Çok zaman Bektaşi(1) gibi olmak isterdim;

“Namaza, oruca niyetim yok, hacca, zekâta(2) param yok!” diyemezdim, bir üniversite öğrencisi, pederşahi, ataerkil(1) bir ailenin istikbali, neslinin devamı tek genç ferdi olarak…

Öyle ki daha ilkokula gitmeden evvel, anlamını bilmesem de, sonradan geniş kapsamlı olarak öğrenip hatmetmiştim(2), bilmem gereken kitabı.

Daha o yıllarda “Silâh zoruyla” diyebileceğim bir şekilde oruç tutmaya, canım defalarca yat-kalklarla çok sıkılıyor olsa da teravih namazlarına(2) gitmeye başlamıştım ramazanlarda.

İlkokul, ortaokul ve lise yıllarım da hep böyle geçti...

“Göz zinası(2) yapıp orucunu sakatlamadın değil mi?”

“Kazaya kalan namazlarını(2) hemen kıl, tamamla!”

Derslerimin ağırlığını, çalışmam gerekliliğini umursamaksızın(3) iki ağızdan birden, zorunlu olarak beni din için yönlendirmeleri hep bu şekilde idi, Emine Annemin, Mehmet Babamın.

Üniversiteye başladığımda da istibdat(1) devri sona ermemişti, fakat yalan söylemeyi öğrenmiştim, tüm haşmetiyle.

Bektaşi’nin dediği gibi; namaza niyetim yok değil, genelde vaktim yoktu, Ramazanlarda oruçtan sıkı mıydı kaçmam? Ama bazen teravih namazları için direniyordum; “Derslerim var!” diyerek.

İlerleyen zamanda anne ve babamın yaşlarının doruklara ulaşması nedeniyle baskıcı rejim uygulaması(4) sona ermiş gibiydi, aşağı-yukarı, doğal olarak benim de eşek kadar olmam(3) asla göz ardı edilmemeliydi.

Hac ve zekât konusunda etim ne, budum(4) neydi ki? Sağ olsun fitremi(2), varsa her ihtimale karşı sağlığında fidyemi(2) öderdi babam.

“Mutlaka borcunu ödemeye gayret et!” tembih, telkin(1) ve tekdiriyle.

Yıllar ilerledikçe çok şeyi merak eder olmuştum. Örneğin; “Allah’ın çoluk-çocukları niye yok!” der gibi. İhlas Suresine(2) karşı gelmiş gibi, İhlâs’ı hatta muavvizeteyn(2) dualarını da ekleyerek tövbe ederdim(2).

Dünya ile gerçekler konusunda da birikmiş çok sorular, bin bir türlü şüphelerim, meraklarım, hayde(1) saklamaksızın endişelerim de vardı zihnimde.

Örneğin neden 23,50 derece eğikti dünyanın ekseni? Neden 24 saatti gün? Neden kısalır, uzardı günler? Neden oluşurdu mevsimler? Neden dönerdi dünya, hem kendi, hem de güneş etrafında? Kutuplara haksızlık neden yapılmış olabilirdi?

Kutuplarda yaşayan insanlar altı ay gece, altı ay gündüz olan mevsimlerde bırak “Nasıl namaz kılarlardı?” diye sormayı, abdest(2), teyemmüm(2) konularını nasıl hallederlerdi ki? Cami, mescit(2), seccade(2) konuları ayrı meselelerdi!

Bu onlar için haksızlık, ya da avantaj olarak kabul edilebilir miydi? Nasıl oluşmuştu siyah, ak, sarı, kızıl insanlar?

Güneş nasıl oluşmuştu? Ay neden vardı, ikide bir büyüyüp küçülen ya da kısalıp uzayan? Neden tutardı bazen biri birini, bazen diğeri öbürünü? Gerekli miydi, şart mıydı, canları sıkıldığından mı yaparlardı “Ay Tutulması, Güneş Tutulması” adlarıyla böyle şeyleri aralarında?

Yıldızlar neden kayardı ki? Hele ki neden “Halamın Yıldızı(5)” vardı da, başkalarının yıldızları yoktu?

Biz neden insandık, olmasak olmaz mıydı, hem nasıl olmuştuk ki? Geri gideceksek neden gelmiştik ki(2)?

Âdem ile Havva(2) mı gerçekti, yoksa Darwin’in(2) düşünceleri, felsefesi mi?

Neden doyunmamız(3), sonrasında tuvalete gitmemiz gerekiyordu ki? Bu iki işlem gereksizlik değil miydi? Allah bu kadar aciz olamazdı? Allah’ın herhalde bir bildiği olsa gerekti!

İslam’ın şartı olan kelime-i şahadetle(2) ve ihlâsla(2) durduruyordum kendimi sorularda!

Konuyu bitirmeye hiç niyetim yok! Aklıma gelen, yapmadığım, merak ettiğim ve hayatımın bir devresinde mutlaka denemek istediğim şey üzüm konusu idi.

Taneyle yersen, suyunu çıkarıp içersen, şıra olarak tadına bakıp, sirke olarak salatanda, turşunda kullanırsan bir şey yok da, neden “Şarap” adını alınca “İçki, bütün kötülüklerin anası(2)  ve haram(2) oluyordu ki? Kıt aklımla(4) çözümleyemiyordum konuyu!

Oysa zehir gibi çalışırdı beynim, babamın, annemin ilâhiyat eğitimine dilek ve teşvikleri hilâfına(2) mühendislik eğitimimde.

Hemen eklemeliyim ki; annemin mumlu bezlerle muhafaza altına aldığı hamaylım(2) boynumda, özel korumalı misvak(2) ve Mushaf(2)  ise her daim çantamda idi.

Namazların(2) şu kadar rekât(2), farz(2), sünnet(2), vacip(2) olması, hocaların farz namazlarında sesli, ya da sessiz okuması kuralı nasıl şekillenmişti? Kural neydi ki? Neden sünnetleri, vacibi hocadan ayrı kılıyorduk ki?

Bir diğer konu Al-i İmran Suresinin(2); “Her canlı ölümü tadacaktır(2) 185. ayetine(2) karşılık, insanların şu veya bu şekilde yaşamlarına son vermeleri, yani intihar etmeleri neden yasaktı, yanlıştı, günahtı ve ebedi cehennemlik(2) bir olaydı ki?

Tekrar; “Eşhedü...”

Sıkıldıkça, iç çektikçe, içimden geçirdikçe sığınağım bu kelime-i şahadetti. Bazı bazen teşrik tekbiri(2) almakla beraber çok zaman “Allah şükür!” demek de geçerdi içimden (diğer insanlar gibi).

Kurbanlarda insanların hayvanları mutlaka boğazlamaları neden gerekti ki? Kasaplardan et alıp yemek, fakirlere dağıtmak daha uygun olmaz mıydı ki?

Recm(2), kırbaç cezası(2), kısasa kısas(2) aklımın ermediği konulardı, hele ki icraatları(1), yerine getirenlerin, bu işleri yerine getirmelerini “Allahüekber!” veya “Allah şükür!” başlangıcı(2) ile şekillendirmelerini anlayamıyordum.

Bence Allah bu kadar zalim olamazdı...

Bana ait bütün bu düşüncelerin Aziz Nesin’in “Hoşaf Hikâyesi(6)“ ile bir anda zihnimden silineceğini aklımdan geçiremezdim, asla!

İlgimi çeken fikirlerimizde ve bir kısım etkinliklerimizde uygunluk olmayan, ama onsuz yapamadığım bir kız arkadaşım vardı; Hüner...

Belki o da bensizliğe tahammülsüzdü. Bilmiyorum, ama hep benimle beraber olmak arzusunu iyimser olarak yorumlamam eksiklik olmasa gerekti.

Güzeldi o, “Gönül kimi severse güzel odur(7)!” anlamında değil, gerçekten güzeldi ve ona kur yapan(3) o kadar çok sınıf arkadaşım, diğer sınıflardan arkadaşlar ve dışarıdan öğrenciler, (Hatta siviller!) vardı ki…

İster istemez ve hepsini ayrı ayrı kefelerde tartıp maalesef hiç de hakkım olmadığı halde onun yakınlığını istememin hakkım olduğunu sanıyordum. O anlar süresinde o anlardan nefret bir şövalye gibi onu kıskandığımdı.

Çulsuz gibi ve okuma meraklısı olmama rağmen, onun benim olmasını isterdim, büyüyünce!

Büyüyünce anlamını genişletmek zor olmasa gerek, okulu bitirip mezun olmak, askere gidip-dönmek, iş sahibi olmak, anne-babanın rızasını almak ve...

Bu vakitlerin harcanmasında, onun bana bilemediğim ilgisi olsa bile, “Hem ağlarım, hem giderim(8)!” modunda benim olması kaçınılmazdı ama beni beklemek mi? Kendimi kahkahalarla gülmemek için zor tutuyordum.

Kendimi de, kendini de biliyordum, ana babasının varlıklı olduğunu tahmin etmem dışında, tanımadığım onu; sık sık, hatta sıkta öte arabasıyla, ona öz giyimi-kuşamı, fütursuzca(1) harcamaları ve çevresine karşı eli açıklığıyla(4) görüyordum.

Gücendiğini hissetmeme rağmen onun hiçbir ikramını kabul etmiyor, harçlığımın ehvenliğinin(1) ötesinde, fazlalığımın olduğu günlerde ona genelde çay ikram etmemden memnun olduğunu hissediyor, hatta yaşıyordum da…

Hüner’in...

Söylemiştim değil mi adını? Evet, Hüner’in zeki ve akıllı olması yanında uçarı(1) bir hayatı vardı, benim eklentimin mümkün olamayacağı. Devamsızlık limitinin(1) elverdiği(3) kadar devam etmezdi derslere, sanırım, uçarı hayatının tam içinde olarak…

Bazı, bazen okula geldiğinde sarhoş gibi tüm gece boyu uyuyamamış gibi uykulu, ben dâhil kimseyi umursamaz tavrında görürdüm onu.

Ama tüm bu haytalıklarına(1) rağmen teksir ya da kitaplarda nerelere geldiğimizi mutlaka öğrenir, cilve olarak nitelendirmemin mümkün olmadığı bir şekilde tebessüm ederek notlarımı alırdı.

Notlarımı iade ettiğinde en çok mutlu olduğum şey; kırmızı kalemle dudak resmi ve yanına “Öpüldünüz!” yazmasıydı, teşekkür etme huyu yoktu!

Çok zaman arkadaşlarla belirli-belirsiz geceler, gündüzler tertiplerdi “Mosquitos(9) Gecesi”, “Afteroon(9) Gündüzü” gibi etkinlikler hazırlardı. Katılmayı isterdim bazen, ama anne ve babamın dayatmaları özellikle içki konusunda tabu(2) şeklinde yasaklar, ekonomik durumumu dikkate almak kendimi frenlememin gereği olurdu.

Bu gecelerin gündüzlere, ya da gündüzlerin gecelere katkısı, sabahlar hariç alkol tedavisi ve harcamaların eşit olarak bölüşülmesi, ya da üleşilmesi gibi gelirdi bana. Hüner, özellikle davet etmişti birkaç kez, beni kırmayacak şekilde; “Misafirim ol!” diyerek.

İstekli olmama rağmen katılmamıştım. “Katılamamıştım!” diye pekiştirmem(3) de mümkün, dediğim gibi anne-babanın kösteklemelerine rağmen.

Aslında ailem; “Hüner’in ailesi gibi bana araba alacak kadar varlıklı değildiyse de, genelde ortanın üstünde varlıklıydı!” diyebilirim. Karı-koca olarak beş vakit namazlarını aksatmayan insanlardı. Birkaç kez umreye(2), hacca gitmişlerdi, doymak bilmeksizin.

Eee! Bu durumda onları Hacı Emine Anne, Hacı Mehmet Baba olarak anmam zorunlu olsa gerekti! Oturduğumuz ev dışında evleri de vardı, üstelik beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen. Üstüne üstlük emekli maaşı da vardı Hacı Mehmet Babamın. Ulema(2) sayılabilirlerdi, “Kesinlikle yobaz(2) değillerdi!” diyebilirim, Allah’ın sadık(2) kulları idiler.

Bazen evde karılı-kocalı, çoğu babam-annem tipinde insanlarla karşılaşırdım, gene de beni hiç ilgilendirmeyen, felsefem herkesin kendi hayatını yaşaması idi. Konu para olunca gelenlerin çoğunun türbanlı(2), ya da şeriata(2) uygun giyimli kiracılar olduklarını anlamakta zorluk çekmezdim, ama aklıma takılırdı, öte tarafa mal-mülk götürülür müydü (acaba)?

“Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan(2)!”

Bazen ve özellikle okuldan erken dönüşlerimde bir başka kalabalıkla karşılaşma ihtimalim de olurdu. Daha kapıya yaklaştığım anda, kapı aralığından bana ulaşan kokuyu hisseder, “Hu!” çekme seslerini(2) duyardım.

Bu nedenle de, sokaktaki langırt(1) salonu, ya da internet kafede(4) geçirirdim günümün oldukça uzun bir bölümünü, gözlerim pencerelerimizde ve kapımızda olarak.

Bilirdim ki; “Pencereler evin kokusu dağılsın!” diye, kapımız ise “Hu!” çekenlerin def edilmeleri (def olmaları) için açılmıştır!

Şimdi aklıma geldiği için söylemem gerek, belki bilinmeyen, ancak bildiğimi sandığım nedenlerle çok çalışıyor ve çabuk mezun olup kendi gerçek yaşamıma dönmek istiyordum.

Görüldüğü, ya da hissedildiği üzere; “Ana-baba baskısından kurtulmak, onlara ‘Üf!’ bile demeyerek(2) onlardan uzaklaşmak” gibi bir şeyden söz etmedim.

Mezun olunca, eğer “Ana Kuzusu(4)” deyip başıma dikilmezlerse uzak bir yerlerde asker olmak ve yine olağan dışı uzak bir yerlerde işe girerek kendimi yaşamak istiyordum.

Babam okurken burs almama izin vermemişti, ancak harçlığım konusunda despot(1) olduğunu da söylemeden geçemem. Harçlığımı her verişinde;

“Daha gençsin, kızlara ikram-mikram yapma, şurda-burda haytalık, hayâsızlık(1) yapma arsız-arsız dolaşma(3), gereksiz yere harcama yapma!” gibi sözlerin benzerleriyle tembihlerdi, sanki verdiği üç-beş kuruşla yurtdışı seyahate gidecekmişim gibi!

Yurtdışı seyahat deyince yanlış anlaşılmasın en son düşüneceğim şey hacca gitmekti. Aslında ufacık bir sinyal, yeşil ışık göstersem, adım gibi biliyordum ki annem, babam hacca değilse bile mutlaka umreye götürürlerdi beni ki, bunun benim yaşam şeklim, bugün itibariyle felsefem olabileceğini hiç mi hiç geçmiyordum aklımdan...

Hüner’in çok ısrar ettiği günlerden bir günün sonunda; “Peki!” deyip kokteyle katılacaktım, şartlarım kabul edilmişti;

“Kendi giderimi, kendim ödeyecektim, içki içmem konusunda kimse ısrarcı olmayacaktı!”

Hüner o günlerde gene firar etme hakkını kullanmış, benden notlarımı almış ve iade ederken bu sefer dudak işareti yanına 'Öpüldünüz!” yazmamış, İngilizce kelimeler doldurmuştu yan yana;

“Don't you know? Nobody loves you as much as I do. Because you’re my first, now and last lover(9)!”

Aklım tavanlara vurmuştu(3). Hüner bakmıştı ki benden ne köy olur ne kasaba(4), benim ona karşı duygularımı, benim yerime de o dile getirmişti (sanıyorum)!

Belki de bu akşamki kokteyle beni ısrarla davet etmesinin ve şartlarımı önemsemeksizin, çekinmeksizin kabul emesinin nedeni de bu olsa gerekti!

Belki ilerleyen zamanda, bir münasip köşede benim de ona açılmamı bekleyecek, belki öpmeme bile izin verecekti (Hani, meselâ)! Ben o olsaydım kolaydı da, ben, ben olmamakta direnirken ne, ne zaman, nasıl olacaktı bu iş?

“To be, or not to be(9)!” bir sorundu benim için.

Ben fasulye gibi bir nimet(10), bulunmaz Hint kumaşı(10) değildim, haddimi de biliyordum(11)! Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamaz(11) diye boşuna mı höykürmüşlerdi(3) ki?

İşte insanların çoğunun yaşadığı zaafı(1) sevgi şeklinde ben de yaşamaya başlamıştım. Bu; inkâr edilemez, inkâr edilemeyecek bir duygu idi, yaşadığım.

Gecikmek istemeksizin iyi bir kıyafetle, aileme;

“Bir sınıf arkadaşımızın nikâhı var da...” yalanıyla ve evden biraz ulaştıktan sonra bir taksi tutarak ulaştım belirtilen adrese, diğerlerinden farklı olarak ilk defa heyecanla, istekle, arzuyla, umutla ve hayal ederek(12)...

Daha kapıdan girişte karşıladı beni Hüner. Çekinmeksizin, hayretle açmak zorunda kaldığım gözlerime aldırmaksızın yanağımdan öptü, sanırım ilk defa fark ettim, benden 2-3 santim kadar uzun olduğunu ve tasavvurlarımın ötesinde şahane güzel olduğunu.

Elimden tutup ayaküstü bir şeyler içilen ve çöplenilen(3) masalardan birine götürdü beni. Tanımadığım ve fakat göz aşinalığım(4) olan ancak arkadaş diyemeyeceğim gençlerle tanıştırdı beni.

“En iyi, değerli ve gerçek arkadaşım Güner!” dedi ve eklemek gereğini hissetti herhalde;

“Her ne kadar birçok konuda kafalarımız, fikirlerimiz uyuşmuyorsa da...”

“Ne gibi meselâ?”

“O, özel olsun, benimle Güner arasında kalsın, ilerleyen zamanda belki o, belki ben, belki de beraberce açıklarız!”

Bu; ne demekti şimdi? Bir ima, bir serzeniş, bir beklenti miydi bu, anlayamadığım, ancak bilmek istediğim?

“Ne içersin?” demesiyle silkelendi düşüncelerim(3).

“Gazoz, meyve suyu, kola gibi bir şeyler işte!”

"Öyle asitli şeyler, eskiden sıkılmış ne olduğu belli olmayan meyve suları yerine benim gibi taze sıkılmış greyfurt, ya da portakal suyu iç! Ne dersin?”

“Peki! Hatırını kırmayayım(3), ben de greyfurt suyu içeyim senin gibi!”

Garsona işaret etti;

“Benimki gibi greyfurt suyu lütfen! Sakın ola greyfurtları iyice yıkamadan sıkmayın!”

Sözlerinin ne anlama geldiğini anlamam mümkün değldi.

Garson aynı bardaktan, aynı renkten greyfurt suyu getirdi bana da. Garsona bahşiş verirken şeytani tebessümünü(4) hissetmemem(!) asla mümkün değildi.

“Çin-çin(4)!” deyince döndüm hayata, bardağını kaldırmıştı, bardağımı kaldırdım. Hüner, bardak olan kolunu kolumun arasından geçirip bana oldukça yakın ve büyük bir yudum şeklinde yudumladı bardağındaki greyfurt suyunu.

“Senin felsefene göre ben de bu ilk bardağı alkolsüz tüketiyorum, ama ikinci bardakta senden ayrılacağım, kusura bakma!”

Değişik bir tatta idi ilk defa yudumladığım greyfurt suyu. Gabi(1), gerzek(1), sümsük(1) başka ne gibi sıfatlar hak etmem(3) gerekiyorsa hepsini sahiplendiğim belli olmasın diye ses etmedim, ama müzik çalıp da;

“Hadi, beni dansa kaldır!” deyince kulağına fısıldadım;

“Affedersin, ilk defa içtim, hoşuma da gitti, greyfurt sularının tadı hep böyle midir?”

“Acı geldiyse, beğenmediysen, garsona ver, geri götürsün, portakal suyu iç o zaman. İkramımı beğenmediğin için üzüldüm, n’apalım olur! Birazcık, azıcık, ama arzularına da, hayatına da müdahale etmek bana yakışmaz!”

“Seni kırar mıyım hiç? Müdahale de sanmıyorum bana yönelişini. Hapırsa da, hupursa da, köpürse(4) de senin yudumladığına ben de devam ederim!”

Neyi, ne zaman, nasıl yapacağını bilen, hayat tecrübesi(4) ile dolu bir genç kız olduğunu nasıl bilebilirdim ki, Hüner’in, at gözlüğü ile gözlemlediğim(3) ve üstelik Aziz Nesin’i hoşaf öyküsü ile hatırlamaksızın(6) yaşamaya çalıştığım dünyamda?

Soğuk-sıcak bir şeyler iliştirildi masaya, herkes gibi nasiplendim(3), ziftlendim, fark edemediğim bir şekilde damağımdaki acılığını terk etmişti greyfurt suyu. Hüner’e sarkmaksızın, ya da rica etmeksizin, ya da nasıl deniyorsa o şekillerden hiçbirini yapmaksızın garsona;

“Bir greyfurt suyu daha, lütfen!” dedim.

Garson Hüner’e baktı, Hüner fondipledi(3) içeceğini ve genç garsona;

“İkimize de aynısından, ancak bana ayrı bir bardakla votka, cin ne varsa ondan da getir, hâlâ keyfim yerine gelmedi!” dedi.

