“Cuma Müslümanıyım!” ne saklayacak, ne de; “Üniversite öğrencisiyim!” diye övülecek, övünecek halim var...

Genelde derslerimin izin verdiği ölçüde fakültenin mescidinde(1) eda etmeğe(2) çalışırdım görevimi, son sınıf öncesinde son sınıfa geçmeye çalışmama, derslerimin ve mecburiyetlerimin oldukça artmasına rağmen. Cuma günleri Cuma vakitlerinde derslerimin olmaması, bu sona erişme zamanımda en büyük avantajlarımdan biriydi.

Beş vakit namazını aksatmayan babam ve özellikle telkin(1) ve mecburiyetleri artmasına rağmen Cuma sabahları gerçekten benim için büyük bir avantajdı.

Babam, özellikle mecbur bırakmalarıyla o günlerin sabahları beni özellikle sabah namazları civarlarında kaldırır, banyo yapmaya, hiç olmazsa duş almaya, en sonunda kontrolünün ucunda kendisinin “Salâvatlamak(2)” olarak kullandığı kelime ile sırtımı sıvazlamak(2) anlamında okşayarak camiye gönderirdi.

Galiba, böyle günlerden biri olsa gerekti, gene kar yağmıştı o gün de, ayaza çekmeksizin(2) lâpa lâpa sözüne uyarak camiden çıkışımızda da devam ediyordu.

Bir yanda az buçuk(3) da olsa aklı evvel(3) cemaatten biri, bağıra-çağıra;

“Hocanın dediği yere...” ya da söylenen şey aklında kalmışsa “Falan camiye, filân Kur’an Kursuna...” ya da emir birkaç yer için topluca yüksek yerden (Diyanetten yani) gönderilmişse, tüm söylenenleri tekrarlamak yerine “Diyanetin söz ettiği yerlere yardım...” diye bağırıyordu, eklentisi; “Gönlünüzden ne koparsa...” şeklinde duygu sömürüsü(3) tavrıyla.

Kenarda saçak altına büzülerek ve ancak bir kedi eniğinin miyavlaması gibi, hemen hemen ortaöğretim son sınıfında, ya da ya bir öncesinde, ya da bir sonrasında gözüken bir kız çocuğu;

“Okul giderlerim için yardımcı olun!” diyor, ara sıra da “Ne olur?” sözü ile desteklemeye çalışıyordu bu içten dileğini.

Başı açık, dirseklerine kadar kolsuz, hatta yarım bir hırka, sosyete bebelerinin atığı gibi duran kim bilir kaçıncı el asarı atika(3) bir gömlek, yine en aşağı ikinci el olduğuna inandığım bir kot pantolon ve kışın en yoğun zamanının yaşandığına inandığım anlarında yazlık pabuçlarla donatmıştı(2) kendini.

Kardan-kıştan korunduğunu sanıyor olsa gerekti, Yunus Emre’nin “Şöyle garip bencileyin(5) tarifindeki gibi garibim(1).

Duyarsız, sofu, bağnaz, hatta yobaz dedelerin camilere ya da Kur’an Kurslarına destek için yardımları, yerleştirilmiş sergilere(1) uzatılan kutulara, kumbaralara ulaşıyordu da, o çocuğun cılız(1) sesi ve durumu ne kulaklarına, ne de gözlerine ulaşmıyordu.

Ya da sözlerim oldukça sert oldu galiba, değiştirmeye çalışayım;

“Tek-tük(3), henüz sakalları terlemeye başlamış, ya da sakalları olmayan birkaç genç arkadaş, ya da amcalar ile sokaktan gözlerimin tanıdığı birkaç orta yaşlı amca, dede haricinde…” diyeyim.

Bastonlu, paltolu, kürklü ve etli-yağlı-butlu dedelerin evlerine yetişme mecburiyetleri olsa gerekti! Ne de olsa çağın garabetlerinden prostat(5), ayaklarının tutmaması nedeniyle bastonlara destek olarak ayaklarına eklenmiş plâtin çubukları vardı.

Babam da onlardan biriydi, henüz baston kullanmamasına rağmen belinin, sırtının ve sol ayağının ağrısından bahsederek sandalye ya da tabure üzerinde namazını kılan. Çok seferinde yılmaksızın, güncelleyemediği bayat esprisiyle(3);

“Sağ ayağım da aynı yaşta, o ayağım neden ağrımıyor da, bu ayağım ağrıyor?!” derdi. Oysa solak olduğunu, özellikle top oynarken hep sol ayağını kullanmasından dolayı ağrılarının(6), sancılarının(6), sızılarının oluştuğunu (doktor ve saire olmamama, sadece okuduklarıma göre ahkâm kesmeme(2) rağmen!) defalarca hatırlatmıştım kendine!

Cami çıkışında o da diğerlerine benzemese de gene de huylu huyundan her zaman olduğu gibi vaz geçmiyor(2), buzlaşma temayülündeki(1) karların dikkatli adımlarıyla hakkından gelmeye çalışıyordu.

Pek sırası değil gibi görünse de; bıktırıcı esprilerinden biri de meselâ; “Şuram ağrıyor!” demek gafletinde bulunan(2) herhangi birimize; “Geçenlerde benim de dişim ağrıyordu, çektirdim, geçti!” demesi idi.

Allah muhafaza(3), yanlışlıkla “Ağrıma” kelimesine kadar geçen zamanda hangimiz olursak olalım, bu espriye yakalanacağımızı, ya da babamın bu bayat espri için dudaklarının kıpırdama hamlesini hissettiğimizde; “Yok, baba! Hiçbir yerimiz ağrımıyor!” derdik, diğer insanlara göre, “Hiçbir” kelimesinin “i” harflerini gereğinden çok uzatarak!

Yine bir eklenti; kışın hava raporunu annem verirdi; birinci sebep romatizmalarıydı, ancak ikinci sebep daha önemliydi, babama “Camiye git!” ya da “Gitme!” telkinlerinde, daha doğrusu “Telkin” yerine gerçeği saptırmadan “Emrinde” desem daha doğru olacak!

Nedenine gelince; komşu teyzenin beyinin böyle bir havada düşüp kalça kemiğini kırması, bakımı nedeniyle onu da, çevresinden birini (ek olarak hatta birkaç birilerini) eve bağlamış, eşinin ve çocuklarının “İllâllah(7)!” sözlerini dinlemiş olmak onu endişelendirmişti.

Annem belki de böyle bir korkudan dolayı babama olan ilgisini eksik etmiyor olabilir miydi!?

Duygusal ve bencilce davranıp; “Böyle bir şey mümkün değil, annem babamı sever, onun için babamı korur!” diye düşünürdüm. Gerçekten bencillik bazen gerekiyor gibiyse de yanlıştı, hele eklentisi tenkit olursa…

Bir cami önü görüntüsünde ne diyecektim, neler dedim? Sanki yaşam hikâyesi anlatır gibi...

