İş-güç sahibi bir adam olarak gündüzün bu vaktinde otobüs durağında ne arıyorduysam? Cumartesiydi herhalde, ya da Pazar. Böylesine sakallı, yakam-bağrım açık olduğuna göre...

Otobüs Durağında bir aile, daha doğusu gencecik bir anne ile oğul vardı, anladığım, ya da tahmin ettiğim kadarıyla. Oğlan gıvıl gıvıl yerinde duramıyordu(1), hem de oturduğu yerde. Genç kadın önce;

“Kalk ordan, amcaya yer ver!” dedi. Tınmadı(1) delikanlı, omzunu kaldırıp, ayaklarını sallamaya ve hareketlerine devam etti. Aslında genç kadının oğlana o ikazı yapmasına gerek yoktu, çünkü oturakta, daha doğru bir deyişle kanepede benim de oturacağım kadar yer zaten vardı.

Ancak oğlanın tavrı, sessizlik anlamında olmasa da konuşmaması, hareketleri ve genç kadının monoloğu(2) dikkatimi çekmişti. Genç kadın bu kez;

“Ayaklarını sallama, dur! Bir dakika hareketsiz, muzırlık(2) yapmadan durursan söz, sana da ağabeyine de akşama dondurma alacağım!”

Delikanlı şöyle bir başını kaldırdı, pazarlık etmek istercesine;

“Ama kurabiye de yapacaksın, değil mi?”

“Söz! Yeter ki üzmeyeceğine söz ver! Bak, amca bize bakıyor, ne olur, bir dakika sakin dur! Külâhları değişmek(1) aklımdan geçmiyor, ama kulağın da çekilmek için öylesine cazip görünüyor(1) ki bana!”

Genç kadın; her çirkinliğin güzelliklerde leke bıraktığından habersiz olsa gerekti. Oysaki güzel görmek, güzel düşünmek, güzel yaşamak ve yaşatmak yerine çirkinin, kabanın, hatanın etrafında toplanmak marifet miydi(3)?

Delikanlının tavırlarına kadıncağız kim bilir kaç zamandır katlanıyor olsa gerekti ki; affetmek yerine yargılıyor, hoş görmek varken suçluyor, ceza vermek için sabrının sonuna ulaşmayı bekliyor(4 gibiydi. Bilinmez miydi ki; fiziksel güçlerin hayvanlara bile uygulanması yanlışlıktır!

“Peki!” dedi genç adam, ayağını sallamayı durdurarak. “Peki” ardına bir unvan yerleştirdi mi, yoksa ben mi duyamadım, farkı fark etmedim. Aslında insanların iyi, doğru davranmaları(5) için tehditlere, tavsiyelere ve şiddete ihtiyaçları yoktu, bana göre tıpkı o delikanlı gibi.

Aklımda sıralanan sözlerin çoğu bana ait değildi, ama içimdekilerin tarifini, beynimde söze dökülüş gibi yaşıyordum.

Genç adamın “Peki!” deyişinin ardından hemen (her nedense) kolumdaki saate odaklandım(1), genç kadının bu kadar sözü kahırla söylediğine inanarak genç adamı izlemeye başladım. Fiziksel olarak geniş boyutta tarifi yerine kısaca kafasını tarif etsem yerinde olacak herhalde.

Sanırım sıfır numara olarak yeni tıraş olduğu belli olan kafasının muhtelif yerlerinde beyaz lekeler sırıtıyordu, hatta birisi yeni gibi kabuk halindeydi. “Eskiden kalan yara izleri” desem, doğru. Aynılarının bir benzeri de alnının sol kenarında dikiş izli olarak görünüyordu, bunlar yaramazlıklarının izleri, çakralarında(2) bir düzensizliğin ifadesi olsa gerekti...

Bu genç adam, yani çocuk, bu genç kadını “Bir dakika içinde” diyecek kadar bunalttığına ve içimden geçen hisse göre altmış saniyeyi kıpırdamaksızın tamamlayamayacaktı! Monoton, yeknesak, tekdüze, hayatıma espri(2) katacak bir davranışa şahit olmak üzere hissediyordum kendimi.

Nitekim daha yarım dakika dolmadan, henüz yirminci saniyede aniden doğuldu yerinden ve genç kadın;

“Dur Tayfun! Ne yapacaksın?” deyinceye kadar, ya da buna fırsat bırakmadan reklâm panosundaki resme yumruklar gibi birkaç kez vurdu, reklâm hoşuna gitmemiş olsa gerekti, sonra tekmeledi aynı panoyu ve cama yapıştırılmış körler için kayıtlı belgeyi yırtmak için tırnağı ile uğraşmaya başladı.

“Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir! (6)

Genç kadın dudağında biriken sözleri aklından geçirerek mi söylemişti ki? Bilmiyorum;

“Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın seni! Tıkım yiyesice(7)! Boyu devrilmeyesice(7)! Nalet olsun(7)!”

Ve sözlerinin bitiminde çantasını kanepeye koyup çocuğun kulağına öyle bir yapıştı ki, çocuk kadıncağızın o öfkesiyle sonuçta kulaksız kalacak, sandım. Bu arada diğer eliyle de tokatlama gayesini hissedince kolunu tutma zahmetine girmem gerekliliğini hissettim.

Bu davranışımın hiç de ehveni şer(7) bir davranış olduğunu tahmin etmememe rağmen, bir bakıma yalnızlığımın, belki de tek çocuk olmam dikkate alınmaksızın zamanımda aynı hareketlere müstahak görülmüş(1) olmam, nedendi.

Hatta belki genelleştirerek ve gerçeği saklayarak; “İş-güç, dünya gailesi(7)” deyip bekârlığa sığınıp bir yuva kuramayışımın etkisi de olabilirdi bu davranışımda.

“Bırak abi! Hak etti!” dediği anda bir ses yükseldi bir yerlerden;

“Hortum! Hortum var! Hortum geliyo!” şeklinde.

Gerçekten gözümü yönelttiğimde 800-1000 metre, belki de 8-10 adım ötemizden üzerimize doğru geliyordu sanki hortum. Durağı yerinden kaldırabilir, belki bizleri de malum cennete(7) ya da cehenneme(7) götürecek şekilde yolcu edebilirdi!

En kuvvetli korunak, kanepe altına sığınıp, kanepeye sıkı sıkı tutunmak ve hedefi küçültmek olsa gerekti, bildiğimden değil, aklıma başka çare gelmediğinden.

“Tayfun, hemen annenin koynuna büzül, sen de kucağıma kaykıl(1) kardeşim, karnımdan tut sıkı sıkı. Allah izin verirse ne âlâ, izin vermezse sonuç kaderimiz, hakkınızı -varsa- helâl edin. Ben demire sıkıca tutunacağım, bana bir şey olursa beni düşünmeyin, kurtarabilirseniz siz kendinizi kurtarın!”

Oğlana adını söyleyecek kadar samimiyeti nasıl hak ettiğimi bilmiyorum. Üstelik bu kadar sözü, bir çırpıda(7) ve o 8-10 adım diye tarif ettiğim mesafe içine sığan zamanda nasıl tamamladığımı, o aileyi anne-oğul koynuma nasıl yerleştirdiğimi doğrusu sonrasında kendime bile anlatmakta zorluk çektim.

Hortumlar hakkında bilgim yoktu, sadece televizyon ve gazete haberlerinde görmüşlüğüm vardı; evlerin çatılarını uçurması, insanları, hatta otomobilleri falan havaya kaldırması gibi.

Bu hortum gördüklerim gibi öyle cüsseli, “Amca, Ağabey” tipinde(!) bir hortum değildi. Belki ufak bir çocuk, hatta civciv gibi bir hortum olarak düşünmemde sakınca yok gibiydi. Ancak gene de boyutunu tarifte sıkıntı çekebileceğim bir şey olsa gerekti...

Neuzibillah(8), Hasbinallah(8), Tövbe estağfurullah(8) gibi kelimeler ardından bildiğim diğer sureler(8) ayetler(8) geçmeye başlamıştı dilimin ucundan hatırlayabildiğim, dilimin döndüğü kadarıyla.

Hortum elleşmedi bize desem yeri, sinüsünü, kosinüsünü(!) hesaplamışçasına(1) durağın çatısını bir kenarından kaldırdıktan sonra yoluna devam etmiş, biz kendimize gelinceye kadar da kaybolmuştu ufkumuzdan.

Üstümüzü başımızı silkeleyip saçlarımızı toparlamaya çalışırken olmayan mikrofonu elime alma gerekliliğini hissettim, bilgiççe;

“Bak kardeşim, tepkini anlamaya çalışıyorum, bilgi birikimim olmadığını da açıkça itiraf etmeliyim, ama çocuktur, biraz daha hoşgörülü olman(1) gerekmez mi çocuğuna karşı?”

“Bunun gibi bir tane de evde var, ağabeyi olarak; Tufan. O, sırf bunun muzırlıklarına ve tacizlerine(2) katlanmasın diye ders çalışması için evde bıraktım. Altından sandalyesini çekiştirir ağabeyinin, banyodan çıktığında üstündeki havluyu çeker, en olmadık zamanda ensesine tokat atıp ‘Ver beş kuruş!’ der, hangi birini sayayım ki?”

Dinlenmesi, ya da çenesinin yorgunluğunu gidermesi gerekti, galiba, devam etti;

“Sinirlerimin ne kadar harap olduğunu hissetmiyor musunuz? Davulun sesi uzaktan hoş gelir, tok açın halinden anlamaz, bilmeyene çocuk terbiyesi kolay gelir ve karşısına geçer ahkâm keser(1), nasihat verir gibi ders vermeye çalışır, sanki ben hiçbir şeyden anlamayan bir kadınmışım gibi. Üstelik can yitirmemize ramak kalmış bir belâ sonunda…”

Sözünü kesmek zorunda kaldım;

“Affedersiniz hanımefendi, sizi incitmek kesinlikle aklımın ucundan bile geçmedi. Ayda bir de olsa SAHÇEK’de(9) gönüllü olarak Tayfun gibi emsal çocuklarla birlikte olmaktan dolayı biraz da olsa bilgi birikimim var. Sadece tatsız ve vakitsiz bir öneride bulundum. Özür dilerim. Beni affetmeyi düşünmez misiniz?”

