Gençliğinin oldukça büyük sayılacak bir bölümü tükenmişti hapishanede. Sonra bir pundunu bulup(1) kaçmış, aç-susuz günlerce kendini bir yerlerde gizledikten sonra kara trenin bir havadar bölümünü kendine mesken edinerek yola çıkmıştı, neredeyse yarı çıplak.
Umudu kendisine iftira atan asıl suçluları bulmaktı.
İnanmadıkları halde kendisine gerekmeyen cezayı vermek zorunda kalan hâkim ve savcıya o suçlu, ya da suçluları teslim etmekti amacı. Bu dünyada sadece varlıklı ve arkası olanların değil, garibanların(2) da yaşam haklarının olduğunun ispatı gibi.
Hareket eden trende dermanının son kertelerinde(3) gibiydi, hatta tükenmek üzere. Hayıflanıyordu(1), bu dünyadan suçlu gibi, kendisini ispat edemeden göçecek olmasına.
Kin tutmak, öcünü almadan ölmek gibi kavramlar aklının ucundan bile geçmiyordu, çünkü karşısındakinin kim, ya da karşısındakilerin kimler olduklarını bile bilmiyordu ki!
Kara tren yavaşlamıştı, bir rampayı(2) tırmanma çabasında olsa gerekti, herhangi bir duracağı istasyonda kendisini riske atmaktansa(1), yavaşlayan trenden ya herrü, ya merrü(4) diyerek atlamasının uygun olduğunu düşündü, köpeklerin dalaşmayacakları(1), kurt, tilki ve andıkların(2) tadına bakmak için ısrarlı olmayacaklarına, elleşmeyeceklerine inandığı.
“Ya Allah!” deyip son basamaktan bırakıverdi kendini boşluğa, “Allah!” kelimesini defalarca tekrarlayarak çünkü bu bilmediği mekânda trenin geçtiği en yüksek yarda bırakmıştı kendisini boşluğa. Yuvarlanması ancak sona erdiğinde tamamen tükendiği hissini yaşıyordu.
Yanlışlıklar içinde olsa da kendisine gerekli olmayan bedenini vahşi hayvanlara teslim edebilirdi. Ancak bunun için de önce ölmesinin gerektiğini düşünüyordu, demek ki beyni hâlâ işlem görecek şekilde ve kadar çalışıyordu.
“İyi ki bir tünelde, ya da korkuluksuz bir köprüde atmaya kalkışmamışım kendimi!” diye düşündü, ırmağı bırak, dere bile olsa külçe gibi yığılırdı. Ama bir yudum da olsa su ne kadar da güzel akıp iner, giderdi boğazından.
Sabahın ilk ışıklarının yolda olduğu, fazla uzak olmayan minareden ezan sesi kulağına ulaşırken yitirmişti kendini, tam bir teslimiyet halinde güneşin yükselişinde, bilinçaltında göçüşüne hazır olmasının gerektiği düşüncesiyle kelime-i şahadet(5) getirmeyi anlatma derdindeydi kendisi kendisine.
Dinine son nefesinde bile bu kadar bağlı olan bir insanın katil olması mümkün müydü, yaratılışına göre?
Nasıl olsa biri, ya da birileri bulurlardı kendini, ya da kendinden arta kalanları, “Bir garip ölmüş, diyeler... (6)” modunda.
Gerçekten kimdi, üstünde bir-iki çul(2) parçası dışında hiçbir şey yoktu. İsmi, evet ismi hatırındaydı; Hamza. Anne adını şu an hatırlamıyordu, hem ölecek olduktan sonra hatırlasa ne olurdu ki? Garipler(Kimsesizler) Mezarına(7) gömülürken anne adıyla “Filânın Oğlu” demek yerine ilk annemizin adıyla “Havva’nın Oğlu!” deyip gömerlerdi, olur biterdi.
Kendi adı bile bilinmezken, belli değilken kim ihtiyaç duyacaktı ki anne adına zaten? Hatta imam; “Nasıl bilirdiniz? Hakkınızı helâl eder misiniz?” diye bile sormayacaktı, muhtemelen. Cemaate; “Gömün Garibanı, Kimsesizler Mezarlığına!” derken herhalde kendi için defi belâ(3) kabilinden hazırlanmış mezara sığıştırılıverecekti(1).
Çevresinde farklı bir soluk, leş gibi(3) olan bedeninin kokusunu bile bastıran bir ten kokusu hissetti. El yordamıyla her ihtimale karşı kendine silâh olacak bir şeyler arayışında eline ufak bir taş parçası ilişti. Doğrulmak istedi, olmadı, boylu boyunca serildi yere, gözlerini açma gayretiyle.
Başına dikilmiş bir Yörük Kızıyla(8), atı üstünde heybetli bir görüntü çekti dikkatini, buzlu cam gibi olsa da. Genç kız başından uzaklaşırken at üstündekinden oldukça şiddetli bir kamçı ulaştı yanağına, hissettiği ve fakat acısının farkına varamadığı.
Demek ki adım adım ölüme yaklaşıyordu, kamçıyı umursamadığı için. Ancak kendine iftira atanları adalete teslim edemeyecek oluşunun hüznüyle kahrolduğunu hissediyordu.
Gördüğünü sandığı at üstündeki o heybetli şey, kolunu uzatmış ve Yörük Kızı dediği şey bir çırpıda atın terkisine yerleşmişti, belki de kendisi öyle düşünmüş, kurgulamış, belki de gerçek, gerçekten öyle yaşanmış olabilirdi, uzaklaşan nal seslerinde.
Sonra gene yaklaşan nal seslerine ek olarak, narin, ince sessize yakın çarık(2) sesleri ulaşmıştı toprakta yansıyan, dudaklarına değen matara bir anda canlandırmıştı kendisini, sonuna kadar bir çırpıda bitirmişti, mataradaki suyu;
“Su! Su! Allah’ım sana şükürler olsun, su!” deyip gözlerini açtı. At üstündeki heybetli yerinde duruyordu.
Yörük kızı cebinden bir elma çıkarttı, Hamza, çerine-çöpüne bakmaksızın(1) iki ısırışta tüketiverdi onu da.
Hamza, Yörük Kızına minnetle bakarken, heybetli görüntü onu sırtlamış, yedekteki atın üzerine bir küfe gibi bağlamış ve genç kızı yine kolunun desteğiyle terkisine almıştı(9)…
Geniş bir avluda çözülüp kerevete(2) çöktürüldüğünde susuzluk ve açlığında bir sürahi su, alelusul yapılmış olsa da bir tas çorba ve kocaman bir tavuk ile bir somun köy ekmeği beynine kan gitmesi için yeterli olmuştu.
Sonra “Yunağa…” deyip bir-iki pehlivan yapılı kişi hamama sokmuşlardı onu, saçlarını sıfır numara, sakallarını dibinden bıyık bırakmaksızın kazıyarak ve daha sonrasında da adını bilmediği heybetlinin kendisine bol gelen elbiseleri ile donatmışlardı onu.
O elbiseler içinde hapishane artığı, çiroza(2) benzer bakımsız bir pehlivan gibiydi.
Karşısına dikildi “Heybetli” adını taktığı heybetli adamın;
“Adım Habib! Nerden gelir, nereye gidersin, adın ne, sanın ne? O çukurda ne arıyordun? Tahsilin, yerin, yurdun? Önce bir iyice dinlen, rahat uyu! Sakın kaçmaya falan kalkışma! Malûm; karnı doyanın gözü yolda olurmuş!..
Anlamadan, dinlemeden bir yere salmam seni. Çiftlik muhkem(2), ama gene de başına bir adam dikeceğim!”
“Olur mu Habib Abi? El uzattın, su verdin, ekmek, aş verdin! Ben size kul-köle olmayı(1) düşünürken nasıl nankörlük ederim(1) ki size?”
“Yüzündeki kamçı izi desem?”
“O perişanlığımda hissetmedim bile, gerçi analar için söylenmiş, ama insanın Habib Abilerinin de vurduğu yerlerde gül bitermiş diyesi geliyor!”
“Şakan için sağ ol, ama yersiz, isabetsiz ve gereksiz!”
“Şaka değil gerçek, minnettarlığımı anlatamamamın aczi. Sağ ol abim! Dinleneyim, istediğin her şeye cevap vereceğim, ancak öncelikle bu kadar büyük ve merhametli bir insan olarak öncelikle bilip öğrenmeniz gereken şey, ben bir hapishane kaçağıyım, benim yüzümden başınıza bir şey gelsin istemem, ekmeğinizi yedim, tekrar ediyorum, minnettarım.”
Kesik, kesik konuşuyordu, ya da öyle olmasının gerektiği kanısında olsa gerekti;
“Her mahkûmun mutlaka dillendirdiği gibi, ben de aynı şeyi söyleyeceğim, eğer bana inanırsanız. Bana karşı haksızlık yaptılar, iftira ettiler, katil dediler falan gibi yavan sözlerimle sizi meşgul etmeye asla hakkım yok!”
“Bak arkadaşım, genç adam, ya da Hamza! Burası kuş uçmaz, kervan geçmez bir yer değil, şehrime neredeyse iki adım, üstelik şehirde beni tanımayan yok. Sen şu ya da bu şekilde misafirimsin. Anlamadan, dinlemeden herhangi bir harekete kalkışmam bana yakışmaz. Üstelik burada, patron, ağa, mal sahibi ne dersen o benim.”
