Yangın başlamıştı, ama ne yangın?..
Koskoca gökdelenler arasında sıkışıp kalmış, çocuklarının ısrarlarına rağmen vazgeçip ata yadigârı(1) deyip satmayan dul annenin ahşaptan, derme-çatma(1) gecekondusu, yani eviydi yanan yer.
Anne? Anlatacağım, neden anne, ama neden annem değil?
O geniş bahçesi olan arsayı, hemen yakınından geçen devlet demiryolları istimlâk etmeyi(2) düşünmemişti. Paragöz(3), para canlısı(1), yandaş, yalancı, muhteris(3) belki abartı sayılabilir ama üçkâğıtçı(3) müteahhitler de tekliflerinde başarılı olamamışlar, ikna edememişlerdi(2); “Nuh deyip, peygamber demeyen! (4)” anneyi.
Oğullarından ziyade gelinlerin, kızından ziyade damadın ısrar ve teklifleri yüzünden gına gelmişti(2) yaşlı anneye. Dilekleri evin yıkılması, yerine bir hatta iki devasa(3) gökdelen dikilmesi, nasiplerine düşenlerden(2) de daire sahibi olarak sebeplenmeleriydi.
Eee! Anne yaşlıydı. Göçmeye de yakındı dünyadan, mal mülk kime kalacaktı, çocuklarına tabii...
Eh! Hakkaniyetle üleşmenin(2) yolu birdi, bir olmasına amma ya olmazsa? O zaman da bilirkişiler(3), rayiç bedeller(1) dikkate alınır, üleşirlerdi. Belki de anne vefat etmeden taksim ederdi, ancak annenin taksiminde haksızlık olabilirdi, çünkü en küçük olan kızına daha düşkün gibiydi anne!
Evlâtlar için netice itibariyle kiradan kurtulmaları önemliydi, şöyle yayla gibi evde oturmak, balkonunda nefeslenmek, mehtaba çıkmak, zevke dalmak(5), kanmak keyifli olmaz mıydı? Hatta belki aile bütçesine katkısı olacak, çocuklarını daha iyi okullarda okutacak gibi kiraya verecek ikinci bir evleri bile olabilirdi.
Araba? Belki taksitle. Çocuklara ayrı birer televizyon, birer bilgisayar, hatta laptop(3)…
Ne demesinlerdi ki, insanın hayal dünyası o kadar büyük ve öylesine genişti ki? Bunları ben düşünüyorum onlar adına gibi, düşünebildiklerim bu kadar, ama onların hayal dünyalarına sığdırmaları mümkün çok şey olabileceği de aklıma gelmiyor değildi, ne denmişti; insan hayal ettiği müddetçe yaşar(6), ancak hayallerinin esiri olmaksızın(6).
Oğullarının, kızının sessizliğinde pabuç kadar dilleriyle(1) gelinler ve miyim miyim(1) tarzında miyavlasa da damat da gelinlere destekti.
Hesaplar, teklifler yapıyorlardı birbiriyle. Asansörlü, doğal olarak merkezi sistem ısıtmalı, dâhili telefonlu olmalıydı, diğer gökdelenlerdeki gibi. Güneye bakan daireler kendilerinin olmalıydı, hatta evlât başı, en aşağı ikişer daire olsaymış, çok iyi olurmuş!
Allah’la kendi aralarına kimsenin girmemesi için en üst katlar olmalı hatta dubleks gibi bir de çatı katı ilâvesi olsa fena olmazmış!
Peki, anne, kaynana? Düşünmüşlerdi ya! Eh! Ona da bir şeyler düşerse öldükten sonra aralarında üleşirlerdi canım, beis yoktu![]()
Peki, evi yıkılınca nerede kalacaktı anne? Kolaydı, tutarlardı bir ev, ya da daire, kirasını üç kardeş eşitçe öderlerdi, kaz gelecek yerden tavuk esirgenir miydi(7)? Tek önemlilik arz eden şey, kendilerini sık sık rahatsız edecek gibi yakınlarda değil, uzaklarda olmalıydı kaynana annenin evi.
Akıllarından geçene yakın olasılıklı davranış ise, yıkılıp dikilecek gökdelen arsasını görecek bir şekilde civardaki gökdelenlerin birinden daire kiralanması ve annenin sık sık yapılan işleri izlemesinin yararlı olacağı idi.
Kendi adlarına kontrol mühendisliği, yahut da müteahhit yardımcılığı yapıp “Şöyle olsun, böyle olsun!” diye çaçaronluk yapsa(2) fena mı olurdu ki? Ne gelinler, ne de damat;
“Gelsin gökdelen yapılıncaya kadar başımıza taç olsun, birer hafta, ya da birer ay falan sırasıyla bizlerde kalsın!” demek akıllarının ucundan bile geçmemişti(2) (Sanırım, değil, daha sonraları bizzat annenin ağzından duyduğum için kesinkes söylüyorum! Yoksa bunları kesine yakın sözlerle nasıl bilebilirdim ki?)
Vıdı vıdı sözler(1), ısrarlar…
Hafakanlar basan(2) yaşlı anne sonunda “Peki!” demişti. O gün damadın ya da herhangi bir gelinin evinde buluşan aile fertleri, çoluk-çocuk düğün-dernek yapar gibi, yeri yerinden oynatırcasına, alkolle yıkanırcasına, daha fol yok yumurta yokken mehtaba çıkmış, gazeller yakarak(2), zevke dalıp kanarak eğlenmişlerdi!
Bu; benim tahminim. Çünkü arayışlar içindeki müteahhitlerden biri de benim babamdı, ya da babamın oğlu olan ben; Hâlil…
Sıkı pazarlıklar yapmalarına rağmen evlâtlar, ya tekliflerini, ya da davranış, tip ve “Atın tepmeyeni, köpeğin ısırmayanı, müteahhidin çalmayanı olmaz!” sözünden dolayı çalma, ya da sözünde durmama ve belki de dileklerinin daha da artırılması için ildeki tüm müteahhitlerle konuşmuşlar, anlaşma zemini aramışlar ve en son sıraya da beni ve babamı almışlardı.
Babamın yerine ben gitmiştim sadece yaşlı annenin gecekondusuna. Maalesef tüm işleri boynuma yıkan babam gibi koca göbekli, gözlüklü, diğerleri gibi kollarında boynunda gökgörmedikler gibi altın saatleri, madalyonları, yeni moda takım elbisesi olan kalantor(3) görünümlü biri değildim ki. Hem neden hemen öyle olaydım ki?
Ben; bendim sadece, başka bir ben olmaya ne niyetim, ne de ihtiyacım vardı. Annenin çocukları ya beni küçümsemişler, ya da acemi, tıfıl(3) belki de akılsız görmüş olabilirlerdi, altısının birden, bir ağızdan konuşmaları, annelerinin suskun, büzülmüş davranışı dikkatimi çekmişti, gözlerinden akan yaşları, burnunu çekişini göz ardı edemezdim(2). Annesizdim, annem olmaya lâyık, annem olma adayımdı yaşlı teyze…
“Siz de bir şeyler söylemek ister misiniz anne?”
Hoşnut olmuştu(2) belki de altısının birden susmalarının gerektiğini belirtmiştim; “Anne!” diyerek.
“Yok, demek isterdim, amma var oğlum! Saygı gösterip ‘Baba’ dediğim kayınpederimi, ‘Anne’ dediğim kaynanamı ve ‘Erim’ dediğim eşimi yitirdiğim zamanlarda bile bu kadar hüzünlü ve ıstırap çeker(2) olmamıştım. Allah’ım onlara rahmet etsin, toprakları bol olsun…
Her şey eşit olsun isterim. Et tırnaktan ayrılır mı oğul! Hangi anne çocuklarından birini diğerinden üstün tutar ki? Bir ressamın resimlerini, müzisyenin notalarını, şairin dizelerini, yazarın öykü, ya da romanlarını birini diğerinden üstün tutacak gibi ayırması mümkün mü? Örnekleri aklından geçirdiğin gibi çoğalt, oğlum...”
Durakladı anne bir aralık, çocuklarını ayrı ayrı süzer(2) gibi ve devam etti;
“Tavrınız ve sözleriniz beni hoşnut etti. Çocuklarımla anlaşın lütfen. Benim dileklerimi kabul edersen, sonraya bırakıyorum. Kabul etmezsen de çocuklarımla yapacağın anlaşma benim de kabulümdür. Ben namaz kılmaya gidiyorum. Dönüşümde onlarla da konuşup kucaklaşıp onları evlerine yolcu edeceğim. Haydi selâmetle!”
Arkasına dönmedi tekrar. Sanırım abdest almak için banyoya yönelmişti.
Annenin namaz kılışı dönüşünde hiç de diğer müteahhit ağabeylerden farklı olmayacak şekilde anlaşmıştık. Her bir çocuğa istedikleri cephelerden birer daire, anneye de ayrıca dört daire verecektim, çocukların ellerini ovuşturmalarına bakılırsa hakkaniyetli bir üleşimdi bu.
Tek endişe(3), kusur veya üleşim dışı istemim kalorifer dairesi, depolar, sığınak için bir dairenin anne hakkından kesintisiydi. Çocuklar rıza göstermişlerdi annenin üç hakkının ilerilerde kendilerine üleştirileceği var sayımıyla.
Çocuklar annelerinin, gökdelen yapılıncaya kadar kalacak yer olarak herhangi bir ciddi teklifte bulunmamışlar, yakınlarda bir ev tutup kirasını müştereken ödemeyi düşündüklerini ifade etmişlerdi. Savunmaları annelerinin daima özgür yaşamayı istediği yönündeydi!
Ben de inanmıştım! Oysa gecekonduya el koyanın, yani benim anneye yerleşip yaşayacağı evi temin etmek zorunda olduğumu bilmiyorlardı herhalde. Bir centilmenlik kuralıydı bu, yerine getirmem gereken.
Kalorifer, depo, sığınak ve tek dairenin gökdelen için gaspı(3) hâriç 16 katlı, 63 daireli gökdelen dairelerinin üleşilmesinde benim için de, karşı taraf için de haksızlık yoktu kanımca. Tek düşüncem ve çözmemin kesinlikle gerekli olduğuna inandığım konu; annenin benden isteyeceği ilerideki dileği, dilekleri ya da istekleriydi.
Renkler ve zevkler ayrıma tabii değildi. Yandan geçen cadde, ilgisi olmamasına rağmen demir yolu, menfez, diğer gökdelenlerdeki dış cepheler gibi beyaz olacaktı. Projeyi çizmeye başlamıştı mimar olan elemanım, sanırım diğer gökdelenlerin çizimlerinden kopya çekmeksizin fikir alarak daha değişik bir tarz ve inşaat şeklinde.
Diğer gökdelenlere ait mimari projeleri nasıl temin ettiğine akıl erdiremediğimi söylemem gerek. Tasavvur ve direktiflerime, düşüncelerime göre kısa zaman içinde çizip tasdike göndermek için incelememi, onayımı beklemesi hoşuma gitmemiş değildi. Bir-iki ufak-tefek(1) tadilâtı da kısa zaman içinde düzeltip yerine getirmişti.
İnşaatın kabası tamamlanınca tavan, taban, duvarlar, mantolama(3) ve aksesuarlar için evlât dileklerini dikkate alacaktım.
Bu isteği tecrübesizliğimin kanıtı olarak kabul etmiştim, babamın haklı olarak kulağımı çekmesine rıza göstererek. Herhalde altın kaplama, gümüş, ipek gibi beni ilgilendirmeyecek teklifleri olacağı aklımın ucundan geçmiyordu.
Ancak insanlar tamahkârdı(3), hele ki gökgörmedik birinin oğlu olmuş, çekmiş çocuğun şeyini kopartmış(8) örneğinde iseler. Babamın uyarılarının haklılığını göz ardı edemezdim.
Okumuş, inşaat mühendisi olmama rağmen, namütenahi(3) dilek ve tekliflerle karşılaşacağımı hayal bile etmemiştim. Herhangi bir şekilde sınırlama getirmemiş olmamın sıkıntısını kaba inşaat bitiminde çekecektim, muhtemelen.
Çünkü anneleri yerine vakit buldukça geleceklerini söylemişler, bu vesile ile kenarından-köşesinden dileklerini sıralar olmuşlardı, daha teyze taşınmadan, gecekondu yıkılmadan evvel bile.
Üstelik biri ne söyler isterse, diğer ikisi de eksikli kalmamak için aynı şeyleri istiyordu, kıskançlık modunda desem yanlış değil, astarı yüzünü geçecek gibiydi, sözümü kısıtlamamın gereği yoktu, hem abartmış da değildim.
Banyolar şöyle, aksesuarlar böyle, kornejler şu marka, duvar boyaları şundan, pencereler bundan, çelik kapılar bundan, ziller şöyle, salona şöylesine avizeler, butonlar, prizler çiftli, balkonlar kapalı, mutfakta şöyle şöyle raflar, şu şekilde vb. vb. akla ne gelirse eklenti olarak, hepsi neredeyse...
Mimari projeyi tasdik için göndermeden önce, her ihtimale karşı(1) keşif yapmak isteğiyle yaşlı teyzenin evine yöneldim; işçi, araç gereç, konteynırların(9), barakanın yerlerinin tespiti, yemek, lâvabo ihtiyaçları, elektrik ve suyun temin yerleri vb. vb. gibi.
Benim için asıl önemli olan anneyi yerleştireceğim yerdi. Kimseye muhtaç olmaksızın yaşamalıydı anne.
Gecekondunun arsasına gelme çabam sırasında gördüm ufka yönelen dumanları, yangını, o kadar gökdelen, betonarme arasında o yangının nasıl çıktığına hayret ederek.
Ve o arada demiryolu menfezinin altına gizlenmeye çalışan, korkudan zannettiğim birbirine sarılıp büzülmüş iki kadını. “Hayırdır efendim çekinceniz ne?”
Bir ince ses cevapladı sorumu;
“Karşıdaki yangın! Annem yangından, ateşten çok korkar da! Galiba çocuklarının ısrarından bıkıp bir müteahhide verildiğini duyduğumuz teyzenin gecekondusu olsa gerek!”
Bir tatil günü olup, o annenin yanında çocuklarının da olabileceğini düşünmeme rağmen canım sıkılmıştı. Gerçekten o ahşap gecekondu cayır cayır yanıyordu, ince sesli kadının tarif ettiği yer benim dikeceğim gökdelenin arsasındaki o gecekondu idi.
Eğer anne içeride kaldıysa kurtulması mümkün değildi, belki bir mucize. Dışarıda ise o zaman acele etmeme gerek yoktu. Ama “O evin yerine gökdelen dikecek müteahhidin oğluyum!” desem, karşımdakiler inanırlar mıydı, ya da “Yıktırma, moloz taşıma derdinden kurtulmak için gecekonduyu kendileri mahsus ateşe verip yaktırmışlardır!” diye düşünmezler miydi?
İkilem(3) içindeydim. Koşup her şeye rağmen anneye mi bakmalıydım, yoksa bu anne-kızın çaresizliklerine çare olmayı mı düşünmeliydim? Bir an Tyrone Power ve Abondon Ship(10) geldi gözümün önüne. Öncelik yaşayanlarda, önünde iyi ya da kötü yaşam umutları olanlarda, gençlerde olmalıydı.
