Bildiğimden değil, bir etüt sırasında diğer bir devlet dairesinde çalışan ve oldukça iddialı olan Ziraat Yüksek Mühendisi arkadaş sâyesinde(1) düşmüştüm yollara, yani bu gölet projesi konusuna. Arkadaşın ismi Abdullah Doğu idi…

Önce ilk ismi ile şakasını yapmıştım ilkelce; “Önce Allah, sonra ZYM Abdullah!” olarak. ZYM; Ziraat Yüksek Mühendisi demekti. Benim gibi jeologların ne haddine yükseklik, düpedüz jeologdum, haddini bilen(2) ve ara sıra da olsa karşılaştığımızda, bilgilerimizi paylaştığımız ve;

“Bana Apo deme de, ne dersen de!” diyen, iyiden öte çok iyi bir arkadaşımdı o. Bu nedenle ikinci ismi “Doğu” çağrı kelimem olmuştu, isimlerinin öyküsünü anlatmış mıydı? Hatırımda kalmamış!

Konu; yaz-kış seviyesi ne artan, ne de eksilen dere için unvanı (yani kapasitesi(3)) artırılarak yapılacak göletti, onun bilgi birikimi ile bildiği, benim az buçuk(4) da olsa konuya Fransız kaldığım(2).

Nedenini bilmiyordum; çünkü yazları sulama için motopomplarla suları alınan göletin suyu azalmıyor, derelerinin, yüzey sularının, karların erimesiyle de göletin su seviyesi artmıyor, yükselmiyordu.

Bunun sebebi Doğu tarafından bilinir gibiydi, mesleğinin bilinen özellikleri dolaysıyla. Ama varsayım(1) olarak sonucu almak ve göleti daha faydalı bir şekilde kullanıma sokmamız için oldukçanın ilerisinde (ötesinde) çok, hem de pek çok çalışmamız gerekli idi.

1/25.000 lik topoğrafya haritasında(3) flu(1) olarak gözüken gölet iki köye de ait gibi görünüyordu.

Durgun su görünümündeki birikim göletlinde Darwin’e(5) hak verir gibi; değişik türlerde balıklar vardı, yosunlar arsında yaşayan, en küçük gölgeden bile yem olarak medet uman, bu konuda uzman olmadığım için, cinslerini bilemediğim.

Sanırım köylülerin tuttukları dışında doğal bir nüfus plânlaması yapar gibi, büyük olanlar küçük olanlarını, belki de birbirini yiyerek doyunuyor(2) olsalar gerekti. Üremeleri de belki herhalde ona göreydi. Sular; met-cezirle(3) alâkasız yükselip-alçalmadığı gibi, balık nüfusunda da artma, ya da eksilme gözlemleyemiyordum ben, benim gözümle.

Elimde burgu, uzun çizmeler yerine her zamanki gibi çıplak ayakla, sıcak hava dolaysıyla mayo denilecek bir şortla dolaşıyordum su içinde, güneşe tedbir olarak fanilâ ve şortumla, mutat(1). Ortamda, arazi koşullarda böyle dolaşmamı engelleyen, engelleyecek bir unsur yoktu, bana göre.

Hem balıklarla dosttum, arkadaştım, tanışık idim, bacaklarımda, hatta tüylerimde. Ben onlara dokunmuyordum, onlar da bana. Çünkü ziraatçı arkadaş için suyun T1A1(3) dediği kalitesi, kumlu toprak, yer yer oluşmuş dereciklerle göletin suyunun artmaması, motopomplarla suyun eksilmemesi önemli idi.

Patates, havuç, ıspanak, maydanoz tarımı, meşhur olarak ihraç edilen kara incir, nar ve onlarla pek ilgili olmasa da ipek böcekciliği için yapraklık dut yetiştirilmesi önemliydi. Benim içinse jeolojik yapı onlar kadar göz önüne alınması gereken konu idi, onlara artı hizmeti sunmam, götürebilmem için çok detaylı bir inceleme yapmalıydım.

Diğer önemli hususlar, ziraatçı arkadaşların konuları idi, suyun pH’sının(3) asit-baz oranı, arazinin meyli, yetiştirilen mahsul, mikroklima(3), göletteki suyun azalıp-çoğalmaması ve T1A1 denmekle birlikte eser miktarda da olsa tuz oranı, Ziraat Yüksek Mühendisi arkadaşın aklında oldukça geniş boyutlu olarak yer emişti.

Benim de, bir anlamda devlet katkısı olarak finansman(1) gerektiren projenin gerçekleştirilmesi için desteğimdi.

Maksat; belirli olarak yer altına kaçan suları gereken uzunlukta bir yeraltı bendi(3) ile tutmak ve keson kuyu(3) ile tutulacak sulama suyunu yer üstüne çıkartarak sulamaya arz etmekti.

Bunun için gerçek bir zemin etüdü(3), yağış eğrisi(3), feyezan(3) ve teressübat(3) durumu ve mutlaka toprak cinsi bilinmeli, gerekiyorsa durum birkaç yıl için de olsa mutlaka gözlemlenmeliydi, köylerdeki yaşlı amcaların bilgilerinin tarafımızdan da kesinleştirilmesi anlamında. Bu; bana ve Doğu’ya göre mutlaka gerekli idi.

Çalışmalarımız sırasında gülümsemelerimizi de engelleyen hususlar yok değildi.

Ömeğin 1/25.000 lik haritaya, yaşlı amcaların deyişine göre gölet iki bölüm halindeydi ve hemen yakınından NATO petrol hattı ve az-biraz ilerisinden de köy yolu geçiyordu, hiçbir iyileştirme imkânı ve izni verilmemiş olan.

Göletin yarısından biraz fazlası ilin bağlı olduğu merkez ilçeye bağlı ilçe merkez köyüne, diğer kalanı bölümü ise ilin has evlâdı il merkez köyüne aitti.

İlçenin köyündeki amcalar, bal şerbeti, kaymak, hatta üzüm pekmezi ve bazlamalarla, gözlemelerle beni, bizi misafir olarak ağırlayıp, muhabbet ederek(2) sevgilerini belli ederlerken, sınırı geçip merkez köy arazilerinde ve yollarında ilerlediğimizde sanki küskün insanlarla karşılaşıyorduk her seferimizde.

Aslında tüm araştırmalarımız; göletin sahiplilik oranı, köylerin nüfusu, sulanması mümkün arazi varlıkları belki ilerilerde dikkate alınacak gibi olsa da, kanımıza (kanaatimize) göre iki köy içindi de.

