Süerkan’ın doğuştan değil, Âşık Veysel’in yaşadığı gibi sonradan bir körlüktü, yaşadığı. Hani bazı Türk filmlerdeki gibi kamyon altında kalınca, başına saksı düşünce, ensesine sert bir tokat atılınca ya da en son olarak başarılı bir ameliyatla gözleri görecek gibi değildi.
Âşık Veysel'den iki farkı; daha biraz ileri yaşlarda renkleri, sesleri iyice tanıyıp ama saz, caz gibi hiçbir b.ktan anlamazcasına liseye bitirmek üzereyken, hatta ilk âşık olma deneyimini yaşarken birden akmıştı iki gözü de, geciken hastalığının tedavisinde.
Kör olunca, neler yapabileceğini düşünmüştü. Avukatlık? I-ıh! Bu; ömür boyu tahsil demekti. Gazetecilik? Hayır, koşman gerekirken, koşamamak! Yazarlık? Muhtemelen Aziz Kürkçü gibi oluncaya kadar bir fırın ekmek yemesi gerekecekti ve en önemlisi ahım-şahım bilgisayar öğrenecekti(1), öğrenirdi, mutlaka gözleri açık olmak, ya da görmek gerekli değildi.
Santral operatörlüğü? Sabırlı değildi. Müzikle ilgisi sadece dinlemek üzerine kurulu olduğu için müzisyenlik de yapamazdı. Seyyar satıcılık? Acındırmak mı, asla! En iyisi Lisan Öğretmenliği ve boş vakitlerinde simultane çevirmenlik(2) yapmaktı.
Kolları sıvadı. Kördü, engelliydi ve bu nedenle Devlet Baba çabucak tutmuştu elinden, kendisi kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan değil, kendisi kendi ayakları üzerinde duran zeki bir gençti, karanlık dünyasında. Tanrının bahşettiği(1) tüm güzellikleri; ruhsal, fiziksel ve insancıl olarak beyninde, gönlünde, ruhunda ve bedeninde toplamış olarak.
İhtiyacı olan bir köpeği yoktu, çünkü kör de olsa, tasmalı, ağzı bağlı da olsa evden işe, okula giderken, bin bir zorlukla binmek zorunda olduğu metro trenine kurallar gereği köpeği alınmıyordu, yasaktı!
Babası ilerlemiş yaşında sırf kendi körlüğü için önce metroya yakın bir ev kiralamıştı, gidişi-gelişi kolaydı, zaten alışma devrelerini de zorlukla da olsa atlatmıştı çoktan.
Sonra emekliliğini istemişti babası, annesi düğünündeki ata yadigârı takılarının hepsini, nesi var, nesi yoksa satmış, savmış, borç-harç, kredi ile şimdi oturdukları metroya en yakın olan evi satın almışlardı ve Allah’a şükür, borçlarını da silme bitirmişlerdi.
Gerek işine, gerek okuluna giderken sıkıntısı olmuyordu başlangıçlardaki gibi, aynı metro treniyle gelen, istasyonda bekleyen, sarı olduğu söylenen bombeli yolları takip ederek, hamiyetli(3) vatandaşların, iş ve okul arkadaşlarının desteği yeterli oluyordu, hem çalışma, hem okuma yorgunluğuna rağmen.
Hayata küsmemişti, küsmek için de sebebi yoktu, kendine ne acıyor, ne de acındırıyordu. Mademki Tanrı yaşamı için böyle bir durumu uygun görmüştü, kurallara uygun ve tahammüllü olarak yaşayacaktı, hem böyle yaşamayı çoktan öğrenmişti.
Yahut da şöyle söylemek daha doğru ve kolay olacak; Allah’ın mecbur kıldığı, tüketmek zorunda olduğu, ama yaşamak için pek direnmediği günleri, ömür mumunun fitili bitinceye(1) kadar harcayacaktı.