Acımak, ama karşılığı minnet olmaksızın yardımcı olmak, olmayı istemek insanların coşkularından olsa gerekti. Cüzdanımı açtım, iki otobüs parası ve “Ölümlük-dirimlik(3)” dediğim bir kenardaki bütün para dışındaki tüm harçlığımı o kızcağızın elindeki torbaya göstermeksizin istiflemeye(2) çalışırken;

“Hadi kızım, üşüme, git, evine yönel, derslerine çalış!” dedim.

Arkadaşlarım ders aralıklarında bana çay ısmarlarlardı nasıl olsa, bir öğle yemeği de yemesem ölmezdim ya! Hem ramazanlarda açlıkla beynimiz % 40-% 50 kapasitesinde çalışırken, şu anda bu durum benim için hiç de önemli değil gibi görünüyordu. Üstelik ramazan asla sorun değildi.

Değerli bir yazara göre; “Ülke halkımın % 60’ı zaten aptal değil miydi(8)?

Çocuk (Yani; bana göre) ayrılıp ayrılmamak, teşekkür etmek, ya da minnet duygularını nasıl ifade edeceğinin tereddüdü içindeydi sanki. Elimi tuttu birden, benim bir kardeş özlemi çektiğimi bilircesine öpüp başına koydu ve hızla geri döndü, gözümün yetişebildiği yöne, mesafeye kadar peşindeydi gözlerim.

Kebapçı Gobalak Ömer Ağabeyin(9) dükkânı civarında yitirdim onu. Dükkâna mı girmişti, yoksa köşelerden birinden mi kaybolmuştu, fark edemedim.

Ne adını-sanını, ne adresini-yaşamını, ne de okul yardımı dileyen sözlerinin anlamını çözebilmiştim gözlerinin utangaçlığında, daha, daha da çok yardım etmek için, gücümün el verdiği(2) kadar elinden tutmam için.

Üstelik büyük hatam; iyilikle ilgili sözleri hatırımdan geçirmeksizin cüzdanımı boşalttığımı göstererek teşekkür değil, minnet duygularını belli etmesinin gerektiğini hissettirmiştim. O da durgunluğu ile bana iyi bir ders vermişti, hilafsız(1)

Peygamberimize mal edilen hadislere göre;

“Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir. Her iyilik bir sadakadır(10)

Ayrıca aklımda yanlış kalmadıysa;

“Sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması, iyilik yapıp denize atmayı, balık bilmese de Halik’ın bildiğini, iyilik edenin iyilik bulduğunu, iyi evlâdın babayı vezir, kötüsünün rezil ettiğini, iyiliğe iyiliğin her kişinin kârı, kötülüğe iyiliğin er kişinin kârı olduğunu”  da unutmamıştım.

Hatamı tamir etmeli, düzeltmeliydim. Bir sonraki Cumaya, annemin merak ve takdir cümleleriyle ve bir miktar da maddi destek olarak yüklü kırtasiye malzemeleri dolu bir poşetle gittim.

O, yani o sevgili öğrenci yoktu ve ben bunu Tanrımın beni cezalandırması olarak algıladım.

Ve bir kez daha görüp göremeyeceğim endişesi ile ondan nasıl af dileyebileceğimi düşündüm.

Karşımdaki nankör değildi, ya da nankörlüğün ne olduğunu bilmiyor, öğrenmemiş olsa gerekti, hissettiğim.

Ve bir gün mahalle, cadde, sokak dolaşırken ya da bir Cuma ertesinde onunla tekrar karşılaşacağıma içtenlikle inanıyordum. Hata yapılmamalı, ya da yapılmışsa geri dönmeli, tamir etme fırsatı yaratmalıydım. Özlem her Cuma ertesinde aynı poşetlerle ısrarlı bir şekilde beynimi zonklatıyordu(2).

“Herhalde” dedim, “Verdiğim miktar ihtiyacına yetti, gönlü tok(3), ya da minnet duyguları ile gözükmek istemiyor ortalıklarda!” Ama indimde o küçük kız sabırlı olmayı öğretmişti bana.

Sabırla koruk helva olurmuş(11) ya hani, yollar ilk adımı atmakla bitermiş(12) ya hani, sabreden derviş, murada erermiş(11) ya hani ya da insan hayal ettiği müddetçe yaşarmış(13) ya. İşte o sabır, o hayal ve ben o beklenti içindeydim. Bir gün, ama bir gün “Mutlaka” diyerek...

Bir cinsi sapık(3) gibi, ilkokul önlerinde de beklentim olmadı değil, dikkatli emniyet görevlilerinden birinin elini omzuma koyup da kendimi kurtarabildiğim ana kadar. “Yeğenimi almak için bekliyorum!” yalanım hiç de inandırıcı gibi gelmemiş olsa gerekti ona.

Bu sapıklığım, asla tacize yönelmeden; “Dön bir, yüzünü göreyim!” dileğim; açıklayamadan o memurun tavrı ile önce geriledi, sonra çöktü, gitti ve bitti!

Annemin ve cemaatin hayret ve belki de takdirleri ile Cuma namazı davetlerine katılıyordum. Öyle ki sala verilirken(2) mescide yöneliyor ve Kâbe'yi tavaf eder(2) gibi etrafta dört dönüyor(2), dolanıyordum.

Sözlerimin anlamını bilmeksizin söylemiş olarak ve yanlıştan dönmenin erdem(14) olduğunu bilmekle birlikte neden bu kadar etkilendiğimi, neden vazgeçilemeyecek bir dünyayı paylaşmak istediğimi kendime bile anlatamıyordum.

Yaşadığım bu yaşımın gereği gibi görülse de, asla yaşamayı dilediğim bir şey değildi. Sadece elimi uzattığımda, elimi tutmasını beklediğimi değil, bu hareketimi görüp yaşından beklemiyor olsam da affetmesi idi.

Üstelik kış bahara dönüp karlar temizlik ve masumluğunu eriyerek ortalığı lâyık olduğu(!) kirliliğe bırakırken o çamur deryası(3) içinde diz çökerek de olsa affedilmeyi bekliyordum, bir kardeşin ağabeyini affetmesi gibi, umutla.

Bir Cuma sonunda gözlerime inanamadım, o da inanamamışçasına geri dönmek ister gibiydi. Yetiştim ona, dokunmadan;

“Bir saniye küçük abla, sevgi yerine minnet altında bıraktım seni. Özür dilemem için izin ver ve beni bağışlamayı dene, lütfen!”

Sesini çıkarmadı, elimdeki poşet torbayı uzattım;

“İster al, ihtiyaçlarını gör, çünkü çok öncelerinden senin için almıştım, istersen üleş arkadaşlarınla, ama bana kızma, bir ağabey gibi gör beni, görmek, bilmek ve verdiklerimi almayı istemezsen, arzulamazsan bile...

