Oldukça yoğun, iki-üç doğumu arka arkaya gerçekleştirdiğimiz bir nöbetten, annemin; “Çok özledim, göresim geldi seni oğul!” deyişi nedeniyle arabamla yola çıkmış olmalıydım. Aslında “Arabam” değil, “Babamın arabası” demem daha doğru olacak!

Annemin, tek çocuk olmam, bitip tükenmeyen özlemleri dolaysıyla, “Çabukça” gidip-gelmem, özlemlerini dindirmem için annemin ısrarı ile babamın bu fedakârlığını içtenlikle kabul etmiştim.

Aslında cıbıldak(1) bir doktor olarak pratisyenliği geçip uzmanlık, asistanlık için becelleşirken(2) nasıl araba sahibi olabilirdim ki?

Esasında yorgunluğuma boş verip annemin özlemini dindirmek için yolda olmalıydım, bu uzun, ince yol(3) sonunda, rüzgârdan sürüklenme çabasını yaşayan tek kişilik asma köprüde şu anda ne aradığımı, neden orada olduğumu gerçekten bilmiyordum.

Hem de gecenin bu vaktinde, mehtap ışığında ve o köprünün altından geçen belki de birkaç yıl birikimli feyezanın(1) sürüklediği büyük kaya parçalarının ve o süratin köprüyü nasıl salladığını görmemek için gözlerim kapalıydı. Benim de içinde bulunduğum köprü o sıkıntıya dayanabilir miydi, dayanabilirse de ne kadar dayanırdı?

Düşüncelerimin sonuna doğru ulaşmak üzereyken köprü koptu, güç belâ kenarlara tutunmaya çalışırken...

Nasıl olduğumu bilmezcesine frene bastım.

Karşımdan gelerek, ya da arkamdan sollayarak yanımdan geçen cüsseli bir kamyonun yahut da TIR’ın o boğuk havalı kornası ile gözü açık bir şekilde rüya görmekten vaz geçmiş olmalıydım, üstelik altından akan suların sesini hissettiğim köprünün korkuluklarına 10-15 santim kala...

Ay, tostoparlaktı ve derede akan suyun üstünde yakamoz(1) olarak dans eder, ya da oynaşır gibiydi, usul usul ama...

Bu demekti ki yorgunluğum; tahammül edemeyeceğim bir şekilde üst boyutta idi ve yapmam gereken tek şey, hiçbir kimseye sıkıntı ve eziyet vermeme neden olmayacak bir şekilde bir kenar, köşe, cep ya da park alanı bulmak, gözlerimi ve bedenimi koltuğuma yayarak kaykılıp dinlendirmekti.

Kapıları kilitlemek, ölmeyecek kadar karşı camı bir parmak kadar aralamak dinlenmem için yeterli olacak gibime geliyordu.

Köprüyü geçer geçmez şans yüzüme güldü, park edecek bir sığınak bulup eylemimi hemen gerçekleştirme çabasını yaşadım…

Menekşe, güzel bir kızdı. İkimiz iki ayrı üniversiteden mezun olmuş, daha ve daha sonraları, yani ben askerlik görevimi de yaptıktan sonra aynı hastanede görev yapmaya başlamıştım ve bana göre sıcak ilişkiler içindeydik. Onunla beraber olmaktan hoşlanıyordum.

Resmi de olsa sabahlan karşılaşıp birbirimize “Günaydın!” demekten, tokalaşmaktan, hafta gerek normal, gerekse sezaryen(1) doğumlarda, ellerimizde eldivenlerimiz, ağızlarımızda maskelerimiz olmasına rağmen ellerimizin, kollarımızın, dirseklerimizin birbirine değmesinden, nefesini hissetmekten haz alıyordum, doğal olarak kendi adıma tabii ki...

Bir-iki kez çay-kahve ikram etmiş, ancak yemeğe davet edememiştim. Bunda benden önce asistan olmasının gizli kıskançlığı mı, yoksa acele etmemem gerekliliğinin görünüşü mü vardı, hissedemiyordum. Ancak o, benden ilerideydi, hem her bakımdan. Beni yemeğe evine davet etti bir akşam, ne cins yemekleri sevdiğimi nabız yoklayıp(2), öğrenerek.

Bir evin tek kızıydı, annesi-babası memleketi terk etmiş, sırf kızları için diyar-ı gurbete(4) göç etmişlerdi.

Gittim...

Sofra mükellef(1), sohbet koyu idi, tanınmamın istendiği kolay sorularla! “Hastaneden Doktor arkadaşım!” demişti benim için Menekşe. Görmüş-geçimiş insanlardı, biliyorlardı arkadaşın ne olduğunu. “Arkadaş” vardı, bir de ayrı bir “Arkadaş” vardı, yakın, çok yakın hissedilen. Bu nedenle sorup öğrenmelerinden, bu isteği yaşamalarından daha doğal ne olabilirdi ki?

“Keşke!” diye düşündüm; “Menekşe’yi de bu seyahate götürseydim.” Anne ve babamla tanıştırmak belki art düşüncem olabilirdi, annemin mükemmel bir gurk tavuk(!) örneği onu beğenmeyeceğinden % 100 emindim. Çünkü annem beni sahiplenmek, benim tek başına sahibim olmak konusunda kimselerle boy ölçüşemeyecek bir karaktere, haydi ayıp olmasın yapıya sahipti, diyeyim!

Annem konusunda neden böyle dediğime, ya da onun düşüncelerinden, fikirlerinden bu kadar emin olduğuma gelince; benim düşünceme göre her anne çocuklarının mürüvvetini görmek, torunlarını sevip-okşamak ister amma...

“Askerliğin bitti, sanatın da var Allah’a şükür, elinde-ayağında kusur yok! Arkadaşın varsa tanıştır, yoksa Ayşe Hanımın kızı, Fatma Hanımın torunu, Hatice Hanımın eltisi ya da görümcesi...” gibi teklifler anne dilinde ara sıra da olsa yer ederdi, değil mi? Ama hayır! Babamın bu konudaki önerilerine, hatta dürtüklemelerine ısrarla karşı koyardı!

“Ne gereği varmış evlenmesinin? Benim oğlum daha genç! Hem benim oğluma göre kız mı yok dünyada? Kocaman mesleği var! Elini çırpsa ellisi koşar peşinden. Hem daha ekmeğini eline alalı ne kadar oldu ki?.. Bizler bugün varız, yarın yokuz!”

Egoistçe düşüncelerini ardı ardına sıralarken yanlışlarının da farkına varamıyordu annem. Bir taraftan “Erken” derken, diğer taraftan “Varız-yoğuz” diye dillendirmesi ile yalnız kalacak oluşumu belirtiyor, hatta öğütlüyor gibiydi. İnsanları güldürmek(5), hele ki annemi güldürmek oldukça zordu bana göre.

“Yok!” dedim, “İyi ki böyle bir düşünceyi aklımdan geçirip de eylem haline dönüştürmemişim!” Kızcağızı daha evin merdivenlerinin ilk basamaklarında süzmeye başlar ve son basamakta özellikle duyulacak bir şekilde “Hıh!” diyerek dudaklarını büzer, burnunu işaret parmağının tersiyle belli edecek şekilde kaşırdı.

Bunları bildiğimden değil, kulakları çınlasın, annemin babama nasıl kök söktürdüğünü anlattıklarından dolayı kurguladım. Üstelik babam ne zaman konuya girse annemin sinsi sinsi gülümsediğini gözlemlerdim, gülmesini gizlemek arzusuyla sırtını döndüğünde.

Gene de, “Menekşe yanımda olsaydı!” dileği, yerini almaktan vazgeçmedi zihnimde. En basitinden gözüm açıkken o uzun, ince bilmediğim yerdeki, bilmediğim asma köprüye girmemi engellerdi! “Yorgunum!” derdim, o her zamanki lehçesi ile bilerek hem; “Çekil!” yerine “Kaçıl kenara! Dinlen, ben kullanırım!” derdi (herhalde)!

Der miydi? Derdi tabii, hem neden demesindi ki? Daha bir yemek ötesinde birlikteliğimiz olmamışken, gittiğim yolu ilk kez gidecek olmasına ve tüm gece ve gündüz aynı serviste nöbet tutmuş olmamıza, onun da benim gibi yorgun ve uykusuz olmasına rağmen ne kadar bencilce düşündüğümün ve neler umduğumun farkında değil gibiydim.

Unuttuğum, ya da aklımdaki eksik olan; Tanrının kadınlara nasip edip de biz erkekleri yoksun ve yoksul bıraktığı şey idi. Herhalde bunda biz erkeklerin egomuz nedeniyle her konuda kadınlardan üstün olduğumuz safsatasına(1) inanmak mecburiyetimiz olsa gerekti!

Sayılması mümkün olmayan meziyetlerden en önemlisi; Tanrının onlara “Anne olma hakkını” bahşetmiş olmasıydı. Dokuz ay süreyle aynı yükü bir erkeğin taşıyacağını düşünmek abesle iştigal(4), hayaldi.

Yuvayı yapan dişi kuş olduğuna göre, her türlü zorluğun, yılgınlığın üstesinden de kadınlar gelirdi ve onların biz erkeklere göre üstünlüğü, bizlerin hazmetmekte zorluk çektiğimiz şey; yine Tanrının onlara verdiği bu altıncı his(4) idi.

Kendimden geçme, uyuklama hatta uyuma arifesinde aklımdan geçenler bunlardı. Arabamı stop ettirirken endişelerimden birincisi; arabamın fenni muayenesinin geçmiş olması, el frenimin ara sıra da olsa çalışmamak konusunda edepsizliğinin tutması ve akünün saygısızlığı nedeniyle de arabanın çalışmamakta inatlaşması ve direnmesiydi.

Bu nedenle genelde arabayı uygun yerlerde yokuş aşağı park etmeye gayret ederdim. Şimdi, hemen bulabildiğime şükrettiğim bu ıssız diyeceğim mevkide öyle bir yükseklik göremiyordum, hem bu kadar uzun süre düşünemeyecek kadar uyku akıyordu gözlerimden.

Eğer uyandığım vakitte arabayı çalıştıramazsam; “Yandı gülüm keten helva(4)!” demeyi uykumu almamın sonuna ertelememin uygun olacağını düşündüm!

Kontağı kapattım, her ihtimale karşı nazlanan el frenini çektim, arabadan inip bulduğum taşları arka tekerleklerin hem önlerine, hem de arkalarına yerleştirmeye çalıştığımda sanki izleniyormuşum gibi bir endişe, hatta “Yusuflama(2)” ötesinde bir korku yaşıyordum.

Arabaya binip kapıları kilitledim, ters camı bir parmak kalınlığı kadar aralayıp şoför koltuğumu arkaya yatırıp uyuma moduna girmek üzereyken önce iki, sonra dört ışıltı gördüm sanki mehtabın hükmünde. Merak ettim ve uzun farlarla ne olduğunu öğrenmeye gayret ettim.

Meraklı iki tilki, aç iki kurt, mezarlık düşkünü iki sırtlan olabilirdi. Aklıma köpek, hele ki çoban köpeğinin gelmemesi doğaldı. Ne işi vardı ki köpeklerin dağ başında? Yakında ahır, dam, ağıl olacağı aklıma gelmiyordu.

Köy olarak düşündüğüm ışıklar, bir hayli uzakta idi ve köpeklerin o kadar mesafeyi, imkânsızlığı bile bile sırf tadıma bakmak için(!) tepeceklerini aklıma sığdıramıyordum.

Etrafımdaki ayak sesleri, camlara abanmalar, açık pencereden araba içine doluşan nefesler beni ilgilendiremez gibiydi, uykusuzluğumda. Görevim, ya da mesleğim gereği uykusuzluğa tahammüllü olan ben, bedenimin esiri gibiydim şu anda. Nefsimle mücadeleyi bıraktım. Uyudum...

Güneş yükselme çabasındaydı uykumu aldığımı hissettiğim anda. Daha doğrusu bu olayı “Uyandırıldığımda” şeklinde düzeltmem gerek!