“Buyurun! O yanan eve üzülmeyin. Annem mutlaka dışarıdadır, çocuklarının yanındadır. Yanan mal olsun, yeter ki cana bir şey olmasın. Yok eğer evindeydi ise zaten elimden bir şey gelmezdi. Buyurun sizi evinize götüreyim öncelikle!”
“Bu kadar soğukkanlılık(3)? Bu kadar önemsizlik, gamsızlık, pes(3)!” Aynı ince sesti kendi kendine gibi söylenen.
“Peki, ne yapayım? Ben de mi öleyim!”
“Hiç olmazsa deneyebilirsiniz, deneyebilirdiniz. Bizi bırakın, siz size bakın!”
“Yoo! Hayır! Yaşama tutunma arzusu olanların indimde öncelikleri vardır. Annenin oğulları ve kızı mutlaka yetişmişlerdir ona...”
“Peki siz?”
“Hiç!”
“Nasıl hiç?”
“Anlatayım, ama önce sizi götüreyim, stresten(3) kurtulun, bundan sonra ben sık sık buralarda olacağım, muhtemelen tekrar karşılaşırsak detaylıca anlatırım. Hadi şimdi gecikmeksizin binin…”
Tarif ettikleri yöne giderken aynı ince ses;
“Buralardan değilsiniz galiba?”
“Yeni geldim!”
Başlangıç olarak o sesi ince ve genç kızı Doris Day’a(11) benzetmiştim, ilk bakışta, sanki benzetecek başka Türk yıldızı yokmuş gibi. Bunda belki de filmlere düşkünlüğümün, arkadaşlarımın da beni Anthony Perkins’a(11) benzetmelerinin etkisi olduğunu inkâr edemem.
Dönüp o ince sesin yüzünü dikkatlice görmek geçti içimden, ancak zapt ettim kendimi, haksızlığımın, yanlışlığımın bilincinde olarak.
Sırtta yangının başındaki karaltılar bana gerçeğimi gösterdi sanki mantığımla ve düşüncelerimle. Annenin hüzünlü, altılısının inşaatın bir an evvel başlayacağı tahminiyle tebessümlerini görür gibiydim.
Yangının ne zaman başladığını bilmem imkânsızdı, ancak ev çökmemiş, büyük bir gürültü ile yana kaykılmıştı sanki hareket ettiğimde, yaklaşıp yanından geçerken gördüğümüz kadarıyla. Aracın camını açıp bağırdım; “Bekle anne, hemen geliyorum!”
Birkaç adım sonra;
“Burası!” dedi o ince ses.
“Sağ ol, oğlum!” dedi diğer benzer ses.
“Bu iyiliğinizin altında kalmak istemeyiz. 11 Numaralı daire. Geçmiş olsun, merak ettiklerimizi anlatmanız için vaktiniz uygun olduğunda bekleriz!”
Ne ismini söyledi, ne de merak ettiğim halde ben sorabildim, ama öğrenmek için zaman yeterli değildi:
“Sağ olun! Bağışlayın! Acele etmeliyim, belki anneye yardım etmem gereken bir şeyler olabilir!”
Hani bazen bazılarına yani abdallara(12) bazı, bir kısım şeyler malûm olur ya, ben beni bilmeyen, tanımayan insanlardan yangının oluşumu nedeniyle çekinirken, yangın yerine ulaştığımda altı kişilik ailenin tümü üzerime çullanmışlardı, âdeta el elden, üstelik niyetlerini saklamaksızın;
“Yangını hemen işe başlamak için sizin adamlarınız çıkardılar, değil mi?”
“Öde lan, annemizin tazminatını! Ya da bize fazladan bir daire daha ver!”
“Gâvur da yapmaz, akrep(13) de, yılan da yapmaz senin yaptığını, yaptırdığını...”
Kimi tekmeliyor, kimi ısırıyor, kimi tırnaklayıp, tırmalıyor, kimi yumrukluyordu sahiplerini ayırt etmemin mümkünü olmadığı bir şekilde.
Anne nefesi kesilircesine bağırıyordu, kulağıma eriştiği kadarıyla;
“Durun çocuklar! Ben ocağı yanık unutmuşum, birden parladı mutfak! Kendimi, belagate çantamı(14) şu valiz, bohça ve çıkınla(3) ancak attım dışarı şeklindeydi seslenişi. Dayağı yerken işittiklerim üzmüştü beni, cismimdeki acılardan çok;
“Gözünüzü, tamahınızı toprak doyursun(15)!” diyesim geldi. Hepsi, altısı da birden bir ağızdan konuşuyor olduklarından o gürültü içinde duyuramayacağıma inanarak; “Efendilik bende kalsın!” diyerek “Annenizi dinleyin!” diye bağırdım.
Gözlerim yarı kapalı, kulaklarım uğuldarken hareketler, sözler durdu. Sanki dayak yiyen ben değilmişim de onlarmış gibi, kimi bacağını ovuştururken, kimi yumruğuna üflüyor, kimi kırılan tırnağına, silinen ojesine bakıp soluklanmaya çalışıyordu.
Annenin sesi gürledi yeniden;
“Yazıklar olsun size! Anlattım dinlemediniz, bir kulağınızdan girip ötekinden çıkmış(2) anlaşılan. İkinci kez bağırdım, duymak istemediniz, kurgularınızın mahkûmusunuz. Masum bir çocuğu kim vurduya gidecek gibi linç etmeye kalkıştınız. Utanıyorum sizlerden, gözükmeyin gözüme!”
“Öyle demeyin anne! Onlar sizin çocuklarınız ve sizi koruma içgüdüsüyle(3) ne yapacaklarını bilemediler, hareketlerine engel olamadılar. Ben arsada şöyle bir keşif yapıp size ev bulmaya çalışacaktım. Ama şimdi taşınacak malınız yok. İzninizle çocuklarınız birer gün misafir etsinler sizi. Ben bu üç gün içinde size dayalı-döşeli bir ev bulurum sanıyorum!”
Soran kadınlardan birisiydi, hangisinin olduğunun önemi olmayan;
“Peki, kirası?”
“Annenizden çok kirayı dert ediyorsunuz, öyle mi? ‘Yazıklar olsun size!’ diyorum, annenizin dediği gibi. Allah’a şükür varlığım var, ben Allah’a inanan biriyim. Ben öderim, yeter ki ona ev bulmakta gecikmeyeyim. Hatta annenizi misafir etmek akıllarınızdan geçmiyorsa, onu kendi evim dâhil istediği yerde, istediği kadar misafir ederim.”
Birbirine baktılar, ses çıkarmadılar. Sükût ikrardan gelirmiş(16), sözüm ona. Pöh! Konu anlaşılmıştı.
“Gördün mü anne, üç evlâdına ayrı ayrı birer daire vermeyi vaat ettin, ama şu anda başını sokacak, seni himaye edecek bir evlâdına ait bir tek evin bile yok! Biz istersen buna ‘Kader(17)’ diyelim.”
Baba-oğulun karşılıklı vasiyetleri aklımdan geçmedi değil(18)!
Teyze küskünce arabanın ön kapısını açtı, sessizliğinde ses çıkarmayı istemeksizin. Yerine oturduğunda, belki yanlış gözlemlemiş olabilirim; onlara hışımla bakışını(2), buna karşılık bana sevgiyle tebessümünü hissettim gibime geldi.
Aynadan yüzüme baktım şöyle bir; yüzüm Çarşamba Pazarı(1) gibi darmadağınıktı(3) sanki. Doğrusu aklım başımda olmasına rağmen feleğimi bu kadar şaşıracağım(2) aklımın ucundan geçmezdi...
“Anne, seni kendi evime götüreceğim. Sizin yaşlarınızda, belki sizden bir iki yaş daha küçük, evimin bütün işlerinin üstesinden gelen hizmetlim olan bir abla var evimde; Halide Abla. Garibandı, sokaklardaydı, çoluk-çocuğu yoktu, ortada kalmıştı…
Elinden tuttum, ayağa kalktı; ‘Oğlum!’ dedi. Sonrası hiç önemli değil, ne o anlattı, ne de ben anlatmasını istedim. Evde rahat olun. O her hizmetinizi karşılar. Kim bilir belki dertleşirsiniz onunla. Ama mademki o benden saklandı, siz de saklayın onu benden. Bilmediğimi bilmesinin onu mutlu edeceğine inanıyorum. Yalnız…”
“Söyle oğlum!”
“Bu bana ikinci kez ‘Oğlum!’ denmesi. Her ikisi de beni mutlu etti.”
“Bu senin yaradılışından gelen bir özellik olsa gerek, o kadar sopa yemene rağmen…”
“İşte söylemek istediğim de bu anne. Başım hafiften dönmeye başladı, sızlayan bir yerlerim var, nereleri olduğuna kesinlikle karar veremediğim. Önce hastaneye gidelim mi, bayılmazsam, izninizle?..
Böyle bir şey hisseder etmez arabayı durdururum, bana bir taksi tutar mısınız? Araba olduğu yerde kalsın, arabanın cam cehenneme, yeter ki siz üzülmeyin ve bilin ki, siz ya da ben sağ olduğumuz sürece üzülmenize asla izin vermeyeceğim.”
Olmadı. Bayılmadım. Röntgenlerde bir şey çıkmadı; “Dinlenmelisiniz ama!” dediler, bir-iki sıvı ilâcı birbirine karıştırıp bir iğne yaptılar, her bir tarafım sargı, plaster, bant ve tamponlarla sıvanmıştı.
Anneyi evime bıraktım. Yarım kalan işlerimi tamamlamak için büroya gittiğimde, sorgulanmama, sualler sorulmasına aldırmaksızın, baştan savma cevaplar vererek, mimar, mühendis ve teknik elemanlardan bir kaçı ile konuşup sözleştim, ertesi gün için.
Sabah erkenden iliştim moloz yığınından ibaret birikintiye. Muhtemelen geri dönüşüm ustaları(!) sağlam bir şeyler bulma umuduyla çerçöpü(3) yaymışlar, bir bakıma talan etmişlerdi(2), olan biteni bilmem imkânsızdı doğal olarak. Çünkü henüz başlamadığım bir inşaata hemen yangın sonrası, korumasız bir bekçi yerleştirmek akıl kârı değildi.
Halime Anne; “Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz!(19)” demiş, evimde devamlı kalması arzu ve teklifime karşın “Hayır!” demişti. Gerçi haklı sayılmazdı, ama çevreden birileri ne derdi;
“Arsasını, evini yaktıranın oğluna kat karşılığı verdi, kim bilir neden müteahhidin evinde kalıyor?” ya da benzeri sözler. Sözlerde öncelik galiba çocuklarında olur gibime geliyordu, menfaatleri için; “Domuzdan bir kıl daha koparsak fayda, faydadır!(20)” modunda.
Oysa babam annemi yitirdikten sonra, elini-eteğini işlerden çekmiş, tüm işleri omuzlarıma yığmıştı. Geleneklere uyarak bir yıl kadar daha başımda durup işlerin ıcığını-cıcığını(1) öğretme çabasında olmuştu.
Daha sonra; “Bana doyum olmaz! Halide Hanıma söz gelsin de istemem, hem ayak bağı olmayı(2) da arzulamam. Kalan ömrümü emsallerimle tüketeyim!” diyerek lüks sayılacak bir yaşlılar evine hapsetmişti kendini, ancak sık sık ziyaret etmemi bekler gibi;
“Takıldığın bir şeyler olursa, ne zaman istersen gel, sor, ben de isteklerim olursa sana söylerim. Cep telefonu gereksiz, sakın beni telefonla arama, gel!” dedi, emirdi bu, istekten ziyade…
Ölçtüm, biçtim, mimar, mühendis, teknisyen arkadaşlarla bir arada. Müspetleri, olumlulukları, menfileri, olumsuzlukları not ettik. Mimari proje hazır olmasına rağmen bir eksik var gibime geliyordu. Mimari projede bana ters geldiğine inandığım bazı şeyler vardı, ama ne? Eksiklik mi, düzeltme mi, yerine oturmayış mı?
Mimar arkadaşın çizdiği proje, diğer gökdelenler esas olarak ele alınmıştı sanki hatta kopya edilmiş gibime geliyordu, mimar arkadaşı rencide etmemek(2) için üstünde durmadığım.
Bana göre arsam o binaların arsalarından daha büyük gibime geliyordu, mimari projeyi şöyle bir gözlerimin önünden geçirdiğimde. Çevreye uyumluluğu konusu beni neredeyse yanlış yapıyormuşum duygularına yöneltmişti, benim gökdelenimin ayrı özellikleri olmalıydı, ama gene de bir de kendi gözümle o gökdelenlerden birinin daire yapısını dikkatlice incelemeliydim.
Ancak kime danışabileceğimin tereddüdü içindeydim, tanıdık, bildik yoktu ki civarlarımda!
Bildik? Evet, 11 Numara. Neden olmasındı ki? Ya evin babası yoksa almazlardı ki beni evlerine. Dışarıya götüreyim desem, benim onlarla değildi ki meramım(3). Evlerinin konumunu görüp incelemekti. Hoş böyle bir teklifim olsa, mutlak çekinirlerdi, anne-kız olarak, neden ya da kel alâka(1) tavrında.
Daha 24 saatler bile geçmemişti karşılaşmamızın üzerinden.
“Hayırlı günler…”
“Aklınızdan zorunuz mu var?” merakında!
Dan!
Bu aklıma gelen bir düşüncenin sesi, seslenişiydi, belki de jeton düşer gibi kaba anlamda “Trink!” demem gereken şeklinde. Teyzeye ev bulacaktım, herhalde beyninde olan kurgu; “Yaşlılar Evi” olmasa gerekti.
O halde hem teyze için dayalı döşeli ev bulmak, hem de yapıyı incelemek için teyze ile beraber 11 numaralı daireye gidersek düşüncelerime çözüm bulacağıma inanıyordum.
Eve gidip, “Anne istersen hazırlan bir, umudum fazla değil, ama gidip bir yerlere bakalım mı evin için?” dedim. Ya aklımda öyle kalmış yahut da ben öyle farz etmiştim. 11 numaradaki dairenin babaları, yani evin erkeği yoktu! Gaipten bir ses, bir haber alıp(2) da Halime anneye onlar sayesinde ev bulacakmışım gibiydi, düşüncem.
Yalan söyleyeni dokuz köyden kovarlar(22), doğrucu Davutlar(22) baş tacı olurlardı, sonuç ne olursa olsun.
“Halime Anne! Yardımına ihtiyacım var! Nasıl bir daire inşaatı istersiniz arsanız için. Yanlardaki gökdelenlerde bir tanıdığınız varsa dairesine bakalım, beğenirseniz projeyi ona göre değiştireyim. Hem bu vesile ile sizin için uygun olabilecek bir evi de soruştururuz.”
“Olur!” dedi, bir tatil gününde niyetimin ne olduğunu bile sormaksızın.
