Daha dün gibi hatırındaydı, daha dün gibi hatırında olması gereken, liseden mezuniyeti...

Okulun ciddi, taviz vermeyen(1), belki abartı gibi görünebilir, ama istibdat(2) kokan yönetimi nedeniyle bir kısım arkadaşlar sınıfta kalma başarısını(!) göstermişler, diğer bir kısmı ise, sene ortası, sene sonu demeksizin, çeşitli mazeretlerle diğer okullara kaymışlardı, yani karma olan okulumuzda kız-oğlan ayrımı olmaksızın yatay geçiş olayı…

Benim gibi okumaya sevdalı ve hiçbir şeyden korkup çekinmeyen, azıcık da olsa “Mö!” yeteneğine(!) ve bu vasfa sahip olanlar nedeniyle Fen Bölümü son sınıf öğrencileri tek bir sınıfta toplanmıştık, biraz gayret, “Mö” yetenekle tahammül ve sıkış-tepişle(3)

İlk sıralar üçer kişi, üç bölüm, sona doğrular ikişer kişi ve en son sırada sırık gibi varlığıyla tek başına oturan ben, 50 kişiyi aşkın mevcutla, hadi abartmış gibi olmayayım, 60 öğrenciden ya bir, ya da iki kişi eksiğiyle!

Evet, en son sırada ve tek başınaydım, azıcık da olsa, torpilli gibi meselâ, boyu 1.80 metre üstünde okul basketbol takımının şutör gardı(3) olarak.

Ancak, Allah nazardan saklasın(4) ki; Allah’ın beni nazardan saklaması mecburiyetti, çünkü o benim boyumda ve sevgilim olmak için ilk ve tek adaydı, karma olan lisemizde, ondan başka kimsenin gönlüme egemen olamayacağı, başlangıç olarak!

Normal öğrenci aşamasını yaşamış, oldukça mesafe almış, öğrencilikten uzaklaşmıştık da; “Ha! Ha! Hi! Hi!” modunda. Dünyamız pembe, yaşamımızın her anı aydınlıktı, başka ne olabilirdi ki zaten, aynı gözlükleri aynı bakış açılarıyla kullanırken?

Katı disiplin, masanın üstüne çıkıp güneş gözlükleriyle yazılı yoklamaların kontrolünün yapıldığı, kırmızı kalemle sıfırlar, hatta bu sıfırların yanına kurşun kalemlerle titizlikle artı-eksi işaretlerin konduğu öğretmenlerin duayen(2) sayıldığı bir lisenin son sınıfında öğrencilerdik, daha çok pembe sıvalı hayal dünyalarımızda gezip-tozmayı-yaşamayı isteyen…

O tarihlerde “Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip(5) dizeleri edebiyatta “Failâtün, failâtün...” şeklinde aruz vezni(6) karmaşası yaşadığım dizelerdi, sonralarında tüm yaşamıma egemen olacak.

Dediğim gibi, uzun boyluydum, ama öyle boyuna kikirik(2), çiroz(2) gibi değil, enine-boyuna düzgün bir uzundum. Gülümser, yani yaşamıma egemen olacak ön sıramda oturan kız ise, bana göre zayıflığı yönünden eksisi fazla gibiydi.

Ancak, onu beğendiğim konusundaki duygularımı hissediyor olmasına ve inanmasına karşın ne o arkasına bakardı, canımı yakacağından kesinlikle habersiz olarak, ne de ben ona ulaşmaya çalışırdım, ta başlangıçlarda. Kokusunu hissetmek yeterliydi benim için…

Bir gün ki; o gün yaşamımın başlangıcı, aydınlığı olmuştu, ancak karanlığa ulaşılmasına mecbur kılınacak bir aydınlık...

Cebir-geometri, ya da fizik-kimya hangi ders olduğunu hatırlayamadığım bir derste, öğretmenimiz elinde bir tomar teksir kâğıdıyla gelmiş ve;

 “Üniversite sınavına hazırlanmanız için test hazırladım, kâğıtları mümkün olduğu kadar çabuk önden arkaya doğru ulaştırın ve hemen çözmeye başlayın. 45 dakika, 80 sual, 100 puan. Gözüme girmeniz bedava…” demişti.

Onun siyah gözlük takmasına, masa üstüne çıkmasına gerek yoktu, çünkü ya şaşıydı, ya da tek gözü takmaydı ki mezun oluncaya kadar bunu öğrenememiştik! Ara sıra tahta önünde durur, bakınır, çok zaman sıralar arasında dolaşır, çoğumuzu “Dikkat!” sözüyle ikaz ederek uyarırdı.

Devamlı olarak bir eli yeleğinin düğmeleri arasında olduğundan “Napolyon(7)” derdik ona ve mezuniyetimize kadar gerçek ismi hiç dökülmedi ağızlarımızdan. Tıpkı Herodot(7) ve Muzo(7) gibi.

Oysa Hicran-Hicran, Fıstık Aliye, Sinek Necati, Sıfırcı Süha, Numarasız Fevziye, Atam Fikrîye(7) öyle miydi ya?

80 Soru, 45 dakika... Sürat felâkettir, bilmediğini atla, cevaplar soruların altında şıklar halinde, cevap kaydırmak gibi bir sorun da yok!

Maşallah hak edecek bir sürat ve tereddütlü bir kaçı dışında bitiriş...

Önüme, Gülümser’e fısıldadım;

“Kız! Kenara çekil! 11. Soru ne?”

Tek bir sözle kenara çekildi Gülümser, cevaplarımız farklıydı;

“Cevap ‘a’ şıkkı olmasın sakın!'

Abandı kâğıdın üstüne ve okuyup tekrar “c” şıkkı üzerinde gezdirdi kalemini.

Napolyon’un sözü titretti sınıfı;

“Gençler! Fısıldaşmayın! Bunu sınavda yaparsanız, hakkınız olmayanla, hakkı olan birinin hakkını yemiş olabilirsiniz. Hem belki diskalifiye olup(1) sınav dışı bile kalabilirsiniz!”

Yerden göğe kadar haklıydı(1) öğretmenim.

Bu sözü Gülümser değil, ben hak etmiştim aslında, o sitemle döndü, 3-5 saniye içine yığışan mavilikleri ve beni kendine kul-köle eden(1) Tanrısal bakışı ile ilk kez, karşılaşmış görüp inanıyormuşum gibi.

Beynim benim değildi, idam kararı verilmiş bir mahkûmun yargıcının kalemi gibi kırılmıştı tüm kalemler, hak etmemin başka türlü izahı olmayacakmış gibi.

45 dakikanın muhtemelen kırklara yaklaşmakta olduğu vakitte yerimden kalktım, ilk ben olarak, kâğıdımı Napolyon’a teslim etmek üzere, evet ilk ben…

Şeytan dürtükledi(1), geri dönüp gözlerine baktım. O gözler benimdi artık, ya da benim olmalıydı o gözler, yalnız benim. Hele ki tebessümünün ona yakıştığını hissettiğim anda.

Napolyon;

“Hangi sorunun cevabını aldın arkadaşından?” diye sordu.

Yalandan kimse ölmemişti, Doğrucu Davut(3) olduğum iddiasında da değildim. Ama her ne olursa olsun, ne kaybedecek olursak olalım, bize doğruyu, iyiyi, güzeli öğreten, bizlere sevgi ve hatta saygı duyan öğretmenime benim de aynı saygıyı göstermem gerekti, mecburdum bile;

“11. Soru. ‘c’ şıkkı(2)...

O soruyu kırmızı kalemle eksi şeklinde işaretledikten sonra, kâğıdımı iade etti ve;

“Peki, otur yerine tekrar!”

Teneffüs zili çaldı.

“Nasıl olsa öğle paydosu...

Birkaç dakika daha, lütfen! Herkes kâğıdını, yanındaki ya da arkasındakilerle değiştirsin, cevapları okuyacağım. Her soru 100 üzerinden 0,8 puan. Doğru cevaplarına göre arkadaşlarınıza numaraları sizler kendiniz verin. Dürüstlüğünüzden asla şüphem yok!..

Sonra da kâğıtları toplayıp bir arkadaşınız bana getirsin ki, sizlere ileriniz için yol gösterici olabileyim, sizleri yönlendirebilmek için çabam olmuş olsun, ilerilerde başarılı olursanız, beni anmasanız bile ben sizleri hissedersem, mutlu olurum...

“Kâğıtlarımızı değiştirelim mi Gülümser?”

Dünyada, şairin Ayten’i gibi(8) benim de Gülümser dışında kimsem yoktu artık, kazın ayağı(9) hiç de öyle görünmemesine karşın.

Notlarımızı karşılaştırdık. Ben hiçbir cevaba bakmaksızın 100 tam not verdim kendisine, saçlarının ve teninin kokusunu içime sindirmek istercesine. Dönmesin istiyordum o Abis’te, Marianna Çukurunda(10) boğulmak, ya da 8.848 Metrede Everest’in bulutlarında(10) buz olmak istemiyordum.