Hüznünün oldukça yüklü bir bölümünü; annesini ve babasını yitirince ne olacağı meşgul ediyordu. Çok işi, işlerini kendi başına hallediyordu, ama yeterli değil gibisine geliyordu ve onların da dünyaya kazık çakmaları mümkün değildi. Ya şu gün, ya da ertesi gün hak tecelli edecekti ve…
Tedbiri önceden almalıydı, sevgi olmasa da kendini ömür boyu sahiplenecek biri olsun dileğindeydi, yaşamında. “Varsın karılık yapmasın, çocuk istemesin, dul, hatta çocuklu da olsa olur!” diye düşündüğü. Ancak, aday adayları bile kendisinin nikâhı yanında anasının nikâhını da istiyorlardı(1)!
Kısacası; aramak değil, bulunmak önemliydi ki; bu da bir çuval pirinç içinde beyaz bir taş, çakıl tanesi, ya da samanlıkta bir çuvaldız, hatta iğne bulmak idi, bırak bir kızın kendini aramaya yelteneceği, muhtaç birinin bile denemeye kalkışmayacağı…
Kadere küskün değildi, ben küskünüm feleğe(4) demiyordu, durumuna lânet etmiyordu, ama üzülüyordu, ileri yaşamını düşündüğünde…
Okul bitmiş, bu arada teknoloji ilerlemiş, sessizde kendisini haberdar eden cep telefonu ile tuşlarının hakkından gelmekte başarılı olduğu bilgisayarı olmuştu. Kendince öyküler, şiirler yazıyordu paragraflar, dizeler, sayfalar halinde.
Doğal olarak başlangıçlarında; satırbaşı, noktalama işaretleri, harf hataları olmuyor değildi, ancak hem öğrencisi, hem de aynı apartmanda oturan “Kızım, Kardeşim, Hanım kızım, Ayşecik!” dediği Ayşe yardımcı oluyordu dilekleri uyarınca kendisine.
Bu arada Ayşe’nin hınzırlık yapıp kendi düşüncelerine göre eklentilerine, ya da (ç)alıntılarına da şahit olmuyor değildi, ama o genç bir çocuktu olacaktı o kadar Süerkan Ağabeyinin canı fedaydı ona.
En sonunda bir kere daha okuyup gerekiyorsa son düzeltmeler sonunda bilgisayarın hafızalarının bir yerlerine dosya olarak, adıyla, sanıyla saklıyordu, yazıp çizdiklerini. Bu arada kendisine bu kadar kol-kanat geren Ayşe kızına da yepyeni, gıcır-gıcır(2) bir bilgisayar almıştı Süerkan Ağabeyi. Yazdıklarının bir kopyası da onda kalıyordu, her ihtimale karşı.
Üzüntüsü bencilce kendindeydi. Ayşecik en fazla iki yıl sonra mezun olacaktı ve gördüğü hissettiği kadarıyla, üniversiteye devam etmeyecek, ağzının yüzünün düzgün olduğunu bildiği, gözleri gören öğretmenlerden biriyle yuvasını kuracak, evinin kadını olacak ve çocuklarını doğuracaktı.
Ağabey-Ayşecik olarak bu kadarcık da olsa sırrı paylaşmalarının hiçbir sakıncası da, yasağı da yoktu. Kalp kalbe karşıysa(5), yapacak bir şeyi yoktu, ama hali, durumu, vaziyeti nasıl olacaktı ki? Zırvalıyordu![]()
Yarın elimizde değildi, belki yarın son olabilirdi. Dün ise ağızdan çıkan bir söz gibi gerilerde kalmıştı, tekrar olmayacak. O halde tedbirli olmak, başka bir bugünü yaşamak doğru olmaz mıydı(6)?
Kaderine bürünmeden önce çok kitap okuyordu. Yanlışlığı, bu halinde anne-baba dâhil hiç kimseden destek almaksızın okumak, okulunu bitirmek ve bir lisede öğretmen olmaktı. Bunun yadırganacak bir tarafı yoktu, sık sık kütüphaneye gidiyor, kendine ayrılmış bölümde merak ettiklerini okuyor, öğreniyordu.
