Oldum olası kadınlara...

Şey...

Yanlış! Yaşım ne başım ne ki, nerelerde ne olduğum ne ki? Henüz emekleme devresinde lise son sınıflarda, sonrasında üniversitelerde bir öğrenci, başlangıçlarda olduğu gibi şimdi de tıfıl(1).

O halde sözlerime; “Oldum olası şu kızlara hiç mi hiç akıl-sır erdirememişimdir!” diye başlamam gerek, öyle de başlamalıyım…

Köy çocuğuyum, ama şimdilerde değil, eskilerde, hele ki dağdan indim şehire şaşırdım birdenbire modunda hiç değil...

Mısra, hiç de köy ortamına yakışan bir isim gibi görünmese de, babası az buçuk da olsa okumuş, şair ruhlu, ya da kendini öyle sanan biriydi. Bir gözü çok para kazanmak, rahat bir yaşam için dışarılarda olan biriydi.

Yurtdışı işçilik başvurusunun sonucunu bekleyen bir baba olduğu için o ismi koymuştu kızına, hemen hemen aynı tarihlerde benimle birlikte yeryüzüne gözlerini açan bebeğine.

Babası; “Sıla” ismini koymayı da düşündüğünü de söylemiş o sıralarda yaşamakta olan rahmetli babama. Bilmediğim düşünceleri de var mıydı, gizli-saklı, bilmem mümkün değildi, annem ise bu konuda hiç açmamıştı ağzını.

İkimiz için söylenmesi muhtemel söz galiba “Beşik Kertmesi(2)” idi (mi?) Belki ya da saçma gibi görünse de muhtemelen. Aklımızın ermesine gerek bulunmayan

Amma...

Amca karısının ısrarı ile o kıza “Hatçe” ismini de eklemek zorunda kalmıştı Nüfus Kâğıdını almak için. Her ne kadar Nüfus Kâğıdında ismi “Hatice” olarak yazılmışsa da o, hepimizin bildiği “Hatçe” idi, Mısra yerine, doğma, büyüme, kısmen de olsa ilkokulda bile.

Daha başlangıçlarında ellerimiz birbirinde idi kapı bir olmasak da yan yana açılan iki kapı olarak. Bahçemizdeki dut ağacının onun evine sarkan dalları nedeniyle aynı anda dutları, bahçelere koşuşturup ayırım yapmaksızın kirazları üleştiğimiz sevgi dolu, başlangıçlarda neden ağabey-kardeş gibi farklılıklarımızı bilmediğimiz.

O, şalvar(1)-yelek donanımlıydı, uzun saçlarıyla narin, incecik, ben tuman(1) ya da poturlu(1), yakası açık gömlekli, kısa saçlı, kaba-saba, kütük gibi sağlam, deremizin bir yerlerinde, bahçelerimizin, tarlalarımızın her bir yerlerinde, derede iribaşların salınmalarında beraberdik.

Ben, beni bilmeksizin hep koruyanı idim onun, yılanlardan, çıyanlardan, akreplerden, örümcek, sivrisinek, akrep, köstebek ve farelerden, hatta dikenlerden, eşek hıyarı(2), ya da acı kavun(2), denen o patlar otlardan, pıtrak(1) ve tırtırlardan(1)

Bir gün kiraz bahçelerinde ağızlarımızı tatlandırırken sıkıştım. Babam gibi, diz çöker gibi yaptım, nedenini bilmeksizin, çişimi yapmak ve bitirmek için. Henüz utanmak denen şeyi bilmiyordum, bu işlem de yemek-içmek şeklinde bir şey gibi geliyordu bana, tıpkı oturarak yaptığımız iğrenç şey gibi.

Fark etmediğim, Hatçe’nin (ki ben ona hep beğensem de o ismiyle Mısra demiyordum) büyüyen gözlerle bana bakması, sonra elinde olmaksızın ağlaması(3) idi;

“Neden?” dediğimde;

“Bende ondan yok, düşürdüm mü, kundaklarlarken mi kopardılar, yoksa Allah Dede mi vermedi, olmadığına üzüldüm(3), onun için ağladım!”

“Sen ağlama, ben akşam anneme sorarım; ‘Ver!’ derse ben sana veririm, sen hiç ağlama, olur mu?”

Annem uzunca bir nutuk çekmişti, kız-oğlan farkı için, o günler için hiç de aklımda tutamadığım çok şeyler ve eklemişti;

“Birbirinize yakışıyorsunuz, ilerilerde o da çok isterse üleşebilirsiniz!” demişti. Beşik Kertmesini pekiştiren bir söz mü olsa gerekti bu? Bilmem, akıl erdirmem mümkün değildi ki, o günleri yaşarken.

Daha, çok daha ilerilerde bu sözü; “Artık namaz kılma vaktin geldi, oğul!” diye perçinleyecekti(3), adam olma vaktimin geldiğini anlatırcasına. Anneler; ya da kısaca benim annem; yani ağabeylerime (belki) bana da babam yerine baba olma nedenlerini, tahsil, ya da köy ortamı düşünmeksizin, yalana, yanlışa saplanmaksızın ve saklanmaksızın öylesine güzel anlatıyordu ki…

Sanırım, ya da tahmin ettiğim kadarıyla Mısra’ya da annesi bir şeyler anlatmış olsa gerekti. Tam mı, eksikli mi olduğunu bilmem mümkün değil, ama eksikli anlattığı kesindi.

“Biraz daha büyüyünce üleşebilirmişiz, annem öyle söyledi!” dediğimde;

“Söz, ama değil mi? Gene yerinde duruyor mu? Bakayım mı?”

Baktı, kontrol etti(!) sonra şalvarını açıp kendininkine baktı ve;

“Annemin dediğine göre; leylekler beni getirirlerken düşürmüş olmalıymış, neyse sen büyüyünce bana vereceksin ya da üleşebilecekmişiz ya, bence şimdilerde mahzuru yok!”

Köye sünnetçi gelmişti ve bütün erkek(!) çocuklar sıraya dizilmiştik, kurbanlık koyun gibi, babalarımızın, ağabeylerimizin atletlerini, fanilâlarını üstlerimize alarak çıplak…

Mısra yanımdaydı, her zamanki gibi, çocukların fanila, ya da atletlerin önlerini tutarak dışarıya çıkışlarına ve köy berberinin tef çalarak; “Yumurtanın yarısı, gitti şeyin yarısı!” sözlerini anlamaya çalışır gibiydi.

Ben akıl sır erdiremiyordum ki, Mısra ne olduğunu anlasın. Sadece fısıldadı;

“Bana vereceğin kısmı mı alacak yoksa o amca?”

Sanki biliyormuşum gibi benim cevap vermeme, onun da bir şeyler anlamasına gerek kalmamıştı, babası elinden tutup uzaklaştırmıştı onu, yanımızdan, çevremizden.

Eve gelirken yolumu kesti Mısra, o uzun atletimi açtı merakla;

“Uf mu oldu? Neden öyle yaptı ki o amca? Hani sen benimle üleşecektin büyüyünce, sen niye saklamadın, niye saklanmadın ki?”

“Bilmiyorum, babam-annem, ‘Maşallah! Damat olur inşallah!’ dediler, bana çikolata verdiler, bak ben yarısını sana ayırdım!

Üleştim, onunla, Mısra ile yani.

İyileştim, bir kez daha merak etti mi Mısra, ne aklımda, ne de hatırımda, ama sık sık başıma geldi, bir şeyleri bilmek, anlamak ister gibi. Üstelik babasının Almanya iş teklifinin geldiğini ve gidecek olacağını söyledi. Hüzündü bu benim için.

