Akşamın er, gündüzün oldukça geç bir vaktiydi, ya da gökyüzünün griden öte, siyaha çalan yağmur damlalarında durağa sığınmış otobüs bekliyordum. Ana-kız gibi görünenlerden uzak ve yağmurda ıslanmak arzularına, çabalarına ve görüntülerine anlam vermeksizin.
Halk otobüsü geldi, geçti, binmedim, binmediler. Öğrenci olarak birkaç aktarma yaptığım için Belediye Otobüsleri benim, daha doğrusu bütçem için daha uygun idi çünkü.
Yağmur damlaları hınçlarını(1) arttırma amacında ve onlar gelen minibüse binme hamlesi yaparken fark etti anne tavrında olan genç kadın beni, ama anlayamadığım bir şekilde hiddetli, şiddetli, kahırlı, sinirli diyebileceğim şekilde.
Çocuk onun tavrına anlam verememişçesine tökezlemiş(2), o kadın bu duruma sebep benmişim gibi kahrının dozunu artırmıştı sanki. Minibüsün hareketi, gelen Belediye Otobüsünü sahiplenmem onlardan azat etmişti (Hadi biraz daha yumuşatarak söyleyeyim) o sitemli bakışlardan beni.
Hareketim yanlıştı, evli-barklı, çoluk-çocuklu, hele ki o nefret dolu bakışları(3) unutmamam, ya da unutmak istememem. Yasaklar uygulanmak değil, uygulanmamak için konulmuştu sanki benim için.
Ayrıca bir çuval pirinç içinde bir taşı, ya da samanlıkta o kadar saman içinde bir toplu iğneyi arayıp bulmak gibi bir çözümsüzlük de vardı, her ne şekilde beni ilgilendiriyor ya da etkilendiriyorduysa da, ara ki bulasın modunda.
Gülmek, gülümsemek, selâmlaşmak Tanrı indinde sadakaydı, ibadetti(4). Çocuklara, yaşlılara, çocuklara, dilencilere bile selâm veren ben, ne o çocuğu, ne de annesini daha önce gördüğümü hiç hatırlamıyordum, hatırlamak için beynimin tüm hücrelerini zorlamama rağmen.
Sonrasında bir kaldırım kenarına park ettim düşüncelerimi, yorulmuştum çünkü. İnsan düşünebildiği kadar insandı(5), ancak böylesine yorulacak ve etkilendiğini saklayamayacak gibi ve dahi bu yaşlarda hak etmemek(2) anlamında değil, “Uyusun da büyüsün!” şeklinde de değil, benim için; “Okusun da büyüyüp gerçekten adam olsun!” anlamında olmalıydı.
Ve bir kez daha inkâr etmeksizin(2) kendim kendimi sorgulamalıydım; neden ve ne hakla? Genç bir anne ve çocuğu, hatta çocuğundan birkaç yıl...
Her zamanki gibi abarttım abla kardeş olmaları ihtimalini savsaklayarak, herhalde 15-20 yıl büyük olsa gerekti anne.
Genç kızların Türkiye’mdeki yanlış uygulamalarından biri olarak çocuk yaşta evlenmiş olabilir miydi annesi? Belki berdel(1) belki aile baskısı, başlık parası(3), ya da ölen bir ablanın silinmemiş kaydını sahiplenerek nüfus kâğıdını sahiplenip evlenmiş olabilir miydi genç anne?
Sudan bir olasılık(6), çürük bir hipotez(3), belki köy ortamında düşünülebilecek bir faraziye(1), ama o genç annenin görünüşü bana göre hiç de öyle değil gibiydi. Eee! Atalarımızın sözlerine de kulak vermek gerekmez miydi? “Olmaz! Olmaz deme! Olmaz; olmaz!” der gibi bir tekerleme şeklinde ve benim dışımda olması gereken bir gerçek olarak.
Hani bir deyiş vardı; “Gidiyordum, çok uzak bir diyara, eskiden de bilmem neydim ki, şimdi döndüm hıyara!” Hiç de kendime bile “Affedersin!” diyemeyeceğim, ya da dememem gereken bir söz! Bir şeyleri hak etmeyi dilemek için, hak etmek hakkının olması gerekmez miydi?
Düşünmek bile hakkım değilken, karanlıkta göz kırpmam neye yarardı ki? Tavşanın dağa küsüp de dağın haberinin olmaması gibi, ben de hak etmediğimin benden haberi olsun düşüncesindeydim sanki. Saydığım tüm aykırılıklara karşın.
Ne uzun ve ince bir yolda olmak, ne de gündüz gece düşünmek(7) beynim için hak değildi. Hatta bunun için bir fırın ekmek yememin şart olduğunu bile düşünmem gerekti.
Kimin uydurduğu aklımda değil, belki şu anda gülümsemem nedeniyle; “Bu genç yaşında deli galiba?” denmesini bile umursamıyordum; “Tarhana tartar, boğazımı yırtar, baklava kardeş, gel beni kurtar!”
Gerçekten delilikten kurtulma şansım var mıydı? Varsa % olarak ne kadardı?
Gözleri, saçları ne renkti? Bildiğim, dudakları alaycı bir kıvrımla bükülmüş ve çirkinleşmişti, kulaklarını göremedim ama onun. O kız çocuğunun elini nasıl tutmuştu, kaçmasın diye eziyetle mi, bırakmasını istemezcesine sevgiyle mi?
Peki! Dönüp bakmış mıydı benim için geriye? İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış(8), ben sevmem gerekeni hayal etmiştim de, hayal ettiğime mi benzetmiştim, bir anda dikkatimi çekeni?
İnsan her ne hal olursa olsun, hayallerine set vurmayı bilmeliydi. Ama nasıl? Her şeyi okullarda öğretmiyorlardı ki? Hem nasıl öğrenilirdi ki, ne, neyi, niçin, ne zaman, nasıl gibi saçma sapan sorularla?