Ne yapmalı, bu göletin tükenmeyecek suyunu nasıl yararlı hale getirebiliriz, beynimizdeki tasarı(3) ve buna uygun hazırlayacağımız proje hedefimizdi. İlerilerde yol, politik, sosyolojik, ekonomik göstergeler nasıl gerçekleşirdi bilinmezdi, tarafsızlığımızın tartışılamayacağının bilinmesi haricinde.

İki köy de sınırı işaretlenmiş olarak kendi toprak bölgelerindeki sularda balık avlıyordu. Diğer taraf kayrandı(3), kaya idi. Örneğin kuzey-güney gibi.

Ve benim gölet oluşumunun jeolojik yapısını çoktan çok dikkatli incelemem, etüt etmem gerekli idi. İlmi telâffuzlarla çiftçileri, köylü kardeşleri bunaltmamam gerektiğinin farkındaydım, taş; taştı, toprak da; toprak, bilmelerinin yeterliliği kadar. Granit(3), hematit(3), alüvyon(3), kil, kum, geçirgenlik(3), doyum(3) onların asla umurlarında olmamalıydı.

Ha! Hoşaf, pekmez, tarhana, erişte, salça falan desen kıvamını(1), iyi ve taze olup olmadığını bilirlerdi de, onlar için bir verip birden fazla almak daha önemliydi, çiftçiliklerinin, yaşamlarının bu unvanla devamlılığı için.

İki köyün de kendi sularında balık avladıklarını söylemiştim. Tek farklılık; balıkların bir taraftan diğer tarafa geçmemesi için önlem olarak tel kafes yapılmamış, ya da yapılmasının akıl edilmemiş olmasıydı, belki de balıkların aile hayatlarına müdahale etmemiş(2) olmak için!

Açlık, yaşamı devam ettirmenin gereği olarak canlıların doğasında idi. Bunun için her iki köy tarafı da kurumuş, küflenmiş ekmek, bazlama, güvelenmiş(2) hububat, herhangi bir nedenle nem ya da su ile hamur haline getirilmiş acımış unları balıklara ikram ediyorlardı. Cezbedici(2) bu unsurlar çiftçilerin balıkları sahiplenmesi için gerekli ve yeterliydi.

Ara sıra değil, çok sıra perdeleme olmadığı için sınırda, sınıra yakın bölümlerde balık avlama konusunda iki köy arasında gerginlikler, tatsızlıklar yaşanmıyor değildi. Faraza(1) dalaşmak(2) şeklinde sadece basit olaylar…

Onun ötesinde, yumruklu-sopalı, kazmalı-kürekli, bıçaklı-silahlı değil.

Benim bildiğim, ya da anlatıldığı kadarıyla, işe başladığımdan yaşadığım şu ana kadar jandarmanın müdahil olduğu(2) herhangi bir yaramalı-ölümlü, hastaneye yönelme gereken bir olay olmamıştı. Olamazdı da...

Çünkü düşman gibi olsalar bile gerçekten kardeş gibi her iki taraf da birbiriyle akraba idi. Yıllarca kız alıp vermişler, damat edinmişler, damat göndermişlerdi, düğünlü-dernekli(4)...

Görevlendirildiğim tek iş değildi bu gölet işi. Hani askerin; “Angarya olsa, onu da bize yaptırırdınız!” örneği, ildeki görevli tek jeolog ben olduğum için; “Gel Doğan! Git Doğan! Yap Doğan! Çöz Doğan! Direksiyon salla Doğan!” Yağcılığın, yalakalığın bini bir para; “Aslansın, kaplansın, bekârsın, halledersin Doğan!”

Hani koşuşturmaktan değil, köpekten, kurttan, andıktan(1), yılandan, çıyan(1) da değil, ama direksiyon sallamaktan kollarım, bas-kaldır ayaklarım, dizlerim yoruluyordu o hantal(1) ve üstelik çift kabinli, 4X4 pikapta(3).

Ayrıca yufka yüreğim(4) nedeniyle o insancıklara yardım etme arzum uçuk(1) idi. Gece yarılarına kadar çalışmam gerekse de kaç kişiyi doğuma, hastaneye, çarşı-pazara getirdiğim, yetiştirdiğim hatırımda değil.

Ancak hastaneye yetiştiremeyip Tanrıya teslim ettiğimiz yaşlı da olsa, zamanı gelmiş de olsa o teyze hep hatırımda, hülyalarımda, rüyalarımda yer etti, hâlâ da, ara sıra da olsa meşgul edip beni, ben başıma bırakmıyor o teyze...

Tekrar gölet konusuna dönmem gerekirse, bir ilerleyen zamanda Doğu ile uzaklardan ellerimizle selâmlaştık, yanında tahminime göre genç bir kadın vardı. Arkadaşlığımız, ya da mesleki birlikteliğimiz dolaysıyla birbirimizin sosyal hayatı içine hiç girmemiştik. Bu nedenle; “Eşi herhalde! Meraklanmış galiba!” demek geçti içimden.

Yanıma yaklaştıklarında, konuyu ancak anlayabildim.

“Doğa Hanım! Yeni mühendis arkadaş...

Çoluk-çocuk, geçim koşulları, çocukların tahsil hayatları nedeniyle büyük bir şehre atama istemiştim. Ben şehre dönüyorum. Bundan böyle birlikte çalışırsınız projede...”

“Hoş geldiniz Doğa Hanım, kardeşim!” diyerek elimi uzattığımda umursamaz tavrında görmemezliğe gelir gibi, küçük dağları ben yarattım(2), kendini beğenmiş(4) tavrında idi. Üstelik Doğu’nun hayret dolu bakışlarına da değer vermemiş gibiydi.

Cismi güzeldi, güzel ötesinde, ama gönül güzelliğinin olmaması, tavrı, antipatik(1), soğuk, ne oldum delisi(4) gibi davranışı (bence) yakışmamıştı ona. “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var! (6) sözü aklımın bir köşelerinden geçip çınladı sanki kulaklarımda.

Gerçekten daha görür görmez etkilenmiş gibi olsam da hareketini ona asla yakıştıramamıştım, yakıştırmak hakkımın olmadığını da kendime yakıştıramamış olsam da.