Ya o da giderseydi, yaşamdaki en büyük tutkum, arkadaşım? Ne yapardım ki ben? Bilmediğimi de, bilmiyordum (“Üstelik” sözünü de eklese miydim ki düşünceme, sözüme?)

O sene ikimiz de ilkokula başladık, yan yana oturduğumuzda hâlâ bir şeyleri, kız-erkek farkını bilmiyorduk, ne annelerimiz, ne de babalarımız konuya değinmediler(3) bir daha, bizlere ilkokulda öğretileceğini, bilgilendirileceğimizi, öğütleneceğimizi düşünüyor olsalar gerekti, düşünceme göre.

Gerçekten de öğrendik, bana göre biraz geç. Çünkü çok zaman Mısra; “Yerinde duruyor mu?” diye beni kurcalıyor, yerinde olup olmadığını kontrol ediyor ve sık sık tekrarlıyordu; “Büyünce üleşeceğiz!” diye.

Hareketi ya Muttalip Öğretmenimizin dikkatini çekmişti, ya da kim bilir “Akılları başlarına gelen” annesi ve bizimkiler kendilerinin söyleyip anlatamadıklarını öğrenmemiz için rica etmiş olsalar gerekti öğretmenimize ki, onların bu davranışlarını bilmemizin önemli olmayacağı geçmişti aklımdan, o yaşta.

Günlerden, ilerleyen günlerin birinde Mübeccel Öğretmen girdi sınıfımıza ders zili çaldığında ve emretti;

“Oğlanlar dışarı! Muttalip öğretmen parça parça Futbol, Basketbol, Voleybol daha ne gerekirse onların Oyun Kurallarını öğretecek sizlere. Her şeyi öyle lagada-lugada(2), kulaktan dolma olarak öğrenmek yerine kurallarıyla öğrenmek daha yararlı ve gerçek. Sonra da kızları alıp ben öğreteceğim onlara Oyun Kurallarını…”

Dışarı çıktık, Muttalip Öğretmen elindeki kartonlarla, eşofman ve üç topla bizleri bekliyordu. Bizleri “U” harfi şeklinde dizerek önce topları, sonra giyim-kuşamları, sahaları, zamanları ve Oyun Kurallarını anlatma gayreti yaşadı.

Oyunların ve kuralların öğrenilip bilinmesi bambaşka bir yaşam şekline sürüklüyordu insanı. Mübeccel Öğretmenimizin de kız kardeşlerimize başka Oyun Kurallarını anlattığını bilmemiz mümkün değildi!

Mısra kitaplarını, defterlerini toplamış, ağlamaklı bir şekilde evine gitmeye yöneldiğinde yanımdan geçerken sadece; “Terbiyesiz!” demişti. Dersler henüz bitmemişti, dersleri umursamaksızın eve vakitsiz dönüşünün ve bana o kelimeyi sarf etmesinin nedenini anlayamamıştım.

Oysa diğer kız kardeşlerimiz bana göre; “Lây! Lây! Lom!(4)” havalarındaydılar, umursamaksızın.

Kızların, yani onların tek farkı; Mübeccel Öğretmenin Oyun Kurallarını anlatmasından sonra hepsinin sınıfımıza girdiğimizde ön sıraları zapt etmiş olmalarıydı, bizlere okulumuzdaki o tek sınıfın son sıraları kalmıştı, anlayamadığımız bir şekilde; Haremlik-Selâmlık gibi…

Mısra bir sonraki hafta başına kadar gelmedi okula. Sonra küskün, utangaç, kimsenin yüzüne bakmaksızın, büzülürcesine bir duvar kenarına iliştirdi(3) bedenini, arkadaşlarından oraya oturandan anlayış beklercesine. Hiç kimsenin yüzüne bakmıyordu, belki de bakamıyordu desem, daha yerinde bir söz sarf etmiş olacağım.

Mübeccel Öğretmen yine kapıda gözüktü günlerden o bir günün ertelerinde, eşofmanlı ve bir file içine istiflediği toplarla. Bu kez;

“Öğretmenim, kızları alıyorum izninizle!” demişti.

Kızların bir kısmının yüzlerinde, belki ya da sözüm ona yaşlarının erginliğine has gülümseme modunda bir baş eğiş, Mısra’nın yüzünde ise yerlere kadar süründüğüne inandığım kapkara bir utanç vardı…

Muttalip Öğretmen gerçek Oyun Kuralları dışında, diğer Oyun Kurallarını da öğretmişti, başlangıçtan sonuna kadar, fiziksel ayırımlar dışında bazı konuları isteyerek ya da istemeyerek de olsa atlayarak. Belki de Mübeccel Öğretmen gibi!

Bebek için anne-baba gerektiğini, bebeğin özel bir süre sonunda ve özel bir yolla anne tarafından meydana getirildiğini biliyorduk artık!

Bu kez utanma sırası bendeydi; “Terbiyesiz!” sözünü hak etmişçesine.

Ve ben de yaşamımın en büyük hatasını yaparak kaçmıştım okuldan, süresini ayırt edemeksizin.

En büyük hata? Evet, başka türlüsünün yaşanması mümkün olmayacak bir yanlış, belki de tüm yaşamımın değişikliğine, bundan sonrasının gereksizliğini düşünecek kadar boş vermemi sağlayan, ya da sağlayacak…

Mısra’nın babasının Almanya’da işçilik talebinin kabul edildiğini önce kendisinin gittiğini, koca köyde belki tavır ve davranışları özümseyerek bir tek ben biliyordum galiba. Benim budalalığımın süresi içinde Mısra’nın babasının gelip, eşini ve kızını alıp, evlerinin kapısına kocaman bir kilit asıp geri döndüklerini neden sonra ve ancak okul arkadaşlarımın sözleriyle öğrenmiştim.

Hazin!

Bir köy hayatında bir babanın eksikliğini hissetmemek, köy doğasında ne kadar tuhaf bir haldi? Kışmış, kıyametmiş, insanlar evlerinden çıkmıyormuş, hastaymış, ustaymış hiçbiri tatmin edici gerçekler değildi. Üstelik öğretmenlerimizin Oyun Kurallarını açıklayışları sonunda değil el ele tutuşmak, yüzünü bile göremez olmuştum, değil sesini duymak, nefesini bile hissedemez olmuştum Mısra’nın, gitmesinden önce.

Ve işte o gün; bu gündü. Belki de çocuk yaşımda hissettiklerimle, yaşadıklarımla yaşama küstüğüm, yaşamımın karardığının umurumda olmadığı. Hüznüm, üzüntüm, kıskançlığım, garipliğim onun bir vedalaşmayı bile bana çok görmesiydi, belki de unutmanın, unutmaya başlamanın ilk adımıydı bu, aşamalarla sonuca gidecek.

Bundan böyle yaşayacağımı düşünmüyordum, hem de bu yaşlarda, olgunlaşmış gibi, yaşamak arzum yoktu! Bilinçli, ya da bilinçsiz olarak başıboş bırakacaktım ömrümü, tükeninceye kadar...

Bu; o yaşların başlangıcı olduğu söylenen; kalbe dolan o ilk bakış(5) mıydı, unutulmayacak? Keşke Oyun Kurallarını öğrenmemiş olmayı arzulayıp, dileseydim diyecek kadar…

İlkokul bitti. Kendime gelmem mümkün olmayacağına göre, okuma arzumu kösteklemeksizin(3), şöyle ya da böyle kendi kendime tükenmenin yararlı olacağını düşünmekten kendimi alamıyordum.

Hem yalnız ve kimsesiz olmamın bu çabamda bana yardımcı olacağını umarak parasız yatılı sınavlardan birine girdim, umutsuzca, kader bazen istemiyor olsa da, Tanrı “Yürü, ya kulum!” demişse ve olacaklar olmayı bekliyorsa, sen de o olacaklara uyuyordun.

