Yaşamında bugüne değin, akıllı-uslu(1) bir tatil yapmamıştı adı İklim olan genç adam. Evli-barklı olan arkadaşlarından biri “Tek başına pek çekilmez, ama bir dene istersen!” diyerek reklâmını yapmıştı, bir yıl önce borç-harç, taksitle tatil yapıp, oyulduğu ve taksitlerini hâlâ oflayarak-puflayarak(2) ödediği, yaptığını zannettiği deniz seyahati ve tatilinin.
Eklemişti de;
“Kim bilir belki kısmetin açılır, zengin bir genç kızın yüreğini hoplatırsın, ‘Bekârlık sultanlıktır!’ değil, ‘Evlilik sultanlıkmış!’ deyip yaşını, yaşamını, geçmişini unutup, geleceğini yaşarsın! Üstelik hesaplı da…
Her ne kadar biz ayarı tutturamayıp, eşi-dostu gönüllemeyi düşünüp de oyulmuş olsak da senin için bir sakınca olmayacağını düşünüyorum, dönüşte bana hediye edeceğin bir litrelik bir şişe viski dışında...”
Durup durmaksızın anlatma heyecanı içindeydi;
“Limanlarda duraklar var, otel bedeli ödediğin hesabın içinde, sabah-akşam gemide yemek, öğlenleri istediğin bir yerde, ha dersen ki; ‘Ben gemide dinlenirim!’ diye sandviçler ucuz, Türkiye’ye göre pahalı gibi görünse de…
Nefsini köreltirsin(2), akşama her şey dâhil nasıl olsa. Tek görülebilen, belki de kusur, ödemeleri yapman gerekenlerin para biriminin Euro olması. Bu da kadı kızında kusur(1), olacak o kadar!”
Seyahate bu nedenle çıkmıştı, gemide, çevresinde analı-babalı çok kız vardı. Tam anlamıyla Bakımsız Tarzan(1) tipinde üstelik çekingen bir mizaca(3) sahip olduğundan dolayı geminin havuzunda gündüzleri pek görünmek istemiyordu.
Gecenin ilerlemiş saatlerinde âşıkları ürkütmemek tavrıyla kenardan-köşeden, sabahları cümle-âlem(1) güzellik uykularının(1) uzatmalarını tüketiyorken havuzu taşırıyor, sonrasında şezlongunda şekerleme yaparken(2), göz banyosu(2) yapmaktan da geri kalmıyordu, hani arkadaşının tavsiyesine uygun olarak; “Ya tutarsa” anlamında.
Ancak gördükleriyle ilgili olarak düşüncelere dalınca, bunun mantıksız bir girişim olacağı düşüncesiyle beynine çeki-düzen vermeye(2) çalışıyordu. Öyle ya, eti neydi, budu neydi, bu zengin bebeleri ile aşık atabilir(2) miydi? Mümkün değildi! Kendi dünyasında yaşamak en uygun fikirdi ve felsefesine göre; “Gerçekten bekârlık sultanlıktı!”
Ve bir bakıma yıllardır ayrı yaşayan anne-babasının ilhamı(3) ile çekiniyordu, kendine itiraf etmesi zor olsa da...
Gerçek şuydu ki gerçekten, iyi bir aileden gelmiyordu İklim, her ne kadar arkadaşı methiyelerle kefil gibi görünse de çocuk yaşlarında anne-babası ayrılmış ve annesiyle yaşamıştı yıllar boyu.
Anne ve babasına ek olarak erkenden evlenerek anne evini terk eden ablası da ilerleyen zamanda annesi gibi aynı kaderi paylaşmıştı, annesinden farklı olarak çocuk sahibi olmaksızın ve annesiyle yaşamaya devam ederek. Bu; kendisi için ikinci handikaptı(3).
İlgilenmemiş olsa da, ilgilendiğini hissettikleri, ya da arkadaşlarının gösterdikleri aday adayları bile daha ilk tanışma çayı içimlerinde, soruşturmalarının sonucu olarak, saklamak mecburiyetinde olmadığı gerçekleri gerekçe gibi göstererek “Bana doyum olmaz!” tavırlarında uzaklaşıyor, uzaklaşıveriyorlardı. Sadece yanından değil, çevresinden bile…
Şansı yoktu yeryüzünde, hele ki şimdi, tüm olumsuzlukların yaşandığı ve bu seyahatte pişmanlığının bininin bir para olduğu ortamda.
Kendine yasaklar koydu İklim. Gidilen yerlerde karaya ayak basmıyordu hiç. Herkes gidince o koskoca havuz sadece kendinin oluyordu! Birilerine iki-üç lokma bir şeyler ısmarlıyordu; bisküvi, gofret, çikolata cinsinden.
Ancak titizdi; “Aman domuz yağı falan olmasın!” diye tembih etmeyi de unutmuyordu, siparişi verdiği kişiye. Yahut da oruç tutuyordu(!) akşam yemeğine değin.
Geceleri kamarasının penceresinden mehtabı, yakamozu(4) dalgaların musiki gibi sessizliğini üleşiyor, içinden geçenleri kelimeler haline getiremeyip dizeler halinde gerçekleştirmeye çalışıyordu, şairlikle hiç ilgisi olmasa da, müteşair(5) gibi.
“Yakamoz için
Aya ihtiyaç duyuyorsan
Sen de ihtiyaç duyuyorsundur,
ihtiyaç duyman gerekene
-bence-
Hani nasılsa
Onu da sen bil!(6)”
Devam ediyordu yolculuk kendince monoton çevresindekilerce ahenkli ancak bir noktaya kadar.
Bir ara kamarasında, uyur-uyanık arası dinlenmeye çalışırken bir sarsıntı hissetti, deniz sanki havalandırmıştı gemiyi, denizin altından kopup gelen bir güç, gemiyi kaldırdığı gibi oturtma gayretindeydi.
Okuduklarına göre bunun tsunami(7) olması mümkün değildi, olsa olsa tsunami yavrusu(!) veya çocuğu(!) olabilirdi! Belki de bir deprem...
Güpegündüz ve bağırış-çağırışlarla bir şeylerin ters gittiğinin belirtisi gıcırtılarla filikaların(3) indiğini duyması, sonra görüp şahit olması...
Yaşamdan beklediği hiçbir şey yoktu, gemi yavaş yavaş yana doğru kaykılırken, bu duruma gemicilikte her ne deniyorsa bilmemesine rağmen, kendince bu geminin alabora(2) olmaya gayretinin(!) belirtisi idi, geminin batmasının mukadder(3) olduğunu düşünüyordu.