Oysa ben keyiflenmeye ve iç çekmeye bile başlamıştım; “Dağ yolunda yoncayla, gül dalındaki goncanın(13) 1+1(14) olamayacağını bile bile. Ve dizeler geçti dudaklarımın ucundan;

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.


Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(14)

Ayrı bir şekilde geldi Hüner’in su şeklindeki içkisi. Greyfurt suyundan büyükçe bir yudum aldıktan sonra kadehteki o su gibi şeyin yarısı kadarını bardağına döktü ve;

“İster misin sen de?” dedi,

Farkında olmadığım bir şekilde, dilim sürçerek(3), hem de bana hiç yakışmayacak bir tavırla;

“I-ıh!” dedim, ya da bana öyle geldi.

Gözlerini gözlerime dikip kolunu bardağıyla birlikte kolumdan geçirerek bardağından bir yudum aldı öylece, tekrar.

Gözlerim buğulanmaya(3) başlamıştı. Böyle bir fiziksel durumu ilk kez yaşıyordum. Ortam mı, yediklerim mi, yoksa her meyvede olan eser miktardaki alkol, birkaç bardak greyfurt suyu içtiğim ve greyfurtta bu alkol oranı fazla olduğu için mi beni etkilemişti ki?

Bilemiyordum.

Hüner, yarım bardağı tekrar uzattı;

“Bir dene, beğenmezsen, dökersin. Biliyorsun; İçki dosta ikram, düşmana ise ısrar edilir! Sen benim düşmanım değilsin, bu nedenle ‘Hatırım için dene!’ demek istemiyorum. Ama ‘Denesen fena olmaz!' gibi bir merak var içimde!"

“Peki, seni kırmayacağım!”

“Beni kır, ilkelerinden vazgeçme!”

“Bu kez ilkelerimin canı cehenneme!”

“Gerçekten istiyor musun?”

“Evet! Lütfen!”

Hüner, kadehteki o şeyden eser miktarda greyfurt suyuma döktü;

“Yeter mi?”

“Bilmem! Biraz daha döksen mi ki?” dediğimde kadehi biraz daha eğdi ve arkadaşlarından biri; “Hüner!” deyince dikkatsizliğiyle, belki de bilerek, isteyerek kadehin tümünü bardağıma boşalttı;

“Affedersin! ‘Değiştir!’ dersen, yenisini söyleyelim garsona!”

“Önemsiz Hüner! Azı bilmem ne olanın, çoğu da aynı olsa gerek! Hani şeriata göre, çoğu günah, haram olanın azı da günahtır, haramdır gibi. Durma üstünde!”

“Tanrıya isyanın şekillenmesin benim yüzümden?”

“Tanrı affedicidir, ‘Dua edin, veririm, affederim(2)!’ der. Gün doğmadan neler doğar(15)? Her koyun da kendi bacağndan asıldığına(2) göre kendi hesabımı da kendim veririm Tanrıya, üzülme sen!”

“Sen beni bağışlayacağına, daha doğrusu bağışlama ihtimaline söz verirsen, sana bir şey itiraf etmek isterim. Buna hakkın var, iyi niyetini ve bana ilgini, sevgini, saygını ve yakınlığını kullandım çünkü!”

Dilim peltekleşmişti(3), onun aksine. Doğru dürüst düşünemiyor, sadece sığınmak istiyordum koynuna, hem bugün için değil, yıllar boyu, yıllarca. Onu ne öpmek, koklamak, ne sarılmak, ne de beraber olmak geçmiyordu aklımın ucundan bile.

Sadece uzanayım dizlerinin üzerine parmaklarıyla saçlarımı tarasın, gözkapaklarım kıpırdamak istemeksizin(16) onu dinleyeyim, istiyordum.

“Sen benim günahlarımın değil, sevaplarımın sahibisin. Bana nasıl ‘Beni affet!’ dersin? Ben Tanrının küçücük bir kulu, hiçbir şey olmadığımı bile bile sana yaltaklanan bir faniyim. Sakın bir söz söyleme(17)! Af dileme! Her şeyi ben istedim, ben arzuladım!”

Hüner, başlangıçtaki greyfurt suyunda da alkol olduğunu şu anki sarhoşluğumdan faydalanarak itiraf etmekten, söylemekten hemen vazgeçmiş.

“Ama alışkın değilsin, sarhoş oldun!”

“Bu, benim için handikap(1) işte. Bizim hacılara hesap vermem mümkün değil! ‘Zındık(2)’ derler, belki de başka bir şey demeyip, muhtemelen eve de almazlar beni!”

“Annen, baban eve koymazlarsa ben misafir ederim seni. Bu bir. İkincisi; içkin ağzında koku yapmaz. Üçüncüsü bol sade kahve içiririz, kendine gelirsin. Tek dezavantajın ilk kez içki alman, alışkın olmaman ve çabuk ayılmaman olabilir...

İlk kahveden sonra ailene telefon et, ‘Arkadaşlar ısrar ettiler!’ de, ama dilin dolanmadan. ‘Arkadaşlar beni arabayla bırakacaklar, gelemezsem de merak etmeyin!’ de! Ben seni arabamla evine bırakırım, çünkü senin kadar esrik(1) değilim!"

“Başımı iyice belâya sokmak(3) için mi?”

“Neden?”

“Onlara göre bu bir aşna-fişne(4). Buna benim hakkım yokmuş! Akrabalarımızdan, uzak da olsa yüzünü bile şu anda hatırlayamadığım bir kızcağız, mezuniyetimden sonra onu almam için bekliyormuş!”

“Vah! Vah! Çok üzüldüm! Ama ben de çaresiz değilim! Bazı şeyler plânlı da olsa, eğer iki insan birbirini isterse plânlar değişebilir, değişmelidir de!”

“Bir bakıma Türk film ya da dizilerindeki ‘Zengin Kız, Fakir Oğlan’ öyküsü gibi bir şey yani. Peki, söyler misin bana, sana göz koyan, beni kurşunlara, mermilere boğacak, bir bıçak darbesi ile bilmem ne cennetine(4) postalayacak biri çıkarsa karşıma senin yüzünden, nice olur benim halim?..

Ya da şöyle diyeyim; arabasının altına alıp beni ezecek, trenden, köprüden, uçurumdan atacak biri çıkarsa? Bunlar haydi neyse, ben en iyisi son dakikaya kadar haberin olmayacak bir şekilde kanser, verem gibi bir hastalıkla öleyim…

O da olmazsa biri sana yan gözle baktı(3) diye, ya da ailen beni reddetti diye intihar edeyim. Bunlardan en uygunu hangisi sence?”

“Biraz olumlu düşünmen mümkün değil mi? Evet, ‘Keyfinin Hatçe Ablası(4)’ değilim, ama her şey gönlümüzce şekillenmiş, mutlu olmuşuz gibi olsak. Hem ben senin bensiz ölmene izin vermem! Sen yoksan, ben zaten yokumdur, senin yerine ben ölürüm o zaman!”

“O zaman sabırlı ol ileriki günler için, bakarsın yaşamamıza izin verilmeyecek, o zaman beraber ölürüz!”

Geıçekten sarhoştum, ne dediğimi bilmez gibi, ne zaman âşık olmuştum ki?

“Ben bu düşüncene de varım! Ancak itiraf etmeliyim ki, bir kısım konularda zırvaladığını düşünmeme rağmen, içinden geçenleri söylemen için azıcık alkol desteğine ihtiyacın olacağını aklımdan bile geçirmem mümkün değildi, ‘İki satırla, iki kelimeyle açılmanı’ beklememe rağmen...”

“Alkol, dedin. Hadi bana kahve ısmarla, iki-üç tane, dilimin peltekliği gitsin. Senin de alkolle yıkanmış olarak araba kullanmana izin veremem, bir taksi tutar, giderim evime. Hatta çok ısrar edersen önce seni evine bırakır, sonra evime dönerim, ama karşılıksız olmaz, bir öpüş vaat edersen!”

“Yani benim öpüşüm bir taksi ücreti kadar, öyle mi?”

“Ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadece seni sevdiğimi ve öpmek isteğimi belirtmek istemiştim. Desene kaş yapayım derken, göz çıkardım(4). Şımarıklık ve olağanüstü bir şaşkınlık benimkisi. Yakınlık gördüm ya, uzun uzun konuştuk ya, belki de hiç hak etmediğim şekilde seni sahiplenmek duygusu...

Özür dilerim!”

“Özrün kabul edilmedi, taksi ücretini hemen ödemek istiyorum!”

“Böylesine, hem herkesin ortasında?”

“Ne varmış? ‘Yakın arkadaşımsın!’ dedim ya!”

“Olmaz, utanırım. Hem ‘Züğürt(1) oğlan, zengin kıza nasıl da yalakalık yapıyor!' dedirtmem kendime!”

“O halde gel dışarı çıkıp, karşıdaki ağacın altına gidelim. Elimi tut, belimden sar, bana söylemen gerekeni söyle ve borcumu ödememe imkân ver!”

Dediği yerdeydik.

“Şimdi oldu işte, borcunu hemen ödemeni ben de istiyorum!”

Nefeslerimiz durulduğunda;

“Keşke borcunu taksitler halinde ödemeni isteseydim!”

“Eee! Ben bunu peşinat olarak kabul ettim. ‘Zamanları geldikçe taksitleri de öderim!’ diye düşünüyordum!”

"Beni çileden çıkarma(3)!”

“Hadi girelim içeriye, kahveleri söyle, hem üşür gibisin, burada kalacaksak üstüne bir şeyler al!”

“Üşümüyorum, az evvel ısıttın ya, ama hemen kahveni söylemeye gidiyorum!”

Mümkün olduğu kadar kekelememeye, teklememeye çalışarak ve anne-babamın bana karşı olan aşırı güvenlerinden faydalanarak Hüner’in dediği gibi telefonla tekmil verdim(3), aileme!

Kahvelerimizi içtik, bir taksi tuttuk el ele. Gidip evine bıraktım onu. İnerken; “Taksit konusunda ne dersin?” dedi şoförün anlamsız bakışlarına aldırmaksızın.

“Peşinat yeterli küçük hanım!”

Karşılıklı el salladık birbirimize...

Evime ulaştım, büyüklerimin sessizliğinde kapıyı açarken;

“Oğlum, sen misin?” diyen anneme;

“Hayır, ben hırsızım, oğlun yerine ben geldim!” diyemezdim ya gecenin kör vaktinde(3).

“He, anne, benim!” dedim zıbarmamın öncesinde ilerilerdeki günlerin beni ne kadar yoracağını bilmeksizin...

“Sevmek; nasıl bir duygudur?
Var mıdır gerçekten bilen;
Hele ki aşk olarak yürüyorsa…

Gerek var mıdır;
Ele, ayağa, göze, saça, başa?

‘Gönül kimi severse…
Gönül şuna da, buna da…’
demişler…

Peki;

azat isteyen
hak eden bir gönüle;
‘Hele dur! Bekle!’ demek
doğru mudur ki?
(18)

Bir yıl sonrasında tükenecekti üniversite yıllarım. Durgun yaşantımın renklendiğini hissetmiş miydi ki annem, bir şeylere doğru adım atmasının yararlı olacağını mı düşünmüştü?

Annelere birçok şeyler malûm olurdu(3), kitapların yazdığına, annelerin söylediğine göre doğal olarak. Son sınıfa başlayacak oluşum nedeniyle artık kafasında biriktirdiği birileriyle tanıştırmasının yararlı, hatta belki de gerekli olduğunu düşünmüş olabilir miydi?

Hal ve tavrından değil, boğazını temizleyip mimiklerinden, konuşmaya başlamasından anlamıştım.

Ve sonra bir gün okuldan eve dönüşümde annem çocukluğumdan beri görüşmediğimiz akrabalarımızla tanıştırdı beni. Ben, okuma telâşım(1) nedeniyle doğup bir miktar da büyüdüğüm şehre, oradan ayrıldıktan sonra bir daha hiç gitmemiş olsam da annem-babam olağan ötesinde sık sık giderlerdi;

“Akrabalıklar soğumasın, kim öle, kim kala, hacı gardaşları ziyaret edelim!” diyerek.

Bugüne kadar saklananları merak etmiştim, çocukluğumdan aklımda kalan isimleri ile hatırlamaya çalıştım onları;

“Tamer Amca? Kamer Teyze? Yoksa sen de Nehir misin güzel kız? Hoş geldiniz, safalar getirdiniz!”

“Gençler, yemekten sonra siz şöyle dolanın bir. Ancak önerim odur ki; fazla da dolanmayın ki kördüğüm olursanız(3), sizleri çözmek için uğraşmayalım! Nehir uzun zamandır dışarıya çıkmadı, hava almış olursunuz!”

Danışıklı bir şikenin başlangıcı gibi bir mesajdı, hissettiğim kadarıyla Tamer Amcanın sözleri. Maksat, niyet, esbap-ı mucibe(4) artık her ne denirse; onu anlamıştım. Ön hazırlıklar devresindeydim, ancak ön hazırlığın hangi evresindeydim, bilemediğim o idi!

Babamın akrabaları, babam ve annem gibi değillerdi, aksine gerçek şehir insanları idiler bana göre, giyimleri, kuşamları, görünüşleri, sözleri. Örneğin sakallı değildi Tamer Amca, bırak türbanı, başörtüsü bile yoktu Kamer Teyzenin.

Nehir ise, belki de annemin babamın zamanında söz vermekten dolayı utandıkları, pişmanlık duydukları, hatta vaz geçme niyetlerini sergilemeyi arzuladıkları bir kız idi (hissettiğim kadarıyla). Gerçek ya da tam olgun, giyimine-kuşamına, boyasına-rujuna, oturup-kalkmasına dikkat etmekte özen göstermeyen gibi görünse de terbiyeli, itinalı, muhtemelen tahsilli, muhafazakâr(2) olmasa da gönül sultanı(4) olabilecek modern bir şehir kızıydı.

Babalar-anneler (bana göre) hazırlıklı idiler, benim kendi yaşantımla ilgili düşüncem var olmasına rağmen, Nehir’in düşüncesi neydi? Kurallara uyup sahiplenmek, sonrasında sevmek miydi beni? Bunu bir çırpıda, bir bakışta bilemezdim, şimdilik öğrenmek için de acelem yoktu. Hem yarından sonrası tatil günüydü ve elimdeki tek kozu(1) kullanmak istedim;

“Çok dersim var, çalışmam gerek! Hafta sonunda sabahtan başlasak mı gezimize? Hem Nehir’e şöyle iyi, güzel bir de öğle yemeği ısmarlarım, bu ders çalışma zorunluluğum dolaysıyla hepinizden özür dilerim!”

“Anlaştık!”

İnsan beynindekini kurgularken, doğrulara nasıl ulaşacağını düşünürken kimseyi yakından görmek, üzmek istemiyordu, hatta kendini bile!

Ve ben farkında olmaksızın aynı kitabın, aynı sayfasında ne kadar süre ile tatilde olduğumun bilincinde değildim.

Elimdekinin kıymetini mi bilmeliydim, elimde olacağın mı? Yaşamda insanın aklına gelmeyen, gelmeyecek her şeyin olabileceği kanaatindeydim. Bir musibetti ki bin nasihatten hayırlı(19) olarak yaşadığım, çekilmez, çekemem gibime geliyordu.

Tanrı kadınlara üstün meziyetler(1) vermiş, hele ki annelere(20) .

Ve bu gücü anneler arasında üleştirirken de anneme biraz da olsa iltimas(1) geçmişti Tanrım sanki bana göre.

Çay-kurabiye getirmek, ya da doğrudan doğruya beni kontrol etmek, mimik ve davranışlarımdan bir şeyler öğrenmek için ikinci mi, üçüncü mü kez kapımı çalarak da olsa annem odama girdiğinde, ben hâlâ elimdeki kaleme parmaklarım arasında takla attırarak benden usanmış olan sayfaya bakıyordum, ısrarla.

“Sayfayı ezberliyorsun galiba?”

“Yoo! Tekrarlıyorum da!”

“Kaşın-gözün oynuyor(3), şakakların manevra(1) halinde, sanırım istem dışı(4), yalan söylüyor muşsun gibime geliyor?”

“Haklısın anneciğim, yalan!”

“Neden?”

“Hazır değilim!”

“Biz gayretliyiz, sen de biraz gayret edersin, önünde daha bir yıl var, askere gitmeden olur, biter bu iş!”

Ya hem, ya merro(4) olayı değil ki bu annem? Bir ömrü beraber tüketeceğiz. Nehir güzel kız, sanki hem her türlü güzel meziyetleri de olan, çocukluğumuzdan tanıdığınız, sizin uygun gördüğünüz. Ama ben kendi adıma söylüyorum, mutlu olamam, onu da mutlu edememek olasılığı nedeniyle çekinirim, mutlu edebileceğimi de garanti edemem…

Her ne kadar başımın bağlanmasının(3), beni monoton, yeknesak, tekdüze hayattan azat edeceğini düşünmeme rağmen sadece, sizlerin arzularınızın gerçekleşmesi için kendim için istesem bile bir insanı mutsuz etmeyi göze alamam. Sevgi ürünü olmayan bir birlikteliğimiz, gereği olan cinsellik ve okşayacağınız torunlarınız olur sadece...”

“Tüm bunları düşünecek kadar ilgi duyduğun biri mi var, yoksa?”

“Var, diyemem!”

 “Yani, var gibi?”

“Bugünler için hayır!”

“Kesin mi?”

 “İnanacağınız kadar...”

“Bu sözlerinden bir şey anlamadım, peki, öyle olsun. Ancak Nehir’i üzersen Analık hakkımı(21) helâl etmem, bilesin!”

“Ne onu, ne de sizleri üzmemek için tüm gücümü seferber edeceğim(3), ancak bugün için söz veremiyorum. Bir kısım şeyleri zamana bırakmak gerek. Bakarsınız, yıldızlarımız barışır(3), frekanslarımız uyuşur(3), sizler de mutlu olursunuz! Ancak benim için bu sözlerim, benim, bizim mutluluğumuzun belirtisi, garantisi değil asla!”

İçimden geçen, söylemek istediğim sözler değildi bunlar. En büyük yalan, kişinin kendisini aldatmaya yönelik olan, değil miydi? Hüner ilik(1) gibi, kan gibi, lenf(1) gibi tüm hücrelerimdeydi. Ondan vazgeçmek bir yana, söz verdiğim(iz) gibi ondan ayrı bir yaşamı düşünmektense ölürdüm (Hem bu benim için daha iyi ve gerçek, gerçekten istediğim, arzulayacağım bir sonuç olurdu)!

İnsan, gündüzleri, hele ki gözleri açıkken karabasanlara(1), halüsinasyonlara(22) duçar olur(3) muydu? Üstelik bunu hissettirecek şekilde (hayalimde de olsa) yanımda Hüner varken...

Birbirimize açılmamız, daha gerçek olarak ona açılmam gecikmişti, ona açılmadan önce ruhumun derinliklerine kadar inmişti, kesinlikle biliyorum. Sahiplenmişti beni.

Telefon etmek yerine en iyisi mesaj çekmemdi. Çünkü daha dün bir, bu gün de bir, sesimdeki ahenksizliği hisseder etmez, bitmez-tükenmez sualleriyle bunaltırdı beni.

Ben de düşündüğüm gibi öyle yaptım;

“Biraz keyifsizim, bugün okula gelemeyeceğim, eksikli kalmamam için iyi not tut! Sana muhtaç olan...”

İroni(23) yapmakta üstüme yoktu, “Sana” dememin de ayrıcalığı yoktu, ister tutacağı ders notlarına, ister kendisine muhtaç olduğumu hissetsin, her iki durum için de bence sakınca yoktu!

Her türlü olumlu, ya da olumsuz gelişmelere karşı cep telefonumu kapattım, bir hayta gibi bilinmeyeceğim, görünmeyeceğim yerlerde dolaştım.

Öğle yemeğim, bir kutu ayran ve simitti. Sonra bir meyhanenin kapılarını açmasını izledim. Şeytan dürttü, aklımın başıma gelmesi gerekti!

“Greyfurt suyu çıkarabilir misiniz?”

“Henüz öyle bir alışkanlığımız yok, efendim, ama isterseniz size hemen bir portakal suyu çıkartır, ya da havuç suyu sıkabilirim. Arkadaşlar henüz halden, manavdan gelmediler. Elimdekiler dünkü portakallar ve havuçlar, bilesiniz...”

“Olur, pek de önemli değil zaten, bir duble(1) de votka, ya da cin verirseniz, birbirimize küsmemiş oluruz!”

“Bu vakitte?”

“Nesi varmış ki? İnsan bir sorun yaşıyorsa, hani meselâ olacak şey değil, ama sorununun çözüm moduna girmesini düşünmek için mutlaka akşamı beklemesi mi gerek? Akşama gereken zaman çok uzun, oysa ben bunaldım, bunalmakta da devam ediyorum”

“O zaman kimseye küsmeyin! İbibiklerin ötmesine(24) gerek kalmaksızın istekleriniz masanızda olacak. Ha! Başımı ağrıtmak(3), kafamı şişirmek(3), ya da ütülemek(3) isterseniz de çekinmeyin, anlatırsanız, dinlerim…

Ya da size şöyle bir magazin gazetesi alıp getireyim, hiç olmazsa efkârınız dağılır(3), daha mantıklı düşünürsünüz(3)!”

