Gıcır gıcırdı(1) “Mutluluk Apartmanı” adı verilen apartmandaki dairemiz. Güney cephe, bakıntısı olan, yayla gibi mutfak balkonlu, halı saha kadar salon, yayılıp ders çalışacağım genişlikte odalarım, evet odalarım…
Babam ve annem olgunluklarının en verimli devresinde, ev sahibinin aşırı kira isteği, bir bakıma psikolojik tacizi(1) yahut da “Çıkın!” dileği karşısında edinmişlerdi evimizi. Bana göre; “Isırmayacak da olsa itle-köpekle dalaşmaktansa(2)” deyip tüm birikmişlerini ve emekli ikramiyelerini üst üste koyup, biraz da bankadan kredi, akrabalardan destek alarak, annemin adına tapulanmış bu dairenin sahibi olmuşlardı.
Dediğim gibi en verimli çağlarında emekliliğini isteyen bir mühendisle, aşk ile mesleğine bağlı bir öğretmenin birikmişleri, emekli ikramiyeleri ne kadar olabilirdi ki? Hele ki yıllar yılı ev sahiplerinin ağız kokularını çekerek kiralık evlerde oturmalarını ve tek çocuk olarak yaşamda dikili tek ağaçlarının ben olduğumu bilerek.
Duygusal yapıları, öğretme aşk, arzu ve felsefeleri nedeniyle ne kadar ve kaç yer dolaştığımız hatırımda değil diyebilirim. Ancak gerçek ki Türkiye’min haritasını ezbere çizecek kadar coğrafya dersinden hiç çalışmadan Takdir Belgesi alacak kadar bilgiliydim!
Yani liseye kadar geçen sekiz yıllık eğitim devremde ve lisedeki bu ilk yıllarımda sanırım sekizden fazla değişik okulda eğitimime devam etmiştim, nedenini ne babamın annemin, ne de kısır(3) aklımla benim bilemediğim. Özünde dürüstlüğün olduğunu iddia edebilirim ama.
Evi almamız için teyzelerim de koltuk çıkmışlardı, doğal olarak, belki de kocalarının baskısı, önerileri ya da dilekleriyle TL olarak verdiklerinin $ ve gram altın olarak karşılığı olarak. Dayım farklıydı kız kardeşlerinden (teyzelerimden).
“Ne gerekiyorsa yanınızdayım, kredi taksitlerini ödemekte sıkıntınız olursa bana kuşkanadıyla haber ulaştırın(2), yanınızdayım.” demiş ve tüm borç miktarını TL olarak vermişti, “Enflâsyon(4), TEFE(4), TÜFE(4) beni ilgilendirmez!” diyerek.
Söylemem gereken şu ki, belki duygusallığının eseri olarak dayım, anneme ve bana diğer kız kardeşleri ve yeğenlerinden farklı davranıyor gibi gelirdi. En büyük, yani içlerinde en yaşlı ve ağabey olan dayım, haftada, en fazla on beşte bir sırf annem yapıyor diyerek, “Mantı yemek için” bize gelirdi, yengemle beraber, ama elleri boş olarak değil...
Allah onlara bir bebek nasip etmemişti, belki de bu nedenle karı-koca olarak zaafları(3) vardı bana karşı.
Kötü ev sahiplerinin iyi kiracıları ev sahibi yaptıklarına dair deyişinin; mana ve ehemmiyetini Mutluluk Apartmanının bu dairesini sahiplenince anlamıştım.
Annem ve babam emekliliğe alışamadılar, zorlandılar, iş aradılar karşılıklı. Babam yasaların emrettiği koşul ve kulvarda bir fabrikada işe başladı, babasının ölümü nedeniyle üniversiteyi bırakıp fabrikayı yönetmek zorunda kalan arkadaşı sayesinde.
Annem başlangıçta evlere gidiyor, eve gelenlere ders veriyordu, ama bu tatmin etmiyordu kendini, birkaç öğrenciye ders vermekte, öğretmekte ve özellikle çocuklardan öğretisinin karşılığı olarak açıktan para almakta çok zorlanıyordu.
Annem, bütün sınıfın tezahüratını(3) işitmek ve tüm öğrencilerinin başarılarıyla mutlu olmak istiyordu. Annem de bu nedenle bir dershanede kayıtsız-kuyutsuz, boğaz tokluğuna gibi öğretmenlik yapma hedefine ulaşmıştı.
Umurunda değildi, para-pul, gidiş-dönüş giderleri ve zamanları...
Öğrencilerinin okuldaki gibi olmasa da, öğrenmek için arzulu olmaları yetiyordu ona. Hele ki otobüslerde, şurda burda karşılaştığı eski ve yeni öğrencileri onu selâmladığında.
Velhasıl kelâm(1), yeni evimize taşındığımızda dünya; annem ve babam için yeniden dönmeye başlamıştı, diyebilirim. Evimizin konumu nedeniyle okulumu bir kez daha değiştirmem gereğini, arkadaşlarımdan ayrılıyor olmakla beraber dert etmiyordum.
Hapırsa da köpürse de(1) son bir yılımı tökezlemeden(2) geçireceğime adım gibi emindim, değerli bir anne ve öğretmenin çocuğu olarak.
Biz yerleştiğimizde apartmanın dairelerinin çoğu boştu. İyi ki merkezi ısıtma sistemi düşünülmemişti, kombiler vardı her dairede ve dairemiz güneye bakmasına rağmen, alt ve üst daire sahipleri henüz yerleşip oturmayı becermeyi bilemediklerinden(!) dolayı biz ısınmakta sıkıntı çekiyorduk, diyebilirdim.
Her gün hacıyolu gözler gibi(2) alt ve üst komşularımızın da gelip dairelerine yerleşmelerini bekliyorduk...
O da oldu, asansöre sığamayan eşyaların merdivenlerden çıkarıldığını görmekten dolayı, doğrusu memnun olmuştum.
Ancak itiraf etmeliyim ki; bankaya kredi borcumuzu ödemek için bir kısım masraflarımızı kısma zorunluluğumuz nedeniyle anne ve babamın dar-kıt(1), sere serpe(1) kendilerini o halleriyle üşümemek için yorganlarının altına atmaları üzüyordu beni.
Bazen bin bir meşakkat(3) ve zahmetle didinmekten vazgeçip dolaptan ikinci yorganı alıp onu örtüyordum üstlerine ve sabahında yorganı yerinde, yatağın da düzeltilmiş olduğunu görüyordum.
Benim uykum, içine ağır bir taş yerleştirilmiş gibi ağırdı! Öyle de olması gerekiyordu hem, özellikle tatil günlerinde, hepimiz banyomuzu yapar, temiz çamaşırlarımızı giyer ve dayımı bekler, ya da arada sırada da olsa ziyafet verirdik kendimize, aklımıza hiçbir şey takmaksızın...
Böyle günlerden birkaçında gerek üst kattaki komşularımızın abartılı, gerekse alt kattaki komşularımızın kulağımıza ancak ulaşan sesleri ile (bir bakıma ve gerçekten) mutlu olmuştuk.
Yeni komşularımızın evlerine yerleşmelerinde eh, birazcık da olsa gürültüleri olacaktı tabii, her şeyden önce komşuluk hatırı vardı, doğal olarak tahammüllü olmamız gereken.
Bir gün, üç gün, beş gün gıcırtılar, gacırtılar, matkap, tencere-tabak sesleri bitti, ama gürültüler bitmedi yukarıdan. Darbeli matkap(1), ya da silindir geçişi gibi sesler işitmeye devam ediyorduk, farklı tonlarda! Ancak anlayamadığımız…
Okula gitmek için asansörü çağırdığımda beş kişi kapasiteli asansörde üç kişi vardı, beş kişi cüssesinde, ağır sıklet üstü güreşçi ya da boksörleri gibi, benim o asansöre değil binmem, o yoğunluğa göre sıkışıp sığışmam bile mümkün değildi!