Boyunlarında çivili, kancalı veya sivri demir parçalı iki serbest çoban köpeği ile hamile, hatta doğurmak üzere olduğunu tahmin ettiğim karnı oldukça belirgin bir genç kız, elindeki çifteyle cama vurup beni uyandırmış ve çifte ile “Çık!” anlamında işaret yapmıştı. Belindeki tabancıyı ise bu işareti yaparken fark ettim.

Dağ başındaydım, pabuç pahalı idi ve korkuyordum, ellerimi görünür bir şekilde havaya kaldırarak kapıyı açarak indim!

“Affedersiniz?”

“Neden burda durdun?”

“Yorgundum, az kaldı kaza yapıyordum, dinlenmek, uyumak için durdum. Bir yanlışım mı oldu, affedersiniz?”

 “Ha! Anladım. O halde gidin, haydi uğurlar olsun, selâmetle!”

“Te uzaktaki köyden bunun için mi geldin, hem de bu halinle?”

“I-ıh! Evim hemen bu yamaçta!”

“Erin, kocan, annen-baban? Bağışla, neden?”

 “Gözünü kıs ve aşağıya doğru bak, nedenini anlarsın!”

Uzunca bir direğin ucunda bir Türk Bayrağı dalgalanıyordu. Anlamsızca baktım yüzüne, köpeklerin canları sıkılmış olsa gerekti ki, kıçları üzerine oturmuş, belki de gecenin yorgunluğuyla dilleri dışarıda sesli bir şekilde soluyarak dinlenme modundaydılar sessizce.

“O; şehit olan eşim Emin’in mezarı başındaki bayraktır!”

“Evin?”

“O taze mezarın yanındaki ev!”

“Akrabaların, onun annesi, babası?”

“Yok! Biz kavgalı iki ailenin çocuklarıydık, kaçtık, evlendik. Allah hoş görmedi bizim tavrımızı herhalde...”

“Anlamadım!”

“Emin askere gitti, sonra bayrağa sarılı soğuk bedenini getirdiler Emin’imin. Bahçemizde olsun istedim mezarının, hep beraber olmak için. Her iki taraftan anneler, babalar o gün yarım ağızla(4), yalapşap(1)  Başın sağ olsun!’ dediler ve temelli yok oldular…

Devlet Baba bana her aybaşı maaş veriyor. Ölenle ölünmüyor, ölmek istesen de, hele ki karnımda Emin’imin bebeğini taşırken!”

“Ama sen yorgunsun herhalde kardeşim, ayakta ve iki büklüm konuşmaya başladığından beri...”

“Kusura kalma seni böyle karşıladığım için kardeş! İti var, kopuğu var, hırsızı var, arsızı var, uğurlusu-uğursuzu var, ama can dostlarım köpeklerim ve silâhlarım var, kendimi korurum. Sabah oldu, karnın belki açtır, iki lokma bir şeyler atıştır, Tanrı misafirisin indimde, sonra gidersin yoluna. Sana taze süt de sağarım, hadi gel!”

O mu konuştu, ben mi zihnimden uydurarak uyumaya devam ediyordum, bunları bilmiyorum. Bildiğim; belli belirsiz olan patikada, peşinde ilerlemeğe çalışmakta oluşumdu.

Ahlayarak, oflayarak inişi, göbeğinin aşağıya doğru düşmekteki görüntüsü yükünün ağırlığını belirtiyor, daha doğrusu doğum zamanının çok yaklaştığını ifade ediyordu. Onu bu şekilde bırakamazdım;

“Ah Menekşe, şimdi burada, yanımda olsaydın!” diye içimden de olsa söylenmeden edemedim.

Arabamda her daim yanımda olan çantam, bir-iki ufak-tefek ilâç, tansiyon aleti ve bol miktarda plâstik eldivenlerim vardı. Bunlar bir bakıma mecburiyetimdi. Çünkü ne zaman eve gelsem başta annem olmak üzere tüm akraba ve komşularımızın problemleri olurdu, şuraları-buraları, hatta dişleri, kulakları bile ağırdı, gebe olanları saymıyorum.

Defalarca “Doğum Doktoru” olduğumu anlatmama rağmen, her zaman sorunlarına çözüm üretmemi, ilâç yazmamı beklerlerdi. Ben de diğer uzman doktor arkadaşlardan anlatılanlara göre gidip-geldikçe neler öğrendiysem, neler aklımda kaldıysa tavsiye eder, ilâçların adlarını bir kâğıda yazar, kendi doktorlarının, reçetelerine yazdırmalarını önerirdim.

Ancak şimdiki durumum baştan savma şeklinde nitelendirilecek gibi değildi. Önce konuşarak onu yumuşatmam, bilmem gerekenleri öğrenmem, sonra doktor olduğumu söyleyip gerekirse başında iki-üç gün, ne kadar gerekiyorsa orada kalmayı göze almam olmalıydı.

Nihayeti cep telefonu denilen medeniyetin buluşundan uzak değildim.

Gördüğüm kadarıyla genç kızın karnında belki de hastanede müdahaleyi gerektirecek bir tosuncuk, ya da iki-üç bebek olsa gerekti. Tosuncuk ise işim zor olacaktı, taşımak, arabaya bindirip hastaneye yetiştirmek falan gibi, ancak ikiz-üçüz de olsa tek başıma üstesinden gelirdim evvel Allah.

Çünkü elektriği olmayan bu evde ultrason(1) gibi bir umut, Kafdağı arkasındaki o malûm Zümrüdü Anka Kuşunu bulmaktan bile zordu!

Üstelik ilk sorumda; yalnız yaşamında bir kere bile şehre gidip kendisini kontrol ettirmediğini de öğrendiğimden hayret değil, hayretler içindeydim. Zaten mazbut(1), kendisini yalnızlığına mahkûm etmiş bir hamile kadından da başka ne beklenirdi ki? Yeter ki bir saniye bile olsa şehit erinden, sevdiğinden, çocuğunun ya da çocuklarının babalarından uzak kalmamış olsun!

Varlığının mutsuz, umutsuz ve bezgin oluşu etkiledi beni. Gene de söylemlerine rağmen şansımı denemek istedim;

“Ailen tarafından, eşinin ailesi tarafindan hiç mi merak eden, arayanın-soranın olmaz ki seni?”

“Kaçarak evlendik, dedim ya abi! Hem onun tarafı, hem benim tarafım sildiler bizi defterlerinden. İşte rahmetli Emin’le bu evi yaptık, şehirden, köyden, herkesten uzak, itilip, kakılmış gibisine. Emin’in rençperlikten birikmişleriyle borçla-harçla Sarıkız ineğimizi, Karagöz-Karakız kuzularımızı aldık. Kuluçkaya yatırdıklarımızla tavuklarımız oldu, bir de arı kovanı edindik!”

Nefes alırcasına düşünür gibi yaptı, eskilerden anlatmanın onu oldukça rahatlattığına inanıyordum, sözlerini kesmedim, bitirmesini bekledim, devam etti;

“Köyden muhtarın oğlu uğrar gün aşırı, süt, yumurta almak için, parasını peşin verir. Allah razı olsun! Şehirden şehit-dul maaşıyla almasını istediklerimi söylerim, bulgur, pirinç, yağ, çay, tuz, şeker gibi neyse işte!”

Anlayıp anlamadığımı sorgularcasına, belki de ağırlığının kendisine hükmetmeğe başladığını anlatmak istercesine derin bir soluk aldı, devam etme arzusuyla;

“Şehir çocuğusun, belli, ama artık eğilip kalkamıyorum pek, bahçeden bir-iki domates, salatalık, biber neye topla, kuyuya süt sallandırmıştım, bozulmasın deye. Çekiver abicim. Ha! Çay dilersen demleyivereyim hemen!”

“Yok anacım! Zahmet etme! Yüklüsün, bana yerlerini göster, ne gerekiyorsa ben yaparım, sen yat, istirahat et ve benim sorularıma içtenlikle ve doğru olarak cevap ver, vermeye gayret et ki ben de sana yardımcı olmaya çalışayım!”

“Olur abi, sor!”

“Ne zaman evlendin? Hemen aşermeye(2) başladın mı? Hiç doktora gidip göründün mü? Genişçe bir kazan ya da büyükçe bir tenceren var mı, su kaynatacak? Kalp atışlarında bir değişiklik var mı? Karnın ne kadar zamandır böyle şiş, gerekirse ‘Hastaneye götüreyim!’ diye soruyorum…

Nabzına bakayım, tansiyonunu ölçeyim, neyse şimdilik hepsini bir kenara koyuyorum, öncelikle seni muayene edeyim!”

“Utanırım, soyunmam!”

“Tamam! Bak güzel kardeşim! ‘Abi!’ dedin, ‘Kardeşim!’ dedim, utanman niye ki? Ben Hipokrat Yemini(6) etmiş, sade ve basit bir doktorum. Hem endişelenmene gerek yok! Sadece kalbini dinleyeceğim, tansiyonunu ölçeceğim, göbeğini açacaksın, söz; gözlerimi kapatacağım, stetoskopla(1) ve kulağımı dayayarak karnını dinleyeceğim, eğer gerekiyorsa hastaneye götürmek için çabalayacağım...”

Başka bu konuda neler söylediğim hatırımda değil, nefes almam gerekliliği ile durup devam ettim;

“Eğer her şey benim zihnimden geçirdiğim gibiyse, hiç çekinmene gerek yok, kendini bana teslim edeceksin ve beraberce gerçekleştireceğiz doğumunu ve bebene, belki de bebelerine kavuşmanın mutluluğunu yaşayacaksın. Ancak öncelikle şunu mutlaka söylemem gerek!..

Rahmetli eşinin ve senin köydeki ailelerinizi silâh zoruyla da olsa alıp başına getireceğim, eğer silâhını ve izin verirsen! Silâh lâfı şaka, bugüne değin askerlik dışında elime silâh almadım, şimdi de versen bile almam, alamam. Sanırım senin kadar yürekli ve cesur değilim!”

“Abi sen bir Anadolu erkeğisin, yürekli olmak, insan gibi olmak başka, insan olmak bir başka. Benim Çomar ve Tomar’ımdan bile korkmamışsın. Onlar seni nasıl mahcup, utangaç ve çekingen bir şekilde takip ettiler farkında mısın? Onlar bile bir nefeste seni bilip tanıdılar, senden bana zarar gelmeyeceğini anladılar…

Amma velâkin(4) sevgi gösterileri haşindir her ikisinin de, seni bu gösteri sırasında yere yıkabilir, bir yerlerini acıtabilirler, ona göre tedbirli ol. Azarlayıp aşağılama, şımartma da! Gıdıklarını kaşı, saatlerce kaşısan bile bıkmazlar…

Ve gerçek şu ki; onlar olmasaydı kendimi bu kadar güvenli, huzurlu hissetmez, hamileliğim için gayretli olamazdım...

“Bu kadar zamandır, dolu dolu konuşuyoruz, rahmetli beyinin adı Emin olarak hatırımda, peki senin adın ne? Hem çok güzel ve temiz bir Türkçen var. Kim öğretti?”

Bir taraftarı tansiyonunu ölçüyor, karnına dayadığım kulağımla ve stetoskopun takviyesi ile bebeğin kalp atışlarını duymaya gayret ediyordum. Bir doktor olarak yanılma olasılığım kesinlikle azdı, tahmin ediyordum ki; ikiz bebekleri olacaktı genç kadının.

“Adım Emine. Kusura kalma, senden iyi olmasın, çok iyi bir öğretmenimiz vardı, senin gibisine şehirli. Elif’i, Be'yi cami hocası, Alfabeyi, düzgün yazıp, okuyup konuşmayı o öğretmenim öğretti, kulakları çınlasın!”

Emine konuşurken terlemeye ve karnını tutmaya başladı. Şalvarının ön tarafında gittikçe büyüyen bir leke de oluşmaya başlamıştı.

“İyi misin Emine?”

“Bilmiyorum ağabey, karnım gurul gurul, galiba vakit geldi, bebe; ‘Gelcem!’ diyor olsa gerek!”