Dün; dündü, geçmişti, yarında, yarınlarda ise neler yaşanacağı belirsizdi, ama ben bugünde bile ne yaşadığımın farkında değildim ki(9)! Yarında bir saat, günler ve sonrasını yaşamayı, yaşayabilmeyi hayal etmek başarısını yaşayabileydim.
Üstelik saatlerin kış saati, yaz saati diye bir ileri, bir geri alınmasının bu düşünüş tarzıma ne kadar etkisi olabileceği hakkında da cehaletim nedeniyle bir fikrim yoktu!!!
Otobüs kırmızı ışıkta durdu. O, karşımdaydı hayal olarak; kırmızı. Otobüsün rengi, otobüsten inen teyzenin boyun atkısı, karşıdaki binanın dış boyası tuğla rengini andırır gibi olsa da kırmızıydı.
Kırmızı...
Düşüncelerimi yok etmemin, yasaklara uymamın kehaneti(1) miydi? Bilemiyordum. Bilmem gereken, dünyama, özüme dönmemin gerekliliği idi.
Ben düşünmekten yoruldum, beynim isyandan vaz geçmedi, o hayal beni azat etmemekte direndi. Durumum; belki hayal âlemimde ağaçlara, çalılıklara, çakıllara sevdalanmak gibiydi. Toprağa, suya, havaya âşık olmak bana hiç yakışmıyordu.
Kutsal kitabımızda, Allah’ın her yerde olduğu(10), kulun onun varlığını bildiği, ancak göremediği yazılı idi. Ben de onun varlığını biliyor, hatta tapındığım bir ilâh olduğuna yemin bile ediyordum. Çünkü ben kuldum, basit, sürüngen, yetisiz, yetersiz bir kul, üstelik günahlarını ve kefaretlerini(1) bilmeyen...
Bazen ummadığın taş baş yarar ya hani. Hani unuttuğunu, zihninden sildiğini, silindiğini sandığın zavallılıklar vardır ya, işte öyle bir durumla karşılaşmış ve apışıp kalmıştım(2), mal bulmuş mağribi(3) ya da gök görmedik, şaşkın bir badi(3) gibiydim.
Onu görmüştüm, hiç ummadığım bir zamanda, aklımdan bile geçirmemin mümkün olmadığı bir haylazlık anımda, o bir park kanepesinde otururken. Elimdeki sandviçi sakladım, kola kutusuyla birlikte attım toplama kutusuna, çöp kutusu demem yanlış, ağzımın fırçalanmamış kokusunu nasıl saklayacağımı bilmeksizin;
“Oturabilir miyim?”
“Kanepe belediyenin!”
“Siteminiz yakışmadı!”
“Sitem değil, sadece izin…”
“Şimdiden değil, yaklaşık iki ay öncesinden bahsediyorum. Yağmurlu bir gündü, kızınızın elini tutmayı unuttuğunuzda sergilediğiniz tutum için söylemek istedim.”
“Unutmamışsınız!”
“Anında hatırladığınıza göre, demek ki siz de unutmamışsınız?”
“Ağzı açık ayran delisi(3) gibi, yayvan, baygın bakışları(3) hatırlamamam mümkün mü?”
“Gene de sitem ve kahır dolu size ait o bakışları size yakıştıramadığımı iddia etmeliyim, hakkım olmasa da.”
“Öncelikle o kızın benim rahmetli ablamın, bakmakla yükümlü olduğum kızı olduğunu söylemeliyim. Hıncal, belki bir kız çocuğuna yakışmayacak gibi görünen bir isim, ama ablam ölmeden önce bu ismin kızına konmasını özellikle istedi…”
“Tanışmıyoruz, ama sebebi? Ya da anlatmak isterseniz dinlerim, ya da meraklı biriyim, öğrenmek isterim, desem?”
“Hem öğrenmenizin, hem de tanışmamızın gereği yok. Üstelik sizi yeniden görmüş olmam da, mutlu olacağım anlamında bir olay değil!”
“Peki, bir başka dileğimi…”
“Yok!”
“Ona da peki! Ben gitmeden, sizi rahat bırakmadan önce bir tebessümünüzü eksik etmeyin bari!”
Gülümsedi, belki de istemeksizin ve sordu;
“Affedersiniz! Size bu davranışınız dolaysıyla bir şeyler diyen oldu mu?”
“Deli gibi mi?”
“Ben demedim, siz yakıştırdınız kendinize, haksız da sayılmazsınız yani…”
“Tamam, bakın siz beni tanıdınız, ben de sizi tanısam ne olur yani?”
“Ben de Sitem diyeyim bari. Herhalde bu kadarı yeter size değil mi? Aslında terbiyeme yakışsa başka şeyler de derdim de…”
“Sitem yakışmadı. Gamzeleriniz çok güzel, bence sizin isminiz Gamze olmalı! Ya da Tebessüm, Gülümser gibi bir isim...”
“Gerçekten bir kanepe paylaşımında çok ileri gittiniz! Neyse ben kalkayım da, sizi kanepenizle baş başa bırakayım!”
“Asla, rahatsız olmayın, ben gidiyorum ve belediye ilânlarında yazılı olduğu gibi; ‘Çevreme verdiğim rahatsızlık için özür dilerim!’ Sizi unutmayacağım, sanırım bu mümkün. Umarım ki pişmanlık yaşamayın! İyi dileklerle Gamze Hanım!”
“İyi dilekler…” dedi, durdu, belki de benim yaşayıp da hissedemediğim duyguların egemenliğinde. Galiba cümlesini; “Deli” diyerek tamamlamaktan çekinmiş olsa gerekti.
Merak ettim, o kanepeye sadece gazetesini rahatça okumak için oturmuş olamazdı. Bir beklediği olsa gerek diye düşündüm.
Gizlendim, merakla...
O gün gördüğüm elinden tuttuğu kız çocuğu ile bir adam yaklaştı yanına, resmi, bencil, asabi.
