Nedenini bilmediğim, anlatmakta da zorlanacağım bir sıkıntı vardı içimde. Kiraz çiçeklerinin açtığı, eğrelti otlarının masumlaştığı, papatya, gelincik, çiğdem ve menekşelerin coştuğunu yaşadığım bahar mevsiminin bu ilk anlarında ben hep böyle yalnızlığıma kahreder, dualarımın ulaşacağı birini arar ve aşka susardım, dertleşmek, rahatlamak için, hem asla duygu sömürüsü(1) yapmaksızın...

Bu aşk, sevgi dolu, ömrümü adayacağım bir aşk değil, bedenimi doyuracağına, fiziksel olarak rahatlatacağına inandığım saçma-sapan(1) bir deyiş gibiydi benim için, itiraf ediyorum; gerçekten şefkat(2) değil, dertleşmekle hak etmek istediğim şey şehvet idi özetlemem gerekirse.

Süresini hatırlamıyorum, belirleyemediğim bir zamandır açtım, ya da açlığımı şimdi hissediyordum, itiraf ederken belirttiğim gibi, önceliği fiziksel, cinsel olan bir açlıktı, akşamın serinliğinin bu ilk vakitlerinde, duygusallık onu takip ediyordu, karasızlıklar içindeydim.

Her zamanki arkadaşıma mı gitmeliydim, yoksa işi yoksa(!) çağırmalı mıydım? Aramızda belirgin ufak bir şifre vardı, telefon açmamla ilgili olarak. Belki doğrudan doğruya ona yakışan, sessiz ıslık mertebesinde,

Tek ıslık; “Geliyorum!” iki ıslık “Gel!” demekti sözleşmemizde. O da sessizce “Gel!” ya da “Geliyorum!” derdi.

Taze, çıtı pıtı(1), körpe biri değildi arkadaşım. Ama “Gel gündüzle gece olalım…(3) dediğimde; “İbibiklerin ötmesini(4) beklememe gerek kalmazdı.

Akşamın serinliği inerken rüküş(2), frapan(2), göstermelik giysilerle değil, sade ve makyajsız kıyafetlerle ve akrabam(!) olarak, sevdiği, hoşlandığı mezelerle birlikte gelirdi genelde evime. Sevdiği ve başkasını beğenmediği özel marka şarabını ise her zaman ben alırdım ona.

Bilmem kaçıncı kez itiraf etmem gerek ki; dizilerdeki genç kızlardan biri gibiydi o, körpe, çıtı pıtı olmasa da çok güzel ve alımlı. Hele bir gözleri vardı ki, o okyanusta nasıl kaybolduğumu anlayamazdım.

Ama neden düşmüş, eksilmişti, ben sormadım, o anlatmadı. Ya da o anlattı, ben dinlemedim, hatırımda kalmadı, ya da bilmek istemedim. Her insanın bir mescidi, kıblesi olmak yanında, hatırlamak yeniden yaşamak istemediği şeyler vardı, olabilirdi, ben onlarla onu baş başa bırakmayı yeğledim(5), hem her zaman.

Yaşamımın bu anlarında masamızda benim özel bir dileğim, isteğim olmazdı; aslan sütü, biraz buz, bir kalıp beyaz peynir ve içkinin hakkından gelecek kadar maden sodası...

Her ne kadar İçki Sevenler Derneği üyeleri (Böyle bir dernek var mıdır, bilmiyorum, ama velev ki(1) var!) maden sodası içkiyi piç eder(5) deseler de (Affedersiniz!) ben öylesini severdim

Bunlar dışında mevsimine göre, en gecikmiş anına kadar kavun, yoksa elma, armut, çok çok nadiren gelenin yüksek müsaadeleri ve eğer kendisi getirmişse iki dilim pastırma…

Fazlasına izin yoktu ve böyle durumlarda soluğumdan rahatsızlığını yüzüme karşı söylemekten çekinmezdi. Bu nedenledir ki menüde asla cacık yer almazdı yahut da ne olduğunu bilip anlayamadığım şekilde torba yoğurtlu üstüne zeytinyağı gezdirilmiş salatalık olurdu ki, hatırlamıyorum.

Sabah erkenden duşunu alır, yerine konulmuş olan gerekeni alır ve beni sessizliğimle ben başıma yalnız bırakırdı, hem kimsesiz, aynı frapan, açık giysi ve kısa etek olmayan, çok zaman kot pantolonuyla.

Her ayrılışında da alnıma kocaman bir öpücük oturtturmadan çekilmezdi dünyamdan. Asla çeyrek akıllı değildi, kaliteli bir insandı bana göre, adam olduğunu zannedip de adam olmayanlardan, olamayanlardan daha adam gibi bir kadındı o.

İsmini o asla söylemedi, hem hiç, gerektiğine inandığı ana kadar. Ancak ben bir fıkradan esinlenerek “Islık(6)” adını koydum ona. Bu dünyanın ötesinde ne ben onundum, ne de o benim. Yettiğimiz kadar yetecektik birbirimize, süresi belirsiz (galiba).

Adını onu bir ziyaretimde(!) aynı dünyanın insanları olan yakınlarından(!) Hicran olarak öğrenmiştim. Ben de toplumda gerektiğinde, gereken yerde, biz bize olmadığımız zamanlarda Islık yerine bu ismini kullanıyordum.

İlerilerde bu ismin de takma bir isim olduğunu nikâhımda şahitliğinde gerçek adını söyleyince öğrenmiştim. O ana kadar hep susmuştu.

Ancak bir şeyi daha itiraf etmemde yarar var, özellikle bazı hafta sonlarında kendiliğinden çıkar gelirdi, tıpkı anlattığım fıkradaki gibi; “Islık çaldığını hissettim Rauf!” diyerek.

Ne yalan söyleyeyim mutlu olurdum, ismimi ikide bir Rauf olarak söylemesine rağmen ona genel anlamda bir ad kondurmaktan çekinirdim, çünkü o benim için asla “Seks İşçisi(1)” söylemekte utandığım “O” ya da “F” harfleri ile başlayan bir mal, meta değildi.

Her ne kadar yalnızlık, kimsesizlik gibi şikâyet kelimeleri kullanıyorsam da, bekârlıktan usanıp bıktığımı söylemem mümkün değil, yaşamım, bana göre benimsediğim bir yaşamdı. Her kim söylemişse söylemiş, bana göre de doğruydu; Bekârlık sultanlıktı! Kendim, kendime yetiyordum ıssızlığımda, gecekondumda tek başıma bir insancık olsam da.

Gerçekten yaşadığım kümes; gecekondu, babam zamanında yapılmış gerçek bir kondu idi. Mesleğe bu şehirde başladığım için babam, annemi de razı ederek köyden şehire gelip bu gecekonduyu yapmış, öldükleri anlara kadar da başımda durmuşlardı.

Ancak hemen öncesinde eklemem gerek ki babam her türlü gerekli belge, tapu, elektrik, su kayıtlarını benim üstüme yapmıştı. Ama öncesinde köyde yeteri kadar bağ-bahçeyi, tarla-tapanı, evi-kümesi satıp paraya çevirerek, daha gecekonduyu sahiplenmeden evvel, üniversite yıllarımda iken bana şu anda üstünde olduğum, ta uzaklardan fark edilen eflâtun renkli arabayı satın almıştı.

Bahçesi de olan gecekonduyu askere gidip geldikten, çalışacağım yer belli olduktan sonra almış, birkaç yıl beraberliğimizi yeteri görerek, bir bakıma “Bana doyum olmaz!” tavrında kendinden önce ahrete(2) ulaşan annemi takip etmişti.

Aslında okurken babamın destekleme gücüne karşın cıbıldım(2). Çok zaman arkadaşlarımın desteği ile benzin alır, hava atmaları konusunda onları desteklerdim. Sahici görünmek onların sorunu idi. Hödük(2), sümsük(2), hanzo(2) ya da odun olmak ise, benim niteliğim.

Nedenine gelince üniversitedeki arkadaşlarımdan ikisi hava attıklarıyla yuvalarını kurmuşlardı.