Vedalaştık Abdullah’la, yani Doğu ile. Gölet hakkında hanımefendiye(!) neleri, hangi konuları, nasıl, ne şekilde, hangi kapsamda aktardığını bilmeksizin. Bu sil baştan, projenin bir yıl, ya da belki de yıllarca ertelenmesine, gecikmesine de neden olabilirdi.

Elbette ki aynı bilgi birikimine sahip kişilerin aynı bilgilerle donatılması şart ya da gerekli değildi. Biraz inisiyatif(1), biraz bilgi birikimi, aktarılanlar ve zekâ-akıl birlikteliği ile okumuş insanların sonuca ulaşmalarını ummak fazla iyimserlik olmasa gerekti.

Doğu yoktu artık, her nedense belki de hanımefendinin tavrı nedeniyle benim de gölet merakım soğumuş, sonlanmış, sonlanmak üzereydi yahut.

Köyden, hangi köyden olduğunu bilmediğim amcalar gelmiş, daireye. Müdürüme; “Coolog gelmiyor!” demişler. Müdür çağırdı beni; “Git!” dedi.

Misafirler dış kapı önüne dikildiklerinde olayın ve belki de günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak hafif bir sesle fırçasını düzenli bir şekilde gerçekleştirdi müdürüm, yaşadığımın ya da isteksizliğimin sebebini, gerekçesini bilmeksizin.

Üniversiteyi en yüksek derece “Aferin!” ile bitirmiş olsa da tavrındaki ahenksizlikler nedeniyle taze, bilgi birikimi olmadığını düşündüğüm bir genç kıza karşı ne yapabilirdim ki?

“Dostlar alışverişte görsün!(4) Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!(4) tavrında gölete yöneldiğimde ondan en uzak kayalıklara yöneldim, kayaları parçalayıp örnekler alıyordum, sözüm ona.

Öyle ya; “Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap'ın yüzü! (4) Bana teknik eleman olarak değil, insan olarak değer vermeyen, elini uzatmaktan çekinen, gülümsemesini değilse bile selâmını esirgeyen biri ile ne gibi teknik bir bilgi alışverişim olabilirdi ki?

Daha önce tanışma modunda karşılaştığımız da aklımda yoktu. Hani çarşıda-pazarda-markette karşılaşsam tanımayacağım biri olarak geçerdim yanından, dediğim gibi yüz güzelliğini, gurur çirkinliğini aklıma getirmeksizin.

Köylülerden birinin sesi ilişti kulağıma uzaklardan; “Coolog Bey?” şeklinde, sorar gibi. Meraklandım, başımı kaldırdım, “Gel” diye işaret ediyor gibiydi, eliyle.

Gittim. Mühendis Hanım;

“Beyefendi, projelendirme safhasına geçmem için bazı bilgileri sizden almam gerek!”

“Lütfen, dediniz de ben mi duyamadım acaba?”

“Lütfen!”

“Bu konunun müdürlerimiz arasında konuşulduktan sonra mümkün olabileceğini biliyorsunuzdur, herhalde?”

“Basit bir bilgi alışverişi sadece!”

“Diyorsunuz!”

“Sakıncası ne?”

“Benim imzam! Benim sorumluluğum!”

“Çok mu önemli?”

“Gelin tartışmayalım hanımefendi, müdürlerimiz gereği için karar versinler...”

Sinirlenmiş olsa gerekti Doğa, çizmeli ayağı kaydı, tam göle düşerken tuttum onu, nefeslerimiz birbirine karışırken. Rijit davranışlarının çözümsüzlüğe yönlendireceğini düşünürken tavrından ziyade, sözleri yaralamıştı beni.

Onu tutuşumun, esirgeyişimin karşılığı içtenlik belirtmeyen sade bir “Sağ ol!” sözü idi. Elimi bırakmış ve sessizliğinde kendisine verilen arabaya yönelmişti.

Devlet Babanın en önemli tasarruflarından biri mühendislere şoför verilmemiş olması olsa gerekti, onlar kurda-kuşa yem olmuş, yolda kalmış umurunda değildi devlet büyüklerinin, “Milletvekili” diye milletin vekillerine rey verdiklerimizin. Biri gider, diğeri gelirdi. Zamanla tecrübe eder öğrenirlerdi yeni gelenler ve her gelen!

“Ölen ölür!” genelde “Sağlar bizimdir!(4) en iyi çözümdür, bildiğini sanıp da bilmeyenler için.

Doğa arabasına bindi, kimseyi selâmlamadan, “Allahaısmarladık!” demeden, hareket ettirdi aracını ve şehre doğru ufukta kayboldu.

Dünyanın en eski ve hatalı huyu, üstelik erkek milletine hiç yakışmayan dedikodu, daha doğrusu gıybet(1) idi.

“Allah yüz güzelliği vermiş, ama gönül güzelliğini eksik bırakmış!”

“Güzellik değil, bilgi önemli, sen bize ne vereceksin ki kız?”

“Kaknem(1)! Kendini güzel sanıyor besbelli, bugün yarın evde kalmış kız kurusu(4) kalsın da görsün o zaman gününü.”

“Kendini beğenmiş zıpır(1), züppe!”

“Sanki matah(1) bir şey! Adam mısın sen zırtapoz(1)? Önceki mühendis daha insandı!”

“Ne oldum delisi!”

Ve not alamadığım sözler...

“Ağalar! Gençtir, belki bir sorunu, sorunları vardır. Hem yaptığınız gıybettir, yapmayın! Gücenmeyin ona, benden daha çok sevin onu ve bunu hissettirin ona. İkram edin, ailelerinizle tanıştırın, görüştürün, bu tesisi bu genç kızın katkısı ile kazandıracağız size, bunu bilin, unutmayın!”

Homurdanan(2) olmadı, önce ses çıkmadı, sonra birkaç yaşlı kucakladı beni;

“Haklısın coolog bey oğlumuz!”

Yola çıktım.

Bir sürpriz bekliyordu beni, ön kaputu açık arabasının yanında portatif sandalyesine oturmuş Mühendis Hanım! Mutlaka yardımcı olacak birini bekliyor olsa gerekti, asla beni değil. Aracının önüne park ettim;

“Hayırdır, bir sorun mu var?” dedim, tüm klâsik kurallarla(3), hatta terbiye ve centilmenliğimle.

“Bilmem! Silkelendi, durdu ve ‘I-ıh!’ dedi, bir adım bile bir daha ilerlemedi. ‘Sizi Allah gönderdi!’ diyeceğim de; ‘Allah'ın işi-gücü yok da bula bula sizi mi gönderdi?’ demek içimden geliyor, sanki anlıyormuşsunuz gibi! Dürüstlüğümün kusuruna bakmayınız lütfen!”