Garip gözlerle baktılar bana asansörün açılan kapısı ardından, muhtemelen anne, baba ve kızları, hepsi pehlivan yapısında, bir bakıma dünyadaki kıtlıkların sebebi gibi. Genç kızın üstünde oldukça kısa bir etek vardı, öğrenci giyiminde, kısa bir zaman içine sıkışan baldırlarının bile dediğim o yapıda gözüktüğü, tekrarlamaktan çekindiğim.
Pehlivan amca; “Kapat!” düğmesine basarken aklım başıma gelmiş gibi seslendim, her nereden, nasıl anladıysam, ya da tahmin ettiysem;
“Yeni taşınan komşular olmalısınız herhalde, hoş geldiniz, ben…”
Asansörün kapısı kapandı, sözlerimin ne kadarının onlara ulaştığını, hatta ulaşıp ulaşmadığını, ulaştıysa cevap verilip verilmediğini bilmeksizin ve beklemememin gerektiği düşüncesiyle merdivenlerden inmeye başladım.
Dersler başlamadan ulaştım, geldiğimden beri hiç gecikmediğim sınıfa, arkadaşlarımla tanışmakta biraz gecikmiş olduğumu saklamamam gerek!
Derse henüz başladığımızda okul müdürü yanında o tombik pehlivan, kısa etekli, baldırları neredeyse benim belim kadar olan kızla girdi sınıfa(6).
“Öğretmenim affedersiniz, adı Kevser olan bu cici kızımız da naklen geldi okulumuza, artık hepiniz kendisiyle tanışırsınız!” dedi.
Öğretmenim tek başına oturmuş olduğum sırayı kestirmiş olmalıydı gözüne;
“Furkan! Sen bir arka sıraya lütfen, arkadaşınla beraber otur, bu cici kızımız da senin yerine otursun!” dedi.
Arka sıraya Yasin’in yanına oturdum ve cici(!) kızın omzuna, haddim olmayarak(2), belki de yerimden ettiği için sinirlice dokundum.
“Benim adım Furkan, gerçi müdür söyledi, ama senin adın ne tombak cici hanım dilin varsa öğrenebilir miyim?”
Duymazlığa geldi, sağır olduğu aklımın ucundan bile geçmedi, “Cici” olmasına mı, pehlivanlığına mı güveniyordu bilemiyorum, uzun saçlarını arkasına doğru atarak değersizliğimi belli etmeye çalışırken, ben de ona hakaret etmeden onu nasıl inciteceğimin, üzeceğimin, kahırlandıracağımın hesabı içindeydim.
Hatta öyle ki daha başlangıçlarda; “Kız seni kendime âşık etmezsem, gözlerim açık yöneleyim, ahrete(3)!” der gibi kurgular içine bile girmiştim, kendi kendime, kendimi aşağılanmış(2) gibi hissederek.
“İsmini hatırlamıyor musun yoksa? Madem öyle senin adın ‘Tombiş’ olsun!' diye fısıldadığımda, öğretmenimin sesi gürledi sınıfta;
“Furkan! Kendine gel ve kimseyi rahatsız etme!”
“Özür dilerim öğretmenim!” derken son darbeyi indirmek istercesine tekrar fısıldadım;
“Senden özür dilemiyorum, tombul, tombak!”
Hiçbir hareket, gerilim olmadı, hatta gözleri ne renkti, ondan bile haberim yoktu, sadece yandan gördüğüm kadarıyla biz erkeklere yakıştığını anlamlandırdığım şekilde favorileri uzun gibiydi ve bu dönüp göstermediği yüzünün de çilli olmasının belirtisi olabilirdi, asansördeki görüntüsünü zihnime nakşedemememin(2) zavallılığı…
Tabiat, biyoloji, ansiklopedi konusunda engin bilgim vardı. Değerlendirilmiş orta numaralar “Allah bereket versin!” yüksek numaralar “Çok şükür!” modundaydı benim için. Tek düşüncem şu veya bu şekilde liseyi bitirmek tüm gayret ve çabamı üniversitede göstermek, harcamaktı. Kısacası, aşka meşke(1), hatta gereksiz sataşmalara bile ayıracak vaktim yoktu.
İlgimin kısıtlı olduğu düşünceler içindeyken hiçbir şey anlamadığım dersin bitiş zili çalmıştı, ama beynimin neden dersle meşgul olamadığını bilmeksizin. Öğretmen çekincem kalmamıştı, kimsesizmiş gibi yerinden kıpırdamayan cici kıza birkaç darbe daha indirmek için;
“Pehlivan olarak 100 artı kiloda mısın? Asansörlere binmemeni öneririm bu cüsse, bu heybet(3) ile asansörün düşmesine neden olup telef olabilirsin(2) kıyamam, en iyisi sen merdivenleri kullan, ama yepyeni binanın merdivenlerinin de senin darbeli matkap gibi yürüyüşün nedeniyle zarar görmesini istemem…
Seni gören memlekette kimin kıtlığa sebep olduğunu hemen anlar herhalde!” gibi bana yakışmayacak sözleri arka arkaya kusmak gayretini yaşadım.
İki şey hatırımdan geçmiyordu, birincisi insanlara fiziksel görünümleriyle ilgili olarak hakaret gibi, kutsal kitapta belirlenmiş söze karşın aykırı isimler takmak(5), ikincisi; nefret ile sevgi arasındaki çizginin çok kısa olması(6), üstelik bilinçaltımda(3) bile böylesine edepsizliği yaşayacağıma inanmadığım.
Yakışıklıydım ya, sadece şehirdeki, memleketteki değil, tüm dünya ülkelerindeki genç kızların âşık olup vazgeçemeyecekleri, ama hiçbirine benim değer vermeyeceğim, egosu sınırsız, arsız(3), sınır yoksulu edepsiz biriydim ben, aptallık derecesinin maksimumun bile en üst seviyesinde olan.
Birinin bana; “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var(7)!” diye oluşmuş cümleyi hatırlatması gerekliydi. Sanırım bu yakıştırmayı hak edeceğim(2), hatta hak ettiğim kanaatindeydim.
Teneffüste benden sonra, sınıftaki tüm kızlar etrafına doluşmuşlardı azman(3) kardeşlerinin. Tanışma modunda, sohbetleri sırasında adının Kevser olduğu tekrarlanmıştı, bence gerekli miydi, o an için bilmeyi akıl edemediğim.
Ders zili çalar çalmaz yanına gelip kafasının üstünden baktım, sonrasında şımarıklık modunda elimi kafasına sürerken; “O duada ‘Kel Kevser...’ deniyordu, kelliğin olmadığına göre demek ki doğru değilmiş! Aslında Moby Dick’lerin(8) kel olması da düşünülemez, yanılmışım, işte şimdi özür dilerim!” dediğimde öğretmen de ilk adımını atmıştı kapıdan içeri.
Kevser’in yaptığım edepsizliğim karşılığı gözyaşlarına boğulmasını ve “Allah'ım neydi günahım(9), çattım böylesine bir belâya” tavrını ve düşüncesini bilemezdim.
Kevser bir sonraki derste, başına gelenleri arkadaşlarına anlatmış olmalıydı ki, bir arkadaşı ile yer değiştirmiş, sonraki ders ve teneffüslerde de koruma altında gibiydi. Eee! Benimle dalaşmak, körle yatıp, şaşı kalkmak(10) gibi bir şey olsa gerekti.
Uzaklığımızda, eksilmeyen sinsiliğimde(3) günler geçmeye başlamıştı benim “Allah bereket versin!” tarzındaki notlarımla. Çünkü efendim ben, not almak için değil, öğrenmek için ders çalışıyordum!!!
Kevser ise, kudretli bir ihtirasa(1) sahip, yıldızlı olmasa da hep yüksek notlar alıyordu.
Yaşadığımın ne olduğunu kendi kendime bile çözümleyemiyor başlangıç olarak, ondaki zekâ akışını, ateşini görüp, o dolgunluğu kıskanarak incitmeyi, aşağılamayı düşünmüş olabilir miydim?
Aslında pehlivanlığını bir kenara koyarsam, birincisi akıllı ve zeki kızdı, ikincisi benim gibi bir soytarı ile becelleşmeyecek(2) kadar hanımefendi, üçüncüsü yalan söylemek boynuma borç değil, doğal olarak güzel bir kızdı tek bir eklentisi bile olmaksızın uzamış favorileri hâriç.
Öyle bir gözleri vardı ki insan o maviliklere kanıp aldanırsa, o bakışlarda boğulduğunu bile hissedemeden göçerdi öbür tarafa. Burnu, dudakları…
Hoop! Ne oluyordu bana böyle? Yanlıştan dönmek erdemdi, erdemli olma hakkımı kullanmam için de ondan uzak durmam...
Ama huylu huyundan vazgeçer mi? Ben Moby Dick’le savaş düzeninde karşılaşmazsam rahat edebilir miydim ki?
Teneffüste bağcığı olmadığı herkesçe bilinen mokasen(3) ayakkabımın sözde bağcığını bağlar gibi eğilip baldırını gözlerimle kontrol ettikten sonra, izafi(3) bir şekilde belimi iki avucum arasına alma gayreti yaşadım, onun afallamış(2), şaşkın bakışlarına aldırmaksızın.
O değil, yanındaki arkadaşları sorgulayıp ayıpladılar beni.
“Utanmıyor musun Kevser’in bacaklarına bakmaya?”
“Hani ahım-şahım(1) bacakları olsa da baksam, neyse! Baldırıyla, belim arasındaki farkı ölçmek istedim sadece. Biraz daha gayret etse belim kadar olacak baldırı, herhalde Kırkpınar’da başpehlivanlık için çimene çıkar sanırım!”
“Terbiyesiz, duygusuz insan n'olucak?” dedi yanındaki arkadaşı, Kevser yerine.
Tek bir kelime etme hakkım yoktu, edepsizlik sınırını gereğinden çok aştığımın ben de farkındaydım gerçekten ve fakat nedenini bilemememin garabetini(3) yaşıyordum.
Hoop! Tekrardan! Ne oluyordu bana? Bu genç yaşımda(!) yanlışlıkları yaşamaya mı başlamıştım? Olmazdı, olamazdı böyle bir şey, buna izin vermem asla mümkün değildi.
Hani olsa ki, hani meselâ Kevser tepkisiz mi kalırdı, yoksa o da bu bilinmez ve görünmediğini sandığım perişanlığımı baz alıp(4) beni itin bilmem neresine sokup çıkartmayı(11) mı amaçlardı?
İnsanlar kaşınıyorlarsa, onları kaşımak karşısındakiler için borç, ödev, görev her neyse o olmalıydı, borçlu olmaktansa yiğitliğin(13) % 99’una ek olarak, % l ile ortalıklarda hiç görünmeme daha ehven(3) değil miydi?
Uzaklaştığımı sandım, bir budala gibi. Oysa devekuşu bile kafasını kuma sokma hatasını yapmazdı(13) benim gibi.
Bir tatil gününün sabahında markete gitmek için asansöre bindiğimde hiç kıvırttıramayacak bir şekilde karşılaştık, utançla gözlerimi kapatarak da olsa özür dilemeliydim;
"Gerek okula, gerek bu apartmana geldiğinden beri o kadar lâf sokuşturdum ki sana, hakaret, alay eder gibi, bir tekine bile cevap vermeye tenezzül etmedin(2), niye?”
Cevap vermeksizin, vermek istemeyi belki de düşünmeksizin asansörün aynasına döndü yüzünü, sırtını çevirerek tabii, doğal olarak.
“O atlas gözlerini kaçırma benden! Ben, söylediğim o duygusuz sözlerden dolayı pişmanım, bağır, çağır, tokatla, tekmele ama iki kelime söyle ne olur, istersen beni yerin dibine batıracak! Lütfen!”
“Peki! İlk karşılaşmamızı hatırlıyor musun? Asansörde karşılaşmıştık, senin binmediğin, ya da binmek istemediğin, aşağılar gibi, inciterek baktığın, galiba küçük dağları kendinin yarattığının(14) inancında olsan gerekti. Yanlışım var mı?”
“Doğrusu, o kadar yüksekten baktığımı söylemen iddiana inancına katılamayacağım!”
“Gözlerini biz gördük, ailece ve sana değer vermemeği hatta bir insan gibi görmemeği yeğledim(3). Son düşüncemde haksızlığımı kabul etmesem de...
Daha başlangıcımızda aşağılamaya başladın beni, bana yakışan, ama sana hiç yakışmayan sözlerle ve gururunla...
Öncelikle geldiğim yöredeki öğretmenimin, sonra irsiyet ve genlerle benzediğim annemin ve babamın söz ve önerileri yer etti beynimde. Özür dileyerek tekrar etmemi ister misin?”
“Hak ettim! Devam et, lütfen!”
“Deliyle deli olma, kötü söz sahibine aittir ve söylendiği anda aynada kendisine yansır gibi. Ve havlayan köpek ısırmaz, sana taş atana sen ekmek at ve aklıma şu anda gelmeyen diğer sözler gibi. Yani seni hiçbir şekilde cevaplamamamın hepsi gibi...
İnkâr etmeyi düşünecek misin? Yoksa özür borçlu olacağını kabul edecek misin?”
“Özür dilerim, elimi uzatsam...”
“Özür dileme! Çünkü kuru bir özür dileme ile sana yaklaşamam! Artık birbirimizi görmezden gelelim, birbirimizi kırmadan, incitmeden, ne dersin?”
“Yanlış yapmışım yüzünün, gönlünün güzelliğinin bedeninde de şekillenmesinin gerektiği düşüncesinin zavallılığını yaşamışım. Oysa ruhunun, kişiliğinin de yüzün gibi güzel olduğunu bilememişim. Tamam! Uzatma elini! Ama selâmını da esirgeme benden. Hiç olmazsa her karşılaşmamızda yaptığım edepsizliği hatırlamamış olayım!”
“Deneyeceğim!”
“Deneme! Kabullen lütfen! Sonra sen ne istersen, onu yapacağım…”
“Söz mü?”
“Söz!”
Kendime itiraf etmekte zorlandığım günler başladı, tükenmesin istediğim. Her sabah kapısının sesini dinliyor, asansörde beraber olmamızın mutluluğunu yaşıyordum. Akşamları okuldan dönerken de ayrıca, farklı olarak iki yabancı gibi…
Ve yanlışlığımın daniskası(3) ben onu kendime kul-köle edeceğim derken, onun Tanrılığında ben ona kul-köle olmuştum, farkında değildim, belki de farkında olmamak için alıkoyuyordum kendimi.
Cesaretsizliğim, hatta buna korkaklığım da diyebilirim, tüm sınıf aramızda eksilmiş olan mesafeye şahitken ben, evet daha ziyade ben, Kevser sıfır noktasında beni beklerken, ben o sıfır noktasına yaklaşmaktan korkuyordum sanki. Kevser elinden gelen tüm gayreti göstermesine rağmen.
