Bu seferki görev, tam adıma, şanıma(!) yakışan bir görev olacaktı. Çocuklara anneanneleri bakacak, ben eşim Servisimin Yıldız’la (ki ben ilk ismine dilim pek dönmediği için her zaman “Yıldız” derdim) yaşamımızın ilk (geciken) balayını yapacaktık, tee uzaklardan hemşerimiz mi akrabamız mı ne olduğunu hatırımda tutmamın mümkün olmadığı bir yakınımızın müdür olarak yönettiği lüks ya da beş yıldızlı otelde, tenzilâtlı tarifeden.

Karım da izin almış ve telefon numarasını edindiği o “tee uzaklardan” akrabası olanla konuşarak rezervasyon(1) falan-filân gibi gereklilikleri halletmişti.

Komşunun arabasıyla havaalanına şanslı bir yolculuk, iyi, ama bir saate ancak ulaşan kısa bir yolculuk, otele kıskançlık dolu bir giriş, kayıt ve denize nazır, manzaralı, 335 numaralı mükemmel denilecek bir oda...

Manzaralı? Evet, manzaralı. Dünyanın güzellik müsabakalarına katılmış, kazanmış ya da kazanmamış, elenmiş, gökten yeryüzüne düşmüş tüm afeti devranları(2) ve hatta cennetten kovulmak bir yana, kaçmış tüm melekleri sahilde idi, uzaklardan da olsa gördüğüm kadarıyla.

Dürbünüm yoktu, akıl edememem bir tarafa, övünmek gibi olmasın(!) sıkı mıydı dürbünüm olsa bile kullanmam?

Odaya girer girmez Yıldız’ın ilk işi balkonun kapısını kilitlemek ve perdesini kapatmak oldu. Sanki tüm gün, kalbimden fesatlık(1) geçmeden, siyah gözlüklerimin arkasından “Göz Banyosu(2)” yapmamı engelleyebilecekti?

Görüntüler flu(1) olsa bile, sesler net olacaktı, televizyonlar için söylenen bir esprinin tersi gibi olsa da. “Görüntü var, ses yok!” gibi. Kısaca erkek milleti senaryosu desek ve de lokanta vitrinlerine bakmak serbest, yemek evde yenmeli(3) şeklinde bir cevher yumurtlasak(4)?

Aşkımızın ilk günlerinde, sesim gitmişti bir ara ve o günlerimin sevgilisi sonralarında karım olan eşim;

“Sevgili Edebali’mde görüntü var, ses yok!” demişti.

Çoluk-çocuğa karıştıktan daha sonraki ses kısıklılığımda sözü şöyle şekillendirmişti tekrar;

“Kocamda görüntü var, ses yok!”

Yeni renkli televizyonumuzu aldığımızda eskisini çöpe atmak için kıyamamıştı karım. Yeni aldığımız televizyonun kutusuna da eski televizyonu sığdıramadığımız için, sonunun ne olacağını bilmeksizin eski televizyonu streçlerle kaplayarak depoda özel bir konumda ebedi olarak istirahat edeceği yerine koymuştuk.

Aslında ses olsa bile o televizyonun emeklilik isteğini kabullenmemiz gerekti. Emir, demiri keserdi, neydi o iki karışlık ekranı olan televizyon? Oldu mu futbol sahası kadar olmalıydı ekranı! Ve çocuklarımız için de, oldu da abartı bölümü hariç…

Nerden ulaşıp geldiysem bu konuya? Neyse geleyim kıskançlık konusuna.

Otelin kapısından girer girmez, daha Danışma Masasına bile yaklaşmadan bir tezahürat, el ele tutuşmalar, bir öpüşmeler, kucaklaşmalar, koklaşmalar karımla “tee uzaklardan akrabamız” olan Vahdettin denen “O” arasında…

Anlayamamıştım. Nerdeyse kırk yıldır birbirini görmeyen iki yabancı insan, birbirini nasıl bu kadar çabuk tanır ve o tezahüratları yapardı ki?

Üstelik aynı O’nun, hani bir Türk filminde(5) başrol sanatçısı sanırım oğluna “Afferim oğlum sağa!” dedikten sonra diğerine yarım ağızla “Sağa da pravo!” demesi gibi, bana da ağız şaplatmasıyla(4) “Hoş geldin!” demesi kıskançlık damarıma dokunmuştu. Hatta kendisini bunu demek mecburiyetinde hissetmesi bütün şevk, düşünce, istek ve hevesimi kırmıştı.