Tokalaşmadılar, yaklaşmadılar, yakınlaşmak bir yana söz bile etmediler birbirlerine, çocuğun elinden tuttu Gamze, sırtını dönerek.
İsmini ne kadar çabuk hak etmiş ve ne kadar çabuk koymuştum ki?
Onlar önümde, ben fark ettirmeyecek bir şekilde peşlerinde idim, sözüm ona. O genç kız “Kralın çıplak olduğunu(11)” bilmiyormuş gibi, devekuşu gibi başımı kuma sokup da görünmemek(11) gibi, ya da Tanrının erkeklerden esirgediği, ama kadınlara bolca ihsan ettiği(2) altıncı his(3) dediğimiz şey gibi yaşam birikintilerinden habersiz gibiydim.
Bir köşeyi döndüler, onları yitirmemek için adımlarımı çabuklaştırdım, köşeyi döndüğümde karşımda idiler;
“Bu, ne demek oluyor şimdi? Hani demeyeyim diyorum, ama artık demek zorunda hissediyorum kendimi; yüz verdim deliye(12) ... gibi!”
“Gerçekten ‘Deli’ tanımlamasında yerden göğe kadar haklısınız. İlk sitemli ve kahırlı bakışınızdan sonra ilgimi kesemedim hayalimde sizinle. Şaklabanlıkla yakınlaşayım istedim, kovdunuz beni neredeyse. Elimde değil, yitirmek istemedim sizi, kimsiniz, nerede
yaşıyorsunuz, neden? Bilmek istedim, belki merhamet edersiniz diye…
Yakınlaşmama, gözlerinize bakmama, gamzelerinizi tutmama izin vermeniz umudunu yaşadım. Zor olmayacak, sadece elinizi uzatın, tutun ellerimi, bir uçurum kenarına kadar. Baktınız benden haz etmediniz(2) uçuruma doğru itekler bırakırsınız ellerimi...
Hatta sözünü edin, size zahmet olmasın diye, ben boşluğa teslim ederim kendimi, benim için o andan sonra gereksiz olacak bedenimi…”
“Gerçekten delisiniz!”
“O zaman ya iyi edin, ya tımarhaneye teslim edin beni!”
“Bu yaşta?”
“İzin ver, ihtiyarlayıncaya, hatta son anıma kadar bekleyeyim seni!”
“Bence hiç beklemeyin! Ben beklenmeyi bilmiyorum, istemem de. Hıncal için her şeyi bıraktım, yok ettim onun için. Kalbim de mühürlü. Bu nedenle...”
“İzin ver, o mührü açamasam bile, açmayı denemek istiyorum, lütfen!”
Hıncal’ın canı sıkılmış olsa gerekti, belki konuşmalarımızdan anlam çıkaramadığı için!
“Teyze! Hadi evimize gidelim!”
“Emir, büyük yerden!”
“Ben de uymak zorundayım. Ama söz verin desem?”
“Ne için?”
“Şansımı kaybetmemek, bir kez daha denemem için...”
“Yani, aklımı çelip, kalbimin mührünü açmak için?”
“Hissettiğin, hissedeceğine inandığım ana kadar. Üstelik senin yeğenini bırakmamak için her şeye neden tahammüllü olman gerektiğini öğreninceye kadar…”
“Uzun bir öykü…”
“Vaktim müsait!”
“Ama benim değil!”
“Hıncal’la gel parka yeniden! Belki hınç almanıza destek, ya da yardımcı olurum kim bilir?”
“Peki! Yarın aynı saatte, aynı yerde?”
“Bana bir ömür bahşettin(2)!”
“Sanmıyorum! Yarın belki de son olabilir!”
“İzin vermeyeceğim ‘Son’ deyişine. Hıncal çok sıkıldı, haydi devam edin yolunuza ve bir tebessümü esirgemeyin benden, ama sitemsiz.”
Gülümsedi, ne o elini uzattı vedalaşır gibi, ne de benim cesaretim oldu.
Yaşamda insanın, daha doğrusu sadece benim özendiğim, yaşadığımı düşündüren bir eylemdi bu, mutlu oldum.
Ve tüm kurgum yarın içindi, düşünmem, çok düşünmem, ders çalışır gibi hazır olmam, kelimeleri, sözleri, notaları usulünce yerleştirmem, gereğine uygun olarak inandığım kadar ezberlemeliydim bile.
Yarın...
Yarın olmakta gecikmedi doğal olarak.
Karşılarımdan görünmelerini; kanepe zıngıldayarak “Hazır ol!” şeklinde belirtti sanki. Ayaklarım mı, bedenim mi, yoksa yüreğim mi çalkalanıyordu, yaşamımda ilk defa, hem de umutla. Ayağa kalktım;
“Oturun rica ederim, tezahürata da, beni ele-güne ve Hıncal’a karşı rezil etmenize de gerek yok!”
Önce bir “Merhaba!” ya da ne bileyim, kendinin ve sesinin güzelliğini belli edecek bir başka kelime söylemesini, ya da gülümsemesini bekler gibiydim.
Olmadı. Üstelik bütün sıraya koyduklarımı, ezberlediklerim anında unuttum. Hele ki kanepenin öteki ucuna oturup Hıncal’ı da aramıza barikat(1) gibi oturtturunca...
Hıncal da, tam teyzesinin yeğeni idi, “Hıh!” demiş burnundan düşmüştü(2) sanki. Bu; teyzesiyle ilk karşılaşmamız, ya da olağanüstü bir durum değildi ki. Kararmış bir surat, büzülmüş dudaklar ve eklentisi ayak ayak üstüne atma gayreti ve göğsü üzerinde çapraz birleştirilmiş kollar…
O da teyzesi gibi; “Bitir de, evli evine, köylü köyüne…” modunda idi. Suskunluğumun yanlışına ulaşmam gecikmedi;
“Hep susacaksanız, biz gidelim bari!”