Diğer arkadaşlarım da nikâh ve düğün davetiyeleri ile yuva kurmalarına şahit olmamdan dolayı memnun olmuşlardı, kinayeli sataşmalarını(1) göz ardı etme çabasını gösterdiğimi de itiraflarımın bir bölümü içine sıkıştırmakta beis görmüyorum.

Hödüklüğümün ispatı olarak elinde yüzük olmayan ve “Bekârlık sultanlıktır felsefesi(1) ya da garabeti ile kakavan(2) ve gabi sıfatlarını hak eden odun bendim, şikâyetim olmaksızın ama.

Bu yaşa gelmiş olmama rağmen beynim, hâlâ ilk mektep çocuklarınınki kadar ancak çalışıyordu, daha fazla değil. Belki de evlenmekten, çoluk çocuğa karışmaktan çekiniyor, hatta korkuyor olabilir miydim?

Hiç de iddialı bir söylem gibi düşünüp “Asla!” diyemiyorum. Annemi yitirdikten sonra babamın çektiklerini görüp yaşadığımda, ilk mektep çocuğu halimi değil, teneşire yakın halimi düşünmek geçiyordu içimden.

Belki kendini bilmez, kaşarlanmış en az benim kadar hödük zavallı kişinin şu yanlışını da belirtmeden geçmek içimden gelmiyor; “Bir litre süt için bir inek beslemeye gerek yok!” ya da “Ziyafete giderken, yanında ekmek götürmen gerekli mi?” gibi sözler benim içinde olmamın asla mümkün olmayacağım bir zavallılık(tı)!

Bu salaklığın özüne inmeye çalışmam mümkün değil, ancak bunun aklıma getirdiği; “Yaşlılar, Düşkünler Evi” gibi sığınaklardan birine teneşire yakınlaştığımı hissettiğim anda kapağı atabileceğime inandığım için şimdiki durumda yaşamımın artanı olan çok şeye, hatta her şeye boş veriyordum.

Düşünmek insanı yoruyor, inanıyorum. Akşamın serinliği arabamın penceresinden içeriye dolma gayretini yaşarken ben, ne zaman, nasıl tanıştığımı ve neden bağımlı olduğumu hâlâ bilemediğim, ya da hatırlayamadığım Islık için ne yapmam, ona karşı nasıl davranmam ve neyi söylemem gerektiğini düşünme gayretini yaşıyordum.

Akşamın ilerleme çabasını gösterdiği vakitlerde henüz farlarımı yakmamış olsam da, sokak lâmbalarının seraplaştığı(5), hatta bir akrep nankörlüğü(1) ile insanları zehirleme modunda olduğunu düşünerek ilerlemeye çalışıyordum.

Ne arkamdan kovalayan, ne yetişmem gereken bir amaç olmaksızın, ıngıdık-ıngıdık(1) ya da ehlen ve sehlen(1) ama canımın istediği şekilde; “Yürüsene ulan!” iltifatlarına aldırmaksızın ve dikkatimi dağıtmaksızın en sağ şeritten evime doğru ilerliyordum.

Caddenin en sağına yakın, ancak bana göre ortalarında turkuaz bir beden ve çamaşır suyuna kaza ile(!) batırılmış gibi bir kot pantolonla karşılaştığımda, hatta çarpışmak durumunda daha doğrusu bu cisme çarpmak üzereydim.

Kalçalarının genişliği, belinin inceliği, düşük kemeri ve elindeki bohça gibi bir çıkınla(2) gidişine göre bir kız, ya da kadın olduğunu düşündüm, ilerimdekinin. Bu insan intihar etme eğilimindeydi galiba.

Benim de hiçbir hata ve kusurum olmadığı halde onun yüzünden hapislerde çürüyeceğimin farkında değil yahut da böyle bir şeyi umursamıyor olsa gerekti, hem bana göre, bile bile.

Önce selektör yaptım, anlamadığı inancıyla defalarca kornaya basmama rağmen, oralı olmadı, kaldırım kenarına doğru çekilmedi, arkamı kontrol edip geniş bir “C” harfi çizerek yanında durdum;

“Yahu, bacım! Ölümüne mi susadın? Maksadın intihar etmekse al bir salkım ip as kendini, ya da suya at boğul yahut da uçurumdan, bir binanın en tepesinden at kendini parçalan! Neden seni harcamam için zorlarsın ki beni? Ben bilmeden, tanımadan ne yaptım ki sana, hem seni ezmenin vicdani sorumluluğunu taşıyayım, hem de hapislerde çürüyeyim?..

Öldün öldün, ölmedin diyeyim ölmedin, ikisi de benim için dert ki, anlatsam kimse anlamaz, ben bile kendime anlatamam yaşadım sanacağımı!”

Bir çırpıda bu kadar kusacağım(5) aklımın ucundan bile geçmemişti. Turkuaza uygun elâ gözlerini dikti, başını eğerek suratımı görmek istercesine.

“Yaşamak için mecburiyetim yok ki abi?”

“Anlaşıldı, derdin var! Atla, nereye gideceksen götüreyim seni!”

“Bir yerim yok!”

Herhalde “Gidecek yerim yok!” mu demişti, ben mi öyle anlamıştım? Sormak gereğini hissettim;

“Anlamadım!”

“Kaçtım! Param bitinceye kadar bir yerlerde olurum. Sonrası; ‘Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler(7)! Allah Kerim!’ Bakarsın beni bu şekilde kaçmaya bırakanlar yüzünden kötü kadın olurum, ya da en iyisi dediğiniz gibi kendimi intihar etmek!”

Duygu sömürüsü yapmaya ne onun ihtiyacı vardı hissettiğim kadar, ne de benim onu hemen anlamam mümkündü.

“Hop! Orda dur bakayım, güzel kız! Akşamın bu vaktinde salakça dolaşman nedeniyle bir sorununun olduğunu anlayabilirim, anlatırsan, anlatmak istersen de dinlerim, ya da bir yakınımla dinleyebiliriz seni. Gençsin, güzelsin, bu yaşta ölümün sana yakışmayacağını düşünüyorum, her ne kadar başlangıçta sinirlerime hâkim olamadıysam da!”

“Sahi mi abi?”

“Eee! Deli fişek(1), gamsız bir vatandaş olarak neden gerçek dışı konuşmak gereğini hissedeyim ki?”

“Gerçekten karşılıksız bir yardım mı?”

“Bak güzel kız! ‘Bacım!’ deyip seni himaye etmek istedim, koynuma almak, ya da herhangi bir şekilde yararlanmak aklımın ucundan geçmedi. Çaresizliğini gördüm, çare üretmeye çalışmayı düşündüm. Üstelik şimdi varsın, sonra yoksun! Nereye gitmek istiyorsan söyle, götüreyim seni ve saçma düşüncelerinle baş başa kal, sen beni unut, ben de seni!”

“Yaşamım kısıtlı. Mademki; ‘Bacım!’ dedin, evine götür beni. Bir-iki gün muhafaza et, gözet beni. Sonra bırakmak istediğinde azat et, beni. Yeter ki dünyada sizin gibi nesli tükenmekte olduğunu sandığım insanlar bitmesin, yok olmasın!”

“Kafam karıştı, bu kadar mükemmel söz dizileri sarf ediyorsun, ama perişansın, çaresizsin!”

“Evine götür, iki lokma ile bir kova sıcak suyla canlandır, bir saatçik dinlenmeme izin ver, anlatmaya çalışayım beni sana, rahatlayayım. Sonra koyuver beni meydanlara, kim bilir belki sonralarda kötü kadın olarak karşılaşırız bir yerlerde, bedelini ödersin ve beni koynuna alırsın!”

“Bu en son düşüneceğim bir şey. Ben ne seni ortalıklarda bırakır, ne de kurda-kuşa yem ederim. Bundan sonra sığınağın, istediğin zamana kadar benim evim. Bu senin evin de demek. Hadi gel! Evim senin, ısınmayı düşündüğün kadar ısın, doyun ve yıkan. Ben dışarılarda olurum, sen salonun ışıklarını yakıncaya kadar da eve dönmem, rahat ol! Ve sana namertçe(2) uzanacak el, kendi elim bile olsa kıracağımı bil!”