Vakit geçirmedik, 11 Numaranın kapısını Halime Anne çaldı. “Kim o?” şeklindeki ince sese; “Evi yanan Halime Teyze!” deyince o ses kapıyı açtı ve daha kapıdan girmeden hayretle sordu, tüm üstümü-başımı değiştirdiğim halde unuttuğum perişan halimi görünce.
“Ne oldu size böyle?”
“Benim çocuklar yaptılar, anlamadan, dinlemeden…”
“Halime Anne, şöyle bir içeri girelim, önce kimiz, neyiz, niyetimiz ne, sonra dayak yememin öyküsünü anlatır, reklâmlara geçebilirsiniz!”
Konuşmaları merak ederek genç kızın yanına gelen annesi de aynı şaşkınlıkla, ama merhametini yansıtırcasına;
“Buyurun! Buyurun!” derken tokalaşırcasına elimi uzattığımda elimi ellerinin arasına aldı, okşar gibisine, teselli eder gibi, ama sanıyorum merak ederek.
Buyurduk!
“Bağışla anne! Olaya kısadan girmek istiyorum. Dinlerseniz mutlu olurum. Evi yanınca Halime Anneyi çocukları istemedi. Demem o ki, anneleri her bir çocuğuna birer daire vasiyet etti, çocuklar dul maaşı olmasına rağmen bir kap yemeği, bir döşeği, bir evlât sıcaklığını esirgediler. Kendisini şu anda ben evimde misafir ediyorum. Doğal olarak üstesinden gelemediği sıkıntılarının olduğunu hissediyorum. Bunun için de; ‘İlle de bana ev!’ diye tutturdu.”
Duygu sömürüsü yapma tavrında yutkunmam vacipti(3). Devam ettim;
“Sizinle bir kez karşılaştık, bir bakıma tekrar görüşme vaadiyle gibi. Belki bilginiz vardır, belki kulağınıza çalınmıştır, buralarda, bu gökdelende ya da çevrede Halime Annenin yaşayacağı şekilde dayalı-döşeli bir daire ya da ev var mıdır acaba? Zararı yok, ben Halime Annem için dayar-döşerim de, daire ya da ev, boş olsa bile!”
“Bir saniye! Halime Anne? Evinizde misafir? Çocukları misafir etmedi? Üç ayrı ev? Ve çocuklardan sopa yiyen siz… Ne demek oluyor bunlar?”
“Adım Hâlil efendim! Eğer ona uygun bir ev bulursak kalanını size anlatır. Tek cümle; annemi yitirdim, annem yok, babam benimle olmak istemedi, Yaşlılar Evinde, ben de benim için saygımı hak edenlere ‘Anne!’ demekten mutluluk duyuyorum. Yani Halime Anne, benim için bir anne. Eğer izin verirseniz, daha beni bilip tanımadan ‘Oğlum’ diyerek teşekkür ettiğinden dolayı annenize de ‘Anne!’ demek istiyorum!”
“Tabii oğlum, mutlu olurum adım; Halise!”
“İkiniz de annem olmayı kabullendiniz, oğlunuz olmama izin verdiniz. Sağ olun Halime Anne, sağ olun Halise Anne! Ömrüm boyu sizlere şükranım(3) eksik olmayacak!”
“Üst katlarda boş bir daire var, ama ev sahibini ‘Para Canlısı(1)’ diyorlar. Hani affedersiniz kadın olmasına rağmen kiracının annesinin nikâhını istiyormuş(2), neredeyse! Belki Halime Hanım kendisini ikna edebilir, anlaşabilirler!”
Biz Halise Anne ile karşılıklı konuşuyoruz, Halime Anne ile ismini, cismini bilmediğim genç kız sadece bizi dinliyorlardı.
“Bakalım mı anne? Ev sahibi eğer dışarılarda bir yerlerdeyse telefon etsek!”
“Gerek yok oğlum! Karşısındaki dairede kendi oturuyormuş!”![]()
“O zaman hemen gidip bakalım Hâlil oğlum!”
“O zaman çay kararacak anne!”
“Hilâl, sen de gel, senin de fikrini alalım. Üç-beş dakikada çay kararmaz, kararırsa da yeniden demlersin, olur, biter!...”
“Dulum! Geçimim bundan!” dedi, içimden “Anne” demeyi geçiremediğim yaşlı kadın.
Ve anahtarı uzatırken ekledi; “Kirası şu kadar, yönetim giderlerinin, yani aidat denilen şeyin tümü kiracıya ait, yerler şöyle, tavan böyle, duvarlar öyle, duşa kabinli, çift lâvabo, balkon kapalı, 24 saat sıcak su…” gibi reklâmları da pas geçmedi, bunları Halise Anne zaten biliyordu, tekrarına gerek yoktu...
Gezip dolaştık, Hilâl’in mimar olduğunu bilmem mümkün değildi ve gaflet(3) içinde olmalıydım ki, bazı yerlerin fotoğraflarını çektim, üç aşağı, beş yukarı diye bazı yerleri adımlarımla ölçme gayreti yaşarken müdahale etti Hilâl;
“Ölçüler bizim daire ile aynı. Gerek annemin üzerine olan tapusu, gerekse mimari projesi var bende. İsterseniz iade edilmek şartıyla verebilirim size, ya da bir kopyasını temelli olarak, eğer işinize yarayacağına inanıyorsanız!”
“Memnun olurum!” dememe fırsat kalmadan Halime Anne;
“Koskocaman, yayla gibi ev! Ben bununla baş edemem oğul. Bana bir göz oda yeter de artar bile. Başka yerlere bakalım!” dedi.
“O zaman çaylarımızı içelim, içerken iki-üç kelimeyi uç uca ekleriz(2), sanırım kızım da benim gibi düşünecektir...” dedi Halise Anne kızına bakarak.
Teşekkür ederek ayrıldık, ev sahibinin diğer reklâm, teklif ve ısrarlarına aldırmaksızın.
Hilâl açtı evlerinin kapısını.
“Beyimi yitirdim, kızımla yaşıyoruz. Kızım devlet dairesinde çalışıyor, bense boş yaşamaktansa bazı sosyal yardım ve siyasal etkinliklere katılıyorum. Evimiz çok zaman boş kalıyor. Bakın bu kutu gibi oda boş. İstediğiniz gibi yerleşebilirsiniz…
Bir şeyler isterseniz alabilirsiniz, ama bence gerek yok, biz eksik dediğiniz her şeyi tamamlarız, eksiklerimiz olursa onları alırsınız, ya da beraber alırız, arzunuza göre. Bize, yalnızlığımız için ilâç gibi kardeş-anne olursunuz!”
Durakladı, belki aklına gelmesini istediği şeylerin gelmesini bekler gibiydi, devam etti;
“Kıble(3) şu tarafa doğru, seccadeler, tespihler, Kur’an’ı Kerim ve diğer dini kitaplar şu camekânlı dolapta. Size de bir anahtar takımı yaptırırız, dış kapının açılması şifreli. Şifresi, bizim daire için 9981. Aklınızda kolay kalır, 9 kere 9 eder 81 şeklinde aklınızda tutarsınız, gezip dolaşabilirsiniz istediğiniz gibi, çocuklarınızı, torunlarınızı ziyarete gidebilirsiniz, doğal olarak içinizden nasıl geçerse nasıl arzularsanız...”
Yeni bir duraklama evresine ihtiyaç duydu herhalde ve sonra devam etti;
“Üç çocuğa birer daire dediğinize göre demek ki, evinizin arsasını müteahhide verdiniz. Allah ömür verir, nasip ederse eviniz yapılıp yerleşinceye kadar bizimle kalın, beraber yaşayalım. Lütfen kabul edin, sizden hiç bir beklentimiz olmaksızın bu dileğimiz. Güler bir yüz, tatlı bir dil, bir canın eklentisi evimizin neşesi olacak, bilin!”
“Size zahmet vermek istemem!”
“Kızım diye söylemiyorum, ama çok iyi çay demler, kurabiye, poğaça yapar. Bakarsın nasibi çıkar(2), eloğlu(3) alır gider onu, biz de birbirimize yeteriz. O zaman kabul et dileğimi, şimdiden!”
“Düşünmeliyim, düşünmem gerek. Sen ne dersin Hâlil oğlum!”
“Kabul edip, etmemekte tercih sizin, sizi etkilemiş olmayı, yönlendirmeyi istemem fakat teklif makul ve mantıklı(1) gözüküyor, benim de gözüm arkada kalmamış olur. Halise Anneyi kırmayın, demek isterim.”
“O halde yarın kapımızı kapatmadan evvel Halime kardeşimi nesi var, nesi yoksa toparlayıp bize getirmenizi bekliyoruz oğlum. Erken gelirse ona göre isteklerini gerçekleştiririz, almamız gerekenler varsa onları da alırız.”
İnsanın kalbinde fesatlık(3), fenalık, içten pazarlık(1) olmayınca her şey gönlüne göre ve yolunda gidiyordu (sanki galiba! Halime Anne adına düşüncem bu idi!).
Halime Anneyi son gece de bizimle kalacak olması ve eşyalarını toplaması nedeniyle arabayla eve götürürken dillendim;
“Ben de Halide Abla da bizden ayrılmana üzüleceğiz, ama sizin yaşamınıza engel koymayı düşünmeyi bile kendimiz için bir haklılık sayamayız. Yeter ki huzurlu olun, mutlu olun, kendi evinize yerleşinceye sıkıntınız olmasın!”
“Dert etme oğlum! Bakarsın, gün olur, devran değişir, döner(2) ölmeden evvel mürüvvetini görmek(2), belki komşu olmak nasip olur bana!”
“Atalarımdan beri devrederek gelen kendi evimden ayrılmam mümkün değil ki Halime Anne!”
“O kadar büyük ve kesin konuşma oğul. Bak ben de senin gibi düşünüyordum. Peki, n'oldu, devran değişti, mağlup oldum, beni çocuklarımın şikesi, mağlubiyete itekledi. Bakarsın elkızı seni mum gibi eritir, her dediğini unutup her dileğini yerine getirirsin, yerine getirmek için can atarsın!”
“Nerde o talih bende anne? Üniversite de bile elini içtenlikle tuttuğum bir kız arkadaşım olmadı, her ne kadar artist gibi olduğumu söyleyenler olduysa da. Kalıbımdan memnunum, ama kalıbım kimseyi etkilemedi bu kadar…
Ha maddi varlığımın çokluğu ilgiyi çekmiş olsa da ben cüzdanımın değil, gönlümün ilgi çekmesini dilerdim, olmadı. Bir sevenimin olması için de umudum yok. Yaşamım yanlışlıklarla dolu…
Cumalarda, Cuma namazlarında ve belki resmi ilişkiler için bir-iki gün temiz-pak olsam da, genelde pis, kirli, ter kokulu, çapaçul(3)
pasaklı(3) biriyim. Bu durumda beni ancak aklı olmayan biri kabullenebilir.”
“Galiba böyle birini ilerilerde, ama çok yakınlarda tanıyacağım gibime gelir, eğer gözlerim, eğer gördüğüm heyecan beni yanıltmıyorsa. Çünkü ‘Annem yok, annem yerindesin!’ dedin ve anneler her şeyi hisseder, hatta bilirler de…”
“Beni sevecek, yaşamımı değiştirecek, beni kendisinin kulu-kölesi yapacak, bir mabut gibi mi? Hatta evimi barkımı bile onun için terk edeceğim öyle mi? Sevgili annem, hayal güzel bir şey, insan hayal ettiği müddetçe yaşar(6), ama kişi asla hayallerin esiri olmamalı(6)!”
“Zaman nelere hâkim ve kadir değil ki oğul! Ben ömrüm olursa, bana iyi bir insan olduğunu bu kadar ispat eden, çocuklarımdan bile yakın davranan bir oğul için ne yapmam gerekiyorsa, yapmak için yarından itibaren kollarımı sıvayıp yaşamımı sana adayacağım.”
“Kabullenemem anne!”
“Yani diyorsun ki; anlaşmayı iptal et, başka müteahhitleri ara!”
“Vallahi anne! O da sopa yemeğe meraklı olursa benim için hava hoş!”
“Peki, o gelen bana evlât olma duygusunu yaşatabilir mi?”
“Bak, sevgili annem! Buna cevap vermem asla mümkün değil! Ben bir başkası olamam, bir başkası gibi düşünemem. Ama size sevgi ve saygı doldum, siz ne isterseniz ben o olurum, o olacağım. Çünkü gerçek anne gibi ihtiyaç duyduğum bir annesiniz, annesizliğimde. Dizinize yatıp, saçlarımı parmaklarınızla taramanızı öylesine isterdim ki?”
“Gün gelir bu arzunu seveceğin, sevdiğin, âşık olacağın, ömrünü adayacağın kişi gerçekleştirir inşallah! Bunun için umutluyum!”
Eve geldik. Zonklamaya başlamıştı başım(2). Duş yapayım istedim, başaramadım, bir-iki sargı bezini elbise ve çamaşırlarımı çıkarmak dışında. . .
Ertesi günün yeni bir başlangıcın sabahının olacağı aklımın ucundan bile geçmiyordu.
Halime Annenin emanetlerini aldım, sandığını, çıkınını, bohçasını bir başka çantaya koymasına yardım ederek. Halide Abla çarşaf, havlu falan gibi bir şeyler doluşturdu oldukça heybetli bir başka bavula.
Eve geldiğimizde Halise Anne ve Hilâl kapıda bekliyor gibiydiler sanki.
“Çay içer misiniz?”
“Gerek yok, sağ olun! Ellerinizde çantalarınız ve bir kısım evraklarınız olduğunu görüyorum. Eğer çekinmez kabul ederseniz sizi istediğiniz yere bırakabilirim!”
“Anneme ‘Anne’ diyen bir insanoğlundan değil çekinmem, aklımdan geçirmem bile mümkün değil, ama zahmet olmasın isterim!”
“Ne demek küçük abla! Sırtımda değil, arabamla taşıyacağım sizi. Hele ki yanıma oturursanız, eğer rahatsız olmazsanız ıslık çalarak sizi istediğiniz yere memnuniyetle götürürüm. Islık, radyo gürültüsüne, radyo parazitlerine(1) karşı kendi buluşum. Ama rahatsız olup, bunu nefesinizle, sesinizle belli ederseniz, susarım!”
Yanıma yerleşirken hiddetli gibiydi. Elindekileri arka kanepeye bırakırken;
“Birincisi; ‘Küçük Abla’ değilim! Mimar olacak, bir devlet dairesinde çalışacak kadar büyüdüğümü sanıyorum. Bilmem mesleğim size bir şeyler hissettirdi mi? İkincisi ıslıktan, hele hele ağız açık olarak sakız çiğnenmesinden nefret ederim...”
“Üçüncüsü var mı?”
“Var! Bazı sargılarınızı çıkarmışsınız. Umarım bu durumda duş falan yapmaya kalkışmamışsınızdır. Önce doğru hastaneye gidelim, tekrar pansuman yapılması ve sargılarınızın yenilenmesi için…
Ve eğer mümkünse, üstünde durmadığınız, ama merak ettiğim sopa yemenizin öyküsünü anlatın bana. Çekinmeyin, meraklı olmanın yanında eğer bilinmesini istemiyorsanız, ağız ishali(1) olan, dili gevşek(1) biri değilim, sır tutmasını da, saklamasını da bilirim!”