“Dur! Sakin ol! Uzan! Ben söyleyinceye kadar da kalkma lütfen. Şu kâğıt havlularla da sıkıldığın bir şeyler varsa temizle ve biraz gayretle şalvarını çıkartmaya çalış. Ya da kalkabileceksen kalk, oranı-buranı yıkamaya çalış, hangisi kolayına gelirse…

Olmazsa ben yardım ederim, çekinme, çünkü utanmak yerine buna mecbursun! Ayrıca enfeksiyona(1) neden olmamak için temiz çarşaf ve örtülerinin yerlerini söyle ki onları senin ve bebelerin için hazır edeyim.

Suyu ısıttım, bir yandan da sorulara devam ediyordum;

“Bak Emine! Şöyle bir hatırlamaya çalış, ay olarak, ya da hafta olarak ne kadar zamandır gebesin? 38 ilâ 42 hafta arasında, 9 ay civarında mı? Yoksa daha gecikmiş bir vakitte yani kısa bir gebelik dönemi mi yaşadın? Eğer öyleyse ve erken doğum şekillenir ki buna biz “Prematüre” deriz, öyle bir şey gibiyse, ilk heyecanından sonra seni mutlaka hastaneye götümem gerek.

Şeyindeki, yani rahmindeki kasılmaları ne zaman hissetmeye başladın, ağrıların ne kadar zamandır var, ya da böyle bir hissediş ne zaman başladı? İştahın nasıldı şu ana kadar? Kilo verip vermediğini hissedebildin mi? Yakın zamanda ağır kaldırma, kuyudan su çekme, temizlik falan gibi şeylerle uğaştın mı?”

Soluk soluğa da olsa yanıtlamaya, cevapları benim istediğim şekilde vermeye çalıştı Emine. Bu sırada şalvarını çıkartma gayretindeyken şalvarındaki leke ise büyümeye çalışıyordu. Devam etme gayretindeydim;

“Kendinde sıkıntı hissediyor ve gaz nedeniyle rahatlaman gerekiyorsa, rahatla, utanma, bunlar doğal, ben senin sadece ağabeyin değil, bebelerinin de ebe amcaları, ya da dayıları olacağım!”

İlk kez bebeğinin değil, bebeklerinin olacağını kaçırdığımı sandım ağzımdan, beklentisinin bu olmadığını hayretle açılan gözlerinden ve gözbebeklerindeki duygusal mutluluktan hissetmemin izahı olamazdı, olmadı da!

Şalvardaki leke, halk arasında “Nişan” denilen doğumun başlamak üzere olduğunu anlatan bebeği olası enfeksiyonlardan koruyan Tanrının mucizelerinden oluşan su şeklinde rengi açık, bazen pembe, hatta kanlı da olabilen, kendine has kokusu olan bir sıvı idi ki, kasılmalarıyla Emine bunu zaten belli etmişti…

Bu; artık işleme başlamamın gerekliliği gibi gözüküyordu bana. Bu arada Emine inildeme ötesinde bağırmaya karnını tutmaya başlamıştı. İlk kontrolümde bunun da bebeğin yola çıkmasının bir işareti olduğunu anlamam güç değildi.

Sakin kalmaya ve Emine’yi sakin tutma konusunda gayretli davranmaya çalışıyordum. Öncelik, her ikimizin de yanlış yapmamak için sakin kalmamızla mümkün olabilecekti. Gene de cep telefonumdan acil servisi arayıp, bir ambulans ve benim dışımda ikinci bir doğum uzmanının gelmesini akıl edemeyişimin hüznünü yaşadım, ama çok sonralarda.

Ve kendime teessüflerimi sundum, sinirle! Ya genç kadına, çocuklara bir şeyler olsaydı, kaybetmek anlamında? Sanırım ya ömür boyunca vicdan azabı çeker, ya da en kısa zaman içinde bu mihnete(1) tahammülsüzlüğüm nedeniyle canıma kıyardım, hiçbir şeyi umursamadan...

“Utanma, ben senin ağabeyin bir doktorum ve ufacık bir kısa zaman içinde bebeklerini sevgiyle koynuna alacağından emin ol! Şimdi tekrar söyle, bebek için bir şeyler hazırlamışsındır mutlaka yerlerini söyle, ya da işaretle, onları hazır edeyim. Saate, zamana karşı yarıştığımızın farkındasın, değil mi?”

Başını salladı ıhlarken(2), ıkınıp sıkınırken(2) ve terlerken.

“Karnını sıkıca tut, bastırmamaya gayret ederek, bebeklerini hisset avuçlarında. Şimdi somyaya otur, ayaklarını yere değecek şekilde dizlerini bükerek bacaklarını kaldır, istersen, gene de utanmak aklından geçiyorsa gözlerini kapat, ben omzunun ve başının altına bir yastık koyarım, hemen şimdi. Merak etme, her ihtimale karşı perdeleri kapattım!”

Etraf karanlığa dönüşünce;

“Şarjlı lâmbalar var ağabey!” diyerek yerini göstermek istercesine ellerini uzattı.

Başlangıçta bebeklerin ikiz olduğunu söylememeyi yeğlemiştim, ağzımdan defalarca kaçırmama rağmen.

“Tek dileğim var senden, ıkınarak bana yardımcı olman ve kolay bir doğumla bebelerini kucağına sağlıklı bir şekilde teslim etmek dileğim! Kasıklarında ve sırtında ağrılar var mı, söylemen gerek bana…

Söylemem gereken tek çekincem göbek kordonunun bebeğe dolanmış olması ki, evvel Allah’ın sayesinde onun da üstesinden gelirim inşallah!”

Doğum başlamıştı, dudaklarını ısırıyordu Emine, terlemesi artmıştı.

“Haydi, sıkı sıkı nefes alarak ıkın güzelim, canın istiyorsa bağırıp çağırabilirsin de. Yeter ki kendini rahat hisset! Bebeğini, bebeklerini koynunda saklayacağını, onların sana Emin’in birer hediyesi, Allah’ın mucizesi olduğunu düşün, gayret et, sabırlı ol! Bak ilk bebeğinin kafasını çıkarttım, omuzlarını da dışarıya almam için biraz daha ıkınman gerek, haydi gayret et! Şimdi bebeğin olacak, nefes al, ıkın haydi güzel kız, genç anne!..

Tamam, ilki bitti, bir kızın var, gözün aydın!”

“Ver koynuma ağabey! Ama rahat değilim!”

Plasenta(1) henüz yola çıkmamıştı, ikinci bebeği bekliyor olsa gerekti. Bildiğim tüm dezenfektan(1) usullerle kordonu keserek ılık su ile ilk duşunu aldırarak ve tüm gereklilikleri yaparak kızını annesine teslim ettim…

Çeşitli kereler doğum olayı yapmıştım, ama ilk kez bir bebeğin böylesine doyulmayacak şekilde koktuğunu hissediyordum, bir bebek sesi bu kadar mı dünyaya bedel olurdu?

Emine de aynı şekilde belki de öpmeye kıyamayarak koklamıştı ağlayan bebeğini.

“Rahat ol! İkincisini de alacaksın birazdan kucağına…”

Ablasının ağlamasını duyan ikinci bebek de dünyaya gelmek için sabırsızlanıyor olsa gerekti!

İkincisi, birincisinden daha kolay doğmuştu, onun da sesi dünyaya bedeldi;

“Gözün aydın, müjde bir de oğlan anası oldun Emine!” deyip onu da yıkayıp, sarıp sarmalayıp annesinin kucağına verdim, aynı heyecanla dolu olarak annesine kavuşmasının heyecanını belli eden kızla.

Aslında; “Kız babaya, oğlan anneye düşkün olur!” demişlerdi, sanırım yanlış bir deyim olsa gerekti, kız bebek annesini daha ilk saniyeden itibaren sahiplenmişti!

“Onu da ver koynuma ağabey ve yatır bizi, kafam çalışmıyor, ne biliyorsan, aklına ne geliyorsa onu yap!”

“Sakın kalkma, bebeklerini doyurmaya çalış, kakalarının yeşilliği(1) endişelendirmesin seni. Ben bu mutlu haberi annelerinize ve babalarınıza ileteceğim, kinleri yok olacak, duygusuzlukları mutlaka tükenecektir, sanırım!”

Arabama kadar benimle birlikte geldi Çomar ve Tomar, hangisinin hangisi olduğunu bilemediğim, fabrikasyon imalât gibi(!) birbirine o kadar benziyorlardı ki ve o kadar yorgunluğuma rağmen zaman; horul horul uyumak için değil, harıl harıl çalışmak üzerine kurgulu olmalıydı benim için...

Caminin yanma geldiğimde kerevette(1) bilmem hangi vaktin ezanını bekleyen amcaya, vakit kavramını unutarak sordum;

“Şehit Emin’in ve Emine’nin evleri hangileri?”

“Tehecik(1) Şehit Emin’in bubasının evi şurda, öteki de nah burda!” diye köyün iki ucunu işaretledi yaşlı amca.

Önce Emine’nin babasının evine gittim.

“Ben doktorum, gözünüz aydın, biri kız, biri oğlan iki torununuz oldu!” dediğimde Emine’nin annesi ve kız kardeşleri olduğunu sandığım iki genç kız;

“Çabuk götür bizi oraya!” derken babaları tabakasından tütün çıkartıp sarmaya başladı. Çünkü ben, anne ve kızları Emine’ye yetiştirmek için hareket etmiştim bile.

Onlara Emine’yi teslim ettikten sonra Emin’in babasının evine yöneldiğimde Emine’nin babasının yok yere kendi evine doğru yönlendiğini gördüm.

“Götüreyim mi amca!” dediğimde; “Sağ ol evlât. Sen yoluna haydi, selâmetle!” dedi. İşi kotarmalıydım(2).

“Bak amca!” dedim. “Bu bebeler, yani torunlarınız barışmanıza neden olsun. Küslük, küskünlük, dargınlık bitsin, sebep her ne olursa olsun. Damadın şehit, kızın dul, yalnız, yılgın, yorgun ve biçare. Onu yalnız bırakmak yakışır mı hiç sizlere?”

Cevap vermedi, bir deyiş takıldı aklıma, hemen dilimin ucuna geliveren;

“Sükût, ikrardan gelir! (7)

O halde ikinci adrese daha bir heyecanla ulaşmalıydım.

“Müjde!” dedim.

“İkiz torununuz oldu, barışmanız için vesile olmasını, şehit oğlunuz Emin’in barışmanız için Tanrının size işaret olarak gönderdiği...”

Telâşlandı ikisi de. Teyze başörtüsünü bağlama gayretindeyken, amca ayakkabılarını giymişti bile.

“Bu bebekler, büyükler olarak gene de sizler bilirsiniz, ama aradaki buzların çözülmesi için sizlere bir neden olsun!”

“Peki, sen kimsin oğul?”

“Ben yorgunluğu nedeniyle arabasının içinde uyuyup kalan ve bu olayı yaşayıp gerçekleştirmek bahtına(1) erişen bir doktorum!”

Teyze elinde büyükçe bir sepetle çıktı dışarıya.

Onları da patika yolun başında bırakıp; “Ne halleri varsa aralarında halletsinler!” diyerek annemin beni daha fazla merak etmemesi düşüncesiyle, haydi saklamadan itiraf edeyim, tedbirsiz bir doğum sonrasında gerekecek malzemeleri almak için şehre yöneldim.

Anneme, bir vesileyle biri kız, biri oğlan ikiz bebekler için “Ebe Baba” olduğumu anlatma gayretini yaşadım.

Anne ve babamla buluştuk, taksiyle yetişmişlerdi.

Annemle biz eczaneye, babam markete yöneldi.

Yeni doğan bebek, dolaysıyla doğumlarına şahit olduğum bebeklerle ilgili bilgim olarak annemin tavsiye ve önerilerini dikkate alarak mavi ve pembe donanımlarla arabamın bagajını doldurduk ya da donattık.

Temizlik havluları, ağız silme mendilleri, bebek bezleri, hatta tırnak makasları, ilâç kaşıkları, vücut için termometre, göbek bağı bandı, ıslak mendil, temizleme pamuğu, bizler doktor olarak pek tavsiye etmemekle beraber kulak temizleme pamuk ve çubukları, pişik kremleri, şampuan, sabun bebek kremleri ile...