Hata yaptım. Ölmek üzereyken ellerimden tuttu, kaldırdı beni, çukurdan mı çıkarttı, yüksekten mi indirdi, hissedemediğim; ellerini ellerimden ayırma hiç(11) dualarımı, ya da yakarışımı, yalvarışımı kereler, kerelerce işittirmek istememe karşın…

Bırakmadık bir daha ellerimizi bir daha, sene sonu gelinceye kadar derslerde, korkup çekinerek teneffüslerde bırakarak, yerini değiştirmiş, yanımda oturmaya başlamıştı, her ne denirse, tüm kurallara boş vererek.

“Seviyorum!” diyordum, şiirler yazıyordum kıt aklımla, dokunaklı sanarak…

Kabul edebileceği şekilde notlar koyuyordum utanarak, çekinerek defterlerinin, kitaplarının arasına mutlaka en kısa zamanda bulacağını umarak.

Sınıf biliyordu, teneffüslerde, dersler başladığında, herkes üç maymunu oynar gibi kör, sağır, dilsizdi bizim için(12), sadece onun bana göre anlaşılamayan, anlatılamayacak ve anlayamadığım mahzun bakışlarında bilmem gerektiğini hissettiğim halde bilemediklerimi sorgulayamayışım dışında.

Sene bitti, sınavlar bitti ve kayboldu o, bir arkadaşın, bana ulaştırdığı iki satırlık notla;

“Seni sevdim, yaşamımda en güzel anları yaşattın bana varlığınla, ilk, tek ve son göz ağrımdın(13), sevmeye devam edeceğim. Ama unutmam, unutman gerek...

Yaşamımız boyunca...

Allahaısmarladık!”

Bir an, “Benimle olmasının mazereti mi var?” diye düşünmedim değil, tıpkı ilkel Türk Filmlerindeki gibi; hasta olmak, doğurganlığı olmamak, aile baskısı ve kendinin kendi olmaması ya da benzerleri bir şeyler gibi...

Kaybolmak istemiş, kaybolmayı yeğlemiş(1) ve kaybolmuştu birden o, doğadan bile esinlenemediğim, bilmediğim, bilemediğim.

Ve bir daha asla sevemeyeceğimi, gönlümün, ruhumun, kalbimin ve tüm varlığımın başka biri için çarpıp, yaşamayacağına inanan ben, ortalıklarda, ortalarda bir yerlerdeydim…

Üniversiteyi kazandım, yıllar geçti aradan, bilmediğim, bilemediğim, bilmemin de gerekli olmadığı süre, bana göre…

Üçüncü sınıfı bitirmiş, stajlarımı bihakkın(2) gerçekleştirmiş, hocalarımız ve doğal olarak parasal destekleriyle ailelerimize şükran dolu olarak moral ya da bitiriş heyecanı seyahatine çıkmak üzere, son sınıf öncesi vedalaşma gibi, kampüste bizleri götürecek otobüslere biniyorduk…

İşte tam bu anda sökün etti Gülümser gibi gülmeyi de, gülümsemeyi de unutmuş adı da “Gülmeyen” olsa daha inandırıcı olacak adını bir vesile(2) ile öğrendiğim Güldehan isimli vatandaş, yani kız…

İlk, yani öndeki otobüste ya yer, ya aradığı kişi veya ilgiyi görememiş yahut da tam tersine istemediği biriyle karşılaşmış olarak benim bindiğim otobüse yönelerek binmişti. Umduğu gibi değildi galiba bu otobüs de…

Arkadaki koltukta muavin dışında bir-iki kişilik yer ile benim yanım boştu. Çoğunu tanıyıp da isimlerini çıkaramadığım, içten arkadaşlar(!), dıştan arkadaşlar(!), sözlü, belki de nişanlı olanlar çifter çifter üleşmişlerdi koltukları, sap gibi kalan(1) bir tek bendim, övünmek gibi olmasın, yaşadığımı unutamamaktan dolayı.

O genç kızın, yani Güldehan’ın dudaklarının kıpırtısından; “Kara bahtım, kör talihim(14)” der gibi sessizliği paylaştığını hissedebiliyordum (yani).

O otobüsümüze teşrif etmeden evvel(!) sinsice başlayan yağmur, sinsiliğini azat edip gök gürültülü acayipliğe bürünmüş, o kızcağız da oradan buraya geçinceye kadar doğadan nasibini almıştı!

Benzetme belki tuhaf kaçabilir, ama sudan çıkmış sıçana dönmüş(1) gibiydi. İç çamaşırı olarak sadece sutyeni görünen bedenine, alacalı-bulacalı gömleği yapışmıştı.

Soyunsa olmazdı, çantasından çıkardığı kuru gömleği giymek için, bana göre.

Centilmendim ya, sanki gideceğimiz yerlerde yüzmek için, bikini-mikini giymeyecekmiş de;

 “İstersen arka taraflara gideyim, istersen montumu tutup yardımcı olayım, sırtımı dönerek!” dedim. Hayret etmişti galiba, ses çıkarmaksızın. Arkamızdaki koltuktaki arkadaşlara, ne de olsa son tarafın az önündeydik ya;

“Lütfen biraz gözlerinizi kapatır, ya da sırtınızı döner misiniz?” deyip montumu siper etme gayretini yaşadım. Üstelik benim de gözlerim kapalı.

“Sağ olun!” sesi ile yüzümü döndüm.

“İsterseniz, cam kenarında oturabilirsiniz!” dedim Güldehan’a.

“Sağ olun!” diye tekrarladığında dünyanın en geri zekâlı insanı olan ben; “Evet, lütfen!” anlamında “Peki!” demek mi, “Hayır, teşekkür ederim!” anlamında reddediş mi olduğunu anlayamamıştım! Bu; ikinci bir teklifte bulunmamın gerekliliği idi;

“Eğer rahat edeyim istiyorsanız, benim için sakıncası yok. Ben arkadaki kanepelere de sığışırım. Yeter ki sizin çekinikliğiniz olmasın!”

“Ben öcü(2) değilim, adam yiyip kan emecek vampir(2) de değil. Oturun oturduğunuz yerde. Ha! ‘Biraz tombulsun, sığışamıyorum!' diyorsan, o zaman başka, ne halt edersen et(1), umurumda değil, centilmen sandığım kişi...”

“Biraz?” dediğim anda, otobüsün tekerlerinden biri karayollarının, ya da belediye sınırları içindeki bir bakımsız yol çukurlarından birine sokulmuştu, doğal olarak hal-hatır sormak için değil tabii. Ön camlar uzak, yan camlar buğulu ve çamur sıvalı olduğundan etrafımızı göremiyorduk.

“Allah’ım!” dedi birden, koluma sarılıp koynuma sığınmaya çalışırken.

Ve memur zihniyetiyle bakımı yapılan otobüsün benim tarafımdan su damlaları başladı akmaya. O kısmı ona bırakmam doğru olmayacaktı artık, kesinkes(2).

Çantasından kâğıt mendil çıkarttı, ıslak gömleğini de onun üstüne yerleştirdi, ön servis tablasını açarken. Memnun olmuştum, kavga-dövüş yerine memnuniyetimi belli etmem şarttı.

“Beni korumak çabası gösterdin, ben de senin sığınağın olur gibi olmaktan memnun oldum!”

“Memnuniyet tezahüratından önce, şu ‘Biraz!’ deyişin için özür dilemeyi denesen?”

”Üzdüm mü seni? Gerçekten özür dilerim. Benim için çaba gösterdin, eğer benden rahatsız oluyor, rahatsızlık duyuyorsan, öncemde de dediğim gibi defolup gidebilirim!”

“İyi tarafıma geldin, özrün kabul edildi! Yanımda kal! Ama kimsin sen? Kavga ediyoruz, fakat seni bilmiyorum, sadece sima olarak hatırlıyorum.”

“Adım Gülman. Asistanla beraberliğiniz nedeniyle ben sizi tanıyor, biliyorum Güldehan. Anlayamadığım, ne oldu size, birlikteliğiniz devam etmiyor mu ki, yalnızsınız? ‘Aramızdan kara kedi geçti(15) demeyin, yakışıyordunuz birbirinize!

“Teselli edişinizle de olsa memnuniyetim ve üç kuruşluk keyfim vardı(16), onu da sorgulamanızla yok ettiniz. Yanlış hesap Bağdat'tan dönermiş(17), meğerki Bağdat çok yakınmış! Vaktinde getirdi Allah aklımı başıma…

Ve bu yolculuk benim için bir teselli, bir yanlıştan dönüşün mutluluğu olacak. Onun adını kırk yılda bir bile anmayacağım(18) yolları çakışmayacak iki yabancı olarak. Özür dileyerek rica ediyorum; bir kez daha aynı konuya dönmemen mümkün mü? ‘Elinden tutmam bile hataymış...’ dedirtme bana. Bilmem anlatabildim mi?”