Çünkü ilk karşılaştığım günkü o güzel kız, o iyi öğrenci gibi görüp yaşamak istiyorum seni.”

Dili mi yoktu, yoksa söylediklerimi anlayamayacak bir yaşta mıydı? Akademisyen(1) diliyle konuştuğumu hiç mi, hiç mi sanmıyordum, üstelik sanki zayıflamış, bir deri-bir kemik gibi görmüştüm onu, görebildiğimi sandığım bir öncesine göre.

“Aç mısın?” diye sordum.

Çözüldü, hıçkırarak ağlamaya başladı, morarmış dudakları titriyordu, üşümeye, iyice soğuğa kapılmaya başlamış olsa gerekti.

“Gel!” dedim, gene dokunmadan. Çevredeki tek pideci Gobalak Ömer Ağabeye doğru yönelirken; hıçkırıklarına ara vermesinin gerektiğine inanırcasına ilk kez;

“Ablam da yemezse, asla kursağımdan(1) geçmez!” dedi.

Böyle bir sözü yaşamımda ilk kez işitiyordum, üstelik iki kız kardeşin kursakları nasıl bir anda ve bir arada olabilirdi ki? İnsanların başlarına ne gelirse meraktan geliyordu ve bunu en iyi bilenlerden biri bendim. Çünkü küçük yaşlarda, deneyimle anlamıştım ki elini ateşe doğru uzattığında; “Gerçekten ateş yakıyordu(15)

Ama “O kimdi, onlar kimlerdi, ihtiyaçları nelerdi, isimleri, aile durumları, ne, ne ve ne?” Sıralamakta sıkıntı çektiğim bir sürü sualler ve yardım edebilme duygusu...

Gobalak Ömer Ağabey üç adet kıymalı pide yaptı, birer buçuk şeklinde, ayrı ayrı özel olarak paketledi, o kız çocuğu alelacele onun da, benim de ellerimizi öpüp alelacele kayboldu.

Ömer Ağabey buraların demirbaşıydı(1) ve bir berber gibi kulağı delik olduğu gibi, en az benim kadar da meraklı idi.

“Nerden tanıyorsun Zeynep’i?” diye sordu.

“Tanışmadık ki! İsmini bile şimdi senden öğreniyorum”

“Gururlu insanlar; Ziynet ve Zeynep! Ele güne pek avuç açmazlar(2), kendi yağlarıyla kavrulmaya gayret eder, çalışırlar. Sadece ara sıra, bildiğim kadarıyla mescit ya da cami önlerine gider Zeynep, alamadığı, ya da yeterli olmayan okul malzemeleri için, o kadar işte!”

“Farkındayım, hissetmiştim!”

“En büyük tatlılıkları, kendilerine verdikleri ziyafet ya da her ne denirse ayda bir pide yemek...

Biri, rica-minnet, yalvarma-yakarma ile benden, diğeri kendilerinden. Asla ikisini birden parasız olarak kabul etmediler, asla!..

Ve asla o bir günden sonra diğer bir gün bir diğer ikincisini ikram etmemizi kabullenmediler, kabul etmediler…”

“Peki! Anne babaları yok mu? Durumları nedir ki?”

“Anne-babalarını bıldır(1) kış mangaldan zehirlenmeleri dolaysıyla yitirdiler. Allah’tan gecekonduları var. Bildiğim kadarıyla her ne şekilde olursa olsun, tavşan sidiği denize kâr(16) muhabbetinden dolayı babalarından maaş alıyorlar, ama nedir, ne kadardır bilmiyorum kesinlikle. Üstelik bu maaşın onlara yetmediği gibi kesin bir kanaatim var!”

“Sağ ol! Şu; şimdiki pidelerin parası, bu da nasıl olsa onu okula giderken, geçerken görürsün, sonraki pidelerin parası. Sen bilirsin ağabey, küçük kıza palto alsam, ya da komşularını dolaşıp, onların haberleri yokmuşçasına bir şeyler alıp getirsem, kabul ederler mi acaba? Ama ben gizleneceğim, olmayacağım, beni bilmeyecekler, sen verir misin?”

“Tabii, gurur da bir noktaya kadar, ama fakirliğin, yoksulluğun gözü kör olsun!”

Duygulanmıştım, içimden gelmedi okula gitmek, ders çalışmak, hatta uyumak…

Bilgisayarımın başına geçtim. Nasıl olsa ertesi gün tatildi, bilip-bilmediğim oyunları oynamaya çalıştım ve sonra aklıma geldi sanki “Fakirlere fark ettirmeksizin ve aşağılamaksızın yardım etme usulleri...

Kur’an’da ve diğer kitaplardaki kutsal sözler ve büyük insanların söz ya da vecizeleri...”

Dinlenip dinlenerek çevirdim sayfaları... Gene de şüphe dağları bekliyordu(17)

Günlerden yorgun bir sabahın başlangıcındaydım.

Annemle babamın başına dikildim. Babamın, annemin nasıl tahammül ettiğine hayret ettiğine düşündüğüm horultusu(1) sokaktan bile duyuluyordu. Annemde “Tık!” bile yoktu, çünkü annem yoktu artık, yıldızı kaymıştı(18).

Yankılanan “Hayır!” sesimin haykıran seslenişimde babam uyanmış, annemin kapanamayan gözlerini görünce inme(1) inmiş, ayak ve elleri tutmaz, çenesi ve tek gözü kıpırdamaz, diğer gözü yarım-yamalak açık kalmıştı.

Komşular yardımcı oldular, annemi kaldırdık, babam için doktorların; “Ölünceye kadar evinde yaşayacak!” demesi nedeniyle tüm komşular seferber olmuşlardı.

Benim okuluma devam etmem ve mezun olmam gerekliydi. İnsanların açlıktan nefesleri kokarken(2), hatta “Ne iş olsa yaparım abi!” sözü dudaklarından sarkarken, her şeye rağmen, yaşlı-yatalak birine, yani babama yeme-içme-bakım için ücretini tüm maaşım gibi vermem dâhil bakmak, kimselerin işlerine gelmiyordu.

Eee! Günümüzün Türkiye’sinde, duygu sömürüsü ile yerinde oturarak, günde 30-40 lira gibi memur-işçi maaşını dilencilikle kazanmak daha ehven(1) olsa gerekti. Üstelik üretime, kuruluma, ya da her ne denirse densin, o kavram dikkat etmeksizin o sokak başı duygu sömürüsü mangalına yardım etmeyen var mıydı ki?

Bir dilenci duygu sömürüsüyle günümün Türkiye’sinde, parsellediği, ya da tapuladığı o sokak başında bırak bir memurun, belki de bir mühendisin sorumluluk yüklenmeksizin, artılarını cebine dolduruyor, üstelik marketlere, bakkallara bozuk paralarını bütünleştiriyordu.

