“A! Aa!”

“A! Aa! Şakatör!”

“What is the meaning of; A! Aa?(1)

Soruyu soran bir proje üzerinde beraber çalıştığımız yabancı arkadaştı yanımda duran. Ben, o ve danışmadaki genç kızla aramızda oluşan bir diyalogdu(2). Mademki tek kişinin söylemi monologdu(2), o halde eğer Türkçemizde varsa, üç kişi bir arada konuştuğumuza göre buna “Triyolog(2)” da diyebilirdim, tıpkı uydurulmuş; “Şakatör” gibi.

Nasıl anlatabilirdim ki “A! Aa?” nın anlamını? Tek başına hayret nidası olması dışında bir başarısı yoktu ki; “A! Aa?” nın.

Genç kız, yani Selma yetişti imdadıma, üstüne vazifeymiş gibi mükemmel İngilizcesiyle;

“Türkçemizde bir selâmlama şeklidir!” der demez “A! Aa!” nın anlamını soran mühendis arkadaş Selma’ya çapkınca bakarak, kaşının birini olağanın üstünde kaldırıp, sonrasında ise konumunu değiştirip göz kırparak aynı ton ve makamda;

“A! Aa?” diye seslendi.

“Aldın mı başına belâyı Selma? Şimdi ayıkla bakalım pirincin taşını(3). Bu deli, ülkesine dönünceye kadar sana her karşılaşmanızda muhtemelen de cevaplamanı bekleyerek aynı makamda seslenerek selâm verecek, Türkçe öğrenmeye meraklı zaten, dilinin döndüğü kadar…

Oldukça iyiye yakın ‘Selâmünaleyküm, Allahaısmarladık!’ gibi uzun kelimeleri bile zorlanmadan söylüyor ki, yandın güzelim, hem de ne yandın(3)!”

Nefes almam zorunlu muydu yoksa devam etmek için ben mi bir nefes molası vermiştim? Bilmem mümkün değildi, ağzı açık ayran delisi(3) gibi, tekrar karşılaşmış olmaktan memnun gibiydi Andrew arkadaş.

Devam ettim;

“Artık başının çaresine mi bakarsın, intihar etmeyi mi düşünürsün, yardım etmemi mi beklersin yoksa burada oluşunun nedenlerini mi anlatırsın bana, sen bilirsin!”

“Çok uzun cümleler, ne dediniz?” dedi “A! Aa?” konusunda kısa zaman içinde uzmanlaşan İngiliz arkadaş; Andrew, yani Andy.

Diğer üç arkadaş; Amerikalı Robert yani Bob, Yeni Zelandalı William yani Bill ve Fransız Frederick yani Fred kendi ülkelerinin bağımsız sükûneti(4) içindeydiler, Andy’ye ek olarak Bill haricinde. Tüm bu kısaltma, ya da nickname’leri(1) anında çözümlemem mümkün değildi, sağ olsunlar kendileri söylemişlerdi bana, uzun uzun söylemekte zorlanmam nedeniyle.

Bizdeki, Memo, Cemo, İbo, Apo, Hasso gibi kısaltmalar daha kolaydı. Hatta Lisede okurken Yunanistan göçmeni bir arkadaşım vardı, çok iyi Türkçe bilen Nicholas, ben ve hepimiz ona Niko derdik. Her neyse!

“Otel hakkında bazı şeyleri konuştuk!” diye yanıtladım Andy’yi, yalanla.

“Peki sonra?” dedi Selma sorarcasına, ne anlama geldiğini bilmediğim, ne demek istediğini anlayamadığım bir şekilde. Sanırım bulabildiği ilk uygun zamanda uzunca boylu bir öykü yaşaması gerekecekti, nedenleri izahlı açıklamalı, tekmili birden(3) şeklinde, aslında hiç de hakkım olmayan, tabiidir ki merak dışında…

Pasaportlar verildi, kayıtlar bilgisayara işlendi, Bell Boy’lar(1) anahtar ve valizleri alarak odalarına doğru yönelirlerken Andy ağzını kulaklarına kadar açarak “A! Aa?” dedi.

Selma’nın yüzüne baktım ve fısıldadım;

“Dakka bir, gol bir(5)! Şimdiden geçmiş olsun!”

"Selman Abi! Zaten canım burnumda(3), üstesinden gelemeyeceğim(6) hatam için, bir de sen alay etme lütfen!”

“Peki, yardımcı olmamı ister misin?”

“İsterim, ama nasıl?”

“Anlatırsın, höykürürsün(6), sandalyeleri tekmeler, masaları devirirsin...

Olmadı izin alırsın, başlangıcı ‘A! Aa?’ olan ilk karşılaştığımız otelden sonra oradan buraya, bu otele gelişini ve içinden geçenleri anlatırsın, daha ne diyeyim, falan filân işte!”

“Desteğinizle denemek isterdim, ama bu gecenin tümünde nöbetçiyim, görevliyim, siz de nasıl olsa bana rüyanızda yardımcı olmazsınız?”

“Anladım. O halde jest olarak kahvaltıda hapsedeyim arkadaşları, özellikle Andy ve Bill konusunda. Ancak evim bu şehirde olduğu için kahvaltıyı evimde yaparım, gene de kahvaltıya katılırsam ekstra(4) bir şeyler ödemem!”

“Tamam, benden olur, ben öderim!”

Ağabeyim akıl etmişti;

"Haydi gelin, şöyle güzel bir yaz tatili yapalım, tüm masraflar benden!” diyerek.

Akla gelebilecek her bakımdan ben böyle bir şeye dünden razıydım. Ağabeyim “Eh berisi!” annem, ağabeyim lehine torun sahibi olma konusunda direkt, benim lehime endirekt niyetli, babam her konuda olduğu gibi çekimserdi, yuvayı yapan, yöneten, egemen olan dişi kuştur, havasında, anlamında.

Parantez açıp söylemem gerek ki; iki sırım gibi(3) değil, sırık, askerliğini yapmış, boy, bos, endam kusursuz bence, “Kaş-Göz, gerisi söz(3)” (tahminen) yakışıklılığında, iyi işleri ve kazançları olan gençlerdik.