Ayrıca konu hakkında önceden bilgimiz olmaması dolaysıyla, bebekler ikiz de olsalar banyo küveti, lifler, süngerler, bornoz ve benzeri gibi gerekli malzemeleri de almayı unutmadık. Tabidir ki öncelikle biberonlar ve bizlerin meme dediğimiz emzikler oldukçanın ötesinde önemli unsurlardı, annemin akıl ettiği.

Gerçek olarak söylemem gerekirse, annemin önerdiği bilgiler benim teknik bilgilerimin çok ilerisinde idi, her şey kitaplardan öğrenilmiyordu ki! Bir kısım gereklilikleri, örneğin emzik kutularının ve emziklerin dezenfektasyonun önemli olduğu ve bunu gerçekleştirmemiz mecburiyeti nedeniyle sipariş vererek edineceğimiz düşüncesindeydim.

Çok şey geçiyordu aklımdan, bebekler henüz doğmuş olsalar da. Örneğin sıvı ya da, granüle mamalar, bisküvi, süt ve ek gıdalar gibi, unutmamın mümkün olamayacağı. Doğal olarak ilerleyen zamanda mama sandalyeleri, önlükler ve muhtemel sağlık sorunlarının çözümleri de gerekecekti.

Örneğin yorgan, tulumlar, pijamalar, zıbınlar(1), önlükler, hırka, yelek, patikler gibi annemin hazırladığından emin olduğum, düşünmemiz ve halletmemiz gereken konular olacaktı.

Mevsim yaz olduğu ve evde elektrik ve elektrikli ev aletleri olmadığı için dâhili gerekliliklere ihtiyacımızın olmayacağı kanısındaydım.

İleriki aşamalarda dolap, şifonyer, nevresim takımı, biraz büyüyünce muşambalı çarşaflar (hani altı için gerekli olabilecek), salıncak yapılırsa salıncak için, yoksa beşiği ya da yatağı için yastıklar, kenar minderleri, hatta cibinlik, oda ve koltuk altı için termometre, oyuncak sandığı, bebe arabası...

Tabii tüm bunların oğlan ve kız için ayrı ayrı ikişer adet, ya da ikizler olarak temini zorunluluktu.

Babam kahvaltılık, yemeklik ne varsa patates-soğan dâhil, onları almış ve aracın o küçücük bagajına sığdırma gayretindeydi.

“Üzülmeyin, arka kanepe de işinizi görür sizin!” dediğimde, sanırım ki ben dâhil hepimiz sakin olma modunda idik.

Ulaştığımızda anneler, babalar ve kardeşler de bizlerle beraber olmak görünümündeydiler. Ya da öyle gibiydiler!

Mutluluğum, hatta geniş anlamda konuya hâkimiyeti olmayan anne ve babamla mutluluğumuz, ailemin ve karşımdaki aile ile kişiliksiz garabetle yüklü bir kini yok etme amacımdı. Bunda azıcık da olsa katkım olduğunu düşünmem nedeniyle kıvançlıydım.

Benim ailem ile o aileler arasında sosyal, dayanılmaz, bir kopukluk vardı...

Ben o genç kızın ağabeyi, o çocukların ise ebe amcaları olmak dışında dayıları olarak da kabul ettim kendimi. Emine ve aileler büyük bir jest yapmışlardı, kıvancıma bir katkı da bu nedenle olsa gerekti.

Oğlana şehit babasının ve benim adımı beraberce vermişlerdi. Mengüer; “Ölümsüz, yiğit!” demekti, öylesine karışık-kuruşuk isim yerine doğrudan doğuya Yiğit demişlerdi, oğlanın ismi Yiğit Emin olarak tescillenecekti. Mengüer ismimi ve onun “Yiğit” anlamına geldiğini ve genelde tıp dünyasında Nüfus Kâğıdımda da yazılı olduğu şekilde ismimin (parantez açmaya gerek kalmaksızın) “Yiğit” olarak ünlendiğini, ne zaman söylediğim hatırımda kalmamış.

Emine; “Karının adı ne?" diye sordu.

“Evli değilim, ama beğendiğim bahçeme ve bahçenize yakışacak isim; Menekşe” dedim. Kızının adını da Menekşe Mine koydu Emine, Emine’den çağrışım yaparak herhalde.

Anne ve babamla şehre dönerken tatlı bir yorgunlukla düşünceliydim, bu nedenle arabayı babam kullanıyordu.

Ve annem yaşantımda ilk kez saçlarımı okşarken uyku modunda olmama aldırmaksızın kendi kendine konuşuyordu;

“Artık bizim de torun okşama vaktimiz geldi!”

Annem hevesini aldı, zaman geçti…

Geri dönerken bir miktar daha kundak bezi alıp belki anneler de söylemiş olabilir, ama tembih etmekte sakınca olmadığını düşünerek göbeğin, göbek bağı düşünceye kadar mutlaka bezin dışında kalması gerekliliğini hatırlattım.

Bebekler; yani Emin ve Mine, ya da Yiğit ve Menekşe sanki beni gördüklerinden dolayı mutlularmış gibi şimbil şimbil bakıyorlardı(2) bana, hüsnü kuruntu işte(4). Bu vesileyle arabamın bakımını yaptırmış olduğumu, Çomar ve Tomar’ın ne anlamı varsa beni gördüklerine nerdeyse mutlu olduklarım söylemek geçiyordu içimden.

Ancak Emine’nin tavsiyesine uygun olarak bana abanmalarına izin vermiyordum.

Annelerinin bebeleri nasıl doyurduğunu bilmiyorum. Evin içinde dört dönen(2) kızlar ve anneler, dışarıda bahçe ve meyve ağaçları ile uğraşan babaların sohbet ederek yakınlıklarını görünce mutlu oldum.

Israrla geri çekilmeme rağmen Emine’nin ve kızların ellerimi öpmeleri huzur verdi bana. Hele ki; Emine’nin tabancasını bana uzatıp;

“Al senin olsun! Bundan böyle silâha ihtiyacım yok, ailem başımda!” demesi neredeyse ayaklarımın yerden kesilmesine(2) neden olmuştu.

“Bu senin! Yadigârdır(1) mutlaka, alamam, kabul edemem, hem zaten ‘Kullanmasını bilmiyorum!’ demiştim, eğer hatırında kaldıysa...”

“Sana hediye edecek başka bir şeyim yok abi! Ben de, bebelerim de yaşamımızı sana borçluyuz, bir bakıma!”

“Bu sözlerin Hipokrat Yemini etmiş biri olarak yaraladı beni. Oysa inanan insanlarız, hayır ve şer Allah’tandır(8)! Hem sen bana en büyük hediyeyi verdin, adımı oğluna verdin!”

“Sevdiğinin ismini de kızıma değil mi? Tanıştıracak mısın?”

“Evvel emirde(4)!”

“Yolun açık olsun ağabeyim, beni, bizi unutma!”

“Mümkün mü unutmam?”

Dönüşümün ertelerinde birkaç gün sonra, nöbetlerimizin çakıştığı bir gün müjde gibi fısıldadım Menekşe’ye;

“Doğum yaptırdığmı, ikiz bebelerin ‘Ebe babaları, amca ya da dayıları' olduğumu” anlattım, annemin tekerlemesinden hiç söz etmeden.

Sonra bir ara, sanki aklına yeni gelmişçesine sordu;

"Peki yarınlarda, ola ki bebeğim olacak olsa benim bebeğimin de ‘Ebe babası’ olur musun?”

“Hem nasıl, memnuniyetle! Ancak o hanım kız seni görmeyi, tanımayı arzuladı, söz vermek zorunda kaldım! Birkaç gün sonra ikimizin de evlerimizde olacağımız bir gün beraberce gidelim oraya. İstersen ufak tefek bir şeyler, gereken aşıları al, aşılarını yaparsın...

Bebeklerin geçmesi gereken sarılıklarını, bıngıldaklarını(1), göbek bağlarının düşüp düşmediğini, işte bildiğin kontrollerini yaparız Emine ve ailesi ile tanışırsın. Oradan da beş-on dakikalığına bizimkilere uğrarız, tabii ki istersen!”

“Bazı şeyler için beni yönlendirmede hiç de başarılı değilsin! Üstelik esas niyetini saklamayı da bilmiyorsun. Söyleyecek misin, ben mi tahmin etmeye çalışayım?”

“Tahmin etme, bil! ‘Seni seviyorum!’ demek istedim, hem de çok, yaşamımızdaki ilk anımızdan beri içimdesin!”

“Tarihte insanlar acaba böyle bir ilânı aşkla karşılaşmışlar mıdır ki? Tesadüfler, bir doğum, belki bir özlem ve birkaç yıldır beraberliğimizde gözlerine bakışlarımı görmemen ve nihayet anlaman gerekeni anlaman…

Bugüne değin ne bir kelime ettin, öpmeni ummaktan vazgeçtim, elimi bile tutmadın ve şimdi; ‘Gel, seni annemle, babamla tanıştırayım!’ diyorsun, doğru mu anlamışım?”

“Gerçeği böyle acı bir şekilde yüzüme çarpman gerekli miydi? Bu hak-reva(4) mıdır? Bu sitemini böyle uluorta söylemek yerine, yola çıksak, yol boyunda bir yerlerde dursak, senin için dört yapraklı yoncayı arayıp bulmak gayretinde olsam, sana papatyalarla sevgimi anlatmaya çalışsam…

İçimdeki boşluğu ancak senin doldurduğunu söylemek istesem...

Oysa seni sevdiğimi söylüyorum, tersliyorsun. Ben ne yaptım ki sana? Bana böylesine haşin davranıp, eziyet etmeyi meziyet gibi görüyorsun?”

“Başlangıcımızdan beri bir kere bile başını kaldırıp baktın mı ki bana? Şimdi bin dereden su getirip(2) acındırıyorsun kendini bana. Ben sana acımak değil, hiç olmazsa beni, benim seni sevdiğimin yarısı, hatta onda biri, yüzde biri kadar sevmeni istedim. Bu çok egoistçe bir davranış mı oldu? Yoruldum Yiğit, yorgunum, dinlenmem gerek!”

“Göğsümde, koynumda dinlendirsem seni, ‘Gecikmemi bağışla!’ desem. ‘Bana acıma, beni sev!' desem ve şu ana kadar anlatamadığım sevgimi dillendirmeye çalışsam, bunun için ufak, ufacık bir fırsat versen bana?”

“Denemende yarar var! Sanırım, başarılı olma şansın var, hatta yüksek gibime gelir!”

“Hemen bir kaç gün daha izin alalım, bir ömrü seninle paylaşmak için seninle aynı yolda yürümek, hatta koşmak istiyorum!”

“Peki, demekten başka çarem yok gibi görünüyor. İlk ve son kez şansını zorlamadan denemeye çalış. Hissettiklerim belki şu ana kadar hiç hissetmediğim şeyler. Aileme haber vermeyeceğim. Beni vaktinde evime teslim edeceğinden eminim.”

“Peki, gidip hemen arabayı çalıştırayım!”

“Hiç olmazsa önlüğümü çıkartıp, arkadaşlarımdan birini, doğal olarak sen de birini bulsan nöbetlerimiz yerine ve patronlardan izin alıncaya kadar sabırlı olsak!”

“Doğru, ilk haberi hem yerimizi almaları için ola ki silâh doğrultacağımız arkadaşlara ve patronlara ulaştırmamız gerekli, değil mi?"

“Anlamadım, bu ne demek, ne gibi ilk haber bu şimdi?”

“Sana sürpriz, onlara gerçek haber gibi. Seni benim olmaya razı edecekmişim gibi…”

“Atalarımızın güzel sözleri var, bilmem hatırlatmam gerekir mi? ‘Dereyi görmeden paçaları sıvama! Acele işe şeytan karışır!’ der, gibi!”

“Aynı atalar; ‘Bugünün işini de yarına bırakma!’ demişler. ‘Erken kalkan yol alır!’ demişler, hangi birini tekrarlayayım ki sana?..