“Bu kadar güzel şeyleri nasıl, nerede öğrendin sen?”

“Otelcilik Yüksek Okulunda!”

“Yüksek tahsilli ve barmen! Hey Ya Rabb’ım bana akıl ver, bu genç arkadaş gibilerine de yardımcı ol!”

“Affedersiniz efendim! Allah buralara pek uğramaz, o nedenle evinize gidip duş alıp paklandığınızda(3) tekrarlayın dualarınızı. Belki Allah o zaman size de, bana da, bizim gibilere de yardımcı olur...”

Yavaş yavaş yudumladım, içki takviyeli portakal suyumu, mezesiz. Genç barmen, gecenin kötülüklerini toparlayıp(3) arıtmaya, atmaya çalışırken magazin gazetesindeki hiç de hoşlanmadığım sayfalarına bakarak yorulmaya çalıştım. Hüner’den öğrendiğim, ya da aklımda kaldığı kadarıyla;

“Bir de okkalı Türk Kahvesi(4) yaparsan, küsmedik, ama gene de barışmış gibi ayrılırız. Hatta kendine de yap, benden!”

“Özür dilerim, müşterilerle içli-dışlı olmamız(3) yasak!”

“Müşteri mi? Sabahın bu vakitlerinde nerde hani? Ben, sana küsmeme taahhüdünde bulunan bir arkadaş değil miyim? Kim kime, dumduma(4) olan bir dünyada, alışkanlığım olmadığı için bir daha ne ben bu adresi bilirim, gelirim, ne de seni tanırım. Benimle içmesen bile, sonra kendine de yap, kulağımı çınlat(3)! Olur mu?”

“Sağ olun efendim. Teşekkür ederim. Derdinizin ne olduğunu hazmedebilmiş(2) küskün olmayan birinin ufacık tavsiyesini onaylamaya gayret edin; gönlünüzdekini seçin!”

“Nasıl hissettin ki, nereden biliyorsun ki?”

“Bunu okulda öğretmiyorlar. Sözleriniz, hüznünüz, günün bu zamanında hayırsız davranışlarınız öyle düşündürttü bana...”

“Nasrettin Hocanın ‘Düşeceğimi bildin(25)!’ dediği gibi, sonucu için de tasavvurunu söyle bari!”

“Bu; sadece bir temenni olabilir efendim; gönlünüzdeki ile mutlu olmanız dileğim!”

Sonrası; adını bilmediğim barmenle kucaklaşmam, kesemin uygunluğu ölçüsünde bahşiş bırakmamdı, yaşadığım.

Akşama daha çok zaman vardı ve zaman geçmek bilmiyordu ve yalandan kim ölmüş ki? Cep telefonumun kapalı olmasının tek nedeni şarjının bitmiş olması yalanıydı! Şu sıralarda o kadar çok yalan söylüyordum ki! Kaptırmıştım kendimi(3) bir kere, yalan evim olmuştu, ama asla sığınağım olamazdı.

Ayılmam, akşam içinde yaşananlar, yemek yemem, önem vermediğim, ya da beni ilgilendirmediğine inandığım konuşmalar, telefonumu her ihtimale karşı şarja bağlamam ve açmam…

On kere aramıştı beni Hüner. Sonrasında anlamışçasına;

“Şarja bağlar bağlamaz ara beni, bunaldım, merak ettim, yoksa öldürürüm seni, ya da beni zahmete sokma intihar et, haberim olur olmaz, nohutlu, ya da kuşbaşı etli tereyağlı pilâvını, helvanı yer, ben de arkandan gelirim senin gittiğin yere…

Seninle oralarda karşılaşmazsam, hurilerle beraber görürsem seni, başına gelecekleri de bir düşün istersen.”

Tereciye tere satmak(3) gibi en son satırı tıpkı benim yazdığım gibi noktalamışa, eklentisiyle, büyük harflerle;

“Ebediyete kadar sana muhtaç olan” ve onun eklentisi olarak parantez içinde ayrıca bir not düşmüştü, bilmece çözmemi istercesine cep telefonundaki sadece rakamları kullanarak. Çözdüğüm cümle;

“Farkındaysan ölünceye kadar demiyorum, çünkü seninle sonsuza dek yaşayacağıma inanıyorum. Nokta.”

Gerçekte noktalar ufacık idi, ama cümleleri bitirmeye yetiyordu(26).

Ve o noktalardan biri beni serzenişte bulunmaya itekliyordu;

Yalnız gecelerimden birinin
Ulaşılması güç sabahına doğru
-aydınlığın açıldığı-
Bir tünel ötesinde bir ışık
Çağırdı beni...

Gitsem mi?
Gitmesem mi yoksa
?(27)

“Yanına gelsem!” dedim, telefonu açıp da;

“Bugün uygun değil!” deyince;

“Ben de bu günlük küstüm ve sana 24 saat ceza veriyorum!”

“Yapma!”

“Yaptım bile! Seni seviyorum ve dediğin gibi sonsuza kadar seni seveceğimi bil!”

“Biliyorum, ben de seni seviyorum!”

Tüm maksadım Nehir’e gerçeğimi anlatmak ve beni azat etmesini dilemekti, gün doğmadan neler doğardı ve ben umutlu olmak düşüncesindeydim. Hele ki meyhane dönüşü, duş aldıktan sonra ettiğim duaların Rabb’ım tarafından kabul göreceğini umarken.

Büyüklerime ve Nehir’e;

“Sabah izniniz olursa, Nehir de kabul ederse isterim ki, biz kahvaltımızı dışarılarda yapalım Nehir’le. Hatta söz verdiğim gibi öğle, belki de akşam yemeklerimizi de dışarılarda yeriz...

Merak ederseniz arayın, ama ne ben ‘Şöyle de şöyle!’ diye cevap vereceğim, ne de Nehir’e telefon etmesi, cevap vermesi için izin vereceğim. Anlaştık mı?”

Tek cevap Nehir’den geldi, hatta anlayamadığım bir heyecanla;

“Anlaştık!”

Huzursuz geçmedi uykum. Kural olarak hacılarla ve misafirlerle birlikte uyandık sabah namazına. Camii müezzinin “Allahüekber!” demesi ile birlikte sünneti de camide kılmak üzere camiye yöneldik babalarla.

Her ne kadar “İçkili olan namaza gelmesin!(2) denilmişse de, tıbben ve dinen midemde halen alkolün birikimi varsa da, Allah’ın nefret edeceği bir kul olmadığımı var sayıyordum. Dikkatimi çeken şey Nehir’in de uyanmış olup, abdest almaya yönelmesiydi.

Döndüğümüzde annelerimiz çoktan güzellik uykularına(4) başlamış, babalarımız da gecikmişçesine onlara katkıda bulunmanın telâşı içindeydiler.

Ve sanırım biz umurlarında bile değildik, sabahın bu vaktinde olsa da ikimiz de sedirin iki ucuna oturmuş, uzaktan uzağa birimizden birinin söze başlamasını bekliyorduk.

“Bir çay bahçesinde, öğle yemeğinde, hatta gerekirse akşam yemeğinde üleşelim bizi biz bize, hadi ben sizin şehirden ayrıldıktan sonra bugünlere gelişini anlat bana güzel kız!”

Anlattı, özellikleri var mıydı, bilmediğim, bilmem hem gereksiz, hem de imkânsızdı doğal olarak. Ama hissettiklerim vardı, gözümden duygularımdan kaçması mümkün olmayan.

Sıra bendeydi, anlattım beni sedirin bir ucundan, özellerime, günün ilerleyen vakitlerinde, belki çay bahçesinde, belki akşam yemeğinde ulaşma düşüncesiyle. Birazcık da olsa bir genç kıza yakışır şekilde, nasıl ki onun özelini hissetmiştim, onun da benim özelimin olabileceğini tahmin etmesini bekler gibiydim.

Eşek kadar olmuş bir üniversite öğrencisinin (gerçi son anda yaşanmış olsa da yaşanmamış olması gereken bir gelişme olmasına rağmen) yüreğinin boş olmayacağını düşünmesi, hatta bilmesi gerekiyordu, kanaatindeydim.

“Vakit geldi mi? Gidelim mi ağabey?”

“Ağabey? Peki, küçük kardeş, peki güzel kız, hem nereye istersen!”

“Sessizliği üleşeceğimiz bir yer olsun da, siz nereyi isterseniz!”

Önce “Ağabey” sonra “Siz” bu nasıl bir şaşkınlıktı üstesinden gelemediği?

Yapay çağlayan ve havuzların olduğu, dallarında kafeslerin içlerinde de olsa muhabbet kuşlarının ve kanaryaların şakıdığı(3), vitrininde dev bir akvaryumda süs balıklarının oynadığı bahçede bir masaya oturup “Köy Kahvaltısı istediğimizi” söyledim.

Ellerini yıkayarak döndüğünde, çünkü çocukluğumuzdan hatırlıyordum; “Sokaktan gelince eller yıkanır!” sözü belleğimdeydi.

Ve o titiz(1) bir çocuktu çocukluğunda ve bu titizliği halen devam ediyordu.

Mutlu görünüyordu Nehir ve ağzından herhalde derleme imkânı bulamadığı hazırlıksız duygularını ağzından kaçırdı;

“İnsan burada âşık olabilir!”

Birden bir şeyleri sezinler gibi olan beynim rölantiden(1) çıktı, ara gazı olmaksızın tüm gücüyle çalışmaya başladı;

“Sen zaten âşıksın değil mi?”

“Doğayı kastetmiştim!”

“Yalan o güzel dudaklarına hiç yakışmıyor güzel kardeşim. Haydi kafanı kaldır, gözlerime bak ve ‘Âşık değilim, sevgilim yok!’ de…

Ve sonra daha başka, daha ne, neler söylemek geçiyorsa aklından, onları söyle!”

“Nereden biliyorsun ki Güner... Ağabey?”

“Doğrusu sedirin köşesinde hıçkırdığın ve buraya gelince de davranışlarını ve dilinden çıkanları izlediğim ana kadar bilmiyordum. Ben sana gerçeğimi anlatıp ‘Bağışla!’ demeyi içimden geçirirken başlangıçtan beri tavrın, hareketlerin, sözlerin gerçeğe döndürdü beni...

Haydi telefon et, şehirdeyse hemen katılsın bize, kahvaltımıza. Ben hem kahvaltının üç kişilik olmasını, hem de biraz gecikmelerini tembihleyeyim!” dedim, maksadım arkadaşıyla rahatça konuşmasıydı.

On beş, bilemedin yirmi dakika kadar sonra sakalları düzgünce kesilmiş bir genç dikildi karşımıza.

“Güner Ağabey, bu benim arkadaşım Süreyya. Yaşamımdaki insan. Şu anda Diyanet İşlerinde din konusunda görevli, ama bağnazlığı(2) olmayan, çağdaş görünümlü bir insan ve…”

“Buyur, otur genç arkadaşım. Vukuatı biliyorsun herhalde, yıllar öncesinden şekillendirilmek istenen. Ama Nehir’in de, benim de dünyalarımız ayrı ayrı aydınlık, kendimize göre. Kahvaltımızı beraber yapalım, akşama kadar siz sizinle olun…

Yalnız akşam kaçta burada olursunuz, onu bana telefonla haber verin, ayrıca öğle yemeğinizi de anlatın ki eve dönüşümde yanlış yapmayayım…

Ben de sayenizde benim olmasını istediğime sürpriz yapayım. Nehir, ayrıca akşama bir senaryo oluşturmaya çalışacağım, ama benim yerime sizler de bir şeyler düşünmeye, bulup buluşturmaya çalışın beyninizde lütfen!”

Bazen konuşma âdâbından(1) habersiz gibi ağzım böylesine dolu dolu konuşurdum, nerede duracağımı bilmeksizin. Gene de fren denilen bir mekanizmadan(1) habersiz gibiydim;

“Nehir, akşama, ne söylersem söyleyeyim, beni tersle, bağır, çağır, ancak dövecekmiş gibi de üstüme yürüme yalnız! Mümkün olduğunca ailelerimizi üzüp incitmeyecek şekilde davranalım…

Ve sizler de gecikmeyin. Nikâhınıza belki olmayabilir, kesin değil, ama düğününüze iki elimiz kanda da olsa geliriz arkadaşımla, eğer çağırırsanız, tabii. Hadi şimdi afiyet olsun ve gününüzün aydınlık olmasını dilerim!”

Kahvaltının bir an evvel bitmesi dileğinde gibiydiler, ben de olsam öyle davranırdım!

“Siz gidin gençler! Ben bir de kahve içeceğim!”

Barmenin dediği gibi sabahın bu vaktinde katkılı portakal suyu içilmez, sadece düşünülürdü! Düşündüm ben de, ama yanlış düşündüğümü düşünemedim.

O, yani Hüner varlıklı bir ailenin, hiç eksiği olmayan, güzelliği, iyiliği, zekâsı, eli açıklığı gibi sayamayacağım fazlalıkları olan bir genç kız, ben, kendisini aşağılık kompleksinden(4) arındıramamış(3) geri zekâlı bir zavallıydım, davulun bile dengi-dengine çaldığını unutmuş!

Telefonunu çaldırdım. Açılmadı. Neden sonra açıldı ve tek bir söz çınladı sitemle;

“Müsait değilim, ‘Arama!’ demiştim sana!”

“Her şey bir yana Hüner! Bundan sonra seni hiç aramayacağım, bu sana son seslenişim, okulu da bıraktım, sana da lâyık değilim. Elveda!”

“Dur! Yapma! Nasıl olur? Dinle!”

Herhalde en son duyduğum sözlerdi, telefonumu temelli kapatırken.

Bir tarafta korkup çekindiğim geleceğimde yer edecek mutlu iki genç sevgili, diğer tarafta aptalca bir bencillikle hakkı olmayanı sahiplenmeye çalışan, bir kısım saygı duyulması gereken şeylere ritmini kaybetmiş(3) aptal bir sürünün ferdi gibi; ben…

Bitmiş ve bitirmiştim…

Akşam için geniş boyutlu bir plân oluşturduktan sonra yalan destekli senaryom için hazırlıklıydım. Kapıdan söylene söylene girdik Nehir’le ikimiz, plânladığım gibi.

“Kamer Teyze, Tamer Amca! Sizlere saygım sonsuz...

Sırf bizim için akraba kısıtlılığı aklımın ucundan bile geçmez!”

“Kendine gel Güner Efendi! ‘Bizim’ değil, ‘Benim için’ de! Suçunu benimle üleşmeye kalkışma!”

“Lütfen, dedin de ben mi duymadım!”

“Nezaketi, terbiyeyi, edebi senden öğrenecek değilim herhalde!”

“Tüm suçum ne biliyor musunuz büyüklerim? ‘Evlenince bizim evde otururuz!’ demem ve ‘Ailemin sofuluğuna(2) dikkat ederek giyimine-kuşamına dikkat et, hatta türban tak!’ demem!”

“Unuttun galiba! Bir de sen izin vermedikçe sokağa çıkmayacakmışım, alışverişe gitmeyecekmişim. Pazardan esir mi satın alıyorsun sen yahu? Netice de yuva kurmayı düşünecektik!”

Babam ayağa kalktı;

“Konu anlaşılmıştır çocuklar, ancak birbirinizi kırmanız da gerekli değil. Hadi odalarınıza çekilin, biraz sessizce dinlenin. Bizler de aramızda durum muhakemesi(4) yapalım. Atla-deve değil ki! Neticede çözüm bulunur!”

“Özür dilerim! Sizleri kırmak istemem, Güner Ağa... ile anlaşmam mümkün değil, siz en iyisi bize izin verin, yolcu yolunda gerek, biz evimize dönelim!”

Bir ara “Ağabey!" diye sözünü tamamlayacak zannettim, ödüm koptu(3), endişelendim, anında toparlaması memnuniyetim oldu ve söze karışmak gereğini hissettim;

“Bak küçük hanım! Şartlarım uygun değildi, anlaşamadık, ama büyüklerimizi de üzmememiz gerek! Ben gidip biletlerinizi alırım, sabah kahvaltıdan sonra da uğurlarız sizi. Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler(28)!..

Hem bu nasip işi! Güner olmaz da, başkası olur, olabilir. Kadere rıza göstermek yanında akrabalığımıza da halel gelmesin(3) diye düşünürüm…

Hadi gel Nehir, odalarımıza ayrı ayrı kapanmak yerine odalardan birine kapanıp bundan sonrasını sakin bir şekilde düşünüp konuşmaya gayret edelim. Nihayeti ikimiz de medeni(1) insanlarız ve konuşmakla tüm sorunların üstesinden gelebiliriz!”

Anne ve babalarımız salonda hüzünlenirlerken biz odada geleceğimiz, daha doğrusu Nehir’in geleceği için sözüm ona konuşuyorduk. Nehir devam etme çabasını gösterdi, gülümsemesine ara vererek;

“Bu kadar rahat olmana şaşırıyorum. Hem konuşalım, deyip çağırıyorsun, hem de poponu devirip uyuyorsun. Horlama bari!”

“Horlamıyorum!”

“O halde ben gaipten sesler duyuyorum(3), öyle mi?”

“Bu, senin hayatın karışamam!”

“Allah’ım bir de alay ediyor, iyi ki dili çabuk çözülmüş, yoksa bir ömür nasıl tüketilirdi böyle biriyle?”

Fısıldadım;

“Biraz ağır olmadı mı artist?”

“Mutluluktan kaptırıverdim kendimi, bağışla ağabey!"

“Kabul ettim!”

Dışarılardan sesler ulaştı kulağımıza;

“Kesin artık şu kavgayı, şamatayı(1), şurada akıllı-uslu konuşamıyoruz(3) yahu!”

Sesimizi kestik, içtenlikle gülümsedik, güldük, gülüştük ve konuşulanları dinleme moduna geçtik, sessizce.

“Söz verdik, getirdik; ‘Baş göz olsunlar!’ diye. Ama olmadı. Gönülleri uyuşmadı. Bugünden hır-gür olursa(3) yarınlarda nasıl geçinirler ki?”

“Kader böyleymiş(29), bizim kendini beğenmiş üniversiteli oğlan, kızı beğenmemiş olsa zağar(1). Nesi varmış ki gül gibi kızın?”

“Neyse, gönülleri yoksa zorla güzellik olmaz(30) ya! Hem, henüz ‘Evde kaldı!’ diye de üzülmeyin! Nehir’i isteyen bir hoca vardı, bakarsınız oluverir, Tanrıya imanımız tam!”

“Ne diyelim, hayırlısı!”

Karşısına geçtim;

“Gözün aydın! Benden kurtuluyorsun. Sayemde kazasız-belâsız bir yuva kuracaksın! Keşke kamuoyu oluşturmak(3) için şakacıktan da olsa kavga-dövüş olmasaydı birkaç gün daha kalaydınız! Biletlerinizi almaya gideyim!”

“Asıl senin gözün aydın ağabey! Mademki bizden çabucak kurtulmayı düşünüyorsun, biletlerimizi alabilirseniz memnun olurum. Ancak minnettarlığımı nasıl ödeyeceğimi de bilmediğimi bilmeni isterim!”

“Kaza-belâ çoktan gerçekleşti!” diyemezdim. Hem onun bilmesine gerek yoktu!

İkimiz birden oturduğumuz odadan çıkmak için aynı anda tebessümlerimizi saklayarak, yöneldik kapıya, kindar bakışlarla.

“Baba! Zahmet olacak, ama şu arkadaşa yol paralarımızı ver de, borçlu-harçlı kalmaksızın, teşekkür edip, helâlleşip ayrılalım hemen!”

“Gerek yok efendim, ben bir koşu gider, biletlerinizi alır, gelirim. Siz konu her ne ise babamla aranızda halledersiniz artık!”

“Sabahtan ilk otobüse lütfen!

“Emriniz olur!”

“Görüyor musun anne? Hâlâ alay ediyor, üstelik keyfe bak keyfe, sanki korkulu bir rüyadan uyanıp da sanki bir düşmandan kurtuluyor!”

“Artık uzatmasan derim kızım, sonuçta nasip değilmiş, yeter ki ağzımızın tadı bozulmasın, akrabalığımıza halel gelmesin!”

Gerçekten uzatmaya gerek yoktu. O mutluluğunu adımlayacaktı ya bir kardeş gibi, ben de aynı mutluluğu yaşıyor gibiydim (Telefonda söylediklerimi unutursam, meselâ).

Akşam yemeği sıkıntısız geçti, sadece o inşaat yapan firmaların duvar yazısı sloganını yerleştirme gayretini yaşadım sofraya;

“Çevreme verdiğim rahatsızlık için özür dilerim!” şeklinde ve eklentisi “İyi geceler!” dileyip odama çekilmek oldu.

Düşünüyordum, ama boş düşünüyordum, sitemlere tahammülsüzdüm ve bence bitmişti, bitmesi gereken.

Her neyse! Uyuyamadım, sabah namazından sonra kahvaltıda ve uğurlarken katı görünüşüm altında sempatik görünmeye çalışıyordum.

“O kadar ağır sözler söyledin ki, hadi öp elimi de barışalım. Böyle asabi, boynu bükük(4) gitmeni dilemem!”

“Anne görüyorsun, uğurlarken bile kahırlı cümleler…”

Babam müdahale etmek gereğini hissetti;

“Kafamın tasını attırmak(3) üzeresin, farkında mısın oğul?”