“Her türlü yıpratıcı sözünüz ve hareketinizin karşılığını vermem mümkün değil, eksikli hissederim kendimi. Ama centilmen ve bizim için kendini heba etmeyi(1) bile gözüne alan, bizi koruyan, olası bir durum için kendini siper eden birini, yani sizi de göz ardı etmem mümkün değil…

Hem özür dilemenize de gerek yok, asla! Değişik amaçla da olsa, lâyık olmasam(1) da, hem hakkım olmayıp bana yakışmasa da ilk kez bir erkeğin bana sarılmasından, beni, bizi korumasından ve nefesini hissetmekten dolayı mutlu olduğumu, utanarak da olsa belirtmek isterim.”

“Nasıl yani? Hem çocuğunuz var, hem de hiç erkek sarılmamış size! Nasıl bir şey bu? Anlayamadım, bağışlayın!”

“Tayfun’un bana ‘Anne!’ dediğini duydunuz mu? Gerçi dese mutlu olurdum ama...”

“Yok, hayır!”

“Demek ki, ona bakmakla yükümlü bir bakıcı, hani yani teyzesi olabilirim, değil mi?”

Tayfun, gizemli bir şekilde, hatta uslu durması önerilmeyecek bir şekilde bizi dinler pozisyonda idi.

“Gel teyzesinin kuzusu, amcayla sen de tanış, her ne kadar ismini öğrenemediysem de...”

“Peki Şuşu Teyze! Merhaba amca! Benim adım Tayfun! Senin adın kim?”

“Benim adım Şemsettin. Ama Şuşu diye bir ismi bugüne kadar hiç duymadım...”

“İsmim aslında Şekûra! Söylemesi çocukların zoruna gittiği için kısaltarak ‘Şuşu Teyze’ diyorlar.”

“Memnun oldum, o halde bana da uzun uzun Şemsettin Amca demek yerine ‘Şemo Amca’ diyebilirler kısaca...”

Söyleyecek başka sözlerim de olabilirdi, ama cankurtaran ve itfaiye seslerine katkı yapamamanın hüznü yanında, halk otobüsünün de durağa gelmesi düşüncelerimi ertelettirmişti.

Üstelik otobüs içindeki yolcuların çoğunun yüzünde merak ve endişenin izleri belli gibiydi ve ilk defa otobüsü oturacak koltuk bulunması şeklinde boş gibi görmüştüm.

Herkesin benim gibi duyarsız(2), ya da “Her ihtimale karşı” bir genç kızın peşine yönelecek kadar sapık olmasını düşünemezdim ya! Üstelik şu yaşadığımız konuma göre bu genç teyzenin evdeki çocuğu merak etmemesinin mantığını(2) anlayamıyordum.

Belki hortumun yönünden dolayı bu kâbusu(2) hissetmemiş olabilirdi! Belki de plânlanmış, vaz geçilemeyecek bir programı uygulama zorunluluğu olsa gerekti. Yahut da evdeki çocuğun yanında biri, ya da birileri olmalı veyahut da Tufan’ın her şeye boş vererek ders çalışacağından emin olsa gerekti!!

Anlamadığım, anlamakta güçlük çektiğim bir tatil günü olmasına rağmen Tayfun ve Tufan’la teyzelerinin neden meşgul olmasının gerekliliği idi? Yok muydu anne ve babaları?

Genç yaşında anne olmayı arzulayan biri idi bana göre karşımdaki. Konuşması düzgündü, kısmen de olsa yadsımamam gerek ki iyi davranma yeteneği de vardı.

Ama bu genç kızın iki delikanlı ile baş başa bırakılması ne kadar doğruydu ki? Düşünüyordum ki, anne-babanın yoğun işleri olsa gerekti, çocukları teyzelerine bıraktıklarına göre, ya da benim aklıma gelmeyen bir başka mecburiyet…

Ve o genç kız neden o kadar hüzünlüydü?

Onlar otobüse binince ben de binmiştim, oldukça meraklı bir tiptim çünkü. Genç kadın yanındaki çocuğun bakınması için bir cam kenarına oturmayı arzuluyor görünümündeydi, kanaatime göre.

Otobüse bindiğimizde tek kişilik tam bilet alınca Tayfun’un altı yaşını geçmemiş olduğu geçti aklımdan.

Pencere kenarlarının tümü doluydu, buldukları kanepeye oturdular. Tayfun teyzesinin kucağına sığınırken cam kenarında oturan adama da kaşlarını çatarak, sitemle, imayla, iğnelemeyle(1), hatta serzeniş ve kahırla bakmayı ihmal etmeyerek, ya da bu şekilde sataşma hakkını kullanarak bakmayı zorunlu görmüş olsa gerekti!

Boş gezenin boş kalfası(7), tatil gününü değerIendirme arzusundaydım ya, yan tarafındaki koltuğa oturup kendimi hazırlayarak başımı eğerek sessizce sordum;

“Delikanlıların annesi-babası?”

“Uzun hikâye! Hem Tayfun koynumda, anlatamam!”

“Peki, herhangi bir plânınız varsa o plânı gerçekleştirdikten sonra yahut da acele işiniz yoksa sizi hemen ya da belirlediğiniz bir vakit için yemeğe davet etsem? Tercih ettiğiniz bir yer varsa oraya, ya da benim bildiğim bir yere götürsem sizi teyze-küçük adamlar olarak? Merak ettiğim için değil, sırf bilmediğim bir şey varsa sizi teselli etmek ve yardımcı olmak için...”

“Ben kokoreç yiyebilir miyim Şuşu Teyze?”

“Gene beni mahcup etme(1) modundasın, farkında mısın Tayfun?”

“Bak, genç arkadaşım! Ben size İskender Kebap ısmarlasam, sonrasında da künefe meselâ? İyi olmaz mı? Bir de paket yaptırırız, ağabeyine göndeririz, ya da durumunuza uygun olarak siz götürürsünüz, daha iyi olmaz mı? Bu arada biz de annenle...

Yani Şuşu Teyzenle iki kelimeyi uç uca eklesek. Belki yardımcı olabileceğim bir şeyler olabilir sizler için?”

“Gerçekten SAHÇEK’te gönüllü mü çalışıyorsunuz? Tanıdığınız var mı orada?”

“Eee! Hatırımı kırmazlar sanırım!”

“Oysa başlangıçta bizim başvurumuza hiç de uygun, iyi ve duyarlı bir davranışta bulunmamışlardı!”

“Şimdi gerçekten saklamaksızın itiraf ediyorum; merak ettim, neden?”

“Yoo! Şimdi alıştım artık, o kuruma ihtiyacım yok. Üstelik teyze ve oğullar olarak öykümüz o kadar uzun ki?”

“Eğer bu sizi rahatlatacaksa, uygun bir zamanda, ya da hemen şimdi dönerciye varır varmaz anlatırsanız, içtenlikle dinlerim...”

Otobüs tanıdığım dönercinin dükkânına yakın durağa ulaşmak üzereyken;

“Hani bir şarkı vardı; ‘Yazsaydım, derdimin ben bir tekini...(10) diye başlayan…”

“Yazmayın lütfen! Anlatın ve eğer düzeltilecek, düzgün bir hale getirilecek bir şeyler varsa, söz vermeyeyim, ama yardımcı olmaya gayret ederim.”

Otobüs durduğunda, gene de son kelimelerimin ona ulaşıp ulaşmadığı konusunda tereddüdüm vardı. Üstelik o şiddet kumkuması(7) diye düşündüğüm genç kızla, yaramazlıkta pir(2) olduğunu sandığım çocuk birden dinginleşmişler(1) gibiydiler, dönerciye ulaşma gayreti yaşarken.

Dönerciyle tanışma aşamasında iletişimim tuhaf bir şekilde olmuştu, Tanıtım Levhasında; “Kadınhanı Dönercisi” yazıyordu. Kadınhanı(2) neresiydi, bu şehir neresi? Üstelik babamın memuriyeti dolaysıyla bir süre oralarda yaşamış olmamıza rağmen dönerin ne bakımdan orası için meşhur olduğuna dair bir iz kalmamıştı aklımda.

Hemen bir düzeltme yapayım; babamın görevi; Kadınhanı ilçesi içinde değil, oradan 4-5 kilometre kadar uzaktaki tren istasyonunda idi.

Sessizlikleri doğrusu etkilemişti beni. “Yakıştıramamıştım!” desem, ayıp olur muydu acaba? Dedim bile;

“Hayırdır, suskunlaştınız birden, ne düşünüyorsun?”

Ben, “Sen” deyince o da “Sen” demek gereğini hissetmişti sanki;

“Seni...”

Şaşkınca durakladı ve devam etti;

“Sizi yani, dünyada sizin kadar mükemmel insanlar varken, ablamın nasibine neden bu çocukların babası nasip oldu(1) ve öldüler, diye düşünüyordum. Daha fazlası gereksiz, çünkü Tayfun yanımda…”

“Durun bakalım! Daha yarım saat, bir saat içinde bırak mükemmelliğimi iyi olduğuma nasıl karar verdin ki?”

“Bir insan hiç tanımadığı birilerine, ana-evlât olarak düşündüklerine, bir tehlike, hatta bir felâket karşısında kendi bedenini hiçe sayarak nasıl kol-kanat gerer(1) ki? Üstelik içinden hiçbir fesatlık(2), ya da kötülük geçirmeksizin...

Ve sonrasında da sorunlarının çözümüne yardımcı olmak için yemeğe davet eder ki? Bunlar mükemmelliğin tarifleri içine girmiyorsa ben de hiçbir şey bilmiyorum, o zaman!”

“Bir bakıma boş gezenin, boş kalfası, ‘Yaşamdan hiçbir beklentisi olmayan bir adamın insani bir davranışı’ deyip konuyu kapatsak?”

“Sağ ol ağabey! Seni hiç unutmayacağım!”

“Seninle beraber olacağım bir yemeklik sürenin bana yetmeyeceği düşüncesindeyim. Ben de sana bunu unutturmamayı arzuluyorum.”

“Birkaç saat içinde?”

“Bana göre; insanlığın tarifi ve yapılmak istenenler için el uzatmanın vakitle ilgisi yoktur ki Şekûra. Hem böyle duygular dakikalar, saatler içine sığdırılamaz ki...”

Adımlarımızda dönerciye ulaşmıştık;

“Aaa!” dedi hayret edercesine Şuşu. Merak ettim;

“Neden Aaa?”