O da durakladı, belki birkaç saniye kadar;
“Müsaade et de insanlar hakkında biraz bilgi birikimim olmuş olsun. Anladığımı karşımdakinin başlangıç ertesinde ne olduğunu bildiğimi iddia edeyim. Ayrıca dürüstlüğünü alkışladığımı da söyleyeyim sana…
Şimdi git, rahatça uyu, dinlen. Benim üstesinden gelmem gereken işler var. Sanırım bugün, gün epeyce uzayacak, öğrenmem, bilmem gerekenler konusunda…”
Uyudu Hamza, geçen zamanın farkında olmaksızın, aç tavuğun kendini darı ambarında sayıklamasında(10). Çünkü o, öncesinde hissettiği beden kokusunu yine yanı başında
hissetmişti sanki. Ürkerek, hatta korkarak çekince ile açtı gözlerini.
“Sıhhatler olsun! Sadece merak ettiğim için geldim başınıza, ben Gamze, Habib Ağabeyimin bir küçüğü, daha doğrusu tek kız kardeşi. Haydi, uyumaya devam et! Sanırım ağabeyimle uzundan öte, çok uzun bir sohbetiniz olacak!”
“Bak bacım! Ben bir hapishane kaçağıyım, haklı, haksız her neyse…”
“Biliyorum, ağabeyim anlattı kısaca biraz. Sanırım, uzunca sürecek dediğim sohbetinizde ben de yanınızda olacağım…”
“Bak Gamze bacım. Okumam yazmam yok desem, yanlışım olmaz, üstelik çileli(2) geçmiş bir hayatım var, belki şu anda sırası-sekisi değil(3), ama güzel, çok güzel bir kızsın. Rabb’ım bahtını açık etsin, ‘Bacım, kardeşim!’ dedim…
Sakın yanlışlıkları yaşama gayretinde olma! Ekmeğini yediği yere nankörlük etmek isteyene de sakın izin verme!”
“Ne demek bu şimdi? Hem ‘Tahsilim yok!’ diyorsun, hem de darmadağınık, dolaşık sözler sarf ediyorsun!”
“Hapishane de bir okul, eğer müdürü sağlamsa. Kitapları okuyor, bilmediklerini öğreniyorsun, adam olma gayretiyle, adam olmaya(11) yakın. Eğer niyetin ciddi ve içeridekiler de en az senin kadar öğrenmeyi düşünüyorlarsa, satrançta bile ustalaşıyorsun…
Ben diyeceğimi dedim, kapalı değil meramımı anlatmayı düşündüğüm açık sözlülükle…”
Bazen insanın nutku tutuluyordu, bilinen ya da bilinmeyen bir şekilde, Hamza’nın hangi kulvarda olduğunu bilemediği;
“İnsan bazen acıma duygularını engelleyemez, başka anlamlar çıkarmaya çalışır. Benim demek istediğim bu işte!..
Sakın! Sakın benim gibi acınmayı hak etmeyenlere acıma ve onların da bu acıma ertesinde nankörlük etmelerine sebep olma, bazı konularda susuz, uykusuz, bilgisiz olanlara uyma demek, ikaz etmek istedim, yol yakınken…”
Gerekli bildirimi yaptığına inanıyordu genç adam, daha ilk görüşte içindeki kıpırtıları önleme arzusuyla, hak etmediğine, insan nasıl alıcı gözüyle bakardı ki? Devam etti;
“Eğer izniniz ve yardımınız olursa temizlenmem, katil olmadığımı ispat etmem, hakkımı savunmam için sizin ve ağabeyinizin yardımlarınızı dileyeceğim bir süre buralarda kalmak dileğime ek olarak. Danışmak, görgü ve bilgilerinizden yararlanmak istiyorum, çünkü akıl akıldan üstündür!”
“Beynin hâlâ firar ettiğin zamanki gibi çalışıyor, buraya gelmekle hiçbir ilerleme kaydetmemişsin! Haydi, tekrar uyumaya devam et, bazı şeyler kolay değildir, uyu ki aklın başına gelir, beynin çalışmaya alışır!”
Bir veda kelimesi bile tüketmeksizin ayrılmıştı Gamze, Hamza’nın başından. Duyguları konusunda sıkıntı çekmeksizin Hamza uykuya dalmıştı yeniden…
Sonra ve bu kez Habib dikilmişti Hamza’nın başına.
“Uyanma niyetin var mı? Yeterli değilse, yarın, öbür gün de gelirim başına, ama bu sefer bir kova suyla!”
“Günlerin, aç-susuz ve uykusuz yorgunluğunu dindiremedim abi, gördüğüm yakın ilgi ve insanlığın şımarıklığını yaşıyorum, sanki hak etmeyerek de olsa yarın sabaha kadar şefkatinize sığınıp izin istesem…”
“Oldu genç adam, sabah ola, hayrola, ‘Bir güğüm su da hazır ola!’ desem mi?”
“Gerek kalmayacak abi!”
Bir tam günü ve gecesini bedenine ihanet etmeden geçirmişti Hamza, daha önceki ihanetlerini unutarak (sanki).
Sorgulanması kahvaltı masasında başladı;
“Tüm yaşadıklarını yahut da sana yaşatılanları ağabey-kardeş gibi, noktasına virgülüne kadar en ince detaylarını bile atlamadan anlat ki; ben de işimi gücümü bırakıp sana destek olmaya gayret edeyim…”
“Fazla ilklere ya da teferruata gerek yok abi. Annemi ve babamı da yitirdiğim bir yangın liseyi bitirmemi engelledi. Perde arkasındaki birilerinin köpekleri, saklandığım her yerde beni bularak evin arsasına ait tapusunu kendilerine vermemi istediler. Önceleri güzellikle, para teklif ederek, sonraları ise zorla ve tehditle…”
Bir süre eli şakağında hatırlamak ister gibi durakladı Hamza.
“Sığındığım bir inşaat artığında, daha önceden görüp, bilip, tanıdığım yaşlı bir garibanla birlikteydik. O gün gençten biri; “Sevabıma’ diyerek gobit(2) ısmarlamıştı ikimize de.
Ve biz o sığınakta gobitleri yer yemez mayışmış(1) ve kendimizden geçmiştik…
Kendime geldiğimde elimde kanlı bir bıçak ve o ihtiyarın delik-deşik üstünden kamyon geçmiş gibi sureti yanımdaydı ve kendime geldiğim anda polisler de beni yaka-paça götürmek için başıma dikilmiş, bekliyorlardı…
Neler anlatılmadı ki aleyhimde? Annemin, babamın ve ihtiyar amcanın katili bendim, tüm uydurulmuş deliller aleyhimde idi, hatta sapıklığım bile söz konusuydu da, Allah’tan otopsi bunu reddetmişti…
Hâkimin de, savcının da, inanmadıklarına adım gibi emin olmama rağmen, sorgulanmıştım ve onlar cezalandırmışlardı beni, belki de istemeyerek…
Yaşamımda ilk kez jandarmalar arasında, kolları kelepçeli olarak ve Zabıt Kâtibi olduğunu söyleyen biri ile hapishaneye gelmiştik…
Muhtemelen benden haberi olan ve yasalar nedeniyle eli-kolu bağlı olup, elinden bir şey gelmeyen müdür, acıyan gözlerle beni süzüp jandarmaların ellerindeki evrakı imzalayıp beni teslim almıştı.
O arada o Zabıt Kâtibi de o moral bozukluğu nedeniyle niteliğini bilmediğim, okumayı aklımdan bile geçirmediğim kâğıtları imzalamış ve imzalatmıştı, “Mahkeme gereği” diyerek…
Neden sonra fark etmiştim müdür beyin ses çıkarmaksızın şaşkınlık dolu gözlerini…”
Bir nefes alımı durakladı Hamza, soğumuş çay bardağı dibindeki şekeri o soğukluğa iliştirmek istercesine çalkalayıp fondip yaptı(1), derin bir iç çekişle nefes alıp anlatmaya devam etme gayretini yaşadı;
“Günler geçmiyordu, o filmlerdeki gibi duvarlara çentikler atmayla. Neredeyse masumiyetimi kendim bile reddedecek gibiydim. Bir çöp dökülüşünde muhtemelen gardiyanın bile bile göz yumarak kendini riske atmasıyla firar ettim. Sonrasını biliyorsunuz işte…”
“Bugünden tezi yok, sakal bırakacaksın. Gamze sen de kardeşim, bu genç adamın yüzünü Arap Kırması(3) gibi boyamayı öğreneceksin. Ayrıca çocuklardan biri seni şehre götürsün, kimseye hissettirmeden bana fazla dikkati çekmeyecek gibi hırpani(2) bir dilenci kıyafeti al, getir!..
Ayrıca benim temiz takımlarım da bir çanta içinde hazır olsun. Bu adama da boyuna bosuna uygun bir elbise al, yolumuz uzun, meşakkatimiz(2) belki de ondan daha uzun olacak…
Çiftlikte, onu görenler dışında kimsenin haberi olmayacak Hamza’dan. Çünkü Hamza’nın sözlerinde inanmadığım bir bölüm yok! Yapacak çok işim var, üstelik hemen hazırlanmalıyım da…”
“Ne gibi abi?”