Hani teorem(4) yanlış yorumlanmazsa, ya da deyimin yerine oturacağını farz edersem, üç nal bir at olayı hazırdı, sadece annemin görüşlerine uygun o tek nalı bulmak meseleydi! Yani huyu-huyumuza, suyu-suyumuza uyacak aile kızları için annem kesin kriterler(4) hükmünü muhafaza ederek özençlerinin yerine gelmesi dileğini yaşıyordu.

Doğal olarak bir anne, kartlaşmaya yüz tutmuş olan oğulları için, onlar gibi olmayan genç, güzel, az-buçuk da olsa varlıklı kızlar düşünüyordu. Üstelik kendileriyle otursa, hele bir de ellerini soğuk sudan, sıcak suya değdirmese(ler) ne güzel olurdu, kaymaklı ekmek kadayıfı gibi tadından yenmezdi!

Öncelik ağabeyimdeydi, onun işi hallolduktan sonra(!) benim için nasıl olsa arayacaklarının beyinlerinde şekillenmesi daha kolay olacaktı (herhalde. Belki de şekillenmişti de, ben fark edemiyordum. Olur muydu? Olurdu, tabii. Hem neden olmasındı ki?)

Hele ki ağabeyim bir elden çıksındı. Daha doğrusu bu sözü tekil olarak etliye-sütlüye karışmayan, karışmak istemeyen babamı bir kenara alarak sadece annemin fikri olduğunu söylesem daha doğru olacak…

Yola çıkma, otele varış ve Selma’yla ilk karşılaşma! Annemin manalı bakışları, içtenlikle “Kızım” deyişleri ve odalarımıza çıkıp daha soyunmaya bile fırsat bırakmadan, beni odasına çağırış ve babamın balkon penceresinden bakışına hiç değer vermeksizin tepkisi şöyleydi, ilerleyen zamanda “denden(4)” hükmünde;

“Cici bir kız, kapalı giyimli, kıçı-başı açık değil, hanımefendi, terbiyeli...

Araştır bakalım, kimin nesiymiş, bekâr mı, evli mi, dul mu?”

“Ama anne önümde ağabeyim varken neden ben?”

“Ondan umudu kestim, bari senin mürüvvetini göreyim(6). Eğer düşündüğümde yanılmıyorsam, bu kızı kaçırma elinden!”

“Oldu! Bekârsa; nişan, nikâh, düğün konularını da konuşayım mı, yoksa sen yardıma gelmeyi düşünür müsün anneciğim?”

“Sus! Bacak kadar velet(4)! Bir de annesiyle alay ediyor. Defol! Bir şey demedim!”

“Ana gibi yâr olmaz!” diye boşuna dememişler. Sarılıp, kucaklayıp, öpüp koklayınca çaresiz yelkenleri suya indirmişti(6)! Ama emirin de demiri kesmesi(3) kaçınılmazdı. Emri ya uygulanacak, ya da lâmı-cimi yok(5), sözü edilen konu mutlaka uygulamaya konulacaktı.

“Peki anneciğim, bugünden tezi yok, hemen yanaşık düzene geçip yakasındaki karttan adını-sanını öğrenip senin arzunun gerçekleşmesi için ne yapmam gerekiyorsa yapmak için gayretli olacağım!”

“Anlaştık oğlum! Her ne kadar karşımdakini görüp beğenmiş olsam da, güzelliklerin içinde çirkinlikler, çirkinliklerin içinde de güzellikler saklı değil midir? İyide kötü, kötüde iyi gibi…

Her ne kadar sözümün değerini arttırıyor gibi düşünsem de, güllerin dikenler içinde olmasına hayret ve sitem etmek değil, o dikenlerin arasında güllerin olmasına şükretmeli insan(10) diye düşünürüm…”

“Doğru anneciğim! Bu dileklerinizin ışığında olacak o genç kıza yönelişim, ancak umut etmeli, umutların da sınırlı ve hatta süreli olmasına da dikkat etmek gerekir, değil mi? Arzum sükûtu hayale uğraman(6) değil, ben de ilk görüşte beğendim diyebilirim, ama bir beğeni tüm ömrü üleşmek için yeterli değil!”

“Sen ne diyorsun oğlum? Daha önce de kaç kez anlattım. Baban beni sokakta görmüş, beğenmiş, görmeye geldiler, evlendik işte!”

“Doğru, evlenmişsiniz, bizler olmuşuz. Babam sana, ya da sen babama bir kere olsun, içtenlikle ‘Seni seviyorum!’ dediniz mi, karşılıklı? Biz bu yaşlara geldik, bir kere bile, değil bizden sakınmak, bayramlarda bile birbirinize şöyle âşıklar gibi sarıldığınızı, ağabeyimi bilmem, ama ben hiç görmedim, hatırlamıyorum yani. Üstelik daha gençsiniz diyebileceğim bu yaşlarda sen kanepede, babam yayla gibi yatakta tek başına yatıyorsunuz!”

“Demek istediğin ne?”

“Önce bir tekerleme, sanırım sizin en sonunu yaşadığınız, ama öncelikle yaşadığınızı özetlemek istiyorum. Siz sevmeyi bilmemişsiniz, bilmiyorsunuz da ‘Evlenin!’ demişler, evlenmişsiniz, galiba sadece çocuk yapmak için…”

“Terbiyesiz! Ukalâ! Ben seni, sizi böyle mi eğitip büyüttüm?”

“Evet, böyle eğitip büyüttün anne! ‘İki elin kanda bile olsa, sonucu senin zararına olsa bile doğruyu söyle, doğrudan kaçınma, doğru yaşa!’ diye. Söylediklerimin, ya da görüp de kurguladıklarımın yanlış olduğunu iddia edebilir misin?”

“Susuyorsun, öğrettiğin kadar doğrularımı tasdiklemeni beklerdim. Söyleyeceğim tekerleme şöyleydi; ‘Evliliğin ilk yılları can cana, zaman ilerledikçe yan yana...’ Verdiğiniz terbiye nedeniyle aslını değiştirmek zorundayım, ‘Daha sonraki yıllar sırt sırta, en sonunda da git öte, git öte!..’