Çığlıkların, seslerin denizi inletip ürkütürcesine gökyüzüne doğru yükseldiğinin farkındaydı. Filikalara doluşanlar endişeli olmakla beraber, bir bakıma kendilerini emniyete almış olmalarının memnuniyeti, hatta mutluluğu içinde gibiydiler.
Kaptan devamlı olarak düdüğü çalıyor, anonslarla(3) yardımcı olmaya, yolcuları sakinleştirmeye çalışıyor, yan tarafında oturmuş genç bir adam bir şeyler üzerinde çalışıyor, İklim dünyayı umursamaksızın, koşuşturanlara nispet yaparcasına(2) şezlonglardan birine, hatta ikisine yayılmış, cankurtaran yelek ve simitlerini üleşenlere bakıyordu.
Anlayamadığı bir gürültü oldu tekrar, gemi biraz daha yana doğru kaykıldığı yöne doğru biraz daha eğilirken. Muhtemelen farelerin oluşturduğu bir tepki olsa gerekti bu, malûm batan bir gemiye önce fareler terk ederdi(8), sonlarının ne olacağını bilmeksizin.
Kaptan, köşkünden bağırıyordu;
“Gemiden uzaklaşın, anafor(3) sizleri dibe çekmesin!” ya da benzeri bir şekilde. Mutlaka bildiği, yaşadığı bir şeyler olsa gerekti, yaşamının öncesinde. İklim kendisi de fark ediyor, ama kesinlikle bilmiyordu. Kaptan yeniden talimat vermeye başlamıştı;
“Görevliler, sizler de kontrollerinizi tamamlayın ve gemiyi terk edin.”
“Ya siz?” demeye cesareti yoktu kimselerin, çünkü kaptanlar gemileri ile yaşar, gemileriyle ölürlerdi.
Görevlilerden bir fark etmişti İklim’i;
“Siz?” dedi sorarcasına;
“Yerim rahat, dünya için fuzuliyim(3) ve yaşam umurumda değil!”
Gemiden ayrılmamak, kaptanla aynı kaderi paylaşmak, tereddüt içinde olan kamarot(3) için inanılmayacak bir şey gibiydi yaşadığı.
“Bazen sarsılır gökyüzü
bazen kararır toprak
bazen yanar su
bazen donar ateş…
Bazı bazenlerde
bazenler de şaşırır!(9)”
Yüzme bilmesine rağmen can yeleği takan kamarot kendini denize bıraktığında fark etti İklim, merdiven altına gizlenmeye çalışan daha önce simasını(3), görüp görmediğini hatırlayamadığı, tiril tiril titrediği(2) uzaktan olsa bile belli olan genç kız, ya da kadını. Yanına yaklaşıp;
“Neden?” dediğinde o genç kız kendisini yumruklayarak;
“Bırak beni!” demeye çalıştı.
Onun telâş ve endişesinin korkudan olduğunu anlamıştı İklim. Bu durumda yapılacak en iyi ve güzel şey, aklını başına devşirmesi(2) için dövmek olsa gerekti. Haşmetli, güçlü “Allah yaratmış!” demeksizin Osmanlı Tokadı(1) denecek, sonrasında da kendine teşekkür edeceğini umduğu bir tokat atmaktı, attı da genç kızın suratına.
Genç kız, dünden hazırlıklı olmuş olsa gerekti bayılmak için. Anında bayıldı. Üzerinde kısa kollu bir gömlek, ayağında pantolon ve parmak arası sandaletler vardı. Dokunmadı.
Bir can yeleği bulup şişirip koltuk altlarından geçirirken engelleyemediği sapıklık düşünceleri için utandı, iğrendi(2) kendinden, sonrasında bir de cankurtaran simidi takarak kucaklayıp denize attı genç kızı.
Yana yatan geminin denize en yakın kısmından motorlar çoktan durmuş olduğundan atmasının bir sakıncası yoktu, tek sakınca geminin yaratacağı dibe çöküşteki anafordan en kısa zaman içinde uzaklaşmaktı.
Tişörtünü çıkardı, her neden gerektiyse. Bir Karadeniz çocuğuydu, her ne kadar şivesi(3) konusunda İstanbul çocuğu gibi “İstanbulluyam!” dercesine kusurlu idiyse de. Aslında bu taklidi bile bile yapıyordu, bir televizyon programında hanzonun(3) birine “Nerelisin?” diye sual soran spikere o kişinin “İstanbulluyam!” demesini tekrar edercesine.
Oysa eğitimi gereği Türkçesi, kimsenin tenkit edemeyeceği kadar düzgün, tumturaklı(3) ve anlaşılır idi, hatta eğitimini aldığı yabancı diller bile, İngilizce başta, Almanca, İspanyolca ise ele muhtaç olmayacakmış gibi.
Yaşamının her çeşidinde, devresinde ya da bölümünde “Benim” diyen kimse eline su dökemezdi(2) İklim’in. Türkiye çapında, Uluslararası başarıları yoksa da Evvel Allah Boğazı, Manş’ı, Cebelitarık’ı birkaç kulaçla geçerdi, abartısız. Akıntı şöyleymiş, dalgalar böyleymiş, rüzgâr şöyleymiş umursamaksızın.
Bu nedenle o girdaba(3) yakın olmaksızın en yakın şekilde genç kızın yanına balıklama atladı, onun su yüzünde olan bedenini başından tutup göğsüne yaslayarak, filikalara doğru değil, gündüzün gün batımına döndüğü evrede(3), yıldızlar gibi görünen ancak karanlıklarda ışıldamaya uğraşan yere doğru kulaçlamaya başladı, denemek için, neresi olduğunu bilmeksizin.
Oldukça uygun mesafe olduğuna kanaat getirip de geriye dönüp baktığında ne gemi ne filikalar ne de insanların hiçbiri yoktu. Ya “İmdat!” çağrısına uyup da kazazedeleri(3) kurtaran gemilerin seslerini duymamıştı, ya da aşırı yorgunluğunda yitirilenlerin seslerinin kulağına ulaşamadığını düşünüyordu. Ama o genç kız ve kendisi yaşıyorlardı, nefes alışlarından belliydi.
Yükü olmasa, o kadar mesafe için; “Bana mısın?” demezdi İklim, ama gemiden kendilerinin de eğer diğerleri kurtarılmışlarsa ki buna yürekten inanıyor, inanmak istiyordu, kendilerinin de kurtarılmak için o kadar uzaklaşmalarının mantıksız olduğunu tembih etmeğe çalışıyordu beynine.
Ve bunu kendine, yani beynine anlatamamanın hicranını, ıstırabını, her ne denirse onu yaşar gibiydi.
