“Gönül kimi severse güzel odur!” diye bir söz vardır. İşyerimde, “İşyerimde” deyince yanlış anlaşılmasın, patron falan değil,  önceleri “üç-otuz paraya”, şimdilerde “üç-otuz üç, ya da üç-otuz dört paraya” çalıştığım fabrikada, genç, güzel, boyu-boyuma, belki yaşı da yaşıma uyan bir genç bir kız vardı.

İlgimi oldukça çekmesine rağmen daha başlangıçta bu genç kızın bana göre bir kısım mahzurlarını(!) söylemeliyim. Bir defa işe başlayalı tahminen henüz beş-altı ay kadar olmasına rağmen, kadınların çalıştığı bölümün başı olmuştu.

Öğrendiğim kadarıyla lise mezunu olup andığım süre sonunda maaşına en çabuk zam yapılan biri idi.

Lise mezunu olup da fabrikada önce asgari ücretle, daha sonra onun az biraz üstünde bir ücret alıyor olsa da kanaat edip çalıştığına göre çalışmak için bir zorunluluğu olsa gerek diye düşündüm, bilemezdim, bilmem de imkânsızdı tabii ki nedenini.

Ancak çay molalarında, yemek aralarında rastlıyordum ona. Bir-iki defa da göz göze geldik sanırım. Duygusal beraberliği umut etmek başka, yaşamak başka! Düşündüğüm; karşı karşıya geldiğimizde “Günaydın!” ya da “Merhaba!” demekten ileriye gitmesi mümkün olmayan duygusal bir beraberlik, ya da tek yönlü bir yaklaşımdı.

Acaba öz olarak; “Kendini fasulye gibi nimetten saymak!” diyebilir miydik düşüncelerime? Gerçek şu ki, bu bir beğeni idi ve kişinin kendi kendine “Gelin-Güvey” olmasında bir mahzur olmadığı düşüncesindeyim!

Fabrikada çok eskiler hariç, öyle ahım-şahım(1) fazla ücretle çalışan kimse yoktu. Dolaysıyla o yeni, ben ondan birazcık da olsa eskiydim. Fabrikada verilen fabrika tulumlarını, kıyafetlerini kullanıyorduk. Bu nedenle onun sivil, ya da günlük giyim-kuşamını erken geldiğim bir gün bir kere görebilmiştim, ancak.

Benim gibi çulsuz olması muhtemeldi. Hani düşünceme değer vermiş olsam; “İki çulsuz bir hamama yakışır” idi. “Çulsuz” yerine “Çıplak” da denilebilir. O züğürt(2), ben züğürt, o çulsuz, ben çulsuz, o yoksul, ben yoksul…

 Birinin diğerinden muhtemelen haberi olmayan iki insanının istikbali, ilerisi olabilir miydi ki? 

Birincisi; “Köyden inmiştim şehire, şaşırmıştım birdenbire!”  Başlangıçta uzak da olsa bir akrabamın yanında kalmıştım. “Taş, taş üstüne oluyordu da ev, ev üstüne olmuyordu.”

Bir süre sonra makul(!) bir şekilde anlaştık uzak akrabamla ve uzaklaştım yanından. Kümes gibi bir şey bulduk hemen evlerinin yakınlarında, kiralık. Onlar bir şeyler verdiler, işlerine yaramayan, ben ikinci-üçüncü ellerden gün-be-gün tamamlamağa çalıştım eksiklerimi.

Elektrik-su ev sahibinin adınaydı. Asgari ücretin azıcık üstü bir kazanç ve kümes gibi bir ev! Uzak akrabamdan gelip konulan transistorlu radyo, ancak birkaç kanalı gösteren siyah-beyaz, yakından kumandalı(!) televizyon evimin aksesuarlarıydı(3).

Bekâr bir adam için soba ne gerekti ki, odun-kömürle kim uğraşacaktı? Portatif elektrikli bir kalorifer, elektrikli bir battaniye yetmişti bana. Çayımı demleyip, yemek adı altında pişirdiğim şeyler için piknik tüpümü, kaybolmaması için hep cebimde taşıdığım çakmağını ve ütümü de eskicilerden almıştım. Bütün bu işleri askerlikte hemşeri diyebileceğim yedek subay komutanımdan öğrenmiştim, kulakları çınlasın!

Cep telefonu mu? Haydi canım sen de! Kim kaybetmişti ki ben bulaydım? Ama dur! Patronlardan, daha doğrusu mühendislerden unvan olarak küçük ve fakat insan olarak büyük ve kalender biri; “Telefonumu değiştireceğim. Kendine hat al, makinesi benden!” demişti. Gerçektir ki çok sevinmiştim.

O telefona sahip olmayı özlemle beklediğimi anlatamam, sebebinin ne olduğu biliniyordur herhalde. Yeter ki onun da, yani o genç kızın da cep telefonu olsundu. Da… Ne yani, sonuç? Ben ki, bir-bir buçuk kilometrelik mesafeyi dolmuş-otobüs parası vermemek için yürüyen çulsuz adam, neyi umut edebilirdim ki?

Çulsuz deyince anlaşılmıştır; ne sinirlenince tüttüreceğim sigara, ne de efkârlanınca çekecek herhangi bir zıkkım(4) alışkanlığım vardı. Olabilir miydi? Olabilmesi, olabilme mantığı içinde miydi hem?

İkincisi; aşk-meşk konusunda da ne yol biliyordum, ne yordam. Göz göze bakmamın dışında, göz göze bakışmanın değil. Uzak akrabama danışmaya kalksam, ne de olsa şehir görmüş adam; “El uzat!” desem, önce sunturlu bir “Hayde be!” der küfür gibi, sonra gözlerimin içine baka baka; “Senden ne köy olur, ne kasaba, neyin var, neyine güveniyorsun ki, aşk-meşk diyorsun?” deyip hevesimi kaçırırdı! Ülkemin, tüm ülkelerin ya da kısaca tüm dünyanın kuralı bu ve böyle idi galiba.

Üçüncüsü ise; muhtemelen boyun bükmek, kadere rıza göstermek olsa gerekti. Beynin meşgulken, ruhun hiçbir şeyi esirgemezken, kalbin tıpır-tıpırken, gönlünde özlediğin mekân yer etmişken, damarlarındaki kanın bile onun için aktığını hissederken, gözlerin hep onu arar, kulakların hep onu işitmek isterken, kısaca hayallerinle bütünleşmeye çalışırken, varsın cismin-bedenin olmayıversin idi o genç kızla. Neyse!

Eli böğründe(5) züğürt, ya da çulsuz bir adam ne yapar? Evden-fabrikaya, fabrikadan eve, nefsini köreltecek(6) kadar yemek ve uyku gelinceye kadar televizyon önünde pineklemek…

Okumak mı? Karnı aç olanın beynini doyurması ne kadar mümkündür ki? Bazen fabrikada ortaya bırakılmış reklâm dergilerine imrenerek bakıyordum. Bazen ortaya, kapı önlerine poşetler içinde konulan gazete ve dergileri alıp okumaya çalışıyor, hem de yemek masamın üzerinde sofra bezi niyetine kullanıyordum. Bu, pratik bir alışkanlığımdı, masa topla, sil-süpür yerine, her yemekten sonra gazeteyi toplayıp atmak…

Sinema neyime idi, televizyonum vardı ya! Soğuk kış günlerinde elektrikli battaniye içine büzülerek, sıcak yaz günlerde ise ayaklarımı uzatarak seyrettiğim televizyonum. Çok nadiren(7) de olsa amatör küme maçlarına giderdim, tabii evime en yakın sahaya ve yürüyerek.