“Olabilir! Ummadığınız taş baş yarabilir!(4) Dürüstlük ilkenizden de hiç sapmayın lütfen! Aracınızın sadece kontak anahtarını ve birkaç dakikanızı verin bana lütfen! Birazcık da olsa mesleğim dışında da bazı konularda bilgi birikimim var…

Sanırım yardımcı olabilirim gibime geliyor. Beni hoş görmeseniz de, yıldızlarımız barışmıyor olsa da bana inanmaya ve güvenmeye gayret edin lütfen! Ve söyleyin, nasıl durdunuz!”

“Azıcık silkeledi, sonra durdu. Kontak anahtarını defalarca çevirdim çalışmadı.”

Konuyu anlamıştım, benzin otomatiğine baktım, boştu, kontağı çevirdim, yakıt göstergesi sonda ve kırmızı işaretliydi.

“Yakıt bitmişti!”

“Bakın Mühendis Hanım! Sorun yüce değil. Şimdi çeki halatı ile beni size bağlayacağım, şu ya da bu şekilde sorunu giderebilecek olsam da. İki, bilemedin üç kilomete ötede bir benzin istasyonu var, siz benim arabamla yavaş yavaş kendi arabanızı çekin lüffen. Dörtlü flaşörleri her ihtimale karşı çaktıracağım. Bir yanlışlık anında selektör yaparım(2), dikkatli olursunuz…

Benzin istasyonunda iki-üç dakika sabır ve sonrasında siz yolunuza, ben yoluma Mühendis Hanım!”

Bir hortumla, benim depomdan, onun deposuna benzin aktarmak ya aklıma gelmemiş, ya da onun arabasını benzin istasyonuna kadar çekerek götürmek daha akıl kârı(4) gibi görünmüş olsa gerekti benim için.

Trafiğin yoğun olmadığı yolda yavaş yavaş ilerleyip benzin istasyonuna ulaştık.

“Umarım benzin çekiniz vardır?”

“O nedir, bilmiyorum.”

“Torpido gözüne bakalım, olması gerek!"

Gerçekten vardı, benzini aldım, benzin otomatiğini üfleyerek temizledim, çalıştırdım, birkaç kez gaza bastım ve çalışır vaziyette teslim ederken genç Mühendis Hanımın dikkatini çekme gereğini hissettim.

“Konu sadece araba kullanmak ve dikiz aynalarını kontrol etmek değil efendim. Ara sıra da olsa, göğsü, ön paneldeki(1) skalaları(1) kontrol etmelisiniz. Neyin, ne anlama geldiğini öğrenmek isterseniz, bir uygun zamanınızda sorarsınız, içtenlikle öğretmeye çalışırım, tabiidir ki bu sizin bileceğiniz, isteyebileceğiniz bir şey. Başkalarından da öğrenmeniz mümkün doğal olarak! Haydi, şimdi selâmetle, yol sizin!”

Nasıl eklerdim ki; “Yıldızlarımız barışırsa, bana karşı soğukluğunuz hiç olmazsa ılık olmaya yönelirse!” gibi.

“Sizi yanlış anlamışım, siz öne geçseniz!"

“Gençsiniz, tedirginliğiniz, şüpheleriniz, maksadı aşan tavırlardan şüpheleriniz olabilir, önemli değil, Mühendis Hanım. Haydi, siz yolunuza, ben yoluma…

Bu projeyi tamamlamak için tahammül edebilecek olursanız çok kereler aynı sorumluluğu paylaşarak çalışacağız sanırım.”

“Tahammül değil de, bir başka ad koymaya çalışsak ve ben o nedenle sizden özür dilemek için gayretli olsam?”

“Önemsiz, ama dilerseniz başarılı olmak heyecanı, diyeyim mi? Olur mu?”

“İş yapmanın, başarılı olmanın, hele ki çiftçimize yararlı olabilecek olmanın heyecanı. Tabii, neden olmasın ki?”

Ben benzin istasyonunda kendime, düşüncelerime dalarken yollarımız ayrıldı, o bir ceylân çevikliği ile kafesinden kaçan, doğaya âşık bir keklik sevinciyle pikabına bindi ve anında kayboldu ortamdan.

Dediğim gibi o yoluna, ben başlayacak yoluma ve içtenlikle arzuladığım bir sonraki ona kavuşma anıma kadar. Kavuşma kelimesini kullanırken tereddüt yaşamadım, çünkü gerçekten yaşamak istediğim bu kelimenin özünde, anlamındaydı.

Zaman bazen su gibi akar(7), şarkıdaki gibi, farkına varmazsın, ne saliselerin, ne de yılların. Bazen duruverir, bu yaşamadığının görüntüsüdür, gözlerin kör, kulakların sağırdır. Farkında değilsindir nefes alışının, kalbin durmuştur, eminsindir ve ne yapacağını bilmeksizin boşta, boşluktasındır. Bu; kendini tariftir, bilgisizliğinde...

Kısaca, buna “Aşk” denildiğini bilemezsin, çünkü okunmakla öğrenilen bir şey değil, yaşanandır bu.

Derviş(1) olursun, bir lokma bir hırka yeterlidir örneği. Abdal(1) olursun, dolaştığının bilinçsizliğinde. Günler de, geceler de yetmez sana bir bir tükenirken. Bir de bakmışsın, beklemediğin gelecek, umutlarını yok edercesine omzunda, ensendedir, yaşamdan çekilme vaktinin geldiğini müjdeler gibi.

Bir yudum da olsa sevgi öylesine işine yarar ki, yaşama yeni başlamışsın gibi.

Ben yaşamak istiyordum, yaşamım başlamıştı çünkü bana göre, karanlıkta göz kırpar gibi görünmeme rağmen. Tesadüfü kendim yaratmalıydım. Kısa bir zaman içinde Kerem, Tahir ya da Mecnun olmuştum. Farkındaydım.

Düşünüyordum, düşündükçe de büyüyordu yalnızlığım(8), bunalımım, huzursuzluğum, hüznüm ve özlemim...

Evet, özlemim...

Habis(1) bir kanser hücresi gibi büyüyordu özlemim sonum olmak için. Böyle bir benzetiş nasıl olabilirdi ki? Özlem kendi kendine büyümez miydi ki? Yeter ki doğal gücünü bulsun, yakınlaştırsın, ısıtsın, aydınlatsın...