Çılgın yağmur dinmişti, sözlerimiz ötesinde ve bildiğim, daha doğrusu hissettiğim kadarıyla gönül yorgunluğu, beden yorgunluğundan da üstündü. Önce başını arkasındaki koltuğa yasladı, sonra sevgiye, sığınmaya ihtiyacını anlatmak ister gibi o uykulu haliyle başını omzumla boynum arasına yerleştirmek istercesine çabaladıktan sonra, beni bağlar gibi sol elini belimden, sağ elini karnımın üzerinden geçirip kilitledi ellerini.

Hüznünün doruklarda olduğu bir süreyi uykusuz geçirmiş, otobüsün otobanda ilerleyişi ona “Ninni” gibi gelmiş olsa gerekti. Kıpırdamadım bile, yaşamımda yitirdiğimden sonra ilk kez kendimi mutlu hissediyordum, bağımsız, azade(2) ilâç gibi…

Öndeki otobüsten, “10 dakika ihtiyaç molası” sözü bizlere de ulaşmıştı o şehrin girişlerinde.

Muzır(2), aile terbiyesi(3) almamış, anası belli olmayan çocuklar demeye dilim ve terbiyem varmıyor, başka kötü lâkapları da hak eden o tip çocuklardan birkaçı çiviler dolu bir tahta parçasını tam otobüsümüz geçerken otobüsün arka tekerleklerinin önüne atıp kaçmışlardı.

Boynumda yalnızlığını ve kederini unutmaya çalışan o güzel, bu sarsıntı ile uyanmıştı, bu kez “Anam!” diyerek ve eklentisi “Affedersin!” demek olmuştu, bana kollarıyla bağlantısı için, belki de utanarak, ilk kez gözlerini iyice açarak.

O ne mavilikti Allah’ım? Tıpkı bir öncesindeki gibi, derinlerinde boğulmak, engin yüksekliklerinde donup yok olmak gibi;

“İnsan gözlerinde hapsolduğunda, yaşadığına inanıyor…”

“İşte orda dur arkadaş! Gözlerimi methederek(1) benimle ilgileniyor olman yanlış. Ben ikinci el, imitasyon(2) unutulmak istenilen biri yerine geçmeyi asla istemem. Sığınağım yalnız benim olmalı, yalnız ben sığınmalıyım, ‘sığınağım!’ dediğime. İhtiyaç gibi değil, severek, isteyerek, arzulayarak hatta bana duymak istediklerimi fısıldamalı sığınağım...”

“Nerden çıkartıyorsun bunları şimdi?”

“Hiç mi çalınmadı kulağına reklâm gibi; ‘Hüzünlü âşık!(3)’ sözü? Sağır Sultanın bile duyduğunu(19) benim bilmemem, duymamış olmam mümkün olabilir miydi? Sözlerim bu nedenledir işte!”

“Zere(2), bazı zaman bana acır gibi bakan, birbirine yakın olan arkadaşların beni sınırsız bir hüzünle gözlemlemelerini anlayamaz, benim sevgili olarak yakın arkadaşım olmadığı için, yalnızlığım için hayıflandıklarını(1) düşünürdüm...”

“Anlaştık mı, yoksa senden uzaklaşayım mı?”

“Beni bana kavuşturdun, sana minnettarım(2). Sen gene sığın bana, ama bu sefer ‘Allah’ ya da ‘Anam!’ yerine ‘Gülman!’ sözü dökülsün dudaklarından…”

“Anlaştık!”

Şoför; yakınlarda bir yerlerde lâstik tamircisi olup olmadığını sordu, geçen taksilerden birine.

“Tehecik(2) şurda! Ben şimdi oradan geçerken birini göndermelerini söylerim, sen hiç uğraşma gardaş!” demişti, otobüsün başında, suskunlukla, bizler ne olacağımızı düşünürken.

İhtiyaç molası dışında, belirlenen organizasyona göre, iki şehir ötedeki bir şehrin çıkışında yemek molası verilecekti, bu nedenle önden giden otobüsün, sessizliğimizde bizim perişanlığımızdan haberi yoktu ve bir de yaşamamız gerekenlerden. Mihmandarımız(2) Asistan Gülsena Hocanımın telefonu çaldı bir süre sonra.

“Lâstiğimiz patladı! ... Peki, yemek molasını lâstik işi halloluncaya kadar burda veririz... Olur, size orada katılırız!” dedikten sonra sabırsızlıklar içinde çevrede tur atan bizlere döndü;

“Arkadaşlar bulduğunuz lokantalarda, yemeğinizi yiyin, ya da nefsinizi köreltin. En geç 45 dakika sonra hepiniz burada olun! Kimsenin gözünün yaşına bakmam, lâstik yapılmış olursa, saat bir dedi mi, tekeri döndürür, çıkarım yola. Kalanlar ayıklarlar pirincin taşını(3), demedi demeyin sonra!”

O sırada trans paletle(3) biri yetişkin, diğeri çocuk iki genç gelmiş, otobüste siftinenler(1) bizler arabadan inerken reflektör(2) ile takozları koymuşlar ve bijonları gevşetip lâstikleri sökme işlemlerine başlamışlardı bile.

Söylemem gerek Güldehan arabadan inerken gömleğini sıkarak kuruması için koltuğun üstüne bırakmıştı, herhalde ütülemek gibi bir sorunu olmasa gerekti. Elini uzatmış, otobüsten inmesine yardımımı istemiş gibiydi ve kabullenmişti elimi. Fısıltılar ulaşmadı değildi kulaklarıma, belki de kulaklarımıza;

“Yeni bir aşk mı doğuyor?”

'Ellerini ellerimden ayırma hiç ne olur?(11)

“Kapat gözlerini, kimse görmesin! (20) ve dahi benzerleri...

Aynı otobüste yolculuk ettiğimiz kardeşlerimizin işleri-güçleri olmasa gerekti!

Evet, bir şeyler vardı, ama bunun üç-beş saat içine sığması mümkün müydü? Hem aceleci gibi bu konuda biz başlangıç olarak niyetli gibi olsak da? Ancak gerçek şu ki; ya ben kendimi teslim etmiştim ona, ya da o sahiplenmişti beni, gönülden.

İnsanın bazı şeyleri anında çözümlemesi beklenemezdi. Yobaz, softa, sofu gibi ben önde, o arkamda, arka arkaya yürüyorduk. Eksik olan; takke veya sarık, oldukça gürültülü bir şekilde çekilen tespih ve arası fazla olmayacak şekilde “Allah şükür!” diyerek çenemi sıvazlamamdı(1), vitrinlere bakarak ilerlerken.

Tabii bu arada mayo reklâmları, kadın eşyaları ve çıplak vitrin mankenlerini(3) gördükçe de Tövbe(2)! Tövbe! Gökten başımıza taş yağacak(21)! Gâvur bunlar, gâvur! Hem de tam cehennemlik!” demeyi de eksik etmemem gerekti!

“Karnın aç mı?”

“Dışarılarda bir şeyler yiyemem, o nedenle tokum!”

“Bu olmadı işte, benim gibi yap, pirinç pilâvı artı yoğurt...

Güvenli ve doyurucu…”

“Ben ısmarlarsam…”

“Benim gibi birinin yanında?”

“Ne var yani? Kadın-erkek eşit değil miyiz?”

“Peki, neden peşim sıra geliyorsun, yanımda yürümek varken?”

“Aile terbiyesi desem?”

“Yani yanımda yürürsen terbiyesiz mi oluyorsun?”

“Tamam! Kazı koz anlamakta(1) ısrarcısın, iddialaşmıyorum, yanına geliyorum!”

“İstersen elimden de tutabilirsin, fazla büyütülecek bir istek mi bu?”

“Yok, daha neler? İlkokul bebeleri gibi…”

“Sığınağımsın, dedin, ben de şımardım, peki, nasıl istersen…”

Lokanta gözüktü, girdik pilav ve yoğurt için. Ona yol gösterdim “Buyur!” der gibi, o da elimden tuttu ilk kez, içinden gelerek (gibi) sıcak, sıcacıktı elleri.

İlk kez tattığım duygularla yüklüydüm (sanki), inkâr etmemin mümkün olamayacağı, öncesinde hissetmeyi istediğim halde hissedemediğim. Oysa kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz(22) demişlerdi.

Lokantaya girerken ellerini yıkayıp döndü, yemeğimizi yedik ve şaklabanlık yapmak(1) hakkımın geldiğine inandım, sonuçta;

“Yedik, içtik, afiyet olsun! Sofrayı Güldehan kaldırsın!”

Sadece gülümsedi. Şaklabanlıklar kaç devre olurdu, bilmiyorum, ama ben ikinci devreyi kullanma dileğindeydim;

 “Çiçek toplamak(1) istersen, ben beklerim!”

“Hayda! Bir yaşıma daha girdim. Bu ne demek şimdi?”