Oradaki lokalde(8) bulunan renkli televizyondan büyük maç varsa onu da seyrederdim. Mecburiyetten, ya da kendime ziyafet çekme düşüncesiyle ekmek arası köfte, gobit veyahut da gözleme yer, ayran ya da kola içerdim.

Ama haftada yalnızca bir defa, fazlasına kendi iznim yoktu! Gene de ayda bir kere olsa da kendime İskender kebap-künefe veyahut da mantı ve herhangi bir canımın çektiği hamur tatlısı ısmarlama hakkım vardı. Bu ağır yemeklerin ardından taze demlenmiş bir çay içmek de en büyük zevklerimden biri idi.

Fabrikanın servisleri bizim sokaktan hatta yakınından bile geçmiyordu. Yürümem mecburiyettendi bir bakıma. O genç kız ise servislerden biri ile gidip geliyordu. Evi neredeydi? Kimdi? Neyin nesiydi? “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş!” örneği ilgisi var mıydı bana karşı? Anıyor muydu, hatta arıyor muydu beni acaba bazı bazı? Bunu bilmem o kadar imkânsızdı ki!

Bir tek lise mezunu ve güzel olduğunu biliyordum, bir de ismi vardı aklımda; Filiz. Herhalde anası domates-biber öncesi ağaçların filizlendiği zamanda doğurmuş, babası da bu nedenle bu ismi vermiş olsa gerekti, sanırım. 

Köyden, ırgatlıktan(9) aklımda yanlış kalmadıysa o, kim bilir kimlerden Filiz’di? Genelde bilindiği üzere insanlar isimlerinden ziyade lâkaplarıyla tanınır köylerde. Çünkü çoğu isim atalardan kalan bir alışkanlıkla aynıdır. Örneğin “İsmail bilmem ne” dersen anlaşılmazdı da, “Bürümcüklerin İsmail” dedin mi herkes bilirdi, soy ismine gerek kalmadan.

Çocukluğumda ben de köyümde Karaosmanların Hilâl ya da Ramazan diye tanınırdım. Hilâl ismini bazıları anlamaz “Bilal mı?” diye sorardı. Bazıları da “Celâl” ismini yakıştırırdı. Köyde genelde dili dönmeyenlerin söylediği ismim ise Ramazan idi.

Öyküsü de şöyle; ramazanın başlangıcı ya da bitişi hilâlin görünmesiyle olurmuş. Böyle bir gecede doğmuşum. Babam; “Hilâl göründü, ismi Hilâl olsun!” demiş. Annem “Ramazan’dayız, Ramazan olsun!(10)” demiş. Sonuçta ikisinin de dediği olmuş!

Evet, başımı sokacak bir kümes, karnımı doyuracak ekmek, günüme gün katmayacak, ama ele-güne de muhtaç olmayacak bir yaşam biçimim vardı. Varsa alırdım, yoksa yok. En mükemmel yaptığım işlerden biri maaşımı alır-almaz kiramı ödemekti ki; bu konuda ev sahibimden geniş boyutlu bir “Aferin!” aldığımı söyleyebilirim.

Fabrika tarafından yatırılan maaşımı çekmek için Bankamatik Kartım vardı, ama Kredi Kartı korkumdu, hem hangi banka bana Kredi Kartı verirdi ki?

Dürüst doğup, dürüst ölmüyordu insanlar. “Yol sıra gidip, çay sıra gelmek” gibi oluyordu yaşam. Vakti gelince ruhun ilgili yerinde, bedenin toprakta oluyordu, hiçbir işe yaramadan, hiç gün yüzü görmeden, hiç aydınlıkla karşılaşmadan!  Asgari ücret artar, belki biraz patronun gözüne girer, üç-beş kuruş zam alırdın. Ama nereye kadar? Bu konuda da söylemem gereken söz şu. “Boş gezenin, boş kalfası olduğumdan(11) ne zaman denetleme, yurt dışı sevk, acil sevkiyat olsa; ben joker(12) gibi demirbaştım.

“Gel Hilâl!” derlerdi, hiç naz yapmadan gelirdim. Bu nedenle patronun gözünde idim ve emsallerime göre az-biraz da olsa maaşım farklı idi, Allah bereket versin!

Atalarımız; “Ağaca dayanma çürür, duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür!” demişler. Demek oluyordu ki, ne yapacaksam, o işi bir başıma, ben başıma, tek başıma yapmalıydım. Ama ne? Ne bildiğim bir meziyetim(13), ne de övünebileceğim herhangi bir yeteneğim vardı. Kısaca; “Ömür boşu boşuna nasıl tüketilir?” onu biliyordum, hem de belki çok iyi. Bazen isyan gibi olacaktı: “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?(14) demek.

Demek ki bazı yerlerde kural bu idi; “Saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra!” Neden böyle demek gereğini hissettiğime gelince; askerden tezkere alıp “Merhaba” demek için köye uğramıştım. Askere giderken üç kardeştik. Döndüğümde dört kardeş olduğumuzu görmüştüm. Kim bilir şu anda bir kardeşim daha olmuş mudur acaba? Bu arada neden köyden kaçtığımı anlatmam yararlı olacak.

Tüm kardeşlerim erkekti. Ben en büyük, her şeye koşan, her şeyi yapması gereken ve en çok hırpalanan, dövülen ve dayak yiyendim. Belki hırpalanmak, dayak yemek zoruma gitmiyordu da; özellikle annemden işittiğim; “Gözü kör olasıca, boyun devrilsin, geber inşallah, Allah cezanı versin!” gibi sözler canımı daha fazla acıtıyordu…

Alavere-dalavere(15) mayamda yoktu. Peki, ben ömrümü aydınlatacak, sevdiğim insanın ilgisini çekecek, hatta beni ona kavuşturacak, bana yararı olacak, başkasına zararı olmayacak bir şey, yapamaz, bulamaz mıydım ki?

Eskiden, doğal olarak benim evimde de Türk filmleri revaçtaydı(16). Bir Türk filmi vardı o siyah-beyaz camda. Bir muhasebeci, ya da mutemet fabrikaya ait parayı çaldırıyordu, çaldırdığına kimse inanmıyor, herkes parayı sakladığı düşüncesiyle ona yaltaklanıyordu(17). Daha önce seyrettiğim bir diğerinde ise milli piyangonun büyük ikramiyesinin bir memura vurduğu anlamlandırılıyordu. Ve gene benzer durumlar…(18)

Kapkaç, üçkâğıtçılık, dolandırıcılık nedir, bilmezdim ki? Hem bu olaylarda karşı taraf zarar görürdü. Peki, o söylediğim filmlerdeki gibi, ama herkesin bildiğinden farklı çevremdekileri kısa bir süre için de olsa inanacağı, benim de bunu yapmakla menfaat temin edip, başkalarına zarar vermeyeceğim ne olabilirdi ki? Düşünüyordum ve de günlerce de düşündüm.