Sizin hanginizin seslendirdiğinizi bilemiyorum, ama herhalde ya ‘Git kanepeye!’ ya da ‘Ben gideyim kanepeye!’ şeklinde söylenmiş olmalı ki, deyimin sonundaki gibi ‘Git öte!’ şekillenmiş. Ayrısınız sanki beraberliğinizde mecburiyet yaşıyormuşsunuz gibi.”

Annemin başının eğikliğinde sesi çıkmamıştı.

“Ve sonuç anneciğim. O genç kızı ben de beğendim, hoşlandım, ama bu sevgi değil anne. İliklerime kadar titremedim, kaldı ki o genç kız kimlerle karşılaşmış olursa olsun o da benim gibi titremeyi bilmiyor olsa gerek! Aksi takdirde çoktan evinin kadını olurdu gibime gelir ve biz bugün bunları konuşuyor olmazdık!”

Genç kız için annemin yönlendirmeye çalıştığı göreve başlamam gerekti, ama hemen değil. Çünkü annem, babam; “Tövbe(8)! Neuzibillah(8)! Gâvur(8)! Kâfir(8)! olacağız!” diye sadece yemeklere çıkıyorlar ve lobide çay içiyorlardı.

Eğer Selma görevde ise her hareketini “Müstakbel(4) gelinleri” olacakmış gibi izliyorlardı, daha doğrusu sadece annem!

Galiba ikinci, belki de üçüncü gündü, otele girişimizin ertelerinde. Ayık bir yengeç titizliğiyle(9) ve yalnızlığında yaklaştım Danışma Bankına.

“Çok güzelsiniz, hele ki akşam gözlerinizle…(10)

“Sağ olun, öyle diyorlar! Çok duydum!”

“Ne demek böyle bir sözün karşılığı olmayacak şekilde ‘Sağ olun!’ demek? Ben akşam gözlerinizin dışındaki güzelliğinizi fiziksel anlamda değil, durum, tutum, davranışlarınızın egemen olduğu iç güzelliğiniz olarak ifade etmek istemiştim…”

“Nasıl yani?”

“Ben daha önceki dünyaya gelişimde Süpermen’mişim(11), sen de Lois Lane(11). Sanırım bu; bugünkü dünyada ve yaşamda görünüşün bir biçimi...”

“Eğer otelimizin müşterisi değil de sokakta farklı biri olsaydınız, size söyleyecek çok sözüm vardı, ama birincisi buna terbiyem müsaade etmez, ikincisi ancak bulabildiğim bu işimden olmak istemem!”

“Gerçekten bu benim de aklımdan geçmez, ama içinizden geçen söylemek istediklerinizi içtenlikle söyleyebilirsiniz bana, yeter ki rahatlayın, söz veriyorum, sırtımı döner dönmez unutacağım!”

“Çok cüretkârsınız!”

“Bu kadar işte! Yalnızca siteminiz gibi gülümsemenizi de bağışlayın, size fıkra anlatayım, tahammül edebilirseniz şakalar aktarayım, birkaç tane en fazla bir-iki saatinizi alır, işte o kadar!”

“Allah’ım günahım neydi ki böyle birini başıma musallat ettin(6)?”

“Bak güzel kız! Adın Selma’ymış. Benimki de son harfinde bir çentik fazla Selman! Allah’ı şimdilik tanışmamızın içine koymasak!”

“Kendinizi yakışıklı görüyorsunuz, yanılmış gibi de değilsiniz, amenna(4) çevrenizdeki tüm kızlara böyle mi yaklaşırsınız?”

“Asla! İnanmasanız da yaşamımda ilk defa...

Ama içtenlikle doğruyu söylemem gerekli ki sizden daha ilk bakışta, ilk görüşte etkilenmeme rağmen, annem yönlendirdi beni size, ilgi ve davranışlarınızdan memnun olarak; ‘Güzel kız, cici kız, git hal-hatırını sor, evli-barklı değilse gönlünü al!’ diye. Ben de eğer annem haklı ise direktifine(4) uygun olarak ‘Eğer mümkünse’ gönlünüzü almaya geldim!”

“Sırtınız kaşınıyor mu sizin?”

“Yoo! Neden kaşınsın ki?”

“Şimdi güvenlik görevlilerini çağırsam, malûm bir şekilde sudan gelme olayını(13) yaşatacak şekilde sizi sadece otelden değil, şehir dışına, belki de ülke dışına kadar kovalayıp ellerine ne geçerse sırtınızda parçalasalar iyi mi olur?”

“Yapma Selma! Kulun-kölen-kurbanın olayım, iki fıkra anlatıp seni gülümsetmeye çalışmamı böyle cezalandırma lütfen, ne olur?”

“Çattım belâya, sizden nasıl kurtulabileceğim?”

“Bugünlük, sadece bir gülümsemeyle!”

“Bu sinirle ve üstelik bugünlük?”

“Vaktim müsait beklerim, ama siz bana tahammül etmek için zorlamayın kendinizi, aklıma gelen iki fıkrayı anlatayım, gülümseyin, ama zoraki değil, defolayım, hemen!”

“Söz?”

“Vallahi! Ama tekrar etmemde fayda var, annemin zoruyla değil, gerçekten senden hoşlandığımı bil!”

“Gerçekten anlaşılmayacak ve anlatılamayacak kadar haddini bilmezsiniz. Üstelik çok kişinin bizlere bakışlarını hissetmeyecek kadar da duyarsız!”

“Peki, hemen buradan toz olacağım, fıkra falanla sizi gülümsetmeye çalışmam anlamsız. Ama bana dâhili, harici, cep...

Hangisini tercih edersen sana ulaşabileceğim bir numara verirsen beni sevindireceksin!”

“Sonra?”

“Anlatırım. “Hayır!’ dersin, şaka, fıkra ve esprilerimden mahrum kalırsın, ben de yaşamımda senden başkası olmaksızın yaşamımı tüketirim!”

“Ah, garibim(4)! Duygu sömürüsü(3) yapmasını da bilirmiş, bir de…”

“Bak Selma! Birkaç dakikadır beraberiz...”

“Ne birkaç dakikası? Neredeyse bir saattir...”