“Doğru! Çoktan çok affedersin…

Yerel bir deyiş! Yani uluorta(2) söylenmek yerine, sansürlenmiş(1) gibi; ‘Tuvalete gidecek misin, elini, ağzını, yüzünü yıkayacak mısın?’ anlamında bir şey!”

“Doğrusunu öğrendim, kibar ve centilmen arkadaşım. Önce hiçbir yere dokunmaksızın ben çiçek toplayayım bari...

Sonra da sen başının çaresine bakarsın!”

Titizdi, yüzünü yıkamıştı, makyajsızdı ve mavilikleriyle bana meydan okur gibiydi. “Sığınağım!” deyip elimi tekrar tutarken.

Mutluluk böylesine bir yakınlık içinde olsa gerekti, ama ürküten bir sesin çekinikliğinde. Çünkü trans palet, şoför ve lâstikler korkutmuştu bizi…

Şoförümüz; Asistan Gülsena’yı nöbetçi gibi, belki de Trafik Polisleriyle yapacağı diyalog(2) yeteneğine güvenerek, inanarak otobüste bırakmış ve kendisi otobüs lâstiklerinin peşine düşmüştü…

“İç lâstiklerden biri neredeyse parça parça olmuş, yamarız, ama sizi ancak üç-beş adım ya idare eder, ya da tekrar yolda bırakır!”

Şoför, henüz öğrenci olduğumuzu aklına getirmeksizin, acındıracak bir şekilde bakmıştı oradan geçmekte olan bizlere. Bunun anlamı yeterli parasının olmadığı olsa gerekti!

Mutlaka geçen zamana aldırmaksızın birilerini, belki de bizi beklemiş olsa gerekti, yeni iç lâstik alımı için. Herhalde Kredi Kartı kullanma olanağı da olmasa gerekti.

“Paran var mı Güldehan? Bana borç verebilir misin?”

“Var! Hemen!”

“Rastlayacağımız ilk bankamatikten çekip borcumu öderim!”

“Gerekli değil!”

“Olmaz! Kabul edemem!”

“Yarı-yarıya?”

“Hayır! Bu benim fikrim. Eh! Mutlaka ödeşelim diye tutturursan, elimi bir kez daha sıkı sıkıya tutarsın, olur biter!”

Sessizce fısıldadı;

“Sana hiç ‘Sapık!’ diyen oldu mu Gülman?”

”İlk kez duyuyorum, bir gönül dostumdan, elini bana uzatmaktan çekinmemiş, üç-beş saat içine sığışan bir arkadaşlık ötesinde…”

“Uzasın dersen, ben de sığınağım olan sapığıma el uzatmaktan çekinmem!”

“Anlaştık!”

Kısa süre içinde hallolmuştu, yeni lâstiğin işlemi de. Dağılmış olan arkadaşları toplamak, toparlamak az-biraz sorun gibi olsa da, saat bire kalmadan mevcudumuzu tamamlamış ve en fazla bir saatlik kayıpla hareket etmiştik.

Bu gecikmeyi telâfi etmek(1) için çözüm arayacaklarını iletmişti bize rehberimiz Gülsena Asistan Hanım öteki rehber asistanla konuşarak.

Yetişmiştik önümüzdeki otobüse. Ama beni, daha doğrusu bizi bir sürpriz bekliyordu, Güldehan’ın o otobüse binmeme konusunda çekiniklik yaşadığı. Güldehan’ın “İlk göz ağrısı”, ya da “İlk sevgilisi” diyeceğim, el ele tutuştuklarına gözlerimle şahit olduğum, ismini bile tam olarak öğrenemediğim, benim eğitim aldığım bölümle hiçbir ilintisi olmayan Asistan Rahmi, ya da Rahim’di o.

Karnımız toktu nasıl olsa; “Bana, bize dokunmayan yılanın da yaşaması(23) olağandı. Bu düşünceyle uzaklarda bir köşeye oturmuş, sessiz, konuşmaksızın çaylarımızı yudumluyorduk. Daha doğrusu külçeleşmiş bir sinir birikimiyle indifaa(2) hazır, yan yana ilişmiş iki yanardağ gibiydik.

Ve belâ geliyorum demez(24), pattadak gelirdi(1) üstelik geldiğini belli etmeksizin, sinsice. O; o idi ismini bilmediğim halde şeklini tekrar etmek bile istemediğim.

Güldehan’ın yanına oturdu, Güldehan’ın tepkisine aldırmaksızın elini omzuna attı ve;

“Demek benden ayrıldıktan sonra bu zibidi(2), çömez(2), züğürt, paçoz(2) öğrenciyi buldun, öyle mi?”

“Bir saniye hoca...

Öncelikle elinizi sevdiğim insanın omzundan çekin! Yoksa…”

“Yoksa ne arkada…”

“Ben asla sizin arkadaşınız olmam, çünkü benim için söylediğiniz o kötü kelimelerin asıl sahibi sizsiniz. Şimdi hiç olmazsa efendi bir öğretim üyesi olarak yanımızdan ayrılın. Terbiyem, edebim izin verseydi; ‘Ayrılın!’ yerine başka bir fiili sarf ederdim, emir kipinde…

Ancak büyük düşünürün şu sözünü aktarmazsam içim rahat etmeyecek, bildiğiniz sanmadığımı da eklemem gerek; Edep nedir diye arar sorarsan eğer, bil ki edep, her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül gösterebilmektir(25).

“Ağır söz, ama kabullendiğimi sanma! Ve evet, neden iç lâstik bedelini ödemek istediğinizi anlamış değilim! Üstelik Güldehan’a davranışım konusunda ısrarcı olursam ne yaparsın yani, döver misin? Hele ki bir denemeye çalış, istersen…”

“Birincisi; lâstik parasını ödememizin sebebine hâlâ giriş yapamamışsınız, eksikliğiniz. İkincisi; sizde olmadığını tahmin ettiğim terbiyem müsaade etmez sizinle karşılıklı iki medeni insan olarak konuşmak varken, kavga-döğüş yapmaya. Üçüncüsü; büyüğümsünüz, size karşı asla elim kalkmaz…

Ve nihayet dördüncüsü her bedenin bir tahammül gücü vardır. Boyunuza, başınıza bakmam, çekiniklik yaşamam, gücümün en sonuna kadarını harcarım, hak ettiğine inandığım karşımdaki biri ise.”

“Anladım! Ama konu kapanmadı, göreceksiniz siz! Bakalım el mi yaman(26) ben mi? Şimdiden aklımdan nasıl mezun olacağınız, geçiyor da gülmemek için kendimi zor zapt ediyorum!”

“Bak Hoca! Elinizden geleni, ardınıza koymayın!(27) Ateş olsanız ancak cürmünüz kadar yer yakarsınız(28)! Bizi ne notla, ne de mezun etmemekle korkutamazsınız, her tarafınızı yandaşlarınızla, aynı fikri taşıyacak olanlarla donatsanız da…”

Sesini çıkartmadan uzaklaşma hamlesinde gibiydi ismini tam olarak öğrenemediğim asistan. Geriye döndüğünde bakışları kin, haset(2), garez(2) ve “Gerçekten görürsünüz siz!” modundaydı!

O andan sonra bizimle beraber olmadı bir daha, “Bir musibet, bin nasihatten evlâdır(27)!” modunda. Ancak ağzımdan çıkıp da, sorgulanacağım bir sözümün farkında olmasa gerekti, doğal olarak o anda benim de tabii…

Tekrar çıktık yola…

Bir deniz kenarında, balıklama, çivileme atlamanın serbest olduğu bir yar kenarında mola verdi, bizi tehdit eden bay asistan efendi! Bizim patron, yani bayan asistan da ona uydu!

Kızlar indiler otobüsten önce, erkek-erkeğe mayolarımızı giydik, sakınmaksızın, uluorta, gizlimiz, saklımız mı vardı ki?

Sonra yerlerimizi kızlardan bir kısmına teslim ettik, tüm perdeler kapalı, herhalde görünmemek olsa idi gerekçeleri!

“Sen?” diye sorguladım Güldehan’ı.

“Bu bedenle?” diye sorarak cevapladığında, taşı gediğine yerleştirmem(1) gerekti;

“Bir ‘Biraz?’ dediğim için benden dünyanın sözünü esirgemeyip, eşekten düşmüş karpuza çeviren(1) sen, şimdi böyle diyorsun. Allah korudu beni, ya kaza ile şimdi benzer bir sözü sarf etseydim, nic’olurdu(1) halim?”

“Der miydin gerçekten?”

“Yoo!! O kadar da değil, hiç de ‘Denizde boğulursun inşallah!’ duanı işitme niyetlisi değilim!”

“Çekinme, demem!”

“Sağ ol! Allah razı olsun! Allah ne muradın versin! Önce sağlık, sonra mezuniyet…”

“Dualar eder insan, mutlu bir ömür için... (30)

“Sen varsan her yer huzur... (30)

“Aynı şarkıyı senin de bildiğin aklıma gelmezdi!”