“Verdiğin bilgilere göre hapishane müdürü ve gardiyanla görüşmem gerek. Sonra tarif edeceğin şekle göre, size ‘Sevabına’ gobit ikram edeni ve Zabıt Kâtibini bulmalıyım…
Ayrıca hapishane müdürü mutlaka biliyordur, o hâkim ve savcının kanaat ve şüphelerini sorgulamam gerektiği düşüncesindeyim. Yani yapacak çok işim var!”
“Ben buna lâyık mıyım abi, nihayeti yalanı doğrusu belli olmayan bir hapishane kaçkını…”
“Seni zorlamaksızın yaşadıklarını anlattın dürüstçe, eklentisi var, ya da yok, seni ihbar edeceğimizi düşünmeksizin ve umurunda değilmişçesine. Dizeleri geçiyor şairin aklımdan; ‘Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem; Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem! (12)” O halde sana el uzatmam, senin de bunu reddetmemen gerek!”
Gamze çarşıya çıktı, istekler için, hatta diş fırçası, tıraş sabunu, jilet gibi gerekli olduğunu düşündüğü şeyleri bile almıştı.
Ve Habib bir sabah, çok, çoktan çok erken bir saatte o eski model kamyonet ve avamdan biri gibi hırpani kıyafetiyle çıktı yola, Hamza’nın dürüstlüğünden şaşmayı aklına getirmeksizin.
Her şeyi anlatmıştı Hamza dobra dobra(1) ve yol, iz belirtmeye çalışarak, daha doğrusu anlatılanlardan şehir, hapishane, cinayetin işlendiği söylenen yarım inşaatın ve yanan evinin krokisini çizip Habib’e vermiş olarak.
Elbiselerini değiştirerek hapishaneden başladı görevine Habib, müdürle ve gardiyanla görüştü bir arada...
Müdür kanaatini, izlenimlerini anlattı;
“Kaçağınız şu anda misafirim, ona inancımı yitirinceye kadar benimle! Suçluysa; ‘Şeriatın kestiği parmak acımaz!(13)’ elimle getirip teslim ederim, ama şimdi ve hemen değil!” demesini duymamışçasına ve firara sebep olan gardiyan için gereğinin yapılmadığını müjdeler gibi…
Gardiyan başına taş yemiş gibi bayılmış, çöp kamyonunun şoförü ağzında sigarayla işini(!) yaparken aynı akıbete uğramış ve mahkûm koşarak kaybolmuştu, karanlıkta! Allah, gardiyanı ve şoförü esirgemiş, ikisine de fazla bir şey olmamıştı!
Hamza’nın maksadının; masumiyetini(2) ispatlamak, aklanmak(1) olduğunu koğuştaki diğer mahkûmlar da, müdür de, sadece firara sebep olan gardiyan değil, diğer gardiyanlar da biliyorlarmış.
Yazılı yasalar değil, vicdani yasalara(14) göre bir kısım şeylerin bir kısım insanlar tarafından hak edilmiş olması gündemlerindeydi.
Habib’e göre hâkim ve savcının kanaatleri de kendilerince hapishanedekilerden farklı değildi, yasalara uymak mecburiyetinden dolayı gereğini yapmış olmalarının hüznü yüzlerinden okunuyor gibiydi.
Verilen cezanın en alt seviyede olması için gayretlerini esirgemediklerini anlatma çabasını göstermişlerdi. Firarinin kendi misafiri olduğu sözüne kulak asmaksızın, ya da safsata(2) gücünde oluşuna inanarak kıyafetine bakarak Habib’i Şehir Kulübüne davet etmişlerdi.
Peki, halk ne diyordu, onların da nabzını yoklamak(1) gerekiyordu, mutlaka kulağı delik(3), çenesi düşük(3) biri, hatta birileri olmalıydı.
Birkaç kıraathane denilen kahveyi, meyhaneyi dolaştı, sadece maden sodası içerek, hırpani kıyafetleriyle.
Nihayetinde meyhanelerin köşelerinden birinde; “Gel, tezkere gel! Ne olacak bu memleketin hali, yav?” tavrında iki ayyaşla karşılaştı, ikramından mutlu olacaklarına inandığı. Ufak bir şişeyi gıdım gıdım üleşir(1) modundaydılar.
“Neşeniz bol olsun, ağalar!”
“Sen de kimsin yav?”
“Serserilikte uzman, cebinde parası olan hıyarın teki... Sohbetinize özendim, rakı ve mezeler benden. Ben de size katılabilir miyim?”
“He! O zaman başka! Gel otur!”
“O zaman şu kalan şişeyi fondip yapın da yenisini ısmarlayayım!”
Ayyaşlar teklif için dünden razı gibiydiler.
“Garson! Ben bugün istiap haddimi(3) aştım, arkadaşların sohbetine katılayım istedim. Ya bu masayı temizle, ya da bize bir başka masa göster!”
Başka yer olmasa gerekti, komiler koşuşturdular, bir meyhaneye yakışmayan, belki de boğaz tokluğuna çalışan garibanlar. Masa bir anda boşaltılmış ve tekrar bir anda donatılmıştı.
“İçkiyi fazla kaçırmışım, dedim ya. Sen hesabı söyle, tozutmadan(1) ödeyeyim ki, arkadaşlara karşı mahcup olmayayım!”
Habib, söylenen miktarı cebinden çıkardı, katlanmış olarak özenle saydı ve sarhoşların ve meyhanecinin güvenini pekiştirmek için; “Üstü kalsın!” dedi.
Lâf lâfı açtı, söz sözü, kelimeler kelimelerden taştı. Meyhane kapanırken öğrenmek istediği çok şeyi öğrenmişti, ikisinin bir ağızdan konuşmalarına bile tahammül ederek.
Enteresan olan, temiz havaya çıkınca birinin;
“Sen buralardan mısın yav? Seni tanıyamadım da…”
“Olur mu abiler! Ben Kara Osman’ın torunu Habib!”
Aslında kendisi Kara Osman’ın torunu değildi, ancak Kara Osman çiftlikteki elemanlardan birinin üst soyundandı ve onun çocuklarından çiftlikte çalışan birinin kızlarından birinde, yani Kara Osman’ın torunlarından birinde gönlü olup da kendini ispat edemediği idi.
“He!” dediler bir ağızdan. “Hatırladık! Biz de seni yabancı biri sanmıştık. Yaşıyorsa Osman Abiye saygılarımızı ilet, zamanında çok iyiliğini gördük onun!”
Ufak, ufak at da civcivler yesin(15)!
Sallana sallana bir yöne doğru yönelme çabasındaydılar.
“Yürüyün, anca gidersiniz!” diye söylenirken, dudakları istihza ile kıvrıktı Habib’in.
Neler öğrenmemişti ki?
Şehirde hiç kimse inanmıyordu Hamza’nın katil olduğuna. Üstelik evi de kendiliğinden yanmamış, o dışarılarda bir yerlerdeyken yangın çıkmıştı. Yaşadığı, yani hayatta kalma mucizesi de evde olmayışı nedeniyleydi.
Gobitçi her sabah tehecik(2) şu köşede duruyordu.
Müteahhidin elinde kâğıtlar vardı, yanan evin arsasına kocaman bir apartman dikiliyordu.
Zabıt Kâtibinin o müteahhitten bir daire satın aldığını, Gobitçinin de bir araba aldığını söylemişlerdi, alkollü çakallar! İstediği bir gözdü Habib’in, Rab vermişti iki göz, bundan iyisi Şam 'da Kayısı(16) idi.
Kamyonetine gidip şoför mahalline kıvrıldı, herhalde kendisini belli edercesine bu şehrin otellerinden birine gidip para vermesine gerek yoktu, zaten meyhanede gerekli harcamayı yapmıştı!
Üzerine battaniyeyi çekti, rahat olmalı, uyumalıydı, tıpkı çiftlikte işleri yetiştiremediği zamanlarda yaptığı gibi.
Sabaha dinç olmalı, Zabıt Kâtibini, Gobitçiyi, hatta ona gelip “Sevabına” gobit ısmarlayanı öğrenip onu ve müteahhidi, ya da hepsini birden yan yana sorgulamalıydı, elinde olduğuna inandığı delillere, ya da verilere göre, her neyse.
Ancak Kara Osman’ın kalbinde yer eden torununu; isteyen, dileyen biri(!) olarak değil, Hamza’nın hapishane arkadaşı, hapishaneden yeni çıkmış ve firarından yeni haberi olmuş biri gibi davranışı olmalıydı.
Önce Zabıt Kâtibi Hayati’nin çalıştığı yere gitti, Hamza’nın hapishaneden arkadaşı Habib olarak.
“Hamza’nın hapishanede kulağına bir şeyler çıtlatılmış, ona bilmediği bir şey mi imzalatmışsın ne, tam olarak aklımda kalmamış, ‘Hapisten kaçar kaçmaz ilk iş olarak onu öldüreceğim!’ dedi sizin için, amma doğru, amma yalan, sözünü bu kulaklarımla duydum…
Şimdi firar ettiğini duydum, belki buralara geliyordur...
Düşmanım değilsin, ama o çocuk benim arkadaşım, sevdiğim bir insan, elini tekrar kana bulamasın diye ikaz edeyim istedim!” diyerek kulağını gösterirken haberin gereğine ulaşacağından emin gibiydi Habib.