“Babam aslımızın Kadınhanı ilçesinin şu anda hatırımda olmayan bir köyünden geldiğini söylemişti, sanki gidip-görmediğim bu şehri ve köyü yaşamaya başladım gibi. Bana bu düşünce ve hatta sevinci yaşattığın için teşekkür ederim ağabey!”

“Bana değil, Memo Ağabeye teşekkür et! İsminin aslı Mehmet, ama öyle alışılmış, ben de öyle ‘Memo Abi’ diyorum!”

İçeri girer gitmez kasada oturan Memo Abiye yöneldim;

“Bak sana bir hemşeri getirdim. Çocuğun ve ağabeyinin baba tarafı Çorumlu, ama rahmetli annesi Konya-Kadınhanı’nın bir köyünden...”

“Yaa, öyle mi? Hangi köy, kimlerdensiniz kızım?”

“Doğrusu bu yaşa kadar gidip gelmedim, anlatılanlardan da aklımda kalmamış. Ama evvel emirde gidip öğreneceğim ve gelip size anlatacağım!”

“O zaman şöyle yapalım mı, ne dersin? Gelecek hafta bizim akrabalardan birinin düğünü var. Sen çocuklarını al, bana adres ver o gün sizi de alıp köyümüzde misafir edelim. Merak etme, işim gereği minibüsüm var, hepimizi rahat rahat alır!”

“Şemsettin Ağabey?”

“O bizden biri değil, üstelik bana göre evde kalmış bir fani(2). Neme lâzım(7), belki şehrimden, köyümden bir kıza eş, bizlere enişte olur, canımızın yanmasına tahammül edeceğimi sanmıyorum. Ama ‘Keşke olsa!’ diye de içimden geçirmiyor değilim hani! Hadi oturun, servisi bizzat ben yapacağım bugün, hemşerimin ecrine(2) sevabına...”

“Gel Tayfun, buranın tuvaletini ve oyun salonunu göstereyim sana. İstersen teyzen de sana katılabilir, sen bilirsin, ama demem şu ki ve bunun eğitimini teyzen mutlaka size vermiş olsa gerek, sokaktan eve geldiğinde, sofraya oturmadan evvel, yemekten sonra eller mutlaka yıkanmalıdır.”

Şuşu katıldı bize, ama Tayfun’un tuvaleti gösterirken bile gözü arkada oyuncaklarda, top havuzundaydı. Sabrın sonu selâmet(7) dedirtmeyecek bir şekilde attı kendini top havuzuna, ellerini yıkama komutunu göz ardı ederek yahut da erteleyerek.

Bu; eğer Memo Ağabey de bizi yalnız bırakırsa, Şuşu’yu dinleyip bir bakıma derdine, dertlerine derman olabileceğim, sorunlarına çare bulabileceğim bir zaman dilimi olabilir, diye düşündüm.

Lâvabodan ellerini kâğıt havluya silerek çıkan Şuşu;

“Tanıdığınız diğer insanlar da sizin ve Mehmet Ağabey gibi hep mükemmel insanlar olsalar gerek!”

“Mükemmellikle ilgisi yok! Ben ve benim gibi bizler, sadece kötü olmamak için uğraş veren Allah’ın kullarıyız. Eğer bana vakit ayırır ve yakınlaşmama izin verirsen...”

Sözümü kesti;

“Mükemmel olduğunuza dair sözümü geri aldım. Ne demek yakınlaşmak? Siz, bütün erkekler en ufak fırsatı değerlendirmek istercesine aynısınız galiba...”

Geri döndü, top havuzundaki Tayfun’a elini uzatarak;

“Tayfun! Hadi gel annem! Döner-möner yok geri dönüyoruz...

Size de düşüncelerimi, hayallerimi bir anda yok ettiğiniz için teessüf ederim(1).

“Şekûra! Bırak bu spontane(2) hareketin için teessüf etme hakkını ben kullanayım. Artılarda tavan yaptığım anda, beni eksiklerde en tabana yerleştirmene üzüldüm. Buyurun gidin, lütfen! Ben bana güvenmeyene, elimi uzatışımı elinin tersiyle itene yardımcı olma arzumu incitmeksizin iletmek istemiştim. Şimdi yaşama küstüm…

Zaten yaşam; insana verilmiş bir hak değildir. Yaşam bir bakma insana kiralanmıştır(13). Kiracı, mal sahibine başlangıçta verilen, ya da kaderine çizilmiş olan direktiflere(2) ve kurallara uymak zorundadır…

Buna ek olarak; ‘Ayıdan post, Şemo’dan da dost olmazmış!’ diye bağlayayım. Yanlış anlaşılacağım aklımın ucundan bile geçmemişti. Özür dile...”

“Dileme! Ben özür dilerim, kırabileceğimi, art düşünceli olamayacağını akıl etmeksizin, geri almam mümkün olmayacak sözlerim için, hassasiyetini(2) anlamayıp seni darbelediğim(1) için ben özür dilerim! Affetmen mümkün mü, lütfen!”

“Affetmek gibi bir hakkım yok, olamaz da zaten! Mademki düşüncelerin değişmek yerine yumuşadı, ben de masaya davet ediyorum sizi.”

“Sözünüzdeki ‘mecburum’ şeklindeki imayı anladım. Hak ettim! Haklısınız!”

“Gereksiz! Bir tek şeyi merak ediyorum, sormama izin verir misin lütfen! Tayfun’un üzülmemesini istediğin konu nedir? Yemekler gelinceye kadar anlatmak için vaktinin yeterli olacağını sanıyorum, Şekûra Hanım!”

“Hanım? Deminden beri ‘Sen’ diyordun, beni hanım olmaya mı yakıştırdın, yoksa uzak durmam gerekliliğini mi anlatmak istedin?”

“Uzak durman değil, bir sözümle uzaklaşmak istediğini belli ettiğin için böyle dedim. Yoksa izin verirsen çocuklar gibi ‘Şuşu’ demek isterim!”

“İzin istemene gerek yok, diyebilirsin?"

“Peki Şuşu! Tekrar sorayım mı, yoksa anlatmaya başlar mısın?”

“Tayfun gelebilir, kısaca; her ne kadar ölü arkasından konuşmak uygun değilse de senin gibi olmayan eniştem, bir düğün daveti sonunda, içkinin dozunu, ya da ayarını kaçırmış(1) olarak direksiyona geçiyor ve daha salondan ayrılışının ilk kilometresinde bir ağaca çarparak ablamın ve kendisinin ölümüne neden oluyor…

Eniştem sarhoş olduğu için devlet, bırak herhangi bir şeyi uygun görmemeyi, ilgilenmedi bile. SAHÇEK dediğin kurum ise çocuklar için duyarsız kalmayı tercih etti. Kaldım iki çocukla ortalıklarda...

Devam edeyim mi?”

“Tayfun, ya da kebaplar gelinceye kadar devam et, lütfen!”

“Arabayı da, şimdi sığındığımız evi de babam ablamın üzerine almıştı, düğün hediyesi olarak. Buna rağmen eniştemin babası, anası, danası, akrabası hak iddia ettiler. Adalete, yasalara güvendim ve karşımızdakiler avuçlarını yalayarak, iki yetim ve öksüzün haklarını yiyememiş olarak geri döndüler…

İnanamadığım şey; insanın kaybını ve iki çocuğun kimsesiz kalmalarının teessürünü(2) yaşamalarını dilediğim halde hüzünlerine ait hiçbir izle karşılaşmamış olmam, hattı artı olarak bir şey elde edememeleri karşılığı serzenişlerini de beynimden silmem mümkün değil!..

Bana hiç de yakışmayacak bir cümle, ama tüm bunları bana saygı göstererek inançla ve sabırla dinleyen birine söylemeseydim de, düşüncelerimin hiçbir kıymeti olmazdı gibime gelir.”

Ufacık bir duraklama sonunda devam etti;

“Dileğim; ‘Edenin bulması!’ Babaanne, dede, amca, hala olmayı beceremeyenlerin bu dünya içinde yerlerinin olmadığı inancındayım, hakkım olmasa bile. Onların yasalar önünde, mahkeme çıkışında sokak itleri gibi kuyruklarını bacak aralarına sıkıştırarak defolmalarına doğruyu söylemem gerekirse ve bana yakışmayacak bir eylem olduğunu tekrarlamam gerekse de hiç üzülmedim…

Sevinmek zaten olamazdı, çocukları baba tarafı akrabalarına karşı kışkırtmak içimden gelmedi. Hem onlar da bir kere bile aramadılar. Bu çocuklar daha bu yaşlarda, belki daha ileriki yaşlarda da mutlaka ‘Bizi istemeyenleri, biz de istemeyiz!’ ya da ‘İstemeyeceğiz!’ diyecekledir…

Tüm bunlara karşın yaramaz ötesinde çok yaramaz, hırçın(2) ötesinde çok hırçın olmalarına rağmen onların koynuma büzülmeleri mutluluğum, hem bu sığınış babasızlığın, annesizliğin görüntüsü gibi geliyor bana...”

“Peki, el uzatan olmadı diyorsun, nasıl geçiniyorsunuz?”

“Ablam ve ben iki kız kardeş idik. Ablamı yitirmem ve damat tarafının tutumu bizi çaresizliklere düşürse de babam tuttu elimizden, ele-güne muhtaç olmadık(1) bir dilenci gibi. Gene de babamın desteğine ek olarak, bir-iki komşuya Tayfun’un müsaade ettiği kadarıyla...”

Tam bu sırada bir komi(2) yardımıyla Memo Usta İskenderleri getirmişti. Salatalara el sürmemiştik bile, heyecan dolu sohbetimiz nedeniyle. Daha doğrusu; Şekûra anlatmış, ben de ‘Nasıl teselli olabilirim?’ düşüncesiyle dinlemiştim onu.

“Cümlemi tamamlayıp Tayfun’u çağırayım. Gündeliğe, temizliğe, kandil, mevlit için yardıma gittim tabii...”

“Sen kalkma Şuşu! Ben Tayfun’a sesleniyorum şimdi...

Haydi Tayfun, dönerler geldi, ellerini yıka da gel oğlum!”

“Ama hani İskender Kebap yiyecektik?”

“Döner dememe bakma, İskender tabii, bence yetişsen iyi olur!”

Ve garson Tayfun diyaloğu(2);

“Sos?”