“Pek ilgisi gözükmese de, hadi tut elimden, kenarlara bir yerlere götür beni ve itekle denize, daha önceki ‘Biraz?’ sorumun cezası olarak…”

“Kendin atla, çilene sebep olmak istemem!”

Bir şeyler geçti aklımdan, örneğin; onun çile çekmesi gibi. Yağmurda ıslandığındaki çekincesini hatırladım. Onu kaldırıp denize atmak mı? Hayır! Vazgeçtim. Ancak şımarma hakkımdan da feragat etmek(1) geçmiyordu aklımdan.

“Omuzunda bayram böceği var, uğurdur!” dediğimde döndü yüzünü bana doğru, yarısı yanağından, yarısı dudağından öpüp “Allah!” diyerek çivileme attım kendimi denize ve anında da su yüzüne çıktım, bu kez “Ah!” diyerek.

Bir söz vardır hani; “Madem, yüzme bilmiyorsun, neden çıktın kavak ağacına?” gibi anlamsız. Ya da “Sen bir garip çingenesin, gümüş zurna neyine(31)?” gibi.

Denizkestanelerinden en cüsseli ve yakışıklı(!) olanı sağ ayak tabanımla sapıkça muhabbetleşmiş(1) kıyıya çıktığımda da benden ayrı kalmaya, ya da ayrılmaya tahammülü yokmuş gibi, sağ elimin içine ve parmaklarına da unutulmamak istercesine hatıralarını bırakmıştı!

Aklı başında bir yengeç gibi(32) yamuk yamuk ama sekerek yaklaştım Güldehan’ın yanına.

“Gördün mü, Allah razı olmadı beni kandırmana. Efendice söyleseydin, otobüsün arkasında, ya da şu ağaçların altında, ben de arzuluyor olarak sarılmana da, öpmene de izin verirdim, ya da öpüşürdük, her neyse! Yalnız kendini düşündün egoistçe. Bundan sonra böyle bir hakkın yok, sakın ola ne niyetlen, ne de acındır kendini...

‘Eden bulur(33)!’ derler, ama ben zalim değilim, çantamdan cımbızımı alıp geleyim. Bak şu Allah'ın işine, benim kaşlarımla, senin avucun ve tabanın aynı ortamda yer alıyorlarmış; Cık! Çık! Jık!”

Cık, çık gibi söylenmeye çalışılan sesler aslında tam o heceler gibi değildi, ne bileyim dili dişler arasında sıkıştırılıp hınç alma(1) şeklinde yorumlanması gibi geldi bana.

“Sana yeni, en güzelinden, en iyisinden, en değerlisinden alacağım, söz!”

Bilir misin?”

“Yanımda olmaz mısın?”

“Aynı hatayı üst üste iki defa yapmam(34) Yapmak isteyene de bu kere Allah’ın yardım edeceğini ummam, bu kez denizkestanesi ile de kurtulamazsın gibime gelir. Ne bileyim, Allah muhafaza bir kovan arı hakkından gelmeye çalışırsa, ‘Oh olsun!’ demem, diyemem, buna razı olamam, yaklaşımınla mutluyum, yalnız kalamam, yaşam çekilmez olur benim için!”

“Söz veriyorum, elini uzatmazsan asla elini tutmaya çalışmayacağım!”

“Bak, o zaman affetme hakkımı kullanabilirim!”

“O halde ben ikinci kez dalayım denize, bu ikinci kez ‘Allah!’ derim, elini tutmam için!”

“Sakın ha! Cımbızı alıp hemen geri döneceğim!”

“Bekleyeceğim, gerekirse, gereken zamana kadar. Duygularımın şekillendiğini hissediyorum, yarım-yamalak(3) da olsa seni öpmek istememde de bu hissettiğim duyguların tetiklemesi var!”

“Özel bir durum! Daha 24 saat olmadı beraberliğimiz, neredeyse ilânı aşk ediyorsun, diyeceğim. Evet, hüzünlüydüm. Evet, unutmak istiyordum, belki de senin yaşadığın hüznün aynısını yaşayarak. İhtiyaç, ya da unutmak değil, mutluluk, sevgi olmalı bence, bulunmak istenilen…

Tarttın mı kendini, bu kısacık süre içinde? Gönlümü, kalbimi, sevgimi istiyorsun. İhtiyacın var, benim de, ama bu dürüstçe bir alışveriş olmaz. Sabredelim; sadece gerçeğimize ulaşıncaya kadar…”

“Bana sabret diyorsun, ben sabır taşı mıyım(35)?”

“Şarkıları şimdilik bir kenara bırak! Dediklerimi düşünmeye başla hemen ve yanlış anlamaya yer bırakmaksızın uzat önce elinden başlayayım dikenlerini çıkarmaya, beni kandırarak yaptığının cezasını veren denizkestanesinin seni cezalandıran bana mükâfatını...”

Eğildiğinde saçlarının kokusu okşadı genzini;

“Saçlarının yağmur koktuğunu biliyor musun?”

“Bak, vallahi cımbızla baş başa bırakırım seni, kendi işini kendin görürsün, kendin başına, artık nasıl görürsen…”

“Sen yemin ettin, ben de yemin ediyorum, saçlarını yağmur sıvamamış olsaydı da, vallahi, billahi saçlarının, teninin kokusundan sana ilgimi...

Yok! Yok! Sana sevgimi ve bağlılığımı anlatmak isterdim!”

“Tamam, sana ‘Yasak!’ dedim, ama şımarmayacağını vaat edersen bu yasağı biraz gevşetebilirim. Koklayabilirsin, ama hız ve mesafe sınırını aşmadan. Açıkça anlatabiliyorum, değil mi?”

“Vallahi özel bir kızsın. Kalbimi aldın, gönlümü aldın, beynimi işgal ettin, bana hiçbir şey bırakmaksızın! Al, hepsi senin olsun! Çünkü ben, bende değilim artık, benim hepsimi aldın, zapt ettin, hükmettin. Bil ki seni seviyorum...”

“Ciddi misin? Bu kadar çabuk? Yoksa dikenleri söktükçe rahatlıyorsun da onun için mi iltifat ediyorsun!”

“Allah belâmı...”

”Vermesin!”

Hani demiştim ya; “Belâ geliyorum, demez, gelir(24)!” diye! Bu kez; “İti an, sopayı eline al!(36) diyeceğim! Gerçekten gelen; “İyi adam, sözün üzerine gelen(36) değildi.

“Aman da, aman! Benim eski sevgilimin yeni sevgilisi ‘Uf!’ olmuş da, benim eski sevgilim yeni sevgilisini tımar edermiş(1)!”

 O, sopayla anılacak adam, aynı yılışıklıkla Güldehan’ın yanına oturup elini omzuna atmış ve edepsizleşmişti;

 “Benimle yatmadın, ama bu çaylakla ne zaman yatacaksın! Tecrübesi olduğunu bile sanmıyorum. Herhalde kardeş-kardeş, kardeş gibi uyursunuz, eğer bu salak-ül-azim(3) horlamazsa tabii!”

Her insanın bir tahammülü(1), sabrının sona erdiği(1), kısaca sabır taşının çatladığı(1) an vardı, değil mi? Daha önce söylenmiş miydi, o anı yaşıyordum, limitini ve sınırını aşmıştı(1). Ayağa kalktım, ne cüssesine aldırdım, ne de ayağımdaki dikenlere;

“Karşınızda bir hanımefendi var hoca, çabuk sözlerinizi geri alın!”

“Almazsam ne olur?”

“Hocaysan, hoca! Eğitimime senin yüzünden ara verecek olsam da umurumda değil, sizi bana sayıyla, ya da parayla vermediler çünkü!” diyerek her türlü riski yüklenerek(1) üstüne yöneldiğimde, sakınmak isterken ayağı kaydı ve yardan beraberce denize düştük, o giyimli, ben mayolu. Neden mayo giymediğini anında öğrenecektim;

“İmdat! Yüzme bilmiyorum! Kurtarın!”

Ona en yakın bendim. İstemesem de...

Yakınlaştım, boğazımdan tuttu, suya tekrar beraber battık. Onu kurtarayım derken beraber boğulacaktık, o, denizde su içinde kalmaktan, ben onun beni kolları ile boğmasından...

Denizin tepki için izin verdiği, gücümün el verdiğince tokatlayıp yarı baygın çıkardım onu denizden. Su yutmuştu oldukça, belki yıllık tuz ihtiyacını karşılayacak gibi. Ben, göğsüne masaj yapmaya çalışırken, sevdiğim insan ona suni teneffüs yaptırma çabasındaydı. Gözlerini açtı hoca. Edepsizliği hâlâ en uç noktalardaydı;

“Bana suni teneffüs yaptıracağını bileydim, çok zaman önce boğulmaya çalışırdım!”