“O zaman koru beni, himayene al!”

“Peki! Ama bu kadar düzgün ve iyi konuşmanı dikkate alırsam, söylemekte sıkıntı çektiğine inandığım sorununun ne olduğunu öğrenmek de doğal hakkım olacak gibime geliyor! Farkındasın, değil mi?”

“Hiçbir şeyimi saklamaksızın anlatacağım. Çekinirsen, korkarsan, güvenemezsen yahut beni anında kapı önüne koyarsın, arayan Mevlâ’sını da, belâsını da bulur(8) örneği. Beni bulurlar, beni sevmeyen, ama onun sevdiği olan oğlanla beni zorla evlendirirler, ya da direnirsem öldürürler, sen de beni koruman altına almadığın için sevinir, uygun yerlerine kına yakarak(9) mutlu olursun!”

“Birincisi; asla böyle bir şey olmayacak! İkincisi; kına yakmak bir yana, kınanın ne olduğunu bile bilmem, duymuşluğum var sadece. Söylediklerime göre ne yapmak istediğimin farkında mısın?”

“Evine götüreceğin, tüm edepsizliklere, hainliklere karşın beni koruyacağının ve mutlu olacağımın vaadi...”

“Ha, şunu bileydin! Ancak evde neler var, pek hatırımda değil. Bisküvi, gofret, kraker tipi şeyler var muhakkak. Meşrubat da vardır. İstersen çay da demlerim dışarıya çıkmadan evvel. Banyo hazırdır zaten, çekinmez, iğrenmezsen bornozumu ve havlularımı da veririm sana, ama bağışla çıkınında giyecek bir şeylerin olduğunu sanmıyorum, bu elbiselerle de seni yatağıma yatıramam…

Ya bu elbiselerini giyip salonda kanepede yatarsın, ya da bornozunla, havlularınla benim yatağımda, kanepede ben yatarım o zaman!”

“Bana evini açan birine karşı asla yanlışlık, edepsizlik yapmam!”

Evime geldik, erken saatte. Yan gecekonduların ışıklan açıldı, Islık’a alışkın idiler, akrabam olarak! Herhalde yeni geleni merak etmiş olsalar gerekti.

Yanımdan geçerek evine gitmekte olan komşuya “Teyzemin kızı, akrabam, okumaya geldi!” dedim, tavrı hiç de inanmış gibi değildi, bence pek önemli de değildi, ancak ek olarak neden “Okumaya geldi!” eklentisini yapmak zorunluluğunu hissetmiştim, anlamamıştım, çevremdekilerin anlamaması da doğaldı.

Ancak insan düşününce, düşünmesi gerekenlere öncelik vermesi gerektiğini hatırlıyordu.

Önce gerekenlerin yerlerini gösterdim genç kıza ve rahatlaması, işi bittiğinde salonun lâmbasını yakmasını rica ederek ayrıldım evden.

Bilmediklerim için Islık’ı: aradım hemen, üstelik ıslık çalmaksızın;

“Hayırdır, bayram değil, seyran değil, ıslık çalmadın, canının çekmesi de olağan değil, neden ararsın ki benim gibi bir yosmayı(2)?”

Ona mesleği ile ilgili diğer kelimeleri söylemeyi yasaklamıştım, gene de bulmuş, buluşturmuş söylemişti o argo “Yosma” kelimesini.

“Memleketten akrabam geldi, daha doğrusu evinden kaçmış bir bohçayla, dahası daha da doğrusu bir çıkınla. Konuyu tam anlamıyla bilmiyorum. Şu anda evimde ve ben ne yapmam gerektiğini bilmez durumda avare gibi sokaktayım. Senin çamaşırlarından bir-iki takım getir, ya da mağazalar açıksa üç-beş takım al ve taksi tut, acele bana gel! Tüm giderlerin karşılanacak merak etme!”

“O konuda endişem yok! Ancak heyecanını da hissetmediğimi sanma! Yoksa yeni bir gözde(2) için pabucum dama mı atılıyor(5)? Ben de ele-güne(1) karşı senin akraban idim. Bu kız benden genç olmalı ve gerçek akrabanın o olacağı gibi kötü bir his var içimde. Bu senin lehinde, benim aleyhimde ve fakat senin mutluluğun için senden vazgeçeceğim!”

“Sen benim gerçek arkadaşımsın, her zaman sırtımı dayadığım tek gözdem, Islık’ımsın! Senden vaz geçmek aklımın ucundan bile geçmez. Ama şu anda evimde muhtaç bir insan var. El uzat ve elinden tut, sonra benden ne istersen onu dile!”

“Seni istesem?”

“Ben hep senin olmadım mı?”

“Bedenen evet, ama gönül olarak, dünya olarak, asla!”

“Peki, bunu hak ettiğin düşüncesinde misin?”

“Keşke yüzüme vurmasaydın!”

“Lütfen böyle düşünme! Ben, senin dışında beni kimsenin mutlu etmediğini, senin gibi sevenim olmadığını söylemedim mi sana defalarca? Çayımda şeker, yemeğimde tuz, salatamda, limonsun, nar ekşisisin, hiçbir zaman vazgeçmediğim, vazgeçmeyeceğim, vazgeçemeyeceğim. Bu genç kız ne, kim, neden evimde?..

Gel, aşağı-yukarı senin ölçülerinde olan bu kıza getireceklerini giydir, sen öğren ve ola ki düşündüğün gibiyse ki hiç sanmıyorum, oncağıza seninle birlikte yardımcı olmam için bin bir kuşkanadına bin(3) ve bende ol!”

“Peki, hemen orada olacağım! Ancak sokaklarda dolaşma, git gir evine. Kızcağız banyodan çıkmadıysa beni hatırlayarak sırtını keselemeye falan kalkışma, eylen, ama beni arzuladığın gibi arzulama onu!”

“Emrin olur, yerine getirmeye çalışacağım ve seni nasıl arzuladığımı da kulağına fısıldayayım mı?”

“Fısılda bakalım! Ama bu, seninle vedalaşmamız gibi geliyor bana! Hem benim seni sevdiğim gibi sen beni sevmiyorsan, senden vazgeçemem, ama haddimi de, durumumu da unutmam mümkün değil!”

“Sakın ola! Bu sözü tekrarlarsan üzülür, yok olurum!”

“Seni asıl yok edecek olanı inkâr etmemen gerek!”

“Belki haklısın! Ama yıllardır benim olmanı nasıl öderim ki?”

“Hep ödedin ya!”

“Onlar hizmetinin bedeliydi, ben senin bende olan haklarından bahsediyorum, ödemem mümkün olmayan...”

“Haddini bilen biri olarak ‘Teşekkür etmen’ yeterli, hemen yola çıkıyorum!”

Salonun ışıkları yanık olunca eve girdim.

Alelusul yaptığı kahvaltı sonunda ben dışarılarda onun için çareler ararken o banyoya girmiş, çıkmış ve ne yapacağım bilmezcesine bornozumla yatağıma yatmıştı. Öylesine yorgun olmalıydı ki, horlaması demesem de nefesiyle dağı-taşı inletiyordu, sanki tevatür(2) olarak…

Dikkatsizliğinde göğsünün çatalı ve memelerinden birinin diri olarak birazının açıkta kaldığının farkında değil gibiydi. Olmazdı ki, böyle de yatılmazdı(10)! Pikeyle örttüm üstünü, her nedense belki de üşümesin diye ayaklarını da sardım pikeyle.

Hareketim belki siftinmesine(5) neden olmuş olsa gerekti, el yordamıyla(1) elimi tuttu, öpüp başının altına yerleştirdi elimi. Anlıyordum, sevgiye ihtiyacı vardı, ama elim de bana lâzımdı! İncitmeyi, hele ki uyandırmayı düşünmeksizin usul usul yavaşça çektim elimi başının altından.