Kaydımı yaptırdım, o uzak ortaokula giderek. Tabiidir ki parasız yatılı olmak demek, tamamen parasız olmak anlamında değildi, babamın parasal desteğini, annemin rızasını ve çıkınındaki(1) ölümlük-dirimliklerine(2) el koyarak(3) gönlünü almıştım(3)!

İnsanların yaşları üzerine yaşlar eklemesiyle kalpleri de, beyinleri de büyüyordu farkında olarak, ama hüzünleri de o oranda büyüyordu, belki de farkında olmaksızın. Çünkü o kalp büyüyor olsa da kapıları mühürlü olduğundan hiçbir güç o kapıyı açacak kadar kuvvetli olmuyor, olamıyordu. Deneyenler, ya da denemek isteyenler olsa da, fark etmemeğe çalıştığım.

Her ne kadar şairin, 35 yaşlarında fark ettiği taşın sert olduğu(6) bu yaşlarda, yani benim yaşlarımda da fark ediliyormuş, hele ki günlerin hüzünle 24 saatlerin(7) dışına taştığını görüp bilip anladığında.

“Beynim büyümüştü!” dedim, defterlerle, kitaplarla ilgim yoktu, öğretmenleri dinlemem, çok gerekirse haylaz arkadaşlarımın kitap ve notlarına şöyle göz ucuyla bakmam bile yeterli oluyordu.

Devam eden senelerde birinci olmanın dışında, birkaç birincilik daha olsa onları da hak ederdim gibime geliyordu; “Aferin! Bravo!” gibi takdir cümleleri yetmiyordu bana.

Oğlanlar uzaklaşıyor, kızlar yaklaşıyorlardı bana, hissettiğim kıskançlık, nefret, kin ve sevgileri bir arada yaşıyordum, bakışlarda, sözlerde, hatta ufak bir övünme payı varmış gibi görünse de sahiplenişlerde.

Bazen duyurulmak istenircesine sahibini bilmediğim şarkılarda, ya da gene kimlerin kaleme aldığını bilemediğim yazılarda, şiirlerde hissediyordum bunu.

“Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin…(8)

“Sevemez kimse seni... (9)

“Seni ne çok sevdiğimi... (10)

“Sevmekten kim usanır... (11)

“I Will Always Love you! (12)

“Yaşanırken hiç tükenmeyen zamandı doğrusu,
Türkçesinden önce söylenmişti; ‘Nobody loves you!’
Sözün devamı gelmişti; ‘As mııch as I do!’
Gönlümüzde şekillenen, özlenen dünyaydı bu.
(133)

“Hiçbir şey sevemez
Ne yavrusunu ana
Ne çiçeğini dal

Ne bulutunu yağmur

Ne emanetini toprak…
Benim gibi
Benim kadar…
(14)

Bu dizeler, sözler gibi yeni yeni başka ve sonsuz ya da biteviye diyeceğim şeyler de ilişmeye başladı lise basamaklarında şiir, şarkı gibi taşarak gözlerime...

Ve inanamıyor gibi olsam da beynime de.

Bir kız arkadaşım, hemen yanı başımdaki sırada bana yakın olan bacaklarına kopyalar hazırlamıştı, özellikle bay öğretmenlerimizin yakalamasının hiç ve de asla ve asla mümkün olamayacağı.

Ders çıkışında sözlerimle sinirlendirdiğim genç kız, tokat atarak mükâfatlandırmıştı beni, hem herkesin ortasında.

“Kopyanı bana gösterir misin?” demiştim. Ne vardı ki sanki bunda? Kopya çekerken göreceğimi görmüştüm zaten, tekrarını istememin neresi sakıncalıydı ki? Ama şaşkın bakışlı erkek arkadaşlarımdan hazırcevaplığını(1) takdir ettiğimin sözleri doğrusu anında gülümsememe ve yaşadığımı unutmama sebep olmuştu.

“Ah, garibim! Acıdı mı, yoksa çok mu acıttı? Bu kız milleti işte. Hiç haberin, sebebi yokken alnı kabağını(2) bırakır yanağını morartır işte böyle. Az, biraz pas verseydin ne kaybederdin ki? Neyse gel, öpeyim de acın geçsin arkadaşım!”

İnsan yaşadıkça ilk Oyun Kurallarından başka bir başka Oyun Kuralları olduğunu da öğreniyordu, bir kısmı gereken, bir kısmı mecburiyetten!

Örneğin; kopyasını görmek istediğim, ancak alnı kabağım yerine yanağıma Osmanlı Tokadını(15) aşk eden adı Menekşe, gözleri de menekşe olan sınıf arkadaşıma, kesinlikle o kız arkadaşıma ninni gibi çığırmıştım(3), karşılığını kat kat alacağım hissini yaşamama rağmen;

“Yine o menekşe gözler aralı... (16)

Yanındaki arkadaşına döndü ve;

“Parsa, parlak!(17)” dedi beni işaretleyerek.

Parsa(3) ve parlakla ne ilgim vardı ki benim? “Defol!” derdi, ben de defolurdum, ya da “Terbiyesiz!” ya da “Ukalâ!” derdi herhangi birisi gibi, hiç aklımdan çıkmayan, uzaklaşmayan, uzaklaştıramadığım biri gibi, ben de terbiye nerelerde satılıyorsa gider oralardan satın alır, ya da veriliyorsa edinirdim!

“Atmaması gereken ya da atamayan bir yürek için at maması(18) değil, sevgi gerekir!” diye düşünüyordum en basitinden ve sözler geçiyordu bu anlamda dilimin ucundan;

“Karanlık, karanlığı yok edemez. / Bunu ancak ışık yapabilir. / Nefret, nefreti yok edemez. / Bunu ancak sevgi yapabilir! (19) gibi. Üstelik nefretle sevgiyi ayıran çizginin inceliğini(20) kim bilmezdi ki? Ancak tüm sevgimi kendiyle birlikte uzak, bilmediğim diyarlara götürene karşın, karşımdakinin sevgisini nasıl kabullenirdim ki, hem de karşılıksız?

Yanımızdan geçen erkek arkadaşlarımdan biri, Selçuk neredeyse kulağıma fısıldadı;

“Anlamadın, değil mi?”

“Doğrusu evet!”

“Söylenen kelimelerin başlarındaki ‘Par’ hecelerini atarsan, sen O’sun işte!”

“Üstüne bastın, kaldır ayağını(21)! Sınıfımızın en güzel, şehrimizin en zengin ailelerinden birinin kızı Menekşe...”

“El uzatsan, sevgini belli etsen, sözlerine kulak versen, görsen, görmeye çalışsan ve de tabii sırtını dayayarak ömür boyu rahat etmeyi hayal etsen...”

“İmkânsız! Sevmediğim, sevemeyeceğim birini aldatamam, kandıramam, incitemem! Bu bir!”

“İkincisi neymiş bakalım? Ama önce sözümü dinle! Denesen ne yitirirsin ki, kalbin eğer boşsa? Sana gösterdiği ilginin onda birini bana gösterseydi, köpeği olurdum, bir lokma sevgi için peşinde koşan, koşuşturan…”

“Başlangıcı bir İtalyan Atasözü; ‘Duymak, görmek istemeyen kadar kötü sağır ve kör yoktur!’ İkincisi köpek deyince hatırladım; Her ne kadar yaşlanan köpek üzerine kurgulanmış bir La Fontaine öyküsü olsa da, Özgürlük Aşkı’nda köpeğin boynundaki tasma izini gören kurdun esareti kabullenmediği anlatılıyor o öyküde. Zenginin taktığı boyunduruk(1)  esaretin göstergesi bence! Bu; ben yokum demek!”

