“Oğlum, hiç mi düşünmüyorsun yalnızlığı? Bizler dünyaya kazık çakacak değiliz ki! Gün gelecek yalnız kalacaksın, babanın beni bıraktığı gibi, benim de seni bırakacak olmam mukadder(1). İhtiyaçların olacak, şefkat serdederek(2) başını okşayacak, kucaklayacak, suyunu, yaşlandığında belki ilâçlarını verecek biri olsun istemez misin evinde, yanında, can dostun olarak?

“Aman anne, bir bardak süt için bir inek besle(3), mi demek istiyorsun? Kaçıncı yüzyılı yaşıyoruz Türkiye’mizde? Elini sallasan ellisi, telini sallasan tellisi koşar gelir(4). Verirsin üç-beş kuruş, evini temizler, çamaşırlarını yıkar, ütülerini yapar, yemeğini pişirir, öyle değil mi? Bunun için mutlaka evlenmek mi gerekir?”

“Öyle mi sanıyorsun oğlum? Gerçekten duymak istemeyen kadar kötü sağır yoktur(5).Ayrıca bilmez misin ki; ‘Mutluluğu bulmak için değil, paylaşmak için evlenilir(6).’ Çünkü bir insanın tek başına mutlu olması diye bir şey de söz konusu değildir(6)!”

“Anne bavul gibi hep öyle birini mi taşıyacağım nüfusumda? Sen ziyafete giderken yanında ekmek götürür müsün(7) hiç? Bir genç kızı yaşamıma sokmak yerine, bırakalım o kendi hayatını yaşasın, gönlünün sultanını bulmak ve kavuşmak istiyorsa engel olmayayım ona. Kavuşsun sevdiğine, onun çocuklarını doğursun, mutlu, mesut olsun, her ne denirse?”

“Neslimizin tek ve son örneğisin yoksa Homongolos(8) musun sen? Bu yaşına kadar nasıl fark etmediğimi anlayamadığım…”

“Nereden çıkarıyorsun bu deyişi anne? Sadece zorunlu bir evlilik(9), görücü usulü(9) gibi bir birliktelik ve sen istediğin için çocuk sahibi olmak ve mutlu olamamak düşüncesi endişelendiriyor beni! Korkulu rüya görmemek için uyumamak evlâ(10) değil mi?..

Üstelik evliliğimde başarılı olabilmem için aranan kişiyi bulmak değil, aranılan kişi olmak(11) mecburiyeti de yok mudur? İster misin ki iki kişilik bir yalnızlık yaşayayım(11), şairin dediği gibi?..

Gene de; “Şansım” demiyorum, ne arıyorum, ne de bulup gösterdiklerinle ilgileniyorum. Evlenmek geçmiyor aklımdan, istemiyorum. Konu benim yönümden kapanmıştır!”

“Evlilik bir kale gibidir, tamam biliyorum, girersen çıkman(11) zor ama hiç olmazsa şu kızcağızın resmine bir baksaydın oğlum!”

Almayacağım, merakım olmayan, kullanmayacağım bir ürün için sırf ‘Annem merak ediyor!’ diye vitrine neden bakayım(12) ki? Üstelik aşka inanmak diye bir kavram da yok beynimde. Okuduklarıma göre ‘Aşk; önce kanatlar verip, sonra birini kırıp düşmeyi öğretirmiş!..(13)’

Âşık olup sonra yitirmek, terk edilmek, ya da sevgisini tüm yüküyle omuzlarıma yükledikten sonra sevdiğimin dünyamdan uzaklaşması gibi geliyor bana ki, buna dayanmamın güç, hatta imkânsız olacağını düşünüyorum.”

“Bak bir söz vardır oğlum, hani belki ilerilerde aklın başına gelir, içimden geçen de bu zaten; evlenir, çoluk-çocuğa karışırsan sözüm kulağına küpe olsun; lokantaların vitrinlerine bakabilirsin, sakıncası yok, ama yemeğini mutlaka evinde ye(14)! Hatta o değerli artistin dediği gibi; evde biftek varken neden sokakta tükürük köftesi yiyesin ki?(15)

“Yani, bozuk bir yemekle karşılaşıp da mideni bozacak gibi yanlış birine kapılma, demek mi bu? Benim zaten o taraklarda bezim de yok(2), gönlüm de yok, hatta ne güzel bakmak, ne de güzele bakmak geçer aklımdan sevap almak(16) ister gibi, hatta aklımın ucundan bile geçmez(2), diyebilirim!”

“Yani, nesebimiz kurusun(2), diyorsun!”

“Ben damızlık(1) bir şey değilim, beni suçlamakta da haklı değilsin anne! Ben mi istedim dünyaya gelmeyi? Neden bir kardeşim yok? Belki o devam ettirirdi soyu, sülâleyi, nesebi! Her neyse! Kısaca; dediğiniz tüm aksi koşullara karşın evlenmeyi düşünmüyorum, korkumdan değil, inanın ki içimde evlenmek üstüne öyle bir dileğim yok!”

“Peki, son kez rica etsem...

Bu kız sana ilgi duyuyor, hatta seni sevdiğini bile iddia edebilirim. O seni gördü, biliyor, sen onu bilmesen de. İyi bir kız, tahsilli, öğretmen...

Ben çocukluğundan beri biliyor, tanıyorum onu. Hatta iddia edebilirim ki; sağı-solu biraz kurcalasam uzaklardan da olsa akrabamız olduğunu bile söyleyebileceğimi sanıyorum…”

“Hah, anne! Nihayet baklayı ağzından kaçırdın(17) ya! O resme artık ölüm tehdidi altında olsam bile bakmam. Nedenine gelince ya irsiyetten(1) gelen bir arızamız varsa ikimizde de? Hani farz edelim, çocuğumuz özürlü olursa, ona da, bana da, o bebeğe de yazık olmaz mı? Hadi, özürlü bebeğimiz olmadı, olmayacak diyelim…”

Bir suskunluk nefes alması gerektiğini düşünüp devam etti genç adam;

“Ve baş-göz olduğumuzu farz edelim. Her ne kadar susan bir kadın için bitmişlik söz konusu olsa(18) da, tecrübem yok, ama bir kadının suskun kalamayacağını, kendini müdafaa etmeyeceğini sanmıyorum, en basitinden bir kadınla tartışabileceğim her şey okuduklarım nedeniyle aklımda…

Bu durumda en ufak bir yanlışlık, kırgınlık olursa ki bu sorunun mutlaka benden kaynaklanacağına yapım gereği yüzde bin eminim, onun mutsuzluğunun, hüznünün size yansımayacağını, yaşlı olduğun için bu hüznü daha üst seviyede yaşamayacağımı kim garanti edecek ki? Üstelik kız tarafıyla kanka, ahretlik(1) olsanız bile kırgınlığınızın olmayacağının garantisi var mı?”

“Bu kadar teferruata girmene(2) gerek yoktu oğlum. Ben anlayacağımı anladım. Bundan sonra dualarım senin için olacak!”

“Neyi anlayacağını, anladığını değil, düşünceni, cümleni; neyi anlamak istediğin olarak ve hayır duaların(19) olarak değiştir anne. Şimdi bana müsaade anneciğim, yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz, bağlasan durmaz(20) örneği, her zamanki gibi…”

Gene o zıpır arkadaşlarınla buluşacaksın, değil mi?”

“Anneciğim bu ilk değil ki? İçtenliğimizle, yalnızlığımızı unutuyoruz, sohbet edip stres atıyoruz(2). Ama bu kez sakıncası mı var yoksa?”

“Onlar hayta(1), ısınamadım bir türlü. Sen de onlara benzemekte devam etmek istediğin için evlenme düşüncen yok, annen olarak defalarca ikaz etmeme rağmen, benim sözlerime değil, onlara uyuyorsun, üstelik ayarını bilmiyor(2), dozunu aşıyorsun(2) çok zaman. Aşk olsun(19), kırılıyorum, ama ne yazık ki çaresizim.”