Düşenin anası ağlarmış(19), ama annem yoktu artık ve herhalde söz yanlış anlaşılmış olsa gerekti; düşene bir tekme de sen vur(19) anlamında.

Gene de insanlar vardı ülkemde, menfaat beklemeyen, “Sevabına el uzatmayı(2)” bilen. Bir komşumuzun hemşire yakını, nöbetinin olmadığı, eşinin izin verdiği sürelerde iğnesi, ilâçları için devamlı olarak bakacak birini buluncaya kadar babamın bakımı için para-pul gibi bir kaygıyı(1) asla aklına getirmeksizin yardımcı olacağını vaat etmişti.

Ne evin temizliği, ne benim bakımım, ne de yiyip-içmem önemliydi, yeter ki babama gerekli özen sağlansın. Çorbası, ilâçları vaktinde karşılansın, sağlansın. Çevremizdeki bizleri öteden beri tanıyan birkaç ağabeyin izinleri ile ve aynı dileklerle ablalar da yardımcı oluyorlardı evime.

Doğal olarak erkek gereken gereklilikleri ben yapıyordum, gücüm yetiyordu, yetmezse, yetmediğini, yetemeyeceğimi sandığımda “Allah rızası için” Mehmet Amcayı çağırıyordum, desteklemesi için. Örneğin, yatağının çarşafını değiştirmem gerekiğinde…

Çeşitli arayışlar nedeniyle, ancak kuvvetli olmam gereken dersler için devam edebiliyordum okuluma…

Cuma namazları ise; “Allah affedicidir!” sığınağımın içindeydi. Böyle günlerden birinde, bir arayışımda rastladım Zeynep’e. Telâşla yaklaştı yanıma;

“Camideki amcalardan öğrendim, başın sağ olsun ağabey!” deyip elimi öptüğünde aklım başıma gelmiş, Tanrıya şükretmiştim. Kul sıkışmayınca, Hızır yetişmezmiş(20)!

“Seni bana Allah gönderdi! Yardıma ihtiyacım var, babama bakma mecburiyeti ne okula, ne camiye gitmeme izin veriyor. Parayla çok şey sağlanamıyor maalesef. Çevrenizde ihtiyacı olan, ev işlerine yardımcı olacak, yapacak biri var mı? İster yatılı, ister sabah gelip, akşam gidecek, dönecek şekilde…

Akşamları, geceleri ben babama bakarım. Gelen ne yapmak isterse yapsın, ne yapmamayı isterse yapmasın, ne kadar isterse, ne isterse yerine getiririm. Hatta ablanın işi yoksa böyle birini buluncaya kadar, ya da devamlı olarak o da gelebilir!”

“Ablam gelmez, gelmek istemez, ama dul bir teyzem var, biraz yaşlıca bir de komşu teyze var ve amca var, sorarım, araştırırım, bilgi alır, karşılaştırırım sizinle, ama asla bana yaptığınız iyiliğin karşılığı olarak değil. Siz insandınız, insanlık yaptınız ve ben de insanlığı öğrendim sayenizde, devam edeceğim…”

“Hatip(1) olmalıymışsın, ne kadar güzel konuşuyorsun sen böyle?”

“Ablam da, bana kol-kanat geren(2) öğretmenim de aynı şeyi söylediler…”

“O halde her ne olursa olsun, okulumu bitireyim ve sana destek olmama izin ver. Kazancım; büyük adam, yani kocaman bir hanımefendi olmanı görmek olsun, inşallah!”

“Atatürk’ümün dediği gibi yükselen yeni nesil(21) olarak çaba göstereceğim.”

“İnanıyor ve güveniyorum.”

“Tanrıya inanmayanları aklım almıyor. ‘İyilik yap, iyilik bul!’ ya da ‘İyilik yap denize at, balık bilmezse de Halik bilir!’ Ne güzel deyişler bunlar!”

Oldukça yoğun geçen bir gecenin sabahında, çalan zile; “Hayırdır inşallah!” sözümün bağımlılığı ile açtım kapıyı. Hemşire abla akşamdan gitmeden evvel babamın ilâçlarını vermiş ve nöbeti olduğu için ertesi günü için izin istemişti. Komşu ablaların ve teyzelerin bu vakitte gelmeleri de olası değildi.

“Kim o?” demeden açtım kapıyı. Zeynep’in sesine benzetmiştim çünkü kapı önünden kulağıma ulaşan sesleri, ne dediğini anlamaksızın, üstelik ona adresimi verip vermediğimi hatırlamaksızın.

Belki Gobalak Ömer Ağabeyden, belki camideki ağabey ya da amcalardan öğrenmiş olabilirdi. Herhangi bir sebeple beni takip edip öğrenmiş olabilir miydi? Sanmam!

Hissi kabl el vuku(3)! Altıncı his(3)? Tahmin? Fal...

Anlatmış, söylemiş olmalıydım hatırlayamadığım, her hal, ancak hayret etme hakkımı kullanma mecburiyetim olan.

Zeynep, bir bey ve iki bayan... Hepsi de bana acır gibi bakan, çaresizliğime üzülür gibi. Zeynep söylemesi, tanıtması gerektiğini düşündü sanırım, boğazını temizledi;

"Öğretmenim Zühtü, ablam Ziynet ve teyzem Zeliha. Bu ağabey de beni bilmediği, tanımadığı halde, bana yardımını esirgemeyen büyük insan Zafer ağabey!”

Sözünü kesmeden evvel, daha öncesinde ismimi söyleyip söylemediğimi de hatırlayamadım. Çaresizliğin aynı zamanda unutkanlık olduğu hissini yaşadım;

“Dur bakalım küçük abla! Büyüklük biz aciz küçük kulları dikkate alırsak; Allah'a mahsus! Hem peki, tanıttın da, ne?”

“Ben Zeynep’in öğretmeni Zühtü efendim. Hoş buldum öncelikle. Babanızı kaldırmanız, indirmeniz, tuvalet-banyo ihtiyaçlarını karşılamanız için yardıma ihtiyacınız olabileceğini düşündüm. Ayrıca arabam olduğu için ve eğer derslerimin durumu uygunsa, babanızı hastaneye götürmek için bir telefonunuzun yeterli olduğunu söylemek istedim…

Bunun için Zeynep’e teşekkür ediyorum, Ancak bu sözleri böyle kapı önünde değil de, amcaya ‘Geçmiş olsun!’ derken söylemeyi isterdim, demeyi dilerdim.”