Bir pazar günü amatör küme maçını seyrederken yanımdaki kişi, “Tüh! Gene bir kuponda ikide kaldık, öteki kuponda bir şey yok, anasını…” dedi ve bir kâğıdı buruşturarak atıp lokale yöneldi.

Dikkatimi çekmişti hareketi, hemen attığı kâğıdı aldım ve arkasını okudum, dikkatlice, kendimi vererek. Rakamlarla oynanan bir oyundu ve ikramiyenin büyüğü altı tutturana, küçüğü üç tutturana veriliyordu, cumartesi günleri oynanan Spor Loto denilen bir oyundu. Pazar dâhil, cumartesi akşamına kadar haftanın her günü de ertesi haftanın oyunu oynanabiliyordu. Olmayan zekâm çalıştı. Pazar günü, ikramiye çıkan cumartesinin rakamlarıyla bir kupon oynasam, “Altı tutturmuşum!” diye şakısam(19), bundan kimin zararı olurdu ve ben nasıl menfaat sağlardım? Gene de çevremde bana inananların hiç mi zararı olmazdı? Yapamazdım, ama yine de aklımın bir köşesinde sığıntı(20) olarak kalsa zararı mı olurdu ki?

Allah bazı şeylerin sırasıyla olmasını istemişse o şeyler sırasıyla oluyordu mutlaka. Bir gün o genç ve kalender(21) mühendis bey;

“Bu telefonun!” dedi. “Sana hediye olarak hat da aldım, birkaç liralık da kontör yükledim. Güle güle kullan! İyi günlerde kullan. Canın sıkılırsa araman için kendi numaramı yükledim. Sen ara, ben kapatır seni geri ararım. Maksat kontörün bitmesin!” dedi.

Bana öğretilen; “Almadan vermek sadece Allah’a mahsus” idi. Mühendis bey karşılık beklememişti bir insan olarak. Elini öpmek istemiştim, hınçla(22) geri çekmişti elini;

“Estağfurullah! Bir çay ısmarlarsın, olur, biter!” demişti. Oysa fabrikada çay bedelsizdi, sadece çay içmenin belirli zamanları vardı.

“Allah’ım mühendis beyin hanımını hayırlısı ile kurtar, bebeği hayırlı bir evlât olsun!” diye dua ettim. Oysa ne abdest, namaz bilirdim, ne de oruç, niyaz. Kimse öğretmemişti bana yaşamımda, askerlikte bile. Sadece fabrikadan vefat eden emekli bir ağabeyin cenaze namazına gitmiştim, onda da hocanın tarifine göre ayakta dikilmiştim, herkesin yaptıklarını tekrarlamıştım, o kadar.

Sanki her şey cep telefonu edinmekle bitiyordu. Bana göre her şey şimdi başlıyordu, ya da başlamak zorundaydı. Kimseden ne öğüt dilenebilirdim, ne de yardım istemem mümkündü. O halde; “Selamünaleyküm!” deyip, benim onun karşısında konuya girmem gerekti, ama nasıl?

İnsan devamlı düşününce düşünmekten boğuluyor, yoruluyor, bunalıyordu. Konuşmak istesem, fabrikada olmazdı, herkesin gözü önünde. Servise binmek istesem; “Ne alâka?” Mahallesinde, sokağında takip etmek ve konuşmaya çalışmak… Allah akıl-fikir versin! Not yazsam? Nasıl verirdim, hem demodeydi(23)!

İnsanlar bir şeye niyet ettilerse onu yapmak için her şeyi göze alıyorlardı. Çılgınca denilecek, ama en doğrusu karşısına geçip; “Seninle ilgilendim, sen de benimle ilgilen!” demek mi olacaktı (acaba)?

“Tükenmeyen çareler sadece demokrasilerde” imiş! Tükenen çareler de benim yaşamımda olsa gerekti. Hem uzak akrabamın dediğini varsaydığım gibi; “Güvencem neydi?” ki, gönül bağı oluşturaydım?

Fabrikaya yine erken gelmiş, sigara içen ve kendi aralarında geyik muhabbeti(24) yapan arkadaşlarla iki lâfı uç uca eklerken(25) servisinin geldiğini gördüm onun.

Etrafıma boş verdim, tüm cesaretimi dilimde topladım, gene de ona ne diyeceğimi bilmeksizin! Servis biraz gecikmişti. İnenler tulumlarını giymek için acele olarak fabrikaya yönelmişler, en sona o kalmıştı.

İnerken elindeki paketi düşürür gibi oldu, sendeledi. Hemen elini tuttum. Bu bana Allah’ımın da el uzatması gibi geldi.

“Şey!” dedim sadece, başka tek kelime bile dökülmedi dudaklarımdan.

“Bir şey mi demek istiyorsunuz? Çabuk söyleyin, zaten geciktim, işe başlayacak hanımlar beni bekler!”

“Ben de çay paydosunda bekleyebilir miyim sizi?”

Yüzüme baktı, gülümsedi ve koşar adımlarla fabrikadan içeriye girdi. “Angut gibi(26)” bakmıştım peşinden. Hareketini “Evet!” ya da “Hayır!” olarak yorumlayamıyordum. Kısır(27) tahsilli, yol-yordam bilmeyen birinden de ne beklenirdi ki zaten? Gene de ufak bir kâğıda cep telefonu numaramı yazıp cebime koydum.

Daha henüz makinelerimizin başına geçmeden fabrikanın genel hoparlöründen; “Ani bir denetleme gereği, beyler çay molasına denetlemeden sonra gideceklerdir!” diye anons edildi. Dörde katlanmış telefon numaram cebimde öylece kalmıştı, mahzun(28).

Çay zili çalmış, anonsu duyan bayanlar anonstan etkilenmemiş olarak Çay Salonuna gidiyorlardı. Göz ucuyla da olsa görüyordum onların gidişlerini, biri hariç. O biri en sonra çıktı atölyeden ve yolunu şaşırmadan, sakin diyebileceğim, ancak kararlı adımlarla yanıma geldi ve;

“Bir şey söyleyecektiniz herhalde, yarım kaldı!” dedi.

Sağıma-soluma baktım, beni gören var mı, diye. Sonra monitörler(29) takıldı aklıma. Çalışırken mühendisler ve patronlar tarafından istedikleri anlarda izledikleri, denetledikleri.

“Cep telefonunuzu isteyecektim, eğer verirseniz söylemek istediklerimi anlatmaya çalışırım. Ya da yazım, imlâm iyi değil, ama not yazarım!”

“Peki, numaramı söylesem aklınızda kalacak mı?”

“Kalır Filiz hanım, siz bir deneyin lütfen!”

“Peki, Hilâl bey!”

Ve numarasını verdi. Akıllı değilsem de, zeki olduğumu sanırım. Numarasını aklımda tutmaktan ziyade, beni ismen tanımasından mutlu olmuştum. Fabrika büyüktü, yüz kişi üstünde mevcudu vardı ve ben özelliği olmayan sıradan, normal bir işçiydim. Ama o beni aklında tutmuştu!