Ve bir şarkı; Sevmek seni bir suç ise, affet günahımı ey sevgili(9)!

“Bir saniye! Bir saniye lüfen! Sen doktor musun, şair mi?”

“Sen ne olmamı istersen, ben oyum işte, yüreği yanan, diz çöküp ‘Benim ol!’ demek için sabırsızlanan...”

“Ne demek istediğini bilmek için ben de sabırsızım...”

Önlük değiştirdik, yerimize geçen şamar oğlanlarına(4) teşekkür ederek, patronlardan iznimizi aldık. “Meselâ” ile ve eskilerin “Mülâhazat” dedikleri şimdilerde “Düşünceler” denilen haneye soru işareti koyduk ve yola çıktık.

Yanımdaydı ve bebeklere aldığı malzemeler dışında yola çıkmadan önce ayrıca beni bir kuyumcuda durdurup iki adet yarım altın almıştı. Ona bebeklerden kız olanın onun adını taşıdığını söylemiştim galiba.

İlk virajların başladığı ilk cebe girecek kadar ancak sabırlı olabildim;

“Seni seviyorum, vazgeçmeyecek, senin için ölecek kadar. Uzat elini, tutmam için yardımcı ol! Gel soluklan, dinlen göğsümde ve Tanrıya dualarım için bana destek ol!”

Başını dayadı göğsüme, sonra başını kaldırdı, ilk kez öptüm onu, ikimizin de dudakları titriyordu, sessizliğimizde.

“Ömrümce göğsüne yaslayacak mısın beni?”

“Şüphe etme, yalvarırım!”

“Peki, sen istemedin, ama ben beni sana veriyorum, tüm içtenliğimle, tüm kalbimle!”

“Nasıl istemem seni? Susuzluğuma çare, açlığıma derman, ömrüme bağışsın sen, hiçbir cümleye sığdıramayacağım.”

“Göğsüne yaslanıp bu ıssızlıkta, tek-tük geçecek taşıtlara aldırmaksızın beni evime teslim edeceğin vakte kadar dinlenebilirim sende. Ancak; vakit; nakittir sözüne de değer versek, ne dersin?”

“'Tadın damağımda kaldı!”

“Sonra...”

Emine’nin evine ulaştık. Aileler, bıraktığım gibi canla-başla onun başındaydılar. Direğe yeni bir bayrak asılmış, mezar ve tüm çevre düzenlenmiş, Emine’nin kadın başına üstesinden gelemediği her yer bakımsızlıktan kurtulmuş, dar patika, taşlarla merdiven haline getirilmişti.

Mutlu oldular bizi görünce ve Emine hemen atıldı;

“Siz Menekşe Abla olmalısınız?”

“Nasıl yani?”

“Bu da yeğeniniz Menekşe Mine. Yiğit Ağabey koydu ismini!”

Suskunluk egemen oldu Menekşe’nin diline. Dört bir tarafına yardım diler gibi baktı, hissedilir-hissedilmez şekilde elimi sıktı ve konuşulanların ahengine kaptırdı kendini. Onlar kadın-kadına, kız-kıza idiler ve muhtemeldi ki Emine yaşadıklarını anlatıyor, Menekşe de duygusal bir şekilde onu dinliyor olmalıydı.

Kadınlar Meclisinde ne işim vardı ki benim. Ben de “Selâmlık” yönüne doğrulup erkekler arasına katıldım, hay-huy(4) çabası kavramıyla, hatta çabasını yaşayarak. Kuyudan su çektim ve plânlar yaptım aklımca.

Evvel emirde sırf bebekler için elektriğin eve gelmesi, kuyuya ondan sonra motopomp alınması, başta buzdolabı ve televizyon almayı plânladım. Amacım dünyaya kısır bir şekilde kapalı olan, aydınlığı bilmediğine inandığım Emine’nin aydınlığa kavuşması ve çocuklarını iyi yetiştirmesi idi. Gelgitli duygular(4) içinde çabalamak bana has bir haslet(1) olsa gerekti.

Belirli bir süre annesinin ve ek olarak kardeşleri Emine’den sonraki Zehra Şeyma ile en küçük Hatice Şeyda’nın Emine’ye destek ve yardımcı olacaklarını tahmin ediyordum. Şeyma’nın yanağındaki ebenin kusuru olduğunu sandığım bir yara izi vardı ve belki de bunun için verilmiş olabilirdi ismi.

Düşüncelerimin tümünü dönüş yolunda Menekşe’ye danışacaktım, belki o da maddi bakımdan bana katkıda bulunabilirdi, ama asla borç olarak da olsa onun benim düşüncelerime katkısını bekleyemezdim ve isteyemezdim de.

İkindi ezanının yankısı ulaşırken kapıdan başını uzattı Menekşe;

“Eğer uygun görürsen dönelim mi?”

“Nasıl istersen, sen bilirsin!”

Menekşe vedalaşırken gözü Emin’in mezarına takıldı;

“Bu aileyi sevdim, tanımadım, ama Emin kardeşin mezarının yeri hoşuma gitti. Bana bir şey olursa beni de buralara, buralarda bir yere teslim eder misin Yiğit?”

“Ağzından yel alsın, ağzını hayra aç Menekşe, o nasıl söz?”

“Bu çocuklar, bu aileler bizim akrabalarımız artık. Üstelik yolunun da üstünde burası, gidip gelirken, yaşadığım sürece uğrarız, benden sonra da hiç olmazsa bana dua etmek için sen uğrarsın! O halde ‘Bana bir şey olursa’ dememin sakıncası olabilir mi? Ölürsem seninle olurum sık sık, bunu benden esirgeme!”

“O zaman ben de aynı mezarı diliyorum, sen de bana…”

Emine’nin babası söze karıştı, sözümü tamamlamama izin vermeksizin.

“Yahu gençler, böyle saçma-sapan(4) bir şeyler deyip de şimdiden karanlığı solumasanız! Haydi yolunuza, uğurlar olsun, eğer böyle konuşmaya devam ederseniz, bir daha da gelmeyin buralara! Haydi, ellerimizi öpün ve hayır dualarımızla çıkın yola, bizi unutmayın, hep gelin!”

Menekşe önde, ama fark ettirmemeye çalışarak kahırlı, ben onun arkasından çıkıyorduk yeni yapılmış merdivenleri. Birden geriye döndü;

“Beni sevdiğini söylüyorsun, ama birileri ile duygusal bir yakınlığının olmadığını iddia edebilir misin?”

“Aşk olsun! Bana güvenin o kadar mı kısır ve kısıtlı, bana ‘Ağabey’ diyen bir şehidin hanımına, iki çocuğunun doğumunu başta insan, sonra doktor olarak sağladığım birine, hele ki gözümün senden başkasına ilişmediği bir mekânda kime ve nasıl duygusal yaklaşırım ki?”

“Affedersin! Parantez açmadım, sorduğum o değil, lise son sınıfta okuyan küçük kız Hatice. Sana nasıl baktığını, nasıl iç çektiğini fark etmediğini söyleme, inanmam!”

“Haberim bile yok! İnanman için ne yapmam gerek? Canımı mı vereyim?”

“Sen benim için canını verirsin de, ben senden canımı esirger miyim?”

“O halde sitemin niye?"

“Hani belki benim bebeğimi de doğurmama yardımcı olursun özlemi olsa gerek!”

“Özlemimin tavan yaptığının farkında mısın? Demek istediğin ne? Eşini kaybetmiş, iki bebekli bir annenin yanından dönerken sözlerinin anlamını çözemedim, bağışla!”

“Okuduklarımıza göre mesleğimizle ilgili bilgilerini tazelemeye çalışayım. Anne özlemi duyan bir kadın için onu anne edecek bir baba gerek. Bu; Havva anamızdan, Âdem babamızdan beri şart olan bir kavram...”

“O halde gel, hemen evlenelim!”

“O şart olan kavramla ilgili gerekliliğin benim için sen olduğuna nasıl karar verdin?”

“Affedersin, haddimi aştım, değil mi?”

“Yoo! Haddini hemen belgeledin. Ama yaşamda ne senin gibi ilânı aşk, ne de evlenme teklif eden birinin olduğunu hiç sanmıyorum!”

“Yani eşim olacaksın!”

“İki şartla...”

“Ne gibi?”

“Herhangi bir nedenle beni yitirirsen, beni buraya getir ve buraya bırak lütfen!”

“Of! Anladım! Yine zırvaladın, yine aynı konu. Peki, ikincisi?”

“Neden aynı? Çocuğumuz olur da sonra bana hak tecelli ederse(2) mutlaka Hatice ile evlen! O sana âşık, ama sevgine de, sevgiline de saygılı, sessiz. O seni mutlu eder, sevmesen de sevdirir kendini, seversin, üstelik sana da, bebeğimize de, kim bilir belki içinden geliyorsa sonraki bebeklerimize de bakar? İyi çocuk, bilgili, ama şaşkın, duygularını saklayamayacak kadar da saf! Ne de olsa liseyi bitirecek bir öğrenci...”

“Ben seni sadece doğum uzmanı olarak biliyordum, psikoloji benim de öğrendiklerimin üstünde boyutlardaymış demek ki?”

“Her ne dersen de, böyle ayakta mı konuşacağız? Vasiyetlerimi unutma! Senin beni sevdiğin kadar, ben de seni sende yaşayacak kadar seviyorum. Haydi öp beni ve geri götür, anne, babanı da bir dahaki sefere ziyaret ederiz, olur mu?”

“Peki, bu öpüşüm ‘sonra’ deyişinin karşılığı mı yoksa ayrıca bir hakkım daha var mı?”

“Daha önce sana ‘Deli’ diyen oldu mu hiç?”

“Sanırım ilk kez, sevdiğim, deli olmama sebep olanın ağzından duyuyorum!”

“O halde sık sık sar beni, göğsüne yasla ve istediğin zaman azat et, bırak beni!”

“Yani diyorsun ki ömrümüzün sonuna kadar burada böyle kalalım, istediğin gibi!”

“Ben de isterim, ama gecikmesek, desem. Ve ilâhi takdimim seni ömrüm tükenene kadar sevecek ve senin olmamın mutluluğunu hep hissettireceğim sana...”

Ben; “Ömrümüzün sonuna kadar!” diyordum, o tekilleştirerek “Ömrüm tükenene kadar!” diyordu, beynimi zorlamama rağmen anlayamadığım...

İrsiyetle kendisine ulaşan benim bilmediğim bir sıkıntısı mı olsa gerekti ki, söylemediği, söylemek istemediği...

Bazen göz açıp kapayıncaya kadar geçer zaman, insanın, insanların arzulayanların dilediği gibi. Ve öyle bir geçer zaman ki... (10)

Bakmışım, istemişiz birbirimizi, ailelerimiz de uygun görmüş bizi birbirimiz için. Nişan, nikâh ve dünyanın en güzel gelinliğiyle karım. Düğün değil, ufak bir yemekli eğlenti idi, yapabildiğimiz, züğürt tesellisi(4) gibi...

Şehit Emin’in yakın akrabaları için bir minibüsle gittim, köprü üstü, yol üstü, cebin olduğu yere. Bu mutlu günümüze katılmalarını ben de, Menekşe de istemiştik.

Bebekler pusetlerinde, şimbil şimbil bakışları ile Emine’nin ve annesinin kucaklarında, anne-babalar arka koltuklarda üleşmiş olarak, Zehra da yanlarında ben ortada şoförün yanında, Hatice kapı kenarında yanımda idi.

Bir ara caddeyi ağır ağır geçme çabasında olan tosbağa nedeniyle sağ-sol yaptı şoför. Hatice korku, belki de istekle sıktı kolumu, üstelik canımı acıtacak ğbi.

“Çok mu korktun?”

“Evet, sığınağı olmayan her insan gibi...”

“O da olur inşallah!”

“Ömrümce bekleyeceğim, hem pirifani(1) oluncaya kadar umutlu olacağım bir sevdiğim var, ama umutsuz bir vaka... "

Bekleyen derviş, murada erermiş(11)! Peki, bilen var mı?”

“Hiç kimse, hatta kendi bile!”