Körler Okuluna gidip kendisi gibi olan-olmayan öğretmenlerden destek alıyor, şu ya da bu şekilde aynı kaderi paylaştıklarıyla sohbet edip moral aşılamaya, elinden geldiğince maddi ve manevi destek olmaya çalışıyordu, aynı kaderi paylaştıklarıyla. Çünkü dediği gibi, eften-püften(2) de olsa tüm borçları bitmişti. O halde üleşmek zorunlu olmalıydı.
Bu borç konusu da kendilerini azat edince, görmese de ufkunda yürümek için mihmandarlar(3) eşliğinde, hatta kendi gibilerle dağlara, kırlara, ormanlara, yaylalara çıkıyor, yeniden öğreniyordu doğayı.
Çünkü kör olmak demek, görmemek değildi. Kokular, sesler, hissedebildiği hareketler; dünyaya egemen olmasına yetiyordu; oksijen, klorofil, toprak, su gibi, kendi gibilerinin de. Kim böyle bir yaşamı istemez, kendisine yetmesini beklemezdi ki, yetmeliydi hem zaten.
Bazen anne-babasını ikna edip(1) onlarla beraber gezilere çıkıyordu Süerkan. Öyle hop yüksel-kon şeklinde uçakla, ya da kıpırdamaksızın 4 numara gibi oturarak otobüslerle değil. En ucuz, en uzun süreli, bir baştan, bir başa, bir uçtan bir uca, güneyden kuzeye, batıdan doğuya trenlerle…
Ve en önemlisi iyodun tek zerresini bile heba etmeksizin gemilerle. Gündüz-gece kendisi için fark etmiyordu, sesler, kokular, dalgalar, tekneye çarpan dalgaların hışırtısı yakamozları(3) da ulaştırıyordu hissettiği kadar kendisine…
Rüyalarında değil, hayallerinde bile ulaşması mümkün olmayacak çocuklar için çocuk parklarına ulaşması en büyük tutkusuydu Süerkan’ın. Ayaklarına ulaşan bir topu yakalayıp uzattığında, o minik ellerin dokunuşunda;
“Amca, yaramazlık yaptın da ondan mı böyle oldun?” ya da “Allah Dede anneni üzdün diye mi kör etti seni?” gibi sözler onu incitmek yerine, o dillerden döküldüğü için mutlu bile ediyordu kendini.
Ancak velilerin; “Dilenci” gibi sözlerle çocuklarını yanından uzaklaştırma çabaları olmasındı. Her mihnet, her zillet, her aşağılama kabulüydü, yeter ki o çocuklar üzülmesin. O anne ve babalar o anları takip eden zamanlarda, şimdilerde olmasa da kör ile dilenci arasındaki farkı uygunca ve uygarca yapabilsinler dileğindeydi. Çünkü hiç kimse, gören ama görmek istemeyecek kadar kör olan birinin yerinde olmayı istemez, isteyemezdi(7).
Süerkan'ın yaşadığı böyle günlerden biri, belki de görmemesinin ilk kazası olsa gerekti.
Düştüğünü, ya da bir yerlerinin incindiğini düşündüğü bir çocuğun ağlama sesi ilişmişti kulağına. Heyecanla doğruldu, özrünü ve bastonunu hissettiği yakınındaki kanepede bırakarak o sese doğru yöneldi.
Göremeyişinin mükâfatı olarak(!) bisikletli bir çocuğa çarpmış, kendisi de yuvarlanmıştı. Şımarık yetiştirilmiş, varlıklı birinin çocuğu olsa gerekti, o bağırıp-çağırma sesine göre, yaşının pek de büyük olduğunu sanmadığı.
Kendi canının yandığı kadar o çocuğun canının yanması mümkün değildi, kanaatine göre. Ancak yalnızca park, şehir değil sanki dünya ayağa kalkmıştı.
Doğrulmasına gerek kalmadan, alkol kokan bir nefesle iki el yakasına sarsma gayesiyle yapışmıştı, hissettiğince ve solumuştu;
“Kör müsün be adam, yahu?..”
Sözünü tamamlamasına imkân bırakmamıştı Süerkan;
“Evet efendim, maalesef…”
Eller gevşemiş, ancak “Tövbe! Tövbe!” diyerek ve kusarak sesini kesen, ya da sesi kesilen çocukla muhtemelen babası ile uzaklaşan çocuğun bisikletinin pedal seslerini duyma gayretini yaşamak istemesine rağmen, duymamış, belki de duymak istememişti Süerkan.