Kuşkanadıyla hemen uçarak geldi sanki akrabam Islık! Anahtarı olmasına rağmen belki de her ihtimale karşı kapıyı parmak uçlarıyla tıklatarak...

Elinde 8-10 poşet vardı ve “İstersen senin olurum, bedava!” dedi. Sevgi ile öptüm onu, belki de ilk defa. Kötü kadın da olsa herkes can taşıyordu, canın sahibi Allah, ancak yüreğin sahibi o, insandı.

Öylesine rahat uyuyordu ki genç kız uyandırmadık, o kendi gecesini, biz de kendi gecemizi paylaştık, sahiplendiğimiz kanepede bence günahların bile haberi olmaksızın.

Önceliğim, ya da amacım ahkâm kesmek(5) değil, hele ki peygamberimize mal edilen hadise(2) göre asla. O hadiste şöyle deniyordu; “Kendini ve Rabbini tanımadan ilim iddiasında bulunan kişi Cenabı Hakkın tarifiyle sırtında kitap yüklü merkep gibidir.”

Bu söze karşın söylemek istediğimi de söylemeden geçmek içimden geçmiyor; "Nice insanlar var, hatta nikâhlı, evli-barklı, yataklarını, yastıklarını, bedenlerini üleştikleri, hatta çocukları bile olan.

Ama sevgisiz...

Onlar ‘Bir’ değildirler. Biz ise; ‘Birdik’ Islık ile...”

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.

Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(11)

Ve sabahın ilk ışıklarıyla duşunu alıp, iyice kurulandıktan sonra genç kızın başına dikildi Islık;

“Sen akraba, ben akraba! Neden karşılaşmadık birbirimizle daha öncemizde?”

Anlamıştı bir çırpıda(1) söyleneni, uykulu haline rağmen;

“Herhalde uzaklık, ana-baba, dede-nene tarafı gibi!”

Ve de odanın kapısı kapandı, ne de olsa giyinecekti ya Turkuaz! Ya da Islık hazırlayacaktı ya onu, ne için olduğunu bilmeksizin.

Yapılan istatistiklere göre erkekler kadınlara göre daha çok konuşuyorlarmış! Lâf! Ya da yanlış bir istatistik...

Islık’ın Turkuaz’ın odasına girdiği andan itibaren, giyinme-giydirme ve konuşma süresi o kadar uzamıştı ki, ocaktaki çay kararmış ve bıkkınlıkla yeniden demlemiştim...

Sahi! Islık’a adını ben vermiştim, bu genç kızın adı da Turkuaz olarak kalsa mı gerekti? Bektaşi; “Abdestsiz namaz kılınmaz!” diyene, “Ben kıldım, oldu!” demiş ya, ben de kızlardan birine Islık adını koymuştum, yeni gelene de Turkuaz adını koydum, bence oldu!

Nihayet göründüler kapıda. Bir insana, diğer bir insanın kafasından uydurarak aldığı, langır-lungur(1) tavrında diyeceğim elbise bu kadar mı yakışırdı? Yakıştırmıştı Islık.

Ve bir kız, bu kadar mı güzel olurdu, melek gibiydi Turkuaz, ilk gördüğüm ekşi suratlı(1), kahır ve gece yüklü genç kızdan farklı olarak. Başı eğik, çekingen, biraz da korkmuş gibiydi. Ne yaşadığının farkında olmaksızın diz çöktü, elimi öptü.

“Sen yerlerde sürünmeye değil, baş tacı olmaya lâyıksın, kalk ve...”

“Bana anlattıklarını Rauf’a da anlat!”

“Saatler süren birlikteliğinizde bu genç kız sana kim olduğunu, başından neler geçtiğini mi anlattı Islık?”

“Belki tekrarlar, belki de ben anlatmaya çalışırım. Ancak; hemen ekleyeyim ki, belki benden ummayacağın bir söz dizisi gibi de olabilir. Peygambere mal edilen bir hadise göre; “Rabbin rızası, anne babanın rızasına bağlıdır. Rabbin öfkesi ise anne babanın öfkesine bağlıdır!’ sözü ile hiç ilintisi yok, bu kızcağızın yaşadığının…

Ancak hissettiğim kadarıyla senin evinde bir hafta-on gün kadar ev hapsi gerekecek gibime gelir, konu töreler...

Hadi oturup kahvaltı edelim, hem de dilimin döndüğü kadar Rahime'yi anlatayım sana, düzeltmeleri araya girerek sanırım o yapar.”

“Adın Rahime demek! Ablana Islık adını ben koymuştum, senin adın da Turkuaz olsun, Olmaz mı? Devam edin haydi anlatmaya!”

“Aslında Rauf, bir Türk filminin senaryosunu aklından geçir demek geçiyor içimden. Farklı olarak beşik kertmesi(1) olan fakir Rahime ile zengin Raif gibi düşün lütfen. Raif almış başını köyünden bir kıza âşık. Töreler ise beşik kertmesi olan Rahime artı Raif birlikteliğinin alkışlanmasını emrediyor…

Rahime’nin gönlü boş, kardeş gibi gördüğü Raif ile Ayşe için kendini feda edip düşüyor yollara. Raif’in ailesi kuvvetli, Rahime’nin ailesi sözden cayılması(5) anlamında öfkeli. Tüm bunlar göz önüne alındığında; ‘Kaçan Rahime’nin katli vaciptir(1)!’ seslenilişi duyuluyor gibime geliyor ortalıkta.”

Başka ekleyecekleri sözler varmışçasına derin bir nefes alarak devam etti Islık;

“Bunun için, eğer ortalıklarda gözükmezse, yani bulunmazsa ortalık soğur, ailesi affeder, Raif belki Ayşe’yle evlenir falan filan işte. Böylece Rahime de ailesine kavuşur. Ayrıca Rahime’nin 18 yaşına basmasına birkaç gün varmış…

O günü kutladıktan sonra her iki tarafın ailelerinin yasal bir şeye kalkışacaklarım sanmıyorum. Yeter ki o güne ulaşalım...”

“Sığınağı olarak evimde olmasında sakınca yok! Sen de sevabına işlerini erteleyebilirsen Turkuaz’ın saklanmasını daha bir kolaylıkla sağlarız gibime gelir!”

“Emrin olur Rauf!”

“Lâfı bilmem neresinden anlayıp sitemini hemen yerleştirmek mecburiyetinde misin Islık? Bu dünyaya niçin geldiğimin farkında değildim, kendim kendimi sorguluyordum. Senden başka kimim, kimsemin olmadığını da biliyorsun. Şimdi siz oldunuz yaşamımda ve bundan böyle sizler bir tarafa, yaşamım bir tarafa. Ölmem gerekirse eğer sizler iyi ve sağlıklı bir yaşama kavuşacaksınız çekinmeksizin ölürüm de. Sana demek istediğim bu idi!”

“Kırdıysam özür dilerim!”

“Yaşamımda beni kırmayacak, her derdime çözüm üreten tek insan, tek varlık sendin, şimdi çoğullaştırıyorum; sizsiniz. Bundan sonrası umurumda değil, bir derviş(2) örneği bir lokma, bir hırka(1) ve sizler yeterlisiniz bana.”

Durgunlaştı Islık. Muhtemelen benim için satın alınan bir mal değil, değerli bir varlık olduğunu öğrenmesinin heyecanını yaşıyor olsa gerekti ve çekincesi bunu Turkuaz’ın yanında dillendirmekten sakınması idi.

Turkuaz’a mutfağın gerekliliklerini tarif ettim, kütüphanenin, eski de olsa sıkılır da bilmece çözmek isterse diye biriken gazetelerin yerlerini gösterdim, daha doğrusu bunu Islık gösterdi diye düzeltmem gerek.

Islık artık en az iki, gerektiğinde üç kişilik olacak evin ihtiyaçlarının ve alınacakların listesini yaptı. Turkuaz çıkınını açtı, bir kuru dilim ekmek, Nüfus Kâğıdı ve birkaç altın, bilezik olan çıkınındaki tüm altınları vererek borcunu ödemek arzusunu gösterdi.