Yumruklamaya çalışır gibi yumruğumu sıkıp gösterdiğimde sustu. Kıskançlık tüm benliğimin en ufak zerrelerinde bile huysuzdu. Küstüm. Elini uzattı Güldehan. Tutmadım. Sadece arkasından yürüdüğüm için sordum;

“Şart mıydı?”

“Bak hele! Daha gün batmadan kıskanırmış beni, 24 saat bile dolmadan. Can aziz Gülman. Düşmanım da olsa bildiğimi yapmazsam Allah günah yazar bana. Günahkâr olmamı, cehennemde yanmamı ister misin?”

“Ben senin yerine günahkâr olup cehennemde yanardım.”

“Gene yanıldın, her koyun kendi bacağından asılır(37). Benim yerime günahkâr olup yanmak yerine dünyada mutlu etsen, mutlu olup Tanrı nasip ederse cennette birbirimizi paylaşsak daha iyi olmaz mı?”

“Dediğin gibi 24 saat bile dolmadan?”

“Sen düşününce oluyor da, ben düşünüp söyleyince neden olmasın ki? Hadi, uzat elini, küsme, kıskanma da, ben seninim, ömrümün sonuna kadar, tabii istiyorsan beni? Ayrıca söz veriyorum, ilk yakın imkânımızda beni öpmene izin vereceğim sana…

“Sahi mi? Söz mü? Vallahi de!”

“Yemin etmem! Sözümü de geri almam. Bana, sözlerime inanmayanı da yarı yolda bırakırım. Bırak elimi! Bir de bir ömür boyu diyorsun, seviyorum, diyorsun. Bu inançsız tavrınla ben seninle bir ömrü beraber geçirmeyi nasıl düşünür, umut ederim ki?”

“Mezun olalım, evlen benimle!”

“Denize ikinci kez düşünce üşüttün galiba? Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? Bir kıskançlık sonunda, bayram değil, seyran değil, nasıl bir teklif bu?”

“Senin nefesini ilk kez hissettiğimde, sensiz olamayacağım yer etti beynimde. Ufacık da olsa bir ümit ver, vermesen bile elimi bırakma, senin için yaşamaya devam edeyim!”

“Bir yanlış yaptım, seninle doğruya yöneldim, seninle yeniden doğdum…

Ve sen benimsin, beni hak eden. Gel hadi, ayağında kalan dikenleri de çıkartmaya, temizlemeye gayret edeyim. Sen de artık bana şarkı mı söylersin, sözlerini uç uca eklemeye mi çalışırsın, o artık sana kalmış!”

Eh! Bu sefer iyi adam olarak anılmamış olsa da, hani katiller işi becerdikleri yere geri dönerlermiş ya, o örnek Rahmi Hoca da kuru elbiseleriyle yanımıza gelmişti, elinde iki adet kır çiçeği ile ve sözünün başlangıcı; “Gençler!” olmuştu.

“Sebep olmuş olsanız da, beni sudan çıkardınız ve yaşama döndürdünüz. Bir kere bile dudak dudağa gelmediğimiz halde, beni yaşama döndürdünüz. Hiçbir mecburiyetiniz olmadığı halde ve hatta bana karşı kahırlı olduğunuzu(1) düşündüğümde bile. Ama ben teşekkür edecekken, ne yaptım? Soytarılık! Özür dilerim! Daha önceki söz, hareket ve hatalarım için de utanıyorum. Çiçekleri kabul edin ve ömrünüz boyu gönlünüzce mutlu yaşayın!”

Başka ekleyeceği şeyler de olsa gerekti. Yutkundu, eklemeden diğerlerinin yanına döndü, korkusunu yenmişçesine pabuçlarını çıkartıp, paçalarını kıvırıp denizle tanışma çabasında gibiydi, hatta buna tanışma değil, barışma demek de mümkündü.

Çivileme atlamak nene gerekti be birader? Hem öylesine yarım-yamalak bir öpüşle coşarak ye üstelik karşındakinin iznini ve rızasını almaksızın.

Hemşire(!) iş başında bir operatör(2) titizliği ile dikenlerimi çıkartmaya devam ediyordu;

”Güldehan?”

“Hayırdır?”

“24 saat geçmedi daha, dedin. Ama yanımdayken bile seni özlüyorum. Bana sevmeyi öğrettin bir çırpıda, bir gün içine sığdırarak. Seni seviyorum, seni çok seviyorum…”

“Eee! Peki netice? Ne demek istiyorsun?”

“Şu anda nefes alamıyorum, galiba suni teneffüse ihtiyacım var, ‘Kurtar beni!’ desem?”

“Şimdi? İşi-gücü bırakıp? Herkesin ortasında?”

“Otobüste herkes kanaatini, düşüncelerini birbirine fısıldadı, kulağımıza kadar ulaşan. Bir gazetenin spor sayfasının önündeki sayfaya sığışacak şekilde ilân ve reklâmını da biraz önce yanımızdan ayrılan hoca hakkaniyetle(2) yerine getirmiştir, nasıl olsa! Hadi, üzme beni, gayretli ol, beni, senin olduğun dünyaya götür.”

Dikenli ayağımı 600 kadar yana döndürdü, tokasını çözdü saçlarından, perdelemeye çalıştı yüzünü (sanki) üzerime eğilirken;

“Dur kız! ‘Beni yaşama döndür!’ dedim. ‘Öldür!’ demedim ki?”

“Mevlâna değilim. Ama ben sevdim mi, yer olurum, sevdim mi sel olurum, sevdim mi lâl olurum, sevdim mi can olurum(37). Mademki sahiplendin beni, sen de ahrete kadar benim olduğunu bil, ben sevdim mi böyle; ruhum gibi, ruhumla severim(37) çünkü...

Ve hadi şimdi uslu ol ve okulumuzu bitirelim…”

Seyahatin, sonra okulun sonu ve “Görürsünüz siz!” olmaksızın diplomalarımızı alışımız, anlatmak abes…

24 saate sığdırdığımızı, bir ömür içine sığdıramayacağımızın bilincindeydik…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Gülümser; Gülümseyen, güler yüzlü.

Güldehen, Güldehan; Ağzı gül gibi olan, gül ağızlı.

Gülman; Güler yüzlü kimse. Güleç. Gılman kelimesiyle karıştırılmamalıdır. (Gılman; Gulâm; “Çocuk Bıyığı, yeni terlemiş genç, hizmetçi” kelimesinin çoğuludur. İslam’da cennette hizmet gördüğü tasavvur edilen delikanlı. Kur’an’a göre; “Cennet ehlinin hizmetiyle görevlendirilen ve hiçbir zaman yaşlanmayan gençler” dir).

Gülsena; Gülerek övülen, methedilen. Veya övülürken gülen. Yahut da övülen methedilen gül. (Sena’nın; gül ve gülmek ile ilgili tüm vasıfları kısaca…)

(*) Öyküde isimleri olan tüm öğretmenlerimi rahmetle anıyorum.

(1) Çene Sıvazlamak; Çenenin üstünde yavaş yavaş, hafifçe el gezdirmek, bir bakıma okşamak.

Çiçek Toplamak; Yöresel olarak bir espri olduğu için söylemek gereğini hissettim. Herhangi bir yere vasıtasıyla giderken, şoförle iletişim uygunsa yörem insanları tuvalet ihtiyaçlarını belli etmek için ; “Kaptan! Uygun bir yerde dur da çiçek toplayalım!” der.  Yöresel olarak tuvalet ihtiyacını gidermek.

Diskalifiye Olmak; Yarış dışı bırakılmak.

Eşekten (Eşşekten) Düşmüş Karpuza Dönmek; Kötü bir duruma düşmek. Çok şaşırmak, hayrete düşmek, donup kalmak.

Feragat Etmek; Hakkı olan şeylerden kendi isteğiyle vazgeçmek, el çekmek.

Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hınç Almak; Öcünü alma duygusu ile yüklü öfke harekette bulunmak.

Kahırlı Olmak; Çok ve için için kendi kendine, kimseye sezdirmeden üzülmek.

Kazı Koz Anlamak; Söylenen sözü yanlış, ters anlamak.

Kul Köle Olmak (Birine); Tam doğruluk ve özveri ile bağlanarak o kişinin tüm isteklerini yerine getirmeye hazır olmak.

Lâfı (Sözü) Gediğine (Yerine) Sokmak, Yerleştirmek (Taşı Gediğine Koymak, Oturtmak); Gerekli bir sözü tam zamanında zekice ve yerinde söyleyerek karşısındakini susturmak, zekice davranmak.

Methetmek; Övmek.

Muhabbetleşmek; İki ya da daha çok kişi dostça ilişkilerde bulunmak. Yöresel olarak; iki ayrı cinsin çok yakın olarak aralarında el ele, göz göze, diz dize sevgi konulu konuşmaları.

Nic’olmak ; Nice olmak. Ne durumda, nasıl olmak.