Fabrika için ufak bir not daha, çalıştığımız konu itibariyle, ziynet, kol saati, cep telefonu kullanmak yasak, bone(30) ve galoş(30) takmak, hijyen(31) kurallarına uymak kesinlikle zorunlu idi mesai saatleri içinde. Ve ben bu mesai saatlerini nasıl bitireceğimi düşünüyordum. Bir de denetleme uzun sürerse, başıma nelerin gelebileceğini.

“Şamar oğlanıydım(32)” ya! Daha önce de dediğim gibi; “Kal Hilâl!” derlerdi, kalırdım, artık ne zamana kadar olursa. Allah Kerimdi! Tevekkül(33) öğretilmiyor, öğreniliyor, ya da kendi kendine oluşuyordu.

Mesai denetleme ile bitmiş, ancak ertesi günün sevkiyatı için başıma gelmesi muhtemel şey gerçekleşmiş, sevkiyat için yetiştirilmesi gereken mallar için sonrasında izinli olacağım gece vardiyasına(34) kalmıştım.

Cep telefonumda mühendis beyin numarasından başka ikinci bir numara daha vardı artık, gerçekten beni hayata bağlayan. Mühendis bey cep telefonumu nasıl kullanacağımı, nasıl mesaj çekeceğimi anlatmıştı, hatta saat ayarını, uyandırma alarmını kurmaya kadar bile. Alarm deyince beynimde bir alarm oluştu.

Bu kadar sıkıntıda ve beceriksizken “Gönül Dünyam” konusunda niye mühendis beye danışmıyordum ki? Sanırım o beyefendi ve kalender insan, ne “çulsuz” derdi, ne de “etin-budun ne ki?” diye düşünürdü. Yol gösterirdi muhakkak, inanıyordum. En kısa zamanda, ilk işim ona danışmak olmalıydı, hem telefonla değil, yüz yüze.

Sabahı zor ettim. Dinlenmek için eve gitmeden önce mühendis beyi mutlaka görmeliydim. Zamanımı boşa tüketmemeliydim. Ne de olsa o tahsilliydi, çok şeyi bilen, bilebilen, sır tutabilen ve görmüş-geçirmiş biriydi bana göre.

Ben anlattım, o dinledi. O anlattı, ben dinledim. Güvenim yerine gelmişti. Mühendis bey;

“Ben ikinizin arasına girerim, ama bu hem yakışık, hem de doğru olmaz. Kendin başarmalısın, duygularını kendin anlatmalısın. Eğer meyli varsa, ya da olacak gibiyse dinleyecektir seni. Yoksa… Ne benim, ne de senin çaban yeterli olur zaten. Bir önerim, sakın bana açıldığın gibi bir başkasına, hele hele fabrikadan başka birilerine açılıp bu konuda araya aracı koymaya çalışma. Yine mühim bir konu; sakın ola kendini o genç kıza telefonla, ya da mektupla anlatmağa kalkışma. Karşı karşıya gel! ‘Dilin kemiği yok!’ derler, söyleyeceklerini iyice düşün, tart! Düzeltmenin zor olacağı sözleri sakın söylememeğe çalış. Özellerini sonraya sakla. Sırlarını da evlenmenin ertesine bırak. Benim en son söyleyeceklerim bunlar!” dedi.

Sonra ona mesaj çektim: “Müsait olduğunda aramama izin ver lütfen!” diye.

Cevap tek kelimeydi;

“Peki!”

Ben aceleci davranmış, gece vardiyası biter bitmez evime dönünce çekmiştim mesajı, o sanırım çay molasında cevaplamıştı beni.

Akşamı zor ettim.

“Mesaiden şu vakitte çıkar, şu vakitte servise biner, şu vakitte evinde olursa, ben de bu vakitte ararsam, görüşürüz” diye düşünmüştüm. Kendimce makul ve müsait zamanı belirledikten sonra ellerim titreyerek de olsa bastım telefonumun tuşlarına. Her zamanki gibi acele etmiştim galiba. Bilmem kaçıncı çalışından sonra açıldı telefonu;

“Ben Hilâl. Haddimi bilmediğimi ya da aştığımı sanmayın lütfen! Ne olduğumu biliyorum, ne olduğunuzu da… Yarın cumartesi. İstediğiniz bir yerde, istediğiniz bir zamanda sizi beklemek ve düşüncelerimi izninizle anlatmak, paylaşmak isterim!”

“Düşünceleriniz neler olabilir ki?”

Mühendis beyin dedikleri geldi aklıma hemen;

“Görüşelim lütfen! Yüzünüzü, gözlerinizi, sesinizi esirgemeyin benden, lütfen!”

“Peki!”

Bu; ikinci “Peki!” deyişiydi.

Sözleştik, şehrin orta yerlerinde,  PTT binası önünde. Ondan sonrası benim kararım olacaktı.

Mühendis bey;

“Eğer konuşmayı kabul ederse, sinekkaydı tıraş ol, temiz ol, askerlikten bu alışkınlıklarının olması gerek, koku sürün, bayramlık elbiselerin varsa onları giy. Sana değer vermişse o da öyle giyinecektir, günlük elbiseleri ile gelmesi muhtemel değil, kabul ederse seninle görüşmeyi. Senin kendisine değer verdiğini bilmeli. Bir de kadınlar genelde böyle durumlarda çiçekten hoşlanır. Bir çiçek al. Bir gül ya da karanfil. Beyaz, ya da kırmızı. Başka renk olmasın. Başlangıçta hediye gibi başka bir şey götürme, sakın. Sonrasını da sen bileceksin zaten!” demişti.

Buluşma yerimizde bir saat öncesinde hazırdım, elimde kırmızı bir gül ile. O ise tam vaktinde geldi. Ne elini uzattı, ne gülümsedi. Sadece; “Merhaba!” dedi. Doğrusu çekindim, itiraf etmem gerek!

Çiçeği teşekkür ederek aldı ve kokladı. Usul usul yürüdük, yönsüz, sessiz.

“Kendinizi esirgemediğiniz, bana zaman ayırdığınız için sağ olun!”

“Siz sağ olun!”

“Oturalım mı bir yere?”

Üçüncü kez “Peki!” dedi. Sanırım bu “Peki!” deyişler aklımın başımdan gitmesine yetiyordu. O kadar güzel, anlatılamaz ve inanılmaz bir şekilde “Peki!” diyordu ki!

Elini, ellerini tutmamam, derdimi anlatmamam için masanın altına saklamıştı, sanki.

“Bir çay lütfen!” dedi. Yanında başka bir şey istemedi. Başlamam için bekler gibiydi.

Âdettir herhalde, insanlar, özellikle özelliği olanlar konuşmaya başlamadan evvel boğazlarını temizlemenin zaruri(35) olduğunu düşünürler, ben de öyle yaptım;

“Öncelikle ve tekrar haddimi bildiğimi, bazı şeyleri umut etmemin, hatta hayal etmemin bile uygun olmadığını bildiğimi tekrarlamak isterim. Ne yapayım ki etkilendim sizden? Size duygularımı anlatmadan ölürsem gözlerim açık gider inancıyla içimdekileri söylemek için yaklaştım size. Umarım bağışlıyorsunuzdur beni!”