“Öncelikle peki, özür dilerim sevgili bayan, büyük abla, hanımefendi! Hangisini kabul eder veya tercih ederseniz! Vaktiniz dar olsa gerek, sizi iş yerinize bırakayım, hastaneye ben giderim, ‘Söz!’ diyebilirim. Ama biraz dertleşmem, bu arada sıkılmadan sopa yememin öyküsünü dinlemek için ısrarcı iseniz bugün öğle yemeğine davet etmek isterim sizi Hilâl nokta ve noktalar... Gereken kelimeyi siz takın peşine!”
“Sadece ismimi söylemenizde bence asla sakınca yok! Yemek teklifinizi de kabul ediyorum. Ancak hastaneye beraber gideceğiz, yaralarınızı, berelerinizi göreceğim, onları yapanlar için teessüflerimi(3) iletmeye çalışacağım içimden. Ve yemekte her neyse anlatmanız gerekenleri anlatmak için söz verin bana!”
Arabanın arka kanepesine bakıp bıraktıklarının neler olduğunu söylemek gereğini hissetti;
“Şunu da eklemeliyim ki; arka koltuğa bıraktıklarım mimari proje ve evin tapusunun bir örneği. Umarım işinize yarar, eğer iade ederseniz, ya da mimar olarak bir şeylere gerek duyup bilgi edinmek isterseniz bana sorabilirsiniz, çekinmeden. Malûm; ‘Öğrenmenin yaşı yok!’ ve ‘Bana bir kelime öğretenin kırk yıl kölesi olurum!’ demiş Hazreti Ali. Oysa ben seni Hâlil olarak, tanıyorum sadece. Tabii istersen; ‘Ağabey! Amca!’ da diyebilirim.”
Sözlerini bilinçli bir şekilde beni incitmek istiyormuş gibi söylemek için düzenlemeye çalışıyormuş gibime geldi, Tanrının onlara bahşettiği, belki de iltimas geçtiği(2) biz erkeklerde noksan bıraktığı hasletle(3).
Cevap vermeme fırsat bırakmadan cep telefonunu çıkardı, tuşlardan birine bastı ve;
“Ev ödevimi bitirdim komutanım, ancak biraz gecikeceğim, bir yaralı-bereli var yanımda, onu tedavi için hastaneye götürmem gerek, önemli bir şey olduğunu sanmıyorum, ama sonucundan bilgi almam gerek. Sonra detayları anlatarak gecikmem için özür dileyeceğime söz veriyorum komutanım!”
Doğrusu komutan olarak seslendiği karşısındakini merak ettim. Sadece merak mı? Daha dün bir, bugün iki, hadi demiryolu menfezini de sayayım; üç. Bu şımarmama sebep miydi? Kıskanmak yani bir bakıma, hakkım mıydı ki? Üstüme bir bakıma titizlikle titrer tavrıyla eğilmesi, ismini eklentisiz söylemem izni, bana bazı yanlışlıklara yönelme hakkı vermesi anlamına gelmezdi ki!..
Pansumanlar, merhemler, ikinci kez iğne, iğneyi yediğim anda engellenememiş ve gereksiz bir “Uf!” çığlığım karşılığı hak ettiğim;
“Anasının kuzusu(1), canı da pek tatlıymış(1) canım!”
Hain, bir de alay ediyordu, ama cümle sonundaki “Canım!” deyişi beni mutlu etmişti, söz gelimi olsa da…
Bir devlet dairesinin kapısıydı, turnikesinden kartını okutarak geçtiği. Zalim! Arkasına dönüp bakmamıştı bile, değil ki el sallamak...
Öğle, öğle olmakta gecikmişti! Arabamı park cezası yemeyi umursamaksızın yol kenarına park etmiş ve inmiştim arabadan.
Köpeklerin ihtiyaçlarını gidermek için beni ağaç sanmamaları arzusuyla kaldırımlardaki çizgilere basmamaya dikkat ederek başım eğik sekiyordum. Bir çift meraklı gözün beni izlediğinden habersizdim, adımlamaya çalışırken düşüncelerimde.
“Hayırdır, bir şey mi yitirdiniz de arıyorsunuz kaldırımlarda?”
Bir şeyler hissettirdiğinin farkında ve pusuda gibiydi gaddar(3) kız. Baş tarafını, çok erken düşüncesiyle saklayarak seslendim;
“Yoo! ‘Kendime kendim lâzımsam kendim bulsun kendini(22)!’ düşüncesindeyim!”
“Yunus mu, Mevlâna mı? Hatırlayamadım, ama bulabildin mi bari kendini?”
“Erken geldin, neredeyse bulmak üzereydim!”
“Geciktim mi? İnce bir sitem mi seziyorum?”
“Asla! Sadece yaşamımda ilk kez güzel bir hanımefendinin beni merak etmesinin şaşkınlığı, sevinci, mutluluğu mu desem, bilemiyorum!”
“Hadi götür beni. İş arkadaşlarım erkek arkadaşım, sanacaklar seni!”
“Bence sakıncası yok!” dediğimde kapısını açmamı beklemeden kendi açıp binmişti arabama ve hareket etmeme fırsat bırakmaksızın;
“Var! Arkadaşım olman için meselâ kırk fırın kadar ekmek yemen gerekir mi desem, Kaf Dağının öbür tarafında altın yumurtlayan Zümrüd-ü Anka kuşu mu, tavuğu mu her neyse onun yumurtasını mı getirsen desem, en yüksek tepeden, en derin çukurdan bir şeyler mi istesem...
Ne dersin?”
“Böylesine uzun ve detaylı bir cümle yerine; ‘Avucunu yala(2)!’ ya da ‘Birbirine Sen demekle birlikte isimlerini bile yeni öğrenen iki yabancıyız!’ desen daha çabuk bitirirdin sözlerini...”
“Özür dilerim, canını sıkacağımı düşünemedim. İstersen iptal et yemeği, şöyle bir kenara çek, içinden geliyorsa bir kanepeye oturalım, artık merak etmiyorum, ama öykünü anlat! Ya da anlatma, boş ver! Beni aldığın yere iade et, ben de sana ‘Güle güle!’ diyeyim!”
“Tamam! Sustum, özellikle bir amca olarak! Yanımdaki genç ve güzel bir hanımı incitmekten, kırmaktansa dişlerimi, kaburgalarımı kırmayı yeğ tutarım(2)!”
“Abartmayın isterseniz!”
“Barışık mıyız yani?”
“Küsmedim, ama canımı sıktın biraz!”
“Tekrar özür dilerim. Yemek teklifimi tekrarlıyorum, tekrar…”
“Peki!”
Bu kadar detaylı konuşmak için arabayı nerede durdurduğumun farkında değildim.
“Neden durduğunuzu ve neden hâlâ hareket etmediğinizi anlayamadım. Üstelik neden sanki ilk kez karşılaşmışız gibi bakıyorsunuz bana, özellikle gözlerime?”
“Bağışlayın Hilâl Hanım! Hem bu kadar kısa zaman içinde içimdekileri söyleyecek kadar cesur, hem de seni sana tarif etmeye çalışacak kadar gabi değilim!”
“Anlamadım, ama belki düşünürsem anlamaya çalışırım, belki de sen cesur olursun bir ara, belki de ilerilerde içinden geçenleri söylemek için, kim bilir?...”
Lokanta kalabalıktı, ama şef garson beni tanıyınca;
“Buyurun Hâlil Bey! Size hemen bir masa hazırlatayım!” dedi.
“Sık gelir misiniz buraya?”
“Eh! ‘Arada-sırada!’ dersem yalan olur! Halide Abla; ‘Yaprak sarma, karnıyarık, mantı, börek yaptım!’ demezse soluğu burada alırım. Bir de aşure yapmamak için inatla direndiği için, ayrıca aşure yemek arzusuyla buraya gelirim. Sanırım sen de beğenirsin Hilâl Hanım!”
Menü Listesi gelince belki de istemsiz bir şekilde açıldı gözleri Hilâl'in.
“Bunlar ne kadar pahalı? Kabullenemem, hadi başka bir yere gidelim!”
“Ben incinirim, burası için de ayıp olur. Söz veriyorum, daha sonra karşılaşacağımız, belki de yaşayacağımız bir güzel olay ertesinde, örneğin yeni yaşınızı kutlamak için annelerimizi ve seni daha uygun bir yere götürürüm.”
“Yeni yaşım geçeli birkaç gün oldu. Yani ölmez sağ kalırsam, sen de beni unutmazsan demek ki beni bir sene bekleteceksin!”
“Olur mu? Öncelikle güzel bir kızın dudaklarına bu yaşlarında ölüm kelimesi hiç yakışmıyor. İzin versen de gecikmiş olarak kutlasak, hepimiz bir arada, bir kez daha?”
Cevap vermesine fırsat kalmaksızın şef garson başımıza dikilmişti, ama daha sonra yineleyecektim teklifimi;
“Ne önerirsen ondan getir ikimize de lütfen. Bir de unutmadan aşure sakla bizlere!”
“Unuttunuz herhalde efendim, bugün pazartesi! "
“Doğru, pazartesileri yapmadığınızı unutmuşum!”
Şef garson başını eğip gitti. Tatil günleri ertesinde öyle bir prensibi vardı mal sahibinin, belki bir bildiği olsa gerekti, anlamadığım.
“Gerçekten buranın aşuresi meşhurdur. Aslında umut edebileceğim bir daha ki sefere annelerimizle birlikte davet etmeyi isterdim, ama ‘Pahalı, masrafa girmeyin!’ deyip kızarsınız diye çekiniyorum. Kızmayacağınıza, kabul edeceğinize inandığım bir güne kadar davet etme hakkımı saklı tutacağım.”
“Garsonları tanıyorsunuz, fiyatları biliyorsunuz ve umurunuzda değil. Kim bilir kaç kız arkadaşınızı dilinizle ikna ederek getirdiniz buraya?”
“Özür dilerim, asla böyle bir şey yaşamadım, şu ana kadar, yemin ederim! Tabii inanma mecburiyetiniz yok! Adım Hâlil. Garsonları, bir kısım devamlı müşterileri tanıyorum. Hatta misafir olarak getirdiklerimle çekilmiş fotoğraflarım da var, bir kısmı burada, bir kısmı iş yerimde…
İsterseniz, ya da merakınız yok olacaksa hepsini size gösterebilirim. İsterseniz siz de bir uygun vaktinizde gelip garsonlardan, patrondan sorup sorgulayabilirsiniz beni. Yaşamımda bugüne değin kendisine vakit ayırdığım hiçbir kız ya da bayan arkadaşım olmadı, üniversite eğitimim dâhil!”
Hayret ederek dinliyor gibiydi. O halde şansımı tepmemeliydim, devam ettim;
“Ve sonra da işlerim nedeniyle tabii. İlk kez ilgilendiğim sensin, inanmasan da, daha menfezde ana-kız büzüldüğünüzü fark ettiğim andan beri…
Ve bana şefkatle elini ilk uzatan, hatta benim için endişelendiğini hissettiren sen oldun, hastaneye gitmemiz için ısrar ederek, beni zorlayarak...
Nasıl ki anne şefkatine muhtaçsam, bağışlaman dileği ile söylüyorum, sana da, senin şefkatine de ihtiyacım var!”
“Bu ne demek şimdi? Dün bir, bugün iki...
Benim uzun cümlelerimden şikâyet ederken dinlene dinlene uzun cümleler...”
“Ne anlamak istersen o Hilâl! Zamana ihtiyacım yok benim, sen zamana hükmetmek istersen, asla engel olmam. Gözükme dersen, gözükmem o buğulu gözlerine. Teninin şu anda hissettiğim kokusunu yasaklarsan, geçmem semtinizden, sokağınızdan bile…
Annelerimin ellerini öpmek için bile senin evde olmadığın zamanı kollarım. Binip sıkılmazsın arabamın benzin kokusundan da azatsın. Yeter ki dile! Ama izin verirsen ki mutlu olurum, beni tanımanı, gerçeklerimi öğrenmeni isterim!”
“Burada yemekler hep bu kadar geç mi gelir, işe gecikeceğim neredeyse!”
“İkinci kez ve son defa telefon et komutanına lütfen, gene doğruyu söyle ‘Yemekteyim!’ diyerek. Ola ki bana tekrar vakit ayırırsan, söz veriyorum, asla işine gecikmeyeceksin. Vakit ayırmayacak olursan zaten sorunun olmayacak demektir, kısaca...”
“Tek bir cümle; ‘İnsanlar umutlarıyla yaşarlar!(24)’ hissedilen, hissettirilmeye çalışılan gerçekler ve umutlar Kaf Dağının arkasında olsa bile, insan çaba göstermeli diye düşünüyorum.”
“Önce Kaf Dağının yerini öğrenip, sonra hemen yola koyulacağım!”
“Abartmayı çok seviyor ve biliyorsun. Abartma ama! İnsan bir-iki gün içinde kalbine yol gösteremez ve karşısındaki kalbi yönlendiremez. Bazı şeyler zaman ister, dediğin gibi, zaman gerekir, insanın kendine neyin hükmettiğini bilmesi için. Hadi bana kendini anlat, sopa yemenden başlayarak, ama eksiksiz!”
Anlattım, İskender dönerlerimizin soğuyup, mikrodalga fırında tekrar kendilerine gelmelerini beklerken de. Telefonla gecikeceğini amirine söylemesini neredeyse göbek atarak,
sevinçle kutlayacaktım, coşmuştum bir kere, duygularıma hâkim olamıyordum.
Ellerini tutmak, hemen iki-üç gün içine sığdırdığım, yoksa sığdırabildiğim mi demeliydim, sevgimi haykırmak istiyordum, lokantanın kalabalığına, beni tanıyanların hayretle bakmalarına aldırmaksızın.
Doğal olarak onun sevgiyle bakmasını, beni göğsüne yaslayıp, ya da dizlerine yatırıp saçlarımı parmaklarıyla taramasını özeniyor, düşlüyordum.
En önemli konu; sopa yememe neden olan Halime Annenin yanan evi, mimari proje, ve müteahhit olmam idi kafasını sallarken. Galiba Halime Anneye ev ararken davranışlarımın sebebini bilmesi ve bir mimar olarak beni anlamasının gerekliliklerini bilmesiydi.
“Teşekkür ederim!” dedi lâvaboya yöneldi, ufak bir mentol parçasını bana da ikram ettikten sonra çantasını aldı. Bu ayrılma vaktinin geldiğinin işareti idi, hiç istememe rağmen.
Arabaya binmek üzereyken Vale(3) çıkıp geldi koşaraktan, Hilâl’in kapısını açtı, bahşiş bekleme huyu yoktu, gelen bir diğer müşteriye doğru koştu;
“Hay Allah!” dedim, "Ne güzel kibarlık edip, jest yapacak, ‘Aferin!’ alacaktım!”