“Demek ki başarısız olmuşum beni anlatma konusunda. Son sözlerim bunlar. Çok kez duyduğunu söyledin, ama ben tekrar etmekten memnun olacağım. Güzelsin, çok güzelsin, güzel ötesinde güzelsin, ama için de güzel, hissediyorum. İnsanlara karşı davranışların, gözlemleyebildiğim her konuda titizliğin ve dikkatin seni hep yukarılarda tutuyor olsa gerek!..

İnsan seninle bir ömür yaşasa yaşlanmaz, ağlamayı, hüzünlenmeyi, üzülmeyi bilmez. Ama benim gibilerin de hadlerini bilmeleri gerekli, değil mi? Seni kısa bir zaman içinde yerleştiğin gönlümden azat ediyorum, bahtının iyi ve güzel olması dileğiyle…”

Aklıma hemen gelmişçesine devam etme gereğini hissettim, Selma nefes almaya bile fırsat bulamamışken;

“Eğer bir boş vaktinde beni dinlemek için herhangi bir telefon numarası verirsen o numaraya telefon edeceğim. Çalışma durumun uygun değilse; ‘Hayır!’ dersin, bir başka zaman denerim. Yüzüme karşı değilse bile telefonda da olsa gülümsemen mutlu eder beni. Evet, gönlümden azat edip iyi dileklerimi belirtmiş olsam da, seni beynimden silemeyeceğimi bil. Beynimi boşaltmak istesem de, boşaltamam, elimde değil!”

“Vaktim sonra müsait olmayabilir, hem kim izlerse izlesin, umurumda değil, bu kadar sözünden sonra eğer anlattıklarına gülümseyebilirsem, bunu hak ettiğini düşüneceğim!”

“Sözüm değil, yalvarmam diyeyim gülümsemen için ve başlıyorum!”

Hatırlamak, ya da ayıplı olmayan bir fıkra dizisini sıraya koymak için, gözlerimi kapayıp tavana baktım. Bu onun güzelliğini o kısa göz kapatışımda inkâr etmek gibi geldi bana. Tüm anlarımı onu gözleyerek harcamam gerekirken, gözlerimi düşünmek için yummak, aptallığın tarifi değil, daniskasıydı!

İlk fıkram onu bal gibi etkiledi, ama renk vermedi. İkincide direndi, üçüncüde ise, gamzelerinden fark ettiğim şeklinde anlamamış tavrında gibiydi. Sonrasında gülümsemek, gülmek değil sanki kıkırdadı kahkaha modunda.

“Beni güldürdün şakatör abi. Allah da seni güldürsün!”

“Âmin! Ne zaman canın bayat-taze nasıl olursa olsun, fıkra dinlemeyi, şaka yapmamı isterse, sıcaklarda serinlemeyi, moralin bozuksa, canın sıkkın olursa bana ilet. Yok, bu kadarı yeterli diyorsan, bu bankın önünden geçmem bir daha. Ayrılış tarihim doldurduğum formda yazılı, diğer bana ait bilgiler ve Kafa Kâğıdımın fotokopisi ile birlikte. Sen neyi, nasıl istersen ben ona uyacağım.”

“İyi günler şakatör abi!”

Adımdan hoşlanmıştım, başlangıç olarak, ancak sonuna bağlanan “Abi” yaması bana pek yakışmamış gibi geldi.

Günün farkında değildim, ağabeyimin tüm ısrarlarına karşın annemin yönlendirmesiyle babam ve annem;

“Daha fazla günaha girip cehennemlik olamayız, yakında kaplıca varmış, biz oraya gidiyoruz! Siz tatiliniz bitince bizi oradan alırsınız” demiş, her konuda uzman olan annem.

Ağabeyimin onları o kaplıcaya götürmeye ve tatilimiz sonunda da onları almaya eli mecburdu bir bakıma. Selma’dan değil yeşil, açık yeşil bile olsa bir renk alamadığım için hüznümle ve yalnız dolaşmamla beni baş başa bırakarak, annemi-babamı alarak gitti ve döndü ağabeyim!

Yiyor, içiyor, uyuyor, kitap okuyor, yüzüyordum, monoton bir yaşam düzeni içinde. Ağabeyim benim yaşam şeklime ve tavırlarıma hayret ediyordu. Benim yaşam biçimim sanki onunkinden farklı idi.

Lobide otur, sabahtan akşama kadar Selma’nın hareketlerini izle, bir tepki alamamamın hüznünü yaşa ve umut bile edememe. Üstelik gece nöbetinin olduğu ve ertesinde onu görme kısıtlılığıma tahammül etme mecburiyetimi yaşayarak.

Oysa lâfı gediğine koyarcasına(6); “İnsan seninle bir ömür yaşasa, beraber olsa seninle...” diyerek içimdekini belli etmemiş miydim?

Her geçen an ve eksilen gün, yaşamımdan eksilen an ve gündü, tekrarının asla geri dönüşünün, yeniden yaşanmasının mümkün olamayacağı(13). Belki de bir kere daha karşılaşmayacağım ve karşılaşma olasılığımın olmadığı günlere ulaşmıştık, görüp de görmemek, hissedip de hissetmemek gibi, karşılıklı söz etmenin mümkün olmadığı…

Ağabeyim her konuda sıfırdı, bense ne olduğumun bilincinde değildim, ne, neyi, niçin, nedenini bilmediğim, ya da itiraf etmeliyim ki bilemediğim! Yaşadığımın beğeni mi, hoşlanma mı, sevgi mi, hatta aşk mı olduğu konusunda kararsızlığı yaşıyordum...

Hesaplarımızı kapatırken sağ elindeki iki yüzüğün parlaklığını görmek, sonsuz bir üzüntü oldu benim için ve sormak gereğini hissettim yüzükleri göstererek;

“Nedir?”

“Sizce?”

“O halde özür dilemem gerek. Özür dilerim, affedersiniz, tüm söylediklerimi yok hükmünde kabul edin, lütfen. Ama gene de düşüncemde değişiklik yok, dünyada yaşayan en güzel kız sizsiniz, şanslı olan kim olursa olsun!”

Sesi çıkmadı Selma’nın, evli evine, köylü köyüne gibiydi tavrı. Ben boynumu büktüm, cihar atıp şeş oynama(6) şansım bile yoktu, sahibi olan birine karşı. Gerçekten o iki yüzüğü gördükten sonra tüm düşüncelerim, hayallerim sona ermişti, işte böyle, sıfırlanmak(6) gibi.

Unutmak ve evli-barklı bir genç kıza karşı utanmak için zamana ihtiyacım vardı, zaman her şey için bulunamaz bir çare idi. Ama unutmak mecburiyetinde olsam bile, unutamayacağıma kesin olarak inanıyordum Selma’yı. Gerçekten bilmeksizin gönlümü ona kaptırmış, bağlamıştım, çözmem ya da vazgeçmem asla mümkün değildi kanımca, zorunluluk olsa bile...

İşte misafirlerimi onun görevli olduğu otele götürdüğümde “A! Aa?” dememin birinci nedeni, hiç ümit etmediğim bir şekilde onun karşımda olması ve hemen fark ettiğim parmaklarında o yüzüklerin olmaması idi. Teferruatlarla uğraşmam gerekli değildi;

“Parmaklarındaki o yüzükler ne oldu?”

“Pardon abi! İyi ki hatırlattın. Demin lâvaboya gitmiştim, hemen takıp geliyorum!”

O sırada telefon çaldı;

“Tamam bebeğim, kuzum, bir tanem, yaşamımdaki bana ait tek varlığım, geleceğim, ama biraz daha sabırlı ol, işler var, amcalar var, ondan sonra gelip seni uyumadan önce her zamanki gibi koynuma alacağım, öyle uyuyacağız, söz!”

“Bebeğin?”

“Evet! Yalnız eğer kabul edersen bir ricam var! Beni şu Andy ve ona sululuk yapmakta(6) katkıda bulunan Bill’den kurtarırsanız söz veriyorum, bir çay içiminde gerekenleri, neler öğrenmek istiyorsanız anlatacağım. Yalnız öyle bu kadar zaman sonra tesadüften yararlanarak; ‘Seviyorum! Aşığım!’ falan benzeri yanlışlıklar yapmayacaksan!”

“Ben o söz ve düşündüklerimi o zaman bırakmıştım, hatırlasana Selma! Benim olma ihtimali olmayana nasıl yanlış bir düzende yaşam şekli düşünebilirim ki, hele şimdi bir de bebeğinin olduğunu öğrendikten sonra? Bu benim kitabımda yazılı değil. Evet, senden hoşlandım, etkilendim, annemin iteklemesini umursamaksızın. Ancak yüzüklerine de, çocuğuna da, eşine de saygı göstermem gerektiğinin bilincindeyim!”

“Doğruların var!”

“Peki, ne zaman vakit ayırırsın bana, önceden tanışmış da ayrılmış iki arkadaş olarak ve içinden geçenleri veyahut da merak ettiklerimi anlatmak için?”

“Hemen, desem olmaz. Ama en kısa zamanda desem?”

“Nerede, ne zaman?”

“Peki, o zaman hemen şimdi ve Sema’dan izin alır almaz, diğer görevli arkadaşı yönlendirir yönlendirmez!”

“Kızından mı yani?”

“Sayılır?”

“Ne demek sayılır, anlayamadım!”

“Anlatacağım!”

“Dinleyeceğim!”

Lobide oturdum, saatlerce sürse de, sabah da olsa, yaşamımın tüm bölümlerini kapsar şekilde gönlümde yer alan tek insan için, umudum, ilerim olmasa da anlatacaklarını, merakla dinleyecektim...

Soğumuştu, ya da ısınma çabasındaydı diyebilirim havalar için; “Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır!” modunda. Sözüm ona bahardı, hava benim esprilerim, fıkralarım ve şakalarım kadar soğuktu! Bir bakıma ağırlaştırılmış(!) şekilde söylemlerimle insancıkları zatürre edecek soğuklar gibiydi yaşadığımız.

Bitmedi nöbeti herhalde, ya da yerine oturtturacağı arkadaşını bulamamış, ya da ikna edememiş olabilirdi, ben lobide uyuklarken ve güvenlik görevlileri beni ikaz ederlerken farkına vardığım, daha doğrusu anladığım.

Saat dijital görünümde gecenin 01.10 unu gösteriyordu. Oldum olası aynada da görüntüsünün aynı olduğu görünümler bana şans olarak görünürdü, ben de öyle düşündüm.

Yanıma yaklaştığının farkında olamadım, güvenlik görevlilerinin ikazından arta kalan uyuşuk omzuma dokunduğunda kendime gelebildim ancak.

“Geciktim, ama önce görevimi bitirmem gerekti, hiç haber verilmeyen grubun kaydı falan için. Beni otelin servisi götürecek, istersen seni de evine bırakır.”

“Ben sende tutuklu kalsam…(15)

“Ne demek bu şimdi, gecenin bu vaktinde ve bilmen gerekenleri bildiğin halde?”

“Beyin, kızın kızarlar belki, ama sana ulaşmışken, hiç olmazsa uzaktan da olsa bir kanepeye, bir yer yatağına bile haddim olmaksızın dört numara gibi kıvrılsam evinizde. Yalan söylemeni istemem, ben söylerim yalan da olsa gerekeni; ‘Otele yabancı görevliler geldi, otelde yer kalmadığı için izin verirsiniz, diyerek Selma getirdi beni buraya!’ diyebilirim…”

“Affedersin, neler uyduruyor, kurguluyorsun öyle?”

“Kızım, kuzum, dedin. Ne demek kurgulamak? Benimki yanlış bir yaşam biçimi ve yanlış bir söylem, esas benim özür dilemem gereken. Seni beklerken, biraz desteklemek istemiştim kendimi alkolle, belki de sana ulaşmakta geç kalmamın kahrıyla dozu biraz aşmışım galiba, zırvalamışım. Sana zahmet olacak, duraktan bir taksi iste, ben paşa-paşa evime gideyim!”

“Daha önce hiç mi dışarılarda kalmadın. Annene telefon et ve paşa-paşa otelde kal!”

“Aman, geç kaldım söylemekte, kocan kıskançsa seni üzmesin, yanlışlık yapmasın benim yüzümden…”

“Kocam?”