Pattadak Gelmek; Pattadanak. Birdenbire, ansızın gelmek.

Risk Yüklenmek; Zarara uğrama, zarar görme tehlikesini göze almak, yüklenmek.

Sabır Taşı Çatlamak; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesi gelmek.

Sabrı Sona Ermek; Canına tak etmek. Sabrı kalmamak, Bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek. Canından bezmek.

Sansürlenmek; Sansür uygulanmak, sansürden geçirilmek, sansür edilmek, sıkı denetimleme işlemi. (Sansür; Sıkıdenetim. Sinema, tiyatro, her türlü yayım ve yayının hükümetçe denetlenmesinin izni).

Sap Gibi Kalmak; Birdenbire yalnız kalmak, terk edilmek. Desteksiz ve destekçisiz kalmak.

Sınırı (Limiti) Aşmak; Bir şeyin nicelik bakımından erişebileceği en son noktada durmasını bilmemek, saygı, edep, centilmenlik gibi sınırları aşmak. Kısıtlamalara, sınırlamalara uymamak.

Siftinmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır; “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır. Diğer bir anlamı da; bir yere sürtünerek kaşınmaktır.

Sudan Çıkmış Sıçana Dönmek; Başarısız olmak, istediğini anlatamamak. Üstü başı çok ıslanmak, sırılsıklam olmak.

Şaklabanlık Yapmak; Dalkavukluk yapmak. Basit şakalar yapmak ve ortamı gülmeye yönlendirmek.

Şeytan Dürtüklemek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmayı istemek.

Tahammüllü Olmak; Güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilmek, dayanmak, direnmek. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırması ve katlanması.

Taviz Vermemek; Ödün vermemek. Uzlaşma sağlayabilmek için haklarının, isteklerinin ya da düşüncelerinin bir bölümünden karşı tarafın yararına vaz geçmeyi aklına getirmemek, düşünmemek, karşılıklı bir takım özverilerde bulunma imkânına set çekmek, reddetmek.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek. Kötü bir etkiyi veya sonucu başka bir etki ile karşılamak, yerini doldurmak, yok etmek.

Teşrif Etmek; Onurlandırmak, şereflendirmek, bir yere gelmek. Bir işi yapmak.

Tımar Etmek; Aslı; Yaralara bakmak, yaraları temizleyip iyileştirmek.

Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.

Yerden Göğe Kadar Haklı Olmak; Anlatılamayacak denli çok, pek çok, doğruluğu tartışılmayacak şekilde, haklı olmak.

(2) Azade; Başıboş, serbest. Bağımsız. Özgür. Bir kimseye, bir şeye bağlı olmayan, önünde hiçbir engeli olmayan, hiçbir amacı olmayan.

Bihakkın; Hakkıyla, haklı olarak, gerçekten, tamamıyla.

Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın tuzlanarak güneşte kurutulmuşu, nefis bir meze.

Çömez; Eskiden medreselerde, müderrisin hizmetine bakan ve ondan ders alan öğrenci, normalde birinin kendi işini öğreterek yetiştirdiği kişi anlamında olmakla birlikte, bugün için (kaba anlamda, belki de argo olarak) aşağılar tarzda bir şeyler bilmeyen kişiler için kullanılan acemi, çaylak, henüz bir şey bilmeyen anlamında bir kelime.

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Duayen; Uluslararası ilişkilerde ülkesini temsil etmekle görevlendirilmiş diplomatlar arasında kıdem yönünden en başta gelen diplomat. İlişkilerinde becerikli, kurnaz ve uzman ve kıdemli olan (Öyküdeki anlamı).

Garez (Garaz); Birine karşı (kapalı) güdülen düşmanlık, kötülük etme isteği, kin, düşmanlık. Amaç.

Hakkaniyet; Hak ve adalete uygunluk, haklılık, doğruluk.

Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek.

İmitasyon; Gerçeğine benzetilerek yapılmış olan süs eşyası. Taklit etme. Taklit.

İndifaa; Yanardağlarda püskürme,  kızıl, kızamık gibi hastalıklarda lekeler görünme. Coşkunun bir anlatılışı.

İstibdat; Tek bir yöneticinin toplumu baskı altında yönetmesine dayanan düzen, baskıcılık, hiçbir hakkın ve özgürlüğün bulunmadığı tek adam yöntemi. Bir baskı yönetimi olarak hak ve özgürlük tanınmaması, sınırsız despotluk. Uyruklarına hiçbir hak ve özgürlük tanımayan sınırsız monarşi.

Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle. Şüphe ve duraklamaya yer bırakmayan ve geri dönülmeyen değişmez, mutlak, kati.

Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.

Mihmandar; Resmi ya da özel konukları (misafirleri) ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.

Minnettar; Minnet eden, bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duyan, gönül borçlusu, teşekkür borcu hisseden.

Muzır (Muzur); Yaramaz.

Operatör; Uzmanlığı ameliyat yapmak olan, ameliyat yapan hekim. Cerrah. Kimi teknik araçları işletenlere verilen ortak ad.

Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Paçoz; Aslı kefal cinsinden bir balık türü. Paçavra elbiseler giyinen, üstü başı dağınık, bakımsız, paspal, kendine bakmayan, dikkat etmeyen. Fahişe sayılmasa bile ahlâken eksiklikleri olan kadın.

Reflektör; Trafik İkaz Reflektörü. Trafikte; her araçta iki adet bulunması gereken üçgen şeklinde ışık yansıtıcı. Fotoğrafçılıkta yardımcı ekipmanlar ve araçlar.

Şık; Seçenek. Bir konuda birinin yerine seçilebilecek bir başka yol, yöntem, tutum, alternatif.  Yerinde gereği gibi. Güzel, zarif, modaya uygun ve bu şekilde giyinmiş olan.

Tehecik; Her ne kadar Kürtçe “Biraz” anlamında bir kelime gibi görünse de, yöresel olarak “Biraz ileride, hemen şuralarda, işte burada, aha!” anlamındadır.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.

Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.

Vampir; Halk inanışına göre geceleyin mezardan çıkarak insanların kanını emen hortlak. Memelilerin kanını emerek yaşayan büyük yarasa.

Vesile; Sebep, bahane, elverişli durum, fırsat.

Zere; “Zaten”, ya da “zira” anlamında ve bazen de “sakın” anlamında kullanılan yöresel bir kelimedir.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

 (3) Aile Terbiyesi; Kişiye ailesince verilen terbiye, eğitim, görgü.

Ayıkla Pirincin Taşını; İşin içinden çıkılmaması, içinden çıkılmaz durum, işlerin karışması.

Doğrucu Davut; Her zaman, her şeyin doğrusunu söyleyen, ya da yapan.

Hüzünlü Aşk; İstemese de hüznünün, içine kapanıklık, gönül üzüntüsü şeklinde aşk yüzünden olduğunu söz, hal, tavır ve davranışlarıyla belli etme.

Salak-Ül-Âzim; “Sadakallahül âzim...” sözü ile karıştırılmamalıdır. Burada belirtilen argo olarak “Salaklıkta zirve yapmış, en üst derecede salak” anlamındadır.

Sıkış Tepiş; Balık İstifi. Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.

Şutör Gard; Basketbol oyunlarında pozisyon olarak iki numara isimlendirilen ve oyun kurucu ile birlikte oyun kurmaya, topu taşımaya yardımcı olmasıyla birlikte şuta yönelik setlerde de oynayan oyuncu.

Trans Palet; İki çatal halinde ki yük bölgesine konan paletleri, üretildiği özelliklere göre hızlı ve kolay bir şekilde kaldırıp belirli bir yere kadar çekerek taşımaya yarayan, hidrolik temellere dayalı, sürücü tarafından kontrolü yapılabilen bir araçtır.

Vitrin Mankeni; Sanatçılar, terziler, vitrin ve değerleri tarafından özellikle kıyafetleri sergilemek veya sığdırmak için kullanılan genellikle eklemli, oyuncak şekilde bir yapıdır.

Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.

(4) Allah Nazardan Korusun (Saklasın); Bir insanın diğer insanların kötü düşüncelerinden, çekememelerinden ve kem gözlerinden korunup kollanması temennisi.

(5) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemleri benim ölümüm sayılır). FUZULİ

(6) Aruz Vezni; Mısralardaki hecelerin uzunluk ve kısalıkları temeline dayanan şiir ölçüsü (Aruz; Arapça, Çadır ortasına dikilen direk anlamındadır).

(7) Napolyon BONAPART; 1769 doğumlu asımda Fransız olmayan Fransa İmparatoru. En büyük handikapı Waterloo yenilgisi olup 51 yaşında ölmüştür. Öyküde anlatılmak istenen; Napolyon'un elini yeleğinin içinde tasvir edilmesidir ki; (“El gizlemesi2) bu konuda söylenenler; Mide ülserinin, kaşıntılı bir cilt hastalığının, göğüs kanserinin, elinin deforme olduğu gibi konular yanında, cebinde gizli bir parfüm şişesinden kokulandığı, saatini kurduğu ve hatta o tarihlerde eli cepte dolaşmanın ayıp olduğu gibi konular söylenmiştir.