“Üzme kendini, teşekkür ederim, öyle kabul ettim!” yerime otururken bana ulaşan sözleriydi bunlar alık alık yüzüne bakarken(2)![]()
“Bu şekilde yüzüme bakmaya daha ne kadar devam edeceksin?”
“Aslında yanlış bir söylem, ama yanlışından da, doğrusundan da aynı şekilde hoşlanıyorum. Yanlış olanı, yani; ‘Güzele bakmak sevap!(25)’ denileni söylesem yanlış olmayacak!”
“Ne gibi?”
“Sözün aslı; ‘Güzel bakmak sevap(25)!’ şeklinde, ama birileri ‘Güzele bakmak sevap!’ şekline dönüştürmüş, ben de bu kriteri esas alarak sana baktıkça sevap kazanıyorum. Gerçek bu işte!”
“Öğrendim, ama gene abartıyorsunuz gibime geliyor. Ben beni biliyorum. Ama kim beğenilmekten hoşlanmaz, abartı, yalan, yanlış olsa da. Ama tıpkı gelirken olduğu gibi bu sefer de araba hâlâ çalışmadı. Merak ediyorum, ne zaman çalıştıracaksınız da yola koyulacağız, komutanıma bir kere daha telefon etme mecburiyeti yaşamadan, yoksa akşama kadar sen bana böyle bakacaksın da sevaplarını mı artıracaksın?”
“Sevap işlemeyi çok severim, belki bunu sadece güzel bakmak şeklinde değil, yaşadıklarımdan kesitler olarak gösterebilirim. Arabayı çalıştırıyor ve jet hızıyla seni işyerine teslim ediyorum...”
“Gene abartma! Efendice usul usul, gözlerini yoldan ayırmadan, sevap işleme derdin olmadan git, lütfen! Ama konuşmakta serbestsin. Yalnız bazı sözler için yeterli zamanım olmadığını bilmeni isteyeceğim!”
“Anladım, anlaşılmıştır. Şiir sever misin, meselâ ‘Endülüs'te Raks(26)’ bir yerlerinde aklımdan geçen bir dize var da!”
“Yahya Kemal Beyatlı’nın değil mi o, ‘Zil, şal ve gül’ diye başlayan? Hatta Türk Sanat Müziği olarak da hatırımda, ama ezberimde yok!”
“O halde sakıncası yoksa şiiri oku, eseri bestekârından dinle ve benim söylemek istediğim o dizeyi bul(26), dudaklarının o dizede sanırım Türk Sanat Müziği eserinde olduğu gibi ‘Bülbülleştiğini’(27) hissedeceksin...”
“Şiir, müzik….
Başka...
Allah bilir şiir de yazıyorsundur...”
“Musiki hobimdi, dolaysıyla şiir de. Şiir yazıyor muyum? Evet, yazıyorum, içimden geldiği gibi, üstelik...”
“Üstelik ne?”
“Zaman ver, açıklayayım ve o zaman dile internetten adresine göndereyim!”
“Anladım, peki! Başka?”
“Bilmece merakı, fıkra arşivi(1)...
Yalnız, çoluk-çocuğu, desteği olmayan, işinden ve bakımevindeki babasından, yemeklerini yapan Halide Ablasından başka kimsesi olmayan zavallı bir adamın başka ne merakı olsun ki?”
Cevap vermedi, oysa dilerdim ki; “Ben varım, annemler var ya?” desin sorgular gibi cevap versin, gözlerini gözlerime yaslayarak. Bilinen kural Tanrı kadınlara öyle bir yetki ve yetenek vermişti ki, hisseden, bilmese bile henüz icat edilmeyen istihbaratı(29) ile her şeye egemen olan. Ancak Hilâl’in hiç niyeti yok gibiydi, elimden tutmak için.
Onu dairesine bıraktım. Gün bitmişti benim için. İşlerimin canları cehenneme(1) idi. Mimari Projeyi tasdik için göndermiştim, ama içimde bir isteksizlik vardı, sanki kopya çekmiş olmamız ihtimalinin ezikliği, belki ilerilerde yasal olarak doğacak şu an bilemeyeceğim bir kısım yanlışlıklarla karşılaşabilecek olmamın endişesi…
Ancak inşaata başlamam için çaba göstermemi bekleyenler vardı. Fahri kontrol mühendisleri gibi mıntıka kontrolüne gelen evlâtlar, Halime Annenin yaşadığı yeri öğrenip onu zorlamalar, büroyu yol yapıp devamlı gidip-gelmeler, telefonlar, teknik elemanlarımın ve sekreterimin başını şişirmeler, bitmek-tükenmez ısrarlı telefonlarla başımın etini yiyenler(2) ve sonunda gına gelip cep telefon numaramı değiştirmem...
Hepsi benim çaba göstermemi, başlamamı bekliyorlardı. Belki buna mecburdum da çekincelerim olmasına rağmen.
Bir an başımı kaldırdım, düşünürken, düşünmeye ihtiyacım olduğunda hep kafamı kaldırırmışım, gözlerimi kırpıştırıp sabit bakışlarım olurmuş gökyüzüne doğru, dua eder gibi,
Allah’tan yardım yahut da gaipten haber bekler gibi.
Bu, babamın bana yakıştırdığı bir buluş olsa gerekti, kulakları çınlasın, şimdi herhalde tekrarladığımı düşündüğüm.
Kendimi matah(3) bir şey sanıp, hüsnü kuruntu(1) dünyamda ilk kez birinden etkilenişimin, Halime Annenin “Taş taş üstüne olmaz!” derlemesinin ve gecikilen her günün onu bir adım öteye taşıdığını, evine yerleşmeden ölmek istemediğini söylemesinin etkisi vardı.
Ancak itiraf etmeliyim ki; sinirsel tansiyonumu(1) en çok etkileyen, Halime Annenin vıdı vıdı etmekte bıkıp usanmak bilmeyen evlâdı olan üç artı üç olarak altı kişisiydi. Diğer artı olarak artan malzeme fiyatları, gecikmemin, benim hatamın bedeli. Buna rağmen sessizlik içindeydi dünya, ya da sadece benim dünyam...
Molozlar atıldı, zemin düzeltilmesi yapıldı, konteynır ve barakalar yerleştirildi, yığmam gereken fiyat artışlarından etkileneceğini düşündüğüm kısmen de olsa muhtemel inşaat malzemelerini yığdım, yapmam gereken sözleşmeleri yapıp ilgililerle karşılıklı olarak imzaladık.
Kepçemi(3) getirdim, hafriyata(3) başladım. İşçi sayım şimdilik fazla değildi, kalıpçılarımı, demircilerimi, ince işçilik ve tesisat ustalarımı sonradan getirip kaba inşaata başlayıp bitince de kapı, pencere, iç teferruat malzemelerini ısmarlayacaktım.
İnşaatta bir bulunmadığım zamanda, genç bir kadının inşaat mahallinde kafasında baret(3) olarak çizme ve tulum elbise ile dolaştığını, bir kısım ölçüler aldığını söyledi ustalarımdan biri. Belediyeden sanmış, çekindiği belki de üşendiği için başlangıçta kim olduğunu sormayı becerememiş, ancak genç kız toparlanıp giderken akıl edebilmiş sormayı;
“Mühendis Beye, Patrona ne diyelim efendim!” deyince;
“Gereksiz! Patronunuz beni biliyor, tanıyor, çok ısrar ederse ‘Mimar’ dersiniz, sonuna ne eklemeniz gerekiyorsa abla, teyze, kardeş gibi öyle bir şey ekleyin işte!” demiş.
O, o idi anlamıştım, ama gecikmiştim. Bir tatil gününde olduğumuzu unutmuştum. Çünkü kaç kişi olduklarını sormuş ve işçilerimden her biri için alüminyum kâselere üzerleri özenle nar taneleriyle hazırlanmış aşure göndermişti.
Plânlamayı kabullenmiştim, ama işçimin söylediğini anlamakta güçlük çekmiştim, daha da güçlük çekeceklerimi aklıma getirmeksizin.
"Abla sizin anneleriyle birlikte ve beraber aşure yeme teklifini kabul edeceğinizi söyledi Mühendis Bey.
Belli olmaması için uğraş verdiğimi sanıyorum, ama tam anlamıyla ayaklarım popoma vuracak gibi ve yaya olarak yöneldim evlerine, ellerim bomboş ve pasaklı halimi kayda almaksızın, belki de umursamaksızın...
“Üstüm başım kirli, hatta leş gibi de kokuyorumdur. Zahmet etmişsiniz, ben şöyle kapı kenarında bir tabureye oturayım, ama annelerimi de görmek isterim!” dedim şaşkınca.
“Onlar da seni görmek istiyorlar zaten. Ve içeriye girmeniz gerek, size bir teklifim olacak, Halime Annemin de bir dileği var, bence makul, ama karar sizin.”
Suskunlaştı, belki de daha başka şeyler söylemekten çekindi. Ayaklarımdaki botlar için galoş verdi Hilâl, tabureye bir market torbası geçirdi,
“Özür dilerim, çekindiğiniz için söylediğinizi yaptım!”
Anneler, çekinmeksizin kucakladılar, bir tepsi içinde getirdi aşureleri Hilâl, dördü de aynı şekilde bezenmiş. Nar taneleri ile “H” harfleri işlenmiş, tarçınla uçlan bükülmüş bir “M” ya da “V” harfi ve kâsenin tüm kenarı tarçınla sıvanmıştı. Hadi “H” harfini anlamıştım.
“Hepimizin isimlerimizin baş harfiydi", diyeyim. Ama iki taraftan da boynu bükük gibi olan “M” ya da “V” harfinin anlamı neydi ki?
“Afiyet olsun!” söyleminde, Teşekkür ederken fısıldadım;
“Anlamadım!”
Uluorta(3) bağırır gibi cevapladı, annelerimizin hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın;
“Zeki insansınız, ne anlamanız gerekiyorsa onu anlamayı size bırakıyorum. Bir aşurenin sözü mü olur, sevdiğinizi söylemiştiniz. Ne zaman arzularsanız annelerim o günlerde hazırlarlar size...”
“Her gün, desem!”
“Mide fesadına uğrarsınız(2), düşünemem, haftada bir peki, her haftanın pazarları, bayramlara rastlaması da ayrı şans, bonus(3) olur, o da bahtınıza(3). Ancak dediğim gibi işinize karışmak gibi olmasın, mutlaka değerli mühendis ve mimarlarınız vardır, benim tecrübemden çok daha ileri. Size bir öneride bulunabilir miyim?”
“Ne demek izin istemek? Buyurun!”
“Devlet dairesinde çalışırken, bu gökdelene temelden bu daireyi seçerek rahmetli babamın emeklilik ve birikintileriyle peşinatını, sonrasında da taksitlerini karşılayarak sahip olduk. Bilmediğinizi farz ediyorum, çünkü evimizi gezmediniz. Benim odam geniş ve tüm mimari çalışmalarımın taslakları için orada çalışırım…
Bu eve angaje olduğumuzda(2) müteahhit beye hazırladığım projeyi göstermiştim. Müteahhit dar alana kondurmak arzusundaydı, az masraf, çok kazanç gibi. Yok salon, yok balkon genişmiş, m2 si fazlaymış, iki asansör de neymiş, tek asansör yetermiş falan gibi bir sürü mazeretler ve evimiz böyle…”
“Dinliyorum Hilâl!”
“Halime Annenin arsasını gezdim, göz kararı(1) ölçtüm, biçtim. Öteki müteahhit ağabeyin “Çevredekilerden farklı yapamam!” dediği bu projeyi gözden geçirmek ister misiniz? Belki bir-iki düzeltme, ek ya da çıkartma olabilir, hesaplarını unutmaksızın…
Uygulanması da mutluluğum olur, ama karar sizin. Proje kendi odamda, devletin mesaisinden zerre kadar çalmaksızın sadece kişisel uğraşım, üretimim ve değer verdiğim...”
“İnceleyeceğim, söz! Mimar elemanıma, mühendislerime de danışacağım. Kabul edersem, daire mi, para mı istersin?”
“Siz sizin projenizle karşılaştırın, uygun görürseniz, ismim, para-pul önemli değil, sadece eserim olmasının gururunu yaşatın bana, yeterli! Beğenmez, ya da gider vb. nedeniyle uygulamazsanız, ne gönül koyar, gücenirim, ne de üzülürüm!”
“Söyleyip söylemediğimi hatırlamıyorum şimdi, ben sadece inşaat mühendisiyim. Hafriyata tam olarak emin olmasam da çalma diyeceğim mimari proje ile başlamıştım, Halime Annenin evlâtlarının devamlı meşgul etmeleri nedeniyle. Şimdi ben senden rica ediyorum Hilâl. Mimarıma danışmama gerek yok. Benim projemi getireyim, incele, nereleri düzeltmen gerekiyorsa düzelt, hesapları seninki olarak düzenle. Ya da vazgeçtim, direkt olarak senin projeni uygulamama izin ver. Ancak...”
“Sakın bir şey söyleme(29)!”
“Söylemem gerek, bunun altında kalamam, minnettarlık yükünü taşıyamam, bana yardım etmelisin, peki, para-pul, mal-mülk canlısı değilsin, ama hiç olmazsa tatil günlerinde mimar olarak endişelenmemi yok edecek şekilde bana yardımcı olmayı düşünsen!”
“Maksadını anladım, peki! Ancak tekrar ediyorum, istediğim hiçbir şey yok. Benim için boşlukta kalıp değerlendirilememiş bir projemin hayata geçirilmesi, tabiidir ki hem sen, sizler ve hem de imza etmeye yetkili makam önemli…”
“Şimdi hafriyatı durduracağım. Ancak işçiler boş durmasın. Sen senin projene göre gerekenleri kabataslak(3) belirtirsen çalışmalara öyle devam ederim. Nasıl olsa komutanından ev ödevlerine alışkınsın, sabah yeni bir gün olsun dileğim, uykusuz kalacak olsan da, gözünden uyku akacak olsa da projeni detaylı olarak incele ve gerekiyorsa gereken yerleri düzelt, düzenle, lütfen. Ben sabah gelip seni alıp şantiyeye(3) götürürüm. Ancak...”
“Gene ne var, ne söyleyeceksin Hâlil?”
“Bağırsan da, çağırsan da, kızsan da projen tasdik edildiğinde sizi yemeğe götüreceğim, sana ufak bir hediye almamı hoş göreceksin hiç bir itirazı kabullenmeyeceğimi şimdiden bil, isterim! Çünkü tümünü sevdiğimi bildiğiniz işçilerime bir tatlı ikramı onları da, beni de mutlu etti. Sizin proje katkınızı, desteğinizi karşılamam ya da ödüllendirmem gibi bir salaklığım asla olamaz.”
“Baksana bana Hâlil! Ben senin karın mıyım, malın mıyım, çocuğun muyum ki böyle baskı yapmaya çalışıyorsun? Bana uygulamanın gururunun yeterli olduğunu söyledim. Daha ne direniyorsun ki? Hediye? Hayır! Yemek? Peki, ama uygun bir yerde?”
“Aynı yerde?”
“Hayır!”
“Evet! Annelerimize soralım, ne derlerse kabul mü?”
“Peki! Ne dersiniz anneler?”