Morali bozulmuş olarak ilk defa kendisi, kendini açık etmişti açıklıkla. Bu sırada seyircilerden(!) biri, kırılan gözlüğünü sıkıştırıvermişti eline.
Kendine iş bulan Devlet Baba, boş olan göz çukurlarını saklamaktan başka hiçbir işlevi olmayan yeni bir gözlüğü alıp kendisine alıverir miydi, umurunda değildi. İşportadan sağlam gözlerin güneş tutulmasını rahatça izleyebileceklerine inandığı yoğun karanlıklı bir gözlüğü, satıcının tarifine göre işportadan aldı.
Üstelik “İki al, bir öde!” modunda, bir tane de yedek gözlüğe sahip olmuştu.
Mezun olmuş, atanmıştı.
Gene böyle günlerden biriydi, ikinci kez “Kör müsün be ayol?” iltifatının esirgenmediği. Sese göre kart, menopozunun(3) bilmem kaçıncı kez son devresini yaşayan, yoğun parfüm kokulu, muhtemelen sosyeteden bir hanım olsa gerekti, sadece hava almak için çıkmış olmalıydı piyasaya, belki de otomobilini ve olasıdır ki, şoförünü; “Şu vakitte, şurada ol!” diye tembihlediği.
Süerkan cüssesini bilmediği, havlamasından anlayabildiği kadar şımarık bir salon köpeğine dokunmuştu bastonuyla cıyaklayan. Onun kopardığı yaygaraya o görmeyip hissettiği kokona(3) da muhtemelen köpeği koynuna almış olsa gerek ki;
“Ah yavrum, kuzum, canım, bir tanem!” sözleri arasında öpücük sözleri de kulağına ulaşırken, o “Ayol!” eklentili sözü de iliştirmekte gecikmemişti.
Süerkan karşısındakinin sözlerinden ve ağız şapırtısından tiksinerek;
“He! Nerden bildiniz?” dediğinde, sessizlik uzaklaşırken köpeğin şirretliği(3) kulaklarına ulaşmaya devam ediyordu…
Metro trenine binen insanların beyaz koltuklarına oturan hemen hemen hepsinin okuma yazmaları olmasa gerekti, bu koca şehirde, hatta tüm Türkiye’de. O koltukların kimlere ait olduğunu da bilmiyorlardı.
O vatandaşlar belki de insanlıklarını bir yerlerde unutmuş yahut da yitirmiş olmalıydılar Süerkan’a göre. Çünkü çok zaman değil, neredeyse her zaman ayakta bir köşelere sığınmak zorunda kalıyordu.
Ola ki birileri elinden tutup oturttursa, yani o anda tesadüfen boş koltuk kalmış, ya da insan gibi bir insan, insan olduğunu hatırlamışsa ineceği istasyona kadar oturarak gidiyordu, yoksa yok, ayakta…
Kiminin ayağının altında kalıyordu ayağı, kimi bodoslama çarpışıp(1) yükleniyor, zorluyordu bedenini. Ne beis vardı, özür dilenecek bir olay değildi ki, sadece ağızlarını yayarak “Pardon!” deyip geçiyorlardı umursamaksızın.
Ve sadece camiye giderken koku yapan bir şeyleri yiyip içmemelerinin gerektiğine inanan, ama toplum içinde de bunların yapılmaması gerektiğini bilmeyen o kadar çok kokulu insan vardı ki, sırtını dönmesine rağmen, kokularından sakınamadığı. Çünkü herkesin bildiği gibi herhangi bir özrü olan insanın diğer bir uzvu daha baskın oluyordu, tıpkı Süerkan’ın burnunun hassas olması gibi.
Yaşamında ilk kez bir ten kokusu, ilk kez bir ses ve bir dokunuş ilişti koluna, tarifsiz duygulara(8) yönlendiren, ama hiç hakkının olmadığına % 1000 emin olduğu.