“Bir bakıma karanlıkta göz kırpmak gibi bir şey yani...

Ama ben derim ki, kardeşine hatta Menekşe ablana açılıp önerilerini dinlesen!”

“Gereksiz, onun olacağım ana kadar kendim, kendime yeteceğim.”

“Bana da söylemediğine göre iyi hülyalar küçük kız! Hem söyle bakayım bana, lise bitti, üniversiteye devam edeceksen mesele yok, ama devam etmeyeceksen analık kutsal, gönlünün sultanına ulaşmaya çalış!”

“Gönlümün sultana ihtiyacı yok!”

“Eh! Sen bilirsin! Benim mutlu oluşum gibi, senin de Zehra’nın da mutlu olmalarınız dileğim!”

Tüm bunları bağıra-çağra değil, ancak birbirimizi duyacak şekilde konuşuyorduk, tahmin edileceği üzere ve kendimin duyarsız ve duygusuz bir yapıda olduğumu istemesem de kabul etmek zorundaydım.

Menekşe söylemişti, ben hissetmiştim, kızcağız nerede ise açık açık söylüyordu.

Bir tek ilânı aşk etmemişti ve ben montofon(12), hipopotam(12), mamut(12), camız(12) örneği bir varlıktım.

O çaresiz, bense çareleri tüketme gayesindeydim. Başım bağlanmak(2) üzereyken, üstelik sevdiğim, saydığım, çocuklarımın annesi olmasını dilediğim ile onları düğün ayarındaki eğlentimize götürürken, onun ümitvar olmasına nasıl izin verirdim ki?

Salona geldik, yerlerimize oturduk. Dans müziği çalınca ayağa kalktık eşimle. Zehra ve Hatice bir kenarda kendi hallerinde dans etme gayretinde idiler.

Belki denemek, belki duygularımdaki yorgunluğun tereddüdünü gidermek için onlara yaklaştı Menekşe ve;

“Önce sen, sonra Zehra! Yiğit Ağabeyinizle dönüverin bakalım, birer-ikişer kez!” dedi.

Koynuma büzüldü Hatice demekten çekindiğim Şeyda, tıpkı Menekşe gibi ve söylendi;

“Alçaldığıma inan istersen, seni aklımdan çıkaramıyorum. Kuma(13) al, odalık(13) al, istersen metresin(13) olayım, yeter ki yanında olayım, uzak kalmayayım senden, nefesini hissedeyim. ‘Hayır!’ dersen, bebeğinize, bebeklerinize bakayım, ömrümü yanında tüketmeme, ya da hemen sonlandırmama izin ver!”

“Saçmalıyorsun! Duymadım farz ediyorum işittiklerimi, söylediklerini. Bir kereler biri bana; ‘Delisin!’ demişti, ben de sana diyorum, haydi Şeyma ile yer değiştir, hem hemen ve sen ne dedin, hepsini unuttum, sen de unut!”

“İnanmamı isteme, mutlu ol Yiğit!”

“Ağabey?”

“Sen öyle kabul et, sen Yiğit’sin sadece ve yalnız benim Yiğit’im! Allahaısmarladık! Hakkını helâl et!”

Deliydi bu kız, bir deliliği gerçekleştirecek olmasından çekindim. Bir yaban balığı gibi kaydı kollarımın arasından, Şeyma ile yer değiştirirken.

Şeyma-Menekşe, Şeyda-Menekşe neler konuştular aralarında, bilemezdim. Umudum; öncesinde Menekşe’nin, sonrasında Şeyda’nın bana söylediklerini birbirine aktarmaması idi, bense susmak mecburiyetinde hissediyordum kendimi...

Önce gece bitti, arkasından tükenmesin istediğmiz günler geçmeye başladı sükûn dolu…

Ve günlerden bir gün özlemle beklediğmiz o müjdeyi verdi Menekşe. Bebeğimiz olacaktı ve kendi ismine uygun olması için ve devamlı gülmesi arzusu ile çocuğumuz kız olduğu takdirde “Gül!” adını koyacağını, oğlan olursa Gül’den türeteceği bir ismi aklına getireceğini söylemişti; örneğin Ergül gibi...

Bu arada hemen eklemem gerek ki; belki kendi ismini gizlemek arzusunu yaşamış olabilirdi Menekşe; “Menekşe koymuşlar gülün adını(14) türküsündeki gibi.

Gül geldi yerleşti dünyamıza. Asla haberim yoktu, ne vaat etmiştim, ne de ümit vermiştim, ama karımın olağan ötesi ısrarı, Şeyda’nın “Belki kısmetim açılır!” yalanı ile, Şeyda gönüllü olarak, hatta boğaz tokluğuna bile razı olacak gibi bakıcısı oldu Gül’ün.

Ancak Menekşe, onun yastık altına istiflediğini bildiği aidatı(!) her aybaşı eksiksiz, hatta zamlı olarak ödüyordu.

Gün, Gül’le başlıyor, Şeyda’nın yüksek müsaadeleriyle Gül’le bitiyordu. Şeyda ile Gül’ün odası aynıydı ve Gül’ün en ufak hareketinde Şeyda, Gül’ün tavanında, tabanında, yanındaydı, bir bakıma yedek anne gibi, doğurmamış olsa bile!

Üstelik söylemek istediğim kaba bir söylem olarak kaçabilir, ama Menekşe evvelden bana aktardığı kıskançlığını hiç dile getirmez olmuş, belki de Şeyda’nın Gül’e aşırı ilgisi nedeniyle beynindeki istifham(1) tamamen yok olmuş gibiydi.

Oysa Gül’e bakan gözlerdeki mutluluğunun bana ulaşan gözlerdeki hüznünü hissetmemesi mümkün müydü? Belki beynindeki; “Bana bir şey olursa...” saplantısı nedeniyle benim ve çocuğumuzun garantisi gibi bir düşüncesi olabilir miydi?

Ya da olacak şey gibi gözükmese de, hissi kabl el vuku(4), ya da gaipten(4), kendisinin yok olacağının işareti gibi bir şey?

Belki...

Çünkü...

Gençliği, güzelliği, terbiyesi, eğitimi, hamaratlığı(1) konusunda bilgilenen yan daire komşumuzun akrabası; “Sebebi ziyaret(4)” diyerek kapımızı çalma gayreti hissettirmişti.

Israrımız üzerine; “Görücüye çıkmış(2)!” ve cümleler sona erer ermez tüm düşüncelerini bir çııpıda yüzlerine karşı söylemişti;

“Menekşe Abla, Yiğit Abi benim atalarım, sözlerinden çıkamayacağım, arkama atmamın mümkün olmadığı insanlar, onlara sevgim ve saygım sonsuz. Karşımdaki insan da her bakımdan iyi, yakışıklı, varlıklı bir eş adayı...

Eğer varlığım serbest olsaydı, mutlu olmak, belki şu anda hiçbir yakınlık duymuyor olsam da ilerilerde sevmek düşüncesiyle ‘Evet!’ diyebilirdim. Ama benim bir sevgilim var, adı Gül ve o, Anaokuluna başlayıncaya kadar kimseye ümit vermek istemem!”

 
 


Başlangıçta; “Sevgilim var!” demesi, ne yalan söyleyeyim beni ürkütmüş, Menekşe'yi tedirgin etmiş, misafirlerimizi ise şaşırtmıştı. Ama o sevgilinin kızımız Gül olduğunu öğrenmemiz hepimizi rahatlatmıştı.

 

Ancak ateş olmayan yerde duman tütmez(15) örneği özellikle Menekşe ile evliliğimizin tasdiki olan eğlentide değindiği konular nedeniyle tedirginliğimi örtbas etmem(2) mümkün değildi, hem asla!

Ve ben ona karşı hep Menekşe ile birlikte görünmeye çalışıyordum, ama nöbetlerimizdeki aykırılığın önüne geçmem mümkün değildi ki!

Ve mahzunluğunu(1) hissedip görüp bilmem bir tarafa Menekşe’nin nöbette olduğu gecelerde odamda nefesini hissediyor, duyuyor, onunla uzaktan uzağa beraber yaşadığımızı kesinkes biliyordum...

Gül bir yaşına girdi, yaşını kutladık.

 “Biz doktorların bile yanlış edinimlerimiz vardı, örneğin “Süt Koruması(16) gibi.

Menekşe, o günlerden bir gün süt korumasının olmadığının ispatı gibi;

“Müjde! Gül’ün kardeşi geliyor, ama hiç ısrar etme, doğuruncaya kadar, abi mi, abla mı ultrasona bakmayacağız. Gül’e adını ben koydum. Bu bebeğe ise oğlan, ya da kız oluşuna göre ismini sen hazırla şimdiden, yakışıklı!” dedi.

Gül Mayıs ayında doğmuştu, oysa ikincisi kışın ortalarında bir günde doğmaya adaydı ve isim düşünmek için oldukça ve yeterli bir zamanım vardı, ya da ben öyle bir kuruntu içindeydim.

Doktor bayan arkadaşlarımızdan biri, gizli(!) sırrımızı öğrenince, akrabalarının teknesi olduğunu, eşiyle birlikte güneye tatile gideceğini söylemiş, “Ola ki üçüncü bebeğimiz de olunca böyle bir tatili özleyebileceğimizi” söyleyerek bizi de, yaşamayı belki de çok arzuladığımız “Mavi Yolculuğa(4)” davet etmişti.

Bulunmayacak bir fırsattı bu. Şeyda’ya söylemenin, haber vermenin sıkıntısını az-uz yaşamadık değil. Misafirin misafiri, ya da misafirin getireceği çocuk bakıcısı olamazdı, her ne olursa olsun. Bu nedenle Gül’ün bakımını Menekşe ile ben üstlenecek ve dönüşümüze kadar Şeyda’ya izin verecektik, ücretini tam olarak ödemek kaydıyla!

Netice itibariyle 15-20 gün göz açıp kapayıncaya kadar geçer, bana göre Şeyda beynini dinlendirir, olmayacak dualar için “Âmin” dememeyi(17) aklından geçirirdi belki. Ancak bana olan, beni hayıflandıran(2) şey neydi ki?

Ondan ayrı kalacak olmanın hüznü, neden bir anda tüm benliğimi kapsamıştı ki?

Onu; uzaktan sevmek, aşkların en güzeli(18) değil miydi ki? Kalbe dolan o ilk olmasa da, o bakış nasıl unutulurdu ki(19)?

Ve en önemlisi bir kalpte sevgi ile ilgili iki canlı varlık nasıl yer alabilirdi ki? Asla aklımdan geçmemesi gerekir ki, Menekşe’ye sevgimin tükenip aramızdaki ilişkinin alışkanlık haline gelmesini düşünemiyordum O halde iç çekişimdeki(4) görünen istek, ışık neydi ki?

Biz tatile çıktık! O, köyüne yöneldi. Verdiğimiz ikramiye niteliğindeki paranın yol parası kadar bir bölümünü alıp kalanını odasına, yine yastığının altına istiflediğini görmüştük, karı-koca olarak ikimiz de. Gidecekti ve o yastık ve altındaki imkân bizim evimizde kalacaktı yine, hem hiçbir getirisi olmaksızın.

Onu kapımızdan yolcu eder-etmez, yatağını-yastığını açtık. Bir çıkın(1) vardı; üstünde “Gül” yazan ve çeşitli tip altınlar, bir miktar ve en son verdiğimiz ikramiye, ya da harçlık…

Bir insan, anne olmayan bir kadın, bir bebeğe nasıl bu kadar düşkün olabilirdi ki? Havsalam almıyordu(5). Ben yastığın altını düzenlemeye çalışırken, Menekşe’nin mahzun bakışlarından etkilenmedim değill

“Bu kız ömrümün sonuna kadar bizimle kalsın!” dedi Menekşe. Gene tekil bir söylemle, beni iğnelemek istermiş gibi geldi bana.

“Sen bilirsin!” dedim ve ekledim; “Eğer o da isterse!”