“Peki, özür dilerim baba. Yanlış ve kötü bir söz etmeyeceğim, şimdi tüm içtenliğimle kucaklayarak, asla bir daha kötü bir sözü ağzımdan çıkmaya zorlamayacak ve terminale onları uğurlamaya gideceğim, sevgiyle...”

Sarılırken fısıldadım;

“Film çoktan bitti, niye devam ediyorsun ki?”

“Sen istedin ağabey, ben de hoşlandım!”

Taksinin arka kanepesine onlar, öne koruma polisi(!) olarak ben oturdum. Sessizce ulaştık terminale, Tamer Amca kolumdan tutup kendi ödedi taksi parasını.

“İyi bir akrabam varmış, kaprislerimle(1) kıymetini bilemedim. Hissettiğimde de geciktim sanırım. Aslında kötü bir adam olmadığımı düşünüyorum. İyi yolculuklar ve sağlıklı günler diliyorum. Yaşamımda beni bu kaprislerimle kabul edecek bir kızı tahayyül edemiyorum(3)

Nehir sanırım sen benden evvel evlenirsin! Düğününe beni davet etmeyi unutma lütfen…

Ve şimdi anons verildi, sizi son kez kucaklayıp uğurlamama izin verin lütfen!”

Amca ve teyzenin ellerinden, Nehir’i alnından öptüm kucaklarken.

“Güle güle küçük kız, seni unutmayacağım!”

“Ben de seni ağabey, sağlıklı ve iyi yaşa, mutlu ol!”

Ağabey ve küçük kız. Sanırım anne ve babası ne anlama geldiğini anlamamışlardı.

Eve döndüğümde Hüner’in beni arabasıyla kapı önünde bekliyor olması tedirgin etmiş(3), meraklandırmış ancak sevindirmişti de. Anlayamadığım, gözlerinin kızarıklığı ve pejmürdeliği(1) idi. Pejmürdeliğinin izahı mı?

Pantolonunun fermuarı kapanmamıştı. Sırtından ilikli gömleğinin iki düğmesi iliklenmemişti. Saçlan alelusul, belki de elle taranmıştı ve ilk kez makyajı yoktu.

“Bir akrabanızı uğurlamaya gitmişsin! Anne ve babandan izin aldım, ‘Okuldan arkadaşıyım!’ dedim. Biraz yürüyelim mi?”

“Bir şey mi soracaksın? Yoksa bir şeyler öğrenme isteğin mi var?”

“Bir şeyler soracağım, evet!”

“Peki, gidelim!”

 “Elim, ayağım titriyor, sen kullanabilir misin?”

“Peki!”

“Bir dilek daha, beni ilk kez öptüğün ağacın olduğu yere götürür müsün lütfen?”

“Eskileri hatırlamaya, hatırlatmaya gerek var mı?”

“Var! Benim senden başka bir dünyam olmadı. Senin dünyana ise hükmetmeye asla hakkım yok!”

“Peki, götüreceğim seni oraya, 'Öp!' dersen de öperim, ama bunu bir görev, senin bir isteğin olarak yapacağımı da bilmeni isterim!”

“O zaman öpmezsin, bu alkışladığım dürüstlüğünün göstergesi olur!”

“Peki, bu sararmış olmanın, dermansızlığının, bitkinliğinin sebebi ne?”

“Gerekli mi öğrenmen? Önce bana benim sorularımın cevabını doğru olarak ver, oturduğumuzda...”

“Peki!”

Ulaştık, gerçekten dermansızdı, yardım etmek istememe rağmen arabadan inmeyi istemedi;

“Seni ne kadar çok sevdiğimi tekrarlamayacağım!”

“İyi olur!”

“Okulu neden bıraktın? Ailenin bile haberi yok, bundan.”

“Seni sevdiğim, ama sana lâyık olmadığımdan(3), seni hak etmediğimden en doğrusunun seni terk etmek olduğunu düşündüğümden dolayı…”

“Peki, sensizliğin beni öldüreceği hiç mi aklına gelmedi senin? Hani sözleşmişük, unuttun mu yoksa? Ya da sabah kahvaltısında yanında gördüğüm genç ve güzel kız mı beni unutmanı sağladı? Bilirsin hassas bir kulağım vardır, haberler anında ulaşır kulağıma!”

“Peki, o haberi sana ulaştıranlar, biraz önce uğurladığım akrabam olan genç kızın daha sonra yanımıza genç ve sakallı, evlenmeyi düşündüğü hoca arkadaşının da geldiğini de söylediler mi sana? O genç kızın sevgilisi olabilir miydi acaba? Sonrasında o iki gencin el ele ayrıldıklarını, benim yalnız başıma kalıp sana telefon ettiğimi...”

“Doğrusu imam nikâhı kıydırdığınızı bile düşündüm, kıskandım ve sonunu dinlemedim!”

“Keşke ispiyoncuların(1) sonunu da anlatsaydılar sana!”

“Neden?”

“Bak, o genç kız, yani Nehir, benim sözlümdü, o hoca da onun sevgilisi…”

“Anlamadım, nasıl bir şey bu?”

“Ailelerimiz, çocukluğumuzda yanlış yapmışlar, sözleşmişler, ben sana âşıktım, Nehir de hocaya. O kahvaltıda konuştuk. Onlar el ele ayrılınca dediğim gibi sana ulaşmak istedim. Tersleyince hakkım olmayan çok şeyi sahiplenmeye çalıştığımı düşündüm ve benden vazgeçmeni diledim ve kendimi kaybolmaya mahkûm ettim, işte bu kadar!”

“Peki, benim bir sıkıntımın olduğu, ya da bir sürpriz için birkaç gün gizlenme arzum hiç mi geçmedi aklından?”

“Ne gibi?”

“Neden sorup durdun o halde sararıp solmuş olduğumu? Sorup üzülmeyesin diye mememdeki kist(1) için ameliyat olacağımı söylemedim sana. Ameliyata girmek üzere iken ve mememin alınacak olmasının hüznünü yaşarken telefonunu aldım. O stresle(1) seninle konuşmamı nasıl beklerdin ki?..

İyi ki uyudum. Kendime gelir gelmez de sana ulaşmayı ve sonum olacak olsa da seni son bir defa görmeyi diledim. Yanlış bir düşünce gibi gelmesin sana, yoksa mememin alındığını duydun da onun için mi uzaklaştın benden?”

“Yok, daha neler? Ben tenini, memelerini, bedenini değil, her türlü aczi, kendimce eksikliğimi yaşamama rağmen seni sevdim.”

“Artık geri dönebiliriz, beni hastaneye yatağıma bırakırsan sevinirim. Bilmen gereken tek şey seni sevdiğim, asla unutmayacağım ve bundan sonra sensiz yaşamamın da hiç umurumda olmadığı, ölümün bile bana vız geleceği(3) bir yaşam bekliyor beni.”

“Söyle bana, affedilme umudum, ya da seni yeniden kazanma şansım ne kadar?”

“Ben seni yitirmeyi aklımdan bile geçirmedim hiç. Senin kulun-kölen olmaktan başka bir dilek yok içimde. Affetmek ne demek, hep gönlümdesin, istediğin an, şu an bile ufacık da olsa öpmene asla ‘Hayır!’ demem!”

“Peki! Çabuk iyileş! İyileşir iyileşmez de, ailen de onaylarsa senin olmamı sağla!”

“Ya, iyileşmezsem!”

“Ben seni sevgimle iyileştiririm!”

“O halde herhangi bir şekilde sen de rahatsızlanırsan ben de seni iyileştiririm. Yalnız derslerine devam et. Benim devamsızlık sorunum yok, aksini düşünsen bile. Beni iyileştirirken her gün dersler konusunda da beynimi güçlendir, zenginleştir, canım sevdiğim benim!”

“Yani, seni her gün görmemi istiyorsun!”

“Hayır, ben seni her gün görmek istiyorum, bu beni hayata bağlayacak, çünkü sensiz, yoklukla geçmiş olacak benim her günüm!”

“Seni güçlendireceğim, söz!”

“O halde beni hastaneye götür, çabuk iyileşmem için de dua et!”

“Tüm dualarım seninle olacak bir tanem!”

“İnanırım!”

Hastaneye ulaştığımda yerine getirilmesinden çekindiği dileğini söyleme gayretini yaşadı;

“Sözlünün nişanlısının hoca olduğunu söyledin, değil mi?”

“'Evet, hayırdır!”

“Hemen davet et, onu! Tanrı huzurunda gönlümle senin olmak istiyorun. İyileşince de istersen resmi nikâh yaparsın, ama bu umurumda değil, Tanrı huzurunda sana lâyık görülmem benim için en değerli ödül! Başka ne dileyebilirim ki, kalan tek dileğim dışında?”

“Merak ettim, kalan o tek şey neymiş?”

“Zamanı gelince söylesem?”

“Birinci dileğin kabul, ben de seni hemen sahiplenmek istiyorum. Süreyya ya da Nehir’e hemen telefon edip haber vereceğim bizi evlendirmeleri için, ama ikinci dileğini de söylersen...”

“Kızmayacak, daha evlenmeden önce kavga etmeyeceksen…”

“Sözümü tutmak isterim, ama saçma ise kavga etmek için siftah(1) yaparız!”

“O zaman ne nikâh ve ne de dilek, canın da pek isterse, sen bilirsin…”

“Peki, söz verdim, kızıp kavga etmeyeceğim!"

“Hah! Şöyle yola gel, canım, her şeyim, bir tanem benim!”

“Hemen söyleyecek misin, yoksa meraktan sürünmemi mi izleyeceksin?”

“Sen sürünmeye değil, başucumda durmaya lâyıksın! Demem şu ki; bir filmden dürüstçe etkilendiğimi itiraf etmem gerek, hani ileride bir bebeğimiz olacaksa ve doktorlar bunun için; ‘Ya anne, ya bebek!’ tercihini sana sorarlarsa, benim düşüncem kesinlikle belli, sen de mutlaka bebeğimizi tercih et, benden sana kalan hatıra olarak kalacak şekilde lütfen! Bana şu anda söz ver!”

“Bunu benden nasıl istersin ki?”

“Gayet doğal, tehdit ederek seni, tabii! Seni sevmem, evlenmem seninle, birbirimize karşılıklı bakar dururuz…”

“Tüm şansları denedikten sonra, içim elvermese de, peki!”

Nikâhladı bizi Süreyya. Mihri Muaccel(2), Mihri Müeccel(2) kelimeleriyle sona erdirerek...

Nehir şahitlerden biri idi, diğeri de doktor hanım. Öncesinde dini nikâh(2) şartı kendiliğinden hallolmuştu, iyileşir iyileşmez medeni nikâh(2) şartını da yerine getirecektik!

İyileşme isteği çabuk iyileşmesini sağladı Hüner’in. Sıra işin zor tarafıydı, her iki taraf için de. Hüner’in anne ve babası çabucak kabul ettiler, çünkü tanıyorlardı beni. Ancak anne ve babamı kız tarafının varlığı çekingen yapmıştı.

Bir süre yerlerinde çakılı kalıp “Hık! Mık!” dedikten sonra dünür olduklarını hatırlayarak; “Allah'ın izniyle...” diye başladı annem söze. Babamın medeni cesareti(4) yoktu çünkü. Ben de ona çekmiş olmalıydım.

“Verdik!” dediler, demesine de, iş bununla bitmedi. “Hüner'in babası düğün-dernek yapıp, nereyi uygun görürsek orayı satın alıp sahiplenmemizi sağlayacaklardı.”

Başlangıçta muhalif(1)' gözüken babam, annem ısrarlarımız karşısında boyun bükmüşlerdi(3). Tek koşulları; “Okulu bitirmeden olmaz!” demeleri idi ki, zaten nişanda keramet(1) olmasının nedeni de aslında bu idi.

Hani derler ya; “Efkârlı günlerimde geldi çattı ramazan(31) ve “Dokuz ayın çarşambası bir arada(3)” diye. O örnek bitirme sınavlarımın en civcivli zamanına(4) rastlayacaktı ramazan.

Bu anda “İki bayram arası nikâh olmaz!(2) safsatasına(1) anne ve babalarını ikna edemeyen Süreyya ve Nehir nikâh ve düğün günlerini ramazan öncesine almışlardı.

Katılmamak olmazdı, “Ben hallederim!” dedi Hüner ve bir sürprizini gerçekleştirdi. Nasıl edindiğini bilemediğim vücut ölçülerime göre beyaz bir takım elbise yaptırmıştı bana, baştan-aşağıya, saçtan-tırnağa kadar beyaz tam deyimiyle, üstelik kendisi için de...

“Ömrümüz birlikte, aydınlık ve lekesiz geçsin!” dilekleriyle, önce prova olarak Nehir ve Süreyya’nın düğününde sonra da nikâhımızda giyecektik.

“Düğünümüzde senin beyaz takımın hazır olacağına göre, artık ağaların eli tutulmaz…”

“Arzuladığın gelinliği hemen sipariş et!”

“Hazır olmadığını kim söyledi ki, ancak düğünden önce göremezsin beni gelinlikle…”

“Peki, ben nereye ödeyeceğim bedelini?”

“Borç hanene yazdım, üstelik taksitle ödeyeceksin, ilk taksiti ödemek istersen ben hazırım ilk taksit için öp beni.”

“Böyle taksitlere can kurban...

İstersen birkaç taksiti bir arada ödeyeyim!”

“Dellenme(3)! ‘Yüz verdik deliye... (32)’ dedirttirme bana! İlk taksitini öde, sabırlı ol ve defol!”

Bazen böyle ağır konuşmayıp ikramda da kusur bıraksaydı hayat çekilir miydi? Mutluydum, ilk taksiti ödemiştim, taksit miktarını bilmeksizin ve defoldum! Hem sadece defolmak değil, başka neler olurum, ya da olurdum, onları da geçirdim aklımdan bir bir…

Sen iste, ekmeğine hamurun,                                     Bahar sonu güneş için yazın,
Dile! Başında yağmurun,                                          Kış ise; karın, buzun, ayazın,
Arzula, tabanında çamurun                                      Bestelerin için uygun sazın
Olurum…                                                                   Olurum…

Seversen, canı verecek aşkın,                                    Yürümeyi arzularsan yolun;
‘Sevemem!’ dersen, yaşarken şaşkın,                                    Uçmak istersen kanadın, kolun,
Yüreğim coşar, bilgece şaşkın                                   Bakacağın her yön, sağın-solun
Olurum…                                                                   Olurum…

Sevgiden yana olma hiç muhtaç,                               Sofranda bil ki özendiğin aş,
Dertlerin için her zaman ilâç,                                   Gönlünde yaşayacağın telâş,
Ayağında çarık, başında taç                                      Gezeceğin yollar için talaş
Olurum…                                                                   Olurum…

Başlangıcına gerekse sonum,                                    Doğmasa güneş, olmasa ışık,
Canım olur, senin için sunum,                                  Yıldızlarla olmalı barışık,
Yetmez dersen eğer ki her konum                              Ben sana kul, ömür boyu âşık
Olurum…                                                                   Olurum…

Adımı anmaz olsa da dilin,                                        İçten sevmek seni en doğrusu,
Yardıma uzanmasa da elin,                                       Yaşamımdaki en gerçek doğru bu,
Gene de kapında kölen, delin                                    Senin için dolu bir kâse su
Olurum…                                                                   Olurum…

Sakın olma, bir küs, bir barışık,                                Değilim sütten çıkmış ak kaşık,
Yolun olsa da karmakarışık,                                      Senin için yaşayan bir âşık,
Ben varım her daim sana âşık                                   Dile! Yalnız senin için ışık
Olurum…                                                                   Olurum…

Dilemezsen, şart mıdır kalmam sağ?                        Hayal; seninle olmak, can cana,
Kalbim çırpınır, dolamışsın ağ,                                Yeterli bana, gelmek yan yana,
Tavanda kızartacak kızgın yağ                                  Ağlamak sonumdur, kana kana
Olurum…                                                                   Olurum…

Gülersen; güler gülün, çiçeğin,                                 Değişmez, hem geçemez ki çağın,
Sen istersen uçar kelebeğin,                                      Ne ateşin, suyun ne toprağın,
Bil ki, hiç boşa gitmez, emeğin                                  Ben, senin için hep darmadağın
Olurum…                                                                   Olurum…

Dünyaya neden geldiğim belli,                                  El uzatsan bana, ben düşünce,
Kazık çakmayacağım temelli,                                    Yer etmesin gönlünde düşünce,
Arama yitirince, teselli                                              Sen için hem gündüz, hem gece
Olurum…                                                                   Olurum…

Sen istersen açılır her ak gül,                                    Surat asma, yokken hiçbir neden,
Çünkü senin içindir bu gönül,                                   Pollyannacılık oyna bazen,
Sen iste ben senin için; ödül                                      Sen, sende değilken bile ben, sen
Olurum…                                                                   Olurum…

Sensiz olamaz, geçmez bir günüm,                            Dilersen, hem günahın, sevabın,
Zavallıdır, adım, sanım, ünüm,                                 Umarsız sorulara cevabın,
Hem yarının, hem bugünün, dünün                           İstersen eğer kutsal kitabın
Olurum…                                                                   Olurum…

Karışamam Tanrıya duana,                                      İsterim, eğilmesin hiç başın,
İstesem de giremem rüyana,                                      Gözlerine dolmasın tek yaşın,
Ölmekse, yaranmak için sana                                   Bil ki yalnız kalmaz, mezar taşın
Olurum…                                                                   Olurum…

Saygımda, sevgimde yok ihanet,                                Olmayı istersen gülüm,
Gönlümde yaşar hep iyi niyet,                                   Yollarını keserim bülbülün,
Yaşamamam gerekse, nihayet                                    Yaşayamam, kendim için ölüm
Olurum…                                                                   Olurum…
(33)

            Nabzım atmaya başlamıştı, heyecanım diğer dizelerde de şekillendi;

Eğilmeyen dik başın,                                                 Umut dolu her emeğin,
Gözünde nefret yaşın,                                                Bahçendeki çiçeğin,
Granitten tektaşın                                                      Belki de kelebeğin
Olacağım!                                                                  Olacağım!

Gününe girer gibi,                                                     Arzu, istek, emelin,
Hülyanda görür gibi,                                                 Ayağın, hem de elin,
Belki delirir gibi                                                        Deprem, yangın ve selin
Olacağım!                                                                  Olacağım!

Düşüncende yer alan,                                                Hepsi, her şey bir yana,
Gecelerinde rüyan,                                                    İstemesen de bak bana,
İbadetin de duan                                                       Kavuşurken Tanrına
Olacağım!                                                                  Toprağın olacağım!
                                                                                   Sen istemesen de…
(34)

            Düğüne katıldık!

Nehir’in; “Bugünümüze sebep ve şahit olanlara minnet...” diye başlayan cümlesini zor engelledim.

Henüz tam olarak kendine gelememişti Hüner, ısrar etmedim dans falan için, ama o üsteledi;

“Hadi canın çekmiştir, sar beni, dans pistinde iki dönelim ve sonra dinlendir beni...

Yavaş ve hafif bir müzik başladığında; “Hadi sırası, gel!” deyip kaldırdım onu dansa. Kenarlarda bir yer tuttuk, iki dönüp yorulmaksızın oturmak üzere.

Dalmışız, müzik susmuş, biz Hüner koynumda dans dediğim şekle devam ederken, alkışlarla geldik kendimize, pistte yalnız biz vardık çünkü. Hem de aynı yerde bir salyangozun, ya da kaplumbağanın ilerlemesi, bir kuğunun salınışı, üç tekerlekli bir çocuk bisikletinin dengesinde, ya da sarkaçlı bir saatin metronom(1) düzenindeki hareketi gibi...

Evli-evine, köylü-köyüne, bizler de inzivaya çekildik(3). Çalışmamız, mezun olmak için derslerimize çok, hem de çoktan çok çalışmamız gerekiyordu, buna mecburduk, eğer birbirimizi istiyorsak…

Ve istiyorduk da.

“İki bayram arası” tehdidini bizim de yaşayacağımızı tahmin ediyorduk, ama zeki üniversite çocuklarıydık ya; “Dini nikâhımız iki bayram arası değildi!” savunmamız olacaktı!

Evimiz Hüner’in arzu, istek ve dileklerine göre satın alınmış, dayanıp döşenmiş, bir atla iki nal hazır, diğer iki nal sorununun çözümünü bekliyorduk.

Birinci nal olarak okulu başarı ile bitirecektik, imam nikâhlı karı-koca olarak. Resmi nikâh ile de diğer nal tamamlanacakü. Peki, iş-güç?

“Hele askere gidinceye kadar beraber çalışalım, askere git-gel, sonrası kolay, fabrika zaten kızımızın üzerine % 98 oranında, kalan % 1 hisseler de bizim idi, yasalar gereği. Siz evlenince katılım paylarımızı da sizlere aktarırız, olur biter!”

“Oh! Ne âlâ memleket! Hem kızını, hem de fabrikasını al. Bu tahammül edilebilecek zillet(1) değil miydi benim için?”

Hüner’in;

“Madem sahibimsin, zekâtımın sahibi de sensin, patron ben gözüksem bile, tek isteğim karın olup sağlıklı çocuklar doğurup onlara bakmak...

“Dünyayı yık de, yıkarım. Evreni yak de, yakarım senin için, ama ‘Gel malımın üzerine otur, sahiplen!’ dediğinde işte bunu kabul edemem, kahrolurum. Sana, çocuklarımıza bakma hakkımın elimden gidişi ağlatır beni. Ama dersen ki maaş karşılığı çalış, şu ya da bu zamana, bebek oluncaya kadar o mevkide kalacağına söz verirsen, babanın emekli olmasına müsaade edeceğime söz veririm!”