“Dök, çok çok!”

“Tereyağı?”

“Dök, sıçratmadan!”

“Başka isteğiniz?”

“Ayran!”

“Oğlum yoğurt var ya, yanında!”

  “Olsun Şuşu Teyze, canım istedi!”

Sessiz sayılabilecek bir yemekti, Şuşu’nun defalarca ikaz etmesine rağmen Tayfun’un kendinden geçercesine ağız şaplattığı(1), şapırdattığı(1)...

“Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı Tayfun kaldırsın!”

“Teyze, amca ne dedi, ben anlamadım!”

“Amca şaka yapıyor, ‘Yolcu yolunda gerek!’ ya da ‘Evli evine, köylü köyüne!’ demek istiyor olabilir!”

Künefeleri de sünnetlemiştik(2) zaten.

Ellerimizi yıkayıp sofradan kalkmak üzereyken, garson büyükçe bir paketi masaya bıraktı, “Siparişiniz efendim!” diyerek.

Hesabı ödemek üzere kasaya yanaşırken, Memo Abinin elinin tersiyle; “Gelmeyin!” ya da “Gidin!” şeklindeki işaretini anladım gibime geldi. Düşünceme göre zaten onların yanında kredi kartıyla ödeme yapmam uygun olmazdı, aksi gibi cüzdanımda da “Beş kuruş " bile bozuk param yoktu. Tüm bozuklukları ve ufaklıkları portmantodaki o plâstik tabağa istiflemiştim.

“Çayı bizim evimizde içeriz, değil mi ağabey!” sözü irkiltti beni!

“Aman, sakın ha! Kanımca mazbut(2) bir yaşamınız olsa gerek Şuşu. Sizde değil çay içmek, kapınızın önüne kadar bile sizinle birlikte yürümem, yürüyemem. Bilmiyorum, mahalleli kaç zamandır sizi anne-teyze-abla-kardeş olarak görmüş, bilmiş, aman ha beni görmelerini asla istemem…

Size tek bir ters kelime, yanlış söz ulaşsın istemem. Bu; henüz tanışmış olmamıza rağmen beni kahreder(1). Benim bir programım yok, aynı otobüsle geri dönelim ve siz yolunuza, ben yoluma…”

Oysa aklımdan geçen, merak ettiğim o kadar çok şey vardı ki öğrenmek ve yardımcı olmak istediğim. Şekûra dile getirdi gönlümden geçenleri;

“Abi, ama içimdekileri söylemeye, önerilerinizi dinlemeye ihtiyacım var. Hem ben sohbete doymadım, üstelik tam anlamıyla da rahatlayamadım. Bilgiççe çekincende de haklı olduğuna inanıyorum. Ama bu serüven böyle bitmemeli diye düşünüyor ve bitmesin istiyorum...”

“O halde cep telefonun vardır, mutlaka. Benim numaramı söyleyeyim, ara beni kaydedeyim ve ne zaman, nerede, nasıl dersen bekleyeyim seni ve sizleri. İki sözü uç uca ekleriz, dertlerinize ortak olmaya çalışırım, düşüncelerinizdeki yanlışlıkları hissedebildiğim, bildiğim kadarıyla düzeltmeye, doğruları desteklemeye gayret ederim…

Bu vesile ile Tufan’la da tanışmış olurum, bu beni mutlu eder! Haydi, çaldır telefonumu! AAA Şuşu diye kaydedeceğim ilk sıraya, hani hayret ettiğinde demiştin ya!”

“Ben de AAA Şemo diye kaydedeceğim ilk sıraya dediğin gibi!”

“Diğer konuya gelince; ne zaman senin ya da bebelerin canları İskender isterse, alırsın bebeleri, gelirsin Memo ağabeye dertleşiriz çocukların izin verdiği kadarıyla. Sahi aklıma geldi, neden Tayfun’u anaokuluna göndermiyorsun ki? Sanırım ki hem onun uysallaşmasına neden olur, hem de senin kendine ayıracağın vaktin olurdu!”

“Kusura kalma lütfen, çok affedersin abi, ama siz erkeklerin yokluk için söyledikleri aklımda kalan çok iğrenç bir söz var, çocuk sahibi olamamak anlamında utandığım için söylememem gerekiyor(12)! Ancak takviyelerle evimize giren para bize yetmezken bir de anaokulu, öyle mi? Şaka yapmıyorsunuz, alay etme gayretinde değilsiniz, değil mi?”

“Dilin kemiği yok(7)! Üstelik yalnızlığı kendiyle paylaşan birinin de söylemlerinde noksanlık olması normal. Gene de tüm anaokullarının paralı olmadığı şeklinde bir düşünce geçiyor içimden. Ama bilmediğim bir konuda fikir aktarmaya da çalışmamam gerek...

Sanırım, ayaküstü sözü çok uzattım, Tayfun sıkıldı, Tufan da muhtemelen evde beklemekten sıkılmıştır. Üstelik İskender’i de soğumasın dileğindeyim. Ben soracaklarımı erteliyorum. Sen anlamak, danışmak istediklerini not et! Güç, bilgi ve mantığım ne kadarı için yeterli olursa cevaplarım. Bilemediklerimi ise kütüphaneden beraberce araştırırız, eğer sen de istersen. Yahut da bilebilecek büyüklerime danışırım!”

Vedalaştık...

Anlayamadığım şey elini uzatmamasına rağmen, ondan ayrılışın bana zor gelmesi idi. Bir görüşte sevgi değilse de, yakınlığına ihtiyaç mı duymuştum gerçekten, onun aklından geçirdiği gibi fiziksel bir yakınlık düşüncesi olmaksızın?

Ya da şöyle demem daha doğru olur gibime gelir; bekâr, yalnız ve beni asla bağlamayan kim ile oturduğum yer yerine anne gibi, yaşayan çocuklar gibi benim de mi sığınmayı istediğim biri, bir mekân mıydı ki aradığım?...

Bilmediğim, ama Mevlâna'ya ait olduğunu sandığım bir deyiş geçiyordu dudaklarımın ucundan; “Unutma Şemo, ara, bul, sahiplen! Aramakla bulunmuyor olsa da bulanlar sadece sabır, gayret ve istikrarla arayanlardır.(13)

Ve yaşamımla ilgili şekillendiğine inandığım bir deyiş; “Hayatın güçlü bütün çığlıklarının geceleri duyulduğuna dair bir his vardı içimde, hemen bugün doğan, gecenin hem de bu vaktinde. Oysa bana dair çığlıkların sıradan bir gün ışığında bile beni ya da tüm insanları esir alacağını bilmez miydim(14)?

Belki de düşüncelerimdeki doğrular bunlardı, tasdik edeceğim. Ama öncelikle zamana ihtiyacım vardı, hatta ve hem çok, ama ömrümü tüketecek kadar değil, ömrümden birazcık, üstelik “üstü kalsın diyeceğim(15) kalan ömrüm onun olsun diye düşünsem, şöyle ya da böyle, şaşkınca bir bencillik mi olurdu söylemimde, yoksa açık bir fedakârlık mı?

Şuşu’yu düşünmeden edemiyor, onu düşünmeksizin harcadığım zamanı heba etmişim gibime geliyordu.

“Eğer Allah onu bana yazmışsa; benden kaçışı yoktu! Lâkin kader onu bana (beni ona) yazmamışsa ağlamama da gerek yoktu(16)

Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim; sanıyorum kanımda kıvılcım, canımda ateş(17) gibiydi. Öylesine taşıyamayacağım bir yük vardı ki omuzlarımda, üstesinden gelemediğim, hatta gelmek istemediğim. Telefonu açtım, ertelemeyi aklıma bile getirmeyi istemediğim bir düşünceyle;

"Merhaba Şuşu! Zamanın uygun değilse, sonra da arayabilirim!”

“Durumum uygun, ama önce frenleyemediğim heyecanla sevincimi anlatayım, eğer senin de durumun müsaitse ağabey?”

Düşüncem ve beklentim kısırlaşmıştı(2) bir anda ne Şemo, ne Şemsettin ama “Ağabey” olarak? Ne bekliyordum ki, ya da beklentim neydi ki, içten pazarlıklı olarak. Sesimin küskünlük modunda çıkmamasına dikkat ederek;

“Benim durumum uygun olmasa sana telefon açar mıydım?”

“Ağabey, sadece lise mezunuyum, ama boş vakitlerimde okuyorum, televizyon izliyorum. Yanılmış olmak istiyorum, ama sözlerinde bir ima, serzeniş var gibi geldi bana!”

“Hayda! Nereden çıkartıyorsun böyle şeyleri?”

“Tanrının sadece kadınlara bahşettiği bir sezgi, siz erkeklerde eksik olan! Direnişinle haklı olduğumu biliyorum. Umarım bir gün bu anı anlatmak istersin. Zorlayacağım seni, hissediyorum ki Tanrının verdiğine ek olarak hislerimde de yanılmadım hiç. Söylemek istediğim şu idi; ilk görüşmemiz olmasına rağmen…

Tayfun tamamen değişti, görmen gerek! Uslu, sevecen, saygılı, tertipli, düzenli...

Aklından iyi olarak ne geçerse? Tufan da merak etti seni. ‘Bir gün gelse de tanışsam amcayla!’ dedi. Aslında benim de danışmak istediğim konular var!”

“Çok isterim, ama o kapı önünde görünerek sana söz geleceği endişemi yok edemiyorum!”

“Akrabamız olamaz mısın meselâ? Dışarıdan gelip, bizi ziyaret edip dönen?”

“Olurum valla!”

“O halde yarın akşam Tufan’la tanışmayı istemez misin Şemo akrabamız?”

“Peki, sen bana ne diyecektin Şuşu?”

“Telefonu açan sendin Şemo akrabam. Öncelik sende, sen ne diyecektin ağabey?”

Bir şeyler hissediyordu, hissettirmeye çalışıyordu sadistçe zevk almaya devam etmek arzusunda idi, yaşına başına bakmadan. Belki de hiç aklımdan geçirmediğim bir şekilde dürüstçe davranıyordu, pek aklım almasa da, pek aklıma yatmasa da...

Davranışı; bir fareyi yakalamakta başarıya ulaşmış, ancak onu patileriyle kıpırdatmaya ve oynamaya çalışan bir kedi gibi “Afiyet olsun!” öncesi eziyet etme çabasındaymış gibi geliyordu bana.