“Önce günaydın! Ne diyeceğimi bilemedim, şaşırdım, unuttum!”
“Affedersiniz! Günaydın! Hıncal, sen de söyle kızım!”
Gerçekten elma dibine düşermiş(13), Hıncal da teyzesi gibiydi, yüzünü dönmeksizin kuru kuruya;
“Günaydın Amca!” dedi, somurtmasına(2) devam ederek.
Sahi, üniversite öğrencisi olmama rağmen “Ağabey” denilecek yerde, “Amca” denilecek kadar yaşlı mı görünüyordum ki? Eee! Değirmende ağartılmış saçlar yerine, kısmen bazı yerlerinde beyazlaşmış yerine tek tük kalmış saçları görüp de ne desindi ki küçük abla? Biraz fazla ders çalışmaktan (kabaca ineklemekten(2)) dolayı gözlüklerim de varsa...
Şansım Hıncal’ın tavrına göre sıfırdı, şimdi ise eksilere doğru yol alıyordu kızgınca, haince, umarsız bence.
Suskunluğumun henüz farkına varamamış gibiydim, eğer ikaz edilmeseydim;
“Söyleyecekleriniz başlamadan bittiyse biz gidelim. Öncesinde Hıncal’a bir şeyler için söz verdim, çünkü”'
“Boyum 1,75 ve kilom 77-78...”
“Ne alâka?” derken gülümsemeden geçemedi. Taşı gediğine koymalıydım(2).
“Gülmek size yakışıyor Gamze…”
“Siz” ve “Sen” ikilemi(1)...
“Sibel!”
“Sinan! Ama mimarı yok henüz!”
“Siz söylemediniz, dolaysıyla ben de ‘Memnun oldum!’ demek gibi bir söze gerek duymuyorum, hem önemli de değil, birkaç dakika sonra yokum, ‘Sen yoluna, ben yoluma!’ örneği. Ama merak ettim, kaçıncı sınıftasınız? Kıskandım çünkü. Yaşadığım olaylar liseden sonra kapattı önümü!”
“Son sınıftayım!”
“Peki, sonra?”
“Seni almak tasavvurum(1), çünkü o ilk seferde de, şimdi de gelir gelmez öyle bir baktın(12) ki bana...”
“Sonunu getirme o şarkıların hangisi ise, kesinlikle inanmam, dün bir, bugün iki... Hadi Hıncal, hava soğumak üzere ve bu amca ne dediğini bilmiyor, fuzuli bir vakit sarfı…”
Hıncal sevinçle yerinden doğrulurken;
“İçimden geçenlerin soğukluk olacağını düşünemedim, bilemedim. Sıcaklığınızı yitirmeyin. Ama güzelliğinizi, sözlerinizi ve tebessümlerinizi bana bıraktığınızı unutmayın, iade edeceğimi de beklemeyin, ömür boyu bende kalacaklar çünkü, Hıncal’ın sitemi de...”
İnsan umut etmese de, bazen olmadık öyle şeyler oluyordu ki hayatta, insanın ateist(1) olsa bile inanası geliyordu Tanrıya.
Hıncal yerinden kalktı, karşıma dikildi ve;
“Biz yemeğe gidecektik, sana acıdım, hadi, teyzem seni de götürsün yemeğe!” dedi.
Apışıp kaldım. Gözleri büyüdü Sibel’in aynı şaşkınlıkla. Bu (bence) Tanrının bir işareti, yönlendirmesiydi, olmalıydı da.
“Nereye götüreceksiniz bizi Sibel Hanım?”
“Emir büyük yerden, üstelik kıramayacağım. Ayda, bazen on beş günde bir de olsa her zaman gittiğimiz oyun salonu olan dönerciye…”
“Ben ısmarlayayım, desem…”
“Bu öğrenci halinle? Merak etmeyin ekonomik sıkıntım yok, ben babamdan yetim maaşı, Hıncal babasından öksüz maaşı alıyoruz. Yani benim babam, Hıncal’ın annesi yok! Evimiz var ve biz yeğenimle birbirimize yetiyoruz!”
“O halde kızmadan, sitem etmeden anlatın, sizi tanımama izin verin, lütfen!”
Lokantaya ulaşmıştık, Hıncal teklif bile beklemeksizin, muhtemelen her zaman olduğu gibi, montunu teyzesine verdi ve oyun salonuna ulaşmak için merdivenleri çifter çifter indi, düşme olasılığına boş vermek istercesine.
“Fazla şey istediğinizin farkında değilsiniz herhalde?”
“Sadece umdum!”
“O halde bazı şeyleri vaktinde terk etmenizin de gerektiğini söylememe gerek yok, değil mi?”
Başımıza dikilen garsona gülümsedi;
“Bize her zamanki gibi, Hıncal’ın oyunu için gecikerek lütfen! Mimar Beye de siz sorun lütfen!”
“Bana da aynısından, her neyse, ayrılık-gayrılık(3) olmasın!”
Garson uzaklaşırken sordum;
“Hep böyle sitemli mi davranacaksınız? Henüz mimar değilim, üstelik ismimin telâffuzunun da zor olmadığını biliyorum. İsmimi söylemeniz alçaltıyor mu yoksa sizi?”
“Öyle bir intibaa(1) yarattığım için özür dilerim. Sinan! Oldu mu şimdi?”
“Oldu Sibel! Yaşamımda ismim hiç bu kadar güzel dillenmemişti(2)!”
“Abartmayın lütfen!”
“Yakınlaştığımızın, birbirimize yaklaştığımızın farkında mısın Sibel? Sibel ve Sinan ve üstelik; ‘'Sen!’ Haydi, uzat elini, sıcaklığını hissedeyim ve Hıncal’a ömrüm boyunca şükran duyayım(3) bu başlangıcı yaşattığı için…”
“Çok ısrarcısınız, peki, uzattım elimi…”
Tutmamla çekmesi bir oldu elini, heyecanımı hissettiremedim bile, çünkü garson ıvır-zıvır(3) bir şeyleri masaya koymak için başımıza dikilmişti yeniden.