“Tamam, kabul!”

“Bence de kabul!”

Evlendik...

Ve hemen askere gittim, ksa dönem. Bir bedeli vardı bunun ve bunu patronum mu, patronumun kızı(!) mı ödemişti, hatırımda değl! Çünkü asıl, ya da esas patron işi kızına devrettikten sonra tatile çıkmıştı karısıyla, sanırım emeklilik öncesi emekliliğe hazırlanıyor, şimdiden bu tadı arzuyla tadıyordu.

Patron, şimdilik ondan “Eşim” diye bahsetmeyeyim, işe başladığımın ilk günü odasına çağırdı ve “Otur!” demeye gerek görmeksizin;

“Kısmen de olsa borçlandın, azar azar maaşından mı keseyim, yoksa azar azar taksitle mi ödersin?”

“Çokar çokar taksitle ödesem?”

“Yine kaşınıyorsun(3), tazminatını ödeyip işinden ederim seni. Demokles'in Kılıcı(35) benim elimde biliyorsun!”

“Biliyorum efendim!”

İki tarafına bakındı, odası fabrikanın idari bölümünün ikinci katındaydı, in-cin top oynamasa(3) da çevremize sessizlik egemendi.

Ve sanırım sekreterinin odasının kapısını çalmadan içeri girmesi mümkün değildi, ya da benim cehaletim bunu düşünmemi engellemişti.

“İyi tarafıma geldin, fabrikadaki ilk ve son peşinatı ve ilk taksiti ödemene izin veriyorum. Diğer taksit ödemelerini evinde yaparsın artık, ancak hemen eklemeliyim ki bu, son taksitli alışverişin...”

Patronumu öptüm ve beni yönlendirdiği işimin başına döndüm. Bir patronun güvendiği(!) elemanlardan biri iş başında olunca patronun işe başlangıç ve bitiş saatleri gibi sorunları olmuyordu.

İstediğinde gidip-geliyor, sadece akçeli işler için başımızda oluyordu, mecburen. Çünkü yetki ondaydı, ısrarına rağmen felsefeme aykırı davranmak içimden gelmemişti.

Günlerden bir gün, görevli arkadaşın söylediğine göre inanılmaz bir heyecanla odasına gelmiş ve beni acilen yanına istemişti;

“Deneme süren bitti. Artık fabrikayı benim yerime sen yönet!” dediğinde anlamamış, ne söyleyeceğimi bilememişüm. Hele ki;

“Ödemen gereken taksitler bitmiş miydi?” dediğinde beynim çalışamaz olmuştu.

“Olur mu efendim, taksitlerim ömür boyu tükenmez, çünkü patronuma vaadim öyle!”

“Önce şu resme bir bak, bakalım!”

Siyah-beyaz, kargacık-burgacık(4) bir resimdi bu, bilmediğim, anlayamadığım.

“Nedir bu, anlayamadım!”

“Bu oğlumuzun ilk resmi, koca adam. Ultrasona(1) girdim ve gerçeğimiz karnımda şimdi! Biliyordum, ama sana hissettirmemeye çalışıyordum. Hatırında mı, ‘Şişmanlıyorsun, in şu arabadan, biraz spor yap!’ demiştin. Şişmanlamamın sebebini öğrendin mi şimdi?"

Dünya umurumda değildi; “Allah!” diye öyle bağırmış ve karımı kucaklamıştım ki, odaya telâşla giren sekreterin hayretle açılan gözlerine aldırmaksızın;

“Baba oluyorum!” diye çığırdıktan sonra devam ettim;

“Çabuk aşçılardan biri, servis aracıyla gidip benim hesabıma tüm personele yetip artacak kadar tepsiyle tatlılar alsın, akşam vardiyası için de unutulmasın!”

“Az değil mi?”

“Ancak senin iznin şart, izin vermelisin, tüm personele birer günlük yevmiye karşılığı ikramiye. Muhasebeci çözüm üretsin, gerekirse kaç ay sürerse sürsün, benim maaşıma o kadar ipotek koysun(3), çünkü oğlumuz bunun çok üstüne değer...”

O günden sonra karım uğramadı bir daha fabrikaya, yetkilerini ve odasını bana devretti. Kendisi oğlumuzun odasını hazırlama telâşını yaşamaya başlamıştı, oysa önünde o kadar uzun süre vardı ki, benim bilmediğim, onun bildiği.

Arabasından uzaklaşmamıştı ama. Doğrudan doğruya el koymuş, ben servislerle gidip gelmeye başlamıştım. Başlangıç olarak kendime hemen araba almak, yetiştirmemiz gereken işler nedeniyle uygun değildi.

Ara sıra küçük işler için servislerinden birine ya da acil servis aracına el koyuyordum, ama genelde işçi servislerinden faydalanıyordum, yedek patron olarak!

Bazen yetiştiremediğim işler için gündüz gibi gece de fabrikada vardiyasının başında kalıyor, sorumlulukları tek başıma yüklenmem nedeniyle yoruluyordum.

Ve kayınpederimin yıllarca bu işi tek başına nasıl yönettiğine hayret ediyordum; her ne kadar Hüner (ve az sonralarında) ben haddimiz olmayarak gibi görünse de fabrikada, makine, iş ve işçi olarak büyümüş olsak da, kayınpederim gerçekten başarılı bir iş adamıydı.

Hüner’in yerinde oturması, patronluğu; benim işlerin başında gerilmemi önlüyordu. Hiç olmazsa genelde kendi bildiğime göre yapıyorsam da inisiyatif(1) gerektiren işlerde Hüner’in, hatta bazı bazen babasının görüşünü alıyor, danışıyor, bazen aklıma gelmeyen işler için gereğini aldığım görüşleri de dikkate alarak tanzim ediyordum.

Şimdi?

“Sana güvenim sonsuz, bildiğin gibi yap kocacığım!” dedikten sonra “Taksit borcun kalmış mıydı?” diye her zamanki gibi hınzırca gülümsemişti. Ama Allah var, iyi kadındı patron(um)!

Tüm işlerini yüklediği elemanına acımış, onun “Allah razı olsun!” duasının karşılığı; olarak bizzat kendisine sıfır kilometre, gıcır gıcır(4), en son model, otomatik vitesli bir araba aldıktan sonra, eski arabasını bu elemanına vermişti, ağırlaşmasına çeyrek kala zamanda.

Sanırım bu, danışıklı bir şike olsa gerekti, çünkü babasının bunda birikmişleriyle parmağının olduğunu hissetmemem mümkün değildi.

Dediğim gibi gün günden ağırlaşıyordu, bu arabayı sahiplenmesi hakkıydı, gacır gucur(4) viteslerle, pedallarla mı uğraşsındı ki? Ama bir de bana sorulmalı. Yorgun, aç, susuz, uykusuz eve geldiğimde onu evimizde göremezsem hüccetten(1) ölme moduna giriyordum.

Çok zaman sesini duymadığım cep telefonumda mesajlarını, ya da mutfak masasının üstüne konmuş notları görüyordum; “Şuradayım! Buradayım! Gecikirsem merak etme! Öpüldünüz!” şeklinde.

En çok da annesiyle birlikte doğum doktoruyla akraba olmak üzere olduğunu hissediyordum.

Kalan zamanının % 50 sinde annesinin evindeyse, % 50 sinde de annesi bizim evdeydi. Bazen tencerelerle gelirdi yemekler, bazen tencerelerle yapılırdı evimizde. Eee! Ağır kadın, nasıl imambayıldı, karnıyarık, mantı falân yapsındı, nasıl yaprak sarsındı, değil mi? Bir kere daha, anne katkılı olarak; “Allah razı olsun!”

İlerleyen tarihlerde annesi gibi, babası da gelmiş, postlarını iyice evimize sermişlerdi(3) sanırım tarihler doğuma iki ay kadar kaldığı gibi bir zamanı gösteriyordu. Bunu asla isteksizlik ve şikâyet anlamında söylemiyorum, eşimin yalnız kalmaması mutluluğumdu.

Hemen ekleyeyim ki; eşim gibi ben de onlara “Anne-Baba” demeyi yeğ tutmuştum, yavan geçen günlerimize her türlü güzelliklerinin katkısını inkâr etmem mümkün değildi.

Bu arada bir eklenti daha hemen, babamın evde olması, danışman aramamı gerektirmiyordu, her gün anlatıyor, her geçen gün yeni şeyler öğreniyor, toy(1) bir öğrenci gibi tüm anlattıklarını can kulağı ile dinliyor(3), bir bakıma onun kadar olmasa da ben de büyüdüğümü, geliştiğimi hissediyordum, abartmak gibi olmasın!

Şu bir gerçek ki; bir baba adayının, eşinin hamileliğinde kendini en çok etkileyen başlık, ya da baba adayının etkilendiği konu, kendisi evin tek ve erkek çocuğu olarak yetişmişse, yüklendiği sorumluluğun farkındaydı.  Çünkü kendisi sayesinde soy, nesep(1), soy isim devam edecekti.

Ailenin, hatta ailenin diğer uzantılarının, hele ki bu soy ismi taşıyan erkek çocuk yoksa beklentileri o tek çocuğun üremesi ve üremenin ilk meyvesinin de oğlan olması şarttı! Bu nedenledir ki; ilk çocuğumuzun erkek olması ve benim bu sorumluluktan evliliğimizin başlayan ilk basamağında kurtulmuş olma arzum; sorumluluktan kurtulma isteğim ve dileğimdi.

Bu nedenledir ki; bu konuda gerek doktorların, gerek eşim Hüner’in, gerekse kendi isteğim nedeniyle Çocuk Gelişimi ve Eğitimi, Bebek Bakımı, Annelik, Babalık, Couvade Sendromu(36) konularında çok kitap okumuş, çok slayt projeksiyon(4) seyredip, internette dolaşmıştım.

Okuyup, bilgilendiğim konularda mutlaka öğrendiklerimi uygulamak ve geliştirmek zorunda olduğumun Hüner’in de destek ve iteklemesiyle farkındaydım.

Büyüklerin, özellikle anne adayının; “Eli-ayağı düzgün, aklı-fikri başında-yerinde olsun! Allah acısını göstermesin!” dua ve dileklerinin takibinde; “Kız olsun, oğlan olsun fark etmez!” sözleri, benim dileğimi saklamam konusunda cesur, suskun ve içten pazarlıklı olmamı(3) gerektiriyor, hatta emrediyordu.

Bu nedenledir ki ilk çocuğumuzun oğlan olması, ondan sonra geleceklere ağabeylik, koruyuculuk edeceğini düşünmek, saklayıp saklanmaksızın itiraf niteliğinde söylemem gerekli ki soyumuzun devamı niteliği de mutluluğumdu.

Bunun; dizelere söz geçirmeye çalışırken gök(gün) görmemiş oğlu olmuş da(37)diye başlayan bir söz görüntüsü olmayacağını da biliyordum.

“Sabahın gelişini seyretmemiştim hiç                       “Yağmur tanelerine
-son zamanlarda-                                                      Güneş ışığı serpilmişti

Güneşin doğuşu;                                                        çisil çisil

Maviliklerin ötesinden

Karanlıkları yırtışı                                                     Bahar,

Bir bebeğin doğuşu gibiydi…                                    yazın özlemini kucaklarken

                                   serçeleri alkışlıyordu karıncalar

Birinde arzu dolu sessizlik                                         tüten toprakta…

Ötekinde özlem dolu ses

Nefes nefes…                                                            

                                   Ve hepsinden önemlisi;

Her ikisinde de alkış                                                  bir anne ninni söyleyecekti bebeğine

Ve yeni bir yaşam…                                                  usul usul

                                   Ilık ılık

“Yaşamak güzel!” diyorum.(38)                              doğa ile…(39)

 

            O güzel güne ulaşmayı düşünürken Hüner zamanından önce ıhlamaya(3), sızlanmaya(3) başladı. Üstelik kendini hamile bıraktığım için ağzına geleni sayıyordu bana, biz bizeyken.

Öyle ki terbiyesine yakışacağını düşünse dilini azat edip taş gibi ağır lâflar edebileceğini bile geçiriyordum aklımdan. Her şeye hakkı vardı bir tanemin, ben onun için her şeye hazır, hazırlıklı ve razıydım. Keşke çektiklerini üleşme, üleşebilme imkânım olsaydı.

            “Defol başımdan!” dedi, daha önce de dediği gibi. Ancak bu seferki farklı idi; “Beni hemen hastaneye götür!” demek ister gibi…

            Götürdüm onu hastaneye, benim kıskançlık damarlarımın zonklamasına(3) aldırmaksızın, doktor onu odaya kapattı. Sonra çıkıp Hüner’in iznini almış olsa gerek ki;

“Endişeniz olmasın, prematüre(1) değil, sadece sabırsız bir oğlan, erken doğmak isteği ve sezaryen(1)?”

            Hüner’in arzusunu belirttiği bir dünyada benim sesimin çıkması mümkün müydü? “He!” deyip onayladım ben de.

Doktorun ve sedyede sürüklenen Hüner’in peşi sıra seğirtmeme(3) izin verilmemesine kızgınlığımı saklamaksızın. Oysa kitaplar, doğumda doğuranın eşinin yanında olmasını salık veriyordu(3)!

            Hüner’in normal olarak doğumuna 3-5 gün olduğunu düşünmekle beraber, doktorun; “Prematüre değil, erken doğum!” demesinin anlamını da çözebilecek durumda değildim. Sadece aşırı bir şekilde ıhlamalarına karşın Hüner’in bebeği kucağına alacak olmasının mutluluğunu yaşar gibi olacağını zihnimden geçiriyor ve bu mutluğuna katılma arzusunu yaşamayı istiyordum zihnimde.

            Kapılar arkasında kayboldular.

Oralarda başım eğik, koridorları adımlayarak dolanmama, pabuçlarımı birbirine uç ve topuk olarak birleştirerek sürüklememe, gözlerim kapalı, dudaklarım dualarla kıpırdarken, ellerimi birleştirip başparmaklarıma takla attırmama erkek hemşirelerden birkaçı izin vermemişlerdi. Ayrımcılık yapmaksızın ayrı ayrı değil, hepsine birden teessüflerimi ilettim. Onlar da;

“Merak etmeyin, hocamızın Hipokrat’la(40) arası iyidir!” şeklinde cevher yumurtladılar(3), her ne demekse?

Daha önce baba olmamıştım ki! Şu ana kadar da bilen babalardan herhangi birine danışmamış, görüşmemiş, bilgi almamıştım. Şimdi birilerine rastlayıp; “Nasıl baba olunuyor?” diye sormam anlamsızdı.

Okuduklarım ve edindiğim teknik bilgilerim 100 üzerinden 100 puan şeklinde gerçekleşmiş gibi görünse de uygulama bilgilerim aynı puan üzerinden sıfır idi.

Örneğin hastane, giderler, hazırlık, teşrifat(1), enfeksiyon(1), evde kuvöz(1), yatak, yorgan konularının hepsini benim budalalığımı, apışıp kalmışlığımı(3) örtbas etmek istercesine cici annem, cici babam halletmişler, annem babam da kenarından-köşesinden tutmaya çalışmışlardı unuttukları bilgileriyle.

Büzüldüm köşelerden birilerinden birine, yeni dizeler sıralandı, bloknot üzerine kargacık-burgacık.

“Doğuşunu gördün mü
ya da seyrettin mi
güneşin hiç?

Bir bebeğin dünyaya gelişi gibi
muhteşem!
(41)

Gecikmiştim…

Anne odasına, yatağına, bebek kuvözüne alınmıştı. Oralarda aşina olmadığım(3) sessizliği kendi başıma üleşirken Hüner dışında telaşeden beni merak eden hiç kimse yoktu; baba olarak! Mutlu, neşeli, gururlu gözlerle (sanırım, ya da) inancım beni arıyordu!

Eee! Bebek için ben de gerekliydim, çünkü dünyamda bir bebek için 1 + 1 = 1 idi, hem her zaman.

“1 = 2 olamaz                                                                       En güzel bebek
ama ispatlanır, matematiksel olarak.                                    rahat uyuyan değil
                                                                                               gülen
Gerçek yaşamda her zaman                                                  mutlulukla                  
1 + 1 = 1 dir gerçekten.                                                        huzurla gülen
                                                                                               bebektir.
Anne artı baba
O dünya tatlısı bir’in sebebidirler                                        Çirkin bebek
yaşam boyu mutluluk veren
(42).”                                           Zaten yoktur(43)!”

Oğlumuzun ismi ile ilgili bir telâşım olmadı, cinsiyeti belli olunca. Önce; “Babamın ismi olsun!” demiş, sonra vazgeçmişti Hüner.

“Babam; Erdem, ben; Hüner, sen; Güner, hepimiz de ‘Er’ var, bu oğlanın ismi de ‘Eren’ olsun!” demişti. Kabullenmiştim.

Oysa birkaç gün erken doğacağını aklına getirseydi bebeğimizin ismi olarak başka isimler de yoğunlaştırabilirdi belki, meselâ şöyle; Ergün, Erel, Ergen, Erol…

Her neyse şimdi, önce dizelerin, sonra duaların yoğunlaşma zamanı.

“Dünyada tatlılar                                                      Bir de sinirli huyun varmış senin
ya da tatlılıklar kaça ayrılır?                                    Sana yakışmayan
ya da kaç tanedir?                                                     Gönlünle gülüşüne saklayıp
                                                                                   Sindiremediğin
Bilmiyorum.                                                               Uyandığında huzuruna zıt
                                                                                   Uykusuzluğunla uyumlu…
Ama bildiğim şu ki;
Su sesi, yani denizin sesi,                                          Dedim ya;
Kuşların sesi, yani kadın sesi (anlamında)               ‘Sana yakışmamış’
Güneşin, ayın ışıltısı, para sesi yerine                      Sana yakışmıyor.

Ve sonrasında                                                            Sen hep gülmelisin
bir bebek sesi                                                             Ömür boyu
çağıl-çağıl çağlayan,                                                 Benim için de…
ağıl-ağıl ağlayan
ve                                                                               Benim yerime de…
(45)
gülüm-gülüm gülümseyen.
(44)

            “Çok şükür Tanrım! Ömrü uzun ve sağlıklı olsun!”

            İnsan bazen değil saatlerin, geçen günlerin bile farkında olmuyor, olamıyordu bazen. Babam, yani Hüner’in babası fabrikayı sahiplenmişti yeniden, benim yerime, sanki bıraktığı yerden yeniden başlıyormuş gibi. Çünkü aklım başımda değildi. Enfeksiyon sorununu dert etmeyenlerin, göz ardı edenlerin ziyaretlerinin ardı arkası kesilmiyordu.

Oğlumuzun kokusunu, nefesini hissetmek, annesinin tek memesinden doyunmasını izlemek, kaynanam demekte çekindiğim anneme yardımcı olmak istiyordum.

Eren’e tek memeden aldığı yetmiyor, ek gıdalarla takviye yanında, bağırsakları da çok iyi çalışıyor, işlem sonunda tek saniye bile sabırlı olmuyor, cıyaklıyor(3), yaygarayı basıyordu(3).

Temizlik imandan gelirdi(2), rahatladı mı hem her bakımdan, gülümseyerek uyuyordu önce annesinin göğsünde, kuvözde, sonra eve taşınınca da evindeki kuvözünde.

Tanrı büyüktü, evlâdı veriyor, onunla birlikte evlât sevgisini de yerleştiriyordu, anne-babanın kalplerine, diğer sevgilerle kıyas kabul edilmeyecek şekilde. Bu; benim pabucumun dama atılması(3) anlamında değildi.

Hüner’in “Gördün oğlunu, beni unuttun(46)! Varsa-yoksa Eren!” dediğinde aklımızdan geçmeyen “Süt korur!(47) safsatasıydı…

Eren, altıncı ayını bitirmişti sadece.  Bizler zamanın nasıl geçtiğini anlayıncaya kadar ve karım aynı Eren de olduğu gibi, aklımızın ermediği bir şekilde günden güne belirli bir şekilde şişmanlıyordu.

Fark ettiğim, gördüğüm, bildiğim…

Hepsi bir tarafa hissettiğim kadarıyla Eren’in yaşattığı gelişmelere, doğuma göre farklıydı yaşadıklarımız. Ek olarak bilmem gerekenleri bilememem benim için zaaftı, zayiattı, ömür boyu hicranla pişman olacağım…

            Karımın içten pazarlıklı olacağı aklımın ucundan bile geçmemişti(3), tüm dikkatime rağmen.

Korktum, aynı profesöre sığınmak yerine, bir başka profesöre götürdüm eşimi, ancak safahatı(1) saklamadan önceki profesörle yaşadıklarımızı gizlemeksizin. Profesör;

“Doğumun normal bir doğum olacağını ve bebeğin kız olduğunu söylemiş ve sonrasında bir kenarda kendisine hiç yakışmayacak bir şekilde muhtemelen birinden aldığı sigarayı pencere önünde içerken fısıldayarak, hüzünle, hatta gözlerindeki yaşları zapt etmeksizin söyleme gayretini yaşamıştı;

“Buna hakkınız var!” diyerek.