Hey Tanrım! Suçum, kusurum, hatam, günahım neydi ki kulun olarak diğer bir kuluna köle ettin beni, böyle habersiz?

Konumumun özelliği, tek ve yalnız oluşum nedeniyle devlet, müdürümün takdirleriyle ayrı bir telefon bağlatmıştı bana, çok zaman mesleki konularda bilgi almam veya vermem için sağa-sola. Bazı, bazen de sorunları olanlar arardı meselâ drenaj(3), motopomp, derin kuyu pompaları ve benzeri konularda…

Hatta lise, üniversite öğrencileri, üniversiteye hazırlık yapan öğrenciler bile, sorup soruşturan, öğrenmek isteyen...

Telefonum çaldı;

“Doğan?”

“Doğan?!”

“Bu kadar üstünde durmasanız, bey, beyefendi, ağabey, arkadaşım, kardeşim...

Her ne düşünürseniz isminizin sonunda o kelime var diyelim. Vaktiniz müsait mi acaba?”

“Buyurun!”

“Bir-iki danışmam gereken, yardımınızı isteyeceğim konu var da, gelip rahatsız edebilir miyim?”

“Siz zahmet etmeyin, ne zaman isterseniz ben yanınızda olurum!”

“Siz?”

“Peki, sen!”

“Hemen mümkünse...”

“Hemen, mümkün!”

Düşündüm yeniden. Acaba daha önceki dünyaya gelişimde, reenkarnasyon(1) olarak papağan mıydım ki? Yoksa duygularımın perişanlığı mı böyle cevaplara yönlendirmişti beni? Bildiğim tek şey, bilmediğim değil(9), sırılsıklam olduğumdu, hem hiç inkâra yer bırakmayacak gibi...

Geniş bir odada üç mühendis olarak beraber oturuyorlardı. Diğer ikisinden biri, oldukça yaşlı, hipermetrop gözlüklü, belki de evde vakit geçirmektense, dairede bilmece çözmenin, lâklâk etmenin(2) faydasına inanmış bir mühendis, diğeri ondan biraz daha genç, masası fotoğraf çerçeveleriyle dolu, önüne abanmış, dünyaya metelik vermez(2) pozunda nevi şahsına münhasır(3) tabirini hak eden bir mühendisti (bence).

“İstersen toplantı odasına geçelim Doğan! Haritayı açıp, Abdullah Ağabey tarafından bana verilen Ön Etüt Raporları ile birlikte inceleyelim.”

“Siz bilirsiniz!”

“Sen!”

“Evet, Doğa, sen!”

“Mutlu oldum! Tereddütlerim var bazı konularda. Arazinin meyli % 3 olarak belirtilmiş. Keson kuyu ile yeryüzüne ulaştıracağımız sulama suyu için trapez kanallarımızın(3) boyutlarını ve vermem binde meyli bir kez daha inceleyip irdelemem(2) gerek. Bu benim görevlerimin içinde ekonomiklik olarak…

Bunun için de suyun debisinden(3) umudumuzu teknik ve kesin olarak bilmem gerek! Aynca feyezan durumunu bilmek de önemli. Köylerdeki mikroklima durumundan raporlarda bir bahis yok! Abdullah Ağabeyi tenkit için söylemiyorum. Bana oldukça yararlı bilgiler bırakmış, çoğu belki sâyende, müteşekkirim(1).”

Nefes almaksızın konuşuyordu ve konuşmaya devam etmek arzusunda idi;

“Eğer yarın durumun uygun olursa çift kabinli pikabımızla iki de eleman alarak gidelim, derim. Pusula, nivo(3), teodolit(3), jalon(3), mira(3), flâma(3), kazık, çizme, basit el aletleri(3) falan ne gerekiyorsa ben alırım. Tek arabayla gitmek tasarruf yönünden iyi olur, diyorum. Seni kaçta alalım Doğan, sen söyle? Ayrıca öğle yemeği de şirketten, benden yani!”

“Benim yanımda bir hanımefendi olarak sen ısmarlayacaksın yani, öyle mi? Katiyen olmaz! Bu bir! İkincisi sen söyle; kaçta, nerede olayım? Üçüncüsü benim durumum uygun, çay da ısmarlarsan şu rapor ve haritalara sen ziraatçı, ben jeolog gözüyle tekrar bakalım!..

Oldu mu sen Doğa?”

“Oldu sen Doğan!”

Gözlerinin alaycılığını ilk kez görüyordum sanki. Nefesi ilk kez esiyordu burnuma, gölete düşmesini engellemem dışında teninin kokusundan sarhoş gibiydim, ama reddedilme korkum, acele etmemi engelliyordu.

Barikatlar, engeller sadece benim için konulmuş olmalıydı yeryüzüne, elini uzatmasını bilmeyen bir ömrü paylaşmayı isteyecek kadar sevgi dolu miskin(1), lavuk(1) ve cesaretsizdim.

Öğle oldu, çayları bir bir tüketerek, çalışırken. Heyecan, istek, arzu ve en önemlisi faydalı olmak için zamanın nasıl geçtiğini fark etmeksizin. Kulağımıza ulaşan “Afiyet olsun!” sözleri, cesaretlendirmişti beni;

“Acaba, diyorum, kabul edersen tabii, tabldot(1) yerine seni öğle yemeğine çıkarmayı teklif etmeyi denesem...”

“Neden olmasın, peki! Ellerimi yıkayıp montumu, çantamı alayım, hayhay!”

“Ben de yıkanayım!”

İnsan hanzo(1) olup iki kelimeyi uç uca getirmeyi(2) bilemeyince karşısındakinin şaşkınca bakışlarını da küskünce karşılıyordu.

“Masa olduğu gibi kalsın, dönüşte devam ederiz, ancak odacıyı tembihleyeyim ki, odayı kilitlesin, olası bir yanlışlığı yaşamalıyım!”

“Ben de müdürüme tekmil vereyim(2) bari!”

Mühendislikten sıyrılıp da genç bir kız hüviyetine büründüğünde daha da güzeldi. Ancak gene de davranışlarım “Sen” kelimeleriyle süslenmiş olmasına rağmen resmi idi. Yan yana giderken, aramızda belirli bir mesafe vardı, üstelik soğuk...

“Bildiğin bir yer varsa, oraya davet edeyim seni?”