“Geldiğimde söylerim artık!”

“Geldiğinde öğrenirim, sen de geldiğinde öğrenirsin artık!”

“Anlaşılmıştır!”

“Denden! Yani bence de anlaşılmıştır, anlamında!”

Tek isteğim şu anda yarının gelmekte gecikmemesi idi, bana olan bir şeylerin beni ürkütmesine rağmen.

Zamanın kimseye müsamahası(2) yok, ayrıca ayrıcalıklı davranması da mümkün değildi. Hem doyasıya yaşamak için yılların çokluğu değil, bunu istememiz ve bu konuda coşkulu olmamız(18) gerektiğini bilmeyen var mıydı ki?...

Telefon ettim;

“Yurt dışından iki bavul ve bir taksi ile geliyorum, neredesiniz ve ne dersiniz?”

“Tesadüfen kapı önünde olacağız! Ama kimsin, kim diyeceğiz sana?”

“Beni yeterince tanımıyorsunuz, sizin bir göbek ötesinden yurt dışından gelen çocukların Şemo dayıları, senin de Şemo Ağabeyin! Tezahürata(2) ona göre hazırlıklı olmanızı beklesem?”

“Tuttum! Şimdi çocukları hazırlayıp kapıya çıkıyorum. ‘Akrabamız’ mayası benden, gerçekleştirme senden, hem de katmerli olarak!”

Öncesinde kendimi hazırlamış, prova yapmış, gerekebilecekleri hazırlamıştım, kendimce. Üstünde abidik-gubidik(7) bir şeyler yazılı olan deri bir mont, dar bir kot pantolon, göğsü açık renkli bir gömlek, rugan pabuçlar(7), tüylü bir şapka...

 Yani tam bir soytarı görünümlü yurt dışı göçmeni ve içine neler koyacağımı bilmediğim, ama akıl ettiğim üstünde cafcaflı etiketler olan iki ağır bavul…

Taksi ile ulaştım eve, bir tezahürat; “Dayı! Ağabey!” sarılışlarıyla. Doğrusu bu kadarını beklemiyordum, hatta aklımın ucundan bile geçmiyordu, nedense, Şekûra bavula el atmak, yardım etmek istedi, kararından hemen dönerek;

“Uf! Kurşun gibi ağır bunlar!”

“Siz zahmet etmeyin, ben taşırım, kurşunları da eve girince hallederiz artık!”

Şuşu’nun, kapıdan girer girmez tavrı değişti, sanki resmi bir konukmuşum gibi...

Bavulları açtım.

“Kusura bakmayın, yurt dışından nasıl gelinir, neler getirilir bilemediğim için, bavulların içini mutfak ve temizlik malzemeleri ile doldurdum. Bir de değiştirme kuponları ile ölçülerini kendime göre belirlediğim şekilde sana ve çocuklara uyacağını sandığım elbise ve pabuçlar...

Yaklaşan Kadınhanı Düğünü ve sonrasında ulaşacağımız dini bayram için. Beğenmezseniz, üstünüze uymazsa isterseniz beraber, isterseniz yalnız başınıza gidip değiştirebilirsiniz!”

“He! Oldu! O zaman da konu-komşuya yurtdışından gelişinin yalan olduğunu ilân edelim, olur mu?”

“Anladım! Benimkisi saçmalık! Deneyin, olmazsa kendi başınıza gidip değiştirirsiniz. Oldu mu hanımefendi? Hadi giyinin de üstlerinizde göreyim, sanırım bunu hak ettim. Ona göre de gidip hemen değiştirirsiniz. Ancak karnım çok aç, desem?”

“Aceleye geldi, tas kebabı ile kıymalı makarna ve hoşaf hazırladım!”

“Eyvah!”

“Hayırdır ne oldu?”

“Vejetaryen(2) değilim, ama etle aram hiç iyi değil. Ama gene de kardeş-yeğen hatırına çiğ tavuk bile yenir, değil mi? Sizler de yemediyseniz yurt dışından gelen Şemo, masayı sizinle paylaşmayı diler!”

“Biz yedik, sana da her ihtimale karşı masayı hazırlamıştım. Hemen ısıtayım!”

Mutfağa yöneldiğinde içeriden bir bağırış koptu; “Ay! Ay! Ay!” şeklinde. Telâşla koştum, daha doğrusu koştuk. Açık pencereden bir güvercin mutfağa girmiş, Şekûra ondan, o hayvancık da ondan ürkmüştü! Hayvancığız yorgun olsa gerekti, fazla direnemedi, yakaladım!

“Şimdi hepiniz gelin ve güvercinin üzerine onu incitmeyecek bir şekilde birer elinizi koyun; ‘Azat, buzat, beni cennete uzat! (19) deyin, içinizden geçen bir dileği, duayı da ekleyin, kuşu azat edelim!”

“Sınıfımı geçeyim, diyebilir miyim?”

“Ben de ağabeyim gibi çabucak büyüyüp ağabey olayım, desem?”

“Tabii! Allah her duayı kabul eder! Peki, Şekûra senin de dileğin var mı? Ama söyleme, içinden dile ve hepimiz ‘Âmin!’ deyince de kuşu salalım. Korkudan yüreğinin düpürtüsünü(7) iyice hissetmeğe başladım sanki.”

Dördümüzün de ağzından “Âmin!” kelimesi çıkınca kuşu bıraktım. Bir an havaya yükselen kuş, çekinmeksizin pencere pervazına kondu, sanki dikkatle süzdü bizi ve tekrar yükseldi, ufkuna doğru.

“Kuşumuz sanırım, ‘Dualarınız Allah’a ulaşacaktır!’ tavrını sergilemek istedi. Eğer benim dileğim de sizinkiler gibi kabul olursa, içtenlikle ‘Allah!’ diyerek şükranımı sunarım Allah’a ve susarım!”

“Merak ettim amca...”

“Sakın ha! Dayı. Şemo Dayı!”

“Peki Şemo Dayı! Ne dua ettin söyler misin?"

“Şimdilik sır olarak kalsın, vakti gelince söylesem, desem? Hem teyzenize de bir sorun bakalım, o ne demiş, ne dilemiş?”

“Ben de zamanı gelince söylesem, demek isterim!”

“O halde masa hazır, ben gerekenleri yaparım. Öncelikle elbise ve pabuçlarınızı deneyin, Sonra jübile(2), defile(2) ya da resmigeçit yapın ve yemekte beni yalnız bırakmayın, desem?”

Ben ellerimi yıkarken onlar sessizce salona yöneldiler. Oğlanların sesleri ulaştı önce kulağıma; “Yih! Hu!” şeklinde ve sonra teyzeleri ile beraber geldiler ve tıpkı yurtdışından gelmişim gibi(!) karşılandım, öpülerek, kucaklanarak, biraz da çekince ile. Çünkü sadece pabuçlarının numarasını, rengini ve topuk boyunu tam olarak bilememiştim Şekûra’nın. Bir ara gidip değiştirecekti.

Bazı şeylerin anlatılma, açıklanma zamanının geldiği düşüncesindeydim, çocuklar yeni elbiseleriyle, kendi havalarında eğlenirlerken;

“Ablanın kazası ne zaman oldu? Yani kaç zamandır bu çocukların cicianneleri ya da Şuşu teyzelerisin?”

“Önümüzdeki Perşembeyi Cumaya bağlayan gece iki tam yıl bitmiş olacak. O akşam, akşam namazı ile yatsı namazı arasında mevlit okutacağım.”

“Telefonda söylemeye çekindiğin şey, bu muydu yoksa?”

“He, desem, inanacak mısın?”

“Sanmam, o halde gerçeği…”

“Hiç zorlama ağabey, önce sen!”

“Merak ettiğimden değil Şuşu! Bir hanımefendiye saygım ve zorlamaksızın sevgim nedeniyle önceliği sana vermek istiyorum.”

“Sözlerinle ne demek istediğini tam olarak anlayamadım, ama danışmak istediğim konu şu: Civardaki yüksek apartmanları görüyorsun. Onlar arasında yandaki komşu ile biz kaldık iki ev olarak. Müteahhitler komşuyu razı etmişler, bana da geldiler, korktum. Danışacağın kimse yoktu, ama şimdi sen varsın, bana akıl verirsin!”

“Estağfurullah! Ama anlatmanı bekliyorum. Yardımım olursa da bu kıvancım(2) olur!”

“Yandaki komşulara müteahhit bir buçuk daire vermiş. 50.000 daha verirlerse ikinci daire de onların olacakmış, parayı inşaat bittiğinde tapu öncesinde ödeyeceklermiş. Benim o kadar param yok. Evleri yıkmak için benim rızamı bekliyorlar, ne yapmalıyım?”

“Konuyu anladım. Komşular rıza gösterip anlaşmışlar, ama bana öylesi uygun gelmedi. Bu konuya sonra tekrar döneceğim, ama sana söyleyeceklerime göre yanında ben olmam kaydıyla müteahhitle sözleşme yapmanı, sözleşmeyi iyice okumanı ve ondan sonra imzalamanı isterim…

Tekrar ediyorum, mesleğim gereği çok şeyleri biliyorum ‘ve/veya’ gibi şaşırtıcı kelimelerle, müspet olması gereken şeylerin sözüm ona kaza ile ‘ma/me’ harfleri ile menfi duruma düşmesi haklılık-haksızlık, olumlu-olumsuz durumlar çok zaman, hatta her zaman müteahhit lehine sonuçlandırılmıştır. Şimdi ver bakalım şu müteahhidin adını, adresini, telefonunu...”

Önce telefon ettim çocukların dayıları olarak, telefonda heyecanını hissettim sanki müteahhidin.

“Araba gönderip sizi aldırayım, hatta doğrudan ben geleyim efendim!” sözlerinde gizlemeye çalıştığı bir sevinç var, gibiydi. Taş atıp da kolum mu yorulacaktı(1)? Adresim belli değil miydi zaten, dayıları olarak! “Alın beni, peki!” dedim...

“Bu bedel fazla, 20.000 olacak!”

“Yapmayın beyim, kurtarmaz, çökerim!”