“Eee! Bebek tek başına olmaz ki?”

“Kim söyledi evli olduğumu?”

“Bebeğine ‘Kuzum, kızım!’ dedin ya!”

“Anlaşılan uzun, ama kısa kesmem gereken, belki ilerilerde uzun uzun anlatabileceğim, ya da anlatmamın zorunlu olacağı bir öyküyü dinlemek zorunda olabilirsin. Çünkü ne evliyim, ne de kızım var! Ama kuzum var, tekne kazıntısı(3) yıllar sonra yaşamımıza giren ve bensiz olamayan!”

“Dediklerini anlayamıyorum, kafam iyi değil, anneme telefon et, sızmak üzereyim, beni yatır zahmet olmazsa ve yalan da olsa seninle değil, otelde görevli arkadaşlarla birlikte olduğumu anlat, lütfen!”

“Oldu olacak, seni soymamı, yatırmamı, ninni söyleyerek öpmemi de iste ki, tam olsun! Hem zaten otelde kalacaksın, senin için boş odamız var!”

“Öylesine işlemişsin ki gönlüme, kocan da, kızın da ne derse desin, sabahımda kurşun yağmuruna tutulup gebersem de umurumda olmayacaktı, eğer evinde misafir etseydin beni.”

“Halâ aynı yerde misin?”

Kulağıma çalınan ses buydu galiba, otel görevlilerinin beni karga-tulumba(3) bir yerlere götürüp yatırdıklarını hissettiğimde. İşlem sonucunda(!) görevliler başımdan çekilmiş olsalar gerekti.

“Hadi uyu! Gene zırvalama! Sabah bunları sana anlatacağım, utanacaksın! Sonra ben senin sarhoşluğunun nedenini sorgulayacağım!”

Bu son sözleri duydum mu, yoksa ‘Olsa olsa böyle demiştir!’ şeklinde kafamdan mı uydurdum, bilemiyorum. Ama soyulduğumu, pikenin altına sokulduğumu hatırlıyorum, her halde o çıtı-pıtı(3) haliyle insanüstü bir gayret sarf ettiğini tahmin ediyorum.

Hatta eğer rüya görmediysem önce yanağımdan, sonra incitmek istemeksizin öpüldüğüm geliyor hatırıma, gözlerim kapalı, kim, niye, ne ve neden?

Gerçek mi, hayal mi, rüya mı? Gözkapaklarım kıpırdamak istese de, gerçek ya da rüya her neyse yarım kalmasın arzusundaydı(16), hülyam da, gönlüm de…

“Uyanmak niyetin var mı, yoksa uyandırmak için bir kova su mu dökeyim yüzüne?”

Gördüklerimden, söylediklerimden haberi vardı sanki;

“Benim ol, yeter!”

“Olur, istediğim de buydu zaten. Sizin evde sizinkiler, bizim evde bizimkiler var, en iyisi burası. Kapıyı kilitleyeyim, perdeleri kapatayım, soyunayım ve…”

“Ne diyorsun, ne saçmalıyorsun sen Selma? Ben yüreğini, beynini, gönlünü istiyorum senin, seni kazanmak, senin olmak ve bir ömrü beraber yaşamayı, ömrümce seni taşımayı istiyorum. Kısa bir beraberlik, azıcık heyecan değil istediğim. Ömür boyu yaşayacağımız her sabahta, yaşamın getireceği zorluklar, zorunluluklar her ne olursa olsun gülümseyerek uyanalım, ya da birbirimizi öperek uyandıralım dileğindeyim...

‘Benim ol!’ dediğimde aradığım cevap, teferruat göstermeyecek bir ‘Evet!’ ya da ‘Peki!’ idi. Çünkü seni hak ettiğime inanacak kadar seviyorum seni…”

“Aradığım, gönlümden geçirdiğim sözlerdi bunlar. Beni bir kadın, fiziksel bir obje(3) bir meta bir nema olarak değil, sevgili olarak görmendi arzum. Beni hak ettiğine inancım tam, peki ben seni hak ediyor muyum? Ya da ne zaman ve nasıl hak edeceğim seni?”

“Sen beni, benim başlangıcımda, akşam gözlerinde hak etmiştin, her ne kadar ilkin sonlarında kullanılıp çöp tenekesine atılmış bir şey gibi görmüş olsan da…”

“Yanlış yapmışım, sana kavuşup da mutlu olduğum şu anda bunu yüzüme vurman şart mıydı? Üstelik sana yeterli zamanı ayırmadım mı?”

“Ben göz süzmedim mi, uzaklardan seni dikkatle izlerken? Anlamadıysan, anlamak istemediysen suç benim mi? Giderken sana otelin bir zarfını ve broşürünü vermiştim, hatırla! Hiç mi merak edip de bakmadın içine. O zarfın içine ben, beni saklamıştım, şairin dediği gibi(16). Aramadın beni…”

Sinirleri tepesine mi çıkmıştı(6), yoksa bana mı öyle gelmişti, yarım nefes alımından sonra devam etti;

“Ben mi arayacaktım seni; otel kayıtlarından bulup; ‘Bekleriz, şu tarihte şunlar, bu tarihlerde bunlar var, erken rezervasyon avantajları...’ falan gibi mesaj çekerek.

Ve düşündüm ki macera arayan bir yaz serserisi, gönlümü kendisiyle birlikte götürdüğünün farkında olmayan bir İbiş(17)!..

Ve ‘Zaman, unutmanın en iyi çaresi(18) diye düşünürken karşımda seni görmekten mutlu oldum. Misafirlerin yanında olmasaydı, neler yapardım, hayal bile edemeyecek kadar bilmiyorum. ‘A! Aa?’ dedin, bu senin beni hatırlama beklentimin tescili(4 idi ve ben sana beni vermeye hazırdım…”

Kızardı mı, bana mı öyle geldi yoksa devam ederken;

“Benim sana beni verdiğimi, ancak şu anda, sözlerinin karşılığı sözlerimden ancak bu odada anladın, geç de olsa. Ama geç olsun da, güç olmasın(19) tavrındayım şu an, gerçekten…”

“ O zaman hemen, senin olmama izin ver…”

“Bu ne demek şimdi, ilân-ı aşk mı, kısa yoldan, hazır gelmişken boş dönmeyeyim modunda bir evlenme teklifi mi?”

“Kısa, kesin ve öz olarak; ‘Seni seviyorum!’ demek, ‘Sana aitim, ömrümü tümünü sana adıyorum!’ demek…

Nüfus Kâğıdınla beraber ‘Evlenme Dairesine istediğinde beraber gidelim!’ demek!

“Ben de diyeceğim, ama önce benim anlatacağım, senin ‘Dinleyeceğim!’ dediklerini sergilemeye çalışmalıyım!”

“Görevinin başına dönünceye kadar, beni sevmenden, seni sevmemden ve bundan sonrasının hiç de umurumda olmayan ne kadarını, nasıl istiyorsan öyle anlat bana. Bitmeyen, bitiremediğin, bitemeyecek kısımlarını her boş anında anlatırsan dinlerim, istemezsen de ‘Anlat!’ diye ısrarım olmaz…

Ama öyle sözlü yoklamaya kalkmış lise öğrencisi gibi karşımda dikili durma. Gel koynuma, ver ellerini avuçlarıma ve sevgimle seni kucaklarken anlat, sıra-seki dinlemeden(6), içinden ve nasıl geçiyorsa öyle!”

“Üniversite işletme mezunuyum. Biliyorsun iş artık aslanın ağzında değil, midesinde. Uzunca bir süre didindim bu şehirde ve çeşitli yaz bölgelerinde iş aramak için. Neredeyse boğaz tokluğuna diyebileceğim karşılaştığımız andaki işi buldum.

Annem, babam hacca gitmek için başvurmuşlar, ‘Belki kurada kazanırız, inşallah!’ amaç ve umuduyla. Giderlerse Sema başsız kalacaktı Patronlarla görüştüm. İyi bir intiba(4) bırakmış olmalıyım ki, otelin bu merkez şubesine aynı görev ve maaşla yönlendirdiler beni, kabul ettim, isteyerek, hem itiraz etmeksizin. Öyküm bu kadar basit işte!”

“Sema?”

“Evet, o dediğim gibi tekne kazıntısı…

Evin tek kızıydım ben, bir dediği iki olmayan, şimdi de öyle bir bakıma. Sema, benden üstün bir kuzu, sıcaklığımı hep arzulayan…”

“Demek ki rakibim Sema. Çünkü ilerleyen tarihlerde Sema rıza gösterirse bana da ayıracağın bir sıcaklık olacak mı?”

“İkinizin de gönlümdeki yerleriniz ayrı, sıcaklıklarınız ise aynı, eksilip artmayacak kadar sonsuz boyutta…”

“Anladım, teşekkür etmek geçiyor içimden!”

“Etmek istiyorsan et, ama teşekkür edesin diye değil, içimi bil diye söyledim. Sen nasıl ki içini açtın gösterdin bana, senin de benim içimi ve orada kendini görmenin en doğal hakkın olduğunu düşünüyorum. Neyse devam edeyim mi?”

Suskunluğumda, “Evet!” deyip demediğim hatırımda değil, ama Selma devam etti;

“Evin tek kızıydım, dediğim gibi ve liseyi bitirmek, ya da bitirme arifesinde olmalıydım. Annem, babam yaşlılıklarının ilk, gençliklerinin son devrelerini yaşarlarken annemin sessiz-sedasız karnının büyümesi dikkatimi çekmişti, bilmem gerekenleri biliyordum…

Senin de dediğin gibi bebek için bir anne, bir de baba gerekiyordu ki, ikisi de vardı. Meraklı bakışlara önem vermeksizin annem gerektiği şekilde sezaryenle(4) doğumunu gerçekleştirdi ve biriciğim, kuzum Sema gelip yerleşti öncelik ve özellikle benim dünyama.”

“İlerleyen zamanda bizim dünyamıza da yerleşecek desem?”

“Hiçbir sakıncası yok, desem?”

“O halde birinci aşama, evlen benimle!”

İkinci aşama?”

Sema var ya dünyamızda.”

“Daha önce sana zalim olduğunu söylemiş miydim, bir kere bile ‘Seni seviyorum!’ demeksizin evlenme teklif ediyorsun ve sonrasını ‘Bekle!’ demek istiyorsun!”

“Zulüm bana hiç yakışmaz, toprağa girinceye, toprak oluncaya kadar şimdiki gibi koynumda yaşatacağım seni…”

“Biliyor, inanıyorum...”

Bir ömür böyle başladı, doğum olarak, dünyaya gelmiş olarak değil, dünyayı sevgide hissederek, yaşanılan her anda yaşamı tüm benliğimizde kucaklayarak…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Şakatör; Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, “Şaka yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı” anlamında bir kelime olsa gerek.

(*) Selma; Güzel, hoş kadın. Barış içinde bulunan. Huzur. Erinç.

Selman; Barış içinde bulunma, huzur, erinç.

Sema; İşitme, duyma, musiki, dinleme, felek. Mevlevi'de musiki eşliğinde yapılan hareketler, ya da oyun.

(1) What is the meaning of A! Aa! (İngilizce); “A! Aa!'(kelimesinin) anlamı nedir?

Nickname; Takma ad, lâkap, rumuz.

Bell Boy; Bellboy şeklinde yazılmalıdır. Aslı;  Büyük otellerde “Valiz Taşıyan Görevli” . Otele gelen misafirlerin otele giriş ve otelden ayrılışlarına kadar olan süre içinde onların bagaj, eşya, soru vb. gibi tüm konularında yardımcı olan ayak hizmetlerine bakan elemanlardır.

(2) Monolog; Çevresindekilere fırsat vermeden, bir kimsenin yaptığı konuşma. Bir oyunda kişilerden birinin kendi kendine yaptığı konuşma. Dinleyicilere bir kişinin anlattığı, genellikle güldüren hadise.

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Triyolog; Türkçemizde böyle bir kelime yok. (Üçlü konuşma kelimesi olarak uyduruldu!)

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Ayıkla Pirincin Taşını; İşin içinden çıkılmaması, içinden çıkılmaz durum, işlerin karışması.