Herodot; MÖ. 5. Yüzyılda yaşamış Yunan tarihçi ve yazar. “Tarihin Babası” olarak anılır. Önemli Eseri; Herodot Tarihidir.

Muzo; Muzaffer isminin kısaltılmışı olsa gerek.                 

Atam Fikrîye; Bazı arkadaşlar yanılıp “Atom” da derlerdi, ancak bu isim ona Atatürk (ve sevdiği insan Fikriye sayesinde) verilen bir isimdi.

(8) Ben bir Ayten’dir tutturmuşum / Oh ne iyi / Ayten’li içkiler içiyorum… /  Sonu ise; “Bundan böyle dünyada / Aşkın adı Ayten olsun.” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “MİLYON KERE AYTEN” (Şair; “Bundan böyle dünyada aşkın adı Ayten olsun” demektedir. Genç adamın demek istediği de herhalde; “Bundan böyle dünyada aşkın adı Gülümser olsun!” demek olsa gerekti).

(9) Kazın Ayağı Öyle Değil; “İşin aslı öyle değil, bu kadar basit değil” anlamında kullandığımız bir deyim. Aslı; “Kaziye-i anha öyle değil!” şeklinde olup, “Önerme öyle yapılmaz!” demek gibi bir anlamı söylenmekte.

(10) Everest’in zirvesi yaklaşık 8.848 metre, Abis genelde 10.000 metre üstündeki su derinliği, Marianna denilen Abis Çukuru ise 11.030 metredir.

(11) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(12) Üç Maymun; Biri gözlerini (Görmemek), biri ağzını (konuşmamak), bir diğeri kulaklarını kapatıp (duymamak) şeklindeki maymun figürleriyle, “Üç Maymunu Oynamak” sözü Türkçemize yerleşmiş olup genel manada kişi ya da kişilerin duyarsızlığı, olaylara vurdumduymazlıkla uzaktan bakmak anlamlarını taşımaktadır.

(13) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

(14) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.

(15) Kara Kedi Varmış Gibi; Batıl bir inanç olarak, kara kedi görmek, aralarından kara kedi geçmek, kara kedinin (tilki, tavşan vb.) önünden geçmesi uğursuzluk olarak sayılmakta. İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkilerinin bozulması, aralarına soğukluk girmesi, birbirlerine gücenmeleri vb. gibi. Hristiyanlardan kalan kötü bir örnek. Oysa Eski Mısır’da iyi bir örnek olarak kabul edilmiştir.

(16) Üç kuruşluk keyfim vardı, o da gitti (Onun da içine ettiler)! Yaşanan bunalımlardan sonra insanın keyifli bir an yaşadığını düşündüğünde gelen haber, huzursuzluk ya da kişiyle keyfinin tükenmesi. ANONİM

(17) Yanlış Hesap Bağdat’tan Döner; “İnsanların birbiriyle ilişkilerinde dürüst olmalarının gerektiğini, aksi halde er veya geç hilekârlıklarının gizli kalmayıp belirleneceğini belirten” bir Atasözü.

(18) Gözlerim nemli nemli... Benim için üzülme... “Bundan sonra adını kırk yılda bir anarım, sende kaybettiğimi başkasında ararım…” Funda ARAR Şarkısı.

(19) Sağır Sultan Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı.

(20) Kapat gözlerini, kimse görmesin, yalnız benim için bak yeşil yeşil… diye başlayan şarkının Sözleri; Mustafa ERBULAN’a, Bestesi; Mustafa SEYRAN’a ait olup eser Segâh Makamındadır.

(21) Başımıza taş yağacak; Bir felâketi, bir belayı yaşama ihtimalinden bahsetme.

(22) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim”  vardır.

(23) Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!  Oysa bilinen; “Yılanın başı küçükken ezilmeli!” şeklinde değil miydi? 

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, diyerek yaşattığımız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz. Aziz NESİN

(24) Belâ (Musibet) geliyorum demez; Yaşamın inişli-çıkışlı badire ve olayları kapsadığı, neyin, ne zaman, nasıl meydana ya da başa geleceğinin bilinmediğinin, bir anda, hiç umulmadık bir zamanda, hiç ummadığın biri tarafından, hiç hissedilmeyecek bir mekân veya ortamda kötülüklerle, yanlışlıklarla hatta felâketlerle karşılaşılabileceğinin ifadesidir. Bu nedenle insanların tedbirli olmalarını emreden bir atasözüdür.

(25) Ey Can! Edep nedir diye arar sorarsan eğer. Bil ki edep, her edepsizin edepsizliğine sabır ve tahammül gösterebilmektir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(26) El mi yaman, bey mi yaman; Bir halkın ya da toplumun başındaki kişiler ne kadar güçlü görünürlerse görünsünler, asıl güç halktadır, halkındır ve ne derlerse o olur. Halk yöneticilerden her zaman ağır basar. ATASÖZÜ Asistanın bunu yanlış yorumlaması yadırganabilir.

(27) Elinden Geleni Ardına Koymamak; Yapabileceği bütün kötülükleri yapmak.

(28) Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın; Karşı tarafı küçümsemek için söylenen bu söz Türkçemize yanlış yerleşmiş bir deyimdir. Aslı; “Ateş olsan Cirmin kadar yer yakarsın” şeklindedir. (Cürüm; suç, kabahat, Cirim; Hacim, büyüklük anlamlarındadır.  Anlamlar değişiyor olsa da her iki durumda da niyet belli oluyor gibime geliyor).

(29) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

(30) Dualar eder insan mutlu bir ömür için,  sen varsan her yer huzur, / huzurla yanar içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı,  “Love me tender”  Galiba benzer...

(31) Sen garip bir çingenesin, gümüş (ya da telli) zurna neyine? Namdar Rahmi KARATAY Şiiri. Toplumda statüsü düşük olan, maddi gücü az, yoksul ve basit işlerde çalışan insanlar, kendi güçleri üzerindeki işlere girişmemeli, lüks ve pahalı ürünler kullanmamalı, büyüklük taslamamalıdırlar.

Sen garip bir kişisin, neyine gerek senin çam ağacı desenli kazak!  Rıfat Ilgaz’a ait bir söz olup, ayrıca “Garip bir Çingenesin” ya da “Garip bir keşişsin!” gibi garipliğin yüze vurulması şeklinde söyleniş biçimleri de vardır.

(32) Yengeçler, sarhoş oldukları zaman doğru yürürlermiş. Güzel bir espri, ya da benzetiş.

(33) Eden bulur; Aslında “Men Dakka-Dukka, Keenlem Yekûn” şeklinde söylenen bir söz. Elden bir şey gelmediği, yapacak bir şey kalmadığı anlamında da söylenmektedir. Çalanın kapısı çalınır, yani kim birine kötülük ya da iyilik yaparsa ona da o şey yapılır, anlamındadır.

(34) İnsan bir kere hata yapar ve bunun farkına varırsa bu bir hatadır. Aynı hatayı bir kez daha yapar ve farkındaysa bunun adı aptallıktır... ALINTI. Buna benzer diğer bir söz; Bir kere yanlış yaparsan hata, iki kere yaparsan tesadüf üç kere yaparsan aptallıktır…

(35) Her gün yeni bir aşkın şerefine içersin...”'Bana sabret diyorsun, ben sabır taşı mıyım?” Orhan GENCEBAY Şarkısı.

(36) İti an, sopayı (çomağı) hazırla; Sevmediğimiz, tahammül edemediğimiz insanlar ile iç içe yaşarken, hatta konusunu konuşuyorken, bu konunun üstüne sanki biliyormuş gibi gelmesi. ATASÖZÜ

İyi insan sözünün (Lâfının) üstüne gelir; Çok sevilen, ya da beğenilen insanların kendi konusu konuşulurken aniden gelmesi. ATASÖZÜ

(37) Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ Sözleri; Genç kızın (Güldehan’ın) Mevlâna’nın adını anarak söylemek istediği sözler şunlar olabilirdi (belki);

Her koyun kendi bacağından asılır; Her insan kendi davranışından, suçundan sorumludur.

“Biz sevdik mi ver oluruz! Biz sevdik mi sel oluruz! Biz sevdik mi lâl oluruz! Biz sevdik mi can oluruz!” 

“Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla severim, Olur ya kalp durur, akıl unutur. Ben dostlarımı ruhumla severim. O ne durur, ne de unutur…”

“Sen benim bugünüme şükür ve yarınıma dua edişim, azla yetinişim, çoğa göz dikmeyişimsin…”

Ben sevdiklerimi ne kalbimle, ne de aklımla severim, olur ya, kalp durur, akıl unutur, ben dostlarımı ruhumla severim, o ne durur, ne de unutur.