Ne gibi mi? Günlerden bir gün, asansörle evlerimize yönelirken kaza ile elim eline değdi, yoksa o mu değdirdi, elimi eline. Tuttu elimi bırakmak istemez gibi. Başını uzattı koynuma, saçlarını koklamamı ister gibi.
Kaz değildim ya, kokladım saçlarını, tüm nefesimi tüketinceye kadar, sonra ellerinden öptüm, asansörle onun katına kadar çıkıp sonrasında el sallamasını kabullenerek kendi katımıza indim.
Cesur olmalıydım, cesaret bana yakışacaktı, onsuzluğa tahammülümün olamayacağını yaşar gibiydim, aklımda. Varsın kölem olmasın, varsın ben onun kulu-kölesi olmaya devam edeyim, ama onu mutlaka yaşamalı, tüm varlığımda hissetmeliydim.
Ertesi sabah el ele tutuştuk, mutatmış(3) gibisine, muhtaç olarak. Akşam için eylem plânım hazırdı, asansörün kapısı kapanır, kapanmaz.
Akşam oldu, ama asansör kapısı kapanmadı, çünkü bizim altımızdaki teyze de yetişmiş, aynı kabin içine sığışmıştı. İnişine zor tahammül ettim ve öptüm beni sevdiğine inandığım sevdiğimi, bekler gibiydi sanki.
“Sana hiç güzel olduğunu söyleyen oldu mu?”
“Peki, sana deli diyen oldu mu hiç şu ana kadar?”
“Suçlu sensin, tımarhaneye yatırmak istersen de, hiç çekinmez, giderim, hem koşa koşa. Hele ki günde bir kerecik de olsa ziyaretine gelip öpmeme izin vereceksen!”
“Raporunu nerede saklıyorsun?”
Asansörün kapısına yukarıdaki katlardan birinden ikaz makamında tıklatılma olmasa, asansör kapısı açık, kim bilir daha ne kadar süre “Dedim ki, dedim ki…” diye konuşacaktık, bilemiyorum.
“Doymadım!”
“Ben de! Gözetleme deliğinden kontrol ediliyorsak, yani kısaca ben bekleniyorsam, annemin, babamın bana kıymasına izin vermez, uslu uslu evine gidersin, değil mi?”
“Hemen! Dudaklarımda arzu, kollarımda yalnız sen, sana bakan bir çift göz, ben olayım!(14)”
“Bunun için diz çökmen gerekecek bir uygun zamanda, ama öyle Harmandalı(3) oynar gibi değil, hissederek, benim bu dolunay gibi oluşuma aldırmaksızın tüm varlığınla!”
“Liseyi bitirelim, hemen. Hatta aynı üniversiteyi kazanırsak, hemen demenin ötesinde, ilerisinde hemen!”
“Gerçekten deli raporunun olduğuna inancım katmerlendi!”
“Peki! Peki! Anladım! Seni tüm mevcudiyetimle sevdiğimi söylesem ve bunu söylediğimde de ne olmamı istersen, o olacağımı söylesem?”
"Ne dedin, anlayamadım!”
“Seni sevdiğimi...
Ne dememi istiyorsun sen, saklamaksızın söyle!”
“Ben alacağımı, duyacağımı, aldım, duydum. Bil ki seni asla süründürmeyeceğim ömür boyu, bil ve git haydi!”
Sakınılan göze çöp batacağının aklımın ucundan bile geçemeyeceği bir düşüncemdi. Hiç kimsenin gaipten gelecekten haberdar olması(16) mümkün değildi, her türlü fal ve kehanete rağmen.
“Doymadım!” demiştim, aşk insanı (herhalde) cesaretli yapıyordu, eğer karşılıklı ise, karşıdan da beklenen alınmışsa. Hem kim doyar, doyabilirdi ki? Sevdiği ile geçen bir saniye bile yaşamının en değerli anı değil miydi? Bazen bir ömür olmaz mıydı o bir saniye? Her ne kadar “Bir dakika! (17)” gibi seslendirilmişse de!..
Elimde kitaplarla kapılarını çaldım, asansördeki “Hoş geldiniz!” ertelerinde ilk kez,
Kevser’in anne ve babasının kararmış suratlarıyla karşılaşma riskini göze alarak.
“Kim o?” diyen Kevser’di.
“Her şeyin!” dedim. O da kapıyı açınca bağırarak içeriye haber verme gereğini hissetti sanki;
“Aaa! Sınıf arkadaşım, hayırdır niye geldin?”
“Doymadım, demiştim, doyamayacağımı bile bile sana geldim!” dedim fısıldayarak ve sesimi yükseltirken;
“Kevser kardeş, yarınki sınav için takıldığım bir konu var. Sen zeki ve akıllı birisin, ‘Yardımcı olabilir misin?’ diye düşündüm.”
“Baba, anne! Alt kattaki sınıf arkadaşım, takıldığı ders konuları için yardım istemeye kapıya gelmiş, içeriye alayım mı, yoksa çözümleri kapıda mı sağlayayım?”
“Atla-deve, ateşle-barut değil ki, iki medeni sınıf arkadaşısınız, her ne kadar anne-baba olarak arkadaşına ısınamamış olsak da. Siz, konular nelerse fazla gecikmeden kapı önünde gereği kadar çalışın ve sonra evli evine, köylü köyüne, bilmem anlatabildim mi kızım?”
“Derslerin canı cehenneme, sen de, ben de bu akşam hiç çalışmasak da geçerli not alırız. Haydi öncelikle, umudum olmasa da doymam için fırsat ver bana ve hemen!”
Birbirimizdeyken masadaki defter çekmişti dikkatimi, gardırop kapağındaki aynadan bihaberken(3).
“Günlük mü tutuyorsun yoksa!”
“Evet, desem?”
“Benim için de bir şeyler var mı?”
“Evet, başlangıçtan beri!”
"Okusam!”
“Asla! Belki eşim olduğunda!”
“Zalimsin! O kadar zaman nasıl bekleyeceğim ki? Hadi size yarın dünür olarak gelelim ve evlenelim! Ya da izin ver ‘Sessiz Gemi’nin(18)’ yolcusu olayım sensizlikte.”
"Bir merak yüzünden beni istemen gücüme gitti, ayıp olmuyor mu? Hele ki o Sessiz Gemi ne demek oluyor? Gerekirse, gerektiğinde beraber bineriz, çünkü sen olmazsan ben de yokum, bunu bilmiyor olamazsın!”
“Haklısın! O halde merakta bırakma beni, desem?”
“Hakkını aldın, doyamamış olsak da, şimdi sana defol, desem?”
“Bunun anlamı, bana doyum olmaz, çekil, git demek mi?”
“Eh! Onun gibi bir şey, aşağı yukarı! Ama iyi tarafıma geldin, ufak bir dokunuş için daha izinlisin, sonrasında yolcu yolunda gerek!..
Ve bilemiyorum, annemi babamı kendine nasıl ısındıracaksın?”
“Şımarmayacağım. Bugün için Allah'ıma şükürler olsun! Benim olacaksın ve buna annen, baban rıza gösterecek, abdala malûm olurmuş(17) örneği!”
Salon kapısından başımı uzattım, ancak o zaman fark ettim, anne ve babasının aynadaki akislerini, kafama dank etmişçesine, bir Türk filmi gibi aynada “Sahne Işıklarını(18)” oynamıştık, tıpkı kafasını kuma gömüp de görünmediğini sanan devekuşu gibi. Gene de terbiye sınırları içinde kalmaya zorladım kendimi;
“İyi geceler efendim! Kevser’e yardım ve öğretileri için izin verdiğiniz için teşekkür ederim!”
“Bir şey değil Furkan! Umarım aramızdaki buzlar erir, bir gün yemeğe de gelirsin!”