“Sadece ‘Aldım!’ diye bir kâğıt hazırla, hemen şimdi bankaya gidip “trink diye sayayım(1)” parayı. Öteki ev sahibi ile anlaşmanızın beni ilgilendirmediğini söylemek isterim. Ancak Allah indinde hakkaniyetle davransanız, Allah’ın da hoşuna gider sanırım. Karar sizin. Aslında hata değil, yabancı para yerine Türk parası olarak tasarruf etmem bana doğru geldiği için Türk parası birikimim var. İstersen o belgeyi ver, hemen hesabınıza da aktarabilirim!”

“Şimdi oldu, o zaman!”

“Daha bitmedi ama... "

Müteahhidin hayretle açılan gözlerine aldırmayıp devam edip diğer isteklerimi de kabul ettirdim:

“Güney cepheden yan yana ya da altlı-üstlü iki daire, bunlardan dubleks(2) olan için fiyat farkı hesap edilerek mal sahibi Şekûra ile hemen sözleşme yapılacaktı. Armatürler(2), kapı, pencere, zil, banyo, tuvalet, balkon ve kapatılması, duşa kabin ya da küvet ve benzeri tüm aksesuarlar(2) Şekûra’nın dilediği, daha doğusu benim önereceğim markalardan olacak ve malzeme farklarını dairelerin teslimi anında diğer evlerdeki malzemelerin fiyatlarıyla kıyaslayarak faturalarına göre ben ödeyecektim. Dış cephe mantolaması(2) için kesinlikle bir fiyat farkı istenmeyecekti, bu konu diğer ev için de geçerli olacaktı…

Evin nakli için kamyon ve işçileri müteahhit tedarik edecekti(1). Tutulacak evin kirasını müteahhit ödeyecekti, ancak bu bedel müteahhit tarafından kendi hesabında biriktirilecek, evin tesliminde artan-azalan olarak her ne demekse karşılıklı ödeme ile helâlleşilecekti(2)

İşim gereği yurtdışına gideceğim için(!) arada bir paraya kıyıp uçakla gidiş-dönüş biletlerle inşaatı kontrol edeceğimi, evin tesliminde de bizzat(2) yeğenimin başında durarak evi teslim alırken borçlarımı son kuruşuna kadar ödeyeceğimi taahhüt ettim. Bu sadece benimle müteahhit arasındaki bir sözleşmeydi.”

Nedense belki de bende şeytan tüyü(7) olduğu için beyaz bir kâğıda, iki satırla döktük, karşılanacak konuları, karşılıklı, iki nüsha olarak, genç arkadaşın bilgisayarda yazdığı sözleşme şeklinde. Bana göre müteahhit tarafında işim sona ermişti, Belirtilenlerin Şuşu’ya anlatılması ve yapılmakta olan sözleşme benim kontrolüm dâhilinde Şuşu tarafından imzalanacaktı.

“Aslında söyleyeceklerim başkaydı. Ama senin imzan olmadıkça geçerliliği olmayan bir sözleşme yaptık, özü ve müsveddesi şu kâğıtta. Oku ve itirazın olan yerler varsa değiştirmek için büroya gittiğimizde halledelim.”

Kâğıda şöyle bir göz attı Şuşu. Ve diken üstüne oturmuş(1) gibi ilk önce gözüne çarpan rakamla irkildi:

“Abi n’aptın? Benim etim ne, budum(7) ne ki, nasıl öderim bu parayı?”

“Benim birikmiş ve biriktirmekte olduğum vadeli ve vadesiz hesaplarım vardı, ileriki plân ve düşüncelerim için. Sana borç vereceğim, ikinci evini kiraya verdiğinde bana taksitler halinde ödersin!”

“Nasıl olur?”

“Bana göre basbayağı, bal gibi olur(7) işte! Aslında sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması gereken bir durum, ama senden saklayamazdım ve gizli-kapaklı yaptıklarımı öğrenince bana gücenirdin ve ben bu gücenikliğini asla tedavi edemezdim.”

“Peki o zaman, ev yapılınca kiracım olmayı düşünmez misin?”

“Doğrusu bu hiç aklıma gelmemiş, aklımın ucundan bile geçmemişti. Yani; ‘Sözleşme yapıldıktan sonra kaybol, ancak ev yapılınca gözük! Ev yapılıncaya kadar ayakaltında dolaşma!’ der gibi bir teklif olmuyor mu bu?”

“Aklımın ucundan bile geçmeyen bir şey!”

“O halde dürüstlüğümü bağışla! Biliyorsun, beni hiçbir şekilde kendine bağlamayan kiralık bir evde oturuyorum. ‘Bu müteahhit olayı olmadan evvel, sizin oralarda yaşayabileceğim kiralık bir ev varsa size yakın olmak için oraya taşınayım!’ diye düşünüyordum…

Oysa şimdi sizin araştırmanız gereken kiralık bir eve ihtiyacınız var, eviniz yapılıncaya kadar. Bu düşüncemde maksadım; bugünlerde Tufan’ın okulundan ayrılmaması, sıkıldığında ders çalışmak için benim evimi kullanması, ilerleyen tarihlerde de Tayfun’a derslerinde yardımcı olabilmekti. Vardır her şeyde bir hayır!”

Ev aramalarına arada sırada da olsa katkıda bulunmama rağmen, ev bulmakta günlerce başarılı olamadık. Yan komşular evlerini çoktan boşaltmışlar, o kısım da yıkım işleri başlamış, hatta Şuşu’nun evinin odasının bir duvarı da çatlayarak müteahhide yardımcı olmuş, yıkımdan nasibini almıştı!

Bu sıralarda aldık Mehmet Ağabeyin düğün davetini ve gitmemiz gereken haberini. Çocuklar da, Şuşu da onlara aldıklarımı giymişler, Şuşu belki de benim fark edebileceğim bir şekilde hafifçe makyaj da yapmıştı. Pek uygun görünmese de elbisesinin altına değiştirdiği pabuçlarla ilgili bir de kot pantolon giymişti.

Bir servis minibüsü nasıl olabilirdi ki? Karşılıklı iki kanepe, birinde oğlanlar ve aralarında ben, diğerinde Mehmet Ağabeyin kızları ve Şuşu. Mehmet Ağabey; “Tatlım, kıymetlim, canım, her şeyim, hayatımın ışığı” dediği hanımını yanına oturtmuştu, ara sıra özellikle vites değiştirirken, eşinin sol bacağına, ya da koluna dokunuyor, çok zaman gözlerini yoldan ayırmaksızın gözlerine bakmaya çalışıyordu, aynı sözleri yineleyerek...

“Keşke” diye düşündüm. “Mehmet Ağabeyin karısı gibi bir sevenim olsaydı, ben de Mehmet Ağabey gibi sevseydim onu, razıydım kavuşmak olmasa da sonunda(20)!”

Tayfun ve Tufan rahat yastıklar bulmuşlar gibi, iki dizime başlarını dayamışlar, neredeyse uyukluyor gibiydiler. Başımı kaldırıp Şekûra’ya baktım, göz göze geldik aklıma geleni hemen söylemem için.

Tavrı; “Ne?” şeklinde idi. Onun kızları da iki omzuna yaslanmışlardı, dik durmasını, hareket etmesini engellemek isterler gibisine...

Düğün oldu, pilâv yenildi erkekler ve kadınlar ayrı yerlerde eğlendiler köyde, bir bakıma haremlik-selâmlık(8) gibi, köy Şuşu’nun köyü değildi, ama. Öyle ki köyünü araştırmaya bile vakit bulamamış olabilirdi.

Gelirken Şuşu’nun elinde büyükçe denilecek bir çanta vardı, bana ise ufak bir market poşeti yetmişti, pijama ve sadece tıraşım için bir matik olarak...

Sabah geriye dönüş için yola çıktık. Dükkânı boş bırakamazdı Memo Usta. Bizi önce duvarı çatlak eve bıraktı. Sözlerimi iletmek için heyecanlı ve arzulu idim;

“Eğer sakıncası yoksa ve isterseniz tabii, Tufan’a da okul değiştirmek sorun yaşamak istemezse, ya da okuluna bir servisle gidip gelmeyi göze alırsa, benim evim geniş, bir odayı tamamen boşaltır, eşyalarınızın benim evime göre başlangıç olarak gerekli olmayanlarını oraya istifleriz…

Eviniz yapılıncaya kadar benim evimde kalırsınız. Benim sık sık yurtiçinde seyahatlerim, denetlemelerim, çalışmalarım oluyor, sanırım benim yüzümden pek fazla rahatsız olmazsınız. Olmadı, işyerimin misafirhanesinde kalırım, sırf siz rahat edesiniz diye!”

Affedilmesi dileği ile kendi kendime içsel bir dürtü(7) bazı cümleleri içimden geçirmem için beni zorluyordu, hele ki bir “Yakınlaşma” kelimesinde çığırından çıkan(1) bir eylemle. İçten pazarlıklı olmak mutlaka hissedilirdi! Kim bilir bu teklifimden de ne anlamlar, ne ilkellikler yaşardı Şuşu? Devam etme gereğini hissettim;

“Hem ev kirası falan derdiniz olmaz, eviniz yapılınca da evinize taşınırsınız.”

Yaşamımda ikinci kez, “Yih! Hu!” sesi ulaştı kulağıma, ama genç delikanlılardan, teklifim kabul edilmişçesine bana sarılırlarken. Tereddüt halinde idi Şekûra. Çocukları odalarına gönderdikten sonra;

“Bunun anlamı ne?”

“Çok kısa bir zamana sığdırmış olsam da beni etkiledin. Adını tam olarak 'Sevgi' olarak koyamasam da, eğer daha önceki aynı tepkiyi göstermeyeceğine söz verirsen, demek istediğimi cesurca…

Yok, yıllardır şöyleyim de, böyleyim de, yalnızım da, gönlümde kimse olmadı da falan diye uzatmaksızın ve bir çırpıda söylesem?”

“Peki, söyle bakalım!”

“Benden kaçmaya çalıştığın o andan beri, kendime bile senin korkundan itiraf etmekte zorlanıyor olsam da, hani güvercini azat ederken ‘İlerilerde söylerim’ demiştim ya...”

“Eee! ‘Uzatmayayım!’ diyorsun, sonra kırk dereden su getirme(1) çabasındasın!”

“Kalbimde, gönlümde, beynimde yer edensin! Sabahları yatağında doğrulduğunda hep benim yüzümü görmek istemez misin? Kısaca; ‘Yaşamımızı birleştirelim mi, benimle evlenmeyi düşünür müsün?’ Bugüne kadar, özellikle son iki yılı karanlık geçen ömrünü aydınlatmama rıza gösterir misin?”