Sonuç; “Ya bu deveyi güdecek, ya da bu deveyi güdecekti!” kendisine emanet edilmiş gibisine artık o yaşattığını sandığı “Genç bir kız” dediği için.
Nihayet karaya varmışlardı, adını, sanını, neyin nesi, kimin fesi(1) olduğunu bilmedikleri adaya. Mutlaka yaşayanlar olmalıydı, dünyanın hangi bir yerinde hayat yoktu ki, sömürge olsa da.
Işıklar kaybolmuş, deniz içinde terlemişti İklim.
Genç kız ayılır, kendine gelir, belki de denizde denizin suyunu yuttuğundan “Su!” diyerek, ağlar gibiydi. Kendisi de yorgundu “Su!” diyerek. Ola ki su buldu, nasıl getirecekti ki genç kıza bulduğu suyu? Elinde yoktu ki bir şeyler, ağzına doldursa, bakalım kabul eder miydi öpercesine, suyun merkezine götürünceye kadar sabırla.
İlk defa utanmaksızın alıcı gözüyle baktı(2) genç kıza. Yüzü çok güzeldi, elleri, ayakları düzgün ve boyasızdı. Deniz çözmüş olabilir miydi boyalarını? Hiçbir eylem hakkında bilgisi olmayan cahil kafasıyla bilmesi mümkün değildi.
Islak gömleğinin altındaki sutyenine kaydı gözleri, isteyerek mi, istemeyerek mi olduğuna beyninin hükmedemediği. Göğüslerinin iriliği belli oluyordu,
Bugüne kadar gerektiğinde hep satın almıştı, şimdi de bedava(!) olarak yanında, yanı başında idi. Anında utanç duymayı bilmeksizin.
Utandı ama. Tanrının kendisine bir emaneti gibi yorumladı ve düşüncelerini tepkisi olarak genç kıza attığı tokadın daha usturuplusunu(3) vurdu kendi suratına ve sonrasında iki elini yumruk yaparak kafasının iki yanına sarf etti, utanmazlığını, edepsizliğini cezalandırmak istercesine!
Deniz kıyısında ayaklarına hâlâ sular çarpmaktaydı genç kızın. Çarşaf gibiydi deniz, sütlimandı(3). Herkesin kurtulduğu inancını, dünyanın kendilerinden habersiz olduğu düşüncesini yaşarken sırtına aldı, bacaklarından tutarak “Varsa” diyerek yengeçlerden, denizyıldızlarından, martılardan korumak istercesine...
Allah’ın bilinmeyen bir adasında, kuş uçmaz, kervan geçmez(1) diye nitelendirdiği bir yerlerde güzel, hem çok güzel bir kızla dermanının(3) sonunu tüketecek olsa da su bulma çabasında idi İklim. Denizden kurtarmıştı genç kızı, ama karadan kurtaramamanın perişanlığını yaşıyor gibiydi.
Kulağına bir dere, çağlayan sesi ulaşmış gibiydi, kulak kesildi yerinde hareketsiz durarak. Adımlarını sıklaştırdı o yöne doğru, koşar gibi, koşarcasına, sırtındaki yükün ağırlığını hissetmeksizin, bir sprinter(3) gibi.
Çevredeki ağaçlarda yeşilin tüm renkleri egemendi koyulu-açıklı, dikenli-yapraklı ve koyu-açık kırmızı, büyüklü-küçüklü meyvelerin neredeyse dallarının yerlere değdiği...
Genç kızı sırtından indirdi suyun kenarında.
“Su, diyordun, al sana su, hepsi senin!” deyip avucuna aldığı iki damla suyu önce içti, sonra avucuna doldurduğu suyu genç kızın yüzüne serpti.
“Su!” diyen genç kız, önce başında dikilene, sonra suya bakıp tüm bedeniyle gömüldü suyun içine.
İklim, o kırmızı meyvelerden toplama gayretindeydi avuçlarına; kiraz, vişne, dut gibi. Biraz topladı yeterli görmedi, birkaç tanesini cebine koydu, sonra avucundakilerin hepsini genç kıza ikram etti, bir tanesini bile kendisine ayırıp saklamadan.
İkisi de birbirine bakıyor, tek kelime bile dökülmüyordu dudaklarından, bir bilmedikleri yabancı adada birer başlarına dillerini unutmuş gibiydiler.
Genç kız ikram edilenlerin hepsinin kendisinin olmadığı inancıyla, belki de yaşamak zorunda kaldığı şok(3) nedeniyle konuşmasını unutmuş gibi; İklim'e “Aaa!” diyerek ağzını açmasını emretmiş(!) ve yıkadığı o kırmızı meyvelerden birini ağzına uzatmıştı.
Şımarmıştı İklim, ya da nasıl adlandırılırsa. Yerinden doğrulmuş, aynı meyvelerden bir kaçını daha toplayıp genç kızın avucuna boşalttıktan sonra, lisanını unutmuşçasına, ya da birbirinin lisanını bilmiyormuşçasına ağzını açıp göstererek “Aaa!” demişti.
İki yudum su ve bir genç kızın elinden yedikleri yetmemişti İklim’e. Susuzluğunun son kertelerinde(1) idi ve balıklama atladı gölet(3) birikintisi gibi olan suya. Bunda genç kızın yarı beline kadar su içinde olmasının ve gösteriş yapma isteğinin etkisi olsa gerekti.
Oysa genç kız bağdaş kurarak oturmuştu, ayakta değildi, yarı beline kadar su içinde gördüğünü sandığı tarif içinde. Bu da İklim’in haşmetli bir şekilde tabandaki çakıllara kafasını vurmasına neden olmuş ve bir yudum su bile içemeden “Of!” ile “Uf!” arası bir sesle su yüzüne çıktı. Bu kez kendisini “Bakımsız Bir Tarzan” gibi hissetmiyordu, nedense?
Genç kız yanına geldi ve ilk kez konuştu;
“Beni kurtaran kahramanım uf olmuş, öpeyim de geçsin!” diyerek alnını öpmeye çalışırken, İklim tam sırası diyerek, “Aaa!” diyerek dudaklarını göstermiş, genç kız da;
“Mademki çok ısrar ettin, öpeyim de tüm acıların geçsin bari!” dediğinde İklim de dile gelmiş;
“Hiç de ısrar etmedim, üstelik bu öpüşün sevgi değil, minnet(3) öpüşü olduğunu biliyorum. Gene de minnettarım, çünkü mutlu oldum, teşekkür ederim güzel kız…”
“Minnet öpücüğü ise neden cevap verdin peki?”