Sonra ismi Harun olan gobit satana, onun tarifine göre de devlet memuru olan “Sevabına” diyen Hakan isimli genç adama ulaştı, aşağı-yukarı aynı söz ve davranışlarıyla.
Tahmininde yanılmıyorsa, hepsiyle aklından geçirdiği yerde karşılaşacağından emindi.
Nitekim hepsi, dikilen apartmanın hemen yanındaki idare binasında idiler, müteahhit Haşim başkanlığında(!) o dâhil durum muhakemesi(3) yaparlarken. Habib odaya hâkim olarak sırtını kapıya doğru verirken;
“Arkadaşlar söylemişlerdir, benim tekrar etmeme gerek yok. Yanlışınız, haksızlığınız yoksa endişelenmenize de gerek yok! Hapishanede tanıdığım kadarıyla Hamza iyi bir çocuk. ‘Katil değilim!’ diye günlerce ağladı, sızladı, feryat, figan etti(1)…
Mademki hepiniz bir araya geldiniz, yaşlı amcanın katiline de bir haber ulaştırırsınız artık!”
Kenarda sinsice büzülmüş adama dikkat etmediğini hissettirme gayretini yaşadı.
“Haydi eyvallah!” derken son bir söz sokuşturmayı(17) ihmal etmedi Habib yalan da olsa;
“Benim tavuğuma ‘Kışt!’ diyen iki namus düşkününü temizlerken kılım bile kıpırdamamıştı, ama Hamza için iletilenler, yani duyduklarım doğruysa Hamza’nın yerinde olsam hiçbirinizin gözyaşına bakmaksızın sıradan gebertirdim hepinizi. Neyse, ben iyi ki Hamza değilim!”
Toplananların aralarında ne konuştukları ve hatta kaba anlamda nasıl yusufladıkları(1) umurunda değildi. Bir garip insana yardımcı olmanın hazzını yaşıyordu(1), bir yanlıştan dönülecek olunduğunu hissedip mutluluğu hissediyordu kendisi kendisinin.
Ve Hamza’nın kesinlikle kısasa kısas(18) gibi kin gütmeyeceğinden(1) emindi. Sadece hak edenleri adalet önüne çıkartmak boynuna borç gibiydi Habib’in. Ancak...
Araştırma yaptığı bu on-on beş günlük süre içinde;
“Sakın! Sakın yanlışlık yapma! Nankörlük etmeme izin verme!” diyenle,
“Darmadağınık, dolaşık sözler etme!” diyen arasında bir yakınlaşma olacağı aklının ucundan bile geçmemişti, hayret edeceği. Çünkü kanısına göre öncelik kendisindeydi, yaş ve ağabey olarak, yeter ki gönlünün sultanını bulduğuna, bulabildiğine yanılgısız olarak inansın, inanabilsin.
Böyle birini, siluet(2) olarak da olsa ufukta görür gibi olduğu inancını yaşıyordu. Bunu kendine bile anlatmakta güçlük çekiyor, çekiniyordu. Çünkü sevda insanî ruhta büyüklük tanımıyordu. Sarhoşlara Kara Osman diye tarif ettiği sözde dedenin, oğullarından birinin kızı, ona ulaşamayacağı kadar yükseklerdeydi.
Oysa o, bu yüksekliğin farkında bile değilmişçesine her karşılaşmalarında başı hep eğikti. Kaşlarının arasından görüp de yüreğinin gürültüsünün duyulacağı endişesini yaşadığını bilmesi mümkün değildi Habib’in, kalp kalbe karşı(19) iken hem.
Öyle ya, davul bile dengi dengine çalarken genç kızın kendi duygularına yön vermesi mümkün müydü? Ağa kimdi, kendi kim? Mevlâna gibi haddini bilmeli(20), olmayacak dua için âmin demeye zorlamamalıydı kendini ve geldiğinde nasıl geldiyse yeryüzüne, kalbini boşaltmalıydı ve sevip söyleyemediği Gizem de öyle dönmeliydi Tanrısına.
Evet, Gizem! Gamze ismine çok özenen ailesi, bir çiftlikte bir büyükle, bir küçük arasında aynı ismin olmasının imkânsızlığını düşünerek ve çekindiklerinden dolayı ona Gizem ismini koymakta karar kılmışlardı.
Ancak babasıyla annesinin arasında isim konusunda ayrı bir kararsızlık daha yaşanmıştı. Annesi Gizem derken, babası kendi annesinin adı Habibe’yi koymak istemişti, annenin “Patronun oğlunun ismine çok yakın!” diye itiraz etmesine rağmen.
Neticede; o kızın adı babaya göre Habibe, anneye göre Gizem, Habibe Gizem’e göre de bazen Habibe, bazen Gizem’di, ama başka duyguları çağrıştırdığı için kendi günlük konuşmalarında gereken her anda Habibe idi ismi.
Ve evet, daha doğduğunda karşısındakileri çileden çıkaracak, dert çektirecek, peşi sıra sürükleyecek gamzeleri vardı.
Ve yine inanması belki güç gözükebilir gerek Habib ve gerekse Habibe babaları hayattayken, çocukluklarında neler yaşadıklarının bilincinde değil gibiydiler, hem de ilk kıvılcımın şerare(2) haline dönüştüğü anlara kadar.
Bu an ne zamandı, ne o, ne de öteki bilmiyorlardı. Daha doğrusu birinden biri biliyordu da, bilmeye hakkının olmadığı inancı ile haddini bilmesinin gerektiğini biliyordu.
Gamze, çarşıya ikinci gidişinde tamamlayabilmişti Hamza’nın eksiklerini ve antrenman havasında başlamıştı Hamza’yı boyamaya, Yalelli Arap(3) gibi, ama değil!
“Gözlerini dikip bakma bana, öyle!”
Gözlerini kapattı Hamza.
“Öyle de kapatma!”
“Peki, hem kapa, hem aç! Ne yapayım, onu söyle! Bırak kendim boyayım kendimi!”
“Seni üzmek değil maksadım. Sadece canımı yakacak gibi, perişan etmeyi düşler gibi bakma bana, demek istedim!”
“Senin kirpiğinin tek teline zararımın dokunacağını bilmek değil, hissetsem, yok ederim kendimi, ufacık bir hüznüne dayanamam senin…”
“Yani ben istersem ‘Nankör’ olur musun?”
“Ekmeğini yediğim yere nankörlük etmeye terbiyem uygun değil, ama kendi dünyama nankörlük etmeme de kimse engel olamaz, ağabeyin bile…
Bu dünyada yaşamasam bile, ahrette hatta cehennemde bile kabullenirim(21) senin için nankörlüğü. Keşke hak edebilsem seni…”
“Bunun anlamı sana hükmedemeyeceğim mi?”
“Sen dile, ilâhım bileyim seni, kulun olarak tapınayım sana, diz çökerek. Beni bu kadar kısa sürede sahipleneceğin, benim de senin sahiplenmen için can atacağım aklımın ucundan bile geçmezdi…
Ama aklını başına devşir(1) Gamze! Ben bir katil, bir hapishane firarisiyim. Ne sana, ne ailene, ne de bu çiftliğe lâyık değilim. Habib Abi gelsin kısa zamanda toz olacağım buralardan…”
“Beni böyle küskün bırakıp(22), acımasızca?”
“Güzelden öte çok güzelsin, varlıklısın, mutlaka seni gönlüne hapsedecek biri çıkar, Arap makyajı yaptığın bir serseriyi çabuk unutursun!”
“Yani, her şey o kadar kolay olacak?”
“Hayır zor, hem çok zor olacak benim için!”
“Bu kadar bencil olacağını, egoistliği benimsemiş olacağını hatırımdan bile geçiremezdim. Al boyanı, fırçanı, kendin boya kendini ve gerçekten gerçek Arap ol!”
“Dur! Gücenme! Unut ne dedimse, bağışla, ayrılma yanımdan!”
“Beni sevdiğini söyler, öpersen, peki!”
“Başka şansım?”
“Yok!”
“Nasıl da kandırdım seni? İçimden geçirdiğim buydu zaten! Seni, bana ilk bakışından, ‘Beni nankörlüğe itme!’ dediğim andan beri seviyorum!”
Öptü.
“Nasıl öpmek o öyle? Yangından mal kaçırır gibi, yasak savar gibi?..
“Hiç mi Türk filmi seyretmedin?”
“Uzun zamandır seyretmedim, evet! Eğer biliyorsan, sen öğret bana?”
“Hakaret ettiğinin farkında mısın? Yaşamımda ilk kez öpüldüm, farkına varmadım gibi ve sen bana ‘Biliyorsan, öğret!’ diyorsun…
Ayağımın altına alıp çiğneyesim istiyorum seni, ama kıyamam sana, bağışladım!..
Doymadım, hadi bir kez daha yangından mal kaçırır gibi olsa da, veresiye alışveriş ediyor gibi olsa da, öp beni!”
“Seni incitmekten korkarım, ama istediğini düşündüğüm gibi egemen olmaya çalışacağım sana…”
Tekrar öptü.
“Bilmediğini söyleyene bak sen, ama hak ettiğim inancındayım…”
Tam yaşadıkları bu esnanın ertesinde Habib girdi içeriye;
“Sizlere iyi haberlerim var, gençler!” diyerek.