“Daha iki-üç aydır bu şehirdeyim. Bildiğim yer nasıl olur? Şaka mı ediyorsun? Yoksa saçmaladığının farkında değil misin?”

“Doğru, affedersin!”

“Peki, affettim, bir daha olmasın, hem çok acıktım, her neresiyse orası, yolu çabuk bitir, hadi!”

“Emrin...”

“Rica bile değil, arzum sadece!”

“Hemen!”

Oturduk, siparişlerimizi verdik, gözlerinin hapsindeydim(14).

“Haydi?” dedi sorarcasına.

“Güzel olduğunu kim bilir, kaç kişi, kaç kere söylemiştir!”

“Hiçbirinin önemi olmadı benim için. İlk karşılaşmamızı, beni düşmekten kurtardığın anda hissettiklerini saklamaksızın, söylemeyi denemek istemez misin?”

“Neyi?”

“Eklentisi de olacaksa söylemek istediğini…”

“Çok güzelsin ve….”

“Ve?”

“Cesur değilim!”

“Cesur olmanı beklerim. Ama söylemem gerek ki, yakışıklısın, beyefendi ve saygılısın. Tanıdığım için mutluyum. Mesleğimle ilgili elimden tutan ve tutacak birine ihtiyacım vardı, sağ ol!” derken elini uzatıp kolumu sıktı.

Su şişesini devirdim, ketçabı üstüme sıçrattım, çatalımı yere düşürdüm, hem de plânlamış gibi sanki şaşkınca,

Gülümsedi, şımardım;

“O kadar güzelsin ki, elimi-ayağımı daha başlangıçta birbirine dolaştırdığın için özür dilemeyeceğim...”

“Memnunum!”

“Anlamı?”

“Bilmece gibi sağdan-sola mı, yukarıdan aşağ mı? Sen bil!”

“Umarım bileceğim, eğer elini uzatırsan...”

Elini uzattı, sıcak, sıcacıktı, hem öylesine sıcaktı ki...

“Doğan! Elimi elinde unuttun, çevremizdekiler anlam çıkartacaklar, belki de yanlış anlayacaklar!”

“Umurumda değil!”

“Benim de, ama elimi bana iade edersen memnun olacağım!”

Bu; bizim serüvenimizin başlangıcı idi.

Gölet Projesi mi? Gerçekleşmeyecek hayaller peşinde koşmadık. Çalıştık. İki köyü de memnun edecek şekilde başladı proje, devam ediyor...

Yakınlaştık. Proje bizim emeğimiz ve geleceğimizdi, umutla bitirmeyi bekliyorduk. Çünkü projenin yapımı tamamlanıp hayata geçirildiğinde biz de nefeslerimizi üleşecek ve aynı yastığa baş koyup o yastığı paylaşacaktık.

Gerçek şu ki; ben hiç cesaretlenmedim, cesaretlenemedim. Doğa cesaretlendirdi beni, çok sözün değil, doğru davranışların esas olduğunu söyleyip, belki de biraz itekleyerek...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gölet; Önüne yapılan setle suyun biriktirildiği küçük suni göl.

(*) O zamanki adıyla TOPRAKSU olan kurumda, benim uzmanlık dalım olmayan konu için Erkan ve Öner isimli Ziraat Yüksek Mühendisleri arkadaşlarımla, Erol adlı jeolog bir arkadaş, BİLECİK ilinin birkaç köyünde öyküdekinin benzeri tesisleri yaşama geçirmekte başarılı olmuşlardır.

(1) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

Andık (ya da Andız); Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.

Antipatik; Karşıt duygulu. Soğuk, itici, sevimsiz. Zıt. Araz meydana getiren. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşayan.

Çiyan; Çokayaklılardan, genellikle sıcak yerlerde yaşayan, sarı renkli, çok zehirli bir böcek. Kötü kimse, hain.

Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi (çilekeşliği) benimsemiş, alçak gönüllü, tevazuu sahibi, kanaatkâr, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul,  muhtaç.

Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, sayalım ki, demem o ki, ola ki…

Finansman; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken para, ya da krediyi sağlama.

Flu (Flû); Tam olarak belli ve açık olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.

Hantal; Görünüşü kocaman, kaba ve iri. Davranışları kaba ve yavaş olan.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

Kaknem; Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)

Kıvam; Bir şeyin en uygun zamanı ya da durumu, gerekli koşulların oluştuğu zaman. Sıvı şeyler için yoğunluk, koyuluk derecesi.

Lavuk; Gereksiz konuşan, önemsiz konular üzerinde fazlaca duran, hareket ve sözlerinde özellik bulunmayan (Ayrıca; Kürtçe küçük oğlan çocuğu anlamında).

Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, çok uyuşuk, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık. Aciz, zavallı. Hoş görülmeyen durumlarda tepki göstermeyen.

Mutat (Mutad); Alışılmış, alışılan yol, tarz, şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışkanlık.

Müteşekkir; Teşekkür borcu olan.

Panel; Kol, kanat. Sergi. Taşıt Göğsü. Taşıyıcı niteliği olmayan, ince bölme duvarı. Herhangi bir konuda ilgili kişilerin bir dinleyici topluluğu önünde yaptıkları tartışmalı toplantı.

Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme (yeniden doğuş), tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.

Sâye; Gölge. Koruma, kayırma, yardım.

Skala; Genellikle ölçü aletlerinde gösterge çizelgesi. Ölçek, gam, bir bestede kullanılabilecek aynı türden sesler kümesi.

Tabldot (Fransızca; Table d’hôte = Misafir Sofrası, Prix fixe=Sabit Ücret)); Lokanta, otel, pansiyon gibi yerlerde, birkaç çeşit, birkaç kap olarak, belirli bir ölçüde (sabit menü olarak) belirli bir para karşılığı verilen yemek. Birçok kişinin erzak sağlayarak kendilerine yemek pişirtmek için kurdukları ortaklık.

Tasarı; Proje. Olması ya da yapılması düşünülen, istenilen bir şeyin zihinde oluşması, zihinde aldığı biçim, bir kimsenin yapmayı düşündüğü tasarladığı şey.  Herhangi bir iş için düşünülen biçim.

Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. (“Uçuk-kaçık” şeklinde de söylenir) Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Zıpır (Zırtapoz, Zotkacı, Zıpırdak) ; Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranan (Zırtapoz; Genelde “İşe yaramaz” anlamında ve küfür şeklinde kullanılmaktadır).