Gözlerine baktım, sitem yoktu ve dediği gibi abartmış olmayayım, ama erken davranmam hoşuna gitmemiş olsa gerekti.
“Ben Hıncal’ı alıp geleyim!”
“Daha iki kelimeyi uç uca eklemedik ki?”
“Elimi tuttun ya!”
“Doymadım! Hem doymam mümkün değil!”
“Az zamanda çok şey bekliyorsun Sinan!”
“Senden ayrı geçireceğim zaman, ızdırap olarak yaşayacağım zaman olacak bana. Neden inanmıyorsun ki bana? Sana; ‘Beni hemen sev!’' demiyorum. Beni sevmen için yardımcı olurum sana, ama bundan sonra, bazı şeylere kısıtlama getirebilirim, kıskanç şairin şirindeki gibi ‘Sakın bir söz söyleme…(15)’ dercesine…”
“Elini elime dokundurmakla?”
“Statik Elektrik(14) hakkındaki bilgilerini ve Whimshrust Makinesini(16) unutmamışsındır herhalde. Kendimize göre yorumlarsam iki el birleşince dünyalar kazanılır, ya da yitirilir. Ben kazandığımız inancındayım. Yeter ki ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur(17)?
Ve yardım et bana, mimar olmam için değil, Sinan olup yaşamında yer alıp, tüm yaşamımda bana hükmetmen için.”
“Rampa aşağı, vitesini boşa alınmışçasına hızlı giden bir araç sürücüsü gibisin. Farkında değil misin?”
“Hiç de değil, ben yaşama başladığımı hissettiğim andan önce hiç yaşamamışım ki? Bundan sonraki yaşamama izin verip sevaba girsen ne kaybedersin ki?”
“Kaybeder miyim?”
“Bence kazanırsın, en basitinden beni, bir eş, sevgili, yâr olarak değil, kölen olarak dünyada, evrende değil, hükmünde bir zerre olarak kabullenebilirsen…”
“Çok mu hazırladın bu sözleri dizmek için?”
“Doğrusu; evet! Ama park kanepesine oturduğunda hepsi silindi aklımdan, bir-iki dize dışında. Demek ki sözlerim yapay(1), yapmacık(1) olacakmış söylemlerimde. Oysa şimdiki sözlerimin hepsi içimden geldiği gibi sade, saf(1), gösterişsiz ve içten...
Ben sadece sana ait olmamın sevincini yaşıyorum, beni kabul etmesen de, ömür boyu senin olarak ve ‘Allah Hıncal’dan razı olsun!’ diye dua edeceğim.”
“Duygu sömürüsü(3), peşin hüküm(3) ve içten pazarlık(3)…
Sözlerinde hangisi egemen?”
“Hiç biri, sadece sen!”
“İnanmak istiyorum!”
“İnanmak için gayret etmeye çalışma, inan!”
“Bakalım, kızım ne düşünecek?”
“Bu, ‘Umut edebilirsin!’ anlamında mı?”
Yerinden doğrulurken aklımı başımdan almak istercesine gülümsedi;
“Sence?”
Sibel, Hıncal’ı almaya yöneldiğinde yaşamımda böylesine bir sıcaklığı değil yaşamak, hissetmediğimi düşündüm, hem de kısa bir zaman içinde.
“Sokaktan gelince eller yıkanır, sofraya otururken, oyundan dönerken de eller yıkanır!”
Bağırışıyla tehdit gibi bildirisiydi bu sözler Hıncal’ın. İskenderler gelmesine rağmen, uymam gereken.
Lâvabodan döndüğümde Hıncal işlemine başlamıştı, Sibel elini sürmemişti henüz. Hıncal’ın sesi yükselir gibiydi, yazılması mümkün olmayacak seslerle;
“Mımgh! Hımmm! Nefis! Allah’ıma şükürler olsun! Allah’ım olmayanları da doyur!”
Belki kaba kaçacak, ama ben bugüne kadar Allah’a bu kadar içten şükrettiğimi hiç hatırlamıyordum.
“Afiyet olsun Hıncal!” dediğimde biraz duraklar gibi oldu;
“İstersen teyzem gibi sen de; ‘Hayatımın Işığı, Bir Tanem, Mis Kokulum, Sevdiğim!’ diyebilirsin!”
Yaşından büyük, üstelik beklemediğim, ancak söylemeyi arzuladığım sözlerdi söyledikleri, üstelik her ikisi için de, içimden geçen.
Durgunlaştığımı(2) fark ettim, durgunlaşmanın bana yakışmadığını, hem gerekli olmadığını bile bile. Gözlerine baktım Sibel’in. İşaret parmağını bir hemşire edasıyla dudağına götürürken;
“Sonra...” diye fısıldadı.
Tüm benliğimi aynı mutluluk kapladı, Tanrımın esirgemediği. Tanrımın bana bu kadar yakın olacağı aklıma gelmiyordu hiç. Şükrettim ben de, Hıncal gibi…
Hınç almanın gereği gibi “Sonra” kelimesinde...
“Sonra” ilk kez tekrar görüşebilmeyi umutlandırmak olarak şekillendi, tüm cismimde, varlığımda...
Ama olmadı, sözleşmemize rağmen görünmediler bir kez daha. Tebessümlerinden ve seslerinden başka hiçbir şey yoktu beynimde, her ikisinden de kalan. Günlerce ne bir adres, ne bir telefon, hatta ne de o adam…
Dersler bitmedi, ben bitmek üzereydim ama! O park kanepesi bu kadar devamlı müşterisi olan bir öğrenci görmemiş olsa gerekti, üstelik özlem dolu mırıldanmalarıma, seslenmelerime şahit olarak…
Ben bekledim, ulaşamadım. Ama o, zekâsına hayranım, bir tek mimar ve son sınıf öğrencisi olmam sözünden yola çıkarak okul kapısında karşılayıp kucaklamıştı beni, evet hüngürdeyerek ağlayıp, hatta öperek ve yalnız...