“Bebeğiniz sağlıklı görünüyor, ancak annenin memesi metastaz(1) yapmış, muhtemel sonunun doğumdan sonra oluşacağını” söylemişti. Bunu doğal olarak öğrenmeye hakkı olan karım;

“Kızımın sağlığına zarar gelmesin, onun sağlığı için her şeye tahammüllü olacağım!” diyerek kendinin yaşama dönmesi ihtimali olan tüm tedavilere “Hayır!” demişti, evlâdı aziz, canı değersizdi kendince.

Ağrıları, doğum sancısı olarak gizlemeye çalıştığı ağrıları artmıştı. Kendisinin kurtulma olasılığının olmadığını bilmesine rağmen, daha önce sahiplendiğimiz oğlan da olduğu gibi; “Önce kızım!” demiş Hüner.

El sallayarak doğuma yöneldiğinde bunun onu son görüşüm olacağı aklımdan bile geçmemişti.

Kızımın doğuşu ile annesini yitirişimiz arasında saniye farkı bile olmadığını söyledi doktorlar.

Kızıma “Mucize(1)  adını taktım, gerçekten Tanrının mucizesiydi o, bana göre. Annesinin ölümüyle, onun doğum gününün aynı gün olduğunu ona asla belirtmeyecek, hiçbir çenesi düşük(4) insanın da bunu dillendirmesine izin vermeyecektim.

Annesinin mezar taşına Atatürk’ümden izin alarak; “Ölmedi, sonsuza kadar yaşayacak” anlamında sonsuz işareti (∞) kazıtacaktım.

Bir erkeğin, bir babanın yaşamda biri yeni doğan iki çocukla yalnız yaşaması tasavvur edilebilir mi? Karımdan başka kim doldurabilirdi ki gönlümü? Etle-kemik gibiydik…

Çocukların büyümesi yaşadıkları sürelerin sonlarına kadar neneler, dedeler yardımcı olacaklardı bana, o kadar.

Ve ben sevgide, annesizliklerinde noksanlık yaratmayacaktım onlara asla, hem son nefesime kadar…

Allah büyüktü, yeni bir can için, yeni bir ruh veremeyecek kadar zavallı değildi. Ama inancıma, beynimde yarattığım felsefeye göre kızım annesinin ruhunu taşıyordu.

Allah bana evlâtlarımın acısını göstermesin.

Düşündüm, alkışladım felsefemi;

“Doymadım sana, ağlarım…(48)diye çığırırken mutluydum...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır. Bilgelikten de yalnız işlerimizde ölçülülük değil, aynı zamanda hayatımızı sürdürebilme, sağlığımızı koruma ve bütün zanaatların icadı için de insanın bilebildiği bütün şeylerin tam bir bilgisi anlaşılır. Bu bilginin böyle olması için de onun ilk nedenlerden çıkarılmış olması gereklidir. Böylece bu bilgiyi edinme yolunu öğrenmek için (ki asıl felsefe budur) bu ilk nedenleri, yani ilk ilkeleri aramakla işe başlamak gerekir.

 Bu ilkelerde de iki koşul bulunmaktadır.

Birincisi; bu ilkeler o kadar açık ve apaçık olmalıdır ki insan aklı onları dikkatle incelemeye koyulduğunda doğruluklarından şüphe etmesin.

İkincisi; geriye kalan başka bütün nesneler var olmadığı hâlde dahi ilkeler bilinebilmeli, fakat buna karşılık, ilkeler var olmayınca başka şeyler bilinmemelidir. Bundan sonra da ilkelere bağlı olan şeylerin bilgisini öyle ilkelerden çıkarmalıdır ki yapılan dedüksiyonların bütün devamınca apaçık olmayan hiçbir şeye rast gelinmesin.

(*) Hüner; Beceri isteyen, ustalık, beceriklilik, marifet, maharet, bilgilik. Ustalığını, becerikliliğini ortaya koymak.

Öykünün müsveddelerini temize çektiğim sırada değerli sanatkâr Hüner COŞKUNER’in vefatını duymak, beni üzdü. Allah rahmet etsin.

(1) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. (Edep); İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir.

Bektaşi; Hacı Bektaş Veli yolunda olan kimse.

Despot; Buyurucu, azarlayıcı, cendereye koyar gibi sıkan. Bir ülkeyi baskıya, zora dayanarak tek başına yöneten kimse, diktatör. Her istediğini ve dilediğini yaptırmak isteyen. Zorba. Tiran.

Duble; Belirli bir miktarın ya da büyüklüğün iki katı (içecek, yiyecek için).

Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

Enfeksiyon (İnfeksiyon); Bulaşma. Organizmada hastalığa yol açan bakteri, virüs, mantar veya mikrobun yayılması, canlılarda bu şekilde meydana gelen durum.

Esrik; Sarhoş olma durumunda. Sarhoş olmuş.

Fütursuzca; Aldırış etmeksizin, aldırmayarak, önemsemeksizin, çekinmeksizin.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Gerzek; Geri zekâlının (IQ’su eksik, düşük, zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan

Handikap; Engel anlamındaki İngilizce “handicup” kelimesinden gelmekte olup aşılması güç engel, durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.

Hayasız; Utanma duygusu olmayan, utanmaz.

Hayde; Haydi kelimesinin yöresel söylenişi. Rahmetli Kâzım KOYUNCU’ya ait bir türkü. (Osmanlıca; Meyletmek, yönelmek, eğilmek. Haktan ve doğru yoldan ayrılmak).

Haytalık; Külhanbeylik, kabadayılık, serserilik. Serserice davranışlar sergilemek. Başıboşluk. Bir baltaya sap olamamışlık, apaşlık, holiganlık.

Hüccetten (Fücceten); Ansızın, birdenbire. Aniden (Genelde; “Aniden ölmek” anlamında kullanılır).

İcraat; Yapılan işler, çalışmalar, uygulamalar.

İlik (Kemik İliği); Büyük kemiklerin içinde merkezde yer alan dokuya verilen isimdir. Kemik ilikleri insan hayatının sağlık bir şekilde devam edebilmesi için gerekli olan yeni kan hücrelerinin yaşam boyu üretildiği yer olarak bilinmektedir.

İltimas; Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde, haksız olarak kayırma, başkalarının hakkını ve yasaları, kuralları çiğneyerek birine arka çıkmak. Birine herhangi bir konuda ayrıcalık ve öncelik tanıma. Torpil de denebilir.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

İspiyoncu; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında başkasına, başkalarına, ilgili yerlere bildiren, yetkili kişilere ileten muhtemelen de bu işi menfaat karşılığı yapan kişi.

İstibdat; Tek bir yöneticinin toplumu baskı altında yönetmesine dayanan düzen, baskıcılık, hiçbir hakkın ve özgürlüğün bulunmadığı tek adam yöntemi. Bir baskı yönetimi olarak hak ve özgürlük tanınmaması, sınırsız despotluk. Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi.

Kapris; Geçici, düşüncesizce, değişken istek. Geçici isteklerde bulunarak huysuzca davranmak. Huysuzluk.

Karabasan; Kâbus.  Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Keramet; Doğaüstü yetenek. Ermiş kişilerin gösterdiklerine, yarattıklarına inanılan, aklın sınırlarını aşan, şaşkınlık verici olay, durum.

Kist; İçi yağ gibi, ya da sıvı bir maddeyle dolu patolojik torba.

Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Kuvöz; Yeni doğmuş, zayıf, dayanıksız bebeklerin ve özellikle de erken doğmuş bebeklerin bulaşıcı hastalıklardan korunması amacıyla içine konuldukları belirli sıcaklığı olan aygıt.

Langırt; Dikdörtgen bir masa üzerinde türlü aletleri yönetmek yoluyla küçük topları belirli deliklere sokmak veya bu deliklere girmesini önlemek amacına dayalı oyun.

Lenf (Bezleri); Lenfositlerin ve diğer bağışıklık sistemi hücrelerinin oluşturduğu fasulye büyüklüğünde bezlerdir. Göğüs, karın ve alt karının içi dâhil olmak üzere vücudun her yerinde bulunurlar. Bu bezler lenfatik damarlar yoluyla birbirlerine bağlanmışlardır.

Limit; Son, en uçta. Bir şeyin nicelik bakımından son sınırı, erişebileceği en son noktası, ya da yeri. Matematik terimi olarak; Değişken bir büyüklüğün, erişmek zorunda olmaksızın istenildiği kadar yaklaşabildiği değişmez büyüklük. Kısıtlama. Sınırlama. Belirleme.

Manevra; Bir aracın işleyişini düzenleme, yönetme biçimi. Bir taşıtın bir yere yanaşmak, girmek, çıkmak için yaptığı hareket. Tatbikat. Uygulama. Trenlerin kaydırma, atma, yan, normal şekilde yaptıkları yer değiştirme şekilleri. Adı geçen istasyonda el ile yani manüel olarak manevralar yapılmaktaydı.

Medeni; Uygar. Şehirli. Eğitim görmüş, görgü kurallarına uyan, kültürü, davranışları uygarlığın gerektirdiği nitelikleri taşıyan. Düşün, bilim, sanat ve endüstri alanlarında çok büyük bir gelişme göstermiş, dolaysıyla yaşam biçiminde gerekli bir düzeye ulaşmış olan.

Mekanizma;  Düzenek. Belli bir sonucu sağlayacak biçimde, karmaşık olarak düzenlenmiş organlar ya da parçalardan oluşan bütün. Organların işleyiş biçimi.

Metastaz; Kanserli dokuların (organizmadaki bir hastalığın) kan damarları ve lenf yardımıyla bir başka alana sıçraması. Diğer bir tarifle; kanserin köken aldığı organ dışına çıkarak diğer organlara yayılmasıdır. Bir bakıma Türkçemizde “Yayılma” karşılığı. Metastaz yapmış kansere Metastatik (Meta Statik) Kanser denilmektedir.

Metronom; Zaman sayacı. Zemberekli saat sarkacı. Yunanca kökenli bir kelime olup ayarlanabilen, sabit bir ritim elde etmek amacıyla belirli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alet.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Mucize; Akıl yoluyla açıklanamayan, bu yüzden de tanrısal bir güç tarafından yaratıldığına inanılan doğaüstü olay. İnsanları hayran bırakan olağanüstü olay, ya da şey.

Muhalif; Bir görüşe, bir eyleme, bir tutuma karşı olan. Muhalefet eden, ya da muhalefet partisinden olan.

Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı. İnsanın anne ve babasıyla, dede ve ninesiyle soy bağı.

Pejmürdelik; Eski püskülük, yamalılık yırtıklılık, üstü başı dağınık, perişan olma. Yırtıklılık pırtıklılık.

Prematüre; Gebelik süresi tamamlanmadan dünyaya gelen, zamanından önce doğmuş bebek.

Rölanti; Motorlu taşıtlarda, motorun en az yakıtla çalışma hali olmakla birlikte mecazi olarak durağan bir beynin hareketi.

Safahat; Evreler, safhalar. Bir hastalığın veya işlemin çeşitli durumlarından her biri. Bir olayda birbiri ardınca görülen, gelişen değişik durumların her biri. Aşamalar.

Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız söz ve  şeyler.

Sempatik; Kişide yakınlaşma duygusu uyandıran, hoş gelen, cana yakın, sevimli, hoşa giden.

Sezaryen; Doğumun doğal bir biçimde gerçeklemediği durumlarda, anne ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda ya da istendiğinde karnın ve döl yatağının ameliyatla açılarak bebeğin alınması şeklinde doğum yöntemi (Doğum Ameliyatı).

Siftah; İlk kez olarak, ilk alışveriş.

Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.

Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.

Şamata; Gürültü, patırtı, yaygara.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma, belleğe sokma (Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören olan talkın ile karıştırılmamalı).

Teşrifat; İlişkilerde kurallara uygun davranma. Resmi günlerde ve toplantılarda devlet büyüklerinin, kişileri makam ve sıralarına göre kabulü.

Titiz; Çok dikkatli ve özenle davranan, ya da böyle davranılmasını isteyen kimse. Güç beğenen kimse.

Toy; Acemi, Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş, bilgisiz. Bu nedenle görgüsüz, beceriksiz. Çaylak. Ziyafet. Uçabilen en büyük ve iri bacaklı kuşlardan biridir. Dişileri, 8 Kg. civarı, erkekleri 18 Kg. kadardır ve Türkiye’mizde nesli tükenmek üzeredir.

Uçarı; Sefih. Ele avuca sığmaz, kendini çeşitli eğlencelere vermiş kimse.

Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi ve bu titreşimi veren aygıt. Ses ötesi. Ultra ses. Vücut içindeki hastalık ya da dokulardaki yoğunluk farklılıklarını tespit etme aleti, işlem ve bulgular.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Zağar (Zahar); Herhalde, evet, öyle (Bodur, bacaksız, küçük bir köpek cinsi ile ilgisi yok).

Zillet; Hor görülme, alçaltılma, aşağılanma.

Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz (Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma. Kötü sonuçlanmış, ya da sonuçlanması muhtemel işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme).

(2) Din, İman, Müslümanlık, Kur’an, İbadet İle İlgili Kelimeler (Bilinenler, bilinmesi muhtemel olanlar dâhil) (Tümünü yazmak ve ayrı ayrı anlatmak bir öykü içine sığdırılamaz. Bu nedenle öyküyle ilgilenenlerin başvuracakları kaynak bellidir);

Abdest; Müslümanların namaz gibi belli ibadetleri yapabilmek için bir düzen içerisinde bazı organları yıkayıp bazılarını mesh etme yoluyla yaptıkları bir ön şart ve ibadet hükmü olan arınma ve temizliktir. Özellikle ibadetler bağlamında abdest almayı gerektiren durumlara küçük kirlilik (“hades-i asgar”) ve büyük kirlilik (“hades-i ekber”) denilmekte.

Âdem ile Havva; Dinlerin yaratılış mitolojisine göre ilk erkek ve kadındı. İnsanlığın özünde tek bir çift atadan geldiği inancının merkezinde yer alırlar. Ayrıca, Yahudilik veya İslam’da yer almasa da, Hıristiyanlıkta önemli inançlar olan insanın düşüşü ve aslî günah doktrinlerinin temelini oluştururlar.

Âdem-Havva Buluşması; Yazılanlara göre; Cennetten kovulduktan sonra Hazreti Âdem; Hindistan’a, Hazreti Havva ise Cidde’ye inmiş, yıllar sonra Arafat’ta buluşmuşlar. Ahiretteki Arasat Meydanı da bu düşünüşün ürünü.

Allah Şükür; Her nimetin Allah’tan geldiğini bilip dil ile hamd etmektir. Allah’ın emirlerini yapıp yasak ettiklerinden sakınmak bu şekilde şükretmekle olur. İnsanların hidayeti için çalışmak, onları irşat etmek de şükür sayılır. Şükür, Allah’ın verdiği nimetleri yerinde sarf etmek, günahlardan kaçınmaktır.

Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır. (Al-i İmran Suresi, 145. Ayet) Öyküdeki cümle, bu ayetin meali dikkate alınarak şekillendirilmiştir. Ayrıca; “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde (Al-i İmran Suresi; 185. Ayet, Enbiya Suresi; 35. Ayet ve Ankebut Suresi; 57. Ayet) geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır!” şeklindedir, bilindiği gibi. Ayrıca Nisa Suresi, 93. Ayeti şöyle demektedir: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir.”

Allahüekber (Allahü Ekber); İslâm’da Tanrının ululuğunu, yüceliğini belirtmek için söylenen tekbir alma sözü.

Annem-babam oldukları ve doğduğum için onlara şükranım olamazdı, çünkü doğmamış olsaydım, ‘Neden doğmadım?’ diye de bir şikâyetim olmayacaktı ki? Felsefe olarak (bilemediğim); André GIDE, Cesare LOMBROSO, Dale CARNEIGE veya John Stuart MILL sözü (olabilir).

Bu düşünceyi neden sahiplendiğim hatırımda değil. Ancak bunun için Ömer HAYYAM’ın; “Bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben; / Şaşkınlıktan başka şeyim artmadı yaşarken / Kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, / Niye geldik kaldık, niye gidiyorum bilmeden” sözlerini paylaşmak uygun geliyor bana.

Ayet; Kelime olarak; belirti, işaret, delil. Kur’an’ın belirli parçalarına da ayet denmekte. Yaratanla yaratılan arasındaki ilişkide anlamı olan her şeydir.  Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.

Ayetel Kürsi; Kur’an, Bakara Suresi, 255. Ayet. Allah’ın tekliğine, büyüklüğüne ait dua.  Allah'tan başka hiç bir ilah yoktur. O, daima yaşayan, daima duran, bütün varlıkları ayakta tutandır.  O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nundur.

Bağnaz; Bir düşünceye, bir inanışa körü körüne bağlanmış olma. Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olup başka hiçbir düşünce ve inanışı kabullenmeyen mutaassıp, fanatik.

Darwin’in (Charles) Evrim Teorisi; Bu teori ile Âdem-Havva Teorisi çatışmaktadır. Evrimleşmenin bir sonucu olarak türlerin değişimini ve yeni türlerin oluşumunu, evrime etki eden faktörler ve mekanizmalar ile açıklayan teori.

Dini Vecibeler; Din ile ilgili farz (Hac, Zekât, Oruç, Namaz, Kelime-i Şahadet) Vacip, sünnet gibi gereklilikler. Ölünün arkasından mevlitlerin okunması dini bir vecibe değildir. İbni Abidin adındaki bir İslam bilginin sözleri aynen şöyledir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. Geceler, sene-i devir mevlitleri bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Bu vesile ile; Duvak, Sünnet, 40 Uçurma, Lohusa, Hac Dönüşü vb. gibi okunan mevlitler de aynı şekilde mülahaza edilmelidir.

Dua edin, İsteyin (Dileyin) veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” yahut da Bakara Suresi 199 Ayetteki; “Allah’tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir. Kur’an Müminin Suresi 60. Ayette ise; “Bana dua edin, isteyin benden, duanıza cevap vereyim!” denmekte. Ayrıca Hacı Bayram VELİ’nin “Bir bölüm insan dünya malını ister, bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister, bunları korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrıyı ister. Tanrı; “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım!”  der...” sözünü unutmamak gerek diye düşünürüm.

Ezan okumak, müezzinlik yapmak, Tebdili Erkânı (yani namazı düzgün kılmak), rükû, secde, kavme (rükûdan sonra ayakta durmak), kamet, makam, celse (iki secde arasındaki oturuş), tecvid, tevhid, ayın-gayın, elifi-be, namaz çeşitleri, hac, umre vb…

Farz; Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

Fidye; Yaşlı, hasta veya özür gibi mazeretleri olan bir kimsenin yapamadığı ibadetlere (genelde tutamadığı oruç borçlarına karşılık ödemesi gereken bedel. Ramazandaki gün sayısına göre (Bazı yıllar 29, bazı yıllar 30 gün tutulan) Ramazan günü karşılığı ödenen fitre bedeli. Kurtulmalık, tutsak düşmüş olan ya da rehine olan birini kurtarmak için verilen para.

Fitre; Sadaka-i Fıtır. Can-Beden Sadakası. İslam’da varlıklı olanların ramazan ayı içinde yoksullara vermesi dince buyurulan miktarı belli sadaka. Bir fakirin bir günlük ihtiyacının giderilmesi.

Göz Zinası, Başkasının eşine (Bir erkeğin yabancı bir kadına, bir kadının yabancı bir erkeğe) şehvet duygularıyla bakması.  Bu halin gözü zayıflatıp kalbi kararttığı ifade edilmekte.  (Dil Zinası, Allah’ın beğenmediği şeyleri konuşmak). KUR’AN

Hamaylı; Muska da denilen mürekkebi farklı, üçgen ya da rulo şeklinde, yedi kat balmumu ile kaplanmış muşamba ile örtülü, insanları (genelde) kötülüklerden koruduğuna inanılan Arapça dualardan müteşekkil bir koruyucu. (İlki Hazreti Muhammet zamanında “Cevşen” adı ile yapılan muska, şimdilerde aynı adla cami yanlarında, avlularında satılmaktadır.)

Haram; İnsanın onur ve haysiyetini zedeleyen, ona zarar veren çirkinlikler. Rabbimizin gazabına ve insanların kınanmasına neden olacak kötülükler. Din kurallarına aykırı olduğu için yasaklanmış, yenilmesi, içilmesi, yapılması, söylenilmesi uygun olmayan şeyler. Yasadışı yollardan elde edilen, hak edilmeden kazanılan şeyler.

Hatmetmek, Hatim Etmek (Hatim İndirmek); (Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek). Asıl anlamı; Kur’an’ı “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek [hatta hafızlamanın (Hafızlamak), ineklemenin (İneklemek) benzeri gibi] ders çalışmak anlamında da kullanılmaktadır.

Her koyun kendi bacağından asılır; Her insan kendi davranışından, suçundan Allah’a ve topluma karşı sorumludur.

Hilâf; Aykırı, karşıt, ters, zıt, yalan.

Hu Çekmek (Demek); “Hu!” ayinlerinde, bir bakıma ibadetmiş gibi devamlı surette “Hu!” demek.

İçki bütün kötülüklerin anasıdır! Peygamberimize ait olduğu söylenen bir hadistir. İslâm âlimlerinin deyişlerine göre; Küllü müskirin haramün (Keyif veren her şey haramdır) yanında, Küllü müsrifin haramün (Her israf haramdır), Küllü habisün haramün (Kötü kokan şey haramdır) ve Küllü müziin haramün (eziyet veren her şey haramdır). Maksadım sadece hatırlatmak, bilgi ukalalığı yapmak değil, detaylı bilgi ya da anlamları öğrenmek isteyenler Google’da bunları detaylarıyla bulabilirler.