“Devam edin, lütfen!”

“Sizin Tanrı’nın bağışı olan güzelliğiniz yanında, benim kendim için bir sıfat üretmem gereksiz. Üstüne üstlük, siz lise mezunusunuz, ben ilkokulu ancak bitirebildim. ‘Davul bile dengi-dengine diye çalarken’ sizden benimle gönül yakınlığı beklememin muhakkak ki gerçekleşebilecek bir umut olmayacağı düşüncesindeyim de.”

“Peki! Denemek, adımlarınızı birkaç adım daha öteye atmayı düşünmez misiniz?”

Bir kere daha “Peki!” ve aklım başımdan uçtu, uçuverdi, geri gelmeyi istemeksizin.

“Tüm dünyama egemen oldunuz. Ne kadar hayal etmesini biliyorsam o kadar hayalimdesiniz, ne kadar rüya görüyorsam içindesiniz, sizsiz bir an bile yaşamak yok düşüncelerimde. Sizi sevdiğimi söylesem, saygınıza karşı nankörlük mü etmiş olurum?”

“İlkokul mezunuyum diyorsunuz, ama etkileyici konuşuyorsunuz. Devamı var mı söyleyeceklerinizin?”

“Siz dinlemek istedikten sonra neden olmasın ki? Sizi çok, daha çok sevmeme izin verin lütfen. Yakınlaşmasanız bile uzaklaşmayın, ne olur? Sizi görmezsem işlerim rast gitmiyor, yediğimden-içtiğimden tat alamıyorum. Tüm günüm kararmış gibi geçiyor. ‘Hayır!’ demeyin hemen lütfen. ‘Evet’ kapısını açık tutun. Hiç olmazsa aralık bırakın. Ki ben de yaşamaya devam edeyim!”

“Hayır diyecek olsam, gelir miydim?”

“Allah’ım sana şükürler olsun, sana da çok teşekkür ederim Filiz, uzat elini lütfen!”

Uzattı elini, avucunun içinden öptüm, ne anlama geldiğini bilmeden. Yaşamımda ilk defa bir genç kızın eline değiyordu elim. Ürpermiştim, kalbim yerinden fırlarcasına çarpmaya başlamıştı. Bu, bir ruh haliydi. Ötesi yoktu.

Umut etmiş, umutlarımın esiri olmamış, ama umutlarımla bütünleşmiştim, yaşamaya başlamıştım. Bundan önceki hayatım, kör-topal bir zevzeklikti(36), yaşamaya şimdi başlıyordum.

“Peki! Sen beni dinleyecek misin, beni tanımak için?”

Bir kez daha; “Peki!” artık tam tımarhaneliktim(37);

“Gerek yok ki!”  dedim.

“Ama bilmen gerekli. Günlük kazanç sağlayan işlerle yaşamımızı devam ettirmeye çalışan babamın ani ölümü dolaysıyla çalışmak mecburiyetinde kaldım. Çünkü bakmam gereken bir annem ve okuyan bir kız kardeşim vardı. Ağabeylerimin eline bakamazdım, zaten onlar da oralı değillerdi. Ev kendimizin. Daha doğrusu, kız kardeşimle benim, babam ölmeden önce uygun görerek tapuyu üstümüze geçirtmişti. Çünkü iki ağabeyimin de evlendikten sonra bizleri unutması gücüne gitmişti. Liseden mezun olduktan sonra çalışmayı denemek istemiştim, şimdiki gibi anneme ve kız kardeşime bakmak zorunluluğum olmadan. Haber göndermiş ağabeylerim; çekindik; ‘Kız kısmısı çalışmazmış,  evde oturup nasibini, kısmetini beklermiş, görevleri sadece çocuklarına ve kocasına bakmak olmalıymış.’ Zaten okumama da, kız kardeşimin okumasına da engel olmak için her türlü çabayı gösterdiler. Anlatabildim mi kendimi?”

“Hayır! Bu senin iç dünyan, paylaşmak istediğin ve paylaşmaktan mutlu olduğum! Ya ben?”

“Gel, diyorsun geliyorum, iç dünyamı seninle paylaşıyorum, sıkıntılarımı anlatıyor, özlemimi hissettirmeye çalışıyorum ve hâlâ ‘Kalp kalbe karşıdır(38)’ dememi beklemeni anlayamıyorum!”

“O kadar mutluyum ki, anlamamamı anlayışsızlığıma değil, mutluluğuma ver lütfen!”

Her şey gönlümdeki gibiydi. Çıktık pastaneden. Bu kere el ele. Kendi uzatmıştı elini. Sıcacıktı eli. Bundan sonrasını düşünmemiz gerekti, hayal etmek değil.

“Bize gel!” dedi. “Annemle ve kız kardeşimle tanıştırayım seni. Hem bundan sonra sık sık gel ki tüm mahallemiz, sokağımız benim sana ait olduğumu bilsinler isterim! Tabii ki her şeylerden haberleri olan ağabeylerimin de bilmeleri arzum.”

Demek ki ben evlerinde vardım. Ama ne zamandan beri? İlk karşılaştığımızdan beri mi? Benim çabamı mı beklemişti? Sıkıntıları nedeniyle mi bana “Evet!” demişti. Kapıyı aralık bırakmamış neden tamamen açmıştı ki?

Sevgisi yok muydu yoksa? Mahallesinde peşinde koşanlardan, ağabeylerinin tükenmez hırçınlıklarından mı yılgındı? Bir anda sevgi değil, ihtiyaç olduğumu düşündüm.

“Beni sevdin mi? Seviyor musun?” dedim.

Ani tepkime şaşırmıştı.

“Bugüne kadar gönül dünyama egemen olacak kimse çıkmadı karşıma. Sorunu nasıl cevaplamamı istiyorsun? Ayaklarına mı kapanmam gerek, yoksa senin için ölmeyi mi denemeliyim? Böyle bir soru nereden aklına geldi? Ben de rüyalarımda, hülyalarımda, dualarımla hep seni istedim ve bunu önce kız kardeşimle, daha sonra da annemle paylaştım. Bu mu zoruna gitti yoksa?”

“Özür dilemem gerek mi?”

“Neden dileyeceksin ki? Seni istediğimi bilmek istememen zulüm(39) bana, zaten. En iyisi unutmak, bu günleri, bu anları hiç yaşamamışız kabul etmek!”

Daha bir tam gün dolmadan ilk tatsızlığımızı yaşamıştık. Ve benim bunun telâfi etmem(40) gerekti.

Anahtarıyla açtı kapıyı. İçeri girerken bir taraftan da;

“Anne! Deniz! Ben geldim, bir de misafirimiz var.”

Tuvalet olduğunu sandığım taraftan bir öksürme sesi geldi, onun dışında bir sessizlik vardı etrafımızda. Zamanı iyi değerlendirmeliydim. Sarıldım ve öptüm onu. Direnmedi, uzaklaşmadı ve fakat acele edercesine çabuk ayrıldı koynumdan!