“Cümlen eksik kaldı anne. ‘Analık hakkımı helâl etmeyeceğim!’ demeyecek misin?”

“Sen benim dün yavrumdun, bugün de yavrumsun. Benim fikirlerime uymadın, uymuyorsun diye niye ‘Annelik Hakkımı’ koz olarak kullanayım ki? Bu senin dünyan, öz olarak yaşama hakkın doğal olarak. Benimkisi sadece tavsiyelerde bulunmak…”

“Duygu sömürüsü yapmıyorsun(2), değil mi?”

“Allah her insana akıl-idrak(19), sevgi-saygı yeteneğini vermiş, anne de olsa kimsenin hükmedemeyeceği, sadece kendisinin hükmünde olan. Bir ömrü paylaşmak için karar vermek de sadece senin hakkın oğlum. Yalnız ben senin mutluluğunu görmeden ölürsem, sakın şu öğüdümü unutma; “Evlenmek için evlenme(9)!' Nasibin bir yerlerdedir(21)

Belki de kul-köle olacağın, seni ayaklarına kapandıracak, çiğnemek gayretinde olacak, ama tüm varlığı ile seni sevecek. Çekinme, ona uzat elini, sıkı sıkı tut, bırakmaksızın ve ölesiye teslim et kendini. Çünkü sen artık sadece ona aitsindir, tapu-mapu gibi belgeler olmaksızın!”

“Sen de rahmetli babamı böyle mi sahiplendin(2)?”

“Biz kadınlar sevdik mi, hele ki karşımızdakinin de sevgide üstün olma arzusunu hissettik mi, tüm mevcudiyetimizle bağlanırız, Şubatta bile açsa güneş, bizim için yaz gelmiş(22) demektir. İki iken bir oluruz(23) ister ‘Aşk’ diye konsun adı, ister sevda, ya da akla gelen herhangi bir şey. Bak birisi şöyle dizeler haline getirmiş dediğim o düşünce için;

“1 = 2 olamaz
ama ispatlanır, matematiksel olarak.

Gerçek yaşamda her zaman
1 + 1 = 1 dir gerçekten.

Anne artı baba
O dünya tatlısı bir’in sebebidirler
yaşam boyu mutluluk veren.
(24)

Sana benim beğendiğimi beğendirme arzumu hissettirdiğim için üzgünüm şimdi. Ha! Aklıma gelmişken; o kişinin bir de şöyle dizeleri vardı, hatırıma hemen geliveren, biliyorsun rahmetli babandan kalma şiire düşkünlüğüm…

“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.

Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir.
(25)

Umarım bir gün, yani beraber yaşadığımız günlerden birinde, ben ölmeden evvel; ‘Anne, bu benim yaşamımın tek dileği, kaderim(26), geleceğim, umudum!’ ya da başka bir şeyler diyerek gelirsen evimize, ben de sizleri, ikinizi de içtenlikle alkışlar, kucaklar, koynuma alır, öperim sizleri…”

Annesinin ekleyecek başka sözleri de olsa gerekti, oğlu kapıya yöneldiğinde sırtını severcesine okşarken;

Tekrar etmiş olacağım, ama o çocuklara uyuyorsun, ayarını bilmiyorsun, fenerini çok geç vakitlerde söndürüyorsun.(2) Gene de ana yüreği, kim bilir kaçıncı kez söylüyorum, bir kulağından girip öteki kulağından çıkan; ‘Fazla kaçırma!’ olur mu Muzaffer!”

Yaşamda her şeyinin oğlu olduğuna inanan anne, sözlerinin havada kaldığından(2) emindi. Çünkü Muzaffer her zamanki gibi başını eğmiş, annesini kucaklamış;

“Gecikirim, merak etme!” demişti.

Cuma gecelerini Cumartesiye bağlayan geceleri sevmiyordu yaşlı kadın, kocasını yitirdiğinden beri. Yalnızlığı için değil, oğlunun zapt edemediği bu huyu ve teklif ettiği evlenme için, “Karısı adam eder! (27) umudundan enikonu(1), iyiden iyiye(19) vaz geçmek üzere olduğundan dolayı.

Tek şansı vardı; “Dinsizin hakkından, imansız gelir! (28) atasözüne sığınmak! Bunun için onun da oğlunda gönlünün olduğuna emin olduğu, gelini olmasını istediğine bir bakıma yalvarmak gibi sarılacaktı.

Telefonun tuşlarına çekince ile dokundu yaşlı kadın. Karşısına çıkana;

“Müşerref Abla, iznin olursa oğlumun aklını başına getirmesi için Mukaddes ile konuşabilir miyim, kızını bu günlük akşamına evine teslim etmek kaydıyla ödünç alabilir miyim?” şeklinde zırvalar gibisine söz etti.

Karşısındaki şaşkınlığını belli etmeksizin, hatta böyle bir teklifi bekliyormuşçasına;

“Tabii ahretliğim, Mukaddes çıtlattı biraz, hayırlısı ne ise o olur, inşallah. Kızın gönlü olsa da, oğlanın aklının havalarda olduğunu biliyoruz, ama o istemezse ne yapabiliriz ki? İnşallah denemeniz ve çabanız başarılı olur da senin de, benim de dünyamız aydınlanır…

Kızım diye söylemiyorum, biliyor, tanıyor, inanıyorsun, benim de oğluna güvenim var, ondan iyi bir damat bulabileceğimi hiç aklımdan geçirmiyorum, geçiremem de!..”

Hani bir şiir vardı; “Ben o gece, hem ağladım, hem içtim(29) diye. Muzaffer’in hiç kahrı yoktu ki ağlamak için. En son, mecburiyetten babasının cenazesinde akıtmış, dökmüştü gözyaşlarını. Şimdi gözyaşı dökecek bir neden…

İçmek için sebep mi yoktu ki? Vardı elbet! Güneyde, doğuda, güneydoğuda şehit kardeşler için etkilendiği için içecekti bu gece, içiyordu da. Sevda, aşk, duygusal ya da cinsel yakınlık aklının ucundan bile geçmiyordu…

Limiti aşmış olsa gerekti, her zamanki gibi. Herkesi kendisi gibi yengeç şeklinde yürüyor sanıyordu. Arkadaşlarından biri; tam, sağlam, ayakta ve çalışır pozisyonda bindirmişti kendisini metroya ve sonraki duraklardan birinde inecekti, Muzaffer’i saldım çayıra, Mevlâ’m kayıra(30) modunda bırakacaktı.

Ne Muzaffer, ne de arkadaşı saatlerce beklendiklerinin, birinin yanlarında ağız kokularına tahammüllü, diğerinin arka kapılardan ilkine yakın tereddütlü, endişeli iki kadın tarafından izlendiklerinin farkında değillerdi. Zaten o kafalar ile de bu mümkün değildi.

Muzaffer sadece yanındaki bayanın, ağzından havalanan alkol dumanının onu rahatsız ettiğini hissedip, ağzına iki-üç, belki de daha fazla mentol drajesi attığının bilincinde idi, yanında “Üf!” diyerek hoşnutsuzluğunu belli edene de ikram etmiş miydi bir centilmen olarak, hatırlayamıyordu.

Arkadaşıyla vedalaşmış olan Muzaffer, yayvan(1), yapıldak(1), paytak(1), sudan çıkmış bir ördek yavrusu, sıkışmış bir salon köpeğinin sahibini yönlendirmesi gibi, kapaklanmamak gayretinde gibiydi.

Tesadüf! Ağzının kokusundan haz etmeyen o genç kızla birlikte inmişti Muzaffer metrodan. Genç kız;

“Ağabey galiba yüklüsün, yardım edeyim mi?” derken koluna girmişti bile. Bu; planı kuranların jokeri, adi Mukaddes olan genç kızdı, bilenlerin bildiği, bilmeyenin ise bilemediği.