Islık şiddetle karşı çıktı; “Tanrının gönderdiği misafirsin, başımızın tacısın, Rauf’un dediği gibi” diyerek.

Beraber çıktık evden Islık ile. Turkuaz’a değil pencereden bakmak, perdeleri kıpırdatmak, kapıyı çalanlara cevap vermek bile yasaktı, tembihlerimizle.

Islık;

“İyi bir kız, güzel hem, namuslu, edepli. Aranızda yaş fark var, belli öyle gözüküyor, ama gönlünü kazanmakta başarılı olursan al bu kızı nikâhına...

O, senin olur, perişan yaşamını, yaşayışını düzene sokar, bu miskin(2) hayattan kurtulursun, çocuklarını doğurur, iyi bir baba olmak için gayretli olursun...”

“Diyorsun, peki sen?...”

“Bazı şeyleri giderayak(2) yüzüme vurmasan! Ben çok zaman ihtiyaç molası verdiğin bir istasyonum sadece. Firman değişir, mola saatin değişir, ama şoför o yolda hep bakidir(2). O nedenle arkana-aşağıya değil, önüne-yukarıya bak, derim!”

“Bir şoförün aracını terk etmesi, arkasında bıraktığını, bıraktıklarını, gidip-geldiği yerleri, hele ki mola verdiği tek istasyonu unutması mümkün mü?”

“Ya sel basmışsa, ya yangın çıkmışsa, ya deprem, hortum(2), tayfun(2) olmuşsa…”

“Yani?”

“Arkada bıraktım dediğin arkada kalmamışsa, ya da daha doğru bir deyişle o arkada kalması gerektiğine inanmışsa...”

“Saçmaladığının farkındasın, değil mi? Neler söylemek istediğini anlamakta zorlanıyorum!”

“Önemsiz...

Eğer iznin olursa, bugün itibariyle ve belirli bir zamana kadar her şeye boş verip, evine gelmek istiyorum. Çünkü senin dışında yitireceğim bir şey yok, bana da bakabilecek misin?”

“Senin o hayattan çekilip kurtulmana sebep olmak beni mutlu eder, ama hem ‘Turkuaz’ı sahiplen!’ diyorsun, hem de benim olmaya devam etmek, beni sığınağın olarak görüp yaşamak istiyorsun, anlayamıyorum!”

“Dünyada ölümden başka her şeyin çaresi var(12)! Her ne kadar Allah sözü bizim gibilerin dillerine yakışmıyor olsa da belirli bir süreden sonra bizim gibilerin Allah’a yardımcı olmaları gerekiyor, çünkü yaşamak zulüm ama ilerleyen zamanlarda yaşanılamayacak kadar zor bir zulüm haline geliyor...”

“Sakın, Sakın ha! Beni bu sözünü anlamaya mecbur bırakma!”

“Ama atalar ne demişler, düşünsene; ‘Taş, taş üstüne olur, ama ev, ev üstüne olmaz!' Her ne kadar mezhebin(2) dörde kadar  ‘He!’ dese de, iyi bir insanı kimse üleşmek istemez!”

“Kısaca, demek istediğin ne? Açıkça söyle!”

“Zamanı gelince, ‘Turkuaz’la birbirinizi istediğinize, biriniz olmadan ötekinin olmayacağına inanıp birbirinizi sevdiğinizi hissettiğim anda aranızdan çekileceğim’ demek istiyorum. Beni yaşama bağlayan nedenlerden biri sendin, arada sırada da olsa seninle beraber olunca yaşlanmadığımı düşünüyordum…

Şimdi, bu andan itibaren hep senin olarak yaşamayı düşünüyorum, öleceğim ana kadar, yalnız senin olmanın hazzını yaşayacağım, senin yalnızca Turkuaz’ın olacağın ana kadar...”

“Seni bu kadar etkilemiş olacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Neyse, gün ola, devran döne, beraber yaşayacağımız günlerin çok olması aklımdan geçen. Hem Turkuaz hissettiğim kadarıyla zor bir kız, bakalım beni isteyecek mi?”

“Üstünü örtmüşsün, kendinden bile kıskanmışsın onu, ayaklarını sarmışsın koruma içgüdüsüyle, onun bunların farkına varmadığını mı sandın? Saklama, elini başının altına koyduğunda da rahatsız etmemek için çekinerek çekmişsin…

Ve sana yüreğiyle bakan o gözlerin farkında değilsin, öyle mi?..

O bakışlar benim sana baktığımdan daha sahici, daha doğru, daha minnettar, ama sevgi ile sığınma arzulu. Biraz zamana ihtiyacın var ve biraz arzu ve gayretle onun kulu, kölesi olabilirsin. Özel bir yeteneğe ihtiyacın yok, çünkü sen çok değerlisin ve bu dünyaya baba olarak miras bırakmadan göçersen bil ki müneccim(2) değilim, ama gözlerinin açık gideceğini söyleyebilirim!”

Farkında değildik, benim işyerime kadar olan o koskoca mesafeyi otobüse binmeksizin yürüyerek kat etmiştik. Yanağımdan öperken fisıldama gayretini yaşadı:

“Anahtarım var! Hiçbir şey umurumda değil, hiçbir şeyde gözüm yok(13), evine yöneliyorum. Turkuaz’ın, senin Turkuaz’ın olması için her güçlüğü yenmeyi amaçlıyorum, sırtımda hörgüçler(2) birikecek olsa da...”

“İyi, peki madem! Ben de senin için geniş kapsamlı bir dua hazırlayacağım içimde, Allah affedicidir çünkü!”

“Gene pisliğimi vurdun yüzüme, üzgünüm. Ama benim için dualarını Tanrının kabul edeceğini sanmam, inancım var, belki de hâlâ var, ama sanırım cehennemde ateşi harlamak(5) için ben ve bizim gibi günahkâr çalı-çırpılara da ihtiyaç var, diye düşünüyorum!”

Ayrıldı, ayrıldık...

Gün geçmek bilmedi, ben de beni bilmedim, düşünürken. İnsanın ufacık bir iteklemeyle bir yuva kurmayı, çoluk-çocuğa karışmayı düşlemesi, düşünmesi bana olağan gelmese de, sanki bu özlemi yaşamaya başlamıştım gibime geliyordu,

Ancak bazı şeyler iteklemeyle, yönlendirmeyle olmaz, olamazdı ki?

Evet, kader! Kader insanın elinde değil miydi, Tanrının karşına seveceği birini çıkartmasını kabullenmek gibi? Ne demek kabullenmek? Tanrı yazmışsa ve eğer karşımdaki de beni istiyorsa ki, ben onu içtenlikle istiyordum, bu; kaderi ele geçirmek, elde tutmak demek olmaz mıydı? Ama kaderi de destekleyenlerin olması gerektiğini, destekleyenlerin olacağını nasıl bilmezdim ki?

İnsanın kendisine acıması kadar iğrenç bir cehalet(1) olamaz! Başlangıçlarda düşünmeyip de Turkuaz’a rastlamak ve Islık’ın desteği ve iteklemesiyle geç kaldığımı düşünerek kendime acıyor ve üzülüyordum.

Oysa insanların acınma ve üzülme duygularını sarf edeceği, değerinin farkına vardığında kendini zapt etme imkânı olmayan o kadar çok hüzün vardı ki!

Her ne kadar açık yeşil, siyah yeşil, açık kırmızı, pembe, koyu kan kırmızısı, kızıl, siyah kırmızı gibi renklerin birbirine yakınlıkları olsa da insanın renkler gibi duygu ve düşüncelerinde de ayırım yapmaları mümkündü. Akla kara daha belirgindi, neşe-hüzün hengâmesinde(2);

“Hani sabahlar olur, yeşil yapraklar üzerinde bilgin çiğle
Hani bir başka doğar güneş ufuktan
Hani kuşlar cıvıldar ya neşeyle
Seni bekleyişim;
İşte öyle bir bahar sabahı gibi...

Hani yükselirken güneş bulutsuz maviliklerde
Susar bülbüller, dallar, yapraklar, çiçekler
Serinliğinde mutluluk gölgelerinin
Beklerim umutlarım pembe pembe, seninle seni.