İçki dosta ikram, düşmana ısrar edilir; İçki âleminde gereksiz ısrarların uygun olmadığına dair bir görüş.

İçki İle İlgili Bir Kısım Hadisler; Kur’an’daki ayetler dışında Peygamberimize mal edilen hadislere göre; “İçki yapan, yaptıran, içen, taşıyan, kendisine taşınan, satan, parasını yiyen, satın alan ve kendisi için satın alan” haram işlemiştir. Diğer bir hadiste İse; “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimse içki bulunan sofraya oturmasın!” sözü de hafızalardadır. “İçkiden uzak durun. İçki, bütün kötülüklerin anasıdır. Sarhoşluk veren içkinin azı ile çoğu arasında haramlık yönünden bir fark yoktur.” “İçki küpüne parmağım batsa, o parmağı keser atarım.” Hazreti ALİ (Özellikle düğün sofralarında içki içenle aynı masalarda oturan bu söze uyan hiç hacı, hoca görmediğimi söylemek isterim!)

İhlâs Suresi; Bismillahirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad. (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. De ki; O Allah bir tektir. Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmadı ve doğurulmadı. O’na bir denk de olmadı). Buna mukabil bir örnek olarak Ahzâb Suresinde; “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular” denilmektedir.

İki Bayram Arası Nikâh (Düğün) Olmaz!; Ramazan ve Kurban Bayramları arasında nikâh olamayacağı rivayetidir.  (Aslında Kurban Bayramı ile Ramazan Bayramı arası da iki bayram arası sayılmaz mı?) Dinimizde böyle bir kural yoktur. Cahiliye Devrinden kalan yanlış bir söylem. Ancak Müslümanlar için bayram kabul edilen Cuma Namazı Bayram Namazının olduğu günle çakışmışsa, “Bayram Namazı ile Cuma Namazı arasında nikâh yapılmasa iyi olur!” anlamında bir tavsiye kararıdır. Bu da çeşitli nedenlerle farzı ayn olan Cuma Namazının muhtemelen yitirilmesi anlamına geldiğinden (bence) edepli ve gerekli bir tavsiyedir diye düşünürüm.

İmam Nikâhı; Dini Nikâh. İslâm dini kurallarına göre bazı şartların yerine getirilmesi ile Allah huzurunda kıyıldığına inanılan dinsel nikâh.

Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

Kırbaçlama Cezası; İslâm’da hırsızlık, zina gibi suçlarda kırbaçlama cezası vardır. Dayanağı; Kur’an, Nur Suresi. 2. Ayet; Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. (Kur’an’da recm yoktur).

Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla, aynı biçimde, aynı şekilde cevap vererek cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş, göze göz olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara ve Maide Surelerinde ayetler vardır.

Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası.

Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyilik yapmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına erişirlerse sakın onlara “Öf!” bile deme, onları azarlama, onlara gönül alıcı tatlı ve güzel söz söyle!”

Kur’an, İsra Suresi, 23. Ayet; “Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyilik yapmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına erişirlerse sakın onlara “Öf!” bile deme, onları azarlama, onlara gönül alıcı tatlı ve güzel söz söyle!”

Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ayeti; “Ey iman edenler, sizler sarhoş ve zihinsel uyuşukluk halindeyken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de, yolları mescitten geçenler hariç, gusledinceye kadar namaza, mescide yaklaşmayın.” ... Sarhoş iken namaza yaklaşmayın! İçkili camiye gelmeyin!”

Kur’an’da Belirtilen İçki İle İlgili Sureler;Ey iman edenler; şarap, kumar, dikili taşlar, fal ve şans okları şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz”  (Mâide Suresi, 90. Ayet). “Şeytan, içki ve kumar yoluyla aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan, namazdan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçtiniz, değil mi?” (Mâide Suresi, 91. Ayet). 

Mal sahibi mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan! Faniyiz, kefenin cebi yok anlamında Yunus EMRE deyişi.

Mehr, ya da Mehir; İslâm Hukukunda erkeğin evlenirken kadına vermeyi taahhüt ettiği  (hatta şart olan) para, mal, mülk, altın, menfaat gibi şeylerdir. Mehir evlilik yapılırken; Mehr-i Müsemma ve Mehr-i Misil olarak ikiye ayrılır. Ancak mehir (ile hiç ilgisi olmayan şeriata göre haram olan “Başlık Parası”  ile karıştırılmaması gereken) kadına verilmek üzere takdir edilmiş bedeldir. Mehir ödenme şekline göre de; Mehri Muaccel (peşin ödeme), Mehri Müeccel (ölüm ya da ayrılık halinde ödeme) olarak ikiye ayrılır. (İslâm Hukukuna göre detayları öğrenmek mümkündür).

Mescit (Mescid); Genellikle minaresiz, minberi olmayan küçük cami. “Tevazu ile eğilmek” anlamındaki secde edilen yer anlamında “Allah’ın evi” de denebilir.

Misvak (Salvadore Persica); Hindistan, İran ve Kuzey Afrika’da yetişen küçük bir ağaç. Bu ağaçtan yapılmış, ucu dövülerek fırça haline getirilmiş, diş temizlemekte kullanılan ve Müslümanlıkta sünnet olan çubuk.

Muavvizeteyn; Felâk ve Nas Sureleri (Genelde nazara karşı okunduğu iddia edilir).

Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.

Mushaf; Türlü sayfalardan oluşan kitap anlamında olmakla beraber, Kur’an’ın sayfalarının bir araya toplanarak kitap haline getirilmiş şekli. Kur’an anlamında da kullanılmakta.

Namaz Çeşitleri; Farz (Beş vakit ve Cuma), Vacip (Vitir, Bayram) Sünnet (Beş vakit namazların önünde ve arkalarında kılınan namazlar) Kaza ve Nafile (Teravih, Teheccüd, Tahiyyatül-Mescit, İsrak, Duha, Evvabin, İstihare, Tespih) namazlardır. Bu namazların her birinin kendilerine göre kural ve şekilleri vardır.

Ölme, öldürme ve intihar ile ilgili ayetlerin bir kısmı; Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı? Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası. Kur’an, Yunus Suresi, 56. Ayet; ”O hem can veren, hem can alandır. Ve hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz.”

Peygamberimizin emriyle öldürülenler listesi;

Esma bint Mervan; Yahudi kökenli Arap bir şairdi. İslam dini aleyhinde şiirler söyleyerek insanları Muhammed'e karşı kışkırtıyordu. Muhammed'in “Bu kadına hak ettiği cevabı verecek bir kimse yok mu?” sözünü işiten Umeyr bin Adî, “Allahım! Eğer Resûlullah Bedir'den sağ salim dönerse bu kadını öldüreceğim” diyerek adakta bulundu Umeyr bin Adî bir gece kadının evine girdi. Etrafta kadının uyuyan çocukları vardı. O sırada Esma çocuklarından birini emziriyordu. Umeyr çocuğu annesinden ayırdı, kılıcını Esma'nın göğsüne dayadı ve kılıç sırtından çıkana kadar bastırarak kadını öldürdü.

Ebu Afek; Benî Amr bin Afv kabilesine mensup 120 yaşında bir Yahudi'ydi. Etrafındaki insanları Muhammed'e karşı kışkırtır ve Muhammed aleyhinde şiirler söylerdi. Muhammed, Ebu Afek'in kendisi aleyhinde şiirler söylediğini işitince: “Bu habisi benim için kim öldürebilir?” diyerek onun hakkında ölüm fermanı çıkarttı. Salim bin Umeyr onu öldürmek için fırsat kollamaya başladı. Ebu Afek'in avluda yattığını öğrenen Salim bin Umeyr, kılıcını onun ciğerine sapladı ve kılıç yataktan çıkana kadar bastırarak onu öldürdü.

Nadr bin Haris; İslam'a karşı çıkanların başında geliyordu. Müfessirlerin çoğu bazı ayetlerin inişini onun faaliyetlerine bağlamaktadır. Babasından tıp ve diğer alanlarda eğitim alan Nadr'ın Müslümanlara olan karşıtlığı bilgi birikimi, anlattığı hikâyeler, hitâbet gücü ve iknâ kabiliyetini kullanmak şeklinde olmuştur. Müslümanlara işkence ettiği hakkında hiçbir bilgi bulunamayan Nadr, daha çok entelektüel kimliğiyle ön plana çıkmıştır. Muhammed'in oturduğu meclisleri takip ettiği, o ayrıldıktan sonra gelerek, “Vallahi ey Kureyşliler! Ben ondan daha güzel konuşurum. Bana gelin, ben size onun sözünden daha güzelini aktarırım” dediği ve yolculuk ettiği ülkelerde öğrendiği hikâyeleri Kureyşlilere anlattığı söylenir. Muhammed ile Nadr'ın aynı mecliste karşı karşıya gelerek tartıştıkları da olmuştur. Nadr’ın, bir kişinin Müslüman olacağını duyduğu zaman o kişiyi, satın aldığı şarkıcı cariyesine götürerek cariyesinden bu kişiyi yedirip içirmesini, ona şarkılar söylemesini istediği, sonra da ona bu hayatın Muhammed'in davet ettiği dinden daha iyi olduğunu söylediği anlatılır. Bedir'de esir alınan Nadr, Muhammed'in emriyle Ali tarafından öldürülür. Nadr'ın bizzat Muhammed tarafından öldürüldüğü de söylenir.

Ukbe bin Ebi Muayt; Mekke zenginleri ve ileri gelenleri arasında yer alan Ukbe bin Ebi Muayt, İslam'ın ilk günlerinden beri Muhammed'i davetten vazgeçirmeye ve yeni Müslüman olanları dinlerinden döndürmeye çalışıyordu. Muhammed'e komşuydu ve onun kapısının önüne pislik atıyordu. Bir gün Muhammed Kâbe'nin yanında namaz kıldığı sırada onun yanına gitti ve secdeye vardığı sırada elbisesini boynuna dolayarak onu boğmaya çalıştı. Bedir Muharebesi sonrasında esir düşen Ukbe bin Ebi Muayt, Muhammed'in emriyle ölüme mahkûm edildi ve Asım bin Sabit veya Ali tarafından öldürüldü.

Ka'b bin Eşref; Tayoğullarından olup anne tarafından soyu Nadiroğulları Yahudilerine dayanıyordu. Medine şairlerinden olan Ka'b bin Eşref, Bedir Muharebesi'nin Müslümanların lehine sonuçlanması sonrası Mekke'ye giderek söylediği şiirlerle Kureyşlilerin intikam duygularını tahrik etti. Daha sonra Medine'ye dönerek şiirleriyle Müslüman kadınların iffetleri hakkında kötü sözler söylemeye başladı. Bunun üzerine Muhammed bu duruma son verilmesini istedi. Ka'b bin Eşref 4 Eylül 624'te Muhammed b. Mesleme, Ebû Nâile b. Selâme, Abbâd b. Bişr, Hâris b. Evs ve Ebû Abs tarafından öldürüldü.

Ebu Rafi  (Sellâm b. Ebî’l-Hukayk), Muhammed'e muhalefetiyle bilinen ve politik olarak aktif olan Yahudi bir aileye mensup bir şairdi. Müslümanlara karşı savaşan Putperest Araplara Ebu Rafi tarafından destek sağlanmaktaydı. Ebu Rafi'nin adamlar toplayıp Muhammed'e karşı savaşmak için törenler düzenlediği haberi duyulunca Muhammed; Abdullah bin AtîkAbdullah bin Üneys, Ebû Katâde, el-Esved bin Huzâ'î ve Mesud bin Sinan'a Ebu Rafi'yi öldürmelerini emretti. Abdullah bin Atîk'in önderlik ettiği grup onu evinde öldürüp Medine'ye geri döndü. Bir diğer görüş Ebu Rafi'nin öldürülme nedeninin kabile rekabetinin bir sonucu olduğu yönündedir. Ka'b bin Eşref için Evs kabilesi aracılığıyla suikast düzenlenmişti. Evs kabilesine rakip olan Hazrec kabilesi, Evs kabilesinden geri kalmamak amacıyla Ebu Rafi'yi öldürmek için Muhammed'den izin istedi.

Süfyan bin Halid (Halid bin Süfyan);  Muhammed, Medine'ye yürümek için adam toplamakta olan Yahudi lideri Halid bin Süfyan'ı (veya Süfyan bin Halid) öldürmek amacıyla daha önce Ebu Rafi'yi öldürme görevinde yer alan Abdullah bin Üneys'i görevlendirdi Abdullah, Muhammed'den yalan söyleme konusunda izin istedi. Muhammed, Abdullah'a ona güven verebilmek için gerekirse kendi aleyhinde rahatça konuşabileceğini söyledi. Abdullah, Lihyan veya Huza'a kabilesinin yaşadığı bölgeye gitti ve onu buldu. Tanınmamak için kıyafetini değiştirmişti. Abdullah, Muhammed aleyhinde konuşarak Süfyan'ın sevgisini kazandı Süfyan'ın arkadaşları dağılıp uyuyunca Abdullah, Süfyan'ı öldürdü ve başını kesip Muhammed'e götürdü.

Ebu Azze; Asıl adı Amr bin Abdullah olan ve Kureyş'in Cumahoğulları boyuna mensup bir şairdir. Mekke ordusuyla birlikte Bedir Savaşı'na katılmış ve Müslümanlara esir düşmüştü. Bunun üzerine Ebu Azze, fakir olduğunu ve bakıma muhtaç 5 kız çocuğunu gerekçe göstererek kendisinin serbest bırakılmasını istedi. Buna karşılık Müslümanlara karşı bir faaliyette bulunmayacağına dair söz verdi. Bunun üzerine Muhammed onun karşılıksız salıverilmesini emretti ve Ebu Azze Mekke'ye döndü. Ebu Azze Mekke'de şiirler söyleyerek halkın intikam duygularını tahrik etti. Uhud Muharebesi'ne de katılan Ebu Azze savaşta Müslümanlara esir düştü. Ebu Azze, tekrar fakirliğini ve bakıma muhtaç 5 kızını gerekçe göstererek salınmasını istedi. Muhammed “Mekke'ye gidip 'Muhammed'i iki defa kandırdım' demene fırsat vermeyeceğim” ve “Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz” diyerek Asım bin Sabit veya Zübeyr'e Ebû Azze'nin boynunu vurmasını emretti.

Recm (ya da Recim) Edilmek; Kur’an’da ifade olarak yeri olmayan, kafatasçı, gelenekçilerle, Kur’an’da belirtilen İslam’ı ve denilenleri savunanlar arasında zıtlık yaratan bir konu. Genel bir hukuk terimi olarak; zina yapan, erkek ve kadının her ikisinin de taşlanarak öldürülmesi anlamını taşıyan şeriat cezası. Kur’an’da recm yoktur. Asıl anlamı; Hor görülmek, yalnız bırakılmak, dövmek denebilir. Bir bakıma yasalara göre değil, kendi başına karar vermek şeklinde de düşünebilir.

Rekât; Namazda bir kıyam (ayakta durma), bir rükû (ayaktayken eğilme) ve iki secdeden (yere kapanmadan) oluşan bölüm.

Resmi Nikâh; Türk Medeni Kanununda düzenlendiği şekliyle gizli evlenmelere engel olmak, altsoyların soy bağlarının kesin olarak belirlenmesini temin etmek üzere Evlenme Memuru önünde usulüne uygun olarak yapılan bir törendir.

Sadık; Aslına uygun, gerçek, doğru. Dostluğu ve bağlılığı içten olan, birine ya da bir şeye içtenlikle bağlı bulunan.

Seccade; Üzerinde secdeye varılan, yani namaz kılmakta kullanılan kilim cinsinden sergi. Secde yapılan yer.

Sofuluk; Dinin buyruk ve yasaklarına uyma.

Sure; Kur’an’ın 114 bölümünden her biri.

Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler.

Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.

Tabu; Toplumca yasaklanmış, yaptırımlarla korunan, dokunulması, eleştirilmesi, değiştirilmesi olanaksız her şey. İlkel kavimlerde dini inanış olarak kutsal kabul edilen, korkuyla karışık saygı duyulan, dokunulması, ya da kullanılması yasak olan, yoksa zararının olacağına inanılan her şey, yasaklanarak korunmuş olan, tekinsiz.

Temizlik imandan gelir; “Bedeni temiz tutmak, düzenli abdest (ve gusül) almak gerektiği gibi, dili küfürden ve kalbi pislikten arındırmak gerekir!” anlamında Peygamberimize mal edilen HADİS

Teravih (Namazı); Ramazan ayında her gece kılınan 20 rekâtlı nafile (Sünnet-i müekkede kabul edilen) namaz.

Teşrik Tekbiri; Allâhü ekber, Allâhü ekber, lâ ilâhe illallâhû vallahû ekber. Allahü ekber ve lillâhi’l hamd. (Allah her şeyden yücedir.  Allah her şeyden yücedir. Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah her şeyden yücedir. Allah her şeyden yücedir. Hamd Allah’a mahsustur (Kurban Bayramlarında kurban kesilirken ve namazlarda (23 Vakit) alınan tekbirdir).

Teyemmüm; Abdest ya da boy abdesti almak için su bulunmadığı, ya da bulunup da kullanma imkânının olmadığı zaman ve durumlarda, susuz yerlerde su niyetiyle, su yerine toprakla, toprak cinsinden bir şeyle, kumla elleri sürüp yüzü ve kolları mesh ederek abdest alma.

Tövbe (Tevbe) Etmek; İşlediği bir günahtan ya da suçtan, hatadan, kötülükten farkına varıp pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya iradeli bir şekilde karar vermek. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” demek.

Türban; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı (başörtüsünden farklı, Türban; Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır).

Ulema; Âlimler, sarıklı din bilginleri.

Umre; Müslümanlıkta Kâbe’yi ve Mekke’deki öteki kutsal yerleri hac zamanı dışında ziyaret etme.

Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ve delillerle yapılması gereken hükümler.

Yobaz; Bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirleri değişmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Zekât; Artma, çoğalma, temizlik, bereket. İslam’da, İslam’ın beş şartından biri olan, Müslüman zengin olanların sahip olunan mal ve paralarının kırkta birinin (Yüzde iki buçuğunun) her yıl fakirlere sadaka olarak dağıtılması.  Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresi, 43 ve 110. Ayetlerinde; “Namazı dosdoğru kılın, Zekâtı verin!” şeklinde ayet vardır.

Zındık; Hacı-hoca takımının “Dinsiz-İmansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.

(3) Akıllı Uslu Konuşmak; Ağırbaşlı, uslu, doğru olarak, akıllıca, yerli yerinde, yumuşak bir üslupla, usulünce, mantıklı, ses tonunu da iyi ayarlayarak konuşmak.

Aklı (Kafası) Tavana Vurmak; Çok sevinmek ya da pişman olmak.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Geçmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Apışıp Kalmak (Apışmak); Çok şaşırmak, ne yapacağını kestirememek, bilememek, şaşırıp kalmak.

Arındırmak; Arı bir duruma getirmek.  Her türlü pislikten, kirden temiz bir duruma getirmek. Temizlemek.

Arsız-Arsız Dolaşmak; İşsiz-güçsüz, başıboş, utanma-sıkılması olmaksızın, sırnaşıkça, yılışıkça yüzsüzce dolaşmak.

Aşina Olmamak; Tanımamak, bilmemek.

At Gözlüğüyle Gözlemlemek; Çevresinde olup bitenleri anlamamak, değerlendirmekte sıkıntı çekerek, bilmeksizin anlamak amacıyla duyarsızlık yüklü bir şekilde keşfetmeye çalışmak.

Avantaj Olarak Kabul Edilmek; Yarar, kâr ya da üstünlük olarak bir şeyin sahibi olmak

Başını Ağrıtmak; bir kimseyi, bir yığın gereksiz, ilgisiz sözlerle sıkıp yormak. Bir iş, bir kimseyi tedirgin edip oldukça uğraştırmak.

Başını Belâya Sokmak; Bir kimseyi, ya da kendini zarar göreceği, kötü sonuçlarla karşılaşacağı bir işe, duruma sokmak.

Boyun Bükmek (Boynunu Bükmek); Acınacak halde, çaresiz kalmak. Bir durumu, bir işi ister istemez kabul etmek. Bitkilerde canlılığını yitirmek.

Can Kulağı İle Dinlemek; Çok dikkatli dinlemek.

Cevher Yumurtlamak; Cevahir yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Cıyaklamak; İnce, acı ve yüksek sesle bağırmak.

Çileden Çıkarmak (Çıkartmak); Çok kızdırmak. Olup bitene dayanamayıp taşkınlık göstermeye neden olmak. Kendini tutamayacak derecede öfkelendirmek.

Çöplenmek; Çeşitli yiyeceklerden azar azar yemek. Kendine ufak tefek çıkarlar sağlamak.

Def Edilmek; Kovulmak. Savuşturulmak, başından atılmak, uzaklaştırılmak, gönderilmek. Kendini istenmeyen birinin yanından uzaklaştırılmak.

Dellenmek; (Yöresel olarak) Hiddetlenmek, kızmak, delirmek, yaramazlık etmek,  delirir duruma gelmek (delilenmek).

Dili Peltekleşmek; Tutuk, titrek konuşmak. Dilin dişlerin arasına alınır gibi konuşulması, bir kısım harflerin istenildiği gibi değil, kusurlu söylenişi.