Silkeledi genç kızı Muzaffer.

“Bırak beni yav! Ayaklarım evimin yolunu biliyor!” derken tökezlemişti(2). Bu Mukaddes için yeni bir avantajdı, koluna sıkı sıkı sarılmak, dengesini yitirmesini engellemek, nefesini, kokusunu ona iletmek, ulaştırmak ister gibi.

Hani bazen yanlış bir benzetme olsa da denir ya; “Bundan iyisi Şam’da kayısı!(31) diye, sonrasında emin ellerinde idi Muzaffer, Mukaddes’in.

Adresini vermiş miydi Muzaffer? Hatırlayamıyordu, ama genç kız, eliyle koymuş gibi evine teslim etme gayretindeydi sanki. Üstelik yol boyunda gaseyan edince(2) çantasından su şişesini çıkarıp elleriyle yıkamıştı yüzünü, dudaklarını ve ağzına bir yudum su verip;

“Çalkala ağzını ve tükür!” demişti, sanki ve belki de emir gibi, ayrıca kolonyalı mendille de yüzünü silerek kurulama gayretini yaşamıştı.

Kimdi bu kız? Bir anne, ya da abla şefkati ile kendine, kendi gibi huysuz ve duygusuz bir adama yardım etmek için çaba gösteren, kim?

Zili çaldığında kapıya annesi çıkmıştı, tanıdık yüzlerin birbirini tanımaması gerekiyordu, tanımadılar birbirini!

“Sağ ol kardeş! Sana zahmet verdim, buraya kadar yordum seni. Gönlünden ne geçiyorsa Allah’ım sana onu versin!”

“Allah'ın bir sarhoşun dilek ve dualarına kulak verebileceğini düşünemiyorum, ama gene de aldım, kabul ettim!”

“Sağ ol kızım, bu zıpır oğlanı nasıl zapt edip de getirdin buralara kadar?”

“Evi zaten biliyordum!” diyemezdi ki, plânlarının bir parçası olarak.

“Estağfurullah(32) teyzeciğim, düşene bir tekme de bizim vurmamız değil, elinden tutup kaldırmamız gerekir!” derken, anlamlı bir şekilde bakmıştı karşısındakinin yüzüne. Herhalde göz kırpmasını bilseydi kırpar mıydı, yoksa fark edilme olasılığını da düşünerek vazgeçer miydi, bilinmez.

Muzaffer öğürme(2) moduna girmişti tekrar, eliyle “Bir” işareti yaparak lâvaboya yöneldi. Bu kez elleri, yüzü ve üstü-başı ıslak, ama kafası yerine gelmiş gibiydi, sallanıyor olsa da.

“Tekrar teşekkür etmek isterim kardeş. Anneme telefon numaranı ver lütfen. İsterdim ki; taksi tutup evine götüreyim seni, ama mecalim yok bir bakıma; ‘Kendi muhtaç himmete bir dede, Nerde kaldı gayrıya himmet ede(33)!’  ya da; ‘Kelin merhemi olsa... (33) örneği!”

“Önemsiz, ben yolumu da, Osmanlı çocuğuyum(34), neyin ne olduğunu da, gereğini de biliyorum!”

Anlatamamıştı (galiba) demek istediğini Muzaffer, o kafayla da olsa.

“Allah rahatlık versin!”

“Dediğim gibi, Allah’ı azat et aklından şimdilik, bu ağız ve mide ile yakışmıyorsun ona, Allah da seninle uğraşmak istemeyecektir. Teyze iyi geceler, beni dinlersen bu arkadaşı isterseniz tek başına göndermeyin bir daha bir yerlere…”

Gün bitmişti sonraki iki gün de. Yeni bir güne başlamak zorundaydı, uyku içkinin mahmurluğunu gidermediği gibi, müthiş bir baş ağrısı bırakmıştı kendine. İşe gitmek zorundaydı. Giyindi, kuşandı iş yerine gitmek için. O akşamki genç kızın telefon numarası artık cebindeydi. Annesinin;

“Telefon mu edersin, Homongolos oluşuna set çekip de çay ısmarlar, ya da çiçek mi hediye edersin, bilemem. Özür dilemeyi, teşekkür etmeyi de unutma. Kızın adı Mukaddes…”

“Olur anne!” deyip iş yerine yöneldiğinde Mukaddes'in okulundan bir hafta izin alıp kendi evine yöneldiğinden haberi yoktu, doğal olarak.

Mukaddes’in küçük yaşlardan beri ilgilendiği, bu yaşlarda artık kesinlikle kendine ait sevgiden emin olduğu Muzaffer’i zorla güzellik olmasa da elinden kaçırmaya hiç niyeti yoktu. Tek desteği; Muzaffer’in annesi Müjde Teyzesi idi, şu andaki konumu itibariyle…

Şimdilik kendi ailesinin bu durumdan doğrudan doğruya haberdar olmasının bir getirisi olmayacaktı kendine göre bilmediği; duruma hükmeden sadece iki annenin sık sık ve karşılıklı konuşmalarıydı, gelişmelerden haberdar olma merakı ile.

Hüznü; kendisinin bu yaşlara kadar Muzaffer’i tanımasının yanında onun kendisini hiç mi, hiç görüp, bilip tanımamasıydı.

Aşk? Tek taraflı olmazdı ki? Hele sevgi olmadan sadakatsiz, zorunlu gibi bir yuva kurmayı düşünmek ne kadar mümkündü ki?

Kazan gibiydi kafası(19), ölçüsüzlüğünün de ölçüsünü kaçırmış olsa gerekti, ya da akşamın ertesinde yaşadıklarıyla öyle zannediyordu Muzaffer. Aklını başına devşirmesi(2) gerekti. Onun bu haline alışkın olan odacılar vakit geçirmeksizin ikinci sade kahvesini getirmişlerdi. Ancak aklı başına gelmemekte direniyordu. Nasıl bakışlardı o bakışlar(35), kocaman, kocaman ve o kor dudaklar(33), ismini değilse bile kendini anlatan lime lime ederek(21)

“Sigara sağlığa zararlıdır!” Öncesinde hiç denememişti, sonralarında ise babasını sigara yüzünden genç denilebilecek yaşta akciğer kanserinden yitirince iyice nefret eder olmuştu. Şurda, burda nerede olursa olsun, sigara içen kim olursa olsun herkese “Sigara sağlığa zararlıdır!” deyip yanlarından ayrılma gayretinde oluyordu.

“Biliyoruz, sana ne, aklından zorun mu var, hadi kardeşim topla da geç!” ve benzerleri gibi birçok takdir(!) cümlelerini işitirken bile vazgeçmiyordu söylemlerinden, her nerede, her ne zaman, her nasıl ve şekilde olursa olsun!

Arkadaşlarıyla beraberken, zıkkımı yüklenirken, masanın ahenginin ve yemeğin canına okurcasına içkiyi piç ederdi(2), onların balkona ya da tuvalete yöneldiklerini gördüğünde.

Oysa şimdi sigara içmesi için birileri dürtüklüyordu sanki kendisini, içine yerleşmiş olan bir dertten kurtaracakmış gibisine geliyordu, nedenini çözümlemek için sabırsızca, ancak “Ele verir talkını... (3) düşüncesinde.

Arkadaşlarından birinden, onun hayret dolu bakışlarına aldırmayarak sigara istedi, yalnız ve tek adet. Çakmağı vardı tepesinde pille ışık veren, bazen naylon ipleri, bazen gizliliği olan evrakı yakmak ya da genelde kırmızı mum mühürleri eritmek için kullanırdı.

İçip içmemek tereddüdü içinde birkaç kez takla attırdı sigaraya. Aklı başına gelir gibi olmuştu, ama kesin değil. Sigarayı ortasından birkaç parçaya bölüp çöp kutusuna attı, gerek arkadaşının ve gerekse odacıların hayret edeceklerine aldırmaksızın.