Değil siyah gözlükler arkasından manzara seyretmek, göreve nasıl devam edeceğim konusunda bile sıkıntı yaşayacağım düşüncesindeydim.

Bana “İlk ve tek göz ağrım, başlangıcım ve sonum, indimde senin ve yavrularımın dışında kimsenin kirpiğimin tek teli kadar değeri yok!” diyen balıma, bir karasineğin musallat olduğu(4) ve bunun devamının geleceği geçiyordu aklımdan.

O muhteşem(1) peygamberimize mal edilen Hadis(6) karşımdakinin fesatlığını simgeler(4) gibiydi.

Biz odamıza çıkıp soyunup dökünmüş, gecikmiş öğle yemeği ile nefislerimizi köreltmeye(4) çalışırken, karasinek masamıza çöreklenmiş(4), güzel Türkçemizi katledercesine(4), memleket şivesiyle konuşma gayreti yaşama isteğindeydi;

“Eee! Nassısınız gençler? Ne var, ne yok? Memnuniyetiniz var mı?”

Sanki bizden yaşlıydı “Gençler!” sözüyle anlatmak istediği. Üstelik yeni gelmiştik, sorgulaması “giderken olmalıydı!” diye düşünmem gereken.

“Daha geleli bir saat bile olmadı Vahdettin Ağabey, ne diyelim ki?”

“Kocamın işi var, demiştin Servisimin, ben seni gezdiririm!”

Benim işimin olması, Yıldız yerine içten bir Servisimin ve “ben!” deyişi. Ne anlamdaydı ki bunlar?

Karım espri ile zevahiri kurtarma(4) derdindeydi;

“Sizin işiniz gücünüz vardır, kocam işten vakit buldukça bana çevreyi gezdirir, üstelik manzaralara çıplak gözle değil, siyah gözlükler ardından bakmaya özenir, ben de onu ancak böyle zapt edebilirim. Hem Allah var, günahına girmek istemem, lokanta vitrinlerine baksa da, yemeğini hep evde yer!”

Geri zekâlı olsa gerekti, o koskoca müessesenin müdürü olarak, tahsiline ve ”Beyefendi(!)” kimliğine kendine yakıştırmaksızın;

“İşlerin canı cehenneme! Elemanlara emrederim olur, biter ama bir kardeş önerisi, kocanı devamlı tasması ile dolaştırma, bırak, genç adam ara sıra da olsa hava alsın, bu sana da yarar hem!”

Terbiyesizliğin daniskası(1)...

Beni zamparalığa, bizi yanlışlıklara çalışıyor gibiydi, kim bilir kaçıncı kez uygulamaya çalıştığı taktikle. Bu konudaki başarı oranının yüzdesini bilmem mümkün değildi.

Her insanın bir sabır derecesi, her sabır taşının da değirmen taşı gibi olmaksızın patlayacağı bir an vardı; “Bravo!” hak etmiş olmasına rağmen;

“Siz en iyisi, işinize, gücünüze devam edin. Bırakın karım beni tasmamla gezdirsin, hiç erinmem(4), gücenmem. Ustelik ben onun üstüne sinecek sinekleri önce havlayarak, sonra ısırarak, gerekirse yok ederek defederim(4) başından, hatta yakınından bile!”

Anlamış mıydı bilmem, ama mademki ben bir köpektim, köpekçe, köpek lisanıyla konuşmamızdan daha doğal ne olabilirdi ki?

“İzninizle!” deyip kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırarak, yiğitliğine de toz kondurmamak için uysalca, yavaş adımlarla yanımızdan uzaklaştı, sekermiş gibi…

Genel anlamda başarı oranının beklemediği tepki karşısında küçülmüş olması dolaysıyla üzülmüş olsa gerekti. Sanırım alışmışın kudurmuştan beter olduğunu ancak fark ediyordu.

İnsan bir havlamadan ders almıyor, almak istemiyorsa ikincisine her iki tarafın da hazırlıklı olması gerekti, ben köpekçeyi hatmetmiştim(4) ve biliyordum ki Akıl ile Zekâ arasında A’dan Z’ye kadar her şey vardı(7), bildiğim, bilmek istediğim, bilmem ve dahi eksiklerimi öğrenmem gereken!