Biraz sonra annesi ağzı kıpırdayarak, sanırım ki dua ediyordu, havluyla elini kurulayarak geldi yanımıza;

“Hoş geldin oğlum!” dedi. “Ben geciktirmeyeyim, öğle namazını kılayım. Sonra açsınızdır, Allah ne verdiyse, beraber doyunuruz!”

“Hilâl, izin verir misin? Ben de kılabilir miyim namazımı? Ancak cumartesi-pazarlarda vaktinde kılabiliyorum namazlarımı, sair günler fabrikada olduğum için kaza ediyorum. Sen de kılmak istersen sana seccade hazırlayayım!”

“İnanmayacaksın belki, ama hayatta başım secdeye hiç değmedi. Namaz falan bilmiyorum. Ama analı-kızlı namaz kılmanızdan etkilendim. Bana da öğretir misin? Hem başından sonuna kadar!”

“Çok zaman alacak!”

“Yeterli vaktimiz olmayacak mı?”

“Ne yani? Daha demin tanıştık. ‘Evlenelim mi?’ demek istiyorsun?”

“Neden olmasın ki? Ama bunu senin gözlerine bakıp, elini tutarak söylemek isterim. Şimdi namazını kıl ve bana doğrularımı hemen öğretmeye başla, hem bugünden!”

Ana-kız namazlarını kıldılar, yemeği beraber yedik. Yıllar sonra kursağıma(41) ilk defa ev yemeği girmişti. Doyduğumu hissettim. Yemek sırasındaki annesinin ahret suallerini(42) pas geçmem gerek.

Doğaldı tabii ki, bir anne olarak kızının şimdilik arkadaşı olan misafirinin geçmişini, ailesini, şununu-bununu öğrenmek istemesi. Saklayacak hiçbir şeyim yoktu. “Kimim-kimsem yok!” dedim. Maaşımı, evimi, tahsilimi, kendimi anlattım. Bir kez bile dudaklarını büzmedi, beğenmemiş gibi.

Yemeğe ders çalıştığı arkadaşından dönen Deniz de katılmıştı. Cici bir kızdı, özellikle “Hilâl Abi!” dediği zaman.

Beni uğurlarken, Filiz’in elini avucunun içinden öptüm, tekrar;

“Yarın da buluşalım mı? İstediğin yerde, istediğin vakitte!”

“Aynı yere geleyim. Ama ayakta dikilip beklemeni istemem. Oturarak bekle!”

“O zaman aç karnına gel, öğle yemeğini beraber yiyelim, başka bir şey gelmiyor aklıma.”

“Peki!”

Vallahi, billâhi, beni çıldırtmak için özellikle “Peki!” diyordu. Avucundan bir kere daha öptüm. Hayretle baktı;

“Bana bir daha ‘Peki!’ deme, kendimi kaybediyorum!”

“Peki!” dedi, durakladı, yanlış yapmışçasına başını önüne eğip bu kere “Pekâlâ!” dedi.

Boşu boşuna tüketeceğim bir yarım günüm ve onu “yatcaz-kalkcaz!(43)” dan sonra tükenmesi gerekli bir yarım günüm daha vardı. Eve dönüp de ne yapacaktım ki? Bankamatik kartımı kontrol ettim, evimin yolu üzerinde bir yerlerde. Aslında kontrol etmeme gerek yoktu, maaşlarımız henüz yatmıştı, ev kirası dışında hiç bir harcamam olmamıştı.

Banka müdürü aklıma sokmuştu, daha önce yatırdıklarımı fon hesabına aktardığım için param vardı. Bu paradan bir kısmını hayatıma giren bu eşsiz varlık için harcamama kim engel olabilirdi ki? Kredi Kartım, bu konudaki felsefem nedeniyle hâlâ yoktu ve olması da düşüncelerimin dışında idi.

Gittim bir yüzük beğendim ve aldım kuyumcudan, değiştirilmesi kaydıyla, hemen buluşacağımız pastanenin yakınından. Kuyumcu; “Pazar günü kapalıyız ama!” dedi. “Allah’ın günü çok!” dedim, sonra keşfetmek için lokantaya gittim.

Ertesi gün için yer ayırtmanın şart olup olmadığını sordum. Onlar “rezervasyon(44)” dediler. Yerimizi ayırttırdım, masraf ne olursa olsun. O; her şeye değerdi…

Ağır ağır eve yönelmiştim. Öylesine toktum ki, herhalde görmemiş gibi, ev yemeğini özlemiş olarak tıkındığım için olsa gerek yemek yiyecek hiç halim yoktu. Bir kutu süt yeterdi de artardı bana herhalde, olmadı, bir-iki de bisküvi atıştırırdım. Kutu süt almak için bakkala yöneldiğimde, yanındaki gazeteci büfesine gözüm kaydı.

Bugüne kadar önünden defalarca geçmiştim ama oyun oynandığını ilk defa fark ediyordum. Spor Loto yazılıydı tavanında. Hiç gereği yoktu, ama şeytan dürtükledi herhalde. Bir kolonu makineye oynattım. Ve o kuponu cebime koydum, gerçektir ki ne evvelki düşüncelerim vardı zihnimde, ne de bir ikramiye vuracağına dair umudum.

Dedim ya şeytan dürtüklemişti, gerçekte fikir züppesi(45) olmayan ben de şeytana engel olmak istememiştim. Çünkü biliyordum ki, daha doğrusu gördüklerimden, okuduklarımdan biliyordum ki para mutluluk getirmiyordu, hem de her zaman değil, hiçbir zaman.

Bir söz vardı; “Zamanı iple çekmek” diye. Benim durumum oydu, daha akşamı getiren seslerde. “Acaba benim dışımda zamanı iple çeken başka birisi de var mıdır?” diye içimden geçirmedim değil. Keşke demek uygun değil. İnanmak istiyordum, düşünülsün istiyordum, ummak, yaşamak istiyordum hülyamı…

O, “Otur, bekle!” demişti, ama ben ayakta gezinerek beklemeyi düşünmüştüm. Yine bir çiçek aldım ona. Bu sefer ak bir karanfil. Görünce gülümsedi;

“Dün aldın ya, tekrar etmeseydin keşke!”

“Olur mu? Seni tanıdım, bana ‘Seninim!’ dedin, bir çiçeği esirger miyim senden?”

“Sahi, ‘Seninim’ mi dedim, yanılmayasın? Bak bu sefer söyleme dediğin o kelimeyi söylememek için dikkatli oldum!”

“Beni üzmek yakışıyor mu sana?”

“Asla!”

“Hadi gel oturalım,  lokantada. Önemli bir şeyler söylemem gerek!”

“Ne gibi?”

“Oturalım, ısmarlayalım yiyeceklerimizi ve beklerken söyleyeyim, olur mu?”

“Peki!”

“Sözüm ona dikkat ediyormuş! Beni çıldırtmak için mahsus söylüyorsun, değil mi?”

“Gerçekten?”

“Anlamamış gibi yapma, lütfen!”

“Özür dilerim o zaman!”

Sessiz kalmayı tercih ettim.

“Yerimizi ayırtmıştım!” dedim.