İnsanlar bazen bilgisi olmasa da karşısındakine ahkâm keserken(3) onlar da koyunun kaval dinlemesi gibi dinlemekten usanmıyorlardı. O halde devam edecektim, ettim de;

“Hem ben, beni başkasına verdim ta başlangıçlarımda. Hayallerim var yaşamak istediğim, belki de imkânsız gibi. O halde sen uzat Menekşe’ye elini, belki köpeği olmazsın, karşılıklı olarak birbirinizi sever, mutlu olmayı denersiniz. Ama kesin bir görüntü, sevmen gerek, tüm varlığını adayıp feda edecek ve bunu hissettirecek gibi…

O zaman göreceksin ki dağlar secde edecek sevginizin yüceliği karşısında, bulutlar diz çökecek sevginizi kutsamak için, güneş, ay dengelerini yitirecekler sevginizin aşk olduğunun bilincinde. Sevginizin yüceliği karşısında mübarek olduklarını unutacak melekler...

“Şair olmalıymışsın…”

“Olmadığımı kim söyledi? Hayal dünyamda gezinirim çok zaman. Benim olmak istemeyene, benim olmayana seslenmek, duyurmak isterim içimden geçenleri, imkânsızlığımı bile bile. Sen, ben olma!..

İlk dizelerini göndermeye, ulaştırmaya çalış ona. Öyle maydanoz, soğan edebiyatı yapar gibi değil, içinden geldiği gibi, bir satırla, birkaç satırla, istersen sayfalarca...

Onsuzluğun ölümünün olacağını anlatmak ister gibi. Karşılık alırsan, bu; ‘Kalp, kalbe karşıdır…(22) demektir.”

Eee! İnsanın yanında su olmayınca dudakları kuruyordu, tek çare dudaklarını bildiği usulle(!) ıslatması gerekti, devam etmek için. Ben de öyle yaptım;

“Ha! Herhangi bir cevap almasan bile dene, tekrar tekrar, gönlündeki ışığı anlatamayacak ona yönlendiremeyecek gibi olsan da, loş kalmasını bekleme! Bakarsın aydınlık mumdan aya, aydan güneşe yükselir, o sizin aydınlığınız olur, kimsenin göz dikemeyeceği, sadece ikinize ait olacak bir ışık, huzme(1) değil, tümünü esirgemeyip sizi aydınlatıp kapsayacak bir ışık...

Ve bunun için bugünden tezi yok(2), ileri doğru adım atıp, elini uzatmak, gerekeceğini sanıyorum, gerekirse dilenmekten, hatta havlamaktan vazgeçme. Doğal olarak bunların ne anlama geldiğini biliyorsun, açıklamam gereksiz!”

Bir şeyler söylemek mi istedi, yoksa bana mı öyle gelmişti, artık vitesten atmış söylenen bir hatip(3) gibi karşımda bir dinleyeni bulmuşken, “Ufak ufak at da civcivler yesin(23)!” modunda destek istemiyordum.

“Bırak kendini ona, bırak izin ver onun seni avlamasına. Nihayeti sevgide karşılık beklenmez, ben yaşıyorsam, karşılıksız olduğuna inandığım sevgi için yaşıyorum, ömrüm bu şekilde tükenecek(24) olsa da…”

“Yani aşkın ne olduğunu biliyorsun, ama yaşamadın, belki de devamlı olarak yaşıyorsun. Yanılıyor muyum?”

“Yanılsan da, yanılmasan da, bilsen de, bilmesen de, eğer kavuşmak için yaşamayı istiyorsan, hayalinde buluşmak, beraber olmak bile yeterlidir senin için…”

“Çok mu kitap okuyorsun sen?”

“Hayır! Çok düşünüyor, çok hayal ediyor, kuruyorum. Bu, hem masrafsız, hem de acısız. Yalnız ‘Bir gün’ ya da ‘Mutlaka’ diyemeyeceğin kadar zor ve güç! Haydi arkadaşım, gecikme hemen seğirt(3)! Ben onun yönlendirmeyi istediği dünyasında yokum, olamam da, sen onun dünyasına gir, onu kazan ve ben senin ve sizlerin dünyanızda ben olarak kalayım!”

Çok konuşmuş olmalıydım, ya yormuştu beni, yorulmuştum, ya da öğle yemeği istememişti canım. Son sıralardan birine iliştirdim bedenimi, hayallerimle rüyalarımı birleştirmek, belki de beynimde gerçekleştirmek arzusuyla.

Kendimden geçmemiş, düpedüz uyumuştum, kim ne derse desin...

“Menekşe gözler aralı…” değildi, sahibi sahiplenmeyi amaçlamış, elini uzatmış ve o el boşlukta kalıp da boşluğu dövmemişti, çünkü bu kez bir arada sadece onlar dâhil, birbirine karışan ses ve sözlerle bana ninni söyleme arzusunda gibiydiler;

“Uyusun da büyüsün, ninni…(25)

“Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana…(25)

“Fış! Fış kayıkçı! Kayıkçının küreği…(25)

“Mini mini kara gözlü kuzucağız…(25)

Pek de mini mini değildim, ama aldım, kabul ettim, gözlerimi sınıfın aydınlığına açarken. Evet, Selçuk, Menekşe ve bir-iki aydınlık daha vardı başucuma dikilip ninnileri ayrı ayrı çığıran, ama benim özlediğim, umudum olmasa da beklediğim aydınlık değildi ve bu nedenle olsa gerek, dilimden dökülen kelimeler belki de karşımdakiler için oldukça sevgi eklentili ama acımasızlık yüklü gibiydi;

“Hepinizi çok seviyorum. Dünyada ve ahrette hepiniz, kardeşlerimsiniz!”

Nasıl eklerdim ki; “Çocukluğumdaki gerçek olan aşkı, şimdi hayalimde de olsa gerçekten yaşıyorum, nerelerde, nasıl olduğunu bilmiyor, görmüyorum ve belki ulaşamayacak olsam bile!” diye…

Liseyi bitirdim, yeteneklerimle, alnımın akıyla(2) sahiplenmeden ki bu mümkün değildi ve sahiplenilmeden. Üniversite sınavlarında belki bilgi dışında; zamanı iyi kullanmak, şıkları iyi değerlendirememek, hava, su, devamlı olarak başımıza dikilenlerin konsantrasyonumu(1) engellemesi, belki de bilemediğim, aklıma gelmeyen nedenlerle başarılı olamadım, bu istediğim arzuladığım fakülte dalını kazanamadım anlamında.

Beni zorlayan nedenlerle yalnız başıma, kendime yetecek gibi ve kadar üniversiteye devam etmek ve devam mecburiyeti olmadığı için bulacağım herhangi bir işte çalışmam gerekliydi. Çünkü önce annemi, sonrasında babamı da arka arkaya yitirmiştim.

Ve köy benim için hele Mısra da yokken hiçbir şeydi!

Evden alabildiğim eşyaların desteğiyle bir ev kiraladım şehirde, ucuzuna-pahalısına bakmaksızın, işime ve üniversiteye yakın, ya da eşit mesafede, oda sayısı, kuzeyi-güneyi, bakıntısının beni hiç mi hiç ilgilendirmediği.

Muhtarla Notere gittik beraberce; “Her şey köyümün!” dedim. Çünkü köye elektrik gelecekti, su gelmesini istiyorduk, araçlar için yeterli yolumuz yoktu, camimiz onarılacaktı. Ayrıca yetimler, öksüzler vardı, yardıma muhtaç, kendilerinin kendilerine yetmediği...