Dili Sürçmek; Konuşurken ağzından, istemediği bir sözü kaçırmak. Konuşurken kimi sözcükleri yanlış söylemek.

Dokuz ayın Çarşambası bir araya gelmek; Birçok iş üst üste yığılıp sıkışık bir durum oluşturmak.

Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.

Duçar Olmak; Bir şeye uğramak, çatmak, tutulmak veya bir şeyin gelip onu bulması.

Düşünceleri Silkelenmek; Türkçemizde böyle bir deyim yok. Düşünceleri düzenlemek, yarasızları zihinden silmek anlamında kullanıldı.

Efkâr Dağıtmak; Sıkıntıyı tasayı, üzüntüyü gidermek üzere neşeli şekilde bir şeyler yapmak, eğlenmek.

Elvermek; Birine yardımcı olmak, yardım etmek. Tarikatlarda mürşide, müride, başkalarına yol gösterme izni vermek.

Eşşek Kadar Olmak; Yöresel olarak, eşşekliğin şeddeli denilen şekilde büyütülmesi, kişinin o kadar cüsseli ve fakat aşağılık olması.

Fondiplemek; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.

Frekansları Uyuşmamak; Aynı duyguların, aynı düşüncelerin, titreşimlerin iki tarafça da hissedilmediği anlatılmakta.

Gaipten Sesler Duymak (Almak); Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona) sesler duymak.

Gözleri Buğulanmak; Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.

Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görmek, almak.

Halel Gelmek; Zarara uğramak, bozulmak. Engel olunmak. Ket, set vurulmak, engellenmek.

Hatırını Kırmamak; Üzmemek, gücendirmemek.

Hazmedebilmek; Kimi durumlara katlanabilmek için çaba göstermek.

Hır Gür Olmak(Çıkmak); Kavga, gürültü, tartışma olay çıkmak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Ihlamak; Hastalık, ya da yorgunluk nedeniyle “Ih! Ih!” şeklinde ses çıkarmak.

İç Çekmek; Göğüs Geçirmek. Herhangi bir durum nedeniyle derinden soluk almak. Üzüntüyle veya özlemle derin derin soluk alarak duygulanmak.

İçli Dışlı Olmak; Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli olmak.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

İnzivaya Çekilmek; Toplumdan (insanlardan) kaçıp, dünyayla ilgisini keserek, hiçbir şeyle ilgilenmeyerek tek başına bir köşeye çekilip yaşamak, kendi köşesine çekilmek.

İpotek Koymak; Bir borcun ödenmesi için güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline işaret, kayıt koymak.

Kafa Şişirmek; Gürültü yaparak ya da ipe sapa gelmez biçimde çok konuşarak birini tedirgin etmek.

Kafa Ütülemek; Saçma sapan konuşarak, gevezelik ederek etrafındakileri rahatsız etmek, çok ve gereksiz konuşmak.

Kafası Tavana Vurmak; Çok sevinmek, pişman olmak, hasta olup yatağa düşmek.

Kafasının Tasını Attırmak; Birden bire çok öfkelenip, sinirlenmesine, kızmasına neden olmak.

Kahırlanmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Kaş Yapayım Derken Göz Çıkarmak; Yardım edeyim derken, büyük zarar vermek. Düzelteyim derken büsbütün bozmak.

Kaşı Gözü Oynamak; İstem dışı telaşlı, meraklı, imalı bir biçimde, özellikle yalan söyleme, sınavda kopya çekme, utanma şeklinde, bazen art niyetli olarak sağa-sola bakınmak. Zekice, çabuk çabuk, niyeti bozuk bir şekilde her tarafa bakmak.

Kaşınmak; Öyküdeki anlamı “Kötü bir karşılık gerektiren davranışlarda bulunmak”  Kendi kendini kaşımak, kaşıntısı olmak, kaşıma isteği duymak.

Kendini Kaptırmak; Kendini ilgilendiren her konuyu üstesinden gelecekmiş gibi kendi haline, yaşamın usul ve akışına bırakmaksızın yapacak, halledecekmiş gibi uğraşmaya çalışmak.

Kördüğüm Olmak; Sorun olmak. İçinden çıkılamayacak, çözülemeyecek bir duruma gelmek. Çözülemeyecek bir şekilde düğümlenmek.

Kulağını Çınlatmak; Birini iyi duygularla anmak. Kendisi orada yokken başka biri için gıyabında iyi niyetli olarak düşünmek, söz söylemek, konuşmak.

Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.

Lâyık Olmamak; Yakışmamak, uygun, hak edici olmamak. Hak etmemek. Hakkı olmamak.

Malûm Olmak; İçine doğmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.

Mantıklı Düşünmek; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun şekilde düşünmek, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın bularak, anlaşma düşüncesi sağlamak, asgari müşterekte birleşecek şekilde düşünmek.

Nasiplenmek; Birinin payına, hissesine düşeni elde edebilmesi. Sahiplenmek. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç elde etmek, yararlanmak.

Ne köy olur, ne kasaba; Hiçbir işe yaramayan, niteliğinden söz edilmeyecek basit insanlar için kullanılan bir deyim.

Ödü Kopmak (Patlamak); Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Pabucu Dama Atılmak; Gözden düşmek, eskimek.

Paklanmak; Arı duruma gelmek, arınmak, temizlenmek.

Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.

Postu Sermek; Kısa bir süre kalmak için gittiği yerde, istenmediği halde uzun süre kalmak.

Ritmini Kaybetmek; Yaşamındaki, işindeki düzeni, uyumu, alışkanlığı yitirmek.

Salık Vermek; Bir şeyin bulunduğu yeri haber vermek. İşe yarar, elverişli, “iyi, uygun” şeklinde ilgili kişiye bildirmek.

Seferber Etmek; Bütün güçleri belirli bir amaç için yöneltmek.

Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

Sızlanmak; Kendisine yapılan bir haksızlığı, kendisini rahatsız eden bir durumu, bir sıkıntıyı, çözüm bulması ya da yalnızca derdine ortak olması amacıyla karşısındakine anlatmak, dert yanmak, yakınmak.

Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek (ötücü kuşlar için).

Tahammül Etmek; Dayanıklılık göstermek, dayanmak, kaldırmak, katlanmak.

Tahayyül Etmek; Hayalde canlandırmak, simgeleştirmek, imgelemek.

Tedirgin Etmek; Rahatını, huzurunu kaçırmak, bizar etmek.

Tekmil Vermek; Bir astın, bir üste bir iş veya durum konusunda bilgi vermesi.

Tereciye Tere Satmak; Bir şeyin uzmanına o şeyi öğretmeye kalkışmak.

Toparlamak; Toplu bir duruma sokmak, bir araya getirmek, toplamak. Neler üzerinde durulacağını düşünerek onları bir araya getirmeye çalışmak.

Vız Gelmek; Daha çok “Vız Gelip, Tırıs Gitmek” şeklinde kullanılan bir deyim. Göz önüne alınmaya değer görülmemek, hiçbir değeri, önemi olmamak. Hiç önem vermemek, önemsiz saymak, aldırış etmemek, aldırmamak.

Yan Gözle Bakmak; Bakmıyormuş gibi yaparak göz ucuyla, belli etmeden bakmak.

Yaygarayı Basmak; Bir şeyi bahane ederek yüksek sesle, aşırı bir tepkiyle bağırıp çağırmak.

Yıldızları Barışmamak (Yıldızları Barışık Olmamak); Aralarında görüş, duygu ve düşünce bakımından birbirleriyle anlaşmış, uyuşmuş olmamak.

Zonklamak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.

(4) Ana Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş gen, ya da pek küçük kucak çocuğu. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi.

Aşağılık Kompleksi; Aşağılık Duygusu. Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.

Aşna Fişna (Aşna Fişne); Yöresel olarak; “Meşru bir karı-koca birlikteliği, zifaf” anlamlarında kullanılan bir sözdür. Aganigi Naganigi, İnna-Minna, İngiri-Mingiri kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş. Gizli dostluk.

Baskıcı Rejimi Uygulaması; Otoriter Rejim, istibdat uygulama. Yöneticilerin ülkelerini sert kanunlarla idare etmesi. Ailede büyüklerin küçüklerine uyguladığı baskı (tahakküm).

Başı Bağlanmak; Söz kesilmek, Nişanlanmak. Evlendirilmek. Birini yandaş olarak kazanmak, kendi yanında tutmak.

Bilmem Ne Cenneti; Öbür dünya, ya da saklanarak söylenen eşek cenneti.

Boynu Bükük; Üzüntülü, durgun, kimsesi, arkası olmayan, zavallı, melül.

Civcivli Zaman; Gürültülü, patırtılı, telâşlı, hareketli, heyecanlı zaman.

Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.

Çin Çin (Çın Çın); Metal veya cam bir nesneye vurulunca çıkan sese benzer bir ses çıkarılması. Genelde içki masalarında “Haydi! Kadeh tokuşturalım!”  anlamında söz.

Danışıklı Şike; Aslında şike kelimesi danışıklılığı, karşılıklı sözleşme veya anlaşmayı anlatmaktadır. Söz kişi tarafından yanlış kullanılmıştır. Evvelden haber verilerek, hazırlıklı olarak yapılan eylem, denebilir.

Durum Muhakemesi; Bir görevin yapılması, bir işin sonuçlanması için durumla ilgili en uygun seçeneğin araştırılması, kişi, kurum ya da müesseselerin tip ve seviyelerine uygun çalışmaları durumu.

Eli Açık; Cömert. Parasını, malını, elinde bulunanı esirgemeyen, her zaman her şeyini başkaları ile paylaşan. Bol ürün veren, verimli.

Esbabı Mucibe;  Tam anlamı; icap eden, gerektiren sebepler, yeni Türkçemizle gerekçeler.

Eti Ne, Budu Ne; Parası yok denecek kadar az. Olanakları, gücü kısıtlı. Çok küçük, küçücük, çelimsiz, güçsüz.

Gacır Gucur (Gacır Gacır); Çirkin ve kulak tırmalayıcı biçimde çıkarılan ses.

Gecenin Kör Vakti; Gecenin ilerlemiş ve en karanlık olduğu an. Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.

Gıcır Gıcır; Tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl. Gıcırtı.

Gönlünün Sultanı; Sevdiği, âşık olduğu, ya da âşık olacağının simgesel ismi, görüntüsü.

Göz Aşinalığı; Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma. Uzaktan ve zaman zaman görmekten ileri gitmemiş olan tanışıklık.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hapırsa Da, Hupursa Da Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şeyi her ne olursa olsun her hal ve şartta vaz geçmeksizin uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.

Hayat Tecrübesi; İnsanların yaşadıklarının beyninin bir köşesinde saklı kalması, gerektiğinde kullanması veya ihtiyacı olanlara aktarması.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

İnternet Kafe; Bilgisunar (Bilgisayar) evi. Siberkafe (Siber Kafe), ücretli olarak internet erişimi sağlanabilen, bu erişimin ücretlendirilmesinin genellikle dakika ve saat baz alınarak yapıldığı sosyal alanlardır. Bazı kafeler ücreti saatlik almak yerine, günlük veya aylık abonelik sistemiyle alırlar.

İstem Dışı (İstemsiz); Yapılması insanın kendine bağlı olmayan. Günlük hayatta istem dışı birçok hareket yaparız bunlara örnek olarak hapşırma, esneme, göz kırpma, nefes alma ve çeşitli refleks hareketler gösterilebilir.

Kargacık Burgacık; Daha ziyade yazılar için kullanılan, şekilsiz, çarpık, düzensiz anlamında yazı. Eğri-büğrü, okunaksız, kötü.

Keyfinin Hatçe Ablası; Keyfinin Kâhyası deyiminin özelleştirilmiş biçimi. Birisine karışma hakkı olmadığı halde, karşısındakinin istediği şekilde yaşamasını, hareketini, eylemlerini engelleyen bayan kişi.

Kıt Akıl; Aklı kıt. Doğrusu az, yanlışı çok olma, aklını gereği gibi kullanmakta zorlanan.

Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

Konuşma Âdâbı; Doğruyu söylemek, yumuşak bir dille konuşmak, anlaşılabilir olmak, ses tonunu ayarlamak şeklinde dikkat edilmesi gereken hususlar.

Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.

Okkalı Türk Kahvesi; Bol kahve ile yapılmış ve büyük fincana konmuş kahve.

Slayt Projeksiyon;  Slayt Projektör, Saydam Resim Göstericisi de denmekte. Harici kaynaktan (bilgisayar vb. gibi) alınan saydam resimleri sinyaller aracılığıyla perdeye yansıtmakta kullanılan gösterici çeşidi.

Şeytani Tebessüm; İnsanı bir anda baştan çıkarabilecek, içinde, nefsinde canlılıklar yaratabilecek, genel olarak tehlikeli olabileceğinden bahsedilecek gülümseme, tebessüm.

Ya Herrü, Ya Merrü:  Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim.  “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” Bir işe girişirken her türlü kötü olasılığın sonuç her ne olursa olsun gibi göze alındığını belirtmek için kullanılan söz dizisi denilebilecek bir deyimdir.

(5) Halley Kuyruklu Yıldızı; 75-76 yılda bir görünen ilk kez 1758 yılında Edmond Halley tarafından keşfedilen kuyruklu yıldız. En son 9 Şubat 1986 yılında çıplak gözle görünen kısa periyotlu yıldız olup Hüseyin Rahmi GÜRPINAR öyküsündeki hanımların “Halamın Yıldızı” deyişlerini nükteleştirmiştir.

(6) Votkalı Hoşaf; Aziz NESİN’e ait öyküsünün adı; “ALIRSINIZ CENNETİ” başlığı iledir (Ben zevk aldım, umarım okuyanlar da zevk almıştır, ya da alacaklardır. Kısaca; kaza ile votkalı hoşaf içen imamın başından geçenlerin öyküsüdür).

(7) Gönül Kiminse Güzel Odur; Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. (Neşet ERTAŞ) Sözün aslı; “Gönül kimi severse güzel odur!” şeklindedir.

(8) Hem ağlarım, hem giderim; İnsanın çok istediği bir şey olurken ortaya çıkan sıkıntıları görmezden geldiği (özellikle gelin olurken ağlanması) içten içe mutluluğun belirtildiği anlar için kullanılan bir deyim.

(9) Afternoon (İngilizce); Öğleden sonra. Good Afternoon; Tünaydın

Mosquitos (İngilizce); Sivrisinekler.

Don't you know? Nobody loves you as much as I do. Because you’re my first and last lover; “Seni hiç kimse benim kadar sevemez, bilmiyor musun? Çünkü sen benim ilk ve son aşkımsın” şeklinde İngilizce söz.

1998 Yılında “GEÇMİŞE YOLCULUK” adlı dizelerimin bir kıtasında bu deyişi şöyle şekillendirmeye çalışmıştım;

Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu;
Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’
Sözün devamı gelmişti; ‘As much as I do!’
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu…”

To be or not to be, that is the question (Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele). Romeo-Jüliet (Romeo ile Jüliet veya Romeo ve Jülyet); Orijinal adı; “The Most Excellent and Lemanable Tragedy of Romeo and Juliet” isimli William SHAKESPEARE’ye ait tiyatro eseridir. Gerçeğe çok yakın bir aşk romanı. Sinemaya da uyarlanmıştır. 

(10) Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

(11) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf kadar ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz”  “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” Talib-i KADİM şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”

(12) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(13) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.

(14) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

(15) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…

(16) Bir yudum su veren olmasın; Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(17) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın! / Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. / Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.

(18) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “HAK ETMEYİ BİLMEK!”

(19) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ (Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz).

(20) Anne Üzerine Söylenmiş Sözler;  Hepsini bir araya toplamak mümkün değil bence, ancak bir, kaç örnek vermem gerekirse şunları sıralayabilirim; “Ana başa taç imiş, her derde ilâç imiş, bir evlât pîr olsa da, anaya muhtaç imiş. Ana kucağı insanın her yaşta aradığı yerdir. Anamın ekmeğine kuru, ayranına duru demem. Anasının bastığı yavru incinmez. Ana kucağı, cennet bucağı. Ana hakkı ödenmez. (Anneler, bedenlerinin bir parçası gibi gördükleri evlatları için her türlü fedakârlığı yapmaktan kaçınmazlar. Anne karnında başlayan bu fedakârlıklar göz önüne alındığında, hiçbir insan annesinin kendisi için yaptıklarının karşılığını, kolay kolay ödeyemez…) gibi.

(21) Hakkımı Helâl Etmem; Genelde isyankâr çocuklarına karşı babaların, analarınsa “Analık Hakkımı, Sütümü” şeklinde destekli olarak ettikleri ileriye doğru dönük saçma, korkutucu, yanlış, haksız ve manevi baskı içeren sırf  kendi istek, arzu ve dileklerinin kabul edilmesi yönünde bir söz dizisi. Oysa kutsal kitabımızda bu konuda İsra Suresi 23. Ayeti ne güzel nasihat vermektedir; “(Rabbin), anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle!”

(22) Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın Beynin yarattığı hisleri, hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Varsanım, sanrı ya da kısaca var sanma da denebilir. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.

(23) İroni (Tariz); Eski Yunanca da EIRENEIA şeklinde söylenen tam söylenenin aksinin anlatılmaya çalışıldığı, ciddi görüntü altında mizah şeklinde söylenen bir kavram, ya da sözdür. İroni de eleştiri saklıdır, jestler, seslerin tonlanması söylenilmek istenilen(ler)in altını çizecek gibisine hissettirilir. Etkiyi artırmak için bir şeyin, sözün tersini söyleyerek, anlamını değiştirerek biri ya da olayla kasıtlı şekilde alay etme, ne demek istediğini, niyetini, maksadını belli etme.

(24) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(25) Öleceğimi de bilirsin; Nasrettin Hoca ağaca çıkar,  dalı kesmeye çalışırken oturduğu dalı kestiğinin farkında değildir. Komşusu “Kesme, düşersin!” der, hoca dalı keser, düşer ve komşusuna yetişir; “Düşeceğimi bildin, öleceğim vakti de bilirsin!” der.

(26) Küçümseme kimseyi, nokta küçüktür, ama cümleyi bitirir. La EDRI

(27) KARATEKİN, Erol. 2000 Yılı. “Ö NOKTA”

(28) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(29) Kader böyle imiş...  Beste ve Güftesi; Coşkun ERDEM'e ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(30) Zorla güzellik olmaz; Kişiye, beğenmediği şey zorla beğendirilemez. İnsana, zor kullanarak bir şey yaptırılamaz.

(31) Oy Trabizon, Trabizon, içi kalaylı kazan, diye başlayan (Tarbızan, Trabzan şeklinde de söylenen) ve o yöreye ait türkünün bir dizesidir; “Efkârlı günlerimde geldi çattı Ramazan!”

(32) Yüz Verdik Deliye (ya da Ali’ye yahut da ayıya) Geldi Bilmem Ne Yaptı Halıya; Bir insana hak ettiğinden fazla verilen değerin o insanı şımarttığına dair bir terim.

(33) KARATEKİN, Erol. 2021 Yılı. “OLURUM!

(34) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “SEN İSTEMESEN DE (OLACAĞIM!)

(35) Demokles’in Kılıcı; Her an tehlike altında olmak.

(36) Couvade Sendromu, Eşleri hamile olan erkeklerde psikolojik nedenlerle ortaya çıkarak, hormon seviyelerindeki değişimlerle birlikte hamileliktekine benzer fiziksel belirtiler ortaya çıkmasına neden olur. Bu sendrom (hastalık tablosu), herhangi bir hastalık olarak ele alınmaz. Ortaya çıkmasında iki önemli faktör rol oynar; stres ve empati (duygusal birliktelik).

(37) Gök Görmedik (Gökgörmedik); Sonradan görme, görgüsüz, eksikliklerini kabul etmeyen, özellikle ani varlığa kavuşanların tavrı (Gök görmediğin oğlu olmuş; Sözün aslı; Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi).

(38) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SENİ YAŞAMAK DA…”

(39) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “ANNENİN NİNNİSİ” Şiirin aslında “söyleyecekti” şeklinde olan söz; söylüyordu” şeklinde değiştirildi.

(40) Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir. (Espri niteliğinde Hipokrat Yemininin Tıp Fakültesinde yapılma şekli; TIPOKRAT YEMİNİ)

(41) KARATEKİN, Erol. 2012 Yılı. “DATÇA-BODRUM-İZMİR-ANKARA DÖRTGENİNDE (1)”

(42) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “BİR BEBEK”

(43) KARATEKİN, Erol. 2006 Yılı. “EN GÜZEL BEBEK”

(44) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “ÜÇ SES Mİ DÜNYADA TATLIDIR YALNIZ?”

(45) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı.  “ÖFKELİ BEBEK”

(46) Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun, gördün güzelleri beni unuttun…  Kayseri yöresine ait türkü (Hatırlandı)..

(47) Süt Koruması (Laktasyon Amenorisi); Emzirme ile korunmaya halk arasında oluşmuş bir deyiş. Doğum sonrası süt oluşumunu ve salgılanmasını sağlayan Prolaktin denilen hormon kadınlarda yumurtlamayı ve regl olmayı sağlayan östrojen ve progesteron hormonlarını baskı altında tutarak regl olmayı ve yumurtlamayı önler. Emzirme sıklığının, ek gıdalara geçişin, gece emzirmelerinin devamı süt korumasında etkilidir.

(48) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.