Masamızı gösterdiler, oturduk karşılıklı, yemeğimizi yedik. Kahvenin tadı nasıldır, bilmiyordum. Garsonun teklifine “Çay içelim!” dedi Filiz. Eee! Böyle bir yemekten sonra ve teklifimden önce demli bir çay gerekirdi, değil mi?…

“Uzatır mısın elini?!”  Uzattı elini.

Yüzüğü parmağına taktım, ölçmüş de almışım gibi tam geldi parmağına ve;

“Benimle evlenir misin? Hem senin için makul olacak en kısa zamanda!”

“Tabii, ama düğün-dernek istemem, senin de ekonomik durumunun bizimki gibi olduğunu düşünüyorum. Varlıklı olmadığını sanırım. Evlenince bizim evde oturursun değil mi? Erimiz yok, anneme evlât, kardeşime abi olursun. Bizim evimiz seninkinden geniş olsa gerek. Gerçi görmedim ama evini.”

“Görmesen daha iyi olur zaten, pasaklılığın cirit attığı bir kümes orası. Beraber olmamız fikrine katılırım. Ama sana da bir gelinlik giydiremezsem ‘Yuh!’ olsun bana.”

“Neden kendine hakaret etmek; kendini aşağılamak için uğraşıyorsun ki? Birincisi titiz bir insansın, görüyor, biliyorum, kümes gibi desen de tertipli-düzenlidir evin. İkincisi her kızın hayalinde gelinlik giymek vardır. Sen de kendini damatlıkla giyindireceksen, nikâha giderken gelinlik giymekten mutlu olurum tabii”

Kanaatkârlığı duygulandırmıştı beni. Mendil için elimi cebime attığımda, oynadığım kupon geldi elime;

“Hiç âdetim değil, ama Spor Loto oynadım. Bakarsın ikramiye vurur, anlı-şanlı düğün yaparız!”

“Öyle sanıyorsun, ama yitirirsin beni, gözün dışarılarda olur, seni avlar, kandırırlar. Hem biliyor musun ne kadar çok akraban çıkar karşına? Ne kadar çok muhtaç olan, ne kadar çok ‘İhtiyacım var!’ diyen dizilir yoluna? Ve inanmayacaksın belki ama o kadar çok düşmanın olur ki ‘Hayır!’ dediğinde. Ve ben senin olmam, asla paraya-pula değer veren biri değilim çünkü!”

“Seni kaybetmek değil, düşüncesi bile mahzunluğum olur. O takdirde, ummak yerine kuponu yok etmem faydalı!”

Çakmağımı giydiğim takım elbisemin cebine koymayı unutmuştum. Bu nedenle belki yüz parçaya böldüm kuponu, kül tablasına bıraktığımda da rahatlamıştım…

Nikâhımızı anlatmayayım. Gelinlik içinde bir kuğu gibiydi karım. Patron evlendiğimiz için altın taktığı gibi, maaşlarımıza zam da yapmıştı. Fabrikadan katılan arkadaşlar da aralarında bir şeyler toplamışlardı. Davetiyemiz olmamıştı, nikâh şekerimiz de. Borcumuz olmasın diye dilememiştik. Gönlümüzün istediği gibi bir nikâhtı bizimkisi, tüm renkli düğünlerden-derneklerden daha coşkulu, daha güzel, daha heyecanlı.

Deniz’e “Darısı başına, küçük abla!” dedim. “Senin gibi iyi birisi nerden çıkacak ki karşıma enişte!” dedi. Beni iyi bilmesinden, ablasına uygun görmesinden mutlu olmuştum. Annesi, yani annem; “Saadetler dilerim evlâtlarım!” dedi, annem olmuştu.

Filiz’in ağabeyleri; “Mutluluklar dileriz!” demişlerdi sadece. Fakir değillerdi, Filiz’in söylediğine göre ama fakir görünmeyi yeğlemişlerdi, hiçbir hediyeleri yoktu bizim için.

Söylememe gerek yok herhalde, kümesimin emanetlerini, hatta fazlalarını bile iade ettim uzak akrabama. Paraya ihtiyacım vardı, sattım bir kısmını. Ev sahibimle vedalaştım. Nikâhıma davet ettim onu ve akrabamı, ev sahibim geldi nikâhımıza, karınca-kararınca bir çaydanlık takımı hediyesiyle, akrabam gelmedi. Benden uzak olduğunu biliyordum zaten. Başka bir şey gelmedi aklıma, gelmesi de anlamsız olurdu…

Sonra günler geçti aradan, bir gün “Anne olacağım!” dedi karım, sevindim, hem çok sevindim. Ağırlaşıncaya kadar çalışmaya devam etti fabrikada. Sonra “Doğum İzni” aldı, ben; ben başıma kaldım fabrikada…

Bir kızımız oldu, annesine uysun istedi Deniz. İsmini, Yeliz diye koydu. Yeliz aşağı, Yeliz yukarı. Tüm evin neşesiydi. Filiz tekrar başladı işe. Beraber çalışmamız gerekliydi çarkın dönmesi için.

Bebeğe annem bakıyordu, okuldan döndüğünde de Deniz. Yükünü hafifletmeyi istiyorduk Deniz’in. Bu sene lisede son senesiydi ve üniversiteye gitmeyi istiyordu. Bu nedenle biz fabrikadan döner dönmez nöbeti devralıyorduk ve onun odasında rahatça çalışmasını sağlamak için gayretli oluyorduk.

Kış gelmişti. Evimiz sobalıydı, gerçi o elektrikli kaloriferi getirmiştim bu evimize yaşadığım kümesten. O kalorifer Deniz’in odasındaydı, ne de olsa genç kızdı, kapısı kapalı olsun istiyordu ve sobadan etkilenmesin diye bebeğin beşiğini çok zaman o alıyordu odasına. Gerçi salıncağı da onun odasına kurmuştuk.

Sıkışırsa bizim kapımızı tıklatıp yardım istiyordu bizden Deniz. İki oda bir salon olan evde soba salonda yanıyordu, annem de artık salondaki divanda yatmağa alışmıştı. Bir gece gecenin kör vaktinde uyandırdı Deniz;

“Hilâl abi, Hilâl abi kalk, evde bir koku var ve anneannem hareketsiz yatıyor!”

Kalktığımda sarhoş gibiydim. Pis bir koku sarmıştı evin her yanını. Kapı-pencereyi açtım. Sobadan sızan karbon monoksit tüm odaya hâkim olmuştu. Bebeğe koştum. Gerçek anlamda mışıl mışıl uyuyordu:

“Sen nasılsın Deniz?”

“İyiyim abi”

“Ablana bak bir bakalım, ben de anneme bakayım!”

Annem nefes almıyordu. Gözleri açık ve mavi-maviydi. “Yapacak bir şey olur mu?” diye düşünürken Deniz’in sesi yükseldi;

“Abi koş, ablam hasta, kömürden zehirlenmiş herhalde!”

Koştum, az buçuk bazı şeylerden bilgim olmuştu, nabzı çok az atıyordu. Başımı göğsüne dayadım. Omzuma elini attım, sokağa çıkardım onu. Sokak da zift kokuyordu ama evin içine göre daha temizdi. Deniz de Yeliz’i dışarı çıkarmıştı, ağlıyor olsa da. Cep telefonumdan Acil Servisi aradım.