Canı Burnunda; Çok yorgun ve bezgin olma.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Emir, Demiri Keser; Yetkilinin verdiği emir, yapılacak iş ne kadar zor olursa olsun uygulanır, uygulanmak zorundadır, yapmaktan başka çare yoktur, anlamındadır.

Fiziksel (Cinsel) Obje; Genel olarak insan görünümlü, insanlıktan uzak erkeklerin kadınlardan üstünmüş gibi, hatta kadınların kendileri için yaratıldığını düşünüp, cinsel açlığını gideren bir varlık gibi görmesi.

Karga Tulumba; Birkaç kişinin birini kollarından tutup havaya kaldırması.

Kaş Göz, Gerisi Söz; “Kaş ile göz, gerisi söz” şeklinde de kullanılan bu deyim güzelliğin, yakışıklılığın her şeyden önce kaş ve göz güzelliği olduğu anlamında kullanılmaktadır.

Lâmı Cimi Yok! Hiçbir bahane, itiraz durumu olmamak. Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz. Karşı koymak imkânsız.

Sırım Gibi; İnce yapılı olmasına mukabil,  güçlü, kuvvetli, dayanıklı.

Tekmili Birden; Bütünüyle, tamamen, eksiksiz, hep beraber, herkes, karşıdakiler. (Şu kadar [genelde 32] kısım tekmili birden; sinema ile özdeşleşmiş bir deyimdir) Tamamlama, bitirme, kemale erdirme.

Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı);  Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.

Yandın ki, ne yandın; Çaresizlikler içinde kalmanın anlatımı.

(4) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır  (”).

Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.

Ekstra; Ek. Fazladan. Yükümlülüğü olmayan bir fazlalık, yükseklik. Çok nitelikli, en üstün.

Garibim; Çaresiz kalmış bir insan, masum biri, yanlışlıkları olmayacak biri için acıma sözü.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

Kriter; Ölçüt, kıstas. Bir şeyi, bir testi, bir etkinliği, nesneyi değerlendirirken başvurulan ölçü ya da kural.

Müstakbel; İleri bir tarihte, gelecek, bulunulacak olan.

Sezaryen; Doğumun doğal bir biçimde gerçeklemediği, gerçekleşemeyeceği durumlarda, anne ya da bebeğin hayatlarının tehlikeye girdiği durumlarda ya da istendiğinde karnın ve döl yatağının ameliyatla açılarak bebeğin alınması işlemi (Doğum Ameliyatı).

Sükûnet; Dinginlik, durgunluk, hareketsizlik, sakinlik. Rahat, huzur.

Teorem; Doğruluğu mantıksal bir akıl yürütmeyle kanıtlanabilen bilimsel önerme.

Tescil; Bir şeyi resmi olarak kaydetme, resmileştirme, kütüğe geçirme, bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kayıt.

Velet (Veled); Oğul, çocuk (Çoğulu; Evlât) Aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş çocukları paylama, azarlama anlamındadır.

(5) Dakka Bir, Gol Bir; Bir şeyin beklenmeyecek kadar kısa bir süre içinde, erken gerçekleştiğini anlatan olumlu ya da olumsuz eylemler için kullanılan deyim.

(6) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Koymak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında zekice ve yerinde söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Musallat Etmek; Birini bir başkasının başına belâ etmek.

Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Sıfırlanmak; Sıfırlama eylemine konu olmak. Hiçbir hakkı, hukuku, varlığı olmadığı kabul edilmek.

Sıra Seki Dinlememek, Düşünmemek; Kurallara, sıralara uymaksızın her şeyi oluruna bırakıp, bir bakıma kaderine, olacaklara rıza göstermek.

Sinirleri Tepesine Çıkmak; Öfkesi tepesine çıkmak. Çok öfkelenip sinirlenmek.

Sululuk Yapmak; Yersiz şakalar yapmak veya kadınlara tatsız iltifatlarda bulunma durumu.

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.

Üstesinden Gelememek; Üzerine aldığı işi başaramamak, istenildiği gibi yapamamak.

Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini benimseyip, kabul edip yerine getirmek.

(7) Cahil kişi gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır. Dalındaki dikenlere sabredip haline razı olması gülü çiçeklerin şahı kıldı. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(8) Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.  (Yöresel olarak) Yabancı, el.

Kâfir; Tanrının varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

Neuzibillah (Neuzibillâh); Allah’a sığınırım, Allah’a sığınırız. Allah korusun. Tanrı korusun, Tanrıya sığınırım  (İnsanların anlamını bilmeksizin bir tehlike anında yanlış kullandığı söz).

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

(9) Yengeçler, sarhoş oldukları zaman doğru yürürlermiş. Güzel bir espri, ya da benzetiş. Ne yaparsan yap. Yengeç yengeçtir. Doğru yürümez. ARISTOTELES

(10) Hiç ummazdım oldu sonbaharda… şeklinde başlayan Sezen AKSU şarkısının “Akşam Gözlü Esmer” en duygusal bölümü olup, ben de (ç)aldım!

(11) Süpermen; İnsanüstü, üstün insan. Senaryosunu Mario PUZO’nun yazıp Richard DONNER’un film yaptığı başrollerinde Christropher REEVE (SÜPERMEN) ile Margot KIDDER (Lois LANE) oynamışlardır. Bir kurgu film (Anlatmak gereksiz).

(12) Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar kıyasıya dövmek.

(13) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL

(14) Ben sende tutuklu kaldım… Sezen AKSU şarkısı.

(15) Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(16) Bana bir mektup geldi, / İçinden ben çıktım. Cavidan TÜMERKAN, “SEVİNÇ”

(17) İbiş; Şapşal, palyaço tipli, hımbıl, salak, avanak, sersem. Orta oyununda gülünç şahıs.

(18) Zaman sanki; beklediğinde, yavaş geçiyor gibi. Üzgün olduğunda, durmuş gibi. Mutlu olduğunda, hızla geçip gidiyor gibi.  Acı çektiğinde, hiç geçmeyecek gibi. Canın sıkıldığında, upuzun gibi... Thomas Stearnes ELIOT

(19) Geç olsun da güç olmasın; Bir işte sonuç almanın gecikmesinin pek zararı yoktur, yeter ki sonuç alınabilsin.