderecek, çareler bulunup avutulmayı dilemek.

Zıvanadan Çıkmak; Taşkınca davranışlarda bulunmak. Çok sinirlenmek, öfkelenmek. Hatta aklını oynatmak.

Zihni Bulandırmak; Kuşkulandırmak. Düşünemez hale getirmek.

(3) Beddua Etmek; İlenmek. Lânet Etmek. Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

Kırdılar mı seni! Boş ver! Sen sus yaradan konuşsun. Gerçekten haksız yere kırdılarsa gönlünü! Seni melekler savunsun! Ne beddua et,  ne darıl, ne de kalbin yansın! Sen affet ki; Onlar utansın... Dünyayı değiştiremiyorsan dünyanı değiştirirsin. Hepsi bu. Stephan ZWEIG

(4) İletişim Problemleri; Aile içinde veya özel ilişkilerde her iki tarafından duygu ve düşüncelerini açıklıkla ifade etmemesi ve tarafların birbirlerinin beklentilerini karşılayamaması sonucu ortaya çıkar.  İletişim de oluşan problemler bazen taraflar arasında iletişimin tamamen kopmasına bile sebebiyet verebilir.

İnsanlar arasındaki iletişim sorunları eksikliği, kopukluğu sevginin dili değil, ancak katili olabilir. ALINTI

(5) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

(6) Al (El) Bebek-Gül Bebek; Aşırı ilgi gösterilmiş, çok nazlı, şımartılmış, şımarık.

Çekirdekten Akıllı; Aile yapısı nedeniyle, gelenek, göreneklere aldığı bilgilerle gereğinden artı akıllı, bilgili.

Dobra Dobra; Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden,  korkmadan, gerekli doğruları için tepki.

Geri Zekâlılık; Gerzeklik. Zekâsı yaşından geride olma durumu.

Hecin Devesi (Camelus Dromedarius); Batı Asya ve Kuzey Afrika’da yaşayan deve türü. Tek hörgüçlü, ince yapılı, uzun bacaklı, hızlı koşan, ancak montofon cinsi insanın özelliklerini taşıyan binek hayvanı.

IQ Testi; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İki Büklüm (Olmak); Hastalık, Sancı, ağrı vb. ile yaşlılık gibi nedenlerle insanın karnını, midesini, göğsünü tutarak çok eğilmesi, belkemiğinin çok bükülmesi. Saygı gösterir gibi dalkavukluk, yalakalık yapmak şeklinde eğilmek. Aldığı herhangi bir darbe, ya da etki ile kıvrılıp vücudun “U” harfi şeklinde şekillenmesi.

Lâf Ebeliği; Lâf Ebesi olma durumu. Çok konuşma, herkese lâf yetiştirme. Lafazanlık. Dil veya söz ebeliği.

Macır İnadı; Kelimenin aslı Muhacir olup; dinleri için yaşadıkları toprakları terk eden ve başka yerlere yerleşen Müslümanlar anlamındadır. Türkiye’mize Balkanlardan gelen göçe zorlanmış göçmenler. Hicret eden (özellikle Boşnaklar, Arnavutlar). Bu insanlar (Ben de dâhil) hak bildikleri, düşündükleri, inandıkları, bildikleri konusunda asla vaz geçmeyen insanlar oldukları için bu unvanı hak etmişlerdir kanısındayım).

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

Terbiyesizliğin Dik âlâsı; Terbiyesizlik konusunda en uç noktada, maksimumunda ilerisinde, sınırsız bir terbiyesizlik.

(7) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

Rahmetli Bülent ECEVİT Rudyard KIPLING’e ait “IF (EĞER)” şiirini “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve en önemli dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir.

(8)  Herkes hata yapar, en büyük ahmaklar aynı hataları yapıp farklı sonuçlar bekleyenlerdir. Dünyanın en zeki insanları aynı hatayı iki kez yapmayan insandır. “Ben eğer aynı hatayı iki kere yapıyorsam, mutlaka bir yerlerde yanlışım vardır!” deyip düzeltir, ders çıkartır sonra üstünde düşünmem bile. Albert EINSTEIN

(9) Aslını İnkâr Eden (Saklayan) Haramzadedir (Kâfirdir); Hazreti Ali’ye mal edilen sözle; “Atalarını, mensup olduğu milleti inkâr etmek, kendini bir başka babadanmış, ya da soydanmış gibi göstermek, ancak haramla beslenen kimselerin yeltenebileceği bir densizliktir. İnsan geçmişini inkâr etmemeli, saygınlığı başka yerlerde değil, kendi meziyetlerinde ve insanlığında aramalıdır” kastedilmektedir veya “Bir insan çarpık bir ailenin bir ferdi olabilir. Yoksul, eğitim görmemiş, kaba bir aileden gelebilir yahut da öyle olabilir. Bu durumu (geçmişini) saklamak ve utanç kaynağı olarak yorumlamak yanlıştır. Böyle bir aileden gelmek veya o olmak değersizliğin işareti değildir, zayıf karakterli kişilerin sığınmak istedikleri mekândır” anlamındadır.

(10) Mızrak Çuvala Sığmaz; Herkesin gözü önünde olan ve net bir şekilde bilinen gerçeklerin gizli tutulması, yokmuş gibi davranılmasının imkânsız olduğu anlatılmaktadır.

(11) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI” Şiir; Suat SAYIN tarafından Türk Sanat Müziği olarak Uşşak Makamında bestelenmiştir.

(12) Dert dinletir, aşk inletir! diye bir söz dizisi Türkçemizde yoktur. Sözün aslı; “Dert ağlatır, aşk söyletir!” şeklinde olmakla birlikte, tersine; “Aşk söyletir, dert ağlatır!” şeklinde söylemi de vardır.

(13) Pamuk ile mazot bir mazot bir arada olmaz! diye bir söz dizisi yerel bir deyiştir, Türkçemizde yoktur. Türkçemizdeki yeri; “Ateşle barut bir arada olmaz!” şeklindedir, bilindiği gibi.

(14) Doyasıya yaşamak yılların çokluğuna değil, coşkumuza bağlıdır! Michel de MONTAIGNE

(15) Kambersiz Düğün Olmaz; Her işin içinde bulunan, her türlü eğlenceye, işe, çalışmaya, konuya katılan, çevresindekileri umursamaksızın kendi olmadan bir iş yapılmayacağına inandıran kimse için alay yollu bir söz.

(16) Ve unutma! Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır. Ancak; sabır, gayret ve istikrarla… Bayezıt  BESTAMİ