Hem nalına, mıhına çakmakta(2) üstattı, hem de kibardı, ne de olsa öğretmendi. Bense yanlış kelimelerle yorumlanacak durumumun daniskasını(1) yaşarken, öğretmenimin ikazı ile ancak “Buyur!” edebilmiştim onları, bin bir türlü mazereti arka arkaya sıralayarak;

“Ev düzgün değil, pasaklı(1), toplamam gerekti, yetiştiremedim, belki babam kokuyordur, ablalar, teyzeler, hemşire abla bakmalarına rağmen. Ben de tek başıma yetemiyorum çok şey için. Hatta bazı şeyleri bin bir güçle de olsa yerine getiremediğim için babamın altına bebekler gibi bez bağlıyorum…”

“Eee! İyi ki gelmişim efendim!” dedi Zühtü öğretmen, benden büyük, akıllı ve tekrar gibi olacak, ama kibar insandı, bana ‘Efendim’ katkılı cümleler kuracak kadar.

“Yeğenlerim bana biraz hamarat(1) olduğumu söylerler, yalnızlıktan, komşuculuk oynamaktan, fal bakmaktan gına gelmişti(2) neredeyse. Elimden ne iş gelirse yaparım, ama para-pul teklif etmeyin, işe hiç başlamadan kapıyı arkamdan kapatır giderim!”

Konuşan Zeliha ablaydı, Zeynep’in Zeliş dediği, bazen dilini döndürmeye çalışmakta zorlansa da herhalde atalarından birine ait olarak ikinci isim olarak konulan “Mutahhare”  ismini söylemeye çalıştığı.

Ziynet suskundu, başı öne eğik. Belki anne-babasını yitirdiği için Zeynep’in sorumluluğunu üstlenmesi, yoksulluğu onu vaktinden önce çökertmiş, kamburlaştırmıştı, ama mağrurdu teyzesi gibi, yoksulluk onu asla etkilememişti;

“Ben de teyzem gibi cebime üç-beş kuruşun girmesini asla istemem. Beni, bizi evimize bağlayan da bir şey yok. Eğer Zeynep’in de kalmasına izin ve derslerinde çalışmasına yardımcı olacağınıza söz verirseniz, teyzemle, Zeynep’le birlikte evinizi toplar, toparlar ve istediğiniz anlarda da babanıza destek olur, bakarız, siz de okulunuza devam edersiniz, tabii Zeynep de...”

Kendisine düşünme, ya da söylemek istediklerini sıraya dizmesinin gerektiğini düşünmüş olsa gerekti, devam etti;

“Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler(22)! İnanan bir insansınız, biliyorum, eğer babanız için hak tecelli ederse(2), bizler için istediğiniz herhangi bir kararı siz verirsiniz. Ama bugünler için tekrar ediyorum, para-pul teklif etmeyecekseniz kalalım, yoksa…”

“Cümleni tamamlama Ziynet. Ne derseniz kabul, yeter ki yardımınızı esirgemeyin, hatta dileyin, ben yer yatağında babamın yanında yatayım, tüm ev, odalar sizin olsun, benimle kalın. Yeter ki siz huzurlu olun!”

Zühtü öğretmen sözü bitirmek gereğini hissetti (galiba);

“Eh! Konu anlaşıldığına göre, ben kızları evlerine bırakıp geri döneyim. Onlar da yarın sabah sizi okulunuza göndermek için hazırlıklı gelsinler, ya da getirmeleri gereken bir şeyler varsa, arabamla onlara yardımcı olmaya çalışayım, sabahtan dersim var, ancak öğleden sonra onlara hizmet edebilirim. Ya da daha sonraki gün derslerim öğlenden sonra, sabah ben alıp getireyim onları, ne gerekiyorsa satın almalarını da sağlayarak...

Para-pul önemli değil, karşılıklı olarak hallederiz. Zeynep gibi başarılı bir öğrencim olduğu için Hakk’a şükürlerimi sizinle de paylaşırım.”

“Her şey için şimdiden çok teşekkür ederim!”

“Dur! O kadar acele etme, kızları evlerine bırakıp döneyim, o zaman nasıl teşekkür etmeyi istiyorsan öyle teşekkür et!”

“Ellerinden öperim!”

“O kadar yaşlı mıyım yahu?”

Gittiler.

Allah’ın en şanslı, sabırlı, sevgili kullarından biri olduğuma inanıyordum.

Olayların kendi başlarına gelişmesi beklenemezdi, gözüm arkamda kalmaksızın doğru-düzgün devam ediyordum okuluma. Ekmek elden, su gölden olmasa da, Allah’tan sağlık, öğretmenimden ve evimdekilerden kolaylık, rahatlık verince mabut, bu iyiliği çok iyi değerlendirir zafer tavrındaydım, son sınıfa geçtiğimde.

Son yılımı özetlemem gerekirse kısaca;

Ailemdi gelenlerin üçü de. Öğretmenim de sık sık ziyaret eder olmuştu bizi. Zeynep büyüme çabasında, Zeliha acılarını unutma modunda ve en önemlisi Ziynet kendine bakma, yalnızlıktan kurtulmanın rahatlığı içindeydi.

Ziynet, o eski kararmışlığı, kısıtlı gülümsemelerini bırakmıştı, özellikle öğretmenim geldiğinde güzelleşiyor, daha çok gülüp mutlu mu oluyordu, ne? Yoksa bana mı öyle geliyordu?

Bir gece ansızın yitiriverdik babamı…

Mezardan dönerken Zühtü ve Ziynet el eleydiler, gözümden kaçmamıştı. Gözlerine baktım, öğretmen zaten zeki olmasa öğretmen olmaz, olamazdı. Ziynet’inse okuyamamış olmasına rağmen yadsınmayacak bir zekâsı vardı.

Benim gibi çalıştıkça öğrenen değil, Allah vergisi(3) olarak, aklını kullanarak, gazete okuyup televizyon seyrederek, hatta internetten ve öncelikle öğretmeninden öğrenmişti, öğrenmesi gereken çok şeyi.

Öğretmenim rica etmiş, yeni model bir televizyona sahip olmuştu evim. Bilgisayarım ve etrafa açılma imkânlarım vardı, o da yenilenmiş, sanırım ben derslerimi (biraz kaba kaçacak ama) “Mö!(2)” diyerek ineklerken Ziynet ve Zeynep de bilgisayarın kompetanı(1) olmuşlardı, öğretmenleri sayesinde.

Ve gördüğüm sahici idi, gerçekti.

“Acımız var, acelemiz yok, uygun gördüğünüze inandığımız an, açılıp izninizi alacaktık!”

“Bence bu izni hiç önemsemeyin, Bana en büyük mutluluğu ‘Acımız’ diyerek verdiniz, beni, ailemiz olarak gördüğünüz için verdiniz. Plânladığınız gibi yuvanızı kurun. Ancak âdettir(1), Zeliş’ten ve Zeynep’ten de istemen gerek galiba öğretmenim, hem aile adına…”

“Hiç olmazsa beybabamızın kırkı çıkaydı?”