Ve üstelik o ev; onun o zamanda yaşadığı o ev de koca bir anahtarla kapalıydı. Almanya’daydı, neresinde olduklarını, daha doğrusu sadece onun nerelerinde olduğunu bilmediğim.

Görmek, hissetmek, o çocuksu haliyle rüyalarımda onu muhafaza etmek ve hiç olmazsa ismimin bir kez daha dudaklarında şekillenmesine şahit olmayı diliyordum; İsrâ!

Boş zamanlarımda küskün, serseri bir mayın(2) gibi dolaşıyordum, kimsesiz, aptal(1) bir âşıktım, yıllar öncesi gibi, kalbimin sahibi(26) vardı, o günlerden beri o orada yaşıyordu. Varsın kavuşmak(27) olmasındı, ama biliyordum ki ahrette olmasa da mahşerde(28) kavuşacaktım, üstelik istese de, istemese de…

Tanrımdan izin alıp onu bana yönlendirmesini dileyecektim, adını senelerce olduğu gibi artık bir sır gibi(29) saklamayacaktım. Tüm şehre, tüm ülkeme ve tabiidir ki tüm evrene haykırmayı istiyordum, belki sesim kulağına ulaşır, diye. Çünkü başka umudum yoktu. O, rüyalarında, hülyalarında beni görsün, benim onu özleyip istediğim gibi, o da beni özleyip istesin. Karşılıklı sözleşelim; “Mısra! İsrâ!” diyerek…

Bu arada bir eklenti yapmam zaruri...

Gerek üniversite tahsilim sırasında, gerekse tüm boş zamanlarımda Almanca öğrenmeye gayret etmiştim. Hani balık kavağa tırmanınca, ya da katırlar doğurunca, olmayacak duaya âmin demek gibi, ola ki Mısra'nın adresini, yaşadığı yeri öğrenirsem, Almanlarla konuşup gidip onu bulup görüp bir bakıma ilkokulda oynadığımız oyunlar gibi; “Cee! Ben geldim!” deyip karşısına dikilmeyi düşünüyordum.

Bu nedenledir ki; öncelikle ve özellikle ondan, sonra onlardan haber almak için sık olmasa da arada sırada telefon ediyordum muhtara; havadan-sudan bahsedip “Ne var-ne yok?” tezahüratı ile. Nasıl “Mısra’dan, ailesinden bir haber var mı?” diye sorardım ki? Köyden uğurlanan Almancılardı onlar, akrabam bile değillerdi ki!

Ama keşke sorsaymışım! Benim ruh halimi, gönlümün yarasını bilmek bir yana, hatta hissetmeyen muhtar, olağan bir habermiş gibi, uzun bir süre sonra bahsetmişti bana yaşananları yahut da Mısra’nın yaşadıklarını.

Bir iş kazasında kaybetmiş babasını, sonrasında ise annesini. Bildirmemişti bu haberi bana, beklentimden haberi yoktu ki, nasıl suçlardım onu?

Babası bir vesile ile “Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar!(30) demiş, onun için tabutunu köye getirip defnetmişler. Annesi, hemen sonralarında yitirmiş yaşamını. Mısra, yalnızlığa ve iş yapmaksızın oturmaya alışkın olmadığı için eve aynı koca kilidi asıp ayrılmış köyden. Giderken söylediği; “Belki ben de İsrâ gibi yaparım!” demek olmuş.

Sonrasında o koskoca kilide ait anahtarla eve gelen memurlar, Muhtarla konuşup ayrılmışlar, Mısra’nın evi de satılığa çıkarılmıştı, olduğu gibi. Bedeli Mısra’nın hibe ettiği(3) vakfa yatırılacaktı, devir-teslimi vakıftan gelecek bir memur yapacaktı.

Nasıl mı öğrendim bunları! Bir “Ne var, ne yok!” seslenişim ertesinde cesaret edip onları da sormam, aramak isteğim sonunda.

Mısra’nın bilinçli, ya da bilinçsiz olarak kaybolmayı isteyeceği aklımın ucundan bile geçmemişti. Çünkü yaptığı sözleşmede köyün adresini vermekten başka hiçbir bilgiyi kaydettirmemişti.

Ellerim bomboştu(31), umudum tarihte kaybolmak zorundaydı, ama sözüm sözdü, vaz geçmeyecektim, hem asla!

Kaderi şikâyet etmem mümkün değil, hem kime şikâyet edecektim ki(32), Tanrıya mı? Kaderi çizen, şekillendiren o değil miydi? O halde kendisini kendisine şikâyet etmem, ne kadar mümkün, ne kadar haklı ve ne kadar doğruydu?

İnsanlar umut, Kaf Dağının ardında olsa bile bazı şeyleri denemeli, hiç olmazsa denemek için çaba göstermeliydi, ama nasıl? Haydi bir çuval pirinç içindeki beyaz bir taşı, ya da samanlıkta bir toplu iğneyi bulmaya çalışayım, ama koskoca bir ülkede ve kimi aradığını bilmemek garabetini(1) nasıl yaşardım ki; adını, gözlerini, yüzünü, utangaçlığını hatırlasam bile...

Çaresizlik...

Büyümüş, kocaman bir kız olmuş olsa gerekti, beni hiç mi hiç belki de aklına getirmeyen. “Benim kadar olmuştur!” da diyebilirdim, ona yakıştıramayacağım için söylemem mümkün değil, ama kendim için bu sözü sarf etmemde mahzur yok; “Ben Eşşek kadardım!” ya!

Bunları söylememin nedeni Fatih ve Yasin isimli iş arkadaşlarımın, bir sohbetin ertesinde;

“Haydi pasaport çıkartıp Almanya’ya gidelim, gezeriz, köşe-bucak dolaşır, ararız, şansımızı deneriz, bakarsın, olur mu, olur! Böyle gurk tavuk gibi oturup, karanlıkta göz kırpar gibi hüzünle beklemek, özlem çekmek doğru mu?” demeleriydi.

Aramakla bulunmazdı, meğerki rastgele(33)!

“Zor!” dedim. “Ama patronlar aynı anda üçümüze de izin verirlerse, ülkemizin güneylerinde Alman turistlerin bol olduğu yerlere gider, ‘Benim Sarı Çizmeli Mısra’mı gördünüz mü? Tanıyan, bilen var mı?’ diye sorabiliriz. Ola ki; ‘He!’ dediler, peki bakalım, Mısra beni kabul edecek mi?..

‘Sen aklını mı oynattın, kaçırdın, şaşırdın, yok ettin mi yoksa?’ derse hani meselâ. ‘Yıllar sonra bu ilgi neden? Bırak çocukluğumuzda yaşadıklarımız hatıra kalsın!’ deyip sırtını dönerse, yıllardır onu içimde sakladığımı anlatamazsam, ne yaparım ben? Şimdi hiç olmazsa hayali bana yaşam gücü sağlıyor...”

Sözlerimi bitirmek istemiyordum, ama can alıcı bir şekilde tatil plânını kurgulamam mümkündü;

“Ha! Diyorsanız ki; ‘Bizleri Almancan ile güzel Alman kızlarıyla tanıştır!’ Bakın o zaman elimden geleni esirgemem. Bakarsınız onlara kısır İngilizcelerinizin elverdiğince Türkçe öğretirsiniz ve ola ki şans yüzünüze güler de ufukta bir Alman artı Türk ortaklığı görünürse, artık beni de nikâh şahidi yaparsınız, değil mi? Askere gitmiş olsam da, nikâhlarınıza, düğünlerinize izin alır, mutlaka gelirim, sizleri yalnız bırakmam!”