Sadistlik gizli cümle eksikti görüntülerimize göre; “Günün mana ve ehemmiyetine uygun olarak fırça yemen ve hak ettiklerini işitmen için!” gibi, kesinlikle uygun görüş ve olumluluk belirtisi olmayan.
Adımı söylememiştim. Kevser söylemiş olabilir miydi? Belki! Yemek daveti; çıkmaz ayın son Çarşambası tavrında? İşte bu; anlamamış gibi görünsem de, bir hır çıkmasının(2), ya da;
“Sen kimsin ki? Nene güveniyorsun ki? Senden adam olur mu ki? Ne cüretle?” Falan. Ya da benzerlerini düzenleyecekleri antipatik(3) cümleler olsa gerekti, o anda hatırıma gelmeyen, ya da gelemeyecek olan...
Bu daveti, ya da imkânı en kısa…
Galiba en uzun zamanda değerlendirmeyi düşünmem gerekecekti herhalde! Ki o gün tez gelse mi, geç gelse mi tereddüdünü yaşıyordum.
“Belâ geliyorum demez, gelirdi(22)!” o halde belâyı ne kadar geç yaşarsam, o kadar iyi olmalıydı!
Peki sonuç? Ya şöyle, ya da böyle, o tavırların geleceğinden kurtulmam mümkün müydü? Allah yüzüme mi bakmıştı, yoksa karalığımı yüzüme mi çalmıştı? Annenin ve babanın o bakışları... Ne ve nasıl? Bir insanın yaşayacağını aklına bile getiremeyeceği. . .
Bu konuşma ve düşüncelerin haftasının, ya da on beşinin bir gün ertesi idi ve aşikâr(3) bir şekilde Kevser’in tedirginliğini her gün hissettiğim.
Annemin akrabalarından biri doğum yapmıştı da bebeği mi olmuştu, yoksa bir cenaze olayı mı idi, beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir haber almışlardı ve memlekete gitmeleri gerekmişti.
Belâ ise belâ, felâketse felâket, kurtuluş olmayacağına göre, ben bana hak ettiğimi bildirmeleri için sustalı maymun(1) gibi karşılarına dikilmeliydim, ama kendimden bir şeylerden asla feragat etmeksizin(2).
Kevser’e ufak bir fısıltım yeterli olacaktı, ummasam bile hayırlı bir sonuç olmasını dua ettiğim.
Fısıldadım. Bence bu hem gerekli, hem de şarttı, benim, bizim ve ilerilerimiz için. Bir aysberg heybetinde sadece görebildiğim aysbergin altının cüssesinden çekinir gibiydim. Gene de insan hayal dünyasında yaşamayı kendisine yasaklayamıyordu, hiç olmazsa düşüncelerini engelleyemiyor, düşüncelerine set çekmekte zorlanıyordu.
Çünkü her ne olursa olsun, Kevser’imi kucaklamak, ufak bir dokunuş da olsa izin vereceği, ya da heveslenip kocaman olsun isteğim vardı; onu öpmem, nefesini duymam, varlığını, kokusunu tüm benliğimde hissetmem için.
Evet, davet edildim, annem, babam memlekete gittikleri için, hemen o gün. Benim evde olamayacağım bir zamana denk gelirlerse diye anahtarlardan birini karşı komşumuza bırakmışlardı.
Belki ağzımız gibi gönlümüz de tatlılaşır düşüncesiyle bir kutu hazırdan tatlı ve bir buket çiçekle çaldım kapıyı. Kevser açtı kapıyı ve dünyayı umursamaksızın kapaklandı bedenime, yüzüme ve dudaklarıma.
“İçimde tuhaf bir his var engelleyemediğim, üstesinden gelemediğim, ne, niye, neden ve ne zaman gerçekleşeceğini bilemediğim bir duygu bu, seni etkilememesini dilediğim. Sana, yazmaya devam ettiğim günlüğümü uygun bir zamanda vereceğim, okumak için hakkın olduğuna inanarak, ama ben izin verinceye kadar okumaman şartıyla...
İşaretlediğim sayfadan sonrası hep sana ait, seninle ve yaşadıklarımızla ilgili, tek bir satırında bile yanlışlık olmayan, yalan, hile, safsata(3), hata demiyorum, bak! Sen, ailemle ilgili içinde ne varsa lütfen içindekileri defet!
“Bu bir veda mı anlamadığım?”
“Yoo! Sadece incinmemen dileğim!”
Sessizlikte oturduk babası ile beraber televizyon seyrederek, fırtına öncesi beklenebilen bir sessizlikti yaşadığımız, belki babasının kurguladığı, kurgulayamadıklarını söyleyeceklerinin içine katarak sıraya koymaya çalıştığı.
Kevser ve annesini sofra hazırlığı ve günün mana ve ehemmiyetine göre mutfakta fısıldaşıyor olsalar gerekti, ataerkil(3) görünümlü evlerinde ne olduğunu ya da olacağını bilemediğim.
Televizyon bana, ben televizyona bakıyor, ama görmüyordum, istihareye yatmış(21) bir derviş(3) gibi, Kevser’in yazmış olabileceklerini düşünüyordum kendimde olmaksızın, boş ve başıma geleceklerden habersiz gibi...
Beni sahiplendiği satırlar olmalıydı, hem de ilk başlarda, başlangıçta. Benim onu, onun da beni istediğini karalamış olabilirdi, hani meselâ yaşamına başkasının hükmedemeyeceği gibi.
Aşağılayışım, küfürlerim, alaylarım, benzetmelerim, hareketlerim için neler yazabilmiş olacağını düşünmek bile istemiyordum. Şöyle bir şey yazmış olabilir miydi, hani meselâ;
“Nihayet onu sevdiğimi anladı kafasız, salak sevgilim, ilk kez elimi tuttu ve öptü beni!”
“Yemek hazır!” anonsu dağarcığımdaki(3) son birikintileri de beynimde şekillendirmeme engel olamadı.
Baldırına bakıp, belimle kıyasladığım da satırlarında yer etmiş olabilir miydi? İşte bu satırlarını, defterinden yırtmak isterdim. Moby Dick, Tombiş falan neyse neydi de, herhalde pabuçlarımı bağlama yanlışlığım affedilir olamazdı.
Yemeğimizi yedik, aynı suskunlukla, içmek iki lise öğrencisi olarak bize yakışmazdı, ancak doğrusu bu durgunlukta ben denemeyi isterdim ve ilk kez denememin cesaretini yaşamak isterdim. Kevser’in annesi, herhalde babasının konuşması zamanının geldiğinin beklentisini anlatmak istercesine;
“Kızım, masa örtüsünü balkondan silkeleyiver, kuşlar da sebeplensin, sonra da çayı demle, bardakları falan hazırla!” demişti ve geniş bir boğaz temizliği ile babası gecikmeksizin konuşma moduna girmişti, iyiye alamet(1) olmayacağı şekilde.
“Bak genç adam! Başlangıçtan beri sana kanımın ısınmadığını(2), yıldızlarımızın barışık olmadığını(2) saklamayacağım, Kızımın aklını nasıl çeldiğini(2) de anlamış değilim, ‘Aklını başından almışsın!’ demiyorum. Çünkü ufak bir tehditle kızımın aklını başına getireceğimden eminim.”
Ancak nefes alacak kadar durup devam etti;
“Evet, gençsiniz, tabiidir ki el ele tutuşacak, heyecanınıza engel olamayıp merdiven aralarında, koridorlarda, odalardaki aynalardan haberdar olmayıp hatta evimizin içinde odalarda, kim bilir belki asansörde birbirinize sokulup bunun aşk olduğunu birbirinize telkin etmiş(2), söylemiş bile olabilirsiniz…
Ben de bu yollardan, sokaklardan geçtim, bilmem anlatabiliyor muyum?”