(2) Cezbetmek; Kendine çekmek, kendine bağlamak, etkilemek, etkisi altına almak.

Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Karşılıklı olarak sözle atışmak. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.

Güvelenmek; Güvelerce yenilmiş olmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Homurdanmak; Kızgınlık, öfke ya da can sıkıntısıyla, yarı anlaşılır, yarı anlaşılmaz bir biçimde kaba sesler çıkartmak,  alışılmışın dışında bozuk sesler çıkartmak.

İki Kelimeyi (Lâfı) Uç Uca Eklemek (Getirmek); Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.

İrdelemek; Bir sorunun, bir konunun, bir şeyin ele alınabilen bütün durumlarını, yönlerini araştırıp derinliğine varıp onu iyice öğrenip tanımak için zihin ve emek harcamak. İncelenmesi ve eleştirilmesi gereken konunun tüm yönlerini ayrı ayrı, birer birer tetkik etmek, incelemek. Araştırmak.

Küçük Dağları Yaratmak; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.

Lâklâk Etmek; Gevezelik etmek.

Metelik Vermemek (Dünyaya Metelik Vermemek); Değer vermemek, önemsememek, umursamamak, aldırış etmemek.

Muhabbet Etmek; Sevgi ile, dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet etmek, söyleşmek.

Müdahale Etmek (Müdahil Olmak); Araya girmek, el atmak, karışmak. Bir davada verilecek kararın dolaylı olarak etkileyeceği üçüncü kişilerin davaya katılmalarını sağlamak.

Selektör Yapmak; Selektörle işaret vermek. Taşıtlarda farların uzun, kısa, yanıp sönmesi. Belirli bir anlam taşıyan göz işareti yapmak, anlamlı bir biçimde göz kırpmak(Argo).

Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

(3) Mesleki Konular;

1/25.000 Topoğrafya Haritası; Yunanca bir sözcükten türetilmiş bir söz olup yer şekillerini 1/25.000 ölçekli (4cm=1000 metre=1Km) gösteren haritadır. Engebeler, dağlar, tepeler, akarsular, göl ve göletler, denizler, barajlar gibi yeryüzü şekilleri ile bir kısım kültürel yapılar bu tip topoğrafik haritalarda diğerlerine göre daha bariz olarak bellidir.

4X4 Pikap; Çetin arazi şartları için dört tekeri de hareket edebilen, yüksek şaseli araç.

Alüvyon; Akarsular tarafından taşınan kil, kum, çakıl taşı gibi kütle parçalarının, suyun akış hızının azalması sonucu elverişli yerlere birikmesiyle meydana gelen tortulardır. Alüvyonlar, geniş vadilerin birçoğunda tabanda geniş yer kaplar veya daha geniş yerlere yayılarak, alüvyon ovalarını teşkil ederler.

Basit El Aletleri; Sayılanlar dışında kalan çekül, şerit metreler, sayı çubukları, pusula, çekiç vb.

Debi; Bir akarsuyun herhangi bir kesiminden saniyede geçen suyun miktarı (akım) (m3/san, lt/san gibi).

Doyum; Herhangi bir şeyin (örneğin, toprağın suyla doyumu gibi) doymak eylemi. Doyma. Eldekinden hoşnut olma durumu, doyma işi, var olanla yetinme, kanma, kanaat. Bazı istekleri giderme, tatmin.

Drenaj; Toprakta bitkilerin yetişmesine zararlı olan fazla suların akıtılması. Beden yaralarında biriken sıvıyı bir şeylerle boşaltma.

Feyezan; Taşmış. Su baskını. Suyun çok olup taşması. Seylap. Belli aralık ve dönemlerde ritmik olarak yaşanan taşkın. Bereket anlamını da taşır. Akarsuyun kabarma sonrasında yatağından da çıkarak taşıp, coşkun bir şekilde akması, geniş alanları su altında bırakması.

Flâma; İşaret olarak, ya da çeşitli amaçlarla kullanılan küçük bayrak. İki veya üç köşeli küçük boyutlu bayrak. Mühendislerin, haritacıların kullandığı renkli belirtme sırığı. Alev.

Geçirgenlik; Geçirimlilik. Kayaçların, sıvıların geçebilmesine elverişli olma özelliği. Kimi cisimlerin, içlerinden gaz, sıvı, akım gibi şeyleri geçirme özelliği.

Granit; Sert, kristal yapılı minerallerden meydana gelen yerkabuğunun diplerinde ergiyen magma nedeniyle meydana gelen magmatik bir kaya türü.

Hematit; FeO formülüne sahip yaygın bir demir oksittir ve kayalarda ve topraklarda yaygındır. Kan taşı olarak da bilinen hematitin en yaygın renkleri kırmızı ve kahverengidir. Hidrotermal damarlarda ve magmatik kayalarda şekillenir.

Jalon; Arazideki farklı noktaların geçici olarak saptanmasında ve engebeli arazilerde doğrultunun belirlenmesinde kullanılan 1-2-3 metre uzunluğunda, 3-4 santim çapında silindirik bir çubuk olmakla beraber, sportif çalışmalarda bedeni hareketler için plâstik şekilde yapılmış ucunun sivri olması şart olmayan çubuktur.

Kapasite; Sığa. İçine alma sınırı. Bir kondansatörün elektrik yığma sınırı.

Kayran; İnce çakıllı, kumlu toprak, kayan yer, orman içindeki ağaçsız, çıplak, düz alan.

Keson Kuyu; Betondan yapılmış silindirik bir sandığın, altı kazıldıkça aşağıya doğru indirilmesi ve üste bir yeni parçanın konularak aynı işlemin tekrarlanması yoluyla açılan ve daha çok kumlu zeminlere uygulanan bir kuyu.

Med-Cezir (Arapça); Denizlerin yükselmesi, kabarması, uzaması gel-git hareketi;  Med, Alçalması ise; Cezir demektir.

Mikroklima (Mikro Klima); Mikroiklim. Zemine yaklaşık iki metre yükseklikteki iklim. Küçük bir alandaki iklim (değişikliği). Çevresindeki iklim özelliklerinden farklılığı olan küçük bir alan.

Mira; Arazi üzerinde seçilmiş bir işaret noktasının düşeyini gösteren, yön belirlemek için uzaktan gözlenen, geometrik biçimli tahta lata.