“Sevgiye, şefkate(3) muhtaç olmuş, olabilir miyim acaba?”
“Günlerce saklan, kimselere görünme, sonra korkudan ödü patlar gibi olan beni bayılt ve kurtar...”
“Bakın hanımefendi...”
“Nisan efendim! Hani şu çok kısa süren yağmurlar gibi…”
“Peki, Nisan Hanımefendi!”
“Sadece Nisan, bir de eklentisi var Kuzey olarak, ailemin neden eklediklerini bilemediğim! Özel olarak Nisan!”
“Nisan Kardeşim!”
“Kendini zorlama. Adım Nisan. Ne de olsa yaşama dönmüş iki kazazedeyiz, kim bilir ne kadar sürecek? Telâşlanma tipim değilsin. Hem ben öcü(3) de değilim. Sen de herhalde bir öpüşte bana âşık olacak değilsin, ya?”
“Emin değilim, ama beni bil isterim, ola ki yanılmanı istememe rağmen. Benim annem ve ablam eşlerinden ayrıldılar. Yani kısaca nemrut(3) bir aileden geliyorum. Bu nedenle sakın ola yanlışlıkla beni gönlüne hapsettiğini, hapsedeceğini düşünme olur mu Nisan Kardeş?..
Pek söylemeye niyetim yoktu. Ağabey-Kardeş gibi nasıl yapacağımızı, nasıl yaşayacağımızı plânlayalım, araştıralım.”
“Gönül konusu benim bileceğim bir şey kardeş, hem adın ne senin?”
“Önemsiz! Nasıl olsa bir türlü ateş yakarız, geçen bir gemi bizi görür, sonrasında sen yoluna ben yoluma. Güzel denecek hatıralarla birbirimizi unuturuz!”
“Ya unutamazsam?”
“Oh! Ho! O senin hüsnü kuruntun(1), varlıklı ve dünyanın en güzel kızı...”
“Diyorsun!”
“Evet! Ve ben çulsuz ve sadece korkunu yenen bir yabancı!”
“Peki, diyelim ki öyle olsun! Ancak varsayalım ki kurtulduk, seni sahiplenmek için iftira edeceğim aklından geçmiyor mu senin, hani meselâ?”
“Saçmalama(2) lütfen! Beni neden isteyesin ki? Hadi biraz güneşe çıkalım, üstündekiler kurusun. Böylece hem kuruntularımızdan(3), hem de saçmalıklarından da kurtulursun, gerçek yaşamına dönersin belki.”
Yutkundu İklim. Daha sonra yapmalarının gerekliliğini anlatmak ister gibi. Tamam, su vardı, meyveler vardı, ola ki izcilikte öğrendiği gibi ateş de yaktı, peki sonrası…
“Bu mübarek(3) yerin içlerine doğru yürüyelim. Adın Kuzey olduğuna göre vardır bir yön bulma maharetin(3), en kötü ihtimalle gene buraya döneriz, bir şeyler bulamaz, karşılaşamazsak…
Nasıl olsa bizi arayan yok, soran yok, belki de boğulup öteye yönlendiğimizi düşünenler bile olabilir…
Adlarımız Nisan ve İklim olarak ‘Ölenler Listesinde’ olmasa bile, ‘Kaybolanlar Listesinde’ mutlaka vardır ve ‘Allah'tan umut kesilmez!’ modunda ‘Aramalara devam edilmektedir!’ gibi haber listelerinde gözüküyoruzdur…
Belki de resimlerimizle, tabii ki senin için; ‘Vah! Vah! Çok güzel kızmış! Tüh! Tuh! Yazık olmuş!’ ya da ailen; ‘Canımız, ciğerimiz, bir tanemiz! İçimiz yanıyor!’ diye dövünüyorlardır. Her neyse deniz engin, çarşaf gibi durgun, uzaklarda bir şeyler gözükmüyor. Hadi şöyle güneşe bakarak bir yöne doğru gidelim, ne dersin!”
“Kuzeye, ancak abuk-sabuk sözlerle(1) saçmalamaman kaydıyla...”
“Tahmin etmiştim. İyi ki Nisanda değiliz, ya da Nisan ayı civarlarında. Eminim, harekete geçmemiz için ‘Nisana kadar bekleyelim!’ derdin. Ailenden Allah razı olsun, iyi ki ismine ek olarak Kuzey ismini eklemişler…”
“Her mevsimin kendine göre özelliği var. Sanırım ailen sana İklim demekle bunu söylemek istemiş olsalar gerek!”
“Hayır! Evlenip ablamın doğumundan sonra değişken bir hayat yaşadıklarında ben dünyaya geldiğim için bana bu ismi uygun görmüşler.
Ve de netice; boşanma! Anlatabiliyor muyum? İrsiyet(3) ve ben bu yalnız yaşama mahkûmum!”
“Hiç mi gönlüne uygun biriyle karşılaşmadın?”
“Benim birileri ile karşılaşmam önemli değil ki Kuzey. Hani birine gönlüm düştü desem, olmadı, ama arkadaşlarımın gösterdikleri, ben saklamaksızın beni, bizleri, yani ailemi, annemi, ablamı anlattığımda, bir çay içiminin sonunda hemen yollarını kapattılar, yollarını değiştirmeye bile gerek görmeksizin. Her neyse, bana acıma!”
Hem konuşuyor, hem de ada içlerine doğru, ancak güneşe bakarak kuzeye doğru adımlarını sarf ediyorlardı.
Bir köy levhasına rastladılar mutlulukla. Anlayamadıkları yöresel olması muhtemel harfler yüklü altında İngilizce “Sarıköy” anlamında bir yazı vardı. Demek ki medeniyetten uzak değillerdi. Telâş ve heyecanın birleştiği bir şekilde ve fakat farkında olmadan ellerini birleştirmiş olarak köyün içine yöneldiler koşarak.
Geminin battığından, insanların yardıma gelenler tarafından kurtarıldığından haberleri vardı, ulaştıkları ilk yerde, karşılaştıkları insanın Türkçe ve İngilizce anlamasından. Bir Yunan adasıydı, hissettikleri, o halde Türkiye’ye yakın olduklarını ummak fazla iyimserlik olmasa gerekti. Sadece dişlerini sıkıp ilk geminin adaya gelişine kadar bekleyeceklerdi.
Açlıklarını, susuzluklarını çulsuzluklarını fark eden insanlar ikramda bulundular, yiyecekler ve giyeceklerle. Elleri açık ve sevecen idiler, insanları ırk olarak değil, insan olarak yorumlamaları nedeniyle.