“Yani, dereyi görmesek de paçaları sıvamamızın yararlı olacağını mı söylemek istiyorsun?”

“Olamaz mı? Kalplerin aynı anda, aynı ritimde çarpması, ellerin, duyguların birleşmesi o kadar mı mümkünsüz ki?”

“Doğru! Tıpkı aç tavuğun kendisini darı ambarında görmesi gibi bir şey bu!”

“Teklif benden, ambalajı açılmamış bir beden(34) olarak bugüne kadarki gibi ahrete(1) sap(35) gibi yönelmek istiyorsanız, benim yapacağım bir şey yok! Ama derseniz ki; ‘Peki!’ size yardımcı olurum, patrondan izin almak dâhil, tüm masraflar size ait olmak üzere, ben de size ‘Peki!’ derim. Masraflar için elimi cebime sokmayacağıma dair garanti vermeniz de isteğim içinde! Sözünüz yeterli!”

“Menfaatperest(1), çıkar düşkünü(2), fırsat fırsatçısı(2)

“Kapitalist! Cebinde akrep(3) var, di mi? ‘Arkadaş!’ dedik bağrımıza bastık, teklifine bak şunun!”

“Valla, abiler teklif benden! İster kabul edersiniz, ister ‘Hayır!’ deyip önümüzdeki 3-5 yılı lisan öğrenmeye ayırırsınız. Bu arada belki saçlarınıza kırlar düşer, ya da kabakla akrabalığınız görüntülenir, bilemem. Farkındaysanız; gözlerinizden, kulaklarınızdan, dişlerinizden, çökecek avurtlarınızdan söz etmiyorum, bu bana yakışmaz çünkü! Ama lisan öğrenmeniz sonunda sizlere kimler alıcı gözüyle bakar, onu da benim şimdiden bilmem, hatta tahmin etmem bile mümkün değil!”

“Ya sen! Denize düşenin yılana sarılmasını umursamayan geri zekâlı âşık?”

“Umut etmeye devam ederim, seksenlere, doksanlara ulaşsam da, Allah ne kadar ömür biçmişse? Ha! Karşılaşırsam; ‘Beklediğime değdi!(36)’ derim, karşılaşmazsak da dünyada, ahrette Tanrımın bize el uzatacağına inanıyorum, çünkü çok yalvardım Tanrıma, umudum; Tanrımın kabul edeceği...”

“Ya kabul etmezse...”

“Tanrı sizin gibi art düşünceli(2), kalpsiz, içten pazarlıklı(2), üç-beş kuruşa tamah edecek(3), doğaüstü oluşunu inkâr edecek bir şey değil ki…”

“Anlaşıldı, tamam!”

“% 50 oranında benim için de…”

Yola çıktık, eğer “Domuzluk” denmezse canım da neler çekiyordu ki, kaprisle? Her şey dâhil olunca, kabaca beleş olunca!

Havaalanında canım kahve ve su çekmişti. Ne yapayım suç benim değildi ki, dışarıda 3-5 lira olan kahvenin burada 10 lira, dışarıda 50 kuruş olan bir şişe suyun burada 3 lira olması! Bu fiyatları görevlilere ben söylememiştim ki?

Üstelik itirazlarına fırsat bırakmaksızın uçakta cam kenarına ben oturmuştum ve (galiba) çantamı rafa yerleştirmek de zahmet olmamıştı birinden birine! Canım bu sefer de serviste viski-soda çekmişti, uçarken! Arkadaşlarım beni mi kıracaklardı ki? Sevabına üleşeceklerdi!

Çünkü Fatih yaptığı her masrafı kaydediyordu, sanırım zamanında % 50 oranını belirtmek ya da ikiye bölmek için, her neyse?

Öğlenin ikisi civarlarında ulaştık otele. Sağ olsun kardeşlerim elimi cebime atmama izin vermediler!

Odalarımıza çekildik, belirli bir süre için. Yanlış anlaşılmaması gerek, Fatih ve Yasin büyük bir özveriyle iki kişilik odayı üleşmişler, büyük bir fedakârlıkla ve ısrar üzerine ısrarla tek kişilik oda ayırtmışlardı bana! Eee! Çok ısrar edilirse emir demiri keserdi, değil mi?

Öncesinde kararsız kaldık; “Yemeği mi gidelim, denize mi? Ya da hemen avcılığa mı çıksak?” diye.

Giyindik, kuşandık, gezinelim diyerek.

Otelin lobisinde kulağıma Almanca ulaşan sözler özlemimi katmerleştirmişti. Kim bilir o, yaşamıma destek olacak, tek varlığım, bir tanem nerelerdeydi? Hatta beni unutup kiminleydi, annesini, babasını yitirdikten ve evini bağışladıktan sonra köyden ya da çocukluğundaki gibi benden kaçtığına göre saklanması ve hatta mutluluğu benim dışımda araması doğal değil miydi?

Yaşlandığım, arkadaşlarımın ilerilerde yaşayacaklarını düşündüğüm bir aşamayı kat etmek üzere oluşum geçiyordu aklımdan.

Bir ses aydınlattı birden gönlümü, ruhumu, dünyamı, Almanca. Yemin ederim bu onun sesiydi, tıpkı çocukluğumdan kalan, en son “Terbiyesiz!” sözüyle şekillenen, ömrümün tek karesinin bile dışında kalmayan, hem asla kalmayacak olan.

Uzun yıllar ötesinden(37) beynime sakladığım, unutmamın mümkün olmadığı, unutamadığım.

“Hatçe!” dedim önce, oralı olmadı, belki de inanması güç gibi. Ekledim;

“Mısra!”

Gruptaki yüzler bana döndü, onunla birlikte;

“Birine mi benzettiniz, ben o muyum yoksa?”

“Büyüdüğünü görmemiş olsam da, bu ses, bu utangaç tavırla büzülen dudaklarını nasıl unuturdum ki? Gökte ararken seni yerde buluşum Tanrının bir lütfu, inanmakta güçlük çektiğim. Yıllar sonra, yitirilmiş sanıldığında, bir olmadık zamanda ve mümkünsüz bir yerde...”

Nefesimin yettiği kadar ve kalbimin yerinden çıkacakmış gibi çarpmasına aldırmaksızın devam etmek arzusunu yaşadım;

“Bana, beni unutmadığını söyle, ne olur? Yirmi-yirmi beş yıl öncesinin ben ve sen olduğumuzu yaşat! Sonra istersen öldür, ya da ben senin için öleyim, bundan sonrası umurumda olmaksızın...”

Sesi çıkmadı, devam etmek gereğini hissettim, biraz sonra ölecekmişim gibi, içimden tüm geçenleri bir çırpıda söylemek dileğindeydim;

“Baban, ‘Köyümün yağmurlarında yıkayın beni!’ demiş, ben de tıpkı baban gibi öldüğümde ‘Köyümün yağmurlarını’ ve toprağını diledim, vasiyetimi yazarak, hem de bu yaşları sensiz tüketmeye çalışırken ve belki yolun düşer de ziyaret edersin diye, annenin babanın yanında beni de an, diye düşünerek. Hatta belki beni dilersin diye bile düşündüm, ahrette buluşmak üzere...”

“Ben o çocuk yaşta, cinsellik bilmeksizin, utanarak da olsa tüm varlığımla bağlanmıştım, tüm dünyamı adamıştım sana. Ama babam götürdü bizi, kimseyle vedalaşmadan, sana ulaşamadım, istesem de…

Doğal olarak sen de ulaşamadın bana ilerleyen tarihlerimizde. Muhtara bir not bile bırakmamıştın, ya da muhtarın bana iletmeye gerek görmediği. Ben, ‘Sen beni ara-bul!’ diye bekledim seni Almanya’larda karış-karış, santim-santim...