Yıldız dillendi;

“N’aptın Edebali, adamı sudan çıkmış balığa döndürdün!”

“Aslında konumuz köpek ve köpeğin it olarak anıldığı bir söz var, ama sana saygım dolaysıyla söylemekten çekinirim(8), ama bu konuda yanıldığını da söylemem mümkün değil, sözü şöyle dememin doğru olduğunu düşünüyorum; eşekten düşmüş karpuz gibi(8). Hislerimin beni yanıltmadığı inancımı ise söylemem gerekli değil…

Ama senin kulağını çekmek(4) zorundayım, sevgili karım. ‘Ağabey!’ demene rağmen o tezahürat, o öpüşme, koklaşma neydi öyle? Kirpiğinin teli kadar değeri olmayan birine böylesine değer vermen?”

“Ah! Benim bu kadar yıllık, çocuklarımın babası olan kocam beni kıskanırmış da…”

“Çöz o zaman tasmamı, serbest bırak, azat et beni, bu kelliğime, bu göbeğime, bu çarpık bacaklarıma rağmen lokantalara gireyim de…”

 

'Sakın, devamını getirme! Tasmanı bırakmayı değil, gevşetmeyi bile hak etmiyorsun, üstelik eceline mi susadın, öldürürüm seni!”

“Sana zahmet olmasın, ben senin yoluna ölürüm, eğer rahat edeceksen!”

Yaşamda olmayacak şey yoktu, kimine şans, kader, kısmet diyeceğimiz şey, örneğin; gökten tek bir halka düşse de onun sizin başınızdan geçmesi, oynadığınız bir şans oyununda ikramiyenin size çıkması gibi. Benim en büyük şansım karımdı, ertesi güne düşünceli başlamamı engelleyecek ve engelleyen olarak.

Bu arada akşam yemeğinde okuldan sınıf arkadaşımla karşılaşmam da diğer bir şansımdı. Onu ve eşini görünce ne kadar heyecanlandığımı ve sevindiğimi tarif etmem mümkün değil. Öyle ki, öyle bir ardılmıştım(4) ki Kerem’in üzerine neredeyse masadaki tüm servisi yıkacak gibi olmuştum, onun, eşinin ve eşimin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın.

Ben tek göze bile razı olmayı düşlerken Tanrı vermişti iki göz, nasıl şükretmezdim ki? Dışarılardakileri kıskanmama gerek kalmamıştı, güvendiğim arkadaşım ve eşi nedeniyle.

“Ben Yıldız Servisimin, kısaca Yıldız...

“Ben Mükerrem!”

Karşılaşmamızın ve tanışmamızın şerefine ufak bir kırmızı şarap açtırdık, daha doğrusu Kerem açtırdı, bedeli için iki arkadaş zıtlaşırken(4), eşlerimiz hiç oralı değil gibiydiler. Yıldız zaten ne sigara, ne de içki içerdi, tipik bir Yeşilaycı idi.

Mükerrem ise çok güç durumda kalırsa en fazla bir yudumunu alıp gerisini bıraktığı bira alırmış, iğrenerek(4), bir bakıma zorla, o kadar işte!

Gençliğimde içki de, sigara da içerdim. Şimdi içmiyorum, aramıyorum da, Yıldız’la arkadaşlığımızın başladığından beri. Uzun uzun, “Devam edersen, sana ilgim var, ama yol yakınken vedalaşmak en iyisi...” demesi karşılığında yorum yapmaya gerek yok, sebep belli değil mi?

Kerem'le ben uzun yıllar ötesinden(9) uzun uzun fakülte, askerlik, çoluk-çocuk hatıralarına gömülmüşken durumdan sıkılan eşlerimiz yalap-çalap(2) yemeklerini yemiş, lobide(1) neskafelerini yudumlarlarken ayrı bir sohbete koyulmuşlardı. Onların;

“Uykumuz geldi, odalarımıza çekiliyoruz!” tenkitleri olmasa kim bilir bizim sohbetimiz ne kadar daha sürecekti, gecenin ilerleyen o vaktinde?

Hafif de olsa çakırkeyiftim(1) ağzıma yakışmasa da. Ve böyle iyi ve hatta hâlâ güzel bir eşe sahip olduğum için Tanrıma şükrettim. Artık görevli olduğum işi yapmamla ilgili hiçbir menfi, ya da yanlış düşüncem olmayacaktı.

Bunu düşünmemin nedeni? Evet, hakkım olmasa da kırk yılın başında bir yanlışlığa, mideme üzümün ve suyunun değişik bir tadının girmiş olması idi ve zırvalamıştım(4).

“Sağ ol Tanrım!”

Sözümün gaf(1) olduğunu ancak sabah ezanının sesinin kulağıma ulaşması ile çözümleyebilmiştim;

“Bağışla Tanrım! Ben ettim, sen etme! Özür dilerim!” şeklinde, sanki şaraplı ağzımdan çıkan söylemle şimdiki söylemim arasında fark varmışçasına.

Şans konusunda bir diğer sözüm şanssızlık anlamında (ç)alıntı gibi olacak, biraz evvelki sözüme ek gibi; gökten halka yağsa biri bile başımdan geçmez de, iki kazık düşse, biri girer de öteki “O çıksın da ben gireyim!” diye sıra bekler, şeklinde.

Gerçekten bazı şeyler yaşamda sıra bekler gibidir, olmayacağını sandığın hinlik(1) yanlışlık, hatta kalleşlik(1), namussuzluk gibi. Ancak bir kısmı aşırı güven ve inançtan, diğer bir kısmı ise ancak tecrübeyle öğrenilebilen. Benim yaşamıma da böyle bakmam gerekti.

Bir gün, iki gün, üç gün...

Çalışmam rast gitti(4), gündüzleri işittiğim, geceleri gördüğüm kadarıyla karasinek görünmez olmuştu. Umudum; her ihtimale karşı defolup gitmesi idi, ama nerde? İçen pazarlıklı(2), menfaatperest ve bazı şeylere aşırı düşkünlüğünü sonraları ispat etme çabası ile öğrenecektim.

Kurt, puslu havayı severmiş, kendisinin kurt olduğunu sanan, karşısındakilerin aslan olduğundan haberi yoktu. Tilki bile ihtiyatlı olmayı bilirken, kurdun salaklığından nasıl bahsedemezdik ki?

Kerem’den telefon aldım.

“Atla bir taksiye acele gel! Şimdi haberimiz oldu. Yıldız rahatsızlanmış, otel müdürü odasına çıkartmış ve otelin doktorunu ve hemşiresini çağırmış. Doktor içkiden sarhoş olduğunu söylemiş, dinlenirse geçermiş, benim inanmam asla mümkün değil, şimdi ‘Akrabasıyım!’ diye müdür başında duruyormuş. Ben ambulansa telefon ettim, sanırım senden önce burada olur!”

Gerçekten inanacağım bir şey değildi, içkiye, sigaraya karşı olup, Yeşilay ve Kanser Derneklerinin çoğuna bağışçı olan eşim, içki içip sarhoş olmuştu ha! İnanmam mümkün değildi.

Gecikmiş olmaktan ödümün koptuğu(4) kurgulandığına inandığım yanlışlıklar, yalanlar geçiyordu zihnimden.

Ambulans benden önce gelmişti otel kapısına. Ben de olan anahtarla açtım kapıyı. Yıldız yatağın üzerine uzanmış, eteği hafifçe sıyrılmış, uyur gibiydi ve Vahdettin başında duruyordu, ben, Kerem ve Mükerrem telâşla odaya girdiğimizde.

“Ne oldu?” dedik handiyse(1) üçümüz birden.

Şaşırmış gibiydi başlangıçta, sonra toparladığını düşündüm, ne de olsa görmüş geçirmiş, tecrübeli olmalıydı, hazırcevaplık konusunda!

“Bilmem, herhalde lobide biraz fazla kaçırmış, doktor öyle söyledi, hemşire de; “Dinlenirse geçer!’ dediler, ben de akrabam olduğu için, başında bekliyordum, tam size haber vermek üzereydim!”

Yalandan kim ölmüştü ki, ama böyle tek ayaküstünde, inandıracak gibi yalan söyleyen bir insana ilk defa rastlıyordum. İçmeyi, ağzına değdirmeyi bırak, kokusundan bile rahatsızlık hisseden karım nasıl sarhoş olurdu ki?

Ambulansın arkasına sedye üstünde eşim, doktor, hemşire, Mükerrem ve ben doluştuk, bir bakıma doktora bin bir rica ile çünkü Mükerrem kardeş gibi olmuştu, bildikleri vardı, benim de öğrenmem gereken.

Doktor ilk teşhisi daha ambulansta koydu, ciddiyetinden şüphe edilmeyecek şekilde, karımın ağzını sağ elinin baş ve diğer parmaklarıyla sıkıştırarak açıp kokladığında. Bu sırada hemşire de karımın sağ elinin üzerinde damar yolu açmış, serum bağlamış ve doktorun talimatıyla, ne söylediğini anlamadığım gibi, dilimin de dönmediği bir ilâcı seruma destek olarak eklemesini söylemişti.

Hastaneye ulaşmamızın ertelerinde, büyük doktor gerçeği söylemişti, kan tahlili sonrasında. Karım uyuşturucu kullanmıştı ki, bu mümkün değildi bana göre, hele ki otel doktorunun teşhisi(1) tamamen yanlıştı. Mükerrem hastane yolculuğu sırasında anlatmıştı;

"Bir şeyler içelim, sohbet edelim, memlekette ne var, ne yok, sana ulaşan haberlerden bahset biraz!” demiş Vahdettin. İkisine de kola gelmiş, biraz sonra Yıldız’ın bağırışıyla kafasını masanın üstüne koyması bir olmuş.

Kerem ve Mükerrem o gün için kendi odalarında güzellik uykularındayken(2) masaya yakın olanlardan bir centilmen kucağına alıp hastaneye götürmek istemiş, Vahdettin engellemiş onu ve;

“İçkiyi kaçırdı herhalde, odasına ben çıkarırım, siz otel doktoru ve hemşiresine haber verin, kontrol etsinler, akrabam değil mi, ben de başında dururum!” demiş o da centilmence.

Yakınlığımızı bilen ismini hatırımda tutamadığım centilmen bizimkilere, yani Kerem ve Mükerrem’e haber vermiş, dâhili telefonla. Dünyada böyle yaşayan iyi insanlar bir bakıma kötü olmayanların şansları olsa gerekti.

O kadar acele etmelerine rağmen doktor ve hemşireyi asansörden inerken görmüşler karı-koca. Ve Mükerrem hemşireyi ufak bir sesle sorgulamış;

“Namahrem(1) vardı içeride, akrabası olsa da, Hipokrat’la(10) yakınlığınızı unutup inşallah yanlışlık yapmamışınızdır!”

“Yok, efendim sadece pabuçlarını çıkardım!” diyen hemşirenin bakışlarında meymenet(1) yok gibiydi, bildiği ama bilmezliğe gelmesinin gerektiği gibi bir şey gibi! Kerem telefon ettiğinde, ben de otel müdürü akrabanız olmasına rağmen içeriden gelecek seslere kulak vermeye çalıştım, çünkü o adama başlangıçtan beri içim ısınmamıştı(4).

Midesi yıkandı Yıldız’ın. Tekrar bir kısım tahliller yapıldı, karım kendisine geldi ve anlattı;

Olmadık isteklerde bulunmuş Vahdettin, “N 'olur?” kelimeleriyle süslü, izah etmesine gerek olmayan, ama utandığı. Sonra onun ikram ettiği kola görünümlü meşrubat sonrası kendisini yitirmesine çeyrek kala niyetini açıklamış; “Benim olacaksın!” diye.

Kötü söz de, kötü olay da, haber de çabuk yayılıyor olsa gerekti. Polislerle Hipokrat’ı hatırlatmaya gittiğimizde Vahdettin ve hemşire uygunsuz bir durumda yakalanmışlardı. İkisinin de müdafaa haykırışları aynıydı; “Bu bizim özel hayatımız, kimse karışamaz!”

“Ama biz karışırız!” demişti komiser elindeki kutuyu göstererek. Mükerrem, Yıldız’ı ambulansa götürme durumu için odaya girdiğinde masa üzerindeki kutuyu görmüş, ne olduğunu bilmediği için doktora sormak için cebine almış ve doktora göstermiş, onun erkekler için güçlendirici bir ilâç olduğunu, doktora sormadan önce niye üstündeki yazılara göz gezdirmediği için hayıflanıp(4), utanıp üzülmüş...

Herhalde güçlenmesinin boşa gitmemesi için hemşire ile beraber olmayı düşünmüş olsa gerekti. Vahdettin'in odasında, böyle bir şeyi hiç ummadığı için bir sürü CD bulunmuştu, üstlerinde yabancı ve Türkçe isimler yazılmış olan.

Düpedüz bir sapıktı Vahdettin, söylemeye utandığım bir karakterde sapık.

Polis henüz çöp arabasına konulmamış şişeyi, onu getiren garsonu, Vahdettin’i, hemşire ve doktoru, her dördünü de tutuklamış ve fısıltı gazetesi aynı anda okunmaya başlamıştı. Polis onları götürürken elimde olmaksızın ilendim(4).

“Allah nasıl biliyorsa, öyle yapsın hepinizi!”

“Allah yok ki, inanmıyorum ki, bana bir şey yapsın!”

“Allah yoksa olmayan yerine olan Allah, kötülüklere sahip olanların, olmak isteyenlerin canını alsın!”

“İtin duası kabul olsa gökten kemik yağardı!

Vahdettin'le aramızdaki sözlü kavgaydı konuştuklarımız, ama gerçektir ki onun bu kadar hazırcevap olacağı aklımdan geçmemişti, onu götüren polis aracının arkasından apışarak(4) bakmaktan başka elimden bir şeylerin gelmemesi üzüntümdü.

Ne kül olurdu ateş yanmadan, ne de denizler durulurdu dalgalanmadan(11)

Arabaları olanlar hesap-kitap ödemeden ayrılmaya başlamışlardı otelden. Otelin şöhreti ve yaşanan haberler şehre ulaşmış ve şehrin neredeyse tüm taksileri oteli terk edecek yolcuları almak için otel önünde sıraya dizilmişlerdi.

Patronlar da kulaklarına anında ulaşan haberler nedeniyle boş durmayacaklardı herhalde, doğal olarak. Lüks arabalarıyla ve korumalarıyla boşalmakta olan oteli gördüklerinde sükûtu hayale uğramış(4) olsalar gerekti.

Polisin savcılığa tutuklanma kaydıyla gönderdiği sanıklar, savcının anlatılanları ve ilâçlı şişeyi bile delil saymamış, salıvermişti gelenlerin dördünü de…

Doktor ve hemşire savunmalarını Hipokrat önünde yapacaklardı ve ben sonucu merakla bekleyecektim.

Vahdettin’den haber alamadım başlangıçta, otele dönmemişti, o da diğerleri gibi. Saklanmış olabilir miydi, başına bir şeylerin gelmesi ihtimaline karşı? Patronların onu başıboş bırakıp bağışlayıp affedecekleri aklımdan hiç geçmiyordu.

Otelin müşterileri hiç ödemelerini yapmaksızın gitmişler, kulaklarına nahoş(1) sesler ulaşanlar rezervasyonlarını iptal ettirmişler, otelin diğer oteller tarafından satın alınan(!) danışma memurları, müşteri temsilcileri ise ellerindeki CD ve hard disklerle diğer otellere transfer olmuşlardı.

Bu demekti ki; namı, şöhreti başını alıp alçalan otelin müşterileri de menfi propaganda nedeniyle diğer otellere transfer olacak yahut da yöneleceklerdi.

Bu; patronlar için umulmadık tüm etkinliklerini ve inisiyatiflerini(1) yok edecek bir uçkura düşkünlük(2) davranışı idi.

Ve cezasını karşıdakinin mutlaka çekmesi, ödemesi gereken...

Tahmin ettiğim gibi patronların elleri de, kolları da uzun olsa gerekti ve maşa varken ateşe el uzatmazlardı.

Bir sabah bir çöp konteynırının yanında bulunmuştu Vahdettin’in hırpalanmış ve tek kurşunla hakkından gelinmiş cesedi.

Gökten kemik yağmasa da, it dediğinin duası kabul olmuştu galiba, böyle bir sonuca insan olarak rızam olmasa da. Konfüçyüs'ün şu sözü geçti içimden;

“Adalet, kutup yıldızı gibi yerinde durur, diğer her şey onun etrafında döner…”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Şeyh Edebali; (Ede Şeyh olarak da anılır) Osmanlı Devletinin manevi kurucusu, aslen Kırşehirli olup Türbesi Bilecik’tedir. Kızı Mal Hatun’un türbesi de aynı yere yakındır.

Osman Gazi’nin Osmanlı Devletini kurması ile ilgili rüya olarak belirtilen güzel bir hikâyesi vardır.

Yıldız; Şeyh Edebali'nin eşinin esas adı Ildız olup “Yıldız” anlamındadır. Öykünün hassasiyeti nedeniyle anlaşılır olması için ben Yıldız dedim. Ildız aynı zamanda gün dönümünden önceki 10 günü de simgeler.

Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuzun servisimin anlamında kullandığımız yakamoz ise; gece denizde balıkların, ya da kayık küreklerinin kımıldanışıyla oluşan parıltıdır.

Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.

Bu arada bir öğünme vesilesini de kaydetmezsem olmaz; Ertuğrul Gazi, Edebali’nin kızı Mal Hatun’u oğlu Osman için istediğinde dünür olarak gidenlerden birinin Kara Tekin olduğu tarih kitaplarında yer almaktadır. (Memleket de; BİLECİK) Tüm bunların ışığında Edebali’nin şu öğütlerini de farz niteliğinde yazmayı görev biliyorum:

“Toprağa bağlanın! Suyu israf etmeyin! Mirasınızın sağlam kalmasına dikkat ediniz! Veriniz, cömert olunuz, elleriniz yumuk kalmasın! İlim sahiplerini koruyunuz! Ağaç dikiniz! Ödünç aldığınızı fazlasıyla iade ediniz! Kur'an’ı Kerim’i güçlü olmak için okuyunuz! Bağınızı, bahçenizi viran bırakmayınız! Hadis ezberleyiniz! Bildiklerini öğretenler unutmazlar! Asıl ölüm ilimden payını almayanlaradır! Faydalı ile faydasızı bilenler bilgi sahipleridirler.”

(*) Kerem; Büyüklük, ululuk, soyluluk, cömertlik, el açıklığı. Bağış olarak verme, bağışlama, bağış. İstenmeden ve karşılık beklemeden insanlara iyilik etmek, yemek yedirmek, bir şey isteyene sadece mal ile değil, güzel sözler ile de ikrama bulunmak.

Mükerrem; Muhterem, aziz, saygın, saygıdeğer, sayılan, onurlandırılan, hürmet duyulan.

Vahdettin;  Dinin birliği, tekliği. Son Osmanlı Padişahıdır.

(1) Çakırkeyif (Çakırkeyfi, Çakırkeyfi); İçkiden dolayı yarı sarhoş kimse.

Daniska; En güzel, en iyi. Yasal. Katmerli.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.

Flu (Flû); Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.

Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söyleme. Yersiz, zamansız, beceriksiz söz, kaba ya da yakışıksız davranış, pot, patavatsızlık.

Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.

Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık. Cin fikirlilik.

İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.

Kalleşlik; Birine gizlice kötülük yapma amacı. Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü bırakılmasına neden olma.

Lobi; Otel, tiyatro ya da bir yapı kapısından girildiğinde ve bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri. Ortak çıkarları olan temsilcilerinden oluşan topluluk.

Meymenet; İyi özellik, iyi nitelik, uğur, iyi niyet, hayr, bereket, kutluluk.

Nahoş; Güzel olmayan, hoşa gitmeyen, çirkin, kötü.

Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden (özellikle kadın) kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.

Rezervasyon; Otel, gazino, lokanta vb. gibi yerlerle, otobüs, uçak, tren gibi taşıtlarda müşterilere yer ayırma işi ve bu işi üstlenen, yapan bölüm.

Teşhis; Kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma seçme. Kişileştirme.

 (2) Âfeti Devran; Döneminin en güzel kadını.

Göz Banyosu; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretme. Güzel kimselere hoşlanarak bakmak, etkisinde kalınan güzellikten seyrederek zevk almak.  Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilaçlı suyla yapılan işlem.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Uçkura Düşkünlük; Seksi aklından çıkarmamak, her rastlantıdan bir şeyler ummak, insanî değerlerden uzak durmak.

Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.

 (3) Lokantaların vitrinlerine bakabilirsin, sakıncası yok, ama yemeğini mutlaka evinde ye! Cinsel tercihlerin aranılmaması, sadece evinde gerekliliğinin belirtilmesi, sadece güzel bakmanın izin olduğunun belirtilmesi anlamında bir söz.

(4) Ağız Şaplatmak; Öyküde belirtilmek istenen Misophonia (Mizofoni) rahatsızlığı değildir. Yarım ağızla yasak savmak, lâf ola beri gele tarzında önem vermemek, ayrıca cinsel sapıklık tarif edilmek istenmiştir.

Apışmak; Ne yapacağını kestirememek, şaşırmak. Bacakları ayırarak çömelmek, oturmak.