Sonra gri akşam serinliği düşer gönlüme hani
Gökte kandillerin, mumların birer birer yandığı kızıl
Öbek öbek bulutlarda yağmur çisentilerinin davetiyle
Yerden göğe yükselen genç fidanlar gibi hani
Beklemem de seni öyle...

Ya gece başlayınca mor ümitler ötesinde
Boş ellerim semayı döverken kar yağar gibi hani
Sessiz selvi ağaçlarının salınımında
Beyaz umutsuzluklara sarılı toprakta
Beklemekle bitmeyen beklemek
Yaşamda benimki kara kara...
(14)

Bir de bakış açısını yönlendirmek mümkün, yarım bardak su için eseflenmek, ya da şükretmek gibi. Şükretmeyle kızıl kırmızının, hatta bordonun pembeleşmesini, siyah yeşilin bahar yeşili olduğunu görmen mümkündü, tabii ki hissedip yaşamayı istersen.

Ben istiyordum, bizim adımıza Islık da istiyordu, o halde Turkuaz’ın da beni istemesini ummak fazla bir iyimserlik, olağan dışı bir hayal mi olsa gerekti ki? O gençti, beklemekle kaybetmezdi, ama benim zamanım kısıtlı idi, beklemek için!

Hem bana ne oluyordu? Onu görünce -bu yaşlarda olmama rağmen- neden heyecanlanıyor, elini tutmak, gözlerine bakmak, göğsüme yaslamak ve nefesini dinlemek istiyordum ki? Ondan ayrı olduğum dakikalarda onu düşünmek yetmiyordu bana...

Doğum gününü kutladık, 18 yaşını doldurmasının heyecanını yaşadığını hissettim.

Sonra, ne kadar geçti aradan, bilemedim. Bir gün Nüfus Kâğıdım yok oldu birden, ertesi gün yerinde idi fark ettiğim. (Ç)alanı bilir gibiydim, ama nasıl bir ortam hazırlanmakta olduğundan haberim yok gibiydi. O günün akşamında Islık;

“Biraz hava alacağım!” dedi.

“Dur! Beraber çıkalım!” dediğmde,

“Benim şu an yalnız kalmaya ihtiyacım var!” demesi sırasında yaptığı kaş-göz işaretlerini anlayamamıştım. Hanzo, kütük, aptal, şaşkın öküz(1) gibi (sonrasında) hangi sıfatlar uygunsa onları kendime yakıştıramıyorum, o işaretleri anlayamamıştım...

“Bahtımda(2) yazılı olduğuna, kaderin bu nedenle bizi karşılaştırdığna inanıyorum!”

“Ben de Tanrının beni sana nasip etmesi(5) için evden kaçtığımı düşünüyoruml”

“Hep içimdesin, başlangıcımızın hemen ertesinden beri. Ayrılık-gayrılık(1) olmasın, bundan böyle gerçekleşmesini dilediğim yaşamımızda aynı yastığı paylaşıp her sabah uyandığınızda birbirimizi görmemizin mutluluğunu yaşayalım mı?”

“Ben hazırım!”

İlk kez öptüm, ilk kez çekinmeksizin tuttum ellerini, zamanın nasıl geçtiğini bilemedik, ta ki kapı öksürerek açılıncaya kadar. Ayağa kalktı Turkuaz, Islık’ın elini öperken;

“Haklıymışsın abla!” dedi.

“Bu bir komplo(2)  muydu yoksa?”

“Yoo! Sadece utanarak sakladığınız duygularınızı yaşama geçirmeniz için itici bir eylemdi, kalkıştığım. Fena mı oldu? Size kalsa iki kumru gibi bakışır dururdunuz birbirinize, ben bunu gerçekleştirmek için size yardımcı oldum sadece, hem...”

“Daha bir de ‘Hem’ mi var?”

“Evet! Nikâh gününüzü aldım. Beni dış güçlerin engellememesi için adres konusunda titiz davrandım, benim eski adresimi yazdım. Nüfus kâğıtlarınızı haberiniz olmaksızın ben aldım. Onlardan fotoğraflarınızı çoğaltırdım.

“Ama masrafların olmuştur!”

“Üç-beş kuruşun hesabı için kaçımımı kırma(5) lütfen! Bazı şeyler için bizzat kendinizin muayene olmanız, yapmanız ve imza atmanız gerekiyor! Ancak doğru yaptığım konusunda şüphem olmamasına rağmen ben birinizin şahidi olmak istiyorum. Öteki ikisi ise Ayşe’sine kavuşmak isteyen ismine tam yakışan adam Raif ile Ayşe beraber…

Gereken ne ise konuştum, söz aldım her ikisinden de. Telefon numaralarını not ettim. Sizler ‘Evet!’ demedikçe hiçbir konuda kendilerini bilgilendirmeyeceğim, ama bilmesi gerekenler için sır olarak bilgilendirdiğimi ve bundan mutluluk duyduğumu bilmenizi dilerim.”

“Sen ne düşünmüşsen o doğrudur abla. Hakkını nasıl ödeyeceğiz senin?”

“Hakkım yok! Üstelik beni yaşama bağlayan bir güç de yok. Mutluluğunuz benim mutluluğum olacak, akrabanız olarak. Eğer uygun olmayan bir zamanda ölürsem; Türkülerle gömün beni(15)! Cesedimi ortalıklarda bırakmayın…

Ve aklınıza geldiğimde, ziyaret ettiğinizde mümkünse doğadan papatyalar, gelincikler, çiğdemler, tarla çiçekleri iliştirin toprağıma ve dualar edin, günahlarımdan arınmam için. Gerçek ismimi nikâhınızda öğreneceksiniz, sakın kızınız olursa ona benim adımı, ismimi vermeyin! Bahtı aydınlık olsun çocuklarınızın, eğer Tanrı dualarımı kabul ederse…

Günlük yaşadığım için fazla param yok, televizyonun arkasına, olan paramın tümünü sakladım, imkânınız olursa mezarıma görkemli değil, basit bir mezar taşı koyun çalınmayacak gibi(16), isim, tarih gereksiz ve önemsiz; ‘Dün ben de sizin gibiydim, yarın siz de benim gibi olacaksınız(17)!’ diye yazdırın.”

“Bu bir veda gibi abla!”

“Neden vedalaşır gibi konuşuyorsun Islık?”

“Tanrı her canlının ölümü tadacağını(18) emretmiş. Şair; ‘Uyudun, uyanmadın olacak(19)!’ demiş. Eee! Yarına senedimiz mi var ki, bir mutluluğun arifesinde de olsa, yarınları düşünüp vasiyet etmemin ne zararı var ki?”

“Peki, anladık, Raif ile Ayşe’nin şahitliği konusunda da mutabıkız(2), değil mi Rahime?”

“Sen nasıl uygun görürsen!”

“Daha bugünden Osmanlı Kadını(1) gibi davranmana gerek yok! Hayat müşterek, yuvayı yapan dişi kuş ve bugün dâhil, her şeye beraberce karar vereceğiz!”

Nikâh günümüze Raif Ayşe’siyle beraber geldi. Heyecanlıydık. Ancak içimizde en heyecanlı olarak Islık görünüyordu, durgunluğunda siperlenmek, kendini gizlemek istercesine anlamsız.

Üstelik Islık’ın gerçek adının Şifa olduğunu öğrenmiştim...

Nikâhımız karşılıklı “Evet” demelerle bitti, sonsuzluk bizim değildi, ancak sonsuza kadar birbirimizde, birbirimizi yaşamamıza da engel yoktu.

“Haydi gençler, evinize!” dedi Islık ve Raif’in koluna girerken;

“Raif beni misafir edecek, kim bilir belki o da beni nikâhında şahit olarak isteyebilir! Olmaz mı, olur tabi, neden olmasın ki? Cep telefonum açık, tüm numaralar reddedilmiş olup, sadece senin numaran açık Rauf! Mutlu olun, unutmayın!”

“Gene vedalaşır gibisin!”

“Bazı şeyler zamana yayılmadan gerçekleşir, tedbirli olmak her zaman iyidir!”

Bundan sonrasını Raif anlattı onu defnederken.

Islık’ın, yani Şifa’nın bizden ayrılırken bazı şeyleri kafasına yerleştirdiğini bilemezdik, özellikle benim bildiğimi, başkalarının bilme hakkının olmadığı gibi, istemediğini de kesinlikle biliyordum, anlatılanların özetini duyduğumda. Kimsenin bilmesi de mümkün değildi zaten.

Islık, Raif ve Ayşe nikâhımızdan sonra doğrudan Raif’in evine gitmişler, Ayşe’nin anne ve babasının da orada bulunmalarını isteyerek.

Islık açmış konuyu, öncesinde; “Hava çok sıcak, izinizle!” deyip oturdukları salonun penceresini açarak.

Özetlemiş, beni, bizi, kendisini saklayarak, muhtemelen “Akraba” diyerek. Şahit olarak yanındakileri gösterip, yemin-billâh ederek(5) nerede yaşadığımızı bilmediğini, bundan sonrasının Raif ve Ayşe’nin mutluluğu olduğunu söyleyip “Aman!” denilmesine fırsat bırakmadan kendini açık pencereden dışarıya atmış.

Alt balkonun demirlerine çarptıktan sonra, betona çakılması sonu olmuş Islık’ın. Son için en iyi gerçekleşmenin, bizlerin hayatından temelli uzaklaşmasının, yok olmasıyla gerçekleşeceğinin inancında olsa gerekti. Ne iki satır not bırakmıştı, ne de gizli kapaklı söylemi olmuştu, öncesindeki söylemleri ve Raif’e anlattıkları dışında.

Cep telefonunda benim adım yerime sadece “Islık” kelimesi olduğu için Raif beni arayıp haber vermişti, Islık’ın yani Şifa’nın aramızdan ayrıldığını

Hastane morgundaydı Şifa. Geldik Rahime ile beraber morga. Raif, Ayşe ve aileleri de oradaydılar.

“Bir insan yaşamını sevdikleri için yok ediyorsa, bu sizin sevginizin yüceliğinin ispatıdır. Biz yanlışımızdan dönüyoruz çocuklar, mutlu olun, ama keşke bu sevginin yüceliğini ispat etmek için o da ölmeseydi!”

Sözler Rahime’nin babasına aitti, Raif’in de anne- babasına sarılarak desteklerinde.

Tanrı huzuruna insan tek başına çıkardı, her koyunun kendi bacaklarından asılması gibi hesabını kendisi verirdi Tanrısına. Tanrının kulu ile hesaplaşması, daha doğrusu Tanrının kulunu sorgulaması bire bir olurdu. Ancak, hüviyeti kötü de olsa, bir mutluluk için kendini feda etmeyi göze alan bir kadının da kendine göre bir savunması olacaktı Tanrısının karşısında.

Tanrının onun savunmasını sessizce, itirazsız dinleyeceğini ve aleyhindeki tüm ters, yanlış, hatalı faktörlere karşı ona fazla azap çektirmeyeceğine inanmak geçiyordu aklımdan.

Allah rahmet etsin, toprağı bol olsun...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Turkuaz (Türküvaz); Saydam olmayan, yeşile çalan mavi renkte değerli bir mücevher taşı. Firuze. Bu taşın rengi ve bu renkte olan (şey)

(*) Rahim, Rahime; İslami bir kavram olup Kur’an’da geçen Allah’ın 99 adından biri. Çok merhametli. (Dölyatağı anlamındaki “Rahim” kelimesi ile karıştırılmamalıdır).

Şifa; Furkan, Zikir, Beşir gibi Kur’an’ın diğer isimlerinden. Bunlardan en etkileyici olanı şifa... Dilimizde bedeni ve psikolojik hastalık ve rahatsızlıklardan kurtuluşu ifade etmekle beraber Kur’an’da Allah anlamında kullanılmaktadır. Tevriye (iki anlamlılık) Sanatı olarak yorumlamak gerekir diye düşünüyorum. Aslında sözlükte bu sanat için; Birden çok anlamı olan ve herkesçe bilinenden ziyade gizli, saklı ya da uzak olan kelime tarif edilmektedir. Ancak bilinen o ki, tevriyede her iki anlam da gerçek olduğundan, bir anlamda mecaz ve kinaye gibi unsurların yokluğundan bahsedilebilir.

Yunus Suresi, 57. Ayette; “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerde olabilecek her (darlık ve hastalık için) bir şifa, insanlar için rahmet ve merhamet geldi!” denilmektedir.

Islık’ın anne ve babası dindar insanlar olsalar gerek ki, hangi nedenle yolunu değiştirdiğini bilemedikleri kızlarına doğduğunda bu ismi takmış olsalar gerek!

Hicran; Sevilen, özlenecek bir yerden, ya da kimseden ayrılmak, ayrılık ve ayrılığın neden olduğu onulmaz, çok güçlü üzüntü ve büyük acı. Özlenen, sevilen bir yer, ya da kimseden ayrı kalma, ayrılık. Ayrıca isim olarak kullanılmakta.

Raif, Raife; Acıması olan, merhametli, esirgeyen.

Rauf; Çok şefkatli.

(1) Akrep-Kurbağa (Nankörlüğü) Öyküsü; M. Serdar KUZUOĞLU’nun öyküsü, kısaca; Akrep bir suda karşı kıyıya geçme konusunda onu sokmayacağına dair kurbağa ile anlaşır. Ancak akrepliğini yapar ve yolun ortasında onu sokar ve ikisi de ölürler. Ancak kurbağanın son nefesinde; “Hani sokmayacaktın?” sözüne akrebin cevabı manidardır; “Ben akrebim, huyum bu!”

Ayrılık Gayrılık; İnsan ilişkilerinde resmiyeti anlatan durum (Varsa; resmi, yoksa; içten, samimi).

Bekârlık Sultanlıktır Felsefesi; Evliliği, bir eş ve çocukların sorumluluklarını yüklenmek istemeyenlerin başvurdukları bir yöntemin izahı görünen söz dizisi. Bir lokma aşım, kaygısız başım şeklinde sorumluluk kavramından uzak bir düşüncesinin görünümü.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki dostluğu, yakınlığı, iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük yaştaki kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları, bunun için beşiklerine işaret koymaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Bir Lokma, Bir Hırka; Hayatta azla yetinmeyi, dervişçe geçinmeyi anlatan söz.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Deli Fişek; Delicesine işler yapan, şımarık, atılgan, delişmen, atak.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.

Ekşi Suratlı; Somurtkan, asık yüzlü.

El Gün; Başkaları, yabancılar, herkes.

El Yordamı; El alışkanlığı. Bulunduğu yeri tahmin edip el ile yoklayıp, fark etme, hissetme.

Ingıdık-Ingıdık; “Yavaş-yavaş, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda, sıralıca, can sıkıcı bir şekilde. Eskiden “Ehlen ve Sehlen” şeklinde de kullanılan bir deyim.

İğrenç Cehalet; Tiksinti yaratacak şekilde bilgisizlik, deneyimsizlik. Aşağılanmış, iğrenilmiş bilmezlik, toyluk, anlayışsızlık, vurdumduymazlık.

Katli Vacip; Öldürülmesi dinen sorun oluşturmayan, hatta gereken kişi.

Kinayeli Sataşma; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin kapalı, dolaylı, üstü kapalı ancak sürekli bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söylenmesi, konuşulması. Üstü kapalı bir şekilde devamlılık şeklinde musallat olma.

Langır Lungur; Sallapati, dengesiz patavatsızca (Genelde “Tarhana bulgur, langur lungur şeklinde söylenir).

Osmanlı Kadını (Kızı) Çocuğu; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip, eşine, çocuğuna, büyüklerine, ailesine düşkün, saygılı kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Seks İşçisi; Fahişe; Hayat kadını. Orospu.

Şaşkın Öküz; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, ne yapacağını bilmez gibi bakınan, akılsız, sersem, budala (En önemli benzetme; “Trene bakan öküz” veya “ Öküzün trene baktığı” kavramında belirtilmiştir).

Velev ki; İster, isterse, hatta bile, öyle olsa da, farz edelim ki anlamlarında Arapça bir kelime.

(2) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrıya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.

Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.

Baki; Sürekli, ölümsüz, kalıcı. Asıl adı; Mahmud Abdülbaki olan, “Şairler Sultanı” olarak tanınan Divan edebiyatı şairi.

Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, çulsuz, yoksul, parasız, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, saçsız, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.

Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi (çilekeşliği) benimsemiş, alçak gönüllü, tevazuu sahibi, kanaatkâr, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul,  muhtaç.

Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.

Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.

Gözde; İyi nitelikleri dolaysıyla benzerleri arasında üstün tutulan, önem verilen, beğenilen şey, ya da kimse. Önemli bir kimsenin beğendiği kadın.

Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

Hengâme; Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Şamata. Patırtı. Kavga.

Hortum; Bir doğal afet, doğa felâketi türü olup, kümülüs bulutları ile bağlantılı silindir şeklinde dönerek gezen bir rüzgâr türü. Hortum bulutlardan yeryüzüne kadar uzanır ve büyük yıkıcı güce sahip olur.

Hödük; Esas anlamı görgüsüz, kaba, anlayışı kıt olmakla beraber korkak, ürkek anlamlarında da kullanılmaktadır.

Hörgüç; Devenin sırtındaki tümsek, çıkıntı.

Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.

Komplo; Tuzak. Bir kimseye, bir kuruluşa karşı toplu olarak alınan gizli karar, gizli düzen. Herhangi bir plân.

Mezhep; Gidilen yol. Anlayış, görüş, inanç. Bir dinin, anlayış ve görüş ayrılıkları dolasıyla ortaya çıkan, belirli kuralları, kendi içinde tutarlı inanç ve davranış bütünlüğü bulunan büyük kollarından her biri.

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, çok uyuşuk, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık. Aciz, zavallı. Hoş görülmeyen durumlarda tepki göstermeyen.

Mutabık; Birbirine uyan. Aralarında anlaşmazlık olmayan, uygun.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan. Yıldız falcısı. Gökbilimci. Astronom.

Namertçe; Mert olmayacak bir biçimde, korkakça, alçakça.

Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).

Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Tayfun; Çin Denizi ve Büyük Okyanusta görülen, atmosferde alçak basınç alanlarında görülen kendi etrafında hızla dönen, şiddetli rüzgârları, ilginç bulut yapıları ve sel gibi şiddetli yağmurları olan, ilginç hava olayı, güçlü tropikal siklon.

Tevatür; Çok yaygın söylenti. Bir haberin ağızdan ağıza yayılması. Galiba hata benim; “abartı” demem daha doğru olsa gerekti!

Yosma; Şen, güzel, fettan, çok süslü giyinen, modaya düşkün kadın.

(3) Gel gündüzle gece olalım… Gel artık kollarıma, Gül döktüm yollarına… Bir şarkı yarışmasında İsrail’e ait olan şarkı Tarkan tarafından (ç)alınarak Türkçe olarak, daha sonra da Fatih ÜREK tarafından tekrarlanmıştır.

(4) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(5) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)

Ateş Harlamak; Ateşi kuvvetlendirmek, ateşin harlı bir şekilde yanmasını sağlamak. Birden öfkelenmek, bağırıp, çağırıp, çıkışmak.

Kaçımını Kırmak; Yöresel olarak heyecanını, hevesini, arzusunu, isteğini yapmasını engellemek.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Kuş Kanadına Binmek; Kuş hızıyla bir yere ulaşmaya çalışmak, en hızlı bir biçimde gidip dönmek.

Nasip Etmek; Fırsat yaratmak, Olanak doğurmak. Her türlü güzel şeylere erişmenin, kavuşmanın, ulaşmanı sağlanması.

Pabucu Dama Atılmak; Gözden düşmek, eskimek.

Piç Etmek; İçkinin içine içkinin tadını bozacak (örneğin rakıya su yerine soda, meyve suyu gibi) bir şeyler koyarak tadını bozmak, işe ve zevke yaramaz hale getirmek.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır; “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Sokak Lâmbaları Seraplaşmak; Akşamın tan, sabahın fecir vaktinde lâmbaların ışımaya ya da sönmeye yakın zamanını tarif etmek istedim.

Sözünden Caymak; Sözünden ya da kararından dönmek. Sözüne sebat göstermemek. Sözünden ya da kararından dönmek, bir işi sonuna kadar götürmemek. Direnç göstermemek.

Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.

Yemin Billâh Etmek; Tanrı adına ant içmek.

(6)  Islık; İmam nikâhıyla evlenen birine; “Karının adı ne?” diye sorduklarında; “Bilmem, bir şey istediğimde ıslık çalıyorum geliyor!” demiş. Karşı taraf yeniden sormak gereğini hissetmiş; “Peki, onun istediği bir şey varsa?” Cevap hazır; “Islık mı çaldın şekerim?” diyerek o geliyor!” (Fıkra cinsellik çağıran bir düzende, ben ancak bu kadar sansürleyip, yorabildim!)

(7) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(8) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.

(9) Kına Yakmak; Sünnet-i kavli olduğunu Peygamberimiz söylemiş (miş). Konu; Eski İslâm geleneklerindendir. Gelinlik kızlara, damatlara, kurbanlık koyunlara ve askere gidecek kişilere kına yakılır. Amaç; evlenecek eşleri birbirine sevgili olarak bağlamak, aşklarının ömür boyu devamını sağlamak, nazardan ve kötülüklerden korumaktır. Kurbanlık hayvanlara yakılması ilâhi bir takdir ve “Kurbanlık” anlamındadır. Askere gidenlere yakılması duygusal bir etkinlik, gurur vesilesi olup; gerektiğinde “Vatan için kurban olmak” anlamını taşır.

(10) Uzanıp yatıvermiş sereserpe… şeklinde başlayan Orhan Veli KANIK’ın “SERESERPE” Şirinin bir yerlerinde “Koltuğu görünüyor, bir eliyle de göğsünü tutmuş…/ Olmaz ki! Böyle de yatılmaz ki!” dizeleri vardır.

(11) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

(12) Dünyada Ölümden Başka Her Şeyin Çaresi Var; Teselli amaçlı (Bence), değeri küçümsenecek bir söz. Örneğin ölüm kadar çaresizlik yaratan olgular olabileceği geçiyor aklımdan. Ya da ölümle her türlü çaresizliğin biteceği anlamını taşıyor, benim için. Ve bir şarkı; Dünyada ölümden başkası yalan… Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mete ÖZGENCİL’e; Bestesi; Yıldız OSMANOVA’ya ait eserdir.

(13) Sen yanımda ol yeter; Hiçbir Şeyde Gözüm Yok… diye başlayan Türk Sanat Müziği esrinin Güfte ve Bestesi; Fethi KARAMAHMUTOĞLU’na ait olup Hicaz Makamındaki eserin bir bölümüdür.

(14) KARATEKİN, Erol. 1986 Yılı. “HANİ (RENKLER)”

(15) Bir gün mutlaka öleceğim, türkülerle gömün beni… Ankara Türküsü

(16) Mezar Taşının Çalınması; “Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için / Gelmesin reddeylerim billâhi öz kardeşimi, / Gözlerim ebnâ-yı âlemden o kadar yıldı ki / İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı...” (Gözüm insanlardan o kadar yıldı ki, kabrimi ziyaret etmek için öz kardeşim dahi gelse kovarım. Ben insanlardan Fatiha dahi istemem, yeter ki mezar taşımı çalmasınlar) Şair EŞREF (Mezar taşının gerçekten çalındığını söylemeye gerek var mı?)

(17) Dün ben de sizin gibiydim, yarın siz de benim gibi olacaksınız. Bilecik’te, bir mezar taşında, tarihsiz, isimsiz olarak kayıtlı bir ibare.

(18) Her canlı ölümü tadacaktır. Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti;Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

(19) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyanmadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…”  dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.