“Anlatmak istediklerinizi ‘O yollardan geçtiğiniz’ kısmı hâriç anladım efendim. Netice…”
“Kısaca ne kızımdan sana yâr, senden de ne kasaba, ne de köy olur. Bu nedenle efendice kızımın yaşamından çekil git ki, hiç olmazsa eksikliklerinin, yokluklarının dışında efendiliğinin olduğunu bilip anlayayım.”
“Gönlümle her şeye sahibim efendim. Kendimi yok edecek kadar sevdiğim bir insanın babası değil de bir başka insan olsaydınız asla sözlerinizin altında kalmazdım. Ben reşit(3) bir öğrenciyim. Kevser’in de reşit olmasını bekleyip ona kavuşmayı düşünebilirim, ama huzur vermezsiniz kızcağıza, evlât gibi bile görmeksizin. Bu da benim yaşamımı kısıtlar…”
“Konuşmamız fazla uzamadı mı? Şimdi hemen defolmanızı rica etsem?..”
Yaşamımın hiçbir anlamı kalmamıştı. Küskünce, miskince(3) aklımdan geçeni gerçekleştirmek için, selâmsız, sabahsız, veda etmeksizin evime geldim. Ne silâhım, ne de yağlı urganım vardı, teselli olarak sarılacak.
Balkondan kendimi atsam ve gebermeden sakat kalıp ömür boyu anneme, babama ağırlık ve yanlışlık...
Bu dayanabileceğim bir yaşam şekli olmaz, olamazdı, hele ki böyle bir durumda büyüklerimi yitirdikten sonraki yaşamım…
İnsan niyetini sağlam tutup gerçekleştirmek isterse neler gelmiyordu ki aklına?
Tek bir satır karaladım, soyunurken;
“Kimse sorumlu değil!”
Doğrusu “Ölüm” kelimesini sadece kaleme değil, dilime bile yakıştıramamıştım, gebermek hâriç, hazırlığımı tamamlayıp eyleme başlamak için.
Ecza dolabındaki tüm ilâçları biriktirip bir çırpıda yuttum hepsini. Şofbenin hortumunu yerinden söktüm ve vanasını sonuna kadar açtım, banyo küvetine uzandım boylu boyunca, deliğini tıkayıp suyun soğuk oluşuna aldırmadan musluğunu açarak.
Bunlar benim son yolculuğum için garantili hamleler olarak görünüyordu Sessiz Gemi'ye binişim için. İlâçlardan ve gazdan zehirlenmez, ya da geç kalırsam, boğulmak son tercihim olarak gerçekleşecekti, mutlaka.
Bu arada neden ve niçin aklımda yer ettiyse, son hamleden bir öncesinde elektrik sigortasını kapatıp, zilin çalmasını önlemek için araya bir kâğıt parçasını birkaç kat halinde sıkıştırmıştım.
Ben yoksam, herkesin yok olmasını da beklemem haksızlıktı, hele ki Kevser’in. Bir şerare(3) ufak, ufacık bir kıvılcım yoğunlaşmış gazın patlamasına neden olup komşularımıza zarar vermesin amacım olabilir miydi, hem nereden, niye bu kadar çevremi düşünür olmuştum ki, giderayak?
Yaşam değerliydi, eğer yaşamak için bir sebebin varsa, yoksa insan neden uğraşsındı ki yıllar yılı tükenmek için. Cehennem sadece öbür dünyada değildi ki! Karşısındakinin bilemeyeceği bir şekilde nankörlük(3) yaşanıyorsa, yani bir bakıma yaşama hakkın gasp edilmişse(2) neden yaşamakla yaşamamak arasında bir tercihe yönelmeyi düşüneydim ki?
Ama bu bencilce bir şey olur gibime de geliyordu. Kendimi yok etmemin sonumun olmayacağı, aklımdan bile geçmemişti, o ana kadar.
Kevser, yani yaşamımın tek sebebi, ışığım ya o da arkamdan gelirse idi. Buna hakkım var mıydı?
Soğuk su mu aklımı başıma getirmişti, yoksa gümbürdeyen, yumruklanan, tekmelenen ve sanırım bütün apartmanı ayağa kaldıran sesler mi? Kendini geniş bir boyutta tüketmek üzere olan bir insanın bunu o dar zaman içinde düşünmesi asla mümkün değildi.
Son pişmanlık gerçekten para etmezmiş! Küvette doğrulmak istedim, bedenim benim değildi, taşıyamıyordum, güçlükle ancak tek adımımı atmıştım küvetten dışarı, sonrasında yoktum galiba. Etkilemesi gerekenler etkilemelerini tamamlamak üzere olsalar gerekti...
Gözlerimi açtığımda, çevrem hiç de cehennem gibi değildi, üstelik onun sesini işittim gibime geldi;
“Salak sevdiğim, beni bırakıp nereye gidecektin ki?”
Sözler beni gene de anında kendime getirmeye yetmemiş gibiydi, gözlerim kapalı, yerimde doğrulmaya çalışırken.
Cehennemde olmam ve cayır cayır yanıyor olmam gerekirken bürokratik bir hata ile cennete mi gelmiştim yoksa? Teknik bir arıza bile olsa doğal günahlarla değil, Tanrıya asi olarak yönelmiştim bu mıntıkaya ki iki-iki daha dört, buna hakkım yoktu.
“Neredeyim?” diye sormak istedim, herhalde başımdaki Kevser gibi görünen bir melekti.
“Kendine gelmen için seni cimcikleyeyim mi? Madem bu haltı yiyecektin(2) neden benim de elimden tutmadın ki? Sen olmazsan ben de yaşayabilir miydim ki?”
“Ne oldu?”
“Neler olmadı ki? Kavga-dövüş, sille-tekme-tokat hepsini teker teker anlatacağım sana, bir şamar kisvesinde(1), ama şimdi dinlenmen gerek, hadi rahat rahat uyu benim nınnırınınnın(3) sevgilim!”
İkinci kez salak ile uyumlu bir kelimeyi denk getirememişti galiba, ama sözü beni azıcık da olsa şımartacak kadar kendime getirmişti beni.
“Öpsen de hemen kendime gelsem?”
“Bu kadar insanla beraberken, böylesine şımardığına göre demek ki hâlâ kendine gelememişsin, uyuman gerek! Ama sevineceğini umduğum bir haberi hemen vereyim sana, bana tahammül edeceğin günlerin liseyi bitirdiğimiz gün başlayabileceğini fısıldadı babam…
Haydi sözlerim bu kadar yeter, dinlen artık!”
“Üniversiteye beraber gitmemize izin mi verdi yoksa büyüklerin?”
“He! Üniversiteye beraber gideceğiz akıllım. Hâlâ yıkandığı halde mayış kalmış(2) adam. Safrası tükenmemiş(2) midenin etkisi altında olsan gerek. Kendine gelmen için kafana vurmamı bekleme. Eğer görebilirsen beni rüyanda gör, ben, sen kendine gelinceye kadar burada başında duracağım, haydi uyumaya gayret et artık!”
Son kelimeler ninni gibi ulaştı kulağıma, gerçekten Kevser’in dediği gibi kendime gelememiştim, hele ki aradan ne kadar zaman geçtiğini bilmeksizin.
Sonraları Kevser’in sesine ek olarak anne ve babalarımızın sesleri eklendi, bir de kimden kulağıma çalındığını fark etmediğim; “Kefeni temelli yırttı(2)!” sözü.
Yaşamadığım olayları Kevser’in anlatışıyla aktarmaya çalışsam?
Benim evden ayrılışım ertesinde kanlı-bıçaklı(1) diyerek abartacağım(2) bir şekilde bir olay olmuş evlerinde. Kevser;
“Kendisi hakkında kimsenin karar vermeye hakkının olmadığını” belirtmiş tehditle. Odasına gitmiş, pijamalarını giyip sadece Nüfus Kâğıdını alarak kapıma gelmiş;
“Sende kalmaya, senin olmaya geldim!(23)” demeyi aklına koyarak.
Kapıyı açamamam ve sızan gaz kokusu endişelendirmiş onu kapıyı yumruklayıp tekmeleyip bağırıp-çığırınca bütün kapılar açılmış apartmanda, ardı ardına. Önce babası yetişmiş çıplak ayakla, cüssesiyle kapıyı omuzlamış, ancak başarılı olamamış, eylemi sırasında “Deli, Zırdeli, aptal, salak çocuk!” gibi kelimeleri peşi peşine sıralayarak.
Karşı komşu; “Bizde yedek anahtar var!” deyince kapıyı açıp beni o halde bulmuşlar. Sonrası malum, özete bile gerek kalmayacak...
Babası;
“Özür dilerim, ayağa kalksın, annesi, babası ile birlikte, ama mutlaka çiçek ve çikolata ile gelsinler. Birbiri için ölecek kadar birbirlerini sevip, yakıştıklarını Tanrı beni cezalandıracak şekilde belli etmediği için şükrediyorum!” demiş.
Bu kadar karmaşık bir cümleyi kayınpeder adayı mı söylemiş, yoksa olsa olsa böyle düşünüp söylemiştir, diye ben mi kurgulamıştım ki, önemsiz...
“Allah’ın emriyle…” diye başlayan babamın sözünü tamamlaması gerekmedi, Kevser’in babası;
“Verdik gitti, ama hele bir liseyi bitirsinler...” dedi.
Aklımdan geçen tüm menfi düşüncelere karşın okula giderken ve de dönerken, ancak okul idarecilerine görünmeksizin el ele olmamız, asansörde birbirimize sokulmamız, aileler de izin verdiği için serbestti artık.![]()
YAZANIN NOTLARI:
(*) Kehanet; Bir olayın olacağını bir takım yöntemlerle daha önceden bilmeye çalışma.
(*) Bu öyküde Kur’an da geçen makul ve mantıklı kullanılabilecek isimlere yer vermek istedim. Ayıplanacağım, belki de çokbilmişliğim söylenecek, ama yazmasam olmayacak. Çünkü o kadar çok insan, bilip anlamaksızın Kur’an’da geçiyor diyerek çocuklarına yanlış isimler veriyorlar ki! (Başvuru Noktası: 01.KASIM.2012, Bütün Dünya Dergisi, Orhan VELİDEDEOĞLU’nun “KAPRİS” adlı yazısı)
Ufacık bir iki not; Asiye; Allah’a isyan eden, Aleyna; Sıkıntı-belâ, İrem; Sahte cennet, Sanem; Put gibi. Bu konuda Haber Türk Gazetesinde bir müftünün yazısını okumuştum (eserde bu da geçiyor, 09.EKİM.2012). Müftü şöyle demiş; “Kur’an’da var diye her isim çocuğa konmaz!” Bu arada eserde söylenen bir isim dikkatimi çekti, inceltme işaretinin önemi olarak. Betül Farsça keçi, Betûl ise bakire demekmiş. Ankara Atatürk Lisesindeyken, Rahmetli Hocam A. Şevket BOHÇA da, “İnkilâp=bu köpekler, inkılâp=terakki, ilerleyiş” olarak öğretmişti bize bir noktanın değeri olarak)
Furkan; İyiyi kötüden (Hak ile batılı) birbirinden ayıran kanıt ve Kur’an’ın; Mushaf, Kelâmı Kâdim, Zikr, Kelâmullah gibi isimlerinden biri. Kur’an’ın 77 Ayetten meydana gelen 25. Suresi.
Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.
Kevser; Cennette bulunan bir havuz olduğuna, sütten ak, kaymaktan yumuşak, baldan tatlı, kardan soğuk olduğuna ve içenin bir daha susamadığına inanılan kutsal su. Kur’an’da en kısa surenin adı. İsim olarak genelde kız çocuklarına verilmekle birlikte erkek çocuklara da konulan isim. Maddi ve manevi çokluk. Kalabalık.
(1) Ahım Şahım; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte olmak. Güzel.
Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.
Darbeli Matkap (Hammer Drill); Sert malzemelerde delme için kullanılan matkap çeşidi.
Dar-Kıt; Yöresel olarak; Zar zor. Ancak. Sabırsızlıkla, her şeye boş vererek, umursamaksızın. Güçlükle. Ucu ucuna.
Gıcır Gıcır; Tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl. Gıcırtı.
Hapırsa Da, Köpürse De; Sevilen, istenen, yapılmak istenen bir şey için her ne olursa olsun her hal ve şartta vaz geçmeksizin uygulamak, gerçekleştirmek, yerine getirmek.
İyiye Alamet; Bir şeyin göstergesi olan, iyi yorumlanacak belirti, iz, nişan, im.
Kanlı Bıçaklı; Birbirini öldürecek gibi düşman, sinirli, kavgalı.
Kudretli İhtiras; Aşırı, dirençli, kuvvetli, önüne geçilemeyecek kadar güçlü istek. Güçlü tutku. İrade ve yargıları aşan güçlü duygu, istek.
Psikolojik Baskı, Psikolojik Taciz; Mobbing. Bir kişinin ya da grubun çeşitli söz ve tavırlarla yapmak ya da düşünmek istemedikleri şeyleri yaptırmaya veyahut düşündürmeye zorlamak. Aşırı şiddet içeren, yasalara uygun olmayan duygusal taciz.
Sere Serpe; Rahatça, rahat bir biçimde, sıkışık olmayarak, açılıp saçılarak, çekinmeden, serbestçe. Orhan Veli KANIK, şirinin son bölümünde; “Olmaz ki! / Böyle de yatılmaz ki!” demiştir.
Sustalı Maymun; Korkudan suspus olma, sinme, uslu durma durumu.
Şamar Kisvesi; Şamar atmak, her hangi bir şekilde incitmek için sebep, mazeret, kılıf uydurma gayreti içinde olma.
Velhasıl Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
(2) Abartmak; Bir şeyi olduğundan büyük, ya da çok göstererek anlatmak, mübalağa etmek.
Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.
Akıl Çelmek; Kararından, niyetinden vazgeçirip başka yola sokmak.
Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.
Baz Almak; Herhangi bir şeyin temelini esas almak, en küçük parçasını, ana maddesini hedef olarak görmek, dikkate almak.
Becelleşmemek; Aslı “Cebelleşmemek” şeklindedir, uğraşmamak, çekişmemek, tartışmamak, münakaşa etmemek.
Feragat Etmemek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle asla vazgeçmemek.
Gasp Edilmek; Zorla, izinsiz alınmak.
Hacı Yolu Bekler (Gözler) Gibi Beklemek; Büyük bir istekle ve sabırsızca beklemek.
Haddi Olmamak; Bir şeyi yapmaya hakkı ya da yetkisi olmamak.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görmek, almak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hır Çıkmak (Çıkarmak); Kavga gürültü olay çıkmak, çıkarmak.
İtle-köpekle Dalaşmak; Yabancı birileriyle ağız kavgası etmek, karşılıklı olarak sözle atışmak.
Kanı Isınmamak; Birine karşı yakınlık duyamamak, ondan elektrik alamamak.
Kefeni Yırtmak; Ağır bir hastalıktan, dertten kurtulmak, iyileşmek. Yöresel olarak ölecek sanılırken tekrar yaşama dönmek.
Kuş Kanadıyla Haberdar Etmek (Haber Ulaştırmak, Haber Göndermek, Haber Uçurmak); En hızlı bir biçimde haber vermek, haber ulaştırmak, göndermek.
Mayış Kalmak; Tepkisiz, hareketsiz bir şekilde, çekinik, tembellik eder gibi, vurdumduymaz bir şekilde, etkisiz, tepkisiz, stabil, muamma bir şekilde durmak, kalmak.
Nakşedememek; Kalıcı ve etkili olmasını sağlayamamak. Süsleyememek, nakış yapamamak.
Safra Tükenmek; Aşırı miktarda içki içilmesi, abur-cubur, limonata-süt içmek gibi bir yanlışlıkla midenin alt-üst olmasının izahı olarak, istifraya yönelme ve gereği. (Ters bir kavram gibi görünen).
Telef Olmak; Gereksiz yere, bir hiç uğruna ölmek ya da bir kısım şeylerin elden çıkması, eksilmesi meydana gelmek.
Telkin Etmek; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir duyguyu, bir düşünceyi aşılamak. Kulağına sokmak.
Tenezzül Etmek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmek (zorunda kalmak).
Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.
Yıldızları barışık olmamak; Aralarında görüş, duygu ve düşünce bakımından birbirleriyle anlaşmış, uyuşmuş olmamak.
(3) Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Antipatik; Karşıt duygulu. Soğuk, itici, sevimsiz. Zıt. Araz meydana getiren. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan içgüdüsel ve güçlü sevmezlik duygusu yaşayan.
Arsız; Utanması, sıkılması olmayan, yılışık, sırnaşık, yüzsüz, açgözlü davranan. İyi yetiştirilmemiş çocuk. (Bitkiler için kolay üreyebilir olan)
Aşikâr; Besbelli, ortada olan, gizli olmayan, açık, apaçık, ayan beyan.
Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.
Azman; Aşırı gelişmiş. Kerestelik tomruk.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Bilinçaltı; Şuuraltı. Bilinçte yer almayan, ya da henüz bilinç yüzüne çıkmayan ruh durumlarının niteliği.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Daniska; En güzel, en iyi. Daha iyi. Yasal. Katmerli. Çok fazla. Aşırı. Kat kat.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç.
Ehven; Daha az kötü, yeğ, değersiz, zararsız, ucuz.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.
Harmandalı; Ege yöresine ait bir zeybek oyunu.
Heybet; Büyüklük, ululuk, gösterişlilik.
İzafi; Nispi, rölatif, göreceli, bağıntılı.
Kısır; Verimsiz. Yaratıcı özelliği olmayan. Boş, yararsız. Ürün vermeyen toprak. Meyve vermeyen bitki. Döl vermeyen üreme yeteneği olmayan canlı varlık.
Meşakkat; Güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet.
Miskince; Uyuşukça, aptalca, mıymıntı gibi, sünepece, pısırıkça. Tepki göstermez bir biçimde. Acizce. Zavallıca.
Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.
Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışılan. Alışkanlık.
Nankörlük; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilikbilmezin eylemi.
Nınnırınınnın; Söylenmek istenmeyen, ya da söylenmesi ayıplanacak kaba bir kelimeyi saklamak için kullanılan söz.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Sinsilik; Sinsi olma durumu, huyu. Sinsice davranış.
Şerare; Kıvılcım.
Tezahürat; Bağırıp çağırarak, alkışlayıp tempo tutarak yapılan eylem.
Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.
(4) Enflasyon; Para Şişkinliği. Yaşam Pahalılığı. Dolanımda bulunan para miktarıyla, malların ve satın alınabilir hizmetlerin toplamı arasındaki açığın büyümesi nedeniyle ortaya çıkan ve fiyatların toptan yükselişi, para değerinin düşmesi biçiminde kendini gösteren ekonomik ve parasal süreç.
TEFE (Toptan Eşya Fiyat Endeksi); Aylık ya da yıllık enflasyon rakamının belirlenmesinde kullanılan değer.
TÜFE (Tüketici Fiyat Endeksi); Tipik bir tüketicinin satın aldığı belirli bir ürün ve hizmet grubunun fiyatlarındaki ortalama değerleri gösteren kriter. Yıllık enflasyon değerini ölçmekte kullanılan bir değerdir. Belli bir yıl temel olarak seçilir ve hesaplama bu yıl kriter alınarak hesaplanır.
(5) Kur’an, Hucurat Suresi, 11. Ayet; Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbirinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir. (Yaşar Nuri ÖZTÜRK Meali)
(6) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler.
Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi gibi, sevgi ile nefreti ayıran çizgi de çok ince. (Söyleyeni hatırlayamadığım bir) ALINTI.
(7) Mağrur Olma Padişahım; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişah da olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. (Söz Peygamberimize de, Fatih Sultan Mehmet’e de yakıştırılmıştır. Söz; Bayram, Cuma ve hatta Cülus Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi! Sözün benzeri ayrıca Romalı bir kumandan tarafından şöyle dile getirilmiştir; “Unutmayın! Siz Tanrı değilsiniz!”
(8) Moby Dick; Ünlü bir roman (Herman MELVILLE, Beyaz BALİNA) (ve film) olup Moby Dick denilen balina ile “Bana İsmail, deyin!” Peqouod Gemisinin Kaptanı arasındaki maceradır. Balina avcılığı ve geminin batışı enteresan noktalarıdır. Türkçemizde genelde iri yapılı, şişman, kendini kaldırmakta ve taşımakta zorlananlar için kullanılan bir deyim.
(9) Allah’ım neydi günahım… diye başlayan İbrahim TATLISES’e ait olduğu söylenen, en iyi yorumu Kayahan AÇAR’ın yaptığı bir türkü.
(10) Körle yatan şaşı kalkar, itle yatan bitle kalkar. ATASÖZÜ
(11) İtin Bilmem Neresine Sokup-Çıkarmak; Deyim ayıp olduğu için kelimesi özellikle yazılmamıştır. Anlamı; Birini olabilecek en berbat bir şekilde aşağılamak, bunu çokçasın toplum içinde yaparak karşısındakini rezil etmek, içinden güç çıkılacak badirelere iteklemek.
(12) Yiğitliğin (Erkekliğin) % 99 u, kaçmak, biri hiç görünmemek (onda dokuzu kaçmak, biri hiç görünmemek) tir. ATASÖZÜ
(13) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(14) Küçük Dağları Ben Yarattım; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
(15) Dudaklarında arzu, kollarında yalnız ben… diye başlayan Kürdi Makamdaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi Sevim YÜCALP’e, Bestesi; Saadettin ÖKTENAY’a aittir.
(16) Gaipten Haber Almak; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan haber almak. Nerede, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan, yitik, kayıp, üçüncü bir kişiden haber almak.
(17) Seninle bir dakika, umutlandırıyor beni… Semiha YANKI’nın 1975 Eurovision Şarkı Yarışmasında memleketimizi temsil ettiği şarkı olup, maalesef o yarışmada aldığı 3 puanla sonuncu olmuştu.
(18) SESSİZ GEMİ, Yahya Kemal BEYATLI’nın ölümü şekillendirdiği en muhteşem eserlerinden biri olup, bu şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.
(19) Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.
(20) Sahne Işıkları (Lamelight); 1952 yılı yapımı Charlie CHAPLIN filmi.
(21) İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)
(22) Belâ (Musibet) geliyorum demez; Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.
(23) Dün akşam yine benim yollarıma bakmışsın… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Selâmi ŞAHİN’ ait olup eser Kürdi Makamındadır. Birinci kıta son mısraında; Sende kalmaya geldim!” İkinci kıta ikinci mısraında; “Senin olmaya geldim!” denmekte.