“Yani bu bir bakıma, beni sahiplenmek, dolambaçlı yoldan, yaptığın iyiliğin karşılığını beklemek gibi olmuyor mu, bu?”

“Tüm içtenliğimle söyledim, üzgünüm, hâlâ Mehmet Ağabeyin lokantasındaki gibisin. Beklentim yok, yeni evinize taşınıncaya kadar destek olmayı diliyorum...

Ve eğer izin verirsen, ara sıra da olsa çocukları görmeyi dilerim. Ama tüm imkân ve olasılıklar senin elinde, ‘Hayır!’ dersen, ölmem, ölemem, ama ölmemek için de çabam olmaz, yaşamak arzum da!...

Nasıl olsa, başlangıçta ot bile olamayan bir bedendim, aradan geçen zamanı yok sayarım, zor da olsa. Mademki tavrın böyle, ben yokum artık Şekûra ve Allahaısmarladık!”

“Güle güle demek hiç içimden gelmiyor! Üstelik çocuklarımın da eksikli kalmayı akıllarına getirmeyeceklerini düşünüyorum. Ayrıca biz kadınlara Allah’ın siz de olmayan bir hassasiyeti verdiğini de güvercini azat ettiğimizde söylediğimi ve dileğimi sonra söylemeyi istediğimi de unutmamışsındır, umarım!”

“Evet, hatırlıyorum, ama kovulduktan sonra merak etmiyorum, özür dilerim!”

“Sık sık özür dilemek huyun mudur Şemo?”

“İlk kez Şemo?”

“Ömür boyu da dememi ister misin? Ama tüm varlığınla, tüm içtenliğinle, tüm sevginle söyle bana. Tek düşüncem bunu çocuklarıma anlatmamın gerekliliği...

Sonrasında senin teklifini ve sözlerini duymak isteyeceğim!"

“Ne söyleyeceğimi bilemiyorum!”

“Az önce söylediklerini söyle ki, ben de ‘Peki!’ diyeyim, tasdikleyeyim!”

“Ömrümden sana ayırdığım birkaç yılı tükettirdin. Seni seviyorum, ömrümü sana adamak ve seninle tüketmek istiyorum!”

“Senin olmamı, yitirdiğini söylediğin o birkaç yılı iade etmemi mi istiyorsun?”

“Hayır, kalan ömrümün tümünü seninle üleşmek istiyorum!”

“Tanrı; ‘İsteyin, dileyene veririm!(8) Yahut da benzeri bir şey, demiş. Sanırım sen beni çok istedin, Tanrı da benim direnmeme imkân vermeksizin beni sana verdi, seni mesut etmem için...”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hortum (Bir doğal afet, doğa felâketi türü olup, kümülüs bulutları ile bağlantılı silindir şeklinde dönerek gezen bir rüzgâr türü. Hortum bulutlardan yeryüzüne kadar uzanır ve büyük yıkıcı güce sahip olur. Bununla ilgili geniş çaplı bilgiler ilgili ansiklopedi ve GOOGLE'da yer aldığı için uzun uzun anlamaya gerek görmedim.

(*) Şekûra; Kur’an’ın İsra Suresi 3. Ayetinde Şekûrâ, Şekûrân şeklinde geçen “Çok şükreden” anlamında bir sözdür.

(*) Şemsettin; Aslı; Şemseddin. “Dinin güneşi, dinin insanlara verdiği aydınlık.”

Tayfun; Çin Denizi ve Büyük Okyanusta görülen, atmosferde alçak basınç alanlarında görülen kendi etrafında hızla dönen, şiddetli rüzgârları, ilginç bulut yapıları ve sel gibi şiddetli yağmurları olan, ilginç hava olayı, güçlü tropikal siklon.

Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun büyük bir sel baskını. Yağış ve fırtınalarla dere, kuru çay ve nehirlerin taşmasıyla oluşur. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur.

(1) Ağız Şaplatmak; Öyküde belirtilmek istenen Misophonia (Mizofoni) rahatsızlığı değildir. Cinsel sapıklık da tarif edilmek istenmemiştir. (Bruksizm; Uykuda diş sıkma) Aslında sözü; Ağız Şapırdatmak şeklinde söylemek gerekliydi. İnsanların yemek yerken, bir şeyler içerken memnuniyetlerini, sakız çiğnerken,  zevklerini belirttikleri bir eylem olarak düşünülmeli. Ancak eylemin tiksindiriciliği, yanlışlığı da göz ardı edilmemeli!

Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak. (Ahkâm; Hükümler, yargılar)

Cazip Görünmek; Cazibeli, alımlı, çekici görünmek. İlgi çekmeye, uyandırmaya çalışmak.  Albenili, gösterişli olduğunu sergilemek.

Çığırından Çıkmak; Azmak. Azıtmak. Azmasına yol açmak, azgın duruma getirmek.

Darbelemek; Birini kötü duruma düşüren, sarsan olay uygulamak. Uygun ve yoğun bir biçimde çarpmak, vurmak. Başarısız duruma sokmak.

Diken Üstünde Oturmak; Tedirginlik duymak, her an kalkmak, konuşmak, şifreleri, şüpheleri açıklama korkusu yaşamak, huzursuz olmak.

Dinginleşmek; Dingin, sakin, durgun, hareketsiz bir duruma gelmek. Kımıldayamamak. Gücü tükenmiş, yorgun, mecalsiz görünmek.

Ele Güne Muhtaç Olmamak; Akrabalar, komşular dâhil, yabancılardan yardım istememek, dilenmemek, para istememek, ya da para ister duruma düşmemek.

Gıvıl Gıvıl Yerinde Duramamak; Toplu olarak hareket etmek, kaynaşmak. Yerinde duramamak, hareketlilik ile bıktırma yaşatmak.

Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.

Helâlleşmek; Alışverişte ya da uzun sürecek bir ayrılış sırasında kişilerin birbirlerine haklarını helâl etmeleri.

Hoşgörülü Olmak; Tolerans tanımak. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.

İçkinin Dozunu (Ayarını) Kaçırmak; Keyif veren miktarın artısıyla, çeşitliliği ile sarhoş olmak.

İğnelemek; Tariz. Üstü örtülü bir biçimde gücendirici, onur kırıcı, incitici üzücü sözler söylemek. İğneyle tutturmak, iğne batırmak.

Kahretmek; Çok ve kendi kendine, kimseye hissettirmeksizin üzülmek.

Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak, devrilmek.

Kırk (Bin) Dereden Su Getirmek; Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeleri, mazeretleri sıralamak, ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak. Bir işi yapmamak için bahane üstüne bahane üretmek.

Kısırlaşmak; Cinsel Özelliği yok olmuş ya da giderilmiş olmak. Verimsizlik. Yaratıcı özelliğini yitirmek. Boşluk, yararsızlık durumunda bırakılmak. Söz olarak bir şey diyemez duruma gelmek.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Külâhları Değişmek; Araları bozulmak, bozuşmak.

Lâyık Olmak; Yakışmak, uygun, hak edici olmak.

Mahcup Etmek; Bir toplulukta kişinin güvenini yitirmesine çalışmak, rahat konuşturmamak, rahat davranmasına engel olmak.

Müstahak Görülmek; Bir şeye hak kazanmış, bir şeyi hak etmiş görülmek, bilinmek. Bir kimsenin lâyık olduğu ödül veya cezanın görüntüsü.

Nasip Olmak; Fırsat düşmek, Olanak doğmak, elvermek. Her türlü güzel şeylere erişmek, kavuşmak, ulaşmak.

Odaklanmak; Belli bir noktada, yerde veya olguda toplanmak, odaklaşmak. Odaklama işine konu olmak. Fokuslanmak.

Sinüsünü-Kosinüsünü Hesap Etmek (Hesaplamak); Bir konuda titizlenerek etraflıca araştırmak, dizmek, hecelemek, bilmeye çalışmak, tanzim etmek, gereğine uygun bir biçime getirmek.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Taş atıp da kolu yorulmamak; Bir kazancı hiç yorulmadan sağlamak. Yorulmayacağının, emek ve para sarf edilmeyeceğinin ifadesi.

Tedarik Etmek; Araştırıp bulmak. Elde etmek, sağlamak.

Teessüf Etmek (Sunmak); Esef (acınma, üzülme, yazıklanma) ettiğini belirtmek.

Tınmamak (Dınmamak); Ses çıkartmamak, söylememek, takmamak, değer vermemek, önemsememek, herhangi bir harekette bulunmamak.

Trink Diye Saymak; Peşin, bedelini hemen ödeyerek sahiplenmek.

(2) Aksesuar; Asıl olana, ana durumdakine eşlik eden, onunla birlikte bulunan ve kullanılan, onu herhangi bir yönden bütünleyen, ama ayrıntı sayılabilecek şey. Bir sahne içinde, konunun gerektirdiği ölçüde yer alan ya da oyuncunun dekor gereği kullandığı her türlü taşınabilir eşya.

Armatür; Manyetik devreyi kapamak, mıknatıslanmayı korumak için, mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen ve kutupları birleştiren yumuşak demir parçası. Bir kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri. Parçalar.

Bizzat; Kendi, kendisi, şahsen.

Çakra; Aslı; tekerlek ya da dönüş. Hindu geleneklerine ve bazı inanç sistemlerine göre, insanda bulunan enerji merkezlerinin girdap şeklinde dönen enerji alanlarından oluştuğuna inanılan düşünce ve görüş.

Defile; Giysileri ve modayı tanıtmak amacıyla ve mankenler aracılığıyla yapılan gösteri. Giysi-moda gösterisi.

Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Dubleks; İçeriden merdivenli çift katlı.

Duyarsız; İlgisiz. Kayıtsız. Bir insanın toplumun veya diğer insanların duygusal, sosyal ve fiziksel yaşamlarına ilgi duymaması.

Ecir (Ecr); Sevap, ücret, mükâfat. Fıkıhta sıralanmış bir kısım çeşitleri vardır. Öyküde Memo; ayrımı bilmediği için aynı anlamda örneğin, meselâ gibi tekrarlamış olabilir.

Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.  Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak zekâ işidir… Espriyi anlamak da zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir

Fani; Ölümlü, geçici, kalımsız, yaşlı.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.

Hassasiyet; Duyarlık. Duygululuk.