“Erken yola çıkan yol alır, erken evlenen... (23) Neyse daha fazlası ukalâlık(1), bilgiçlik… Söyletmeyin beni.”

“Peki siz?”

“Allah Kerim! Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler, denmişti! Kısmetim varsa bir yerlerde, güzel-çirkin önemsiz, ben de mutlu olmayı denerim. Ama asla Zeynep ve Zeliş Teyzeyi terk etmeksizin, çünkü onlar bana Allah’ımın emanetleri…”

Ziynet ve Zühtü evlendi, yuvalarını kurdular. Ziynet eşinin ısrarı ile evi, yani gecekondularını içindekilerle birlikte, özel bir-iki eşyayı sahiplenerek sattı ve satış bedelinin tümünü çeyiz olarak Zeynep’in banka hesabına yatırdı.

Zeliş Teyze, Ziynet’ten geri kalmadı. Evlât saydığı ben ve Zeynep için, o da bir-iki hatırası olan eşyayı alarak, rahmetli kocasından kendine kalan evini sattı, artısını-eksisini düşünmeksizin ve o da bedelin tümünü Zeynep’in aynı banka hesabına yatırdı.

Dün cıbıl(1), cascavlak(1) bir kızken, bugün varlıklı bir kız olarak faiz denen tüm birikimlerini devam ettiği üniversitedeki yoksul arkadaşlarına hibe eden bir sponsor(1) olmuştu;

“Dünlerde ben de sizler gibiydim, yarınlarda sizler de benim gibi olursanız bugün sizler gibi olan yarınlarınıza el uzatın!” diyerek.

Mükemmel bir insandı Zeynep, hem insanüstü bir gelecek...

Üstelik kalbi boş, o kadar çok düşünce geçiyordu ki içimden.

“Var mı bir arkadaşın senin? Ablan gibi senin de mürüvvetini göreyim(2) ve varsa benim de bir nasibim, kör-topal her neyse, ben de onunla bütünleşirim!” dediğimde;

“Henüz okuyorum ağabey, sıkıldınsa ‘Git!’ de, Allah’a şükür param-pulum var şimdi, sana muhtaç olmadan bir ev alır, teyzemle yaşarım, ya da bir öğrenci yurduna kaydolur okulumu bitiririm!”

“Sakın ha! Ölümü öp! Seni ben gelin etmeden göçersem, gözlerim açık giderim sevgili Zeynep!”

“Bana çocuk yaşlarımda el uzatan, hâlâ çocuk gibi davranan ağabeyime ben bu hüznü yaşatır mıyım? Üstelik bunca seneden, bunca emeğinden sonra…”

“Ben bir insanım sadece…”

“Sen bir insansın sadece, karşılık beklemeksizin el uzatan…”

“Bak, belki bu şekilde tevazu(1) sınırlarında yanlışlığım olacağını bilir gibi hissetsem de, galiba ‘Haklısın!’ dememek için kendimi zorlamamam gerektiğini düşünüyorum.”

“Ne gibi yani?”

“Sen benim indimde(1) ilk kez okumak için yardım isteyendin. Oysa annemin ayakta durduğu müddetçe babam için o kadar çok yardımcı olacak insanımız vardı ki, annemi yitirdikten sonra bizi unutan. O arada sen de bana uzattın elini, bir çırpıda(4). Bu nedenle senin yerin tüm çevremdekilerden, yakınlarımdan ayrı…”

“Ne gibi?”

“Daha küçük bir çocuksun indimde, bilemezsin, anlayamazsın, büyümen gerek!”

“O halde büyüt beni!”

“Büyümek için o kadar acele etmesen!”

“O kadar acele ediyorum, ama üniversiteyi de bitirmek istiyorum.”

“Bitir öyleyse!” dedim...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykünün adını; “OKUL YARDIMI” demek yerine “OKUL İÇİN YARDIM” ya da “OKUL İÇİN YARDIMIN SONUCU” desem daha mı uygun olurdu ki?

(**) Mutahhare; Temizlenmiş, arındırılmış, şirkin kötülüklerinden ve putlardan arındırılmış mübarek yer. Peygamberimizin kabrinin bulunduğu yer. (Ravza-i Mutahhare; Şirkin yanaşmadığı, mübarek şahsın yattığı yer)

Zafer; Utku. Birçok emek ve tehlikeli uğraşmalar pahasına kazanılan mutlu sonuç. Galibiyet. Yengi. Kazanmış (Zafer Bayramı gününde doğan erkek ve kız çocuklarına verilen isim. Bazen; Üstünlük sağlamış, düşmanını yenmiş anlamında Muzaffer ismi de verilmektedir).

Zeliha; Su perisi. Narin.

Zeynep; Değerli taşlar, mücevherler, değerli olan her şey, süs (Ek bilgi; Zeyn süs demek aslında Müzeyyen; süslü demektir. Zeynep aynı zamanda “Babasının süsü” anlamını da taşır.)

Ziynet; Süs. Bezek.

Zühtü, Zühdi veya Zühti; Her türlü zevke ve dünyalıklara karşı koyarak, kendisini yalnızca ibadete veren.

(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.

Akademisyen; Üniversite ve benzeri yükseköğrenim kurumlarında eğitim veren, araştırma yapan, araştırmalarıyla ilgili olarak kendi alanına katkıda bulunan, o alanda başarılı olup, isim sahibi olan kişi.

Bıldır; Geçen yıl, bir yıl önce (Yerel bir söz).

Cıbıl; Gerçekçi bir deyişle, yöresel şive olarak; Cıbır. Orhan Veli KANIK’ın “Cep delik, cepken delik…” tarifine uygun geçim darlığı, yokluk çeken, çulsuz, yoksul, parasız, züğürt, yoksul, zayıf, cılız, işsiz, güçsüz, saçsız, terbiyesiz, şımarık. Eskiden kullanılan başka anlamları da vardır.

Daniska; En güzel, en iyi. Yasal. Katmerli.

Demirbaş; Bir yere ya da bir kimsenin üzerine kayıtlı bulunan, yitirilmemesi gereken ve resmi işlerde ya da o işte kullanılan, bir görevliden ötekine teslim edilerek devredilen eşya ve bu nitelikte olan şey.

Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.

Garibim; Çaresiz kalmış bir insan, masum biri, yanlışlıkları olmayacak biri için acıma sözü.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.

Hatip; Camide hutbeyi okuyan. Topluluk karşısında etkili, açık, düzgün bir şekilde konuşarak düşünceleri anlatan, duyguları açıklamada ve aşılamada yetenekli olarak konuşan konuşmacı.

Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

Horultu; Horlarken çıkarılan ses. Horuldama sesi.

İndimde; Yanımda. Benim için. Benim düşünceme göre. Nezdimde, katımda, bende.

İnme; Felç. Beyin krizi. Beyne kan akımının bozulması.