Ve aklına geleni aramak mecburiyeti, ya da annesinin dolaylı emri için uzandı cep telefonuna, bir bakıma cep telefonunu zorunlu gibi cebinden çıkardı da denilebilirdi, numaranın yazılı olduğu kâğıtla beraber. Ne zaman temelli kapattığını hatırlayamıyordu. Şifresini, ya da pin no her neyse onu girdi, numarayı çaldırdı, açılmadı telefon.

“Herhalde, derste olsa gerek!” diye söylendi, öğretmen olduğunu ne zaman öğrendiğinin de farkında değildi!

Peki, öğretmenliği nasıl yakıştırmıştı ona? Tahmin mi etmişti, yoksa söylemişti de şuur altına mı gizlemişti(2) söylemini?

Bir kahve daha söyledi, belki de kendini kandırmak, aldatmak için, işin kolayına kaçmak için.

Etkilenmiş miydi, hem de tek görüşte, tek nefesini hissetmek ve sesini duymakla? Haydi canım sen de! Neredeyse annesi gibi kendisine kadın düşmanlığını yakıştıran kişi, hiç olmazsa kendine karşı dürüst olmalıydı.

Evlenmeyi; öcü(1), mömücü(1) karabasan(1) gibi gören kendisi, neden etkilenmiş olsundu ki bir sarhoşu taşıyan insanoğlu insandan? Gerçekten o insan olarak elini uzatmıştı, şimdi sıra bir centilmen olarak onda olması, kendinin ona elini uzatması gerekti.

Bu kadar mı? Doğrusu bedeninin tüm hücrelerini yakarcasına dolaşmıştı sıcaklığı. O sıcaklığı ömür boyu yaşamasının kendisini mutlu edeceğini düşündü. Ya gözleri, dudakları, saçları, teninin kokusu…

İstifralar(1), yorgun ve sarhoş adımlar, bedeninin neredeyse tüm yükünü o narin omuzlar üstüne insafsızca yüklerken aklı neredeydi ve o kafa içine o güzelliği nasıl yerleştirmişti ki? Hakkı var mıydı o güzelliği sahiplenmeye?

Doğrusu; güzel kızdı. Güzel olmasına güzel, ama o kadar da uzun boylu değildi canım! Sahi, gerçekten uzun muydu boyu? Bak, buna o kadar dikkat etmemişti. Sanki bilmece, satranç, dama karelerine o genç kızı yerleştirmişti de, bir tek boyunun uzunluğu kusur kalmıştı öğrenemediği.

Oysa bilmez miydi ki, boyu, saçı uzun ve sarışın olanların aklı kısa olurdu(37)? Hani sakin kafayla olsa, belki şüphe gibi düşünceyle aklında bir fikir yoğunlaştırabilirdi, şu an olduğu gibi. Ama o anda böyle bir şeyi düşünmek değil, aklından geçirmek bile zordu.

Bari kilosunu, pabuç numarasını da öğrenseydi, ne işine yarayacaktı ise? Peki, ayakkabı numarası büyükse onun için de aklından geçireceği bir şeyler olur muydu? Lombroso(38) musun be mübarek(1)?

Hani nerden, öğretmen olarak bildiğini bilmiyordu ya, o öğretmenin dersinin bitmiş olduğunu düşündü. Arz-talep(19), vacip-farz(19) oluşumuna göre yeniden aramasının gerektiğini hatırladı Muzaffer. Bulunmaz hint kumaşı(19) değildi elbet, ama cep telefonunda numarasını görüp, bilmemiş olsa bile geri dönüp araması gerekmez miydi, insaniyet namına(19)?

Ama insan değildi ki o! Bir melek, bir masalın perisi olsa gerekti. Hoop! Ne oluyordu? İnsan bir yangın ortasında bile ve azıcık da olsa ümidi varsa, kurtulmayı denemez miydi? Aramayacaktı tekrar, kurtaracaktı kendisini bu habis(1) belâdan? Peki, annesine ne cevap verecekti?

“Kızcağız iyilik yaptı ve nankör oğlum bir telefonu bile esirgedi ondan... Aşk olsun!”

Annesi sözlerini bu kadarla bitirir miydi? Yoksa;

“Ayağına kadar gelen kısmetti, onu bile tekmeledi benim hayırsız oğlum!” mu derdi?

Yani, kısaca aramaya mecburdu o genç kızı Muzaffer, tekrar tuşladı telefonunu aramak için. Açıldı;

“Mukaddes Hanım?”

“Pardon! Sesinizi alamadım, kim arıyor, kimsiniz, adımı nerden biliyorsunuz, ekranda ikinci kez aradığınız gözüküyor!”

“Ben Muzaffer!”

“Anlayamadım!”

“Hani Cuma gecesi gecenin kör vaktinde(19) evine teslim ettiğiniz, ‘Pis, edepsiz!’ gibi sözleri söyleyemediğiniz…”

“Evet, anladım da…”

“Umarım o sarhoş halimle size karşı nankörlükle sarkıntılık edip(2) üzmemişimdir sizi?”

“O gece de dediğim gibi Osmanlı kızıyım. Osmanlı tokadını(34) da bilirsiniz herhalde, okkalıdır(1) meşhurdur, hem ses, hem de iz bırakır!”

“Deli dolu bir yaşam içinde, alkolle aram iyi olmasına karşın, hiçbir hanımefendiye saygısızlık konusunda bir eylemim olmadı. O tokadı yemediğimi hatırladığıma göre, sadece özür dilemek değil, teşekkür etmek istediğimi bilin, bana yardımınız için. Tekrar karşılaşır mıyız, bilemiyorum…”

“Metroda yol boyu yüzüme solu, sonrasında kendini taşıt, telefonda kuru bir özür dile, teşekkür et, bir bakıma ‘Beni azat et!’ emri gibi. Oh! Ne âlâ memleket! Korkmayın, bir daha karşılaşırsak ben adam yemem, yamyam değilim!”

“Yamyamlar sizin kadar güzel olsalar, ben o yamyamların yemek kazanına gönüllü olarak girerdim.”

“Ne dediğinizin farkında mısınız? Türkiye’miz henüz görüntülü telefon devrine ulaşmadı şu anda. O gece de istifra etmekten yüzüme bile bakmadınız, belki de bakamadınız. Peki, bir yamyam, hem de güzel bir yamyam olduğuma nasıl karar verdiniz?”

“İnsanların sadece gördüğünü düşünüp de görmeyen gözleri yerine bir de gönül gözleri vardır. Sanırım kollarımdan tutup bedenimi taşıyıp evime teslim ettiğiniz için gönül gözümle resmetmiş olmalıyım beynime sizi…”

“Ve bu resmi kuru bir teşekkür telefonuyla silmek arzusundasınız. Peki, öyle olsun!”

“Şey! Yanlış anladınız! Devamında izniniz olursa bir çay ısmarlayabilir miyim, sizce uygun gün, saat ve yerde diyecektim!”

“Ben ikaz ettikten sonra hiç işe yaramadı genç adam, haydi başka kapıya. Ben kapatıyorum, özür dilerim, her ne kadar hak etmemiş olsanız da. Beni tekrar aramayın lütfen! Numaranızı reddedilecekler listesini alacağım hemen!”

Dinsizin hakkından imansız gelir, fazla rijit(1), sert, duygusuz davranıp davranmadığı konusunda tereddütteydi Mukaddes. Mıknatısın artı, ya da mavi kutbuydu kendisi, kendince, eksi, ya da kırmızıyı kendine çekmek isterken aynı kutupları üleşir olabilirler miydi?

Bunalırdı öyle ise, hatta ‘Ölüm hak’ bile diyebilirdi kendine, vaz geçemezdi, aklının ucundan bile geçiremezdi, bu kadar yol aldıktan sonra.

Reddedilecekler listesine almamıştı telefon numarasını, vakit bulamadığından değil, içinden gelmediğinden, hatta tekrar arasın umudunu yaşayarak. Çünkü onu istiyordu içtenlikle, ama dileği Muzaffer’in onu istemesiydi…

Sonraları değişik bir numara aradı, açıp-açmamakta tereddüt ettiği. Çünkü genelde bilmediği telefon numaralarını açmazdı. Söylenenlere, hissettiği çekememezlik, yapılan iltifat(1) ve jestlere göre; gençti, güzeldi, alımlıydı, çekiciydi ve iyi bir öğretmendi.

Meslektaşlarından çoğu yaklaşmak istemiş, meslektaşlarının çoğunun da iteklemesiyle bazıları ya yol kesmeyle, ya da telefonla umutlanmayı arzulamışlardı. Tek bir cevabı varmış, ilân gibi anons ettiği.

“Kalbimin sahibi(39) var!”

“Kim, nerde?” gibi sorularla sorgulamaya kimsenin hakkı yoktu, kendisinin bilmesi yeterliydi, kimseler, hatta o bile bilmese de.

Açtı telefonu ve bir söz bombardımanı ile karşılaştı;

“Ne olur kapatma! Ben, demesini, anlatmasını bilemedim. Arkadaşımın telefonuyla değil, elini tutarak özür dilememe izin ver. Numaramı reddetme, telefonunda açık tut lütfen! Gönlümün aydınlığa ihtiyacı olduğunda seslenebileyim sana, sorunlarımı iletip tavsiyelerini, önerilerini dinleyeyim bir öğretmen olarak, elini uzatmanı bekleyeyim…

Şimdiye kadar neden yaşamadığımı, bundan böyle yaşama gayretini düşündüğümü söyleyeyim. Bir şans ver bana ilk defa, sonra istersen vur kıçıma tekmeyi, namerdim(1) eğer şikâyetim olursa…”'

“Ayıp ki, ne ayıp! Birincisi; bu kadar cümleyi ne zaman yazıp da okudunuz bana böyle hızlı hızlı. İkincisi; öyle; ‘Vur, kır!’ gibi sert ve ayıplı cümleler yakışmıyor ağzınıza. Peki, istediğiniz ne? ‘Kaybol!’ desem ne demek istediğimi anlayacağınıza söz verir misiniz?”

“Ne derseniz, ne isterseniz kabul, ancak bir çay içiminin yeterli olacağım sanmam, bir sabah kahvaltısı desem, ya da bir öğle yemeği? Sizi beklemek sevincini yaşamak isterim. Gün, saat ve yer söyleyin, ben özür dilemek ve teşekkür etmek ve diz çökmek için dediğiniz yerde olacağım.”

“Diz çökmenize de, özür dilemenize ve teşekkür etmenize gerek yok. Hem öyle kolunuza girip sırtımda taşıyarak evinize getirdiğim için minnet doluluğu saklı ‘Ayılıyom! Bayılıyom! Ölüyom! Bitiyom! Elini tutuverem!’gibi sözlere de gerek yok!..

Söz verirseniz yarın sabah kahvaltıya gelir ve ‘Derdin ne arkadaş?’ der, dinler ve sonra bana göre ‘Defol!’ diyecek kadar kaba olmamak, ‘Kaybol!’ diyecek bir cesaret düşüncesiyle ayrılırım sizden. Yalnız öyle küp gibi yüklenmiş bir şekilde içkiyle geleceksen, tüm söylediklerimi unut, söylemediğimi farz et!

Gene de itiraf etmeliyim ki etkili olduğunu itiraf etmem gereken bir seslenişiniz var. Telefonda da olsa, yüzünüzü hatırlayamıyor olsam da sohbet etmemize memnun olduğumu söylemem gerek, Ancak…”

“Evet, ancak?”

“Evli-barklı, çoluk-çocuklu olabileceğim hiç mi geçmedi aklınızdan?”

“O halde bu durum bana asla yakışmaz, her şeyi unutun gitsin!”

“Unutmuyorum, çünkü evli değilim!”

“O zaman emrindeyim!”

“Bir şey rica edebilir miyim?”

“Tabii, neden olmasın ki?”

“Okulumun kapısına gelip beni ordan alsanız, yalnız kız çocuklarına düşkün bir cinsi sapık(19) gibi değil, üstelik sözlüm, nişanlımmış gibi koluma girip samimi gibi davranarak…”

“O, neden o? Evet ilgi duydum, duyuyorum da, ama ne sen beni kabul ettin, ne de ben içimden geçiriyor olsam da belli etmedim ki ilgimi…”

“Peşimde bir sürü kişi var, sen benim korunağım(1) olmak istemez misin?”

“Seni bu dert gibi gördüğün peşindekilerden korumak için?”

“Evet! Ne var ki bunda?”

“Samimiyetsizlik, rahat olmak ve kullanılmak...

Ben, beni sana ikram etmeyi düşünürken, sen sana sarkanlardan(2) korunmak düşüncesindesin, bana ilgi, yakınlık duymaksızın…

Seni sevmeye başladığımı, bütünleşebileceğimizi, yaşamımı, yaşamımızı düzene sokabileceğimi düşünmüştüm, ‘Belki’ umudumu saklayarak. İçten pazarlıklı olabileceğin(2) aklımın ucundan bile geçmemişti. Beni şamar oğlanı(19), bir koruma polisi gibi görüp seninle ilgilenenler için bir kalkan gibi görmüşsün, içim daraldı(2), yazık!”

“Bana inanan, güvenen, ilgi duyan, ya da benim öyle düşündüğüm birine içtenlikle düşüncelerimi aktarmak ve sığınmak istemem suç mudur ki, Osmanlı kızı olsam da?”

“Bir saniye, bu kaçıncı kez Osmanlı deyişin... Nedir bunun anlamı?”

“Tek tarih sorusu, Osmanlı Devleti ne zaman ve nerede kuruldu?”

“Aklımda, 1300 lü yıllar civarı, Söğüt, Ertuğrul Gazi ve Osman Bey, yani…”

“Yani Bilecik. Benim kütüğüm Bilecik'te. Ya sizin?”

“Benim de! Ve buna artık bu kadar rastlantı sonucu kader demem mümkün değil! Ama olamaz mı?”

“Olur tabii, neden olmasın ki hem? Koruyup, kol-kanat gerecek misin bana şimdi, aynı ilin çocukları olarak?”

“Tabii de, bir koruma polisi, bir bodyguard(1) olarak benim ne faydam olacak ki sana?”

“Bir kahvaltı ya da öğle yemeği ve Auf wiedersehen(40), arrivederci,(40), Adieu ya da good bye(40)! Sen yoluna, özlediğin, istediğin, umutlarını yitirmek istemediğin bir yaşama, ben de kendi yoluma, sayende kimsesizliğime şükredeceğim bir yaşama…”

“Gerçekten yalnızlığı sen sene, sen kendi başına bu kadar mı seviyor, istiyorsun?”

“Tıpkı senin gibi, neden olmasın?”

“Sana bunun gibi, ya da benzeri bir şey söylediğim hatırımda değil!”

“Gerçekten ‘Bir bardak süt için niye bir ineğe’ yani bir kadına bakayım, deyişin hatırında değil mi? Ya da dur bakayım o sözün nasıldı; ‘Yaşam için paylaşmaya gerek yok, ben kendi başıma yaşarım!’ ya da benzeri bir şey!”

Mukaddes’in bu sözlerle Muzaffer’i yargılaması aslında yalandı, çünkü sözleri Muzaffer’in annesi Müjgan’ın sözlerinden kopyalamıştı. Üstelik Muzaffer onu aradığında onun evindeydi ve telefonunu açarak Muzaffer’in tüm söylediklerini annesi Müjgân Hanıma da dinletmişti.

“O kadar kısa mesafe ve zaman içinde cidden ne kadar çok yanlış yapmışım!”

“O kadar kısa mesafe içinde, ‘Ben Homongolos’um, ama seni sevdim, keşke sevgilim olaydın!’ dediğini de hatırlamadığını söyleme, inanmam!”

“Gerçi o kafayla bu kadar zırvaladığım hatırımda değil, ama bir çırpıda(19), bir defada, seni sevdiğimi söylemem, sevgilim olmanı dilemem, o kafa ile en doğru, en dürüst sözmüş…

Oysa şu an bu sözleri söyleyebilmek için neler feda etmezdim ki, cesaretim olsaydı ve sıkıntı çekmeyeceğimi bilebilseydim…”

“Daha dün bir, bugün iki... Koluna girdim, kusmanı sildim, yüzünü yıkadım, kolonyala ile sildim yüzünü, ellerini, doğal olarak heyecanlanmış olabilirsin. Ama bu sevgi sayılmaz ki!...

Hele, hele ki aşk olsun! Beğeni, arzu, birliktelik, belki karşı cinse cinsel yakınlık hissettiğin olabilir. Neyse, seni dinlemeyeceğim artık. Aklın yerinde değil sanıyorum, yarın ola, hayrola!”

Bir süre durakladı, karşı taraftan gelen soluk seslerini dinledi. Brütüs’ün Sezar’a acımadığı gibi acımamaya karar verdi, devam etti;

"Belki yarın, telefonda söylediklerine benzer sözler söylersin, gönlümü kazanmaya çalışırsın, gerçi ümidim de, seni sevmeye pek niyetim de yok. Kalbim boş, ama oraya ulaşabilecek bir güç ve kuvvet göremiyorum sende. Ama kim bilir denemeye değer belki…

Haydi şimdi kapat telefonu. Sözlerini düzenle, beni okulumdan al ve ister gecikmiş bir kahvaltı, ister erken bir öğle yemeği ısmarla. Neresi olursa olsun, gözlerime bak, ellerimi tut ve içinden geçeni söyle!”

Seni seviyorum!”

“Şişt! Burada ortam uygun değil, gözlerime bakacaksın, ellerimi tutacaksın ve içinden geldiği gibi, hatta bağırarak söyleyeceksin, üstelik içkiyi bıraktığını vaat ederek!”

Mukaddes neyi, nerede nakış gibi işleyeceğini(2) biliyordu, içkiyi bırakmasının kendisini de kazandıracağını ima etmiş gibiydi.

Muzaffer sabredemedi, ortamı da gözünde büyütmedi, karşısındaymış gibi ellerini tutma heyecanını yaşadı gönlünde, hatta kokladı saçlarından, öpmesine izin vermemiş olsa da sesinin ulaşabildiği en yüksek desibelde(1) bağırdı;

“Seni seviyorum!”

Karısıyla annesinin oynadığı oyundan hiç haberi olmadı Muzaffer’in, hem bu gerekli de değildi zaten...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Muzaffer; Üstünlük sağlamış, düşmanını yenmiş, utku kazanmış (Zafer Bayramı gününde doğan erkek ve kız çocuklarına verilen isim).

Mukaddes; Kutsal, mübarek, takdis edilmiş, muhterem, temiz, pak,  aziz, yüce. Noksanı kusuru bulunmayan.

Müşerref; Onur verilerek yüceltilmiş, şereflendirilmiş, kendisine şeref verilmiş, şerefli, onurlu. Kıymetli (Şeref; İnsanın kendine karşı duyduğu saygı, onur, haysiyet, izzetinefis).

Müjde; Sevindirici, hayırlı, sevinç verici haber, bu haberin verileceği zaman söylenen söz.

(1) Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.

Bodyguard (Badigard); Can güvenliğinin tehlikede olduğu bir kimseyi saldırılardan korumak üzere görevlendirilmiş kişi. Koruma görevlisi, fedai, muhafız, sakınan.

Damızlık; Aslında Sadece döl almak amacıyla yetiştirilen iyi nitelikli hayvan, bitki. Ancak öyküdeki anlamı; kadının sadece çocuk sahibi olmak için kullandığı adam (Affedersiniz).

Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.

Enikonu; İyiden iyiye, etraflıca, akıllıca, adamakıllı.

Habis; Kötücül, zararlı, tehlikeli, korku ve endişe verici, düzen bozucu, yıkıcı.

İltifat; Eğilim, ilgi gösterme, beğenme, ilgi. Birine güleryüz gösterme, hatırını sorma, tatlı davranma, onunla hal hatır sorarak ilgilenme, ilgi gösterme, rağbet etme, gönül okşayıcı söz söyleme. Yüzünü çevirerek bakma.

İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.

İstifra; Kusma.

Jest;  Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket. 

Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.

Kanka; Kanki olarak da söylenmekte. Kan Kardeşin kısaltılmışı gibi ilk hecelerden oluşmuş bir kelime gibi gözükse de, insanın her türlü sırrını ve yaşamının her bölümünü kardeşçe paylaşma yakınlığındaki kafa dengi kardeş gibi kişiler.

Karabasan; Kâbus.  Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Korunak; Saklanılan, sığınılan yer. Tehlikeden kurtulmak, korunmak için yapılan yer.

Mömücü; Türkçemizde böyle bir söz yoktur. Yöresel olarak kullanılan ve bir bakıma saptırılmış bir kelime olan bu söz; sinirli, asabi insanların somurtkan yüz tavırları için kullanılır. Yöresel olarak “öcü” anlamında da kullanılan söz.

Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader. Takdir edilmiş, kaderleşmesine verilmiş.

Mübarek; Kutlu, kutsal, uğurlu, bolluk getiren, bereketli, verimli.

Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.

Okkalı; Çok fazla, söz olarak ağır, şiddetli. Kilosu fazla olan, ağır çeken.

Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Paytak; Eğri, çarpık bacaklı.

Rijit (Rijid); Sert, bağışlaması, hoşgörüsü olmayan. Gönül kırıcı, katı, ters.

Yapıldak; Genelde yayan yapıldak, ya da yayvan yapıldak şeklinde kullanılır. Herhangi bir vasıta olmaksızın çıplak ayakla, yayan, yalınayak.

Yayvan; Eninin boyundan uzun, geniş ve derinliği az olma durumu. Basık ve geniş olmakla birlikte yöresel olarak; suskun, şaşkın kendi halinde.

(2) Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.

Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçmemek (Geçirmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.

Ayar Bilmek; Sonucu belli olmayan herhangi bir konuda tedbirli, ılımlı ve dikkatli davranmak, belirlenen limitler, maksimum seviyeyi aşmamak.

Dozu Aşmak; Belirli bir limitin üstüne çıkmak. Verilen süre, miktar veya seviyeyi aşmak.

Duygu Sömürüsü Yapmak; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışları koz olarak sergilemek.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği yapmak.

Feneri Söndürmek (Feneri Nerde Söndürdün Demek); Evine dönmekte (çok) geç kalanlar için söylenen bir söz.

Gasyan  (Gaseyan) Etmek; Kusmak, istifra etmek.

İçi Daralmak; Benliğini sıkıntı kaplamak, sıkılmak, bunalmak, içini sıkıntı basmak. Kasveti olmak.

İçkiyi Piç Etmek; İçkinin içine içkinin tadını bozacak (örneğin rakıya su yerine soda, meyve suyu gib)i bir şeyler koyarak tadını bozmak, işe ve zevke yaramaz hale getirmek.

İçten Pazarlıklı Olmak; Alçak, korkak, namert olmak, sadistlik etmek.

Nakış Gibi İşlemek; Bir şeyi, özenle işleyip, yapmak, beyine usulünce ve uygunca yerleştirmek.

Nesebi Korumak; Baba soyunu devam ettirmeye gayret etmek (Nesep; Baba soyu, soy ismin devamı. İnsanın anne ve babasıyla, dede ve ninesiyle soy bağı).

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.

Sahiplenmek; Kendisinin olduğunu öne sürmek. Göz kulak olmak, korumak, sahip olma.

Sarkıntılık Etmek; Genellikle kadınlara sataşmak, lâf atmak, rahatsız etmek, huzurunu bozmak, tasallutta bulunmak.

Sarkmak; Aşağıya doğru uzanmak. Yolunu uzatmak, uzanmak, uğramak. Öyküde anlamı; Karşı cinsle ilişki kurmayı veya arkadaş olmayı istemek.

Serdetmek; İleri sürmek. Başında, başlangıcında söz konusu etmek.

Sözleri Havada Kalmak; Söylenen söz dayanaksız görüldüğünden bu nedenle dikkate alınmamak, ispat edilememek. Sonuca bağlanmamak.

Stres Atmak; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimlerden kurtulmak. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümünü yok etmek, savuşturmak. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşulları bertaraf etmek.

Şuur Altına Gizlemek; Bilinç altında saklamak.

Teferruata Gerek (Yok) Görmemek; Ayrıntıları söylemeye, yazmaya gerek görmemek, söylememek, yazmamak, bilgi vermemek.

Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.

(3) Evlilik, bir bardak taze süt için evde inek beslemeye benzer. Oscar WILDE (Değerli yazara hiç yakıştıramadığım, evliliğin sadece seks mantığı içine hapsedildiğinin yanlış bir izahı)

(4) Elimi sallasam ellisi, başımı sallasam tellisi gelir; Kendine aşırı güveni olan (zanneden özellikle aptal bir erkeğin) birinin bir işaretiyle karşı cinsten birçok kişiyi elde edebileceğinin (yanlış deyime ek olarak tavlayabileceğinin) ifadesi.

(5) Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz. William SHAKESPEARE

(6) Mutluluğu bulmak için değil, paylaşmak için evlenilir. Bir şeyler almak için değil, vermek için sevilir. KONFÜÇYÜS

Bir insanın tek başına mutlu olması utanılacak bir şeydir. Albert CAMUS

(7) Ziyafete giderken yanında ekmek götürmek; Bir erkeğin herhangi bir amaçla bir yere gittiğinde eşini de yanında götürmesinin gerekmediği anlamında itibarsız, eşi aşağılayıcı, yanlış bir söz.

(8) Homongolos; Kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügâta göre “Kadın Sevmeyen “diyebileceğimiz bir tip. Tıp dilinde “Cüce” anlamında kullanılmaktadır. Aslında çirkin bir kayabalığı türü, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli Romanındaki başkahraman,  Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS), Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS MANİFESTO), M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı  (HOMONGOLOS’UN SONU), Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir.

(9) Zorunlu Görünen (Çağdışı) Garip Evlilikler; Kaşık Düşmanı Ortak şeklinde kadının aşağılandığı evlilik dışında Beşik Kertmesi, Odalık (metreslik), Cariye, Kuma Getirme, İmam Nikâhı, İç Güveysi, Hülle Evliliği, Dünür Evliliği, Başlık Parası için evlilik ve benzeri gibi başka adlar taşıyan evlilik çeşitleri de vardır, bunları merak edenler çeşitli kaynaklardan öğrenilebilir.

Levirat; Ölen erkek kardeşin eşiyle evlenmek.

Sorarat;  Ölen karısı yerine baldızıyla evlenmek.

Berdel (Bedel); Hem kızı hem de oğlu olan ailelerin karşılıklı olarak çocuklarını evlendirmeleri.

Kepir Evliliği; Evlenmek isteyen fakat ekonomik çıkmazlıkları olan iki gencin kız kardeşlerini kendi aralarında değiştirmesi evliliği.

Sözleşmeli Evlilik, Herhangi bir nedenle ölüm olsa bile, yapılan hazırlıklar dolaysıyla yasal, mecburi ancak mantıksal olmayan evlilik

Görücü Usulü; Arada aşk olmadan, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması, oğlanın ailesiyle kızın görülmeye gidilmesi, belki fotoğraflarla kız ve oğlanın tanışması ve sonrasına “Siz bilirsiniz?” reklâmıyla oluşan evlilik.

Muta Nikâhı (Evlilik); Hanefi Mezhebinde olanlara yasak olan bu evlilik türü Şii topluluklarda görülen kadına para verilerek yapılan evlenme. Geçici bir süre için sahte, yanlış, zoraki, bir bedel ödenerek yapılan evlilik. Benim anlayamadığım şeriattaki bu evlenme türüdür ki, T.C. meclisimizdeki millet vekillerden bir kısmının para karşılığı 13-15 yaşlarındaki kız çocuklarıyla bir geceliğine evlendikleri duyumlarım arasında. “Anlaşma bitti!” yahut da üç kez “Boş ol!” dedin mi, işlem tamam! Nasıl bir garabettir bu? Bu fuhuş ve zinanın örtbas edilmesi değildir de, nedir? Bağışlanmam dileğiyle, hani şöyle demek istiyorum. Yurtdışına 10-15 gün, ya da bir-iki günlüğüne veyahut daha uzun süreliğine görevli git, bul oralardan bir tane muta, “Oh! Gel keyfim gel!” Beynini de, gönlünü de, bedenini de doyur gel, hele ki bir de bekârsan!

Evlenmek için Evlenmek; Genellikle ilerleyen yaşlardaki kişilerin nesebini devam ettirmek, çocuk yapmak için uygulanan bir evlilik biçimi, sevgi, saygı, aşk değil, sadece ailelerin isteği ile karşılığı olmayan kötü diye yorumlanacak bir evlilik şekli. Sosyal bir yaradır, demekte sakınca yoktur,

(10) Korkulu rüya görmemek için uyumamak evlâ; Kâbus, karabasan, halüsinasyon (var sanma) gibi nedenlerle insanları çığırından çıkartan, korkutan rüyalara neden olmaktansa, bir süreliğine uykudan vazgeçmenin, bir psikiyatra danışmanın gerekliliği.

(11) Evlilikte başarı yalnız aranan kişiyi bulmakta değil, aynı zamanda aranan kişi olmaktır. Foster WOOD

Evlilik, iki kişilik yalnızlıktır. Özdemir ASAF (Bana göre; evlilik karşıtı yanlış bir söz, ama bir üstadı da tenkit edecek kadar güçlü değilim!)

Evlilik, bir kale gibidir. Dışarıdakiler oraya girmek için, içeridekiler de çıkmak için uğraşır dururlar. ÇİN Atasözü

(12) Alınmayacak bir ürün için vitrine bakmak; Zamanı boşa geçirmemek konusunda yararlı bir öneri.

(13) Aşk önce kanatlar verir, uçmayı öğretir. Sonra da birini kırar! Düşmeyi kendin öğrenirsin. Lorentz MAYDA

(14) Lokantaların vitrinlerine bakabilirsin, sakıncası yok, ama yemeğini mutlaka evinde ye! Cinsel tercihlerin aranılmaması, sadece evinde gerekliliğinin belirtilmesi, sadece güzel bakmanın izin olduğunun belirtilmesi anlamında bir söz.

(15) Karımı asla aldatmam. Evde biftek beni beklerken, sokakta niye köfte peşinde koşayım.  Paul NEWMAN

(16) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(17) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidirnokta Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.

(18) Bir kadın sizinle delice tartışabiliyorsa sevinin. Çünkü susmuş bir kadın için bitmişsinizdir, demektir. Marlynn LONGSTON

(19) Akıl-İdrak; Akıl erdirme, anlama yeteneği, anlayış, kavrayış. Erişme, kavuşma, ulaşma gibi anlamları kuvvetlendirme amacıyla söylenmiş bir deyim.

Arz ve Talep Kanunu; Bir mal piyasaya az miktarda sürülmüş (Arz) ve fiyatı fazla ise almak isteyen insan azdır. Arz, bir mal piyasaya fazla miktarda sürülmüşse, fiyatı azdır, satıcı çok az fiyata razı olmak zorundadır. Bu da satıcının çok mal satmak isteğidir ki bu takdirde de alıcı o mala karşı isteksiz olur, ya da belli bir fiyata almaya razı olduklarının belirlenmesidir (Talep).

Aşk Olsun; Beğenilmeyecek bir davranış, bir tutum karşısında kınama, sitem bildiren söz. “Aferin! Helâl olsun” sözünden daha güçlü olarak bir davranışın, bir tutumun çok beğenildiğini bildiren söz.

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Cinsi Sapık; Kadınları taciz edip rahatsız eden ve bunun yanında erkeği tahrik edip kuyruk sallayan tipler.  Yurdum insanı tarafından seksüel sapkınlar için kullanılan tanımlama.

Gecenin Kör Vakti; Gecenin ilerlemiş ve en karanlık olduğu an. Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.

Hayır (Hayr) Duası; İyi dua. Her şeyin hayırlısı ne ise onu Allah’tan isteme duası.(Peygamberimize mal edilen bir) HADİS

İnsaniyet Namına; İnsanlığa yakışır duygulara uyarak.

İyiden İyiye; Eni Konu Açığa Çıkma. Oldukça ötesinde, iyice meydana çıkmak, gelmek.

Kazan Gibi Kafa (Başı Kazan Gibi Olmak); Gürültü yapılmasından dolayı başında uğultulu bir sersemlik bulunan kişi.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Vacip-Farz; Yapılmasında şüphe olduğu için yapılan ve Tanrı emri olarak mutlaka yapılması gereken şeyler.

(20) Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz, bağlasan durmaz; “Gitmem gerekli, izninizle!” demenin kabaca söylemi.

(21) Nasibi Bir Yerlerde (Saklı) Olmak; Özellikle ergenliği ilerlemiş, şekil olarak durumu belli olan, ya da yaşları ileride olan kızlar için sarf edilen (bana göre çok) yanlış, mutluluğun ggasbedildiği anlamıında bir söz. Kişi, yani kız evlât sırf evlenmek, çocuk doğurmak, erkeğin neslini devam ettirmek için evlenmemeli, bunu nasibi çıkmamak anlamında düşünmemeli şeklinde yorumlamalı genç kızın nasibinin olması gerektiği düşüncesindeyim. Kız, ya da karşısındaki kişi, ne kadar çalışıp, çabalarsa çabalasın, eğer karşısındaki kişi alnında yazılan ise mutlaka ona kavuşur, aşk doğal olarak ikinci plândadır, şekli her ne olursa olsun. Allah nasip etmişse olur, nasip etmemişse olmaz, ya da az olur, çok olur, hiç olmaz, anlamında bir söz.

(22) Şubatta açan güneş yazın habercisi değildir. Ege CANSEN (Benim yazdığıma zıt bir söz)

(23) Hiç iken, bir oluruz / Bir iken iki oluruz / İki iken üç oluruz / Üçten bin bir tür oluruz.  Lao TZU

(24) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı. “BİR BEBEK”

(25) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”

Kuşlardan ödünç alabildiğinden / Daha fazla özgürlük… diye başlayan Mustafa KÖKLÜ’ye ait “BİR EŞİTTİR BİR ARTI 1 = 1 +” şeklinde şiiri vardır.

Şiir 1 + 1 = 1 adında Nazım Hikmet RAN’a ait şiir kitabı vardır.

Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen!KİM O DEME” Özdemir ASAF

(26) Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.

(27) Karısı onu (kocasını) adam eder; Bekârlığında yakışmayan hayat tarzı olan bir adamın evliliğinde karısının yardımıyla iyi bir eş olabileceğinin ifadesi.

(28) Dinsizin Hakkından İmansız Gelir; Acımasız kimseyi kendisinden daha acımasız biri yola getirir, anlamında söz.

(29) Dizeler; Bekir Sıtkı ERDOĞAN'ın “HANCI” ya da “BİNBİR GECE” isimli “Gurbetten gelmişim yorgunum hancı” diyerek başlayan şiirinde şöyledir; “Ben o gece hem ağladım hem içtim, / İki gün diyardan diyara uçtum / Kayseri yolundan Niğde’yi geçtim, / Uzaktan göründü Bor yavaş yavaş...”

(30) Saldım Çayıra, Mevlâ’m Kayıra; Yapacak, yapılacak bir şey kalmadığında söylenen bir söz.

(31) Bundan İyisi Şam’da Kayısı; Bundan iyisi Samdak (Güneydoğu Irak’ta Şattülarap civarında bir şehir) Ayısı”dır. Güzel bir de öyküsü vardır. Bizim Türkçemize ise öyküdeki gibi geçmiş olup; “Mevcut durumdan daha iyi bir durumun olamayacağı” anlamındadır.

(32) Estağfurullah; Asıl anlamı; Arapça; “Tanrıdan bağışlama dilerim” şeklindedir. Ancak Türkçemizde kendisine olumsuzluk bir nitelik yakıştıran kimseye “Hiç de öyle değil!” anlamında nezaket, bazen de alay sözü.  Bunun tersi övülen veya teşekkür edilen kimsenin söylediği incelik ve alçakgönüllülük sözü. Ayrıca karşısındakinin kendinden beklediği işi, kendisi için yük saymayan kimse tarafından söylenen “Teşekküre değmez! Bir şey değil! Rica ederim!” şeklinde nezaket sözü.

(33) Kendisi himmete muhtaç dede / Nerde kaldı gayrıya himmet ede… Belli bir konuda yardım etmesi beklenen kişinin bırakalım yardım etmesini, kendisinin de yardıma ihtiyacının olduğunun belirtilmesidir.

Kelin Merhemi (İlâcı) Olsa Başına Sürer; Kendi derdine çare bulamayan kişiden aynı durumda olan bir başkası yardım beklememelidir.

(34) Osmanlı Kadını (Kızı) Çocuğu; Ağırbaşlı, ciddi, sevgi dolu, nerede, nasıl davranacağını bilen, aktif, zarafet ve estetiğe de sahip, eşine, çocuğuna, büyüklerine, ailesine düşkün, saygılı kadınların tanımlanması. Düşündüğünü çekinmeden, açıkça söyleyen, bulunduğu toplulukta yetki sahibi olan, otoriter kadın.

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

(35) Bazen küçük bir bakış, insana dünyaları verir. Bazen küçük bir bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean-Jacques ROUSSEAU

O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER daha sonra da Umut AKYÜREK’tir.

Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO.

Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!  Yunus EMRE

(36) Ele verir talkını, kendi yutar salkımı; Başkalarına verdiği öğüdü kendi tutmaz, üstelik de (hatta) tam tersini yapar…

(37) Boyu (saçı) uzun olanların ve sarışınların aklı kısa olur; Özellikle kadınlar için uydurulmuş alay maksatlı bağışlanması mümkün olmayan söz.

(38) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler. Lombroso’yu tasdik edenler içinde Enrico Feri ve Séghele’yi saymak mümkün. Lombroso’ya karşı fikirler olarak da Montesquieu, Rousseau, Liszt, Baer ve Locke’nin fikirlerini sayabiliriz. Lacassagne bu konuda; “Toplumların lâyık oldukları suçlulara sahip olduğu” Tarde ise, daha rijid bir düşünceyle suçlular için; “Sadece kendilerinin değil, tüm dünyanın sorumlu olduğu” iddiasındadır. Fizyonomi (Fizyognomi); Doğa Yasası. Belli vücut biçimlerine göre belli ruh hallerinin incelenmesi bilimidir ve genel olarak şüpheli kişilerin kafataslarının yapısı, kepçe kulak, alın, burun, çene, kaş, göz ve dudaklar, çılgın ve bulanık bakışlar esas alınarak kişilik özellikleri hakkında tahminler yapılabilmektedir.

(39) Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın… diye başlayan Türk Sanat Müziği  eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(40) Allahaısmarladık; Good Bye (İngilizce), Adieu, au revoir (Fransızca) Arrivederci (İtalyanca), Auf Wiedersehen (Almanca).