“Hıncal’ı komşuya bıraktım, üstelik büyüyüp de hınç almasına gerek kalmaksızın...”
Höykürdü(2) ve devam etmek gereğini hissetti sanki.
“Babası onun için yaşamıyor olsa da Hıncal’a destekti, tüm kötülüklerine rağmen. Şimdi yok, ‘Eceliyle öldü!’ diyor arkadaşları, ama ben inanmıyorum, çektiği azap, kıskançlık krizi(3) nedeniyle affetmeyi bilememek; tahammül sınırının sonuna getirmiş olmalıydı(2) onu. Belki de Hıncal’ın kızı olmadığını düşünüp de kızı olduğuna inanmak gibi…”
“Uzayacak gibi, ayakta durmayalım, anlat rahatlamak için, aklından ne geçiyorsa ve bilmemde sakınca olmayacak...”
“Uzun demiştim öncesinde, ama kısaca…”
“Merakımı hoş gör ve nasıl yardım etmem gerekiyorsa elimi uzattım sana, destek olmama izin ver!”
“Bir Türk filmi senaryosu gibi. Birbirini seven, sonra evlenen, Hıncal’ı bekleyen bir aile ve kötü, zengin bir adam!”
"Amacına ulaşamayan adamın tecavüzü(1), onun tecavüze uğradığına inanmayan bir koca. Yaptığına pişman olmayan kötü adamın cehenneme kadar olan yolunun gereği, kısa bir süre sonunda traktör altında kalarak gidişi neresiyse oraya ulaşması, ablamın ‘Namus Belâsı(18)’ deyip Hıncal’ı doğurduktan sonra intiharı...”
Durakladı az-biraz, hatıralarını tazelemek istercesine ve devam etti;
“Geçen süre içinde Hıncal’ı hiç aramadı babası, ben ikna ettim(2), ikna etmeye çalıştım onu. Kabullendi ister-istemez, gene de gerekli kontrolleri yaptırdıktan sonra...”
Biraz durakladı, ya da duraklar gibi oldu;
“Önce babam vefat etti, olayın kahrından dolayı, sonra ablamın intihar etmesine dayanamayan annem. Liseyi henüz bitirmiştim; ‘Okumak mı?’ dedim, ‘Canı cehenneme(3)!’ Anne oldum Hıncal’a. Sana ‘Sonra’ diye söz verip de bekletmekten utandım. Beni beklemekten usanmadıysan kızımla birlikte dile beni... "
“İki şey sormama izin ver! Birincisi; söyle okumak ister misin?”
“Evet! Bana kol-kanat gerecek(2) biri varken, doğal olarak, hatta sana rakip olacak bir mimar veya mühendis olarak. Bana yardımını esirgemeyeceğine inandığım biri gönlümdeyken... Öteki?”
“Bir annem var yaşamda, ister bizi sana kabul et, ister sizin bizim olmanıza izin ver. Sen okursun, Hıncal’ı okuturuz, annemin desteğinin yeterliliği kadar…
Ve ne zaman gönlün dilerse o zaman ‘Evet!’ de bana!”
“Okut, minnettar kalayım, dile senin olayım, ama ek bir sual, dürüstlüğüne inanacağım!”
“Sor beni yaşama bağlayan gönül dostum!”
“Sahi, o ilk karşılaştığımız günde mi hapsettin gönlüne beni?”
“Şüphen mi var?” dedim sadece, beynimde birikmiş dizeleri paylaşarak;
“Bu dünyada bazı şeyler vardır
Ve asla şüphe edilmez;
Benim sevgim gibi...
*
Ömür tükenir...
Tükenmeyen
Yalnızca sevgidir
Hem öyle ki;
Ezelle ebet arasında
büyük, iri, kocaman...(19)”
“Bir nefes
bir nefese karışınca
yani; 1+1 olunca nefesler
dünya;
hatta tüm dünyalar senindir,
şüpheye yer kalmadan.
Ve ölümsüzlüğe de ulaşırsın,
zaten ölüm yoktur o zaman
çünkü gerçekte 1+1=
sonuç olarak
yalnızca 1’dir. (20)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Hıncal; “Hıncını al !” anlamında bir emir. Kama (Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü öfke duymak, yaşamak).
(*) Şüphen mi var?; Bir insanın tereddütleri ile ilgili olarak karşısındakine sorduğu soru, özellikle dini konularda insanların sorularını cevaplarken inançlarını tartmak için verdikleri ilk cevap. Abdülhalim AK’a ait “BİR ŞÜPHEN Mİ VAR?” kitabının, bu öykünün ve bir dize yığınımın adı.
(*) Şüphe üzerine birkaç sözü sıralamayı görev bildim;
Aşk abdest gibidir, şüpheye düşersen bozulur. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Aşk mesafe yüzünden ölmez. Şüphe yüzünden ölür. Elif ŞAFAK
Bilim, sadece bir bilgi topluluğundan daha fazlasıdır. Bir düşünme şeklidir, evreni şüphecilikle sorgulamanın bir yoludur. Carl SAGAN
Bir ülkede, birbiri ardından cinayetler işlenir ve katiller yakalanmazsa, o zaman, ''Devlet içinden devlet'' olduğu yolundaki şüpheler su yüzüne çıkar. Demek oluyor ki, polisin de yakalayamadığı, gücünün yetmediği bazı güç dengeleri bulunmaktadır. Uğur MUMCU
Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun bütün şeyler hakkında şüphe et. Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek… Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım. İlk bilgim bu sağlam bilgidir. Şimdi bütün öteki bilgileri bu bilgiden çıkartabilirim. Rene DESCARTES
Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS
Şüphe, çilelerimizin en büyüğüdür. Ahmet Muhip DRANAS
Şüphe, duyguların değil, zekânın bir kusurudur. Francis BACON
Şüphe, düşmanlaştırır, öldürür. Soner YALÇIN
Şüphelenmek sağlıktır. Necati DOĞRU
(1) Ateist; Ateizm yanlısı, dinsiz, imansız, Allah’a inanmayan (“Tanrıtanımaz” demek yanlıştır).
Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.
Berdel; Bir evlilik töresi. Gelin değiş tokuşu. İkiz evlilik. Hem kızı, hem oğlu olan ailelerin karşılıklı olarak çocuklarını evlendirmeleri. Bir aile, genellikle yoksulluk sebebiyle, bir aileden gelin almak için kendi kızını gelin olarak o aileye verir. Gerektiğinde aradaki kan davasını bitirmek için de kullanılan bir yöntemdir. Berdel yapan aileler, akraba olurlar ve akrabalarını öldürmeyecekleri için kan davası da bitmiş olur.
Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.
Hınç; Öç alma duygusuyla yüklü öfke.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Kehanet; Bir olayın olacağını önceden bilme.
Saf; Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil, art niyetsiz. Namazdaki sıra, dizi.
Tasavvur; Zihinde canlandırma, düşünme.
Yapay; Doğal olmayan. Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış olan, yapma.
Yapmacık; İçtenlik taşımayan, içten olmayan, düzme, yapay, yapma şeklinde.
(2) Apışmak, Apışıp Kalmak; Çok şaşırmak, ne yapacağını kestirememek, bilememek, şaşırıp kalmak.
Bir Ömür Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak. Beraber olmayı vadetmek.
Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek, getirmek.
Durgunlaşmak; Canlılığı kalmamak. Sessizleşmek. Keyfi kaçmak. Çalkantılı, dalgalı iken durgun hale gelmek.
Hak Etmemek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmamak, hak kazanamamak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görememek, alamamak.
Haz Etmek (Haz Almak, Haz Duymak, Haz Yaşamak, Hazzetmek); Hoşa giden duygulanma, hoşlanmak, keyif, tat ve zevk almak. Bir şeyden duyusal, hoşnutluk ve manevi sevinç duyma. Coşku.
Hık, Hıh Deyip Burnundan Düşmek; Her durum ve huyuyla birbirine çok benzemek, birbiriyle uyumlu hareketleri yapmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İhsan Etmek; İyilik etmek, iyi davranmak, bağışlamak, bağışta bulunmak, karşılık beklemeden yapılan yardım, iyilik.
İkna Etmek; İnandırmak.
İneklemek; Çok fazla ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek (argo).
İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.
Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında zekice ve yerinde söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.
Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.
Şükran Duymak; Tanrıya ya da insana karşı minnet duymak. Teşekkür etmek. Aldığı yardımdan dolayı hoşnutluğunu belirtmek. Şükretmek.
Tahammül Sınırının Sonuna Gelmek; Dayanma, direnme, insanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücünün sona ereceği ana ulaşmak, kaldırma, katlanma derecesi ve sabrının sonuna gelmek
Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
(3) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.
Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)
Ayrılık-Gayrılık; Birlik Beraberliğin tersi olan bir durum. Yaşanan durumun yaşam felsefesine göre ayrı ayrrı olması durumu.
Başlık Parası; İlkel toplumların bir geleneği olarak kız ailesi tarafından uygulanan evlilik ile ilgili bir terim, ya da söz. Kadının anne ve babasına ya da akrabalarına ödenen, toplumsal ve hukuksal hediye niteliğinde bir ödeme şeklidir. Bu; para, mal, mülk, büyük ya da büyükbaş vb. çeşitli birimler şeklinde gerçekleşebilir.
Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.
Çürük Hipotez; Çürük, doğru olmayan, batıl faraziye, nazariye, önsav, varsayım. Bir konuda mantıklı olmayan, doğru sayılmayacak, yanlış görünen düşünce, tasarı, düşünce, tahmin, teori.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Gök Görmedik Şaşkın Bir Badi (Ördek); Sonradan görme, eksikliklerini kabul etmeyen, özellikle ani varlığa kavuşanların tavrı. Benzetiş; Şaşkın bir ördek gibi düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsızlık, sersemlik, budalalık hali.
Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.
İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.
Kıskançlık Krizi; Literatürlerde doğal bir duygu, hatta sağlıklı olarak ifade edilmekle beraber kıskançlık sevgiyi ifadelendiren yollardan biri değildir. Her ne kadar ayrım olmaksızın kıskanılmak hatasız gibi eylem gibi görünse de bu iletişim ve ilişkilerde problem yaratır anlamındadır.
Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.
Nefret Dolu Bakışlar; Bir kimseye, bir şeye karşı duyulan çok olumsuz duyguların bakışlarla ifadesi. Tiksinme, tiksinti dolu bakışlar.
Peşin Hüküm; Bir bakıma Peşin Yargı; Ön yargı. Kanıtsız olarak, sorunu incelemeden verilen yargı kararı. Bir konu ile alâkalı olarak düşünmeye veya araştırmaya gerek görmeden, elinde bir delil, kanıt olmadan hüküm verme, önyargılı olma. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesine aykırı bir durumdur (Evrensel İnsan Hakları Bildirisi; Mevzuat, İçtihat, AİHM Kararları yanında özellikle Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. Maddesi “Hiç kimse… şeref ve şöhretine karşı saldırılara maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır”, Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 17. Maddesi “Hiç kimsenin… adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz.” Yani; “Hiç kimsenin cürmü ispatlanıncaya kadar suçlu olmadığını” bildirmektedir. Keşke uygulansa, uygulanabilse, gerçekten…
Sitemli Bakışlar; Bir kimseye söz ya da hareketinin üzüntü, alınganlık, kırgınlık şeklinde duygular uyandırdığını söz söylemeksizin hareketle örneğin; yan bakışlarla, gamzelerini hareketlendirerek, başını sallayarak, burnundan soluyarak vb. belirtmek.