Hırçın; Açık, belli bir nedeni olmaksızın sinirlenip huysuzluk eden, kırıcı davranışlarda bulunan, öfkeli, sert, tiz.

Jübile; Bir meslekte uzun yıllar çalışmış kişiler için düzenlenen tören (Şemo, uygun bir kelime bulamadığı için sarf etmiş olabilir).

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kadınhanı; Konya iline bağlı bir ilçe. (Enteresan olan, bu ilçeye görevli gittiğimde, tıpkı Ankara, İstanbul, Çankırı’da rastladığım gibi Erol KARATEKİN ismiyle karşılaşmamdı!)

Kıvanç; Sevinç, övünç.

Komi; Otellerde ve lokantalarda ayak işlerine bakan, garson yardımcısı, yamak.

Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.

Mantolama; Binaları soğuğa veya sıcağa karşı koruma amacıyla özel malzemeyle kaplama.

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Monolog; Çevresindekilere fırsat vermeden, bir kimsenin yaptığı konuşma. Bir oyunda kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşma. Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikle güldüren olay.

Muzırlık (Muzurluk); Yaramazlık

Müsamaha; Hoşgörü. Tolerans. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme.

Pir; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, bir tarikat ya da sanatın kurucusu, adamakıllı, iyice, herhangi bir konuda, bir meslekte deneyim kazanmış, eskimiş kimse.

Spontane; Anlık gelişen, anıda yapılan, kendiliğinden olan.

Taciz; Canını sıkma, tedirgin etme, rahatsızlık verme.

Teessür; Üzülme, üzüntü, duygulanma, etkilenme.

Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.

Vejetaryen; Bitkisel gıdalarla beslenen, etyemez. Hayvansal gıdaları tüketmeyen.

(3) Çirkini tanımadan, güzelliği bilemezsin. Nazgül ODABAŞ Sanırım, hanımefendinin düşüncesine uygun olarak düzenlenmiş bir ALINTI. “Her çirkinlik güzelliklerde leke bırakır. Güzel görmek, güzel düşünmek, güzel yaşamak yerine çirkinin, kabanın, hatanın etrafında toplanmak marifet midir?

(4) Affetmek yerine yargılıyor, hoş görmek varken suçluyor, ceza vermek için sabrımızın sonuna ulaşmayı bekliyoruz. ALINTI

Affetmek ve unutmak iyi insanların intikamıdır. SCHILLER

(5) İyi insanların doğru davranması için yasaya lüzum yoktur. Kötü insanlar ise yasayı çiğnemenin yolunu zaten bulur.  PLATON

Maalesef sen delisin, çatlaksın, sıyırmışsın. Ama sana bir sır vereyim mi; iyi insanların çoğu öyledir. Alice WONDERLAND

(6) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA

(7) Abidik-Gubidik; Saçma-sapan, anlamsız, abuk-sabuk, hiçbir anlamı olmayan,  ipe-sapa gelmeyen.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.

Boyu Devrilesi; “Öl!” veya “Ölsün!” anlamında ilenme sözü.

Dilin Kemiği Yok; İnsan doğru ya da yanlış her şeyi söyleyebilir.

Dünya Gailesi; Dünyayla, yaşamla ilgili sıkıntı, keder, dert, üzüntü, uğraştırıcı iş, çekilmesi zor yük, yaşanmak istenmeyen bin bir türlü şekil ve durum.

Ehven-i Şer; Doğru söylenmesi gereken söz; “ehven-üs-şer” iki şıklı yanlış, hata, zarar, ya da kötülükten daha az olanını seçmek anlamında Arapça bir deyimdir.

Eti Ne, Budu Ne; Parası yok denecek kadar az. Olanakları, gücü kısıtlı. Çok küçük, küçücük, çelimsiz, güçsüz.

İçsel Dürtü; Fizyolojik ya da ruhsal dengenin değişmesi sonucu ortaya çıkan ve canlıyı türlü tepkilere sürükleyebilen, kaynağı duygulanma olarak kendini gösteren içsel, ruhsal gerilim.

İki gönül bir olunca samanlık seyran olur!.. İnsanların sadece bedenleri yaşlanır, gönülleri hep genç ve tazedir.

Malûm Yer; Eşek Cenneti, Eşek Cehennemi; Ahrete böyle iki yer var mıdır? Öbür dünya, zindan, cezaevi, hapishane anlamları için uydurulmuş, bir mekân mıdır?

Nalet (Yöresel olarak) Olsun; Lânet olsun! Sinirle “Lânet” yerine kullanılan bir sıfattır. (Lânet; "Kovma, hayırdan, iyilik ve güzelliklerden uzaklaştırma” bir bakıma beddua anlamını taşır. Lânetin Kur’an'a Göre Manası; ‘İnsanın Allah’ın rahmet, merhamet ve affından uzak kalmasını” dilemek o insanın ahrette cezalandırılacağını ummaktır).

Neme Lâzım; Üzerine düşeni yapmayan, ilgilenmesi gereken şeylerle ilgilenmeyen. Sorumsuzluk taşımayan, tutum ve davranış.

Olmayacak denilen şeylerin de olabileceğinin ifadesi; Olur, olur, bal gibi olur!... Olmaz, olmaz deme! Olmaz, olmaz!.. Gönül bu ota da konar…

Rugan Pabuç; Parlak deri ile yapılmış ayakkabı.

Sabrın sonu selâmettir; Karşılaştığı bütün zorluklardan hemen yılıp kaçmayan, sabretmesini bilen kimseler sonunda başarıya, huzura, güvene ulaşırlar.

Şeytan Tüyü; Kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Şiddet Kumkuması; Şiddet görme, gösterme, yaşama konularında olumsuzluğun fazla olması, diğer olaylar da dikkate alındığında ayrıcalığı olmama.

Tıkım Yiyesice: Tıkım; “Ekmek Kırıntısı” demek. Söz; “Bolluk ve bereketten nasibin olmasın!” anlamındadır.

Yüreğinin (Kalbinin) Gümbürdemesi, (Düpürdemesi); Kalbin (Yüreğin) heyecandan, bunaltıdan, telâştan, sevgiden dolayı olağandan öte atması, nabzın yükselmesi.

(8)  Din ile ilgili konu, sözler, ayetler;

Ayet; Kelime olarak; belirti, işaret, delil. Kur’an’ın belirli parçalarına da ayet denmekte. Yaratanla yaratılan arasındaki ilişkide anlamı olan her şeydir.   Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.

Dua edin, İsteyin (Dileyin) veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” yahut da Bakara Suresi 199 Ayetteki; “Allah’tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir. Kur’an Müminin Suresi 60. Ayette ise; “Bana dua edin, isteyin benden, duanıza cevap vereyim!” denmekte. Ayrıca Hacı Bayram VELİ’nin “Bir bölüm insan dünya malını ister, bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister, bunları korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrıyı ister. Tanrı; “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım!”  der...” sözünü unutmamak gerek diye düşünürüm.

Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.

Hasbinallah, Hasbünallah, Hasbin Allah; Allah bize yeter!

Kur’an, Ahzâb Suresi 28 ve 29 ayetler; Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: "Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi serbest bırakayım. Yok eğer Allah’ı, resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bilin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır.

Kur’an, Yunus Suresi, 49. Ayet; “De ki; Ben kendime dahi Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar sağlama, ne bir zarar verme gücüne sahibim. Her ümmetin bir süresi (eceli) vardır. Süreleri (ecelleri) gelince artık, ne bir saat öne alınırlar, ne de geriye bırakılırlar.”

Neuzibillah (Neuzibillâh); Allah’a sığınırım, Allah’a sığınırız. Allah korusun. Tanrı korusun, Tanrıya sığınırım  (İnsanların anlamını bilmeksizin bir tehlike anında yanlış kullandığı söz).

Sure; Kur’an’ın 114 bölümünden her biri.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

(9) 2828 Sayılı Kanunda belirtildiği üzere konuşma dilinde SAHÇEK olarak belirtiliyor olsa da aslı SHÇEK olan Kurumun adı; Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’dur.

(10) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(11) Yaşam insana verilmemiş, kiralanmıştır. Publilius SYRUS

(12) Ben diyorum; “Hadımım!” sen soruyorsun; “Kaç çocuğun var?” Sorgulamadaki yanlışlığın izahı. (Şuşu’nun söylemekten çekindiği söz bu olsa gerek).

(13) Ve unutma! Aramakla bulunamıyor olsa da, bulanlar sadece arayanlardır. Ancak; sabır, gayret ve istikrarla… Bayezıt  BESTAMİ

(14) Hayatın bütün çığlıkları gece duyulur sanırdım. Oysa bize dair çığlıklar sıradan bir gün ışığında bile çöktü evimize… Uğur DÜNDAR

(15) Ölüyorum Tanrım / Bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür / Geciken ya da gecikmiş ölüm yoktur. /Biliyorum Tanrım / Ama ayrıca aldığın şu hayat / Fena değildir… / Üstü kalsın… Cemal SÜREYA

(16) Eğer Allah seni bana yazmışsa, benden kaçışın yok!  Lâkin kader seni benden almışsa, ağlamaya lüzum yok. Şems-i TEBRİZİ

(17) Kanımda kıvılcım, canımda ateş / Dünyama sen ışık verir gibisin! O asil varlığın meleklere eş / Cennetten süzülüp gelir gibisin... olarak başlayan Güftesini; Güzide TARANOĞLU’nun, Bestesini; Osman BABUŞÇU’nun yaptığı Türk Sanat Müziği eseri Nihavent Makamında olup son dizesi; “Sözlere sığmayan şiir gibisin” şeklindedir.

(18) Doyasıya yaşamak yılların çokluğuna değil, coşkumuza bağlıdır! Michel de MONTAIGNE

(19) Azat buzat (mezat), beni cennet kapısına uzat (Beni cennet kapısında gözet, Beni iki cihanda gözet!); Tuttuğu niyetin yerine gelmesini dileyenlerin herhangi bir şeyi azat etiklerinde kullandıkları söz dizisi.

(20) Düştüğün yollar gibi sonsuzdur benim tasam, bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “YOLCU ve ARABACI” Şiir; Suat SAYIN tarafından Türk Sanat Müziği olarak Uşşak Makamında bestelenmiştir (Sevsem, sevenim olsa sözlerinin yarattığı düşünce ile).