“Abi! Gel, benim yerime otur!”
“Sağ olun efendim!”
“O kadar küçük değilim, nihayeti, üniversiteden yeni mezun, henüz adaylığında koşuşturan bir öğretmenim…”
“Keşke herkes, benim gibi gönlü, beyni ve bedeni yorgun özürlülere sizin gibi el uzatıp, ellerinden tutup yardımcı olsalar, olabilseler…”
Her nedense kendinin de öğretmen olduğunu saklamak gayretini yaşamıştı Süerkan.
“Bazı şeyler meziyettir(3) abi, iteklemekle, kakaklamakla, öğretmeyle, hatta aile terbiyesiyle bile kazandırılamaz. Sadece insan olmak yeter bunun için. Ama insan olmayanı, olmak istemeyeni de bir tornaya ya da uygun bir makineye koyup insan edemezsiniz ki?”
“Güzel konuşuyorsun hanım kız ama…”
“Bu o kadar uzun cümlemde sadece öğrencilerim için öğretmen olarak önerilerimi tekrarladım, insan olmak üzerine. Anlayanlar, anlayabilecekler için tek söz yeterli, yoksa davul-zurna az. Hem bilirsiniz; ‘Sözler vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan(9)…
Sözü bilip de sahibini hatırlayamadığım bir söz bu. Neyse abi, ineceğiniz istasyonda da elinizden tutmak isterim. Bana yük olmazsınız, hatta bir abiye yardım etmenin mutluluğunu yaşarım, eğer kendinizi benden esirgemezseniz…”
“Ben de mutlu olmak isterim, ama bana yer vermenizle bunu kabul etmem mümkünsüz, size zahmet vermek istemem, yolu yordamı biliyorum. İki istasyon sonra ineceğim, yer dokusunda sarı bombeli yürüme şeritleri, oklar, kabartma işaretler ve bastonum var. Hepsini ezberledim. Size dualarımı kabul edin, her şey gönlünüze göre olsun, önce sağlık, sonra başarı dualarım…”
“Tesadüf, aynı istasyonda ineceğiz, sadece bugüne değin neden karşılaşmadığımızı sorgulayacağım. Ve bundan sonra ben senin gözün olmaya çalışacağım Abi. Eee! Karşılıksız olmaz tabii, sen de beni korur, muhafaza edersin, ite-kopuğa karşı!”
“Bana bu kadar güvenmen niye? 15 bilemedin 20-25 dakika oldu, ismimi bile bilmiyorsun!”
“Bastonuna kâğıt yapışık sen Süerkan’sın. Peki, ben?”
“Söylersen, öğrenir, bilir, memnun olurum!”
“Öyle kolay değil, ama birinci ismim hani; ‘Pınarın başında su verdin içtim!(10)’ diye bir şarkı var ya, orada ismi geçen benim, hani meselâ. İkinci ismim Zeynepsu. Ama genelde birinci ismimi kullanıyorum. İstersen; aynı makamda “Bana trende yer verdin!” diye başla, ben de ismimi söyleyeyim o zaman. Aman ne çenesi düşük(2) öğretmenim. Uğraşma Abi, adım; Ayşe. Gittiğimiz yol, evinizin yolu mu?”
“Evet, ama eve çeyrek kala zamanda, dediğim anda ayrıl benden, annem pencerede bakınıyordur bana, mutlaka bu 15-20 dakikalık geçen zamanı yanlış yorumlamaya çalışabilir, bunu o şekilde düşünmesini arzulamam. Yarınlarda sen de anne olacaksın, belki sevdiğin biri bile vardır, bugünlerden. Bu nedenle annemin düşüncelerinde sapkınlığa(3) uğramaması için, dileğimi kabul et, lütfen!”
“Peki, öncelikle söyleyeyim, gönül kimi severse, güzel odur(11). Çevremde çok arkadaşım var, hislerini belli eden veya etmeye çalışan. Ama gönlüm de, kalbim de boş. Size saygı duydum, eğer elinizden tutmama izin verirseniz, elimden tutmayı vaat ederseniz, size sormadan; ‘Gönlüm şunda!’ demeyeceğim.”