Kompetan; Uzman, yetkili, yetkin.

Kursak; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı torba biçimindeki organ. Bir kısım diğer hayvanlarda da kursağa benzer organ (Öyküde; mide anlamında kullanılmıştır).

Mescit (Mescid); Genellikle minaresiz, minberi olmayan küçük cami. “Tevazu ile eğilmek anlamındaki secde edilen yer” anlamında “Allah’ın evi” de denebilir.

Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.

Sergi; Göstermek, tanıtmak, satmak, toplamak gibi özel amaçlarla yapılan iş. Cami ve ibadethanelerde para toplamak için serilen kilim vb.

Sponsor; Finanse eden, destek sağlayan, arka çıkan, kefil olan, koruyan, himaye eden. Kendini tanıtmak ya da yalnızca desteklemek amacıyla, bir sanat, kültür, spor vb. etkinliğinin giderlerinin tümünü ya da bir bölümünü bir tür bağış olarak karşılayan maddi destek ve para sağlayan kimse ya da kuruluş.

Tevazuu; Gösterişsizlik, yalınlık, alçakgönüllülük.

(2) Açlıktan Nefesi Kokmak; Hiçbir varlığı olmamak, yoksulluk içinde olmak.

Ahkâm Kesmek; Bilgisiz, yetkisiz olduğu konularda kesin yargılar vermek.

Avuç Açmak; Yardım istemek, dilenmek, para istemek, ya da para ister duruma düşmek.

Ayaza Çekmek; Kışın (Havanın) kuru soğuğunun artması.

Donatmak; Birinin giyimini, kuşamını sağlamak, süslemek. Bir şeyin ihtiyacının karşılanması, iyi iş görebilmesi için gereken nesneleri, alet,  gereçleri temin etmek, vermek.

Dört Dönmek; Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, çare aramak.

Eda Etmek; Davranış, tavır, vermek, ödemek, yerine getirmek.

El Vermek; Birine yardımcı olmak, yardım etmek. Tarikatlarda mürşide, müride, başkalarına yol gösterme izni vermek.

Gafletinde Bulunmak; Önemsiz işler yapmak, yanlışlıklar yaşamak, bunlarla ilgili teşebbüslerde bulunmak (Eden kendisine eder. Yapan bulur ve çeker. Unutma kazanmak koca bir ömür ister. Kaybetmeye ise bir anlık gaflet yeter.   Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ)

Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…

Hak Tecelli Etmek; Ölmek. Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

Hem Nalına, Hem Mıhına Söz Çakmak (Vurmak); Birbirine karşıt (zıt) olan iki pozisyon için de söz söylemek, desteklememek ve çatmak. Her ki taraftan da olmadığını, iki tarafı da desteklemediğini belli etmek.

Huylu Huyundan Vazgeçmemek;  Bir şeyi huy edinmiş bir kimseyi bu huyundan vazgeçirmek için ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın olumlu bir sonuç alınamaz. Kişinin huyunu değiştirmesi kendi gayretine, içine dönük hesabına bağlıdır, anlamında bir söz.

İstiflemek (İstif Etmek); Genellikle aynı türden malları üst üste, düzgün bir biçimde yığmak. Dizmek, sıralamak. Stok etmek. Stoklamak.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Mölemek, “Mö” Demek; İnek gibi bağırmak dense de ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır (Ders dışında hiçbir şeyle meşgul olmamak, çok ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek).

Mürüvvetini Görmek; Evlâdının mutluluk verici günlerini görerek sevinmek. Evlâdının kendisine hizmet ve yardım etmesiyle rahat bir yaşam içinde olmak.

Salâ Verilmek; Essalat, Salât Verilmek. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde bilen biri tarafından okutturulan dua.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sevabına El Uzatmak; Sevap kazanmak, sevabına erişmek, ulaşmak, kavuşmak için birine yardımcı olmak, himaye etmek, elinden tutmak.

Sıvazlamak; Bir şeyin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.

Tavaf Etmek; Kutsal bir şeyin çevresini törensel olarak dolaşmak. İslamlıkta hac zamanı Kâbe’nin çevresini belli dinsel kuralları yerine getirerek dolaşmak.

Zonklatmak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın, bedenin herhangi bir yerinin  nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancımasının şeklen gösterimi.

(3) Aklı Evvel; Akıllı, her şeyi bilir geçinen, bilgiçlik taslayan, densiz, münasebetsiz, sağduyu sahibi olmayan, aslında bir b.k’tan haberi olmayan kimse anlamında kullanılan bir söz.

Allah Muhafaza; Allah korusun!

Allah Vergisi; Bir insana yaratılışında Allah’ın verdiği yetenek, zekâ, akıl vb. özellikler.

Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar.

Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz. Olağandan, umulandan, ya da gerekenden, çok şeyden az.

Bayat Espri; Miadı dolmuş, tatsız, çok kişinin bildiği espriler. Örnek; “Nur İçinde Yatsın!” yerine “Nuri Çin’de yatsın!”  ya da öyküdeki gibi!

Bir Çırpıda; Hemen, çabucak, ele alır almaz, bir davranışta.

Cinsi Sapık; Kadınları taciz edip rahatsız eden ve bunun yanında erkeği tahrik edip kuyruk sallayan tipler.  Yurdum insanı tarafından seksüel sapkınlar için kullanılan tanımlama.

Çamur Deryası; Her tarafı çamurla kaplı.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Gözü Tok, Gönlü Tok; Gözü malda olmayan.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.

(4) Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin… (Bir not; Çok kişi son satırdaki ilk kelimeyi maalesef  “Söyle” olarak söyler ki yanlıştır.) Yunus EMRE

(5) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, İyi Huylu Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır. Yapılan bir araştırmaya göre köpeklerin, idrar kokusundan bu kanser türünü tespit ettikleri ifade edilmiştir. Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.

(6) Ağrı-Sancı; Çok zaman ağrı ve sancı karıştırılmaktadır. Buna ait yorum şöyledir; Ağrı sert bir karakterdedir. Bacağınıza bir tekme yerseniz ağrı duyarsınız. Ama sancı daha başkadır. Meselâ ishal olduğunuz veya ani bir dışkılama ihtiyacı duyduğunuz zaman karnınızdaki his sancıdır. Yediğimiz bir şey dokunduğu zaman “Karnım ağrıyor!” deriz fakat burada olan ağrı değil sancıdır. Eğer karnınıza biri sert bir çimdik atarsa burada olacak şey ise ağrı olacaktır. Romatizmalı mafsallar ağrır. Pnömoni (zatürree) esnasında göğüsün yan tarafına gelen ise sancıdır.