Nivo; İki nokta arasındaki kod farkını bulmaya, düz arazide öngörülen çalışmayı (Nivelmanı) yaparak haritasını yapılmasını sağlayan sehpası olan ölçü aletidir.  Bunun için mira denilen geometrik biçimli (lata da denilen) ölçülü tahtanın kullanılması gereklidir. Otomatik ve dijital olarak iki çeşidi vardır.

pH; Bir çözeltinin, (öyküde göletteki suyun) asitlik ve bazlık derecesini tarif eden ölçü birimidir, 0 ilâ 14 rakamları arasında ifade edilir. 7 Rakamı; nötrdür (yani ne asit, ne de alkali), 0 Rakamı; aşırı asit, 14 Rakamı; aşırı alkali demektir.

T1 A1 ; Laboratuvar ortamında suyun tuzluluk ve alkalilik derecesi belirten simge.

Teodolit; Hassa bir ölçü aleti olup mesafe ölçmede kullanılır. Sineteodolit ve fototeodolit  olarak iki çeşidi vardır.

Teressübat (Teressübe); Çökelim, kum, çakıl, taş şeklinde feyezanla oluşmuş birikim.

Topoğrafya Haritası; Yeryüzünün ya da bir parçasının şekilsel yapısının belli bir ölçek içinde eş yükseklik eğrileri yardımıyla yatay düzlem üstünde gösterilmesiyle elde edilen haritalardır.(Harita; yeryüzünün bütününü ya da belirli bir parçasını küçültülmüş oranda gösteren çizim).

Trapez Kanal; En ekonomik su taşıma kapasitesine sahip elips kanallar yerine üst yüzü geniş, alt yüzü dar ters eşkenar yamuk şeklinde suyun heba olmaması için, grobetondan (gr beton) yapılan kanal şekli.

Yağış Eğrileri (Eş Yağış Eğrileri); Günlük, aylık ve yıllık yağış değerleri toplanır yağış ölçer denilen sayıya bölünerek elde edilen rakam havzanın yağış değeridir. Bu şekilde elde edilen eğrilere verilen ad.

Yeraltı Bendi; Yeraltı Barajı da denilen bu yapı, yeraltı suyu akımına karşı, sert zemine ulaşılıncaya kadar bir perde(bent) oluşturmak suretiyle suyun depolanmasını sağlayan tesistir.

Zemin Etüdü; Herhangi bir konumda olan toprağın yapısını inceleme, araştırma, çalışma (Baraj, gölet, yeraltı bentleri, keson kuyuları, bentler… için yapılması mutlaka gereklidir).

 (4) Akıl Kârı; Akla uygun, akla yatkın.

Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz. Olağandan, umulandan, ya da gerekenden, çok şeyden az.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!  Oysa bilinen; “Yılanın başı küçükken ezilmeli!” şeklinde değil miydi? 

Dostlar Alışverişte Görsün; Gösteriş olsun, amaç iş yapmak değil, iş yapıyor görünmek anlamında söz.

Düğün Dernek; Evlenme dolaysıyla yapılan kutlama töreni ve eğlence.

Evde Kalmış (Kız Kurusu) Kart Kız (Kadın); Aşağılayıcı bir şekilde evlenemeyip, yaşlanmış bir kızın yaşlı bir adam karşısında beğenilme duruşunun ifadesi, beğenilme olasılığı olmayan bir kızın kendini nitelemesi.

Kendini Beğenmiş; Kendini başkalarından üstün gören, ekâbir. Hodgam.

Klâsik Kurallar; Alışılagelmiş, herkesin uluorta kullandığı, medeni özellikleri olan, üzerinden çok zaman geçtiği halde değerini yitirmeyen, yasalarda belirtilmeyen, ailevi, içtimai, sosyal örnek olarak gösterilen, görülen kurallar (Büyüklerin yanında ayak ayak üstüne atmamak gibi…).

Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.

Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.

Nevi Şahsına Münhasır; Taklitsiz, kişiye özel, kendine özgü, kendine has, yalansız, kendi gibi davranışları ve karakterleri olan. Benzeri olmayan. Eşi bulunmaz.

Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir; Dadaloğlu’na ait söz, iktifa etmek, gidenlere üzülmeyip, kalanlarla yola devam etmek anlamında bir deyiş.

Ummadığın Taş Baş Yarar; Elinden bir iş gelmediğini sandığımız nice kimseler vardır ki, kendilerinden umulmayan önemli işler yapabilirler. Hiçbir insanı küçümsememek gerekir (Tatlılıkla bahar yeşertir dalı,  gözü kızan serçe, geçer kartalı,  ummadığın taş, baş yarar demişler…).

Yufka Yürekli; Acıklı olaylara, durumlara hiç dayanamayan, böyle durumlara çok üzülen, hemen üzüntüye kapılan, hemen ve çok acıyan.

(5) Darwin’in (Charles) Evrim (Darwinizm) Teorisi; Bu teori ile Adem-Havva Teorisi çatışmaktadır. Evrimleşmenin bir sonucu olarak türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumunu, evrime etki eden faktörler ve mekanizmalar ile açıklayan, insanlığın gelişimini sorgulayan teori.

(6) Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişah da olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. (Söz Peygamberimize de, Fatih Sultan Mehmet’e de yakıştırılmıştır. Söz; Bayram, Cuma ve hatta Cülus Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi! Sözün benzeri ayrıca Romalı bir kumandan tarafından şöyle dile getirilmiştir; “Unutmayın! Siz Tanrı değilsiniz!”

(7) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(8) Düşünüyorum, düşündükçe büyüyor yalnızlığım; Ethem YAZGAN’a ait “GARİP” şiirindeki esas dizeler; “Düşünürüm, düşündükçe büyür yalnızlığım” şeklindedir. Ayrıca; “Düşündükçe büyüyor yalnızlığım…” Semih ERTÜRK’ün “SENİ SEVDİM BEN” isimli şiirinde bir dize.

(9) Düşünüyorum, o halde varım; Descartes’in sözü. Bunu ilgilendiren diğer bir söz ise; “Bildiğim bilmediğimin içinde…” diyen SOCRATES’e ait meşhur sözlerdendir. Bu vesile ile Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “AĞIR ŞİİR” indeki şu dizeleri; “En ağır işçi benim, / Gün yirmi dört saat, seni düşünüyorum!” ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” şeklindeki satırları hatırlamak zorunlu, diye düşünüyorum.

(10) Kaç gündür hasretinle, alevlenirken düşünceler / Ben çılgın, ben yine gözlerinin hapsindeyim… KAYAHAN