Bulamadın beni. Bulmak istememen aklımın ucundan bile geçmedi. Sonra bu güney kente gelip yerleştim. Ben sana aitim ve sense istemesen de, ya da aklından geçmese de benimdin!”

“Beni bulabileceğin o kadar çok seçenek vardı ki, ben saklanmak istesem bile!”

“Aklım erseydi keşke birinden birine…Hissetmediysen, düşünmediysen bu senin kusurun, ama tüm mevcudiyetimle istiyordum seni.”

“Peki, diz çöksem?”

“Çökme! Farklılıklarımızı, anne olabileceğimi öğrendiğimden beri seninim. Eğer çocuklarımızın olmasını, kölem olmayı diliyorsan ben hazırım, dile beni! ”

“Seni canımdan çok seviyor ve diliyorum!”

Fatih ve Yasin’in hayretten açılmış ağızlarını, gözlerini, uçuklamış gibi dudaklarını görmezden gelsek bile, herhalde tercümanları olduğu Almanlara bir kısım şeyleri tercüme etmesi gerecekti Mısra’nın…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Oyun Kuralları; İleriye dönük, memnuniyet ilişkisi yaşanan, zevk, heyecan hatta paralar dönen bir kısım etkinliklerde uygulanması zorunlu olan, bedence (futbol, basketbol, voleybol, tenis vb. etkinlikler) ve kafaca yetenekleri (satranç, dama, briç vb. etkinlikler) geliştirmek amacıyla yapılan yarışmalar ve şeyler (Saha ölçüleri, toplar, sporcu sayısı, süreler, fauller vb. gibi belli kuralları olan oyunların uyulduğu kurallar).

(*) Muttalip (ÇAR) ve Mübeccel (PINAR) gerçek eğitimi aldığım ilkokul öğretmenlerim yaşamışlardır.

Muttalip; Talepte bulunan, isteyen.

Mübeccel; Yücelmiş, saygı gösterilmiş, yüce, ulu.

İsrâ; Kur'an'da 17. Sure. (Nûh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede rabbin yeterlidir).

Sıla; Kavuşma hasreti, bir süre ayrı kaldığı bir yere kavuşma, gurbetteki kimseler için doğup büyüdüğü ve özlediği yerler. (Sila ile karıştırılmamalı, gümrük deposu, demektir)

Mısra; Şiirdeki dize.

Fatih; Fetheden, açan. Bir ülkeyi, şehri, kaleyi zapt eden kimse. Hüküm veren.

Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.

(1) Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

Aptal;  Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak, avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.

Boyunduruk; Sabana, dövene, ya da kağnıya, arabaya koşulan öküzlerin, ineklerin, mandaların birlikte yürümelerini sağlamak için boyunlarına geçirilen genelde ağaçtan yapılmış dikdörtgen ya da çember şeklinde araç. Güreşte, hasmının başını koltuk altına alıp, kolu hasmının boynuna dolayıp bastırma.

Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.

Hazırcevap; Yeri geldiğinde, gerektiğinde hemen ve yerinde yanıtlar bulup veren.

Huzme; Işın demeti, demet.

Menfaatperest; Çıkarcı, çıkar sever, çıkarlarına düşkün, yalnız kendi çıkarını düşünen, menfaat düşkünü…

Pıtrak; Dikenli tohumları hayvanların kıllarına ve insanların giysilerine takılan bir yıllık otsu bitki.

Potur; Pantol da denmekte. Bacakları dar bir pantolon çeşidi.

Şalvar; Apış arasına gelen yeri çok bol olan, bele uçkurla bağlanan, geniş üst donu.

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş. (Tıfıl ve çocuk; ikilem gibi gözüküyorsa da anlatmak istediğim tıfılın hiçbir şey anlamaması) Çoğul olarak; etfal.

Tırtır; Zar kanatlılardan uzun gövdeli, uzun duyargalı bir böcek türü.

Tuman; Yerel bir deyiş olarak öyküde de belirtildiği gibi, “don, şalvar” demektir, bacakların gözükmemesi için yaşadığım şehrimin kullandığı.

(2)

Alnı Kabak; Alnın ortası, iki kaşın arası.

Alnının Akıyla; Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden, tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak.

Art Düşünceli; Art niyetli. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünceyi taşıyan.

Beşik Kertmesi; İki ailenin aralarındaki iyi ve sıkı ilişkiyi daha da güçlendirmek için birbirlerinin çok küçük kızlarını ve erkek çocuklarını, bazen bebeklerini, ilerideki duygusal gelişmeleri önemsemeksizin evlenmek üzere sözleşmeleri veya nişanlamaları ki, hiçbir felsefi önemi, dini, sosyal ve felsefi değeri olmayan akit.

Bugünden tezi yok; Hemen şimdi, hemen bugün şu an, derhal.

Çıkar Düşkünü; Çıkarına (menfaatine) aşırı derecede kendini vermiş olan, çıkarına tutkulu.

Eşek Hıyarı; Acı Kavun olarak da söylenmekte. Kabakgillerden, yabani, tırmanıcı ve otsu bitki.

Fırsat Fırsatçısı; Fırsatçılıkta limit tanımayan fırsatçı, maksimum oportünist, fırsatı ganimet bilip en son noktasına kadar sömürmeye çalışan istismarcı.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Lagada-Lugada; (Genelde lakada-lukada şeklinde de söylenir) Saçma sapan, anlamsızca, bilgisizce, önemli olmayacak biçimde, değer verilmeden anlamında argo olarak kullanılan söz (Bazen, nadiren de olsa harala-gürele, lagara lugara) şeklinde de söylenmektedir).

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

Serseri Mayın; Belli bir hedefi olmayan, rastgele yerleştirilen mayın. Bu durumda dolaşan insan.

(3) Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek. Çekinmeksizin bilir bilmez konularda konuşmak (Ahkâm; Hükümler, yargılar).

Cebinde Akrep Olmak; Para harcamamak için ellerinden gelen her şeyi yapma amaçlı cimri, pinti kimselerin davranış tarzı.  Cimri biri olmak. Eli cebine girmemek.

Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.

El Koymak; Zorla almak. İşi üzerine almak, sorumluluğu üstlenmek. Bir yolsuzluğu ortaya çıkarmak, incelemek. Üstüne konmak. Yetkili organın bir malı veya kuruluşu kendi yönetimine alması durumu.

Elinde olmaksızın ağlamak; Elinde olmayarak, duygulanarak rastgele bir sebeple hissedilmeksizin gözünden yaş gelmek.

Gönlünü Almak; Özellikle bir yanlış veya haksızlığa karşı taltif Etmek. Hoş davranılarak, iyilik yapmak. Nişan, madalya verilerek, maaşı, ya da unvanı artırılarak ödüllendirmek.

Hibe Etmek (Yapmak); Bağışlamak.

İlişmek; Hafifçe oturmak, hafifçe dokunmak, elde olmaksızın takılmak. Elini sürmek, ellemek.

Konuya Değinmek; Bir konuyu ele alıp üzerinde birkaç söz söylemek.

Kösteklemek; Bir işi yürümez duruma getirmek, engellemek (hayvan ayağına köstek vurmak).