(7) İllâllah Demek; Çok bezmiş olmak, sıkılmak, bıkmak, yeter artık demek!  (“Lâ ilahe illâllah Muhammedin Resul Allah” şeklinde olursa; Kelime-i Tevhit olarak “Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammet onun elçisidir” anlamını taşır. Kelime-i Şahadetle karıştırılmamalıdır. Kelime Şahadet; “Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve Eşhedü enne Muhammedin abduhü ve resuluhi” şeklindedir ve “Şahadet ederim ki; Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şahadet ederim ki Muhammet onun kulu ve peygamberidir” anlamındadır.

(8) Türk halkının % 60'ı aptaldır! dillerimize pelesenk olmuş sözdür. Aziz NESİN (Mehmet Nusret NESİN), 1982 Anayasa Referandumu sonrası bir panelde referandum sonucunda Kenan Evren’e % 92 oranında oy verilmesi sonrasında; “Türk Halkının % 60’ aptaldır!” demiş. Daha sonra, sözlerinin anlamı sorulunca, Sivas Madımak Olayları patlak verince referandum da verilen oy oranını kastederek; “Aslında % 92’si diyecektim, ama vazgeçtim!” demiştir. Daha sonraki bir sohbette ise bu oranın hakaret niteliği taşıdığı ifade edilince; “Değiştiriyorum, Türk halkının % 40’ı aptal değildir!” yahut da; “Türk milletinin % 40’ı akıllıdır!” demiştir. Ancak Atatürk'ün 29 Ekim 1933 de 10 yıl Nutkunda söylediği “Türk Milleti; zekidir, çalışkandır” deyip sonunda “Ne Mutlu Türk'üm Diyene!” sözüyle ters düştüğü için üzüldüğümü de belirtmem gerek.

(9) Gobalak Ömer; Türkiye’mde Bilecik İli Merkez Bekdemir Köyünde yaşamış ve yaşamaktadır. Tek fark benden küçük yaşta olmasıdır ki, öyküye katkı yapsın istedim (Gobalak; Kurumuş çam kozalağı, iki kulplu testi, demektir).

(10) İyilik Üzerine Bir-İki Kur’an Ayeti; Kur’an’da 70-80 civarında iyilik üzerine ayet bulunmaktadır. Dini bir konuya öykü içinde yer vermek abes olsa gerek. Ancak mealen de olsa kısa örnekler vermek gerekirse; “2 (Bakara) /195 Allah iyilik edenleri sever, 3 (Âli İmran)/134 Allah işini güzel yapanları sever, 5 (Mâide) /93 Allah rızasına uygun davrananları sever ve 11 (Hûd) /115 Allah güzel iş yapanların mükâfatını yitirmez” ayetlerini sayabiliriz.

Her gün birine iyilik yap. İyilik yapamıyorsan, hiç tanımadığın olsa da birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri elinden gelmiyorsa, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy. HADİS

(11) Sabırla Koruk Helva (Üzüm), Dut Yaprağı Atlas Olur; Sabretmesini bilen kimse, olmayacak gibi görünen işlerde bile başarıya ulaşır.

Sabreden derviş, murada erermiş! Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz.

(12) Yol, küçük bir adımla kapının önünden başlar, başka kapılara kadar uzanır Bazen çok uzun gelir çilelidir, âdeta sonu gelmez. Bazen de sarıp sarmalar bizi, menzile yetiştirir. Sözün aslı; “Binlerce kilometrelik yol, atılacak tek adımla başlar.” Lao TZU

Neyi yapabiliyorsan, yapabileceğini hayal ediyorsan, başla! Johann Wolfgang Von GOETHE

(13) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(14) Yanlıştan dönmek erdem; Sözün aslı; “Akıllı adam yanlışta ısrar etmez, yanlıştan dönmek de erdemdir.” Bir işte yapılanın yanlış olduğunu anlayıp yeni bir uygulamaya geçmenin gerekliliği.

(15) Gökyüzünün başka rengi de varmış! / Geç fark ettim taşın sert olduğunu. / Su insanı boğar, ateş yakarmış! / Her doğan günün bir dert olduğunu, / İnsan bu yaşa gelince anlarmış... Cahit Sıtkı TARANCI “YAŞ OTUZ BEŞ”

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(16) Tavşan Sidiği Denize Kâr; Aslı; “Farenin sidiği denize katık” şeklindedir. Bazı faydaların işe yaramadığının anlatımı.

(17) Şüphe Dağları Bekliyor; Söz şüphe için söylenmiş gibi görünse de “Korku Dağları Bekliyor!” şeklinde daha uyumlu bir beden kazanır. Çünkü korku varlığını her yerde duyurur ve herhangi bir nedenle yapacağı iş, yazacağı yazı, girişeceği bir eylem de haklı veya haksız olarak verilecek cezadan korkan kimse o işi yapmaktan çekinir. Zulümden, cezadan, şüphelenmekten korkarcasına dağa kaçar gibi yaşadığı ortamdan kaçar, uzaklaşır, saklanır, gizlenir ve eğer o şekilde yaşamaya yaşamak denilebilirse yaşamaya çalışır,  yaşar, yaşlanır.

(18) Yıldızı Kaymak; Öyküdeki anlamı; Ölmek (Her insanın gökyüzünde bir yıldızının olduğu varsayıldığından, yıldızın kayması, o yıldızın sahibinin her kimse, her neredeyse önemsenmeksizin yaşamdan uzaklaştığının ifadesi olarak düşünülür). Yıldız Kayması; Aslında bilimsel olarak atmosfere çok yüksek hızla girip yanan göktaşlarıdır. Göktaşı yağmuruna neden olan taşlar çok yüksek hızlarla hareket ettiklerinden genellikle göz açıp kapatıncaya kadar yok olurlar.

(19) Düşenin anası ağlarmış; Sözün aslı; “Deveden düşenin anası ağlamamış, eşekten düşenin ağlamış” şeklindedir. Türkçemizde bazı bazen; “Düşenin anası ağlar! Düşenin dostu olmaz!” Bazen de; “Düşene bir tekme de sen vur!”  şeklinde de söylenmektedir. Ancak şu sözü de unutmamak gerekir kanısındayım; “Düşene sevinme! Zamanın sana ne sakladığını bilemezsin.” Hazreti ALİ

(20) Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez; İnsan, başı gerçekten dara düşmedikçe çalışıp da sıkıntıları varsa çare bulmaya kalkışmaz. Ancak bunu yapma zorunluluğu hissettiğinde, bunaldığında umulmadık yerden yardımın gelebileceğinin atasözü olarak ifadesidir.

(21) Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve devam ettirecek sizsiniz… Öğretmenler; yeni nesli, cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve öğrencilerini sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Mustafa Kemal ATATÜRK

(22) Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI

(23) Erken Kalkan Yol Alır; Yapacakları işe erken girişenler kazançlı olurlar, işlerinde ilerlerler. Er Evlenen Döl Alır (Atasözü); Erken evlenenlerin ise çocukları erken olur, şeklinde bitişik olarak da kullanılır.