Üstelik kendilerini evli bir çift olarak görmüşlerdi. Öyle ya; karısını kurtarmak için kocası olan insan dalgalarla boğuşmaz mıydı? Yaşamını onun için feda etmez miydi?
Akşam inmek üzereydi köye, yer gösterdiler, ikisine birden, yatıp uyumaları için, evli olduklarını düşüncesinin egemenliğinde tek yatak olarak. Lisan bilmeyenlerin el-kol, kaş-göz işaret ve hareketleri, “Yorgunsunuz, dinlenen!” anlamında gibiydi, birbirine telâş yüklü bakışlarında...
Yattıklarında sordu Nisan;
“İstiyor musun beni?”
“Başlangıcımızdan beri...”
“Ama bedeninle değil, kalbinle sevip istemelisin beni!” derken kalbine parmağını bastı, oysa o dokunuşu omzunda gibi hissetti…
“İzninizle!” diyen bir sesle kendine gelir gibi oldu İklim.
Gözlüklerini ne zaman taktığının, mayosunu ne zaman giydiğinin farkında değildi. Üstelik adada, lisanını bilmediği, ancak Yunan adalarından biri olduğunu sandığı modern yerliler de yoktu çevresinde. Sadece “İzninizle!” diyen gerçek vardı karşısında.
Rüya görmüştü, farkında değil gibiydi. Öptüğü, aynı yerli yatağını paylaştığı genç kız vardı karşısında ve ayaklarıyla paylaştığı iki şezlongdan birisini istiyordu.
“Affedersin!” deyip toparlandıktan sonra, merakla sorgulama gayretini yaşadı genç kızı;
“Nisan?”
“Pardon?”
“Şey! Kuzey?” diyerek ayağa kalkmak isterken bütün gece ve sabahtan o vakte kadar güneşin alnında kalmaktan dolayı tansiyonunun düştüğünün(2) farkında değil gibiydi. Tekrar şezlonga çöktüğünde genç kız başına eğildi;
“İyi misiniz? Hem kim bu Nisan ya da Kuzey?”
Gözlerini iyice açma gayretini yaşadı İklim, yaşadıklarının hayal mi, rüya mı, gerçek mi olduğunu zihninden geçirerek tekrar kendine gelip şezlongun kenarından tutup ayağa kalktığında.
Tek bir söz çıktı ağzından tekrar olarak, bu kez kendine gelir gibi, kibarca;
“Affedersiniz efendim! Bağışlayın lütfen! Rüya, hayal, gerçek üçgeninde ne halt ettiğimin(2) farkında değilim. Özür dilerim, bilmeksizin yanlış bir hareket yapıp sizi üzdüysem!” dediğinde genç kızın yaşadığını sandığı merak dolu gözleri üzerinde idi.
O ne Nisan’dı, ne de Kuzey? Beyninden süzdüğü; “Gel de bunu o kıza anlat!
Ve devamını bekle!” cümlesi idi, kamarasına yönelirken.
Anlatmayı deneyecekti, aklına koymuştu İklim. Tek dezavantajı seyahatin bitmemesini sağlamaktı, bunun için gemiyi batırması ve o anda ismini bilmediği kendisinin Nisan dediğini kurtarması gerekse de.
Öncelikle katmerli bir şekilde özür dileyecekti tekrar, sonrasının çok kolay olacağı düşüncesindeydi, ailesini saklamaksızın söyleyecek olsa da, karşının varlıklı olmasını aklından geçirse de. Biraz, ama birazcık da olsa cesarete ihtiyacı vardı.
Günlerce kamarasından çıkmadı İklim, yemeklere ya çok önceden, ya da çok sonradan gitti, kenarlara köşelere sakladı kendini, nedenini bilmeksizin, belki korkudan, belki cesaretsizliğinden. Kamaranın penceresinden baktı aklına gelen, gelecek, gelebilecek tüm gerçekleri düşünerek.
Bir bilmediğine şiirler dizdi sanki Nisan’mış gibi, mektuplar yazdı, kendi dünyasında istediği cesareti hiç yaşamaksızın, üstelik çekinmeksizin, mezarlıktaydı sanki içinden geçenleri söylüyordu mezar taşlarına ya da yaşamını aynalara resmetme çabasını yaşar gibiydi, bu kez hayallere dalıp da kendini kapıp koyuvermeme alışkanlığıyla...
Adını veremediği, atmaya kıyamadığı, gönlünden geçenlerin hepsini resmedemediği, çoğunu yırtıp atarak dinlenmeye bıraktığı, ancak ona ulaştırmaya da çekindiği satırların bir kaçının paragraflarını özetlemek hiç de zor olmayacaktı kendisi için.
Aklından geçen “Bir gün mutlaka ulaştırmak!” üzerineydi, sonucu ne olursa olsun, yeter ki kendisini bilsin arzusunu yaşadığı.
“Daha bugünden, bir boş sayfaya senin için bir şeyler yazma isteği geçti içimden. Düşündüm. Acaba hemen şimdi sana seni sevdiğimi yazsam, bir kere daha yazsam, ya da kerelerce yazsam, bu benim için sevinç dolu ‘Seni seviyorum!’ olarak bezenmiş duygularımı iki kelimeyle nasıl anlatabilirim ki sana? Ben karşındayken göründüğüm gibiyim. Sevgiye yönelmiş hislerimi zapt etmek imkânsız gibi geliyor bana. Çünkü ilk andan beri, bırak her dakikamı, saniyemi, her anımı sen dolduruyorsun. (10/3)”
“Seni seviyorum, ölmek zamanı çok kısa, bu nedenle ölünceye kadar demiyorum, sonsuza kadar seveceğim seni... (10/12)”
“Seni seviyorum desem ve defalarca yinelesem bu sözü, bir şeyler anlatamamış olmamın hüznünü yaşar mıyım? Sevgi, bildiğin üzere sonsuzca anlam yüklü bir heyecan... En taş kalpli insan bile bazen olayların gelişiminde gizli olan bu hazineyi anlıyor, hissediyor, yaşıyor. Senin de bilmemen asla mümkün değil. Keşke sana sevildiğin kadar sevmeyi de öğretebilseydim, egoistçe ben olarak değil, asla! Sadece bir öğretmen-öğrenci gibi... Ama öğrencim olmayı kabul etmezsin ki! (10/13)”
“Ölüm bedenimi kaldırır ortadan, ruhum hep seninle kalacak. Ve seni her ne şekilde olursa olsun öldükten, bütün günahlarımdan arındıktan sonra da seveceğim. Keşke bu cümlemin sonu; ’Sevdiğim, bir tanem, sevgilim, meleğim, aşkım’ gibi bir söz olsaydı. (10/8)”
“Diyeceksin ki; ‘'Niye yazıyorsun bunları bana? Hesap istemedim ki senden! Benim için anlamı olmayansın, bilmen gerek!’