Geldiklerinde annem için “Ölmüş” dediler, karımın ağzına bir tüp bağlayıp “Acele etmeliyiz!” dediler. Onlardan bir diğeri fırsat bulup da beni kontrol ettiğinde “Sizin bünyeniz sağlammış! Geçmiş olsun size!” dedi. Etkilenmeyişimin sebebini öğrenmiştim…

Duyulmuştu annemin öldüğü. Hiç üzülmüş gibi görünmüyorlardı ağabeyler. Musallada(46) yatan öz anneleri idi, ağabeylerden biri, diğerine; “Ölüm hak, miras helâl!” diyor ve karşılıklı gülümsüyorlardı, annelerinin cenazesinde.

Oysa evin gözyaşlarına boğulan iki kız kardeşe ait olduğunu bilmiyorlardı, herhalde. Karım bana vakit namazlarını öğretmiş, beş vakit namaza başladığım gibi, cenaze, tespih, teravih namazlarını bile öğrenmiştim, evliliğimizin devam ettiği süre içinde. Bu nedenle annemin cenaze namazını tüm kurallarını uygulayarak yerine getirmiştim. Oysa ağabeyler hocanın tarifine bile dikkat etmeden diğer insanları omuzlayarak ön safa geçmiş ve öyle eda etmişlerdi(47) gereğini…

Fabrikadan izin almıştım. Her gün başına geliyordum karımın. Doktorlar bir şey söylemiyor, söyleyemiyorlardı.

Karım on gün direndi, benim olmaya devam etmek için…

Ve ben kızım Yeliz’le, Yeliz de teyzesi Deniz’le beraber kalakaldık bu nankör(48) dünyada...

 

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan.

(1) Ahım Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte, güzel.

(2) Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz.

(3) Aksesuar; Asıl olana, ana durumdakine eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir yönden bütünleyen, ama ayrıntı sayılabilecek şey. Bir sahne içinde, konunun gerektirdiği ölçüde yer alan ya da oyuncunun dekor gereği kullandığı her türlü taşınabilir eşya.

(4) Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.

(5) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.

(6) Köreltmek; Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak.

(7) Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.

(8) Lokal; Asıl anlamı; belli bir bölgeye, belli bir yere değin ve ilgili yerel, bölgesel olmakla beraber, öyküdeki anlamı bir dernek ya da kuruluşun üyelerinin buluşması için ayrılmış yer anlamındadır. Ayrıca hekimlikte vücudun belli bir bölgesine ait demektir (Lokal anestezi gibi).

(9) Irgatlık; Tarım ya da yapı işçiliği.

(10) Ramazan Ayının Başlangıcı; Hilâlin ilk görülmesi ile başlar.

(11) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

(12) Joker; Her şeyin yerini tutabilen. Şakacı. Ahbap.  Kimi kâğıt oyunlarında istenen kâğıdın yanına konabilen kâğıt.

(13) Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

(14) Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim…  “Neden saçların beyazlanmış arkadaş…” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Cengiz TEKİN’e, Bestesi; Hüseyin Rıfat ŞENGEL’e ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır.

(15) Alavere-Dalavere; Yalan-dolan, dolap, düzen (Genelde Kürt Memet nöbete şeklinde kullanılır)

(16) Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.

(17) Yaltaklanmak; Dalkavukluk, yalakalık, birine hoş görünmek,  onursuzca davranmak.

(18) Namussuz Namuslu-Milyarder; Şener ŞEN filmleri.

(19) Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek.

(20) Sığıntı; Bulunduğu yerde varlığı artık çok görülen, bulunduğu yerde artık değer verilmeyen ve istenmeyen kimse.

(21) Kalender; Hoşgörüsü geniş, uysal, incitmeyen kişi.

(22) Hınçla; Öç alma duygusu yüküyle ve öfkeyle.

(23) Demode; Modası geçmiş olan.

(24) Geyik Muhabbeti; Saçma sapan, gevezelik düzeyinde söyleşme, uzun uzadıya gevezelik ederek zaman öldürme.

(25) İki Lâfı Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

(26) Angut Gibi Düşünmek (Bakmak); Bakışların boş, bomboş, donuk bir şekilde olması. (Aslında angut bir kuştur ve her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuştur.

(27) Kısır; Verimsiz. Yaratıcı özelliği olmayan. Boş, yararsız. Ürün vermeyen toprak. Meyve vermeyen bitki. Döl vermeyen üreme yeteneği olmayan canlı varlık.

(28) Mahzun; Üzgün, üzüntülü.

(29) Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

(30) Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.

Galoş; Hastane, muayene gibi sağlıkla ilgili yerlere girerken mikrop taşınmasını önlemek amacıyla ayakkabı üzerine geçirilen ve bir kez kullanılıp atılan, ince plâstikten yapılmış korumalık.

(31) Hijyen; Sağlık, sağlıklı koruma, sağlıklı olma durumu ile ilgili, sağlık bilgisine uygun, sağlığa yararlı.

(32) Şamar Oğlanı: Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

(33) Tevekkül; Tanrı iradesine boyun eğme, işin sonun Tanrı’ya bırakma, her şeyi Tanrı’ya, yazgıya bırakma, yazgıya boyun eğme, her şeyi Tanrı’dan bekleme.  Bir bakıma sorumlulukla ilgili her şeyi Tanrı üzerine atma, havale etme. Allah’a, kaza ve kadere inancımız. Hedefe ulaşmak için maddi ve manevi her türlü sebebe sarıldıktan, başvurulduktan ve yapacak başka bir şey kalmadıktan sonra olayların sonucunu Allah’a bırakmak. Tevekkülden önce, gerekli tedbirlerin alınması da gereklidir doğal olarak.

(34) Vardiya; Nöbetleşe çalışma, posta.

(35) Zaruri; Zorunlu, gerekli.

(36) Zevzeklenmek, Zevzeklik Etmek, Zevzeklik Yapmak; Türkçemizde genel olarak “Gevezelik yapmak” anlamında kullanılırsa da, yöremde boş-boş oturmak, örneğin televizyon seyretmek, çekirdek çitlemek gibi gayesiz bir yaşantının, vakti boşuna öğütmenin bir şekli olarak dillendirilmektedir.

(37) Tımarhanelik; Tımarhaneye kapatılmayı gerektirecek denli akıl hastası.

(38) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

(39) Zulüm; Güçlü bir kimsenin yasaya ve vicdana aykırı olarak başkasına yaptığı kötü, acımasız, kıyıcı davranış, işkence.

(40) Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak.

(41) Kursak; Aslı; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı, torba biçiminde şişkin organ. Öyküde “mide” anlamında kullanılmıştır.

(42) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. Ancak argo olarak; “Gereksizce, bıktırıcı, usandırıcı, yanıltıcı sualler”  anlamındadır.

(43) Yatcaz Kalkcaz Hop Ordayım; Gülşen’e ait bir şarkı.

(44) Rezervasyon; Müşterilere yer ayırma işi ve bu işi yapan bölüm.

(45) Fikir Züppesi; Konuşma biçiminde, dilde, düşüncede, fikir açıklamada  toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklar ve aşırılıklar.

(46) Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

(47) Eda Etmek; Davranış, tavır, vermek, ödemek.

(48) Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.