Ve sırasıyla anlattı yaşadıklarını, yapmaları gerekenleri ve sonrasında da sorgulama hakkını kullandı;
“Demin ne yapıyordunuz siz?”
Yakalanmış mıydılar, tereddüdünü yaşamışlardı, ikisi de. Her ihtimale karşı yalana sarıldı Hamza, hem tüm cüssesiyle.
“Gamze, beni Yalelli Arap yapmak için talim yapıyordu abi!”
“İyi! Gamze dudaklarını da Arap gibi yapsın bir de ben göreyim. Üstelik kulaklarını da unutmasın, magandalar gibi gömleğinin bir üst düğmesi açık kalacak, ona göre göğsünü ve varsa göğsünün sakallarını da boyasın. Sakalların da öyle salkım-saçak(3) olmasın, şakaklarını, gıdığını falan düzelt Hamza, sakalların gerçek Arap gibi simsiyah olsun, yani tenine göre daha da kara. Ha! Karnım aç! Yemekte ne var?”
“Şimdilik senin damak tadına uygun hiçbir şey, akşama hazırlayacaktık!”
“O zaman boyama işini ertele! Sen de yüzünü iyice yıka genç adam, kardeşim sana yeni havlu versin. Sonrasında sen de bana yağda yumurta, menemen falan gibi bir şeyler hazırla kardeşim. Ve yarından tezi yok, bu işe başlayalım, bitirelim ve hapisliğin kalksın arkadaşım!”
“Sağ ol, Allah razı olsun abi! Ama ne söyleyeceksin, ne yapacağız, ya da yapmamız gerek?” dediğinde cisminde bir tereddüt vardı Hamza’nın.
“Arkadaşım? Ne yapıyordunuz? Dudaklarını da boyamayı unutmasın! Temiz havlu?”
Bunların hepsi üst üste bindirilmiş şüphe cümleleri gibiydi.
“Bunu söyleyeceğin içimdeydi ve söylemeyi isteyeceğin başka bir şeyler de olacağına içtenlikle inanıyorum.”
Kaçamak bakışlarla birbirine baktı Gamze ve Hamza. Habib’in anlatmak istediği ve fakat anlatmayı ertelediği bir şeyler olsa gerekti dilinin altında, tereddütleri Habib’in onları öpüşürken görmüş olması üzerine yoğundu ki, banyo aynasında şok oldular.
Hamza'nın dudaklarının beyaz kızıllığında, Gamze'nin sanki bıyıkları vardı dudaklarının üstünde ve akıllı, zeki bir insanın anlamaması için bir…
bir…
bir bişey(!) olması gerekti herhalde, sustular, başlarını eğerek, ama bilinmesi gerekenin bilinmesinden önce de bilinmiş olması mutlu etmişti her ikisini de (galiba)…
Habib'in o karmaşadan nasıl sıyrıldığı önemli değildi, nihayeti tek başına bir cengâverdi(2) karda yürüyüp de izini belli etmeyecek gibi.
Aynı kamyonetle yöneldiler o bilinen şehrin girişine kadar. Pikabı park ettiler, sanki tekeri patlamış da askıya almışlar gibi dolanmadan.
Geçen bir arabaya el işaretleri yapıp Habib ayrı, Gamze ve Hamza ayrı ayrı şehre yöneldiler, belirli bir yeri Habib’in tarifine göre poligon(2) gibi belirleyerek. Çantalarında Habib’in düşüncesine göre olması gerekenler neyse hepsi vardı.
Önce Zabıt Kâtibi Hayati, sonra Gobitçi Harun ve Devlet Memuru Hakan bülbül gibi konuşup Habib’in hazırladığı itirafname niteliğindeki kâğıtları imzaladılar kuzu kuzu.
Sonrasında Müteahhit Haşim de ofisinde aynı başarıya ulaştı(!);
“Ben azmettirdim, gobit içine uyuşturucu koydurdum, evi yaktırdım, yaşlı adamı öldürttüm, yasal olmayan bir şekilde sanık Hamza’ya belge imzalattırdım!” şeklinde.
Habib, tüm bunları tane tane yazdırmadan evvel önce Haşim silâhına davranmak istedi sonrasında da avenesi(2).
“Olayın şahitleri ve belgeler elimizde. Ateş edersen birimiz ölürüz belki, ama diğerlerimizden birinden biri senin hakkından gelip eşek cennetine gönderir. Şimdi paşa paşa imzala şunu, katillerine söyle onlar da hazırladığım şu belgeleri hemen imzalasınlar. Şimdi doğruca önce Notere gidiyoruz…
‘Bu yapıyı okul veya öğrenci yurdu olarak Milli Eğitime bağışladım!’ diye imza vereceksin. Bina tamamlanıncaya kadar ben de sizler için ses çıkarmayacağım.”
“Yapmayın! Etmeyin! Mahvolurum! İflâs ederim!”
“Öncesinde düşünecektin! Öncelikle ve sadece dedenin katilini istiyorum, Hamza’nın temize çıkması için o yeterli. İster kendi teslim olsun sessizce ‘Ben yaptım!’ diyerek, istersen sen yönlendir, istersen kaçsın. O zaman hepiniz birden kodese(2). Devlet nasıl olsa inşaatı tamamlar, belki sana plâket bile verir Haşim Efendi, ‘Aferin!’ diyerek. Söz sende…”
Sonra Gamze’ye ve Hamza’ya döndü Habib;
“Biz Notere gidiyoruz, sen Haşim’in evini biliyorsun, orada pusuya yat, Hamza sen de burada kal. Bu adam orada yanlış bir şey, cıvıklık(2) yaparsa, meselâ; ‘Bana silâh zoruyla yaptırıyorlar!’ gibi bir şeyler derse, sizlere telefon eder ‘İnfaz(2)!’ derim. Sizler de çoluk, çocuk, genç, ihtiyar hepsini bildiğiniz gibi sıradan geçirirsiniz, olur mu?”
Hamza’ya ayrıca işaret etmek gereğini duymuş olsa gerekti;
“Yalnız Hamza sen önce bunların hepsinin silâhlarını masanın üstüne topla ve en ufak hareket edeni çekinmeden mıhla, biliyorsun yasaların en kolay tarafı; nefsi müdafaa(3)…
Olmasa da etme-bulma dünyası(3). Şeriatın kestiği parmak acımaz…
Bunlar gidecekleri mezarlara gittikten sonra biz de hapishaneye gideriz, umurumuzda bile olmaz. İmam herhalde bunlar için ‘Nasıl bilirdiniz?’ diye sorduğunda ‘İyi bilirdik!’ diyen bir Allah’ın kulu da çıkmaz gibime gelir!”
Habib’in sözlerinin hiç birinin gerçek olmadığını biliyordu Gamze de, Hamza da. Bir karıncayı bile incitmeyen bir adam, bir katliama(2) nasıl “He!” derdi ki? Hamza’yla göz göze geldi Habib;
“Ne dersin hepsini birden savcılığa teslim edelim mi, yoksa bu Haşim denilen adam apartmanı tamamlasın da öyle mi, havalelerini yapalım?”
Bu arada Haşim dillenmişti;
“Çoluk çocuğum ortada kalmasın. Bu deyyusu(2) katil olarak götürün, sonrasında ne derseniz o.”
Müteahhidin ufak bir işareti ile katil;
“Hamza’dan gıcık kaptım(1) iftira atmak için ben yaptım, katil benim…” dedi, teferruata girmeyerek tabancasını masa üstüne koyup, boyun bükerek, kaderine razı mezbahaya yönelmiş koyun gibi…
Beklenen bir şeydi galiba herkes tarafından, ne kimse itiraz etti, ne diklendi(1), ne de şüphelendi, tek sorun apartmanın okul veya yurt olarak tamamlanmasıydı ve herkes cezasını tamamlayacaktı, hiçbir cürmün(2) cezasız kalmayacağı, kalmaması gerektiğinin bilincini yaşayarak.
Noterde işlemler bitirilmişti, müteahhidin mal varlığının çoğunun eşinin üzerine olduğu Noterde açığa çıkınca sadece katil değil, hepsi belge ve bilgileriyle savcıya teslim edilmişti, bir-iki suçsuz, kusursuz avene hariç.
Bu, aynı zamanda, gerçekte böyle bir şey zaten hatırlarda bile yoktu “İnfaz” emri verilmemesinin gerektiği ve gençlerin pikaba yönlendirilmesinin talimatı olmuştu, telefonda; “Gidin!” denerek sadece.
Her şey plânladıklarına, hatta plânlamadıklarına göre bile uygun gerçekleşmişti, bir tek inşaatın tamamlanması hâriç. Onu da devlet yüklenirdi herhalde, üç nalla bir at hazır olduğuna ve sadece bir nalın tamamlanması gerektiğine göre.
Gamze ve Hamza verilen talimat gereği kamyonetlerine ulaşmışlar, pikabı takozdan indirip, en kısa anı bile değerlendirmek istercesine birbirine sokulmuş olarak, gözden ırak bir şekilde Habib’den gelecek sinyali bekliyorlardı.
Sinyal gelmiş, taksi yanlarından ehlen ve sehlen(3) bir şekilde geçmişti. Belki acele etmemesi gerekliliği nedeniyle Habib şoföre müdahale etmemiş olsa gerekti. Taksinin belki de süklüm-püklüm(3) dönüşünü bekleyeceklerdi, iki sevgili, el ele, ancak gözleri anayolda.