“Daveti kim yapıyorsa onun dileğinin kabul olması gerekir diye düşünüyorum!”
“Ben de aynı fikirdeyim!”
“Söyleyecek çok şeyim oldu, ama keşke kaybetseydim, sözümün arkasına sığınayım, anlaman dileğiyle. Hilâl! Çalışman için hemen defoluyorum, sabah gene buradayım, çözümlemem gerekenleri çözümleyip sana uygun bir anda söyleme gayretinde olacağım. Allahaısmarladık!”
“Defolma! Allah’ın izniyle git! İyi çalışmalar! Güle güle!”
“Allah vazifende yardımcı olsun oğlum!”
“Allah yanında olsun Hâlil oğlum!”
Anneler oturdukları yerlerinden kalkmazlarken Hilâl uğurlamaya geldi kapıya kadar, ne olurdu elini uzatmak yerine, hadi dudaklarından vazgeçtim, yanağını uzatsaydı, sadece şu anda güzel değildi, başlangıçtan şu anıma kadar hep güzeldi, içimi ısıtan, ama farkında değilmiş gibi davranan.
Öğrenmem gerekeni öğrenmem için fırsattı, uzattığı elini bırakmaksızın fısıldadım;
“Diyeyim ki ‘H’ harflerini anladım, ama feleğini şaşırmış gibi şu yamuk ‘V’ ya da boynu bükük ‘M’ harfinin anlamı ne, kafamı yoruyorum, çözemiyorum, ne olur, açıklar mısın?”
“Eğer düşündüğüm gün gelirse açıklarım, yoksa yok! Ama aşure dileğiniz olursa, yani hafta sonu hakkını yitirdikten sonraki günlerde, aşure yapmasını öğrendiğim için seni bıktıracak kadar yaparım, o zaman belki zekâna hükmetmeyi başarırsın!”
“Hiç ümit var(2) değilim, ama aşure teklifine sonsuzuma kadar asla ‘Hayır!’ demem!”
Bazen yalnız başına “Sen!” bazen aynı cümle içinde “Sen!” ve “Siz!” anlayamıyordum. Belki benim sözlerim, konuşmalarım da aynı olsa gerekti, farkında olmadığım ve eğer “Sen” demeler hata sınırları içindeyse maliyetleri önemsizdi.
Hilâl’in hazırladığı yeni mimari projeyi belediyeye göndermiştim, tek farkla. Hilâl devlet memuruydu, benim elemanım değildi, bu nedenle imzasını benim yetkili mimarımın imzası ile değiştirdim. 6 daire toplam olarak doğrudan doğruya annenindi.
Tapu aşamasında 3 adedi çocukların, anneleri ölünce sahiplenmeyi umdukları diğer 3 adedi de annelerinindi. Evlâtlar olmasa da herhalde eşleri kayınvalidelerinin bir an önce göçmesi için duaya başlamış olsalar gerekti, sanki dünya malını öteye kendileri götüreceklermiş gibi...
Üç ya da dört gün geçti aradan.
Halide Abla inadına gibi içinde parça etler, tas kebap mı ne dediği yemekten yapmış, yanına da havuç, patates falan eklemişti. İyk!? Herhalde sadece kendisi için, protein ihtiyacını karşılamaya yönelik olarak yapmış olsa gerekti.
Sabah yaşadığım ilk değişiklik, proje tadilatı(1) dediğimiz değişiklik içeren Hilâl’in mimari projesinin tasdik edilerek gelmesiydi Mutluluğumdu.
Telefon açmam ve şımarma hakkımı kullanmam gerekti. Medeniyetin en güzel buluşlarından biri telefondu ve aklımdan Hilâl’e hediye olarak en yeni model bir telefonu, bilgisayarı, iPad’i(31) almak geçti.
Acaba geniş ekranlı bir de televizyon mu alsaydım? Sırtım kaşınıyordu(2) galiba, sadece sözle dövmez, sırtımda oklava, merdane falan parçalardı herhalde! Ne bu samimiyet? Düşüncelerim bedenime eziyet verme çabası gösteriyordu sanki!
“Durumun müsait mi? Bir şeyleri aktarmam gerek!”
“İyi şeylerse, eziyet etme, hemen söyle, değilse kapat, söylemene gerek yok, ben anlarım!”
“Geçen haftaki aşurenin tadı damağımda kaldı!”
“Hepsi bu kadar mı? ‘Bana aşure yap!’ derdin ertesi gün için söz verir, kural dışı olmasına rağmen yapardım, bu kadar basit!”
“Bu şekilde, çabucak, hemen celâllenme(3) huyunu bırakmanı öneren oldu mu şimdiye kadar, olmadıysa ben önerebilir miyim?”
“Sadede gelsen(2), diye düşünüyorum.”
“İyi ve güzel haberi sona bırakıyorum. Belki fark etmişsindir; ehlen ve sehlen(1) çalışıyor gibiydik! İşçilerim birkaç gündür halay çekmekle, zeybek oynamakla ve boş vakitlerini değerlendirmek için, kazma-kürek sallayıp, yük indir-bindir, istifle, diz-sırala yapmaktaydılar. Şimdi müjde verme sırası; projeniz tasdiklenip geldi!”
“Yih hu! Çok sevindim, artık tırı-vırı(1) değil, güzel bir eserim dikilecek, sâyende. Çok teşekkür ederim!”
“Biliyorsun, betonu hazırdan kullanıyorum. Halime Annenin dileğini yerine getireceğim, nihayeti projede gözükmesine gerek olmayan ufak bir tadilat. İki daire arasındaki duvarı örmeyip açık bırakacağım, isterse herhangi bir raylı kapı, geçiş kapısı, camekân yaptırabilirim, niyetinin ne olduğunu bilemediğim için ince işlere girişirken dileğini öğreneceğim…”
Bazen konuşurken nefesimin yetmeyeceğimden değil, tekleyeceğimden(2) çekiniyordum, nitekim duraklamam böylesine bir garabetti, şimdi, devam etmeğe çalıştım;
“Ancak evlâtları için Halime Annenin dileğinin onları hüsrana uğratacağını(2) söylemek istiyorum. Çünkü her katta dört daire var ya, bunun güney cephesindeki ikisine istediği şekilde yapılması dileğiyle Halime Anne el koydu, diğeri kuzey cephede diğer iki dairesinin hemen sırtında…
Yani çocuklarının ‘Allah'la kul arasına kimse girmesin!’ dilekleri mümkün olmayacak. Artık çözümü kaba inşaatın bitiminde aralarında hallederler, diye düşünürler. İskân Ruhsatlarını, tapularını isteklerine göre hazırlatır verdiririm. Sözlerim uzun oldu, ama şimdi celâllenme hakkını kullanabileceğin sözlerime geçiyorum!”
“Halime Anne dışındakileri umursamıyorum. Ama sözlerinle beni delirteceksen hiç söyleme!”
“Yok, öyle tımarhane seferi yapmanı gerektirecek gibi değil, ama bir kez ağzımın payını aldığım için söylemekte tereddüt geçirdiğim şeyler!”
“Peki! Söyle, ama açık açık, anlayabileceğim bir şekilde!”
“Şu anda Halide Abla istediklerimi yapmadığı için evden çıkmadım, âdeta kovuldum, dışarıdayım. ‘Gel!’ desem gelmezsin, tecrübemle sabit! ‘Annenlerle beraber gel!’ desem, alacağım cevap galiba ‘Hayır!’ olacak gibime gelir…”
“Uzatma, desem, iyi olacak gibime gelir!”
“Peki! ‘İstediğiniz yere!’ desem gene başını eğmezsin! Ben, bana tabi olmaksızın seni ikna etmek ve annelerinle birlikte yanımda olmanı istiyor, arzuluyorum. İyi ki bunları sana telefonda söyleyebiliyorum. Yoksa gözlerine bakarken tövbe(4), bismillah asla bu kadar düzgün konuşamazdım!”
“Ne zamandan beri benim yerime de düşünür oldun Hâlil? Sözlerinin yalvarma anlamında olduğunu mu düşünüyorsun? Peki; ‘Mimar! Yemek yiyelim! Proje dışında şöyle!’ şeklinde geçerek bir şeyler söyledin mi? Örneğin eklentisi olmaksızın, içinden geldiği gibi, kekelemeksizin, sevgiyle uzata uzata, arzuladığım şeyleri söyledin mi, söylemeye çalıştın mı hiç?
Meselâ başlangıcını söyleyip de ismimle noktalaman gereken? Aşure üzerinde tarçınla ismimi işaretlediğim halde?”
“Düşünme payım?”
“Yok! Hâlâ anlamamak durumundasın ve benim ne eklentim, ne de beklentim yok! Bugün nefsinizi nerede, nasıl köreltirseniz(2) köreltin. Dileklerinizi annelerime aynen anlatacağım. Nohut ve fasulyeyi, buğdayı bu geceden ıslatırım. Nar, tarçın falan kolay...
Her ne kadar götürdüğün lokantanın aşuresini methetmiş(2) olsan da sayemde miden bayram etsin, parmaklarını yiyip(2) yememekte de serbest olacağını bil, annemler adına da olsa övünmek gibi olmasın!”
Tüm cesaretimi topladım;
"Bir şey söylemek istesem kızıp, bağırıp, çağırıp ‘Bu ne cesaret?’ deyip yüzüme kapatır mısın telefonu?”
“Aldığım terbiye izin vermez!”
“Erkeğin kalbine giden yol, midesinden geçer(31), derler!” ![]()
“Eee? Bunun anlamı ne şimdi? Ne demek istediğini anlayamadım!”
“Aşure teklifi ile kalbime girmek istediğini düşündüm!”
“Zorla güzellik olmaz ki Hâlil! Sen şu ana kadar beni hissetmediysen, hissetmen için ben seni nasıl zorlayayım ki?”
“Gördün mü Hilâl? Sana içtenlikle seslenmediğimi anlatmıştın ve ben bunun için gayretli olmaya çalışıyordum. Senin bana ismimle ve içtenlikle ‘Hâlil!’ demene, umacağından çok sevindim, inanmasan da...”
“Ha, şunu bileydin! Neden inanmayayım ki hem?”
“Yarına kadar ağzımı şaplatarak, yutkunarak, zamanı nasıl geçireceğimi bilemiyorum bir tanem. Şimdilik hoşça kal!”
“Bir saniye kapatma telefonu ne dedin sen?”
“Ne dedim ben?”
“Hatırlamıyor musun?”
“Beynimin hard diski(1) seninle konuşurken, bazen hayal ederken sözlerimi kaydetmiyor. Eğer yanlış bir şey söylediysem, özür dilerim. Ama yanlış değilse bil ki içtenlikle söylenmiştir, gerçektir!”
Kurguladığım sözü, zıpır gibi biliyordum, ağzıma doldurmadan evvel, ama tepkisini bilemezsem, anlayamazsam, nasıl bir dilenci gibi avucumu açardım ki gönlümden, kalbimden, beynimden geçenleri söyleyebilmek için.
Fark etmesi benim için olumluydu, çekinerek atmaya çalıştığım ilk adımdan sonraki adımlarımı hızlandırabilirdim. Ona sevgimin ta başlangıçtan oluştuğunu anlatabilirdim, şefkate muhtaç olup da, bunu sadece onun varlığında bulduğumu da...
Yani yaşamaya başladığımı söyleyebilir, anlatabilirdim, anlatmalıydım da.
Ama nasıl? Çekinmeksizin? Pattadanak(3)? Olmazdı!
“Gel bir çay içelim de, ben sana açılayım!” desem, dağdan kestim kereste(3) modunda gene olmazdı. Hoş hani, meselâ olsa da dut yemiş bülbül gibi kalırdım(33) karşısında, ne diyeceğimi bilemez bir şekilde! Ayrıca mesaisi yoksa “Annemden izin almam gerek!” gibi bir sözle beni iyot gibi açıkta bırakmaz(34) mıydı ki?
Kişi eğer üzülmek isterse, bu üzüntüyü yaşamak için beynindeki aslı astarı olmayacak kurgular yeterli oluyordu. Bu, tarif etmeye çalıştığım kişi bendim işte, tıpkı...
Bir şeyler yapmalı, öğrenmeliydim bir şeyleri, ama ne ve nasıl? Daha önce okumamış, duymamış ve en önemlisi deneyim sahibi olmak gibi yaşamamıştım bile. Bu, yaşadığım tek, ilk, orta ve sondu, bir daha yaşayacağımı asla aklımdan geçiremeyeceğim.
Zırvalamak parayla olsa, herhalde okumama, yazmama, iş yapmama gerek kalmaksızın, sırt üstü yatarak da zengin olurdum! Hangi geri zekâlı aşk için ilk ve son aşkın arasına bir de orta aşk koyardı ki?
Yoksa fark etmediğim bir şekilde bu heyecan veren kızı görünceye kadar Homongolos(35) muydum ben? Belki tam kapsamlı Homongolos olmasam da, benim için ben gibi bir Homongolos kavramı yakışırdı bana.
Evet, gerçekten ne aşkı, ne âşık olmayı, ne de evlenip çoluk çocuğa karışmayı getirmiştim aklıma Hilâl’le karşılaşıncaya kadar. Hatta aklımın ucundan bile geçmemişti desem, Homongolos bile gülerdi bana, üstelik ağzını bırakıp da...
Anlaşılması güç değil, sözün sonunu bağlamak...
Onları demiryolu köprüsü altında gördüğümde bu duyguları yaşamaya başladığımın, onların bana güvenerek sığındıklarının farkında değildim. Sığınak olmak benim için mühimdi, ancak güvenilmek sığınak olmanın öncesinde yer alıyordu.
Peki, bu güvenin şimdiki halini, güven vermesini umduğumun içini nasıl öğrenir, öğrenebilirdim ki? Çünkü randımanlı(3), akıllı ve mantıklı düşünme yetilerimi yitirmiştim, ilk boynunu bükmüş “M” harfi olan aşureyi yediğimden beri. Kafam çalışmıyordu, aslında zehir gibi çalıştığından emin gibi olsam da şu sıralar rölantide(3) olsa gerekti!
İşi-gücü tarif edip mühendis arkadaşlarıma bırakmıştım. Serseri olmayı deniyordum, serseri bir mayın(1) gibi sokaklarda taşları tekmeleyerek yol kenarlarına stoklayıp, kırık dal parçalarını, yaprakları, boş sigara paketlerini, pet şişeleri toplayıp çöp kutularına, geri dönüşüm kumbaralarına atıyordum.
Hani bir kanto(3) vardı; “Yangın var!(37)” şeklinde, eğer aklımda yanlış kalmadıysa. Yangın; kalbimin, gönlümün, beynimin, cismimin tümünün sahibini belirtiyordu. Mantık dışı menfaatimi işaret ediyordu. Yanlış anlama ile Halime Annenin çocukları tarafından bedenimin darbelenmesinin sebebiydi.
İki anneye ve eğer karşımdaki, tüm varlığıma egemen olan benim gibi düşünüyorsaydı ki, asla mecburiyeti yoktu, onu sahiplenme umudum için.