Ardılmak; Birine, ya da bir yere abanmak, yüklemek, asılmak, birine sataşmak, saldırmak, çatmak.

Cevher Yumurtlamak; Cevahir Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Çöreklenmek; Yoğun güçlü ve sürekli bir biçimde kendini duyurmak, gelip insanın içine oturmak, yerleşmek. Kıvrılıp oturmak.

Defetmek; Kovmak. Savuşturmak, savmak, başından atmak, uzaklaştırmak, göndermek. İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak.

Erinmek; Üşenmek. Kendinde bir gevşeklik duyarak bir işi yapmaya eli varmamak, tembellik yapmak.

Hatmetmek, Hatim Etmek (Hatim İndirmek); (Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek). Asıl anlamı; Kur’an’ı “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek [hatta hafızlamanın (Hafızlamak), ineklemenin (İneklemek) benzeri gibi] ders çalışmak anlamında da kullanılmaktadır.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

İçi Isınmamak; Hoşlanmamak, Sevememek.

İğrenmek; Tiksinmek. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü,  iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak. Tiksinti verici bulmak, tiksinmek. Çok aşağılık, çok bayağı bulmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak. Beddua etmek.

Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.

Kulağını Çekmek (Kulağına Sokmak); Herhangi bir konuyu anlaşılacak şekilde anlatmak, belirtmek (Hata, kusur, yaramazlık yapan bir kişiyi (genelde çocukları) yapılanın doğru olmadığını belirtmek için kulağını hafifçe büküp çekmekle ilgisi yoktur).

Musallat Olmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine sataşmak, hiç peşini bırakmamak.

Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.

Ödü Patlamak (Kopmak); Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Rast Gitmek; İstenilen bir biçimde gelişmek, uygun düşmek, gerçekleşmek, isabet etmek.

Simgelemek; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine somut bir nesne veya işaret olarak belli bir anlam yüklemek. Sembol halinde belirtmek. İşaretlemek.

Sükûtu Hayale Uğramak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşamak, hayal kırıklığına uğramak.

Zevahiri Kurtarmak: Görünüşü kurtarmak. Konuyu sonlandırmak, bitirmek. (Bir bakıma da bir işi gereğine uygun değil, yapıyormuş görüntüsü ile üstünkörü yapmak.)

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

Zıtlaşmak; Birbirine karşı ters davranmak, zıt gitmek. Birbirine karşıt olmak, karşıtlaşmak.

(5) Vahi Öz'ün adını hatırlayamadığım (muhtemelen "Kart Horoz” olabilir) bir filminde kullandığı sözler... Afferim; Aferin (Övme, takdir, beğenme vb. duyguları belirtmek için söylenen söz. Bir bakıma bravo).  Pravo; Bravo (“Aferin, yaşa!” anlamlarında “Aferin” takdirine göre biraz daha az teşvik edici kelime. (yabancı dil). Sağa; Sana.

(6) İnsanda bir organ vardır ki, eğer o sağlıklı ise vücut sağlıklı olur, eğer o bozulursa bütün vücut bozulur, dikkat edin o kalptir… Peygamberimize mal edilen HADİS

(7) Akıl ile Zekâ; Değerli Osman YAZICI’nın “ÜÇ CEMRE, Bir Bahar” isimli kitabından aktarılan üstün bir zekâ ürünü; Akıl ile Zekâ arasında “A” harfinden “Z” harfine kadar çok şeyin olduğunun ifadesi.

(8) Söylemekten çekinilen söz; İtin Bilmem Neresine Sokup-Çıkarmak; Deyim ayıp olduğu için  “o” kelime özellikle yazılmamıştır. Anlamı; Birini olabilecek en berbat bir şekilde aşağılamak, bunu çokçasın toplum içinde yaparak karşısındakini rezil etmek, içinden güç çıkılacak badirelere iteklemek.

Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, donup kalmak.

(9) Uzun yıllar ötesinden, hatırını sorayım mı… Güftesi; Fuat Edip BAKSI’ya, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait Hüzzam Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(10) Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir.

(11) Ölürsem yazıktır, sana kanmadan... olarak başlayan Segâh Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Recep Hayri YENİGÜN'’ ait olup Nakarat bölümü; “Diyorlar kül olmaz ateş yanmadan, / Denizler durulmaz dalgalanmadan”  şeklindedir.