Nefes almaksızın konuşması öğretmenliğinin bir alışkanlığı olsa gerekti, devam etti;
“Ama Abi şimdi bana söz verin. Her nereye, her ne zaman gidiyorsanız, vaktim ve ders durumum müsaitse sabahları götürmeme, aynı koşullarda akşamları getirmeme izin verirseniz, sizi söyleyeceğiniz yerde bırakır ve aynı yerden de vaktinde alırım. Sorunum olursa haberleşirim sizinle, tabii telefon numaranızı da bu vesile ile almam şart...
Yoksa yalandan kim ölmüş ki, evinizin içine kadar girer, annenize; ‘Oğlunuzun sevgilisiyim!’ derim, siz de ayıklarsınız pirincin taşını…”
“Genç arkadaş! İsmini bile yeni öğrendim. Ben farkında değilken başına taş falan mı düştü ki, beni böyle tehdit ediyorsun?”
“Herkesten farklı söyleyin ismimi; Zeynepsu olarak. İyi bir insansınız, elinizi uzatmadınız, ama uzattığım elimi tuttunuz. İzin verin lütfen, gözünüz olayım, kısa zamanlar için de olsa.
Ve söz; sevgilim olur da sizinle beraber bitecek ve sizden ayrılacak olursam, önce size haber verecek, tanıştıracak ve sonra nasihatlerinize göre…”
“Şuna tavsiyelerinize göre desek hiç olmazsa, yarım saate yakın bir zamanda hak etmemiş olsam da…”
“Reenkarnasyon(12), yeniden doğuş diye bir kavram var, biliyorsunuz. Belki daha önce yaşamış olup da, bugün yeniden, farklı bir boyutta karşılaşmış olamaz mıyız?”
“Bak Zeynepsu! Yaklaşık yarım saat, kırk dakikadır zırvalıyorsun, gerçekten başına taş, tuğla ya da benzeri bir şey düştüğüne inanmaya başladım. Hani gazetelerde; ‘Devamı sayfa bilmem kaç, sütun bilmem nerede!’ deniyor ya, artık beni azat etmen gereken noktaya geldik. Yarın 8.15 metro treninde sondan ikinci kapıda olacağım!..
Aslında bu sözü senin söylemen gerekirdi; ‘Muhitimize geldik, komşular ne der, annem kızar, babam keser!’ gibi. Bu kez ben söylemiş oldum, ama sanırım senin söylemen gerek! Dediğim sözlere senin hiçbir zaman ihtiyacın olmayacak; ‘Bu abiyi yolda buldum, eve getirdim!’ dersin olur, biter! Hadi artık gecikme, evine git, aileni merakta bırakma ve eğer bana tahammül etmeyi becerebileceğine inanıyorsan, metroda ol, sabah ola, hayrola modunda…
Bil ki; sesini, kokunu, nefesini dokunuşunu hissetmekten dolayı mutlu olacağım. Of be güzel kız! Beni kendine çevirip, çiviledin, bak ben de senin deyişinle ‘Düşük çeneli’ oldum, Zeynepsu!”
“Yakıştı ama inkâr etme! Adımı benim istediğim gibi söyledin bir, görmesen de güzel olmadığım halde güzel olduğumu anlatmaya çalıştın iki ve üç; sen söylemesen, 8.15 metro trenini kim şifreleyebilirdi ki bana?”
“Git artık! Annem beni karşılamak için yollara düşmüştür bile...”
“Tekrar görüşeceğimiz için mutluyum!”
“Aynı şeyi söylemek isterdim…”
“Görmek şart değil ki, gönül gözün kapalı mı yoksa?”
“Değil, seni görebiliyorum, kör olsam da bir ordu içinde bile, sesinden, nefesinden, kokundan, dokunuşundan tanırım seni!”
“Abartmıyor musun?”
“Bak, annemin yürüyüşünü, ayak seslerini duyuyorum gibime geldi, kaybol!”
Zeynepsu sırtını dönerken fısıldadı;
“Kayboldum!”
Kayboldu, annesi mıntıkaya ikamet ilmühