Boy; 1.90 metreler civarı, kilo; 100’ü biraz geçkin ya da biraz eklentili, önemsiz, pehlivan değilse de pehlivanımtrak,(1) gönlünün sultanını bulamamış, yaşı; 30 küsurlar(1) civarı, her şeye karışan, boş gezenin boş kalfası(2) biri.
Bir hareket, bir mimik, bir ses, fark edilecek bir koku; ilgi alanıma giren ipucumdur sanki hareketlenmem, burnumu sokmam, uzak kalmamam gereken.
Bazen saçı sakalı birbirine karışmış olarak, sokaklarda, kanepelerde sabahlayan, yıkanamayan, pirelerle, bitlerle haşır-neşir olmuş(3) uykusuz bir berduş, bazen ne idüğü belirsiz(2) sosyete sakallı, ne oldum delisi(2), abla tavırlı bir homoseksüel görünümlü biri, bazen sakallı, ya da badem bıyıklı(2) bir sofu, ya da lüks otellerde beyefendi, garson, komi, aşçı ya da herhangi bir şey...
Tüm söylediklerimle ilgili verilerin; şifre, ya da ankesörlü sokak telefonları ile ilgili ulaşması gereken birimlere ulaştırılmasından sonra normal hayatıma dönüş, ya da yeni âmir emirlerine veya görevlere amade.
En kötü tarafım; yapılan yanlışlara görevimi, yetkilerimi ve yasaları unutup demokrasi, medeni hukuk ve toplum kurallarına uyulamama halinde müdahale etmemdi(3). Örneğin engelli park yerine park eden iyi giyimli birini ikaz etmem karşılığı şu konuşma;
“Ben kimim biliyor musunuz?”
En klâsik tehdit cümlesi; “Benim kim olduğumu biliyor musunuz, babam şu, kocam şu, şunun oğluyum, kızıyım...” gibi.
Ve haritada yer beğendirilir; “Bir yer beğen!” şeklinde.
Kim olursan ol, indimde bir Tanrı kulu, herkesin aynı eşit hakka sahip olduğu bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı.
“Kim olduğunuzu bilmem gerekiyorsa, kim olduğunuza göre, kim olduğunuz olarak öncelikle sizin kurallara uymanız gerekmiyor mu?”
“Peki, siz kimsiniz?”
“Sadece bir vatandaş, diğer vatandaşlardan farklı olarak, sabit fikirli bir kural sever desem!”
Öfkelenip arabasını engelli park yerinden çıkartırsa; “Herkes sizin gibi duyarlı olsa efendim, teşekkür ederim!” diyerek olayın mana ve önemine göre yalakalıkta üstüme toz kondurmam(3).
Tersi olursa, hemen hazırdır çekici zaten. Geri döndüğünde edepsizliğinin bedelini ödemek üzere ne beni, ne de arabasını bulur park yerinde, sonrası beni zaten ilgilendirmez, İlgilendirmemeliydi de…
Bir başka örnek; direksiyona abanmış, trafiğin canına okuduğunu önemsemeyen yaşı yetmişi geçmiş dede ya da ninelerin araba kullanmaları...
Altmış beş yaşını geçmiş devlet memurlarını üretkenliği kalmamış, beyni sulanmış(2), iş yapamaz, göremez, duyamaz, olumlu karar veremez anlamlarında emekli ediyorsunuz da, bu yaşlardaki insanlar için neden “Araç kullanamaz!” diye yasa çıkartmıyorsunuz ki?
Ama doğru, bir yemin metnini bile doğru-dürüst okuyamayanları, iki kelimeyi bile doğru-dürüst yan yana getiremeyenleri, tüm yasama devresinde bir tek kez bile sesi çıkmayanları milletvekili seçiyoruz da, bir namazlık saltanata(4) bir-iki adımı kalmış birilerini iyi mevkilere, hatta cumhurbaşkanlığına bile ailece (yani milletçe) getiriyorsak...
Hiçbir yeri doğru olmayan deveye “Neden boynun eğri?” diye sormaya da hakkımız yok, diye düşünüyorum. Neresi doğru ki zaten, değil mi?
Yetkim olsaydı...
Ama gerek yok, çıkar (menfaat) dünyasında devenin neresinden başlayıp da, neresini düzelteceksin ki?
Ve insanlar yaşamın olmak ile solmak (yahut da olmamak), günaydın ile tünaydın arasına sıkıştığının bir bakıma “to be or not to be(5)” olduğunun nasıl farkında olmazlar ki?
Dediğim gibi; her ne zaman, her ne yerde, her ne şekilde olursa olsun, tüm yanlışları, hataları, düzensizlikleri, bozuklukları burnumu sokarak(3) düzeltmeye imkânım olmasa da, bazı şeyler için çaba göstermeksizin duramıyordum, çoğu; görevlerime hiç de dâhil olmamış olsa bile.
Kendi kendime konuşup yorum yaparken, araç dememle ilgili bir düşünce daha takıldı zihnime, yetkim varmışçasına, kendimi verilerle donatmışçasına, aklı olmayan, daha doğrusu kısaca kendi kendine gülen deli gibi olmak hariç.
Meselâ demeye dilim varmıyor, öncelikle gene trafiğin canına okuyan modası geçmiş, miadı dolmuş(2), devamlı yağ yakarak hem çevre kirliliği yaratan, hem insan sağlığını tehdit eden araç kullanımını döverek, söverek de olsa yasaklardım; “Nush(6) ile” değil, yasaklayıcı yasalarla.
Bir diğeri aklıma gelen; bedelli askerlik de neymiş? Yani; “Varsa paran (torpilin de denebilir) arkadaş, patlat fezaya ulaş!” Yahut da; “Alavere, dalavere gariban Mehmet(çik) cepheye!”
Utanarak söylemem gerekir ki; param, ya da babam varsa “Babam sağ olsun!” yoksa şehit olmuşum “Vatan sağ olsun!” Bakaya(1) sistemine girmeyeceğim, büyüklerimiz her şeyi benden iyi bilirler!” çünkü...
Aklımdan çıkmayan konulardan en önemlisi ise kadına şiddet...
Biraz abartılı gibi görünse de, hani şeriatta(1); “Hırsızlık yapanın eli kesilir!” denmiş ya, bence kadına kalkan ellerin kesilmesi halinde bu eylemi gerçekleştirenler de toplum nazarında belli edilmiş olurlar, gibime gelir.
Ayrıca katillere en ağır cezaların verilmesi de gündeme gelse, nefsi müdafaa(2), iyi hal(2), kravat takma indiriminin olmaması, aflardan yararlanmama şartları yasalara eklense fena mı olur?
Bunlar benim ufacık kuş beynimin(2) iyileştirmeye çalışıp da üstesinden geleceğim, herhangi bir halt yiyeceğim konular değil, ama kendi çapımda başardıklarım var. Örneklerim çok, sadece bir-ikisini söylemeye gayret edeyim:
Kırmızı ışıkta duran bir otomobildeki iyi giyimli, ancak sıfatı noksan bir bayan kül tablasını caddeye silkelemek üzereyken, elinden tutup kül tablasını üstüne döktüm. Tepkisi; “Deli misin sen yoksa?” demek olunca;
“He! Nerden bildiniz? Siz benim caddemi kirletmek istediniz, ben atik davranıp(3) caddem yerine sizi kirlettim, bu kadar! Sanırım ders almışsınızdır!”
“Herkesin kapısının önünü süpürmesiyle tüm şehrin tertemiz olacağını” o kısa süre içinde nasıl anlatabilirdim ki başka? Araba patinaj yaparak uzaklaştı, daha sarı ışık yanar yanmaz...
Birkaç kez metroda, otobüslerde, Türkiye’min dolmuşlarında yaşlı, engelli, çocuklu insanlara yer vermemek için uyuma modunda, pencereden dışarıyı seyreden, kulaklarına taktıkları şeylerle ders çalıştığını zannedenleri sesimi çıkarmaksızın yakalarından, enselerinden tutup silkelemiştim.
Yaşlılar ve özrü olanlar “Allah razı olsun!” derlerken, kusurlu olanlar, değil diklenmeye(3), homurdanmaya(3), yüzüme bakmaya bile ne cüret, ne de cesaret edebilmişlerdi.
Yola sigara izmariti, sakız, gofret kâğıdı atanları, kadın-erkek demeden zorla durdurup yerden almalarını, çöp kovasına kadar refakatimde(!) atmalarım sağlamıştım.
Sanırım bu davranışımın en enteresanı caddeye tüküren birini kâğıt mendille de olsa temizlemeye zorlamam, diğeri ise yayalara saygı göstermeksizin balkonundan bir şeyler silkeleyeni kapısına kadar gidip ikaz etmemdi:
“Bir daha olmasın, yoksa tekrarında ceza yazmak zorunda kalacağım!” dememdi.
Ben kimdim? Pencereden, balkondan bir şeyler silkelemenin yasada yeri ve cezası var mıydı? Bunun sadece medeniyetin bir gerekliliği olduğunu illâ bu şekilde korkutarak mı gerçekleştirmeli, ifade etmeliydim?
Bektaşi; “Abdestsiz namaz olur mu?” diye sormuş. “Olmaz!” demişler. “Eee! Ben kıldım, oldu!” demiş. Bu örnek gibi; ben de yaptım yasa oldu!
Bu anlattıklarım fasa-fiso(2) şeyler. Aslında iki konu var ki, birincisinde neredeyse kimliğimi açıklamak zorunda kalacaktım ki, sonucunda kimliğim başka türlü belli oldu, olayımı şöyle özetlemem mümkün:
Bir akşam serserisi olarak birini takip ediyordum.
Kapıdan çıkan bir kadını, elinde bıçakla bir adam kovalıyordu. Yakaladı ve bıçağın birkaç kez inip kalktığını gördüm aciz ve çırpınır gibi olan kadına. Can azizdi(2), takibi bıraktım;
“Ne yapıyorsun, öldürecek misin kadıncağızı?” demem neden olduğunu bilemediğim öfkeden kudurmuş gibi olan insanı sanki cesaretlendirmişti etine buduna bakmadan(3), kinle üstüme doğu yönelirken;
“Sana ne ulan!” dedi, kikirik(1) pehlivan.
Ayağı takıldı, benim savunmama gerek kalmaksızın sendeledi önce ve sonra kaldırıma yapıştı, elindeki bıçakla.
“Ah!” sesi cankurtaran çağırmamın gerekliliği idi. Yaralarına aldırmayan, bir eliyle yaralarını bastırmaya çalışırken, diğer eliyle adamı çevirmeye çalışan kadın;
“Ne yaptın pis serseri, o çocuklarımın babası, kocamdı? Döver de, söver de...
Şimdi ne olacak?”
Ağlamıyor, höykürüyordu(3) genç kadın. Adam kendini tam kalbinden bıçaklamış ve anında göçmüş, kavuşmuştu Mevlâ’sına, yapmak istediğinin ceremesi olarak.
“Tanrı; Kur’an’da, Atatürk devrimlerinde, Medeni Hukuk da; sizlere birçok haklar vermiş. Bu haklardan yararlanmak istemeksizin köle gibi ikinci sınıf bir insan olarak yaşamak istiyorsanız, benim araya girmeme gerçekten gerek yoktu!”
Cankurtaran görevlileri ile gelip “ex(1)!” dedikleri ölüyle değil kadınla meşgulken polis de gelmişti olay yerine.
“Kocamı öldüren, aha bu adam!” diye bağırdı o kadın. Görevimin inceliği nedeniyle üzerimde ne kimliğimi belirtecek bir belge, ne de silâhım vardı.
Ne güzel söylemişti Mevlâna; “Kula belâ gelmez Hakk yazmayınca, Hakk belâ yazmaz kul azmayınca...”
Kelepçelendim...
İnanmak zorundaydılar bana; söylediğim numara, şifre ve bir-iki söz karşılığı, telefon irtibatı ile...
Elimi kolumu sallayarak çıktım hâkim karşısına hemen, elimi kolumu sallayarak da azat edildim, serbest kaldım. Ancak ilerleyen zamanda bu olayın izlerini silmem mümkün olamayacaktı. Konumum aynen; “Su içinde yaşayıp da suyun kıymetini bilmeyen bir balık gibiydi.”
Yaşamıştım, ama yaşadığımın kıymetini bilmeksizin.
Katil olmasam da, bıçakta parmak izim görülmese de, kadının iftirasına rağmen tüm veriler lehimde şekillenmiş olmasına rağmen gene de dostlar yanında değilsem de, yasalar karşısında “Zanlı” idim.
Mutlaka, her hal ve şartta mesleğim dikkate alınmaksızın temize çıkardım, ama deşifre olmam(3) kaçınılmazdı. Bu da özerklik yerine büroya, masaya yönelmem demekti ki, benim için hapis olmaktan da beter bir şeydi, aklımda kalan ise; alın terinin hiçbir zaman kir tutmayacağı(7) idi...
Gene sivildim, ama bayramda, seyranda, nöbetlerde, denetlemelerde cicilerimi(!) giymek zorunda olmam üzüyordu beni, tek kazancım, daima temiz-pak olarak yalnız dünyamı yaşadığım evime gidip gelmemdi, hüviyetim ve silâhım üzerimde olarak.
Gene cesurdum, yaşlılar için yer bulmakta, sokakları kirletenlerle mücadelede, sıraya-sekiye dikkat etmeyenlerle, ama kendimce, kendime göre eksikliğim vardı; saç-sakal birbirine karışık, serseri bir hürriyet düşkünlüğü özenci içinde.
Monotonlaşmıştım yaşamım kısıtlanmış, perdelenmişti. Kısıtlanmamış yaşantımda ne kimsesizliğimde saçlarımı okşayan bir el(8) vardı, ne de bir ses, nefes vardı çevremde, yarım hülyalar içindeydim.
Susuzdum, uykusuzdum. Ne “Su yok! (8)” diyen, ne uykusuzluğuma çare olacak bir ses vardı başucumda, ninni gibi; “Hadi, uyu artık!” diyecek.
Tutkularımdan biri motosikletti, boş zamanlarımı değerlendirmeye çalıştığım. Öyle aşırı gürültü yapanlardan değil. Şairin dediği gibi “Aşiyanım vardı! (9)” eşim olmasa da. Param da vardı.
İşe gidip geleceğim kendi halinde bir motosiklet aldım, sivil hayata düşmüş bir memur olarak. Öyle ki iki yarım gibi (bir elmanın iki yarısı şeklinde de benzetmem mümkün) birleşip bir bütün olmuştuk motosikletimle.
İşe git-gel şeklinde kullanmak değil, cumartesileri yıkama-yağlama-bakım-ikmal, pazarları gün boyu, gezip-tozma...
“Belâ geliyorum!” demez, gelirdi(10), zamanını ne zaman uygun görürse. Ya da şans, kader, kısmet, tesadüf gibi adlandırmalarla, hiç günahın, kusurun, ayıbın, kabahatin, suçun olmasa da. Çok zaman kötü, nadiren iyi (mi?)
Arkadaşlarımdan birinin arabasının adı Gülnihal idi, nedenini bilmediğim. 'Hadi Gülnihal, aslan Gülnihal, benzinin mi bitiyor Gülnihal, karnın mı acıktı, gazın mı geldi, yoruldun mu?” gibi konuşurdu arkadaşım onunla.
Adını koymadığım motosikletimle, kesinlikle sürat yapmaksızın, ehlen ve sehlen(2) şehir dışına doğru ilerliyordum.
Bir çığlık duydum sanki yakınlardan şeytanın “İnsan (okumuş, yazmış olsa da) bilmediğinden korkar, cahil cesur olur!(11)” deyişine uygun olarak çığlığa doğru yöneltme dileğine dürtüklenmesine(3) kanıyordu (belki).
Bir yamaçta, bir ağaç altında, biri bir diğerinin saçlarından, ya da başından çekiyordu, sanırım saçı çekilenin tiz sesi idi inlercesine kulağıma çalınan. Sivildim, cengâver ruhum(2), şövalyeliğim inkâr edilemezdi, motosikletim yardımcı oldu, sırtta yükselip yanlarına geldim.
Karşımda hayret edeceğim iki şekil vardı. İkisi de kahverengiden kızıl-kırmızıya çalan saçlı, yüzleri benekli, çilli biri oğlan, biri kız, iki gençti. Oğlan, gelişimden etkilenmemiş genç kızın saçlarından çekmeye devam ediyor, gelişimi hisseden genç kız, sesini kesmiş, kendisini dengelemeye çalışıyordu.
Genç kızın pantolonunun kıvrık bölümü dikkatimi çekti. Genç kızın ayağının birinin diz kapağından itibaren olmadığını, bu nedenle dengesini sağlayamadığını fark etmekte gecikmedim, belki yan taraftaki üçayaklı baston da bu hayretime yardımcı olmuş olabilirdi.
“Kardeştirler!” diyerek; “Karışmamam gerek!” diye düşündüm. Eğer kardeş kavgası ise, kim bilir ağabeyi kız kardeşinin ne hatasını görmüştü ki, sinirlenmiş, merhametsizce, affetme nedir bilmeksizin cezalandırmaya çalışıyordu onu. Seslendim;
“Kardeş kavgasıysa özür dilerim, ama affedici olsanız, böyle uluorta savaş yerine anne ve babanızın rehberliğinde sorun her ne ise halletmeye çalışsanız daha mı iyi olurdu, acaba?”
Genç adam, genç kızın saçını bıraktı, ellerinin her ikisi de boştu. Bir öncesinden kalan anı belleğimde canlandı; “Allah'a şükür, elinde bıçak yokmuş!” diye düşünürken, karşımdakinin boyuna bosuna güvenerek üstüme yöneldiğini gördüm.
Hatırlatmam gerek, oğlan da, kız da tıpkı benim gibi enine-boyuna yakışıklı ve güzellerdi, kızın ayak eksikliğini göz ardı etmek kaydıyla. Genç kız bu nedenle dengesini yitirmiş olsa gerek, yere çömelmiş, çökmüş, ya da oturmuştu, genç adam yumruğu ile üstüme doğru yönelirken.
Eh! Görevim(iz) icabı ben ve benim gibi görevli arkadaşlarım da boş insanlar değildik, tedbirimi aldım.
“Sana ne lan, pis adam!” deyip yumruğunu savurdu dengesizce. Neler öğrenmemiştik ki, böylesine bir saldırıyı savuşturmak için? Hani derler ya; “Bir sıkımlık canı varmış!” diye o örnek, ben sakındım ve yumruğum şakağına isabet etti ve kaba bir tabirle 2.80 uzandı çimenlere, olduğu yere, öncesinde bir süre ayakta sallanarak.
“N'aptın?” dedi genç kız.
“Ben bir şey yapmadım, sakındım sadece. Eğer yardım ederseniz motosikletle hastaneye götürelim, sanırım, ikinizi de taşıyabilirim!”
“Ölürüm de binmem!”
“Neden?”
“Neden ayağım yok, sanıyorsunuz?”
“Motosikletten?”
“Evet! Ama Kerim’in bünyesi sağlam, birazdan kendine gelir sanıyorum!”
“Gene de telefon edip taksi çağırayım, bu şekilde yalnız kalmaktan korkmaz, çekinmezseniz gidip bir taksi getireyim, ya da şansınız varsa bir taksi çevirmeye çalışayım!”
“Kerim'in arabası şurada...”
“Ağabeyiniz değil mi, o kadar çok benziyorsunuz ki birbirinize?”
“Hayır, o benim sözlüm, nişanlım sayılır!”
Anlamamıştım, ama “Ha!” diyerek anlamış gibi yapmak mecburiyetinde hissettim kendimi. Motosikletimi kıyamıyor olsam da, kendi başına bırakacak olmamın ezikliğini yaşıyordum.
Genç adamın cebinden anahtarı aldım ve kendisini sırtladım, arabaya kadar, genç kız da işaretlediği yöne doğu beni takip etti, üçayaklı bastonuyla.
Genç kız arka koltuğa oturdu ve genç adamın incinmemesini dilercesine başını dizleri üzerine yasladı. Hareket ederken sormak gereğini hissettim;
“Anlatmak isterseniz, hastaneye kadar sizi dinlemek isterim, özellikle genç adamın saçınızdan çekmesini ve motosiklet korkusunu…”
“Gerek yok!”
Dikiz aynasından gözlerine bakmak cesaretini yaşadım. Böyle kahverengi gözlere hiç rastlamamıştım yaşamımda, etkileyici, güzel, hatta esarete alıştıran, hani “Meselâ” dercesine. “Senin en güzel yerin kahverengi gözlerin(12)” türküsünü çığırır gibi.
İnsanın gerçekleşmesi mümkün olamayacak hayaller peşinden koşmasının bir zavallılık göstergesi olduğunu, hayal kırıklığı yaratabileceğini bilmemesi ne kadar tuhaftı, hem de bir bakışta, bir görüşte, edepsizce üstelik…
“Peki!”
Sessiz bir motor gürültüsü, korna çalmaksızın, sadece dörtlü ikaz ışıkları ile hastaneye ulaştığımızda doktordan önce polis karşıladı bizi; “Ne oldu?” diyerek.
“Nişanlım düşüp bayıldı, bu abi de oradaydı, alıp getirdi bizi buraya, sağ olsun!"
Polisin, özellikle kırmızı saç piyangosu nedeniyle adını bilmediğim genç kızın, baygın Kerim’in nişanlısı olduğuna inanası yok gibiydi, tıpkı benim gibi.
“Neyse! Siz genç adamla birlikte doktora görünün, sonra da beni bulun, işin aslını-astarını öğrenip(3) tutanağa geçirmek için bir-iki kelime edelim, telâşınız bitince...”
Sonra bana döndü;
“Siz de onlarla beraber gitmek isterseniz gidin, ama sonra siz de uğrayın bana, ne olur, ne olmaz karşılıklı tutanak yapalım, dediğim gibi. Ya da bırakalım iki nişanlı ne halleri varsa görsünler doktorla, işleri bitinceye kadar ben de size bir çay ısmarlayayım, ne dersiniz?” dedi.
Kırmızı, çilli kızın tavrına baktım, hiçbir şey umurunda değil, umursamaz gibiydi, hatta sedyedekine bile bakmaksızın, başı öne eğik düşünceli. Son gülümsememi hatırlamaya çalıştım, etkilenmiştim, hatırlayamıyordum, ama bildiğim eskisi gibi olmadığım ve bundan böyle de olmayacağım idi.
Tanrımın etkilenişimi sorgulamasına karşın yalan mı söyleyecektim ki, tarifsiz duygular içindeydim(13), kendime karşı dürüstçe itiraf etmem gerek, hayıflanarak(3) ve utanarak ama. Bunun bir sevginin başlangıcı hele ki aşk olduğunu söylemem mümkün değildi, hem bir görüşte, hem nişanlı birine karşı, asla hakkım olmayacak.
Her boş anımda çeşitli kitaplar okumama rağmen çözümleyemiyordum ne karşımdakinin, ne de kendi ahenksiz durumumu. Polis henüz ayrılmamıştı yanımızdan, ben genç kızla birlikte, sedye üzerinde müdahale edilen genç adamla birlikteydik.
Sedyedeki canlı doğruldu, hemşire hanımın “Nasılsınız?” dileğiyle ayağa kaldırma çabasında.
Olacak şey değildi, nişanlısından önce beni görüp ağzını bozar bir şekilde çölde kutup ayısı, ya da tersi kutupta deve görmüşçesine küfretti yanımızdaki genç kızdan ve polisten utanmaksızın. Oysa bilmesi gerekliydi; çölde devenin saklanamayacağını, dağda dumanın gizlenemeyeceğini.
“Sen ne arıyorsun burda lan? Yumrukladığın yetmedi mi?”
Genç kız düşmesine ramak kalmış gibiyken, sarılıp ağzını kapatma çabasını yaşadı, ben de desteklemeye çalıştım onu, insani bir çabayla ve o dokunuşla iliklerime kadar titrediğimi hissettim, bir kez daha insanlığımdan utanarak.
“Olur mu hayatım? Sen düştün, bu abi de senin arabanla bizi buraya getirdi, teşekkür etmen gerekirken, sitem ediyorsun!”
“Sana kırk defa örnek verdim, kırk defa(14) söyledim, bana ‘Hayatım deme!’ diye, ne anlamaz, ne anlaşılmaz kadınsın sen yahu!”
Hani bir söz vardır, biraz kaba kaçacak gibi olsa da; “Olur böyle vakalar, Türk Polisi yakalar!” gibi. Her daim uyanık olan Türk Polisi arkadaş, şüpheyle davet etmişti bizi bu sefer karakola (Övünmek gibi olmasın diye öncesinde fısıldamamış olsam da benim de polis olduğumu saklamak istediğim bilinmeli, ya da ne bileyim, hatırlanmalı!).
“Biriniz düştü diyor, biriniz yumruk yedim, diyor. Hangisi doğru? Arka kemeri şişkin olan arkadaş ise hiç ses çıkarmıyor. Gelin bakalım, konuşup raporumuzu yazalım, ne nedir, etraflıca anlatın. Arkadaş sen de silâh ruhsatını göster bakalım!”
Kırmızılar önümüzde konuşarak, biz arkalarında suspus(1) kendimizi dinleyerek yöneldik ofise doğru, sadece sicil numaramı fısıldadım polis arkadaşa. O da, odasına girer girmez bilgisayarda kontrol etmesi gerekeni kontrol etti ve gülümsedi, bana doğru.
“Sen şöyle bir dur genç adam, sizler de anlatın bakalım saklamadan, gizlemeden…”
“Yaşam öyküsü gibi mi?”
Soran genç kız idi.
“Nasıl isterseniz!”
“Adım Kerime! Kerim, teyzemin oğlu...
Büyüklerimiz uygun gördü, sözledi ve nişanladı bizi, ‘Gecikmeyelim, evlenelim!’ dedim diye Kerim kızdı. Tam o sırada bu abi geldi motosikletiyle ve Kerim yere düştü...”
“Yani bu genç adamın sizi koruma içgüdüsüyle, attığı yumrukla…”
Ses çıkarmadı Kerime, nedense. Aynı zamanda komiser olduğunu da öğrendiğim polis, halden anlar gibiydi. Başını salladı;
“Sükût ikrardan gelir(14), söyleyin, ne yapmamı istersiniz?"
“Biz şikâyetçi değiliz, bırakın gidelim!”
Konuşan hep Kerime idi, özrüne ve özüne aldırmaksızın cesur...
Kerim ise o cüssesine, heybetine karşın miskin tavrında, kişiliksiz(1) ve sessizdi.
“Peki; uygun bir dille raporu yazdırayım, imzalayın ve gidin!”
“Abinin motosikleti?”
“Alırım, merak etmeyin, yeter ki sizler tekrar anlamsızca ve acımasızca münakaşa etmeyin!”
İçimden “Kavga etmeyin, aklınızı başınıza devşirin(3)!” ya da “Kızcağızı saçlarından çekerek üzme, hırpalama!” demek isterdim.
Sustum.
Anlattı Kerime, Kerim ses çıkarmadı, ben de “Ekleyecek sözüm yok!” dedim, adlarımız, adreslerimiz, telefon numaralarımız yazıldıktan ve imzalarımızı attıktan sonra...
“Arabayı park ettiğim yeri tarif edeyim. Anahtarı da size öncesinde teslim etmiştim!”
Özellikle geciktim, sivil polislikten kalma sivil bir alışkanlıkla. Genç kızın telefon numarasını öğrenip kadersizliğini, zorunluluğunu ya da tahammülünün nedenini öğrenmeliydim, üstelik bana göre hiç zaman geçirmeden.
Etkilenmiş miydim? Hayır demem o kadar zor ki! Özrü ve teyzesinin oğlu ile nişanlı olması merak konumdu, üzerime vazife değildi, ama öğrenmeyi çok istiyordum. Nasıl olsa verimsizliğin zirvesinde tek başınaydım, ne yitirirdim ki? Elimi uzatsam, yol göstermeye çalışsam, fena mı olurdu ki?
İçten pazarlıklı olduğumu saklama gayretindeydim, Allah’ın bildiğini kendimden mi saklayacaktım ki? Yalnızlığım, kimsesizliğim nedeniyle mal bulmuş mağribi(2) gibi benim teselliye, yalnızlığımın tedavisine ihtiyacım olabilir miydi?
Duygularımı realist bir görüşle tartmam mümkün değildi. O halde gizli-kapaklı olmadığına dair kendimi inandırmaya çalışsam da 24 saat beklemem iyi olacaktı (gibime geliyordu).
Motosikletim bıraktığım yerde idi, (ç)alınmamıştı. Çalınmış olsa bulur muydum? Belki. Her nedense umurumda bile olmamıştı...
Telefon ettim;
“Kerime Hanım? Ben nişanlınızı hastanelik eden motosikletli sapık!”
“Sapık değil, koruyucu, yiğit ve centilmensiniz!”
“İyi düşünceler...
Teşekkür ederim. Acaba bir çay içiminde derdinizi dinlesem, zorunluluklarınız için yol göstermeye, sohbet etmeye çalışsam, cevabınız uygun olur mu?”
“Motosikletleyse hayır!”
“Anlıyorum. Nerede, ne zaman isterseniz orada olurum!”
“Konu?”
“Aşksız, sevgisiz bir birlikteliği mi hissettiniz?”
“Öyle de denebilir…”
“Ama mecburmuşsunuz gibime geldi!..
“Anladığınız anlamda değil, çocukluğumuzun ortalarından sonra el ele bile tutuşmadık!”
“Kalanını dinlemem, eğer siz de gayretli olursanız sizi lütfen teselli etmem için bana vakit ayırın. İstediğiniz zaman ve yerde olurum…”
“İşiniz?”
“Sorun değil, görevli arkadaşlarım bir gün için kendi başlarına gayretli olurlar herhalde.”
“Peki, size mesaj ileteceğim!”
Bekledim, yaklaşık bir haftanın üstünde, kendi kararını kendisinin vermesi için. Üstelik kişi hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmalıydı, sahibi olan bir genç kızı içten içe özlediğimi, görmek için sonsuz bir dilekle arzuladığımı ve mesajını istekle beklediğimi itiraf etmem gerek...
“Geciktim mi?” dedi, sekerek geldiğinde ve ekledi;
“Acımıyorsun, değil mi?”
“Aklımdan geçmedi, hatta sana eziyet edene, acı çektirene yumruk attığım için şu an keyfim yerinde bile diyebilirim!”
“Öğrenmek istediğin ne?”
“Önce kısaca tahsilin, neden sorduğumu bilemediğim…”
“Üniversite ve engelli çalıştırma zorunluluğu olan bir fabrikada çalışıyorum!”
“Bana iş durumumu sordun, baksana bugün için sen de izin almışsın!”
“Bugün Cumartesi, farkında değil misin? Bir haftalık düşünme süresi, karar vermem konusunda yeterli oldu benim için”
“İşim gereği, Cumartesi-Pazar, tatil günleri önemli değil benim için, kısaca polisim!”
“Memnun oldum motosikletli, korkusuz, centilmen adam! Bir de ismini söylesen karakolda resmi olarak söyleyişin dışında, polis gibi çekinmeksizin...”
“Memnun olacak mısın gene?”
“Evet!”
“Ben Ekrem!”
“Memnun oldum!”
“Evet! Eğer iznin olursa geleyim ahret sualine, suallerine(2). (Bunun bir bakıma ‘Sorgulama’ anlamını taşıyacağı aklımdan geçmemişti!) ‘Teyze oğlu, sözlüm, nişanlım!’ dedin, evlenme isteğin üzerine hırçınlaştığını(3) belirttin, aklımda doğru kalmış mı Kerime?”
“Evet!”
“Peki Kerime! Üniversite mezunusun, DNA, x-y kromozomları, irsiyet denen şeylerden nasıl haberin olmaz ki, birinci nesil, kardeş çocukları olarak. Çocuklarınızın engelli, özürlü olacağı hiç mi geçmedi aklından, aklınızdan?”
“Geçmez olur mu? Ama Kerim de, ben de istemememize rağmen, özellikle Kerim’in ailesi zorladı bizi, ailem de kabul etti, bize ‘Hayır!’ deme imkânı bırakmadılar!”
“Açman mümkün mü, neden?”
“Kerim motosiklete ve sürate düşkündü, beni de kardeş olarak çok severdi ve devamlı olarak gezdirirdi, boş zamanlarında...”
Sol kolunu sıyırdı Kerime, derin bir sıyrık izi vardı, devam etme mecburiyetinde gibiydi;
“Ve bir gün işte, kasklarımız olduğu için Tanrı bizi korudu ancak ayağım koptu, kolum sıyrıldı böyle. Kerim’e bir şey olmadı, bir iki sıyrık dışında. Ama özellikle Kerim’in babası; ‘Büyüyünce, üniversiteyi bitirince bu kızı alacaksın, gelinimiz olacak!’ dedi. Sanırım rengim, beneklerim ve bacağım nedeniyle taliplerimin olmayacağını düşünmüş olsa gerek!..
Gerçekten bugüne kadar, üniversite hayatım dâhil, düşünebileceğiniz manada hiçbir kimsem, hiçbir yaklaşanım olmadı. Kerim de bu mecburiyeti kabullenemiyor, bu nedenle bana karşı devamlı olarak haşin davranıyor. Ve kadınca bir önsezi(1) belki, sanıyorum, ilgilendiği, hatta sevip gönlünün sultanı olarak yorumladığı biri var. Çünkü Kerim, eski Kerim değil!”
“Özel bir soru, istersen cevap vermeyebilirsin, sen Kerim'i istiyor musun?”
“Mecburum!”
“Tüm konuştuklarımıza, bebeğinize yansıyacak kusurlara rağmen nasıl bir mecburiyet bu, kabullenmek zorunda olduğunu düşündüğün? Üstelik Kerim, böyle bir mecburiyet hissetmiyormuş, anlattığına göre. O halde nasıl kabullenirsin ki, bebeğine bu sıkıntıyı yaşatmaya niye böylesine cesur gibisin ki?”
“Elimden ne gelir ki?”
“Bakarsın, ummadığın bir yerden nasip çıkabilir karşına. Meselâ senden gözlerini ayıramayan Kerim’e bakan genç doktor gibi. ‘Fark etmedim!’ deme, yanlış olur. Tanrı herkesin kısmetini bir yerlerde saklar…
Ve haddim olmayan bir nasihat; ‘Olmaz olmaz deme, olmaz da olur!..’
Ve tekrar beni dinlersen, âcizane önerim; ‘Sakın ola ailem istiyor, karşısı acıyıp mecburiyet hissediyor, sen de mecburmuş gibi evlenme teyze oğluyla!’ derim.”
“Doktorun bakışlarını hissetmedim değil, tabii, acır gibi. Tıpkı şimdi sizin sözlerinizdeki ‘acımak’ gibi…”
“İddialaşmayacağım, inanamadığın düşüncelere karşı. Bugünkü sohbet yeter sanırım!”
“Sohbet yerine, sorgulama deseniz?”
“Öyle bir kanaat verdiğim için üzgünüm!”
“Ve acıdınız siz de bana, doktor gibi!”
“Başlangıçtan beri, ‘Sen, sen, sen!’ diyorum. Acısam sana ‘Siz’ derdim. Üstelik başlangıcınızda saçınızdan çekip canınızı acıtana kin duyacak kadar ben acı doluyum. Keşke elimden senin için yapabileceğim daha çok imkânım olsaydı. Neyse söylediklerimi ve sana acımadan bakan doktoru unutma. Hadi seni evine bırakayım!”
“Motosiklete binmem!”
“Biliyorum, arkadaşımın manalı bakışlarına aldırmaksızın arabasını almıştım.”
“Gülnihal” demem uzunca bir sorgulama gerektirecekti, benim de bilmediğim.
“Tanımıyordun ki beni, acımak dışında...”
“Acımadım, hem asla, darda kalmış ve benim için korunması gereken genç ve güzel bir kıza yardımcı olmak için tanımak gerekli değil diye düşünüyorum!”
“Sağ ol! Gene de acıma!”
“Peki! Evine yakın bir yerde ‘Dur!’ dersen anlarım, ayıplamam. Her ne konuda olursa olsun danışmak istersen bir telefonun yeterli, yeter ki iste! Sen aramazsan her hafta sonu ben ararsam, bana tahammül etmeye çalış, olur mu?”
Gözlerine bakmaya çekiniyordum; “Daha ne olsun!” tavırlarındaki göçebe, aptal bir figüran gibiydim, kendim kendime. Ellerini tutmak, onu öyle teselli etmek, o şekilde vedalaşmak geçiyordu içimden, korkuyla...
Korkumun nedenini bilmeksizin...
Sevgiydi bu derinden derine, hatta aşktı bu bana göre, bu kadar uzun ve ayrılma isteği olmaksızın konuşmam, Mevlâna'nın tarif ettiği gibi, arif olarak(16)…
Korkumun nedenini bilmeksizin, belki zavallılığım ben kırmızıydım, yer-gök, ekmek-su gibi bencileyin.
Kısaca beni tarifte sıkıntı çekip, kırmızı olmaya can atan, ya da mahkûmiyetini tescilleme iddiasında olan, üstelik yaşadığının aşkın başlangıcı olduğunu bilmeyen, kalp taşıdığını sanıp gönlünün boşluğunun dolduğunun farkında olmayan, insanın aşkla kullaştığını(3), aşkla ululaştığını() anlamayacak kadar zavallı...
Onu evine bıraktıktan sonra bana yıllar kadar sürmüş gibi gelen bir hafta geçti; telefon açtım, “Nasılsın, iyi misin?” modunda, “Sağ ol, senin de iyi olmanı dilerim!” şeklinde geçti ilk konuşmamız, belki yanında olanlar nedeniyle resmi olarak yorumlayacağım.
Oysa aşkın da, korkunun da cesaret istediğini nasıl bilmezdim ki? Bu; benim düşüncemdi, karşımdakinin haberinin bile olamadığı, miskinliğimde. Havayı yumruklamak isteğindeydim(3), karşımdakine beni anlatamamamın hüznüyle.
Bir kez...
Ve bir kezler daha...
Resmi ve bensizliğin esaretinde...
Sonra uzunca bir süre geçti, onu rahatsız etmemem gerektiğine inandığım, bir haftadan sonraki haftalar, belki de bir aya yakın.
Unutamamak dâhil, özlem içinde, bana ne olduğundan bihaber(1), farkında değil gibi değil, gerçekten farkında değildim.
Kırmızı hayali, çilleri, sekerek yürüyüşü gözlerimin önünden, sesi kulağımın içinden çıkmıyordu. Ben benlikten çıkmış, vaktin dışında kocayıp ihtiyarlamıştım.
Ağzımın tadı kaçmış, kırmızı hayallerle kör, o ıslah edici(2), sükûn verici(2) sesle sağırdım.
Bu bana Tanrının el uzatmayışı idi, azabından affına, gazabından rızasına sığındığım. Telefon ettim, yaşamam gereken son bir umutla.
“Yanlış bir şey mi yaptım? Üzdüm mü seni? Kırıldın mı bana? Acımadığımı anlamadın mı? Görmek mi istemezsin, istemiyor musun beni?..
Teselliye ihtiyacın olmayabilir, peki ya benim varsa bir insan olarak?”
Ezberi plânlanmış, ya da bir kâğıttan okumuş gibiydim düşünüp karaladıklarımı, soluk soluğa.
Ve karşımda sessizlik egemendi. Bir an telâşlandım, telefonu kendisi dışında biri açmış olabilir mi diye? Sözlerimi desteklemem gerekti;
“Kerime?"
“Benim! Duydum, ama anlayamadım!”
“Bana vakit ayır, telefonla değil, yüzüne karşı söyleyeyim içimden ne geçiyorsa…”
“Peki, bu Cumartesi, aynı yer, aynı saat desem?”
“Çok geç, hemen!”
“Aklını kaçırmış olmalısın?”
“Farkında olmana sevindim. Evdeysen kapına geleyim!”
“Gerçek mi?”
“Şaka değil, vallahi!”
“Bu kadar kısa zamanda? Peki! Ufak bir ipucu?”
“Sabırlı, tahammüllü olabilir misin?”
“Yıllardır yaşamım bu!”
“Son kez, diye önersem?”
“Umut etmek isterim!”
“Acıma, dedin. Sana acımıyorum. Ben de sana umut et ve her ne olursa olsun, ‘Beni bekle!’ diyorum, ölüm hariç yanında olacağım!"
“Ölme! Yanımda ol!”
“Ömür boyu!”
“Ömür boyu!”
Ben ki dünyada en gerçek yaşam şeklinin, “Aşk” olduğundan bihaber, “Seni seviyorum!” demenin en kutsal doğru olduğunu henüz anlamaya başlamış bir zavallı görünümündeydim.
“İpucu” demişti, ipucundan fazlası uçmuştu dilimin ucundan. Ağzım kulaklarımda, dilim ayaklarımda idi. Ben kırmızıyı hiç bu kadar sevmemiştim...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Genelde "Sivil Polis” olmanın şartları, ilgili belgelerden öğrenilebilir. Sivil polislerin eğitimleri sonucu genellikle terör, asayiş, kaçakçılık, istihbarat, olay yeri inceleme, mali polis olarak görevlendirildiklerini söylememin yeterli olduğunu sanıyorum. Sivil Polis Memurları ayrı bir konudur.
(*) İpucu; Aranan şeye, gerçeğe ulaşmayı sağlayabilecek olan belirti, iz, belge vb.
Gülnihal; Gül fidanı. Gül ağacı.
(1) Bakaya; Ait olduğu yıl içinde toplanmayıp ertesi yıla kalanlar, kalıntılar. Askerlik çağına girenlerin son yoklamaları yapıldığı halde çağrıya katılmayanlar, gelip kıtalarına gitmeden toplandıkları yerlerden ayrılanlar. Art sıraya kalmak, geride olmak, yetişememek.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. (Doğru hali; “Exitus Lethalis”) Yunanca ‘sız..., çıkış’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölü, Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş, ölerek çıkmış” ölü, ölümcül hasta, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan, ya da işlevini yitirmiş kişiler için de kullanılmaktadır.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Kişiliksiz; Kişiliği olmayan, kişiliği oluşmamış olan, nereye sürüklenirse oraya yönelen, nereye yönlendirilirse o yöne giden, inisiyatifini aklını kullanamayan basit insan.
Küsur; Artan bölüm, geriye kalanlar, artanlar. Tam sayıdan sonra gelen kesirli sayı.
Önsezi; Henüz hiçbir belirtisi yokken bir şeyin olacağını sezme. Gelecek ile ilgili bir kısım şeylerin önceden hissedilmesi.
Pehlivanımtırak; Türkçemizde böyle bir kelime yok. Olsa olsa pehlivana benzer şekilde, pehlivam gibi anlamında kullanılan bir söz olsa gerek.
Suspus; Susmuş, sinmiş, suskun, pusmuş.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
(2) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Badem Bıyıklı; Yemek yenilirken bıyıklara temasını önlemek için fazla uzatılmayan ve dudakla arasında hafif bir mesafe bırakılmasıyla meydana gelen tarz bıyığı olan. Orta Anadolulu muhafazakâr Türk sağının simgesi haline gelmiş bıyığa sahip.
Beyni Sulanmış; Doğru, düzgün düşünemez, konuşamaz, aklını kullanamaz durumda olan. Bunak.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Can Aziz; Canın saygınlığı, kutsallığı, değerli oluşu.
Cengâver Ruh; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, çok iyi savaşan, savaşkan, vuruşkan, silahşor gibi ruha normal yaşamda sahipmiş gibi olan. Fedakâr, cüretli, tuttuğunu koparan.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Fasa-Fiso; Hiçbir önemi ve değeri olmayan, beş para etmez, üzerinde durmaya değmez, boş (şey, söz)
Islah Edici; Daha iyi duruma getiren, düzelten, iyileştiren.
İyi Hal İndirimi; Yargılama sonucunda cezalandırılmasına karar verilen failin, verilen cezanın yasa ile belirlenen “failin geçmişi, sosyal ilişkileri, yargılama sırasındaki tutum ve davranışları” gibi nedenlerle indirilmesidir.
Kuş Beyinli (Karga Beyinli, Yarım Beyinli); Kafası çalışmaz, yeteneksiz kişi.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Miadı Dolmuş; Vaat edilen zamanı bitmiş, ya da yer sona ermiş. Kullanma süresi bitmiş. Eskimiş.
Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; (Küçümseme olarak) Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Nefsi Müdafaa; Koruma. Nefis müdafaası. Kendini, öz benliğini koruma, savunma hakkı.
Sükûn Verici; Rahatlatan, huzur veren, sakinleştiren.
(3) Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
Aslını Astarını Öğrenmek; Aslını, içyüzünü, gerçeği bilmek.
Atik Davranmak; Elini çabuk tutmak, çabuk hareket etmek, çabuk davranmak.
Burnunu Sokmak (Her işe); Kendisini alâkadar etmeyen şeylere karışan, fazla meraklı kişiler için kullanılan deyim.
Deşifre Olmak (Etmek); Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması. Çözülmüş, açıklanmış, bilinmiş, belirlenmiş olmak.
Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.
Dürtüklenmek; Uyarılmak, kışkırtılmak. Üst üste birkaç kez dikkatini çekmek için dokunulmak.
Etine Buduna Bakmamak; Önemsememek, özellikle yaşı küçükse, cüssesine aldırmamak, dikkate almamak.
Haşır Neşir Olmak; Bir arada olmak, kaynaşmak.
Havayı Yumruklamaya Çalışmak; Sinirlerini boşaltmak için, öfkeyi içine atmaksızın bir şeyleri yumruklamak, kırmak, bağırıp, çağırmak şeklinde yersiz hareketler yerine havaya yumruk atma tavrı sergilemek.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Hırçınlaşmak; Açık, belli bir nedeni olmaksızın sinirlenip huysuzluk etmek, kırıcı davranışlarda bulunmak, öfkelenmiş olmak, sert, uygun olmayan davranışlarda bulunmak.
Homurdanmak; Kızgınlık, öfke ya da can sıkıntısıyla, yarı anlaşılır, yarı anlaşılmaz bir biçimde kaba sesler çıkartmak, alışılmışın dışında bozuk sesler çıkartmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
Kullaşmak; Kul özelliği kazanmak, kul durumuna gelmek, kul olmak.
Müdahale Etmek (Müdahil Olmak); Araya girmek, el atmak, karışmak. Bir davada verilecek kararın dolaylı olarak etkileyeceği üçüncü kişilerin davaya katılmalarını sağlamak.
Ululaşmak; Ulu duruma gelmek, büyüklenmek, havalara girmek.
Üzerine Toz Kondurmamak; Bir kusuru, bir eksiği bulunabileceğini kabul etmemek, çok beğenmek.
(4) Ne doğan güne hükmüm geçer, Ne halden anlayan bulunur… şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI’nın “GÜN EKSİLMESİN PENCEREMDEN” isimli şiirinin başlangıcından sonra “Neylersin ölüm herkesin başında / Uyudun, uyabnadın olacak / Kim bilir nerede, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak, Taht misali o musalla taşında…” dizeleri yer almaktadır. Şiir Münir Nurettin SELÇUK tarafından Türk Sanat Müziği eseri olarak Mahur Makamında bestelenmiştir.
(5) To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jüliet (Romeo ile Jüliet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Juliet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Gerçeğe çok yakın bir aşk romanı. Sinemaya da uyarlanmıştır.
(6) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
(7) Alın teri hiçbir zaman kir tutmaz… El emeği, göz nuru dökülerek edinilen helâl kazanç alın terinin gereğidir.
(8) Bir yudum su veren olmasın; Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(9) Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin; / Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin? Mehmet Akif ERSOY (BÜLBÜL) (Aşiyan; Kuş Yuvası, oturulan yer, ev, mesken).
(10) Belâ (Musibet, Felâket) geliyorum demez (pattadak gelir); Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.
(11) İnsan bilmediğinden korkar, cahil cesur olur… “Akıllı insanlar kendilerini heyecana kaptırmazlar: faziletli olanlar kuşku içinde olmazlar; cesur olanlar hiçbir şeyden korkmazlar... Bilmediğini bilmeyenlerden hemen uzaklaş, çünkü onlar aptaldır, seni de aptallaştırır... Gerçek bilgi, insanın ne kadar cahil olduğunu bilmesidir...” şeklindeki KONFÜÇYÜS sözü ışığında gerçekleştirilmiş söz.
(12) Sanki billur bir pınar… diye başlayan Adana yöresine ait türkünün en güzel bölümü; “Senin en güzel yerin kahverengi gözlerin olsa…” gerek.
(13) Boğaziçi’nde, Bir fakir Orhan Veli’yim… Orhan Veli KANIK’ın “İSTANBUL TÜRKÜSÜ” şiiri. Son dizeleri şöyledir; “İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim, Bir fakir Orhan Veli, Veli’nin oğlu, Tarifsiz kederler içindeyim…” Şiir, Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelenmiştir.
(14) Kırk Üzerine; O kadar çok bir kısmı hurafe de olsa söylenmiş anlamlı sözler var ki, bir kaçını sıralamadan geçemiyorum; “40 türlü çile, 40 merdiven, Kılı 40 yarmak, Farsçada; 40 yıl çile çekmek, 40 yılda bir, 40 dereden su getirmek, 40 ından sonra azanı teneşir paklar, 40 gün, 40 gece nefsini terbiye etmek 40 rekât namaz, 1/40 zekât, bebek 40 günlük olmadan sokağa çıkarılmaz, 1/40 sayamamak, 40 yıl hatırı olan kahve ve 41 kere maşallah...”
(15) Sükût İkrardan Gelir; Bir insanın kendisine yöneltilen itham, yargı ya da suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında sözlü, ya da kaş-göz işaretleriyle cevaplamak yerine susuyorsa hareketi o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Kısaca yanıtlanması gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. Ve buna en uygun sözlerden biri de; “İnkâr da aşktan gelir!” sözüdür. ATASÖZÜ
(16) Aşk beni arif etti, inceltti zarf etti, ben aşkı bilmezdim, aşk beni tarif etti! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