Tekil konuşmalarından yılmıştım. Keşke ki, “Keşke!” demekten artık nefret ediyordum, ben ölseydim de Menekşe de, Şeyda da, Gül de kurtulmuş olsalardı hercai(1) kılıklı benden. Karımın dileği olan şehit Emin’in yanına onun yerine ben sığınsaydım, “Olmayacak duaya ‘Âmin!’ der gibi” yeniden.  Çünkü sağlıklı, dikkatli ve üstelik doktordum ve iyi imkânlarla yaşıyordum.

Bazen sabahın olması için fenerlerin egemenliğinde gecenin tükenmesini, güneşin doğuşunu beklemek(20), gönlümün yanışının sebebini anlamak için de gece olmasının gerektiğinin farkındaydım.

Bir olta ucuna takılmış balığı herhangi bir nedenle azat etmen, zevkini tatmin ettiği için tekrar geldiği yere bırakman mümkün ise de, bir sonrasında bir balıkçı ağından kurtulacağını(21) nasıl garanti edebilirdim ki? Bu; ben miydim? Ben, beni tarifte bu kadar zorlanabilir miydim?

Bavullarımızı hazırladı karım, hiçbir angaryaya mecbur etmedim onu. İkimiz de başlangıçtaydık ikinci bebeğimiz için. Ona kıymet verdiğimi bilmesinden dolayı mutluydum; hele ki ben, o ve Gül olarak beraberce tüketeceğimiz anlar için...

Bebekleri olmayan karı-koca arkadaşlarımız önde, biz arkada yola koyulduk.

Sinyal-mola, “Dinlenelim!” dedik, mola verdik.

Sinyal-mola, “Bir çay kahve içelim dalgınlığımız yok olsun!” dedik, kahvelerimizi içtik.

Şehre ulaştığımızda bir otele gitmek yerine doğrudan tekneye gidip kamaralarımıza yöneldik, ufak ya da geniş boyutlu bir dinlenme, özellikle Gül için. Arkadaşımızın akrabası tekne için bize kaptan ve yardımcı verdi, güzergâh çizdi, gene de;

“Siz size, istediğinizce, gönlünüzce dolaşın!” dedi ve ekledi;

“Benim ve eşimin bir iki günlük işimiz var, şimdi değil, sonlara doğru size katılacağız, bu nedenle şimdilik özür diliyoruz. Dolaplarda yeterli miktarda yiyecek-içecek, süt var. Balık da tutabilirsiniz, o da şansınıza…

Eksik bir şey gözünüze çarparsa, çekinmeden kaptana söyleyin, kıyıya yanaşıp alsın, ya da inmek, bir yerleri görmek isterseniz o kıyıda eylensin, top sizde artık!” dedi ve el sallayarak uğurladı bizi.

Arkamızdan bir kova deniz suyunu döktüğünde bunun ne anlama geldiğini o an bilemiyordum. “Su gibi git-gel!” anlamında boş bir inanç, hurafe(22) olduğu aklımdan geçmedi doğrusu...

İlk günler neşeli geçti, her şeyi bilen ve tembihli olan kaptan ve yardımcısı, “Gak(23)!” dedikçe yardımcısının yardımıyla yemekleri, “Guk(23)!” dedikçe içecekleri servis ediyor, “Yüzeceğiz!” dediğimizde koylara yakın bir yerlerde duruyor ve kendisi de istirahate yöneliyordu, yardımcısını gözlemci bırakarak.

Tek eksiğimiz; deniz ortasında balığa hasret kalışımızdı, yakalayamıyorduk bir şeyler. Ancak Zafer Kaptan arada bir bildiği yerlere yanaşıp birilerinden sorunu hallediyordu, üstelik talimat almışçasına, ellerimizi ceplerimize sokmamıza izin vermeksizin.

Balıkların olduğu gecelerdeki ziyafetler aslan sütü(4) ile katmerleşmişti, sadece biz iki adam olarak! Karım zaten kendisine yasak koymuştu, sanki daha önceden böyle bir alışkanlığı varmış da, terk etmiş gibi. Meslektaşı doktor kardeşin de belki bilemediğim bir nedenden dolayı henüz katılımı olmamıştı bize.

Ertelerinin ertesi günlerin birinde, mal sahiplerinin işleri uzamış olsa gerekti ki henüz görünmemişlerdi ortalıklarda, deniz hafif çalkantılıydı, biraz ötesinde de hırçınlaşma tutkusu var gibi görünen rüzgâr vardı. Mayolar her ihtimale karşı üzerimizdeydi, kaptanın önerisine göre denize girmeye asla niyetli değildik.

Menekşe bir ara Gül’e süt ısıtmak, belki bir-iki yudum da su içmek için yanımızdan ayrılmış, teknenin öteki yanına yönelmişti.

Uzaklardan geçen bir tanker ya da yük gemisinin denizin coşkusunu kapsar şekilde yarattığı rüzgârın da destekleyerek çılgınlaştırdığı bir dalganın Menekşe’nin dengesini bozup denize düşmesine, bu arada kafasını teknenin duvarına çarpması nedeniyle belki de bayılmasına neden olduğunu bilmemiz asla aklımızın bile ucundan geçmezdi. Ne bir ses, ne de bir su sesi duymuştuk.

Uzunca bir süre ses-seda çıkmayınca, Gül de kucağımda vızıldayıp, huysuzlanınca “Hemen geliyorum!” deyip onu emniyetli bir şekilde yatağına bağlayıp teknenin Menekşe’nin olduğunu tahmin ettiğim bölümüne ulaştım.

Menekşe yoktu, denizde hareketsiz bedeni yüzükoyundu ve elinde biberon şişesi görünüyordu.

“Hayır!” diyerek bağırıp atladım, denize.

Menekşe yaşamıyordu...

Soruşturmalar...

Kaza raporu...

Ciğerlerde su, alnında yara, otopsi raporu ve Gül’ün doktor arkadaşımızın desteğine rağmen yaygaraları...

Dünyam kararmıştı, beni dünyaya bağlayan, hamile, tek çocuğumun annesi Menekşe yoktu artık. Sonunu çok öncelerden tahmin etmiş, hissetmişti belki de. Ve bunun için; “Bana bir şey olursa...” sözleri vasiyet gibiydi.

Artık bir cep telefonu olan Hatice’ye telefon ettim;

“Üzgünüm! Menekşe Ablanı yitirdik. Sağlığında bir vesileyle vasiyeti vardı, şehit Emin’in yanına gömülmek istemişti. Bu nedenle mezarı olarak orayı hazırlatır mısın? Lütfen! Onu orada teslim etmek istiyorum, toprağına!”

Bir insan ne kadar duygusuz, sevdiğine kavuşma, sahiplenme isteğine, arzusuna gerçekleşiyor gibi ihtimal olsa da ölüme sevinmezdi, sevinemezdi.

Ben ise, eşimin daha bedeni soğumadan, kefenlenmeden önce ikinci bir yaşamı utanarak da olsa içimden şu anda geçiriyor olmakla yanlışları yaşıyordum.

Taş taş üstüne olur, sevgi ise sevgi üstüne olur muydu? Ya da gerçek anlamda ötelenmiş bir sevgi, söz verilmiş bir sevginin ardında kalabilir miydi?

Kalmıştı, ama ötelenmiş olanın gerçekleşmesinin önüne kim geçebilirdi ki? Öncelikle ve özellikle Gül denilen, ötelenmesi, bakılması, yarınlara hazırlanması gereken bir bebek varken?

Yasal tüm gereklilikleri tamamlamıştım, ya da tamamlamıştık tekne sahibi ağabeyin destek ve yardımlarıyla.

Evime, yalnızlığımı yaşayacağım evime dönmüştüm, ya da dönmüştük, yalnızlığıma, ya da Hatice ile paylaştığımız için yalnızlığımıza demeliyim.

Aynı mekânda, aynı havayı soluyorduk, belki de birbirimizi istememize rağmen uzaktık. Menekşe’nin yedisi, kırkı, elli ikisi mevlitleri(24) yakınlaşmamıza engeldi, ama uzak da değildi. Menekşe'yi yitirdikten sonra daha da sıklaşmıştı odamda nefeslerini hissetmem.

Hatice’nin beklediğim nefesini duyuşum, yarı aralık gözlerimde kızım Gül ile birlikte görüşüm, üçümüzün birbirine karışan nefeslerimizi ve sanırım engelleyemediği bir şekilde yanağımı eliyle okşadığını hissettirmemek istercesine sürüşünü, saçlarımı okşayışını ve sonra tekrar odasına yönelişini hissetmemem mümkün değildi.

Hepsini hissediyor, hatta görüyordum, ama daha burnu bile düşmemiş(24) karıma bu ihanet gibi geliyordu bana, sadece yaşadıklarım değil, düşüncelerim bile. Ama inkâr etmemem gerek, o beni istiyordu yıllardır, karım sağken, hem onun dediği gibi ilk karşılaştığımız andan beri ve dürüst olmam gerek ki, alışkanlık bir yana, onu seviyordum da.

Seviyordum olarak özellikle devşirdim(2) cümlemi, istemem teferruattı çünkü onu.

Hep o beni yaşayacak değildi ya. Bir gece ansızın ben gittim onun yanı başına.

“Benim ol!” dedim.

Utanarak kapattı gözlerini;

“Ben doğduğumdan beri seninim zaten! Seni şu anda, yanı başımda gördüğümde, bugüne ulaşmanın mutluluğu yanında, gecikmiş olmamın hüznünü yaşıyorum!” dedi...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Doğum konusunda bir doktor kadar bilgili olmam mümkün değil, hem düşünülmemeli de. Ebe-Hemşire Koleji kız kardeşim, Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Öğretmeni eşim ve internetten edindiğim bilgilerle öyküyü güçlendirdiğimi inkâr edecek değilim. Sorup öğrenmiş olmama karşın genelde tıpla ilgili kelimeleri halk ağzıyla derlemeye çalıştım.

(*) Şeyda; Aşk çılgını, çok tutkun, âşık.

Şeyma; Bedeninde ben veya benzeri izi olan, çok kıymetli, değerli.

Menekşe; Menekşegillerden doğada kendiliğinden yetiştiği gibi, birçok türü olan bahçe bitkisi, saksı çiçeği olarak da yetiştirilen, yaprakları yürek biçiminde, çok yıllık otsu bitki ve bu bitkinin genellikle koyu mor renkli, hoş kokulu çiçeği. (Benefşe olarak da söylenir).

Mengüer; Ölümsüz, yiğit.

(1)

Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.

Bıngıldak (Fontanel); Bebeğin başındaki yumuşak bölge.

Cıbıldık (Cıbıldak); Çulsuz, yoksul, parasız. Yalınayak, çıplak, kararsız durumda, şaşkın. Geçim sıkıntısı çeken.

Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Dezenfektan; Mikrop kırma özelliği olan. Mikrop savan,. Mikropları, hastalık etkenlerini, öldürücü olan bakteri ve mikroorganizmaların üremesinin durdurulması için kullanılan kimyasal madde.

Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.

Feyezan; Taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap. Belli aralık ve dönemlerde ritmik olarak yaşanan taşkın. Bereket anlamını da taşır. Akarsuyun kabarma sonrasında yatağından da çıkarak taşıp, coşkun bir şekilde akması, geniş alanları su altında bırakması.

Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy, tabiat, mizaç, ahlâk.

Hercai; Gelgeç gönüllü. Gelgit akıllı. Yaşamı sadece kendi istediği gibi gören. Değişken. Hiçbir şeyde kararlı olmayan, bir dalda durmayan, bir işi sonuna kadar götürmeyen, aşkta bağlılığı bulunmayan (vefasız). Karda açan kardelen karşısındaki çiçek. Hercai [Menekşe] ve Kardelen iki çiçek ismi olarak güzel bir de öyküsü vardır. Ayrıca bir sanatkâr tarafından müziği de yapılmıştır. Öyküdeki Menekşe ile hiç ilgisi olmayıp, Menekşe’nin kocası Yiğit için gerçekten sarf edilecek bir sıfat olduğu kanaatindeyim!

İstifham; Soru. Sual. Soru Sorma. Ancak özellikle şiirlerde; “Hayret, şaşıma, hüzün, nefret…” gibi değişik duyguların etkilenişini anlatan bir sanat dalıdır da.

Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup, üzerine şilte serilerek yatmaya veya oturmaya yarayan duvara bitişik, ayakları olan tahtadan sedir, seki, yatak yeri. Aslında Yiğit’in söylemi yanlıştı. Kerevet yerine, şadırvan, çardak, sedir ya da kameriye (bahçelerde veya şurda-burda oturulmak için yapılan, kafes biçiminde, kubbeli, süslü çardak) demesi daha uygun olsa gerekti!

Mahzunluk; Üzgün, hüzünlü, duygulu olma durumu.

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Mihnet; Üzüntü, sıkıntı.

Mükellef; Bir şeyi eksiksiz, özenli bir şekilde, her şeyiyle uygun bir şekilde yapma zorunluluğu olan. Yükümlü. Özenli bir biçimde yapılmış, çok özenle gerçekleştirilmiş, ortaya konmuş. Vergi vermekle yükümlü kişi ya da kuruluş. (İslam’da; dinin emrettiği şeyleri yapmak, yasakladığı şeylerden sakınmakla yükümlü olan, ergenlik çağına gelmiş akıllı insan).

Pirifani; Yaşlı, ihtiyar, kocamış, pir olmuş kimse. Genç karşıtı.

Plasenta; Döl yatağında, anayla dölüt arasında bulunan besin ve oksijen sağlayan yapı, etene, döleşi.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız şeyler.

Sezaryen; Doğumun doğal bir biçimde gerçeklemediği durumlarda, anne ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda ya da istendiğinde karnın ve döl yatağının ameliyatla açılarak bebeğin alınması şeklinde doğum yöntemi (Doğum Ameliyatı).

Stetoskop; Sesleri çıkartan alet. Doktorlar vücuttaki kalp atışları, akciğerlerin çıkardığı sesleri, bağırsak ve midedeki gürültüleri, ya da alete dökülen sesleri, kan basıncını (tansiyon) ölçme amacıyla kullandıkları alet. Genelde bu işleme “Oksültasyon” denmektedir ki, fiziksel kusuru seslerden anlamadır. Konuyla ilgili tecrübenin de önemli olduğunu söylemem gerek.

Tehecik; Her ne kadar Kürtçe “Biraz” anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda, işte burada, aha!” anlamındadır.

Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi ve bu titreşimi veren aygıt. Vücut içindeki hastalık ya da dokulardaki yoğunluk farklılıklarını tespit etme aleti, işlem ve bulgular.

Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.

Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek. Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuz Yakamoz olarak servisimin  (Gümüş Selvi) adını telâffuz etmekteyiz.   Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.

Yalapşap; Yalap şalap. Yalap çalap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

Zıbın; Bebelere iç çamaşırı olarak giydirilen, ince pamukludan yapılmış, kısa kollu ya da kolsuz giysi. Kolsuz dış gömlek, iç yeleği, astarsız ceket, üçetek diye anılan giysi, mintan, şalvar gibi giysiler için de kullanılan söz.

Mekonyum (Yeşil Kaka); Bebeğin doğum sonrası yaptığı ilk yeşilimsi kakaya verilen addır. Bir kısım sakıncalarını, konu hakkında bilgi edinmek isteyenler internetten veya çocuk doktorlarından öğrenebilirler.

(2)

Aşermek (Gebe, Hamile Kadınlar için); Bazı yiyeceklere aşırı düşkünlük göstermek, arzulamak, ya da nefret etmek, hatta tiksinmek. Özellikle kimi olmayacak şeyleri yemek, içmek için aşırı istek duymak.

Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Ihlamak; Hastalık, ya da yorgunluk nedeniyle “Ih! Ih!” şeklinde ses çıkarmak.

Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak); Birinin korktuğunu, çekindiğini, paniklediğini ifade etmek, tırsmak, üç buçuk atmak, ödü patlamak, korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan argo bir söz.

Ayakları Yerden Kesilmek; Çok mutlu olmak. Ayağı yere değmez olmak. Bir taşıta binip yaya yürümekten kurtulmak.

Başı Bağlanmak; Söz kesilmek, Nişanlanmak. Evlendirilmek. Birini yandaş olarak kazanmak, kendi yanında tutmak.

Bin (Kırk) Dereden Su Getirmek; Karşısındaki birini kandırmak, bir şeye inandırmak için dil dökmek, çok dolambaçlı nedenler, sebepler, gerekçeler göstermek, aldatıcı sözler, özürler öne sürmek.

Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, koşuşturmak, çare aramak.

Görücüye Çıkmak; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücülerin oturdukları odaya gelip onlara görünmesi.

Hak Tecelli Etmek; Ölmek. Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

Havsalası Almamak; Aklı kabul etmemek. Zihnin bir şeyi anlama ve kavrama durumunu kabullenememek.

İşi Kotarmak; Hazırlığı gereğince yaparak bir işi tamamlamak, bitirmek, üstesinden gelmek.

Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak karşısındakinin niyetinin, eğiliminin, ne düşündüğünün, arzularının ne olduğunu ne olacağını anlamaya çalışmak, aramak, araştırmak.

Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

Şimbil-Şimbil (Şipil Şipil) Bakmak; Tek başına iken genel anlamı küçük ve kurnaz demektir. Ancak ardı ardına iki kez söylendiğinde yöresel olarak gözlerini iyice açarak ve merak ederek dört bir yanına bakmak anlamında, daha ziyade bebekler ve çocuklar için kullanılan bir deyimdir (Şipil şipil; Ayrıca suların taşlara vurmasıyla çıkan ses olarak da kullanılmakta).

Ikınıp Sıkınmak; Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak.

(3) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.

(4)

Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Gaipten Bir şeyler (Genelde; Sesler) Duymak (Almak); Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.

Aslan Sütü; Rakı Adı. Diğerleri; Âb-ı Ateş-pâre, Âb-ı Hayat, Akcinli, Antifriz, Anzorot, Barut, Dinamit, Zıkkım.

Abesle İştigal; Olmayacak bir şeyle ilgilenmek. Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek. Gereksiz işlerle uğraşma.

Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

Amma Velâkin; Ne var ki, ancak, bununla beraber, bununla birlikte.

Diyarı Gurbet; Gurbet diyarı, yabancı bir şehir, ülke.

Evvel Emirde; Her şeyden önce, ilk iş olarak, ilk önce, ilkin.

Gelgit Duygular; Boşuna, işe yaramayacak şekilde oluşmuş duygular. Yerindesizlik. Başıbozukluk.

Hak Reva, Haktan Reva, Allah’tan Hak Reva; Tanrı tarafından yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır bir şeklinde.

Hay Huy; Boş ve sonuçsuz çaba. Herkesin aynı anda konuşmasından ve eğlenmesinden dolayı oluşan gürültü.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

İç Çekme (İç Çekiş); Göğüs Geçirme. Herhangi bir durum nedeniyle derinden soluk alma.

Mavi Yolculuk; Denizde şehirlerarası, ülkeler arası kısa olmayan seyahat, gezinti, tatil.

Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Sebebi Ziyaret; Ziyaretin sebebi, gerekçesi.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Yarım Ağızla; İsteksizce, istemeye istemeye, niyetini saklayarak...

Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma. Kötü sonuçlanmış, ya da sonuçlanması muhtemel işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme.

(5) İnsanları güldürmek kolay değildir. Çünkü hemen hepsi dünyaya ağlayarak gelirler! Eyüp KARADAYI

(6) Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir. (Espri niteliğinde Hipokrat Yemininin Tıp Fakültesinde yapılma şekli; TIPOKRAT YEMİNİ)

(7) Sükût İkrardan Gelir; Bir insanın kendisine yöneltilen itham, yargı ya da suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında sözlü, ya da kaş-göz işaretleriyle cevaplamak yerine susuyorsa hareketi o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Kısaca yanıtlanması gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. Ve buna en uygun sözlerden biri de; “İnkâr da aşktan gelir!”  sözüdür. ATASÖZÜ

(8) Hayr (Hayır) ve Şer; Bir karşılık beklemeksizin yapılan yardım, iyilik, iş, yararlılık, güzellik ile kötü eylem ve kötülük. Kur’an, Bakara Suresi, 216. Ayet; “Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır. Ve yine umulur ki; bir şey de sizin için şerdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir!” şeklindedir. Amentüde; “Hayrihî ve şerrihi mine’İlâhi Teâlâ” (Hayır ve şerri Allah’ın yaratması (olduğuna inandım)” anlamındadır.

(9) Sevmek seni bir suç ise… diye başlayan Türk Sanat Müziği eseri Rast Makamında olup Güfte ve Bestesi; Neveser KÖKDEŞ’e aittir.

(10) Öyle bir geçer zaman ki / Dediğim aynıyla vaki… şeklinde başlayan Erkin KORAY şarkısı.

(11) Bekleyen Derviş, Murada Erermiş; Sözün aslı; “Sabreden derviş, murada erermiş!” şeklinde. Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz.

(12) Montofon, Hipopotam,(Mamut, Camız); Türkçemizde tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, duyarsız, ilgisiz, adam sendeci, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimseler için kullanılan hayvansal bir deyim.

(13) Kuma; Aynı erkekle evli olan kadınların birbirine göre durumu.

Odalık; Birisinin nikâhsız olarak karı-koca hayatı yaşayacağı kadın.

Metres;  Bir erkekle aralarında nikâh olmaksızın karı-koca hayatı yaşayan kadın.

(14) Menekşe koymuşlar gülün adını… Kırıkkale yöresine ait bir türkü olup aslı; “Menevşe” şeklindedir.

(15) Ateş olmayan yerden duman çıkmaz; “bir şeyin gerçek olup olmadığı belirtisinden anlaşılır, belirti varsa o şey de vardır.

(16) Süt Koruması (Laktasyon Amenorisi); Emzirme ile korunmaya halk arasında oluşmuş bir deyiş. Doğum sonrası süt oluşumunu ve salgılanmasını sağlayan Prolaktin denilen hormon kadınlarda yumurtlamayı ve regl olmayı sağlayan östrojen ve progesteron hormonlarını baskı altında tutarak regl olmayı ve yumurtlamayı önler. Emzirme sıklığının, ek gıdalara geçişin, gece emzirmelerinin devamı süt korumasında etkilidir.

(17) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

(18) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(19) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim…”  vardır.

(20) Fenerlerin yandığını görebilmem için bazen gece olması gerekiyor! Sözün aslı Gülben ERGEN’e ait.

(21) Gerçekleri okumayı ve ders almayı biliyorsak, oltanın ucundan kurtardığımız balığın, bu kez bir ağda çırpmışını seyrettirmek isteyenlere ders vermenin gününü geciktirmemeliyiz! M. Emin DEĞER (Benimsediğim bu sözü değişik anlamda kullanmamın öze etki etmediği inancındayım!)

(22) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.

(23) Gak; Yöresel olarak elma, armut, erik vb. kurusu. Guk eklentisi ile Gak-Guk şeklinde ikindi kahvaltısı, atıştırmalık, çerez, meyve, hatta doyunacak şeyler. Gak şeklinde karganın çıkardığı sesle hiçbir ilintisi yoktur. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!

(24) Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar. Rahmetli Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün bir söylemini de kaydetmek istiyorum; “Kandil geceleri, Kutlu Doğum Haftası Kur’an da yer almaz. Ne Peygamberimiz, ne de dört halife devrelerinde kutlanmamıştır. Din dışıdır, Bid’attır Mevlitler ve İslam’da din ile ilgisi olmayan, Kur’an’da görülmeyen, sünnette olmayan, İslâm Âlimlerince ve ashap tarafından bilinmeyen, din esaslarına göre ibadet ve davranış biçimleriyle ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir. Dolaysıyla İslam’da 7,40, 52, sene-i devir gibi mevlitler yoktur.

Ölünün Burnunun Düşmesi; Bid’at bir konu olup ölünün erimeğe veya çürümeye başladığının ifadesi olarak önce burnu düşünülmüş olup akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Yanlıştır. Ölünün kırkıncı günde burnunun düştüğüne, elli ikinci günde ise kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata nedeniyle 40 ve 52. Günlerde mevlit okunmakta. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”