Gerçeği yüzüme vurman gerekli değildi bu kadar açıklıkla!(10/10)”
Ve ardı arkası kesilmeyen dizeleri zapt etmesi mümkün olamadı İklim’in, aynı mektuplar gibi, “Bir gün mutlaka” şeklinde yemin ederek. Gün, gece tükense de yazmaktan ne usanıyor, ne de durmayı biliyordu, tıpkı sevmekten kimsenin usanmayacağı(11) gibi.
“Taşıyamadığım bir yük var bedenimde,
Ben böyle değildim, ne oluyor tenimde?
Can içimde, ruh cismimde, ben bensiz neden?
Anlayamadığım şey, soru nedeninde.(12)”
“Bak efendice anlaşalım
ne gökteki yıldızları indirebilirsin denize
ne de denizi ulaştırabilirsin aya, yıldızlara
O halde
‘Bendeki bu aşk olmasa(13)’
o ben
niye o bendir ki?(14)”
“Denizin
Göğe kavuştuğu mavide
Kulağım çınladı...
Sensin!
(Değil mi?)(15)”
Nefesi buzlanmış gibiydi, soğuk ya da buzlanmış bir hava olmamasına rağmen, ancak gönlündeki buzlanmaya rağmen tüm hissettiklerini bir geceye sığdırmak arzusunda gibiydi. Hiç yaşamamıştı ki yaşadığını sandığı boş bu güne değin, yarın ölse, hiç olmazsa yazdıkları ulaşırdı ilk, tek ve son olacak sevdiği insana.
“Bir yankı vadisinde (gönlümün)
Duysam sesini,
Rüyalarımda ulaşsam gözlerine,
Hülyalarımda tutsam,
Tutuversem ellerini...
Kurallar o kadar mı keskin?
Öylesine mi olanaksızlıklarla dolu kitap?
Ve Allah o kadar mı zalim?
Sen
Ne dersen de...
Ne düşünürsen düşün!..
Gerçek -gerçek üstüne-
Seni sevmemi engelleyemezsin!..
Sana sevgim engellenemez!..(16)”
Sabahın ilk ışıklarında son dizeler şekillendi, sabahı getiren saat tik-taklarında. Köyünde olsa önce caminin hocası, sonra kendileri öttükleri için sabahların olduğunu belirten horozlar uyandırırdı kendini.
Oysa şu anda sabahın kendisi için gerekli olup olmadığının bilincinde değildi. Hissettiği, ancak hissettiremediğine inandığı sevgi önemsiz kılıyordu yaşamını dizelerde;
Yalnız günlerimin birinin sabahında
Bir ses böldü yalnızlığımı...
Yalnızlığıma; ‘Dur!’ dedi.
Yorgun gözlerimde belirdi şeklin
Bildim;
O; sensin
Sen; sensin.(17)”
İklim duygularını anlatamamanın, ya da hissettirememenin yahut da yaşatamamanın aczini, hüznünü yaşarken genç kızı da merak içinde bıraktığını bilemezdi. Sora sora Bağdat bulunurdu(16), ama şüpheli gözlerden uzak olarak aranan biri nasıl bulunurdu ki?
Soruşturma(3), kovuşturma(3)? Katil, hırsız, bir suçlu muydu ki aradığı, sadece gönlüne egemen olup da, bunu bilmeyen biriydi şapşal!
Tanrı karşılaşmalarını, el ele, diz dize, yüz yüze, göz göze, kısaca beraber olmalarını istemiyor, birbirini özlemelerini bekliyor olsa gerekti. Galiba o özlemin gerçekleşme anının geldiğine inanmıştı ki, İklim cesaretlenmişti, karşılaştıklarında.
“Adınızı bağışlar mısınız?”
“Neden? Gereği mi var?”
“Evet, yaşamımda gerçek olarak Nisan, ya da Kuzey’i değil, sizi yaşamak istiyorum!”
“Ne dediğinizin, sözlerinizin ne anlama geldiğinin farkında mısınız?”
“Evet! Bir bakıma ilânı aşk gibi bir şey bu. Ben Nisan’da sizi sevdim. Nisan bana, beni sevdiğini söylemişti, ben de ummak istiyorum, üstelik artık kendimi saklamaksızın vereceğiniz karara uyacağım!”
“Ya, ‘Hayır!’ dersem?”
“Kaybınız olmaz, beni yitirirsiniz sadece, ama ben sizi hep gönlümde, ruhumda taşırım, ama isimsiz olarak değil, Nisan olarak!”
“Kendinize o kadar güveniyorsunuz demek?”
“Elbette gücümü, imkânlarımı, yeteneklerimi ve ulaşamayacak kadar uzağımda olduğunuzu biliyorum, ama kazanmak için elimden gelenin tümünü harcamaktan çekinmem. Kazanamazsam bu bence sizin kaybınız olur, diye düşünürüm!”
“Dersinize çok mu çalıştınız?”
“Doğrusu yakınlaşmak, yaklaşmak için çok düşündüm, yazdım, dizdim, ama sözlerim şu anda içimden kendiliğinden gerçekleşti, inanıp inanmamak sizin kararınız...
Üstelik bilin ki ben gerçek dışında sevdim sizi, şimdi gerçeğim olarak karşımdasınız, tek bir gönlüm, tek bir kalbim var, ilk, tek ve sonuma kadar senin olacak…
Sakın süpürüp çöp tenekesine atma, hemen şimdi denize at istersen, boğulsun, çünkü ben adım gibi, adam gibi yaşamaya bile razı değilim, eğer sen seni sevdiğimi kabul etmemişsen...”
“Peki, ben seni nasıl seveceğim?”
“Kalbimdesin, dedim. Kalbim öğretir sana, beni nasıl sevmen gerektiğini ve bensizliği yaşayamayacağını...”
“Düşüneceğim!”
“Düşünme, dene! Zarar etmezsin. Dediğim gibi en kötü ihtimalle süpürürsün beni. Ama iddialıyım, sen seni bana vermesen de ben beni sana verdim, tüm içtenliğim ve sevgimle...
Şimdi bana adını ve yüzme bilip bilmediğini söyle güzel kız!”
“Neden?”
“Nisan yüzmesini bilmiyor ve denizden korkuyordu çünkü.”
“Ama Nisan olarak beynine yerleştirdiğin ben, yani Yağmur, yüzmeyi oldukça iyi biliyorum ve elime su dökecek birini de çevremde göremiyorum...”
“İddiaya var mısın? Ben kazanırsam öperim sizi, ödeşiriz, siz ne isterseniz ben size onu alırım!”
“Araba?”
“Ekonomik durumum kısıtlı, ama borç-harç istediğin her neyse alırım. Ne de olsa benden sana hatıra kalacak. Sana iki kulaç(3) da avans. Havuzun bu başından öte başına gidip-gelmek üzere. Var mısın?”
“Peki! Sen bana alacağın arabayı dinlenme salonundaki dergilerden seçedur, ben biraz yüzeyim, hadi deyince de müsabakaya başlayalım. Ama dur bir dakika! Havuz şimdi kalabalık, insancıkları rahatsız etmeyelim, akşamın ilerlemiş saatinde havuz boşaldığında, ya da sabah erkenden...”
“Tercih sizin efendim!”
“Bir an önce arabama kavuşmak istiyorum, gece 23, yani 11 uygun mu?”
“Olur, tamam!”
Şu 11(17) rakamını çok sevmeye başlamıştı İklim. Aklına koyduğunu gerçekleştirmek için bu yarıştan daha uygun bir zemin oluşturması mümkün değildi, varsın bir araba yitirsindi, ömrünün sonuna kadar yetecek bir anısı olacaktı ya!
Gece saat 11 olduğunda Bakımsız Tarzan olarak hazırlanıp havuz başına geldiğinde şaşkınlığa uğramıştı İklim. Yağmur, profesyonel bir yüzücü gibi su ile uyumlu bir şekilde giyinmiş, işaretli bonesini(3), gözlüklerini, hatta burnuna mandalını bile takmıştı.
“Sporcu olduğunu söylememiştin, bu haksızlık, kurallara aykırı ama...”
“Sporcu olup olmadığımı sormadın ki! İstersen verdiğin avansı sileyim, ben sana avans vereyim!”
“Söz bir, Allah bir! Bir araba yitirmem değil, seni yitirmemem önemli benim için. Peşin olarak yenilgiyi kabul ediyorum. İstersen hemen, istersen yarın kaybetmemin sözleşmesini yazalım...”
“Bir kere arabam var, sağ ol! Ben boşuna mı giyindim bu kadar, yarışacağız diyerek. Artı; hiçbir şeyi denemeden sonuç hakkında karar vermek uygun değil. Haydi girelim suya. Belki nefesini benden daha çok tutarsın. Kim bilir?”
“Peki, avansı unuttum, ben sayıyorum; 1, 2, 3…”
İkisi de atlamadılar suya, birbirine bakışları; “Neden?” karmaşasını(3) yaşıyor gibiydiler. Yağmur, elinden tuttu İklim’in ve bu kez kendi saymaya başladı;
“1, 2, 3…”
Beraberce gömüldüler suya, yüzmeyi bıraktı Yağmur, sarıldı İklim’e öperek suyun altında. İklim güç kurtardı kendini su yüzüne çıkarak.
“Yağmur! Senin beni öldürmeye niyetin mi var, su içinde boğularak değil, sevgiden boğarak...”
“Çok ısrar ettin, istediğin bu değil miydi?”
“Hayalimdeki Nisan da… Yani Yağmur da böyle demişti. Şimdi söyle bana aldığımı iade etmeme izin verecek misin, ama boğulmayı asla düşünmeksizin!”
“Tabii, hemen, hiç kimseden çekinmeksizin, içimden gelen bu...”
Bu kez nefesi kesilen Yağmur’du, İklim’in yanağındaki ellerini çözerek çırpınmaya başladı.
“Sırf arabayı kaybetmemem için, bana acıdığından değil mi tavrın? Oysa ben bana acımanı değil, sevmeni beklerdim!”
“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”
“Mümkün mü? Ben seni görmeden sevdim. Ben sana seni bilmeden içimi döktüm, benim olmanı, seninle ömrümün uzayacağını anlatma gayretinde oldum, ‘Ben seninim!’ dedim. Sahiplenmen mutluluğum. Seni seviyorum, bir çırpıda ilânı aşk ve…”
“Aklından geçeni ‘Hayır!’ dememe fırsat bırakmadan söyle hadi, hem çabuk…”
“Vazgeçtim!”
“Deli, sadist, arabozan(3), hain…”
“Hayır, hayır! Bu adam seni seviyor, yani ben seni seviyorum, her doğan günde seni yanımda görerek uyanmak istiyorum. Bana ‘Evet!’ der misin?”
“Evet! Evet! Hem sonsuza kadar içtenlikle ve sevgiyle…”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Abuk Sabuk Sözler; Sağduyuya uymayan, düşünülmeksizin, mazeret, bahane, saçma sapan, hatta yalan sözler.
Akıllı Uslu; Ağırbaşlı, uslu olarak, akıllıca. Yaramaz olmayan, yaramazlık etmeyen.
Bakımsız Tarzan; Böyle bir şeyden söz edilmesi mümkün değil gibi görünse de, zayıflıktan bir deri-bir kemik görünen, zayıf, kara-kuru, kikirik tipli, bakıma muhtaç yapılı insanlar için kullanılan halk arası bir deyim.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Kadı kızında bile kusur olur; Kusursuz insan yoktur. Her kusur da önemli olmayabilir.
Kuş uçmaz, kervan geçmez; Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı, tilkinin bilmem ne yaptığı yer.
Neyin nesi, kimin fesi; “Kimdir, nasıl biridir, kimin oğlu, kızı, akrabasıdır?” sorup soruşturma anlamında söz.
Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.
Son Kerte; En sonrası, sonuç, en son.
(2) Aklını Başına Devşirmek (Toplamak, Almak); Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.
Alabora Olmak; Alt üst olmak, devrilip ters dönmek.
Alıcı Gözüyle Bakmak; Çok dikkatle bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.
Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.
Beynine Çeki Düzen Vermek; Beynindeki, zihnindeki karışıklık, düzensizlik, dağınıklık, başıbozukluk tavrına son vermeye çalışmak, vermek, hayallerinin olasılığını düzenlemeye çalışmak.
Eline Su Dökememek; Herkesin değer bakımından kendisinden aşağı olması.
Göz Banyosu Yapmak; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretmek. Güzel kimselere hoşlanarak bakmak, etkisinde kalınan güzellikten seyrederek zevk almak. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilaçlı suyla işlem yapmak.
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
İğrenmek; Tiksinmek. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak. Tiksinti verici bulmak, tiksinmek. Çok aşağılık, çok bayağı bulmak.
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Nispet Yapmak; Karşısındakini kızdırıp üzecek şekilde hareketler, gösterişler yapmak.
Oflayıp (Ahlayıp) Puflamak; Sıkıntısını, bezginliğini, usancını, acısını ya da yorgunluğunu “Of! Ah! Puf!” diyerek belli etmek.
Saçmalamak; Zırvalamak. Gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
Şekerleme Yapmak; Oturduğu yerde gözlerini yumup kısa ve uzanıp kısaca ve hafif bir uyku çekmek. Uyuklamak.
Tansiyonu Düşmek; Hipotansiyon. Kan basıncının anormal şekilde düşmesi. Büyük tansiyon 90 mm. Hg. Küçük tansiyon 60 mm Hg. Altında olmasıyla oluşur. Çoğunlukla kişide bir belirtiye neden olmayan bu durum, tedavi gerektirmez.
Tiril Tiril Titremek; Titreyerek üşüyor olmak.
(3) Anafor; Girdap. Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi hareket. (Anafor ayrıca; para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).
Arabozan; Söz götürüp getirerek, dedikodu ederek, kişiler arasındaki iyi geçinmeyi, dostluğu bozaan, kişilerin aralarını açan.
Evre; Bir işte, bir olayda birbiri ardınca beliren değişik durumların her biri, bir işin, bir olayın her bir aşaması. Tekrarlı olaylarda bir dönem içindeki her bir nokta, konum, ya da durum.
Flika; Gemide bulundurulan küçük tekne. Sandal.
Fuzuli; Gereksiz, yersiz, boş, boşuna, haksız, boşboğaz, gereksiz işlerle uğraşan.
Girdap; Anafor, Burgaç. Nehir, göl ve denizlerde su ya da hava (rüzgâr) akımının önüne bir engel geldiğinde, ya da iki akıntının karşılıklı olarak çarpıştıklarında dönmeyle meydana gelen dairevi hareket. (Anafor olarak; para vermeden, emek harcamadan, yolsuz olarak elde edilen şey).
Gölet; Önüne yapılan setle suyun biriktirildiği küçük suni göl.
Handikap; Engel anlamındaki İngilizce “handicup” kelimesinden gelmekte olup aşılması güç engel, durumun elverişsiz olması, engel anlamında kullanılmaktadır.
Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.
İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.
Kamarot; Yolcu gemilerinde yolcuların hizmetlerine bakan görevli.
Karmaşa; Çözülmesi güç olan iş. Karmaşık olma durumu.
Kovuşturma; İşlenmiş olan bir suç için, suçlu sanılan kimseyle ilgili olarak, yasalara göre yapılan soruşturma ve araştırma.
Kulaç; Gerilerek açılmış iki kolun birinin parmak ucundan ötekisinin parmak ucuna değin olan uzaklık ve bu uzaklıktaki uzunluk ölçüsü.
Kuruntu; Kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük, şüphe, vehim. Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.
Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
Mizaç; Huy. Yaradılış. Ahlâk. Karakter. Tabiat. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.
Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader. Takdir edilmiş, kaderleşmesine verilmiş.
Mübarek; Kutlu, kutsal, uğurlu, bolluk getiren, bereketli, verimli.
Nemrut; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.
Soruşturma; Öğrenilmesi gereken şeyi, ayrıntılı bir biçimde, inceden inceye sorma. Sorgulama.
Sömürge; Koloni. Bir devletin, kendi ülkesinin sınırları dışında üzerinde egemenlik kurarak yönettiği, ekonomik ve siyasal çıkar sağladığı, her yönden sömürdüğü ülke.
Sprinter; Kısa mesafe koşucusu, yarışçı, sürat koşucu. Atletizmde 60, 100, 200, 400 metre koşularına katılan atlet.
Sütliman; Dalgasız, durgun, yatışmış, sakin, sessiz, gürültüsüz, yatışmış, olaysız.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliği.
Şok; Şaşırma, şaşakalma, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşma, şaşkına dönme.
Tumturaklı; Anlama bir şey katmayan, bir anlam bildirmeyen ama kulağa hoş gelen, gösterişli anlamında olmakla beraber yöresel olarak “Özel, kıymetli, önemli” anlamlarındadır.
Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, düzenli, ustalıklı ve uygun bir biçimde.
(4) Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek. Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuz Yakamoz olarak servisimin (Gümüş Selvi) adını telâffuz etmekteyiz. Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.
(5) Müteşair; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şair, demektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir. Müteşairin dizelerine, Kandemir KONDUK gibi; “Şiir Gibiler” demek de mümkün (bana göre).
(6) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (I) (düşündüklerim)” sadece bir dize.
(7) Tsunami; Liman ya da deniz (deprem) dalgası. Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları sonucu denize geçen enerji(tektonik olaylar) nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.
(8) Batan gemiyi önce fareler terk eder; Tanrının bir kısım varlıklara özel yetiler verdiği bilinmekte. Örneğin köpeklerin narkotikte kullanılması alışkanlığı gibi. Deprem, yangın, su baskınlarında farelerin his kabiliyeti insanlara göre çok üstün olduğundan böyle durumlarda öncelik kaydederler. Ancak mecazi anlamda, herhangi bir kayıp olasılığı durumunda insanların en çok menfaatperest olanların ortamı terk ettikleri anlaşılmalıdır.
(9) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “SIKINTILAR”
(10) KARATEKİN, Erol. “KİMSESİZ MEKTUPLARDA İLK, TEK ve SON AŞK” isimli öyküden (ç)alıntı olarak 3.,12., 13., 8. ve 10. Bölüm veya Mektuplar.
(11) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(12) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “NETİCE” Yalnızca ilk kıta.
(13) Güzelliğin on par’etmez, bu bendeki aşk olmasa, Eğlenecek yer bulaman, gönlümdeki köşk olmasa… diyen Âşık VEYSEL’i rahmetle hatırlamamak mümkün mü?
(14) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “İÇKİ ÜSTÜNE ZIRVALAMALAR” Yalnızca bir bölüm.
(15) KARATEKİN, Erol. 2001 Yılı. “HEPSİ AYRI TELDEN (BÖLÜK-PÖRÇÜK yani)”
(16) KARATEKİN, Erol. 1999 Yılı. “TUTKU”
(17) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “ULAŞAMADIĞIM”
(18) Sora sora Bağdat bulunur; İnsan sora sora, yılmaksızın, çok uzak ve bulunması çok güç yerleri bile bulabilir.
(19) Bilindiği üzere 11 plakalı ilimiz; BİLECİK. Eee! Ben de bunu vurgulamak istedim, yaşamımda olduğu için.