Yayvan Baygın Bakışlar; Göz Süzme. Suskun ve şaşkın bir durumda göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak nazlı nazlı, anlamlı anlamlı bakma, bakınma, bakınmaya çalışma.
(4) Gülümsemek sadakadır. HADİS
Gülme-Gülümseme; Gülme ile ya da gülümseme ile hararetli gülme mezheplere göre farklıdır. Ancak mezhebime (Hanefi) göre; kendi duyacağı kadar gülmek namazı bozar, abdesti bozmaz, başkasının duyacağı şekilde gülmek, bir bakıma kahkaha hem namazı, hem de abdesti bozar.
İnsanlar anlayamadığım bir şekilde fotoğraf çektirirlerken hep gülümserler. Niye? Magazin, ya da gazetede ölüm ilânlarına eklenen fotoğraflar da çok zaman gülen yüzlere rastlarım. Gülmek ölümün sebebi midir, yahut da ahrete yönelişin sebebi gülmek midir? Erol KARATEKİN
(5) Düşünebilen her canlının insan olması, insan olan herkesin düşünebildiği anlamına gelmiyor ne yazık ki. Sigmund FREUD
(6) Sudan Olasılık; Olasılığın tartışılabilir, hayali, abartılı bir düşünce oluşu. (Olasılık; Bir şeyin olabileceği inancını veren görünüş. Olabilme durumu. Yapılan deneylerle bir sonuca ulaşma beklentisi, ancak kesinliğinin olmaması). [ P(A)=S(A) / S(E) Bir olayın olasılığı=istenilen durumların sayısı / tüm durumların sayısı p(A)=0 ise imkânsız olay=gerçekleşmesi mümkün değil P(A)=1 ise kesin olay=gerçekleşmesi kesin Herhangi bir olayın olmama olasılığı: P'(A) = 1 - P(A) Başkent Üniversitesi çalışması (Tek ALINTI)
(7) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL Türküsü.
(8) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(9) Dale CARNEGIE; (1888-1955) Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, iletişim uzmanı. En önemli eseri; “How To Win Friends and Influence People (Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı)” “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” demekte.
Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
(10) Allah birdir, her yerdedir; Kur’an’da “Kul hüvallâhü ehad…” olarak başlayan İhlas Suresinde; “Allah’ın tek olduğu”, Peygamberimize mal edilen hadislere göre de “Allah’ın sadece gökyüzünde değil, her yerde olduğu” belirtilmektedir.
Allah her yerdedir, birdir; Kur’an, Bakara Suresi, 216. Ayet; “Umulur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırdır. Ve yine umulur ki; bir şey de sizin için şerdir. Siz bilmezsiniz, Allah bilir!” şeklindedir.
Amentüde; “Hayrihî ve şerrihi mine’İlâhi Teâlâ” (Hayır ve şerri Allah’ın yaratması (olduğuna inandım)” anlamındadır.
Fesuphanallah; “Allah her türlü sıfattan uzaktır.”
Neuzibillah; “Allah’a sığınırız.”
(11) Kral Çıplak; “İmparatorun Yeni Giysileri” Danimarkalı Hans Christian ANDERSEN’e ait bir masal kitabı. Hayali bir elbise giydiğini zanneden saftan saf bir kralın, gerçeği saklamasını bilmeyen bir çocuk tarafından ifşa edilmesinin, dolaysıyla doğru söylemenin şart olduğunun ifadesi. [Kral çıplak olsa ne yazar... Halk kör olduktan sonra... Derman İskender ÖVER (Küçük İSKENDER)]
Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(12) Yüz Verdik Deliye (ya da Ali’ye yahut da ayıya) Geldi Bilmem Ne Yaptı Halıya; Bir insana hak ettiğinden fazla verilen değerin o insanı şımarttığına dair bir terim.
(13) Sözün aslı; Armut dibine düşer; Kişi çok yakınında bulunduğu kimselerin davranışlarını benimser, onlar gibi olur. Kişinin davranışları daha fazla yakınlarına fayda getirir, anlamında atasözü.
(14) Niçin baktın bana öyle… şeklinde başlayan Uşak Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL'e, Bestesi; Sadettin KAYNAK'a aittir.
Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO
Kur’an, Nur Suresi, 30. ve 31. Ayetler; İnanan erkek ve kadınlara; bakışlarını kontrol edip ırz ve namuslarını korumayı emretmektedir.
Unutulmamalı ki; gözleri güzel yapan rengi ya da boyası değil, bakışların ta kendisidir. Müşfik KENTER
(15) Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın!
/ Sesini duyan olur, sana göz koyan olur. /
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın, / Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur... Faruk Nafiz ÇAMLIBEL, “KISKANÇ” (Şaire saygısızlığım şeklinde yorumlanmaması dileği ile) ilk kıtası. Eserin ayrıca müziği de yapılmıştır. Bestesi; Suat SAYIN'a ait olan bu Türk Sanat Müziği eseri Muhayyerkürdî Makamındadır.
(16) Statik Elektrik; Bir maddenin içindeki, ya da yüzeyindeki elektrik yüklerinin oransızlığı anlamındadır ve iletkenler yoluyla asla enerji ve elektrik akımına neden olmazlar.
Whimshrust Makinesi, Yüksek voltaj üreten bir makinedir. Elektriklenme sayesinde (+) ve (-) yükleri birbirinden ayırır. Yalıtkan diskler üzerindeki metal parçalar ve buna dokunan fırça vasıtasıyla elektrik üretilir ve bu üstündeki topuzlara iletilir, yeterince iyonlaşma kıvılcım sağlar.
(75) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(18) Namus Belâsı; Namusunu ve halk arasındaki saygınlığını korumak için katlanılan sıkıntı. (Cem KARACA’nın “RESİMDEKİ GÖZYAŞLARI” albümündeki bir şarkı)
(19) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “DEMELER” den.
(20) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “YALNIZCA BİR”