Asla vazgeçmeyeceğim, bunun mümkün olmadığı bir sevgiliye kavuşmuştum, mutlulukla, bir yangın ve içimdeki katmerli diğer yangınla. Eğer aynı yangın sevdiğimin yüreğinde yoksa benim ömrüm bitmiş demekti, umurumda değildi, ot gibi yaşamak(2) mezbahaya(3) giden varlıklar gibi demem utanç verici olacağı için.
Ben artık iki kefeli bir terazide dengemi yitirmiştim, bir menfi yöne eğilerek. Sevdiğimi, sevincimi, ömrümün onun varlığıyla uzayacağını, yokluğuyla yok olacağımı söyleyemesem bile, söyleme cesaretini bulmalı, “I-ıh!” cevabı ile karşılaşsam da sonucuna katlanmak değil, sonucuma içtenlikle hazırlanmalıydım.
Zaten hazırdım da…
İnkâr mı etmeliyim? O yoksa yanımda, hatta yakınımda bile, ha yaşamışım, ha ölmüşüm, umurumda değildi. Malım-mülküm, ha akrabalarıma, ha devletime kalmış, aklımın ucundan bile geçmiyordu mal varlığım, sadece mezarım ve başımda isimsiz de olsa bir taş olsundu dileğim.
Bir duvar da; “Ali Ayşe’yi seviyor” yazısını ve ortasına çizilmiş boynunu bükmüş “M” harfi şeklindeki kalp dikkatimi çekmişti. “Acaba?” dedim. İrkilmeme gerek yoktu. Sora sora Bağdat bulunduğuna göre, sorardım ilgilisine. İstediğimi alırsam dünya benimdi. Değilse başka dünyalar için şansımı gecikmeksizin devam ettirmeyi deneyecektim.
Adımlarımın hemen devamında bir sarrafın vitrini çıktı önüme ve vitrindeki “Ali, Ayşe’yi seviyor!” kelimesinin ortasını gasp eden işaret. Kolyeyi pazarlık etmeden, hemen aldım. Telefon açtım Hilâl’e.
“Hilâl!” dedim, sanki bağırmıştım.
“Bak, istediğin gibi içten oldu mu sözüm?”
“Ne alâkası var şimdi bu sözünün?”
“Var! Yarına kadar, sabrederim, Allah bana sabır versin, umuduyla. Yarınki yemekte, ya da sadece aşure ikramında, tıpkı ilk seferdeki isminin baş harfi ile o boynu bükük ‘M’ işaretini yapar mısın? Ama bu sefer o ‘M’ harfinin boynu büküklüğünü daha iyi bir tarzda şekillendir, hatta tam ortasından bir de ok geçir desem!”
“Çok şükür, bin şükür Allah’ım!(38)”
“Bir işaret verseydin, bir söz, bir tepki, bir ufak not, ya da ne bileyim başka bir şey! Ben sana kul olmaya dünden razıydım, Çekincem, hatta korkum; mabudum, ilâhem olarak beni terslemendi(2), hem de belki sinirlenerek!”
“Seni istediğimi başka türlü anlatmak içimden gelmedi. Zekisin beni anlayacağından emindim.”
“O halde beni mükâfatlandırman gerek. Yanına geliyorum, iş yerinin ortasında, sonra dağlara çıkıp yankı vadisinde, yaşadığım her anda sana sevgimi haykırmak istiyorum; ‘Seni seviyorum!’ diye. Hatta aç telefonunun hoparlörünü herkes duysun sesimi.”
Fısıldayarak cevap verdi;
“Delisin, ama yakışmadığını söyleyemem!”
“O zaman hemen komutanından izin al, arabam yok, ama seni karşılayacağım, artık arkadaşlarına bir fırın ekmek yediğimi rahatlıkla söyleyebilirsin, çünkü… çünkü…”
“Devam etme istersen, çıkıyorum, gözlerime bakarak söyle, hani ilk davetinde “Niye baktığını’ sorduğumda verdiğin cevaba uygun!”
Dünya bir tarafa, Hilâl bir tarafa idi. Hatta öyle ki Halime annenin evlâtlarının abartılı uç aksesuar ve diğer istekleri bile ilgilendirmiyordu beni. ‘Beni’ mi, ‘Bizi’ demem daha doğru. Çünkü Halime Anne ağzındaki baklayı çıkarmıştı.
Birleştirilmesini istediği iki dairenin tapusu Hilâl üstüne olacak ve inşaat bitinceye kadar evlenmemize izin verilmeyecekti. İnşaat bitince de ölünceye kadar iki anne ve Halide Abla bir bölümde, biz diğer bölümde yaşayacaktık.
Halime Annenin üçüncü dairesi mi? Çocukları avuçlarını yalayacaktı, çünkü inşaat bitmeden önce Noterde bir hayır kurumuna bağışlamıştı Halime Anne o daireyi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İsimlerde Ebced hesabından yararlandım. Hilâl ismi Ebced hesabına göre Allah kelimesiyle eşdeğerdedir (66). Lâle kelimesi de... Hatta İzzet Paşanın; “Lâle, Allah ismine benzemeseydi, bu kadar şöhreti olmazdı!” dediği rivayet edilir. Hâlil ismini ise Hilâl isminin harflerinin yerlerini değiştirerek ben oluşturdum.
(*) Halim (Erkek) Halime (Kadın); Yumuşak huylu, uysal.
Halit (Erkek) Halide (Kadın); Sürekli, sonsuz, ebedi, geç yaşlanan.
Hâlil; Sadık, samimi, dost.
Halis, Halise; Tek bir şeyden oluşmuş bulunan. Katışık olmayan. Katışıksız. Öz.
(1) Ağız İshali; Sürekli, yerli yersiz, gerekli-gereksiz konuşan, ağzından çıkanı kulağı duymama şeklinde, bazen ağzından çıkan tükürüklere aldırmaksızın konuşan patavatsız insan hali.
Ana (Anne)Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.
Baba (Ata) Yadigârı; Anı. Babayı hatırlatan her şey. Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.
Canı Pek Tatlı (Olmak); Sıkıntıya, zorluğa, gayret gerektiren işlere, acıya, üzüntüye, sıkıntıya katlanamama.
Çarşamba Pazarı; Karmakarışık, darmadağınık, dökük-saçık.
Derme Çatma; Değersiz gereçler kullanılarak özenilmeksizin yapılmış. Rastgele bir araya getirilmiş, aralarında uygunluk bulunmayan, şuradan buradan toplanmış.
Dili(Ağzı) Gevşek; Sır saklamayan, tutmayan, boşboğaz, geveze, sır tutmaz.
Ehlen Ve Sehlen; Arapçada “Hoş geldiniz, merhaba!” anlamında olmakla beraber Türkçemizde “Yavaş-yavaş, ıngıdık-ıngıdık, dinlene-dinlene” gibi anlamlarda kullanılan bir deyim.
Göz Kararı; Bir şeyin ölçülebilen, sayılabilen veya azalıp çoğalabilen durumu. Nicelik. Ölçü ya da tartıyla kullanılan şeylerde göz oranlaması.
Hard Disk (Hard Disc); Sabit disk de denilen, bilgisayarın kendisine yüklenen bilgileri sakladığı, depoladığı donanım.
Her İhtimale Karşı; Her türlü olasılığa bir önlem olarak.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, tüm ayrıntıları, hepsi.
İçten Pazarlık; Alçaklık, korkaklık, namertlik, sadistlik.
Kel Alâka; Hiç ilgisi yok. İlgilendirmez, ne ilgisi var? Alâkasız!
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Mıyım Mıyım; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkarmak, ağzında gevelemek, kedi sesine benzer bir şekilde ne dediği anlaşılmamak.
Pabuç Kadar Dil; Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca cevap yetiştirmek.
Para Canlısı; Paraya aşırı ölçüde düşkün olan.
Proje Tadilâtı (Tadilât Projesi); İmar mevzuatının gerektirdiği hallerde yapıda değişiklik yapabilmek için gereken ek proje (Tadilât; Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, düzeltmeler).
Radyo Paraziti; Radyo (televizyon, telsiz vb. aygıtların) yayınına karışan yabancı ses veya cızırtı, zırıltı ve gürültü çıkarması. Vericilerin ürettiği dalgaların dışında elektrik yüklerinin hızlı yer değiştirmelerinden doğan ve bu dalgaların ilettiği yayını bozan radyoelektrik yayın.
Rayiç Bedel; Bir mülkün o günkü piyasa koşullarındaki satış bedeli.
Serseri Mayın; Belli bir hedefi olmayan, denize döşenip akıntıya bırakılmış, yani rastgele yerleştirilen mayın. Bu durumda amaçsızca dolaşan insan.
Sinirsel Tansiyon; Asabi tansiyon. Asabi hipertansiyon. Yüksek Tansiyon. Kalbin kanı pompalarken oluşturduğu basıncın yüksekliğinin ifadesi. Kan dolaşımı için damarlarımızda gerekli olan kan basıncının normalden daha fazla olması durumu.
Tırı Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi ufak, söz edilmeyecek şeyler için bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Vıdı Vıdı Sözler; Sıralı sırasız, yerli yersiz sözler, çevresindekiler rahatsız olacak biçimde, durmaksızın sarf edilen sözler.
(2) Akıllarının Ucundan Bile Geçmemek; Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Alık Alık Yüzüne Bakmak; Aptalca, şaşkın şaşkın yüzüne bakmak.
Anasının Nikâhını İstemek; Satacağı bir şeye, ya da yapacağı bir şeye, bir hizmet için değerinin çok üstünde para istemek.
Angaje Olmak; Bir şeyi yapmak için özveride bulunmak, sözlü ya da yazılı olarak, bir şeyi yapmayı üstlenmek, yapmayı üstüne almak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Ayak Bağı Olmak; Bir yere gidilmesine veya bir işin yapılmasına engel olmak.
Başı Zonklamak; Başın nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancıması.
Başının Etini Yemek; Sürekli olarak, bıktırıncaya kadar, ısrarla birinden bir şey istemek; bu sebeple onu rahatsız edip üzmek.
Bir Kulağından Girip, Öteki Kulağından Çıkmak; Söylenen söze önem vermemek, kulak asmamak, umursamamak.
Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.
Çaçaronluk Yapmak; Karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşmak, çenesi kuvvetli, geveze olmak.
Devran Değişmek (Dönmek); Zamanın, çağın, kaderin, talihin değişmesi.
Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve şaşkınlıktan dolayı hiçbir iş yapamaz olmak.
Gaipten Haber Almak; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber almak. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp, üçüncü bir kişiden haber almak.
Gazel (Ağıt) Yakmak; Sevilen birinin ölümü, ya da toplumca uğranılan bir acı dolaysıyla ağıt özelliği taşıyan bir şiir yazmak ya da böyle olaylarla ilgili ağıt söylemek. Gazel atmak (Sonbaharda kuruyup dökülen ağaç yapraklarıyla ilgisi yoktur).
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…
Göz Ardı Etmemek (Edilmemek); Gereken önemi vermek, gereken önem verilmek.
Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.
Hakkaniyetle Üleşmek; Hak ve adalete uygunlukla, haklılık ve doğrulukla bölüşmek, üleşmek.
Hışımla Bakmak; Öfke ve kızgınlıkla bakmak.
Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.
Hüsrana Uğratmak; Umulan şeyin, ya da şeylerin olmaması ile meydana gelen durumu oluşturmak. Olmayan herhangi bir konuda (özellikle aşk) acı çektirmek. Dünyasını karartmak.
Istırap (Izdırap) Çekmek; Üzüntü, sıkıntı, keder çekmek. (Sevmek ıstırap çekmektir. Sevmemek ölmektir. Sözün aslı Woody ALLEN’e ait olup şöyledir; Sevmek ıstıraptır. Istırap çekmek istemiyorsan sevme… Ama kalbinde sevgi yoksa yine ıstırap çekersin. Bu durumda sevmek de sevmemek de ıstıraptır. Mutlu olmak için sevmen gerekir. Arthur SCHOPENHAUER ve Friedrich NIETZSCHE’ye göre ise; “Yaşamak ıstırap çekmek” Saint AUGUSTINE’e göre ise; “Yaşamak sevmektir!”)
İki Kelimeyi (Lâfı) Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.
İltimas Geçmek (Etmek); Yasa ve kurallara aykırı bir biçimde birini haksız bir şekilde kayırmak, korumak. Birine ayrıcalık veya öncelik tanıma.
İstimlâk Etmek; Toplumun faydalanması için şahıslara ait gayrimenkulleri kamulaştırmak, Devletleştirmek. Özelleştirmek. Millileştirmek. Kamu yararının gerektirdiği durumlarda gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetlerindeki her türlü varlığın piyasa değerlerini ödeyerek kamu mülkiyetine geçirmek.
Jest Yapmak; Gönüllemek. Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranışta bulunmak.
Kibarlık Etmek; Düşünce, duygu, davranış bakımlarından ince, nazik olmak. Kibar olmak, kibar bir kimseye yakışacak biçimde davranış ve sözler etmek.
Linç Etmek; Hiçbir adil yargılama yapmadan öldürmek.
Methetmek; Övmek.
Mide Fesadına Uğramak; Çok ve çeşitli yiyecekler yemek yüzünden midesi bozulmak.
Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.
Nasibi Çıkmamak (Nasipten Öteye Yol Yok); Özellikle gen, ya da yaşları ileride olan kızlar için sarf edilen yanlış bir söz. Kişi, yani kız evlât sırf evlenmek, çocuk doğurmak için evlenmemeli, bunu nasibi çıkmamak anlamında düşünmemeli şeklinde yorumlamak arzusundayım. Kız, ya da karşısındaki kişi, ne kadar çalışıp, çabalarsa çabalasın, eğer karşısındaki kişi alnında yazılan ise mutlaka ona kavuşur, aşk doğal olarak birinci plândadır, şekli her ne olursa olsun. Allah nasip etmişse olur, nasip etmemişse olmaz, ya da az olur, çok olur, hiç olmaz, anlamında bir söz.
Nasiplerine Düşmek; Birilerinin payına, hissesine düşen, elde edebilmesi, sahiplenmesi gerekirken elde edebildikleri, sahiplendikleri kısım, bölüm, kazanç, kısmet, talih, baht miktarı.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Ot Gibi Yaşamak; Hayattan bir tat ve zevk almadan, yaşadığının farkında olmayan, ot gibi yerinde sayarak yaşama biçimi.
Parmaklarını Yemek; Bir yemeğin çok lezzetli olduğunun tarifi.
Rencide Etmemek; Kalbini kırmamak, incitmemek.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Sırtı Kaşınmak, Ensesi Kaşınmak, Yanağı Kaşınmak; Dayak yemeyi hak edecek davranışlarda bulunmak.
Süzmek; Öyküdeki anlamı; Gözle inceleyerek dikkatle bakmak. Akılda kalacak şekilde inceleyip okumak, hafızasında tutmak. Baygın ve anlamlı bakmak. Sıvıları katı maddelerden ayırmak için süzgeçten, ya da tülbentten geçirmek.
Talan Etmek; Yağmalamak. Bozmak. Darmadağın etmek. Dağıtmak.
Teklemek; Kekelemek. Sık fideleri seyrekleştirmek. Motorda pistonun birinin çalışmaması. Tabancanın tutukluk yapması, kalbin düzenli çalışmaması.
Terslemek; Bir kimseye gönül kırıcı, sert sözler söylemek, ters davranmak, onu azarlamak.
Ümit Var (Ümitvar) Olmak; Ümitli olmak. Ümit Beslemek. Son anına kadar düşünülen konuda sabırlı ve beklentili olmak.
Yeğ Tutmak (Yeğlemek); Bir şeyi diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona yönelmek, tercih etmek.
(3) Arşiv; Kurum ya da kişilerin faaliyetleri sonucu meydana gelen idari, hukuksal, tanıklık, kurumsal değeri olan (muhtemelen tekrar kullanılması mümkün) görsel, yazılı, data (veri) bilgilerin saklandığı yer.
Baht; İyi olma, mutluluk, talihlilik.
Baret; İşçilerin işlerini yaparken başlarını korumak için başlarına giydikleri, metal veya plâstikten yapılmış koruyucu şapka, başlık.
Bilirkişi; Eksper. İhtisas sahibi olduğu konuda bilgisine başvurulan, bilirkişilik, ekspertiz görevini yapan kimse. Belirli bir konudan iyi anlayan, yargıya ulaştırılmış bir anlaşmazlığı çözümlemek, değerlendirmek, hasar ve maliyet konuları için kendisine başvurulan kimse.
Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, herhangi bir şey, sürpriz.
Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.
Çerçöp; Çalı çırpı kırıntısı, döküntü, süprüntü.
Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Darmadağınık; Darmadağın. Çok dağınık. Bir şeyin parçalanıp dağıtılması.
Devasa; Dev gibi, çok büyük.
Eloğlu; Kadına göre koca, eş. Elin oğlu, başkası, yabancı, el.
Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.
Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.
Gasp; Zorla, izinsizce, yapmak, etmek, zorlamak, almak, çalmak şeklinde yapılan eylem.
Hafriyat; Kazı işlerinin tümüne verilen addır. Kazıdan çıkan malzemenin bir depolama alanına dökülmesi ve burada düzeltilmesi de bu kavramın içinde yer almaktadır. Kazı işleri el ve kürek, kazma gibi aletlerle yapılabileceği gibi ekskavatör, greyder, loder gibi iş makineleri kullanılarak da yapılabilir.
Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.
İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
Kabataslak; Bir şeyin ayrıntılarına girmeden ana çizgileriyle belirtilmesi.
Kalantor; Yaşlıca, gösterişe düşkün ve varlıklı erkek.
Kanto; Tuluat tiyatrolarında, oyundan önce, genellikle kadın sanatçıların şarkı söyleyip dans ederek yaptığı gösteri. Bu gösteride söylenen şarkı.
Kepçe; İnşaat ve yapı sektöründe kullanılan bir makine çeşidi (Kazan ve tencerelerde sulu yiyecekleri karıştırmakta kullanılan uzun saplı, yuvarlak, büyükçe haznesi olan kaşık).
Kıble (İstikbal-i Kıble); Namazın şartlarından biri olup, namazı kıbleye yönelerek kılmak demektir ki, Müslümanlar için bu Mekke’deki Kâbe’ye yönelmektir.
Laptop; Dizüstü bilgisayar.
Matah; İnsan, mal, eşya için küçümseme yollu söylenen bir söz.
Meram; Amaç, istek, dert.
Mezbaha; Kesimhane. Kasaplık hayvanların veteriner denetiminde kesilip yüzüldüğü özel yer.
Muhteris; Aşırı tutkuları olan. Hırslı. İhtiraslı.
Namütenahi; Ucu bucağı olmayan, sonsuz, sınırsız.
Paragöz; Parayı çok seven, hiçbir işi parasız yapmayan, paraya çok düşkün.
Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.
Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
Pes; Birinin şaşırtıcı bir davranışı karşısında şaşkınlık duyulduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini belirtmek için kullanılan söz. Karşısındakinin kendinden daha üstün olduğunu, yenilgiyi kabul ettiğini, boyun eğdiğini belirten söz.
Randımanlı; Verimli. Çalıştırılan, işletilen, bakılan, ortaya çıkan bir şeyin verdiği olumlu sonuç.
Rölanti; Motorlu taşıtlarda, motorun en az yakıtla çalışma hali olmakla birlikte mecazi olarak durağan bir beynin hareketi.
Soğukkanlılık; İtidal. Ilımlı olma. Aşırı olmama durumu, ölçülülük.
Stres; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimler. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümü. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşullar.
Şantiye; Bir yapının hazırlandığı ve üzerinde kurulduğu alan. Yapı gereçlerinin, gerektikçe işlenmek üzere yığılıp korunduğu yer.
Şükran; Gönül borcu. Teşekkür etmek (Arapça).
Tamahkâr; Açgözlü davranan, açgözlü, çok isteyen.
Teessüf; Esef bildirme, yazıklanma.
Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş. Çoğul olarak; etfal.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
Üçkâğıtçı; Yalancı, Dolandırıcı, dolapçı, düzenci, hileci. Şaka olarak da olsa “Doğru Yalancılara söylenen söz. Üçkâğıt oyununu oynatan kimse. Oyunun adı; “Üçkâğıt” ya da “Bul karayı, al parayı” denen bir kumar oyun çeşidi.
Vacip; İslamiyet’te farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir kanıt ve delillerle yapılması gereken hükümler.
Vale; Türkçe karşılığı uşak. Otopark görevlilerine verilen isim. Otoparkta gelen araçları park ederek zaman kaybını önleyen kişi. İskambil kâğıtlarında üzerinde genç erkek resmi bulunan kart, oğlan.
(4) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Katı düşünceli, dediğim dedikçi, dünyaya tek pencereden bakan, düşüncelerini değiştirmeyen, inatçı, katı düşüncelere sahip olmak, bu düşüncelerinde ısrarcı olmak, işleri çözemez ve daha karmaşık hale getirmek, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.
(5) Biz Heybeli’de her gece mehtaba çıkardık... şeklinde başlayan “Etrafı bütün şarkı gazellerle yakardık, zevke dalardık...” Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yesari Asım ERSOY’a ait olup eser Sultaniyegâh Makamındadır.
(6) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan… Sen bir insan olursun oğlum… “EĞER” Rudyard KIPLING
(7) Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez; Yaradılışı gereği her insan çıkarlarına düşkündür. Büyük çıkarlar beklenen yer için küçük fedakârlıklar yapılmalı, kimi sıkıntılara girilmeli ve bundan kaçınılmamalıdır.
(8) Gök görmediğin oğlu olmuş; Sözün aslı; Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan sonradan görme, görgüsüz insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi.
(9) Konteyner; Fabrikalarda üretilen, sadece düzgün bir zemin isteyen, sosyal gereklilikler (elektrik, su vb.) ve giderler için kullanılmak üzere özellikle inşaatlarda kullanılan ev tipinde yapı. Bunlar; kış-yaz koşullarına uygun, ucuz, taşınabilir, depreme dayanıklı, sevkiyatı ve de montesi kolay, ihtiyaçlara uygun olarak farklı ölçülerde imal edilebilen yapılar. (Genellikle deniz ürünleri, et, taze sebze gibi çabuk bozulabilecek mallardan, tahıl, kahve ve bir kısım malları ülkeden ülkeye yahut da kentten kente taşımada kullanılan çelik alüminyumdan yapılmış kapısı kilitli ve mühürlü TIR’larla taşınan kaplara da “Konteyner” denmektedir.)
(10) Abondon Silip (Gemiyi Terk Etmek); Tyrone POWER ve Mai ZETTERLING’in çevirdiği 1957 yılı filmi. Bir filikaya sığışan insanların yaşam mücadelesi, kaptanın yaşama şansı en fazla olan sağlam ve diriler için çabasını anlatır.
(11) Doris DAY (Doris Mary Ann KAPPELHOFF); 1924 doğumlu, 2019 yılında 97 yaşında yitirilen Amerikalı Film yıldızı ve şarkıcı. Meşhur şarkıları; “I’ll never stop loving you, Que Sera Sera, Perhaps, Perhaps, Perhaps...” Ancak söylemem gerekli ki Doris DAY’in şarkısı ile Michael JACKSON’un “I just can't stop loving you” şarkısının ve Whitney HOUSTON'un “I will always love you” şarkılarının hiçbir ilintisi yoktur.
Anthony PERKİNS;1992 yılında 60 yaşında AIDS’ten yitirilen Amerikalı artist. En önemli filmi; Alfred HITCHCOOK’un yönettiği Norman BATES karakteriyle SAPIK Filmidir.
(12) Aptal-Abdal; Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır. Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(13) Akrabanın akrabaya yaptığını akrep yapmaz; Atasözünün aslı; “El akarib (Akrabalar) / Kel akarib (Akrepler gibidir) / Lâ tukarib (Yaklaşma) / Yeldeğuneke (Zehirlerler)” şeklindedir.
(14) Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı (Çantası) şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan yerel bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
(15) Gözünü Toprak Doyursun; Kendisinde olan ya da kendisine verilen şey ne kadar çok olursa olsun, bunu az bulan açgözlü kimseler için ilenme olarak söylenir.
(16) Sükût İkrardan Gelir; Bir suçlama karşısında susmak, suçlamayı kabullenmek, bir teklif karşısında susmak o teklifi kabul etmek, kabullenmek anlamındadır. Yanıt verilmesi gereken bir şey karşısında susuluyorsa bu kabul etmek anlamına gelir. Susmak doğrulamaktır. ATASÖZÜ
(17) Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.
(18) Mal bıraktın, mülk bıraktın, üşüştük, / Kavga ile niza ile bölüştük, / Üç kuruş toprak için döğüştük / Sen mezarında huzur ile; yat baba! / Çocukların etsin diye rahat, / Satmadın da geçindin kıt kanaat, / Evlâdından olsun sana nasihat / O dünyada malın varsa; sat baba. Bir mezar taşına; NASİHAT olarak işlendiği iddia edilen sözler. Bir veriye göre dizeler Asım HİNDİKADIOĞLU tarafından kaleme alınmıştır. Diğer bir söylentiye göre birinci kıtayı baba Mehmet TUNCEL, ikinci kıtayı oğlu Adnan TUNCEL yazmıştır. Bestesi de; Adnan ŞENSES tarafından yapılmış ve seslendirilmiştir.
VASİYET; Orhan Seyfi ORHON şiiri şöyle başlamakta; “Dostlarım, toplanın öldüğüm zaman; / Riyayı bir günlük bir yana atın!”
KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “VASİYET” Sözlerimin sonu şöyleydi; “Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!
(19) Taş taş üstüne olur, ev ev üstüne olmaz; En olmayacak şeyler bile bir gün gerçekleşebilir. Ama iki ailenin aynı ev ortamında yaşaması düşünülemez. Çok geçmeden aralarında geçimsizlik başlar. ATASÖZÜ
(20) Domuzdan kıl (çekmek) koparmak; Sevilmeyen, eli sıkı, cimri olan bir kimseden bir şey alabilmek.
(21) Dokuz köyden kovulmuş; Geçimsizliği, yalancılığı, hoş olmayan davranışları yüzünden birçok yerden atılmış, uzaklaştırılmış.
Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.
(22) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz.
(23) İnsan umutlarıyla yaşar, bazen sıradan olur herşey… ALINTI
(24) Öyküde de belirtildiği gibi; Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(25) Zil, Şal ve Gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... / Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı... Yahya Kemal BEYATLI, “ENDÜLÜS’TE RAKS”
(26) ENDÜLÜS’TE RAKS şiirinin aslı; Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı… şeklinde başlamaktadır ve söz, Yahya Kemal BEYATLI şiirinin bir beyti halinde Hâlil’in dile getirdiği şekilde şöyledir; “Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor ki sarmalı yüz kerre öpmeli…” Eser Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında da bestelenmiştir.
(27) O dudaklar yine, yaz geldi de bülbülleşiyor… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a (Bazı kaynaklarca Vecdi BİNGÖL’e ait olduğu belirtilmekte) Bestesi; Sadettin KAYNAK’a ait olup eser; Rast Makamındadır. Bence en güzel bölümü; “Ah gülüyorsun sana bülbül bakarak imreniyor…” benzetmesi olsa gerek. Ve kanımca bu şarkıyı da en iyi seslendiren sanatkârlar başlangıçta Hamiyet YÜCESES ve sonra Merve ALVER daha sonra da Umut AKYÜREK’tir.
(28) Kadınların hissiyatından, daha yetenekli bir istihbarat teşkilâtı henüz icat edilmedi. Yılmaz ÖZDİL
(29) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın!
/ Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. /
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.
(30) i Pad (Ay pet okunur); Tablet bilgisayar. Dokunma özellikli, büyük ekranlı, kolay taşınabilir, bir çok işlerin üstesinden gelen alet.
(31) Erkeğin Kalbine Giden Yol Midesinden (Karnından) Geçer; Kendini bir erkeğe beğendirmek, sevdirmek isteyen kadın ona güzel yemekler hazırlamalıdır.
(32) Dağdan kestim kereste; Bir türkü sözü. Ancak maganda, hanzo, kendini bilmez tipler için gıybet tipinde aşağılama sözü.
(33) Dut Yemiş Bülbül Gibi Kalmak; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek, susmak, sesini çıkaramaz, suspus olmak.
(34) İyot Gibi Açıkta Bırakılmak (Kalmak); Yapacak bir iş olmaması durumunda aylak bir şekilde kalıp, belirlenememiş sonucu beklemek. Ne yapacağını bilememek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada bırakılmış olmak. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).
(35) Homongolos; Kısa tanımıyla, “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügâta göre “Kadın Sevmeyen “diyebileceğimiz bir tip. Tıp dilinde “Cüce” anlamında kullanılmaktadır. Aslında çirkin bir kayabalığı türü, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” isimli Romanındaki başkahraman, Şefik ATAY’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS), Ali ERCAN KILIÇ’ın bir şiirinin adı (HOMONGOLOS MANİFESTO), M. Zati ALTAY’ın bir öyküsünün adı (HOMONGOLOS’UN SONU), Mehmet AKTAŞ isimli Şairin “ANNEM” isimli şiirinin sonunda; “Homongolos’tan çirkin olsam da / Hep senin gözünde kraldım annem” olarak geçmektedir.
(36) Aman çıtı pıtı, mini mini şeklinde başlayan “Yangın Var (Dingala)”; Nurhan DAMCIOĞLU’nun meşhur ettiği kanto. (Aradaki uzun havada, izleyenlerin isteklerine [bu vesileyle öyküye uyması düşüncesiyle] “Hâlil Beyin yüreğinde yangın var!” şeklinde bir sesleniş de eklenebilmektedir!)
(37) Çok Şükür, Bin Şükür; Durumundan, Tanrının verdiklerinden mutlu olmayı belirten söz dizisi. İrem DERİCİ’nin seslendirdiği “Kalbimin Tek Sahibine (HUZUR)” isimli şarkıda geçen iki dize şöyledir; “Çok şükür, bin şükür seni bana verene, yazmasın tek günümü sonsuz kadere…”