Olmadığına Üzülmek; İnanması güç gelebilir, ama ilkokullardayken bir kız arkadaşımızın, bir erkek arkadaşında görüp de kendinde olmaması dolaysıyla ayni hüznü yaşadığı ve ağladığı gerçek bir olaydır. Bunun benzerini bir başka genç kızın ilk kez âdet kanaması yaşadığında, öleceği inancı ile ağlaması olarak bir yerlerde okuduğumu hatırlıyorum. Her iki olay da ebeveynlerin çocuklarına gereken ilgiyi göstermemesi, gerektiğinde bilip öğrenmeler gerekenleri öğretmemesi olarak düşünüyorum. Hele ki; “Ayıp” zırhına saklanıp suskunluklar…

Parsa (Toplamak); Gösteriden sonra bir tabak, kavanoz, kutu, tepsi, torba vb. gezdirerek izleyicilerden toplanan para. (Öyküde İsrâ’nın konuyu yanlış anladığı bellidir).

Perçinlemek; Sağlamlaştırmak, güçlendirmek. Bir bağıntıyı, iki veya daha çok parçayı perçinle, karşılıklı bölümlerini birbiri üzerinde ezerek birleştirmek.

Seğirtmek; Çabuk ve hızlı adımlarla veya sıçrayarak yakın bir yere doğru yürümek.

Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.

Vitesten atmış hatip gibi konuşmak; Çok kızmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan kürsü, ya da minberde hiddetli, cehennemle, haramla, günahla insanları sindirme çabasında bir hatip gibi konuşmak.

(4) Lây-Lây-Lôm; Önemli olayları önemsemeyen, umursamayan, dünyadan haberi olmayan, sorunlarla ilgilenmeyen, gamsız tasasız  insan tipi.

(5) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim”  vardır.

(6) Gökyüzünün başka rengi de varmış! / Geç fark ettim taşın sert olduğunu. / Su insanı boğar, ateş yakarmış! / Her doğan günün bir dert olduğunu, / İnsan bu yaşa gelince anlarmış... Cahit Sıtkı TARANCI “YAŞ OTUZ BEŞ”

(7) Gün 24 Saat Deyince; Ümit Yaşar OĞUZCAN’ın “En ağır işçi benim: Gün 24 saat; seni düşünüyorum!” dizelerini hatırlamamak mümkün mü?

(8) Sen kimseyi sevemezsin… Söylemek istediğim Burak AKAGÜN’ün şarkısından başka ne Safinaz OCAKÇI’nın “Kimse Seni Sevmeyecek!” şiiri, ne de rahmetli Murat GÖĞEBAKAN’ın “Seni benim kadar kimse sevmedi” şarkısıyla, belki başka eserlerle de ilintisi yoktur. Benim söylemek istediğim; Güftesini; Doğan IŞIKSAÇAN'ın, Bestesini; Kâmuran YARGIN’ın Nihavent Makamında bestelediği ve en İyi yorumu rahmetli Zeki MÜREN’in yaptığı “Sen kimseyi sevemezsin!” eseridir.

(9) Sevemez kimse seni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin şarkının Güftesi; Suat SAYIN’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(10) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.

(11) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.

(12) If I should stay… (Eğer kalırsam…) Whitney HOUSTON’a ait şahane bir eser olup nakarat bölümü; “And I will always love you, Will always love you, You, my darling you (Ve seni her zaman seveceğim, Her zaman seveceğim, Sen, benim sevgilim, sen…)” şeklinde.

(153 KARATEKİN, Erol. 1998 Yılı. “GEÇMİŞE YOLCULUK” dizelerinden bir bölüm.

Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover… Seni benim kadar hiç kimse sevemez, çünkü seni seviyorum, ilk ve son aşkımsın”  anlamlarında cümleler (olsa gerek!) Gençlik heyecanı bir mektuptan beni oldukça etkileyen içsel bir söz dizisi. ALINTI.

(14) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SEVGİ”

(15) Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

(16) Yine o menekşe gözler aralı… Bir ninni olup sözlerini Vecdi BİNGÖL’ün yazdığı, Kadri ŞENÇALAR’ın müziğini yaptığı, sözleri ve müziği bildiğim halde henüz öğrenemediğim Segâh Makamında bir eser.

(17) Parsa Parlak! Bu; aklımda kalanlardan kuşdili denilenlerden yalnız bir tanesi. “Par” hecelerini bir kenara koyarsak söz; “Salak!” olarak şekillenmekte!

(18) Güzel bir (ç)alıntı; Atmaması” ve “At Maması” gibi. “Çiziyorum” ve “Çizi Yorum”, “Çaresizsiniz” ve “Çare Sizsiniz!” ve daha başka benzerleri gibi.

(19) Karanlık, karanlığı yok edemez. / Bunu ancak ışık yapabilir. / Nefret, nefreti yok edemez. / Bunu ancak sevgi yapabilir! Martin Luther KING

(20) evgi ile bağlılığın bir araya gelmesi sonucunda aşk oluşur. Kişi sevdiği kimseye bağlandığı için şiddetli bir şekilde onu düşünür, arzular. Aşk bir müddet sonra tutkuya, yani kişinin sevdiği için kendisini feda etmesine dönüşebilir. Onun için ateşe atılır, yanar, hastalanır. Sevgi öyle bir duygudur ki, insan sevilene doğru göç eder.  Nevzat TARHAN

Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA

Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”

(21) Üstüne bastın, kaldır ayağını; Bir konuşma sırasında çok doğru bir noktaya temas eden kişiye söylenebilen haklı ve eğlenceli bir ifade.

(22) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(23) Ufak ufak at da civcivler yesin; “Çok abartıyorsun, yalan söyleyeceksen bile az abart da inandırıcı olsun!”

(24) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

(25) Ninni Çeşitleri;  Yöresel olarak mutlaka çok çeşitleri vardır. Ancak benim duyup hissettiklerim, çocuklarıma ve torunlarıma (bet sesimle de olsa) söylediklerim şunlar;

“Yine o menekşe gözler aralı…”

“Uyusun da büyüsün…”

“Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana…”

“Fış! Fış! Kayıkçı! Kayıkçının küreği…”

“Mini mini pamuk gibi, karagözlü kuzucağız…

Bir de âcizane bestesi olmayan; 2004 yılında dizelemeye çalıştığım, tüm bebekler için uygulanabilecek “NİNNİ”m vardır.

(26) Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Muazzez KÜRDAN’a, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.

Dualar eder insan mutlu bir ömür için,  sen varsan her yer huzur, / huzurla yanar içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı,  “Love me tender”  Galiba benzer...

(27) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(28) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.

(29) Gündüzüm seninle, gecem seninle… Güfte ve Bestesi;  Erol SAYAN’a ait olan Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri. “Aşkını bir sır gibi senelerdir sakladım” sözü vardır.

(30) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(31) Senden ayrılmadan önce bilmiyordum hiç… Ellerim bomboş, yüreğimde bir sızı… Fatih ERKOÇ

(32) Kader, kime şikâyet edeyim… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(33) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(34) Ambalajı Açılmadan; Söz bir (ç)alıntıdır; Evlenmeden (bekâr olarak) ölen bir kadının mezar taşında yazılıdır; "Ambalajı açılmadan mahrecine (çıkış yerine, geldiği yere) iade! " şeklinde.

Bir kibrit daha; Benzeri bir deyişi ölen kocası için bir kadının mezar taşına değişik bir tarzda yazdırdığı söylenir; "Hayatımın ışığı söndü! " Evlenir ve altına yeni bir satır ekler; "Bir kibrit daha çaktım!”

(35) Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir)

(36) Beklediğime deydi; Çanakkale Savaşında yaşandığına dair bir öykü canlandı gözlerimin önünde; Yoğun ateş allında yaralı arkadaşını kurtarmağa çalışan askere, ölmek üzere olan arkadaşının “Geleceğini biliyordum!” demesi ve bunu anlatırken "Ölmeden önce onu kucakladığıma deydi!

(37) Uzun yıllar ötesinden, hatırını sorayım mı… Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait Hüzzam Makamında Türk Sanat Müziği eseri.