Kamyoneti geçtikten biraz sonrasının ilerilerinde taksiye “Dur!” dedi Habib. Taksinin bedelini ödedikten sonra;
“Şimdi müteahhidin kalanları, ya da eşi-dostları-arkadaşları plâkanı mutlaka almış olmalılar, seni sorguya çekerler, benim nereye gittiğimi öğrenmek için. Ben de ne olur ne olmaz saklanmak zorundayım, mahkemeleri oluncaya, davaları sonuçlanıncaya kadar…
Benim arkadaşlar çoktan gidecekleri yerlere gitmişlerdir. (Yalandan kim ölmüştü ki?) Biraz yürüyüp ben de ya izimi kaybettirmek için dağa tırmanırım, ya da ‘Ya nasip! (3)’ deyip bir otobüs falan beklerim otostop yapmak için.”
Aynaları yerinden sökerken de konuşmaya devam ediyordu;
“Şimdi arkana bakıp beni görmeden gitmen için, tüm dikiz aynalarını sökeceğim. Çünkü bu durumda sana bile güvenmem mümkün değil. Şunlar aynaların bedeli olarak yeter herhalde. Plâka numaranı ben de hafızama yazdım. Ola ki yanlışını duyarsam, çekinmem senin defterini de dürerim. Haydi, şimdi toz ol, hemen!”
Yaşlı şoför ileri geri yapmadan caddede geniş bir “U” çektikten sonra, acelesi varmış gibi son sürat menziline ulaşma gayretinde gibiydi. Analar ne cevherler doğuruyordu(1), yeter ki ucunda ölüm korkusu ya da menfaat olsun!
Aracın yanlarından geçişinden sonra Hamza, fazla mesai hak etmiş gibi dudaklarını sevdiğinde dinlendirdikten sonra direksiyona geçti, o da geniş bir U ile anayola girdi, yolcusunu alıp ufukta kayboldu, hayallerin bile yetişemeyeceği bir şekilde.
Suskunluk vardı araç içinde.
“Abi, istersen sen geç direksiyona, hem yol-iz, hem de kamyonetin huyunu-suyunu biliyorsun, üstelik ben kaç yıldır araba kullanmadım, hapisteyken ehliyet alacak kadar öğrenip, ehliyet aldım o kadar. Müdür abinin iyiliğini de unutamam konuda.”
“Doğru, ama bu kadar müdafaa modunda olmana gerek yoktu. ‘Gelirken nasıldıysak dönerken de öyle olsak!’ demek istedin, değil mi?
“Anlamadım abi!”
“Eve ulaşalım anlatacağım. Ama gözlerime bir baksana sen...
Aç-susuz-uykusuzken bile sevgi dolu bakışını minnetle örtmeye çalıştığını fark etmeyeceğimi mi sandın? Her başlangıç güzeldir(23) ancak en güzeli sizin yaşadığınız gibi tamamlamaya çalışmak, tamamlamaktır…
Cingöz hafiye(3) değilim. Bazı şeyleri bilmiyor olsam da, anlamadığımı sanmayın, gördüklerimin de beni yanıltmadığına eminim. Hadi tutuşun gene el ele. Birbirinize yakıştığınızı ilk bakışlarınızda bile anlamıştım…
Ve...
Sevgi dediğiniz kutsallığa benim inancımı da kattığınızı itiraf etmem gerek, vakti gelince açıklamak amacım. Çünkü biliyorum ki; sıcak ilişkiler, sıcak kalplerden doğar! (24)”
Direksiyona geçti Habib. Araba hareket halindeyken uzandı Gamze ağabeyinin yanağına, dudaklarını değdirdiğinde;
“Dur kız! Kaza yaptıracaksın bana, daha mürüvvetinizi görmeden(1), mürüvvetimi açıklamadan…”
Yorgunluk ötesinde karşılıklı bir sevinç, karşılıklı bir heyecan vardı üçünde de. İkisi bilinmekten öte mutlu, en büyüğü bilinmek isteğini, ya da arzusunu her neyse anlatmak için umutlu. Anlatmasının, ya da açıklamasının beklenildiğinin de inancındaydı.
Yer yerinden oynasın, dağlar yanardağ olsun, gecenin tüm yıldızları yeryüzüne bir halı gibi serilip önce ay bir huzme, sonrasında güneş sevdiğine taç olsun isteğindeydi Habib. Sevgiyi, sevgilileri görmek, sevdiğini anlatmak için cesur kılmıştı onu...
Sabaha kadar dil döktü, anlattı, içinin tümünü ve fakat ona karşı cesaretsizliğini, ya da elini uzatamamanın çekimserliğini, çaresizliğini.
Tecrübe sahibi birileri vardı karşısında; Hamza ve kalbi çalınan, ama o genç adamı kendine kul-köle eden bir genç kız...
“Acaba…” diye başlama çabasındaki cümlesini tamamlamasına fırsat vermedi Gamze, hemen kesti;
“Sakın! Sakın ola dilenme! Dilenmen gerekene ulaş ve yaşamında ilk kez söylemek istediklerini geçir gönlünden. Bu konuda Hamza’nın sana ufak bir kopya bile vermesine izin vermeyeceğimi bil ağabey!”
“Emir dünyanın altını üstüne getireceğim, tüm yaşamımın aydınlığı olan yerden abi. Özür dilerim, ne destek olabilirim, ne de yardımcı. Ancak…”
“Bak bana Hamza! Sözlerinde en ufak bir ipucu bile çıkarsa bu ‘Ancak’ kelimesi dışında, sonun hayallerine bile sığmaz, bunu bil!”
“Yahu çocuklar! Benim yüzümden daha baş-göz olmadan mı başlayacaksınız birbirinizi hırpalamaya(1)? Vazgeçin! Olmaz! Sabah ola, hayrola! Çok da zaman kalmadı zaten sabaha. Ben sevdiğimin kapısına nöbete gidiyorum, kapısında onu bekleyeceğim…
Benim onu sevip istediğim gibi onun da beni sevip istemesini umut edeceğim. Sabah davarın sütünü sağmaya çıktığında; bir elmanın iki yarısı olduğumuzu anlatmaya çalışacağım ona, hem bunu onun doğduğu günden beri yaşadığıma yemin ederek…”
Habib düşünür gibi oldu bir süre ve devam etmesinin gereğine ulaştı sanki.
“Atımın terkisine bindirip güneşin dünyamıza yeni bir gün için doğuşunu beklerken gün doğusunda, ona dünyada söylenecek en değerli sözü söyleyeceğim; ‘Seni seviyorum!..’
Ve beni sadece ona değil, sizlere de ispat edeceğim…
Sizlerin yanınızda, diz çökerek annemin bana bıraktığı yüzüğü takarak; ‘Benimle evlenir misin?’ diye soracağım! Bu arada sorayım; Hamza sen Gamze’ye ne dedin, yani sevgi konusunda ne söyledin, sakıncası yoksa!”
“Nerede ağabey? Dediği sadece ‘’Nankör olmayacağım!’ dememi istemek ve elimi iğreti olarak tutmak ve kucaklamak…
Şöyle ağzını doldurarak; ‘Seviyorum!’ bile demedi. Şu genç yaşımda ölürsem gözlerim açık gidecek!”
Gamze’den yiyeceği azarı düşünerek ve Habip’ten utanarak öptüğünü söylemekten çekindi Hamza.
“Bak, duygu sömürüsü(3) yapma gayretinde olan güzel kız. Bazen bakışlar, bazen sözler(25) bazen de eylemler vardır, bir ömrün ayaklarının altına serildiğini hissettiğin, bu ‘Seviyorum!’ demeyi gerektirmez, çünkü için aydınlanır, ısınır, hissedersin o aydınlığı ve sıcaklığı. Örnek mi? Hamza’yı yalelli Arap’a benzetmeye çalıştığında onun dudaklarında olması gereken yalelli karalığının senin dudaklarında olması, meselâ…”
“Utandım!”
“Gamze; ‘Utandık!’ demek istedi abi. Keşke sen görmeden, gördüğünü söylemeden önce biz söyleyip sana anlatıp, iznini isteyecek kadar cesur olabileydik!”
“Bunun gecikme, cesaret ve saygı ile bir ilintisi yok. Bir mıknatısın iki kutbu gibi birbirinize çekilmişsiniz, beis yok(3)! Keşke ki; keşke ben de mıknatıs olsa olabilseydim, karşımdaki diğer kutuptansa…
Yani bunun anlamı; başlangıcını bilmediğim bir zamanda hissedebilseydim...”
“Bak abi! İstersen gecikme. Çabuk geç nöbete, güneşin doğmasını sağlayın beraberce ve aldırmayın dünyaya, atının terkisinde getir onu, bizim de içinde olmak için can attığımız dünyaya. Yaşamımızdaki ilk kahvaltıyı beraber yapalım, eğer iznin olursa; ‘Hep beraber ailece’ diyeceğim…”
“Umut var olmamın rüyasını yaşatıyorsun bana Hamza, sağ ol! Peki, ya dönüşüm hüzün dolu olursa?”
“Ukalâlık etmiş olmayayım. Üstelik sözlerin de bana ait olduğunu iddia edecek de değilim; ‘Kalp kalbe karşıdır, derler!’ seni etkileyenin, etkilendiğinden de haberinin olmaması mümkün değil. Çünkü Tanrının bizlerden esirgeyip de kadınlara bağışladığı en büyük gurur; anne olmalarının yanında üstün sezgileri, yetenekleri ve geniş boyutta altıncı hisleri…”
“Bak, sen...
Yere bakıp yürek yakan(26) Hamza Beyimiz, neler de biliyormuş!”
“Öyle deme Gamze. Kaldığım mekânda bir saniyem bile boş geçmedi desem, inan! Okumadan okudum, diplomam yok, ama kendimi bir diplomalı gibi hissediyorum, eksikliklerimi de inkâr etmeksizin…”
“O zaman bana da öğret!”
”Abi, kulaklarını kapat lütfen! Ya da duymazlığa gel. Gamze! Ne istersen sana, başında olarak değil, dizlerinin dibinde, ne anlatmamı istersen ellerin ellerimde anlatmaya çalışırım, öğretmeye değil ama. Çünkü sen insan olarak da, tahsil olarak da benden fersah fersah(3) üstünsün…
Ve bazı şeyler için insanın, yani benim gibilerin bir fırın ekmek yemesi bile yeterli olmaz gibime gelir!”
“Anlaşıldı gençler, bana tez zamanda toz olmam için yol göründü. Ezan okundu, okunmak üzere, o halde Habib izni hak etti demektir…”
“Şansa ihtiyacın yok abim, yolun açık olsun!”
”O şansın kimin yanında olduğunu biliyor gibiyim, ama gene de şansımın olması dileğine katılmak arzum…”
Ezan okundu ve bitti, sonrasında nal seslerinde. Bu; Gamze ile Hamza’nın ileri düşüncelerini birbirlerine anlatmalarının gereği gibiydi, öpmeyi, öpüşmeyi öğrenmişçesine, el ele, gönül gönüle.
“Yüreğim titriyor(27) rüyadayım, hayaldeyim gibime geliyor. Hapishaneden kaçıp o tren vagonundan atlayıp o çukura düşmüş de hâlâ çıkamamış gibiyim. Cimcikle de kendime geleyim Gamze. Gerçeksin, hem her ne kadar söylemediğimi iddia etsen de, seni seviyorum, seni çok seviyorum, seni canımdan çok seviyorum…
Bensizliğe tahammüllü olacaksan eğer, hemen tren yoluna gideyim, durayım raylar ortasında; ‘Tren beni çiğneme!’ diye Tanrıya yalvarırsam namerdim(2), ölürüm senin için. Ölüm; Allah’ın emri, ama yaşamımın son anına kadar yanında olmak isterim, bu da yeter bana.”
“Senin şairane sözlerine eklentimin olması mümkün değil, ben de aynı duyguları yaşıyorum, sensiz yaşayamamak, son anıma kadar seninle olmak gibi. Haydi, yat dizlerime, seni bebeğimiz gibi uyutayım, ömür boyu bende dinlenmeni arzularcasına...
Nal seslerini duyar duymaz, ya da hissettiğimizde mutfağa koşar ve yapmamız gereken ne varsa yapma gayretini yaşarız.”
Yorgunlukları ikisinin de bedenlerine egemendi, ne güneşin yükselişine, ne de nal seslerine duyarlı olabildiler, koyun koyuna, nefeslerini birbirinde yaşarken...
Habib ve Habibe eve girip onları öyle görünce özenmişçesine, yılların birikimini heyecanlarının doruklarında bildikleri gibi üleşmeye başladılar...
Ve...
Yanlış var mı bu gerçekte, yani yaşanan öyküde? Varsa; “Ne veya nerede?” demiyorum. Çünkü yok (bana göre).
O halde; “Üleştirmek için gökten üç elma düşmesine de, kerevetlere çıkmaya da gerek yok!” demek isterim…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Gamze; Bazı insanların çenelerinde, yanaklarında doğal olarak bulunan özellikle güldüklerinde daha iyi görülen çukur. Süzgün bakış. Yan bakış. Göz süzme. Sitemli bakma.
Gizem; Sır. Duyuları aşan, doğaüstü inanç ve doğrular.
Habip (Habib)(Erkekler için) – Habibe (Kızlar için); Sevgi duyulan, sevilen, sevgili, beğenilen, dost, seven.
Hakan (Kağan); Türk, Moğol, Tatar, han ve hakanları ile Türk padişahlarına verilen san.
Hamza; Arslan. Heybetli, güçlü, azametli.
Harun; Parlayan. Hz. Musa peygamberin kendi gibi peygamber olan küçük kardeşinin adı Hz. Harun'dur.
Haşim; Haşmetli, gösterişli, muhteşem, ezen, kıran, yaran, yaralayan, parçalayan.
Hayati; Dirilik, canlılık. Büyük önem taşıyan. Hayatla, yaşamla ilgili.
(1) Aklanmak; Kirden arınıp ak, temiz olmak. Bir yargılama sonunda suçsuz bulunmak, suçsuzluğuna karar verilmek.
Aklını Başına Devşirmek Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
Cevher Doğurmak; Cevahir doğurmak. Değerli sözler söylediğini sanmak, durup dururken saçma sapan şeyler söylemeye, saçmalamaya başlamak.
Çerine Çöpüne Bakmamak; Kolayca tutuşabilen kuru ince dal, çalı, tahta parçaları, çöp, ot, döküntü, ufak tefek, kokan, kokuşan, ev atığı, diğer insanlara zarar ve huzursuzluk veren malzemelere bakmamak. Alınan, yapılan bir şeyin küçük görünecek kusurlarına dikkat etmemek, kaale almamak, hoşgörüyle bakmak, aldırmamak.
Dalaşmak; Ağız kavgası etmek. Karşılıklı olarak sözle atışmak. Köpeklerin birbiriyle boğuşup, birbirini ısırması olayı.
Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Feryat Figan Etmek; Çığlık çığlığa ağlamak, bağırarak, çığırarak, acındırmak ister gibi ağlama.
Fondiplemek, Fondip Yapmak; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.
Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.
Gıdım Gıdım Üleşmek; Çok az olarak, azar azar, yavaş yavaş paylaşmak, dinlene dinlene üleşmek…
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Haz Yaşamak; Hoşlanmak, tat, keyif almak.
Hırpalamak; Örselemek. İtip kakmak, azarlamak, yıpratmak.
Kin Gütmek; Öcünü alıncaya kadar düşmanlığını, öç alma duygusunu sürdürmek.
Kul Köle Olmak (Birine); Tam doğruluk ve özveri ile bağlanarak o kişinin tüm isteklerini yerine getirmeye hazır olmak.
Mayışmak; Buyurulan bir işi yapmaktan çekinmek, tembellik etmek. Çok yemekten, sıcaktan ya da zevkten baygın duruma gelmek. Nazlanmak, kırıtmak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak (Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. İnsanlık, mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik. Bir ailede çocukların doğumu, sünneti, evliliği, iyi bir işe sahip olmaları gibi olaylardan duyulan mutluluk, sevinç).
Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.
Nankörlük Etmek; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik etmek.
Pundunu Bulmak (Punduna Getirmek); Bir şeyi yapmak için uygun zamanı seçmek.
Riske Atmak (Girmek); Risk, zarar görme olasılığına katlanmak.
Sığıştırılıvermek; Uygun olmayan bir yere iterek, kakarak, zorlayarak bir şeyleri yerleştirmeye çalışıp yerleştirmek.
Tozutmak; Aklını yitirmek. Böbürlenmek, yüksekten konuşup söylediği sözü yerine getirmemek, palavra atmak, mangalda kül bırakmamak. Toz kaldırmak, toz savurmak, toz yaymak.
Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak); Birinin korktuğunu, çekindiğini, paniklediğini ifade etmek, korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan bir söz.
(2) Andık (ya da Andız); Sırtlanın köy ortamında söyleniş biçimi. Mezarlık yakınlarında bulunduğuna ve yırtıcı özelliği olduğuna, ölüleri mezardan çıkarıp yediğine inanılan, küçük çocukları korkutmak için dev, ejderha, “Bir dudağı yerde-bir dudağı gökte Arap” gibi korkutmak için söylenilen hayali bir hayvan çeşidi, umacı, mömücü gibi de düşünülebilir. Aynı zamanda görgüsüz, anlayışsız, hödük, tembel.
Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar. Yardımcı.
Cengâver; Savaşta kahramanlık gösteren, savaşçı, cenkçi, iyi dövüşen, dövüşçü, çok iyi savaşan, savaşkan, vuruşkan, silahşor.
Cıvıklık; Soğuk ve can sıkıcı insanlar, yanlışlık, hata, kusur yapanların işlevi.
Cürüm; Suç. Kabahat. Yaramazlık. Sonucu mutlaka ceza gerektiren her şey.
Çarık; İşlenmemiş sığır derisinden yapılmış, kenarlarında açılan deliklerden deri şeritler geçirilip ayak üzerinde bağlanarak giyilen ilkel pabuç. At arabasında, araba yokuş aşağı giderken frenlemek için altına sürülen demir levha.
Çileli; Zahmetli, eziyetli, ıstıraplı, sıkıntılı.
Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın tuzlanarak güneşte kurutulmuşu, nefis bir meze.
Çul; Genellikle kıldan yapılmış kaba dokuma. Giyim. Giysi. Hayvan örtüsü. Para, pul, varlık anlamında da kullanılır.
Davar; Koyun, keçi (ve hatta yöresel olarak, benim köyümde büyükbaş hayvanlara da) verilen ortak ad. Koyun, keçi, bunların karışık bulunduğu sürü (Doğal olarak büyükbaş hayvanlar da dâhil).
Deyyus; Karısının ya da kendisine çok yakın bir kadının iffetsizliğine göz yuman, hatta onu pazarlayan kimse. Sövgü sözü (Bir bakıma; pezevenk, muhabbet tellâlı da denebilir).
Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.
Gobit; Baget de denilebilecek pideye benzer, özel bir ekmek içine haşlanmış yumurta, kıyılmış yeşil soğan ve baharat konularak yenilmesi sağlanan, bir bakıma “fast food” tipi yiyecek (simit gibi meselâ). Bunu satana da “Gobitçi” denilmesinden daha doğal bir şey yoktur, gibime gelir.
Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.
İnfaz; Bir yargıyı yerine getirme. Yargılama sonucu verilen cezayı uygulama. Birine sözünü geçirme.
Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.
Kerevet; Aslı Rumca bir kelime olup üzerine şilte serilerek yatmaya, ya da oturmaya yarayan, duvara bitişik, ayakları tahtadan olan sedir, seki, yatak yeri.
Kodes; Argoda “Tutukevi, hapishane, karakol” anlamlarındadır.
Masumiyet; Masumluk, kabahati olmamak, suçsuzluk, saflık, temizlik, iyi yüreklilik.
Meşakkat; Güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet.
Muhkem; Sağlamlaştırılmış, sağlam. Korumalı. Esaslı, dayanıklı.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Poligon; Sözleşilen yer. Çokgen. Ateşli silâhlarla deneyim kazanmak için atış yapılan yer.
Rampa; Bir arazinin, bir karayolunun ya da demiryolu hattının yatay doğrultuya göre yokuş olan bölümü. Yokuş. Özellikle tren istasyonlarında vagonlara, karayollarının herhangi bir bölümünde veya fabrikalarda kamyon ya da TIR araçlarına eşya yüklemek ya da vagon veya kamyonları boşaltmak için kullanılan yerler.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış, boş, temelsiz, asılsız şeyler.
Şerare; Kıvılcım.
Tehecik; Her ne kadar Kürtçe “Biraz” anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda, işte burada, aha!” anlamındadır.
(3) Arap Kırması; Babası ya da anası, birinden biri Arap olan. Melez.
Beis Yok! (Beis Görmemek!); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
Cingöz Hafiye; Uyanık davranarak imkânlardan kurnazca yararlanmasını bilen, uyanık, hiç aldatılamayan, kurnaz, açıkgöz, zeki dedektif. Gizli polis.
Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.
Defi Belâ; Bir belâyı, bir tehlikeyi, savma, uzaklaştırma.
Durum Muhakemesi; Bir görevin yapılması, bir işin sonuçlanması için durumla ilgili en uygun seçeneğin araştırılması, kişi, kurum ya da müesseselerin tip ve seviyelerine uygun çalışmaları durumu.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Etme Bulma Dünyası; “Bu dünya kötülük edenin kötülük bulduğu bir yerdir” anlamında kullanılan bir söz.
Fersah Fersah; Pek çok, bol bol, kat kat anlamındadır. Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu.
İstiap Haddi; Deni, kara ve hava taşıtlarının yük ve yolcu miktarlarını belirleyen sınır olmakla beraber bir insanın yiyip içeceği miktarın doluluğu hakkında da fikir veren bir belirleme.
Kulağı Delik; Olup bitenleri çabucak haber alan.
Leş Gibi; Çok kötü kokan, hayvan ölüsü şeyler gibi.
Nefsi Müdafaa; Koruma. Nefis müdafaası. Kendini, öz benliğini koruma, savunma hakkı.
Salkım Saçak; Dağınık, düzensiz bir durumda, parçalara ayrılmış, parçaları sarkmış.
Sırası Sekisi Değil; Yerel bir deyim olup düzgünce, sıralanmış gibi işleri yapıp bitirme zamanının gereksizliğinin ifadesi.
Son Kertede; En sonrasında, sonuçta. Son derecede, raddede.
Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
Ya Nasip; Bir işin kesin sonucunu görmeden, o işe oldu bitti gözüyle bakılmaması gerekir. Öncelikle kesin sonuç alınmalıdır.
Yalelli Arap Gibi; Usanç verecek şekilde uzayıp sürüp giden konuşma, sohbet eden yalelli söyleyen Arap tasviri.
(4) Ya Herrü, Ya Merrü: Genelde “Ya herro, ya merro” şeklinde kullanılan bu deyim. “Her şey olacağına varır, inceldiği yerden kopsun, ne olursa olsun, sonucuna katlanılacak bir olgu” Bir işe girişirken her türlü kötü olasılığın sonuç her ne olursa olsun gibi göze alındığını belirtmek için kullanılan söz dizisi denilebilecek bir deyimdir.
(5) Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.
(6) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE
(7) Kimsesizler (Garipler) Mezarlığı; Ölümünden sonra ilgilenecek kimsesi olmayan cesetlerin defnedildiği mezarlık. Kimliği belirsiz cesetler ilehastanelerden alınan kadavra veya organlar da bu mezarlara konulur ve bir kamu hizmeti olan bu görev belediyeler tarafından yerine getirilir.
(8) Yörük (Yürük) Kızı; Yürümeyen manav kız anlamında. Göçebe yaşam tarzını seçmiş halk kızı. Yaylak-kışlak hayatı yaşayan yürükler Anadolu halkının oldukça mühim bir miktarını teşkil eder. Balkanlardaki Türkler arasında da yürükler bulunmaktadır.
(9) Atının Terkisine Almak; Herhangi birini atının arka kısmına, eğerden sonra kalan boş kısma oturtmak, almak.
Bak atının terkisine de atmış, gözleri şaşı gelini… diye başlayan “Onu Alma, Beni Al” adlı Sezen AKSU şarkısının bir Nakarat bölümü.
(10) Aç tavuğun kendini darı ambarında görmesi; Sözün aslı; “Aç tavuk düşünde kendini buğday (arpa, darı) ambarında sanır!” şeklinde olup, yoksul kimse hayal dünyasında yaşar, kendini bolluğa ve hayallerine erişmiş gibi görür, düşünür, bir bakıma olmayacak, olması mümkünsüz rüya ve hayaller içinde yaşar anlamındadır.
(11) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(12) Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevmem;/ Gelenin keyfi için, geçmişe kalkıp sövemem. “ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM” Mehmet Akif ERSOY şiiri başlangıcı.
(13) Şeriatın kestiği parmak acımaz; Yasalar neleri emrediyorsa onlara uymak, katlanmak gerekir.
(14) Vicdani Yasalar; Yasalardan ziyade kanaat, dini ve kamu tavrının egemenliğiyle meydana gelen doğru olduğuna inanılan durumlar. Tüm yasal boyutlar kişiyi işaretlese de bilinen, tanınan gerçekliğiyle suçsuzluğun ispat edilememesinin gerçekliği.
(15) Ufak ufak at da civcivler yesin; “Çok abartıyorsun, yalan söyleyeceksen bile az abart da inandırıcı olsun!” Ya da; yalan söyleyenlerin abartanların sözlerinin inandırıcı olmadığı halinde söylenen söz. (“Yok, ben almam, alana da mani olmam” şeklinde Gökhan ÖZEN şarkısı)
(16) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.
(17) Söz Sokuşturmak; Söz dokundurmak. Söz İliştirmek. Kahırlı gibi söz söylemek. İğnelemek. Tariz. Söylenen sözün ya da kavramın, gerçek ya da mecaz anlamı dışında tamamen tersini anlatma sanatı. Birini küçük düşürmek, onunla alay etmek ya da iğnelemek için sözü ters söyleyerek amacı belirtmek (Tembel birine; “Ne kadar çalışkansın!” demek gibi).
(18) Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla, aynı biçimde, aynı şekilde cevap vererek cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş, göze göz olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara ve Maide Surelerinde ayetler vardır.
(19) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(20) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
(21) Gözlerim uykuyla barıştı sanma, sen gittin gideli dargın sayılır… şeklinde başlayan VURGUN isimli eserin Seninle cehennem ödüldür bana, sensiz cennet bile sürgün sayılır!” Türk Sanat Müziği eserinin son bölümü olup eserin Güftesi; Cemal SAFİ’ye, Bestesi; Selçuk TEKAY’a ait Uşşak Makamındadır.
(22) Beni burda bırak git, git gidebilirsen… “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi; Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.
(23) Her başlangıç güzeldir, en güzeli tamamlamaktır. Hüsnü DOĞAN
(24) Sıcak ilişkiler, sıcak kalplerden doğar! Çetin BAYDAR
(25) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir.
Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO
Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU
Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
(26) Yere bakıp, yürek yakan; Uysal, uslu görünüp de gizliden gizliye kalp çalan, aşk oyunu oynayan, sinsice dolap çeviren, hatta kötülük bile yapabilen kimse.
(27) Sözün kapsamında; "Titrer yüreğim her ne zaman yâdıma gelsen...” diye başlayan Muhayyer Makamındaki Türk Sanat Müziği geldi aklıma. Eserin Güfte ve Bestesi; Suphi Ziya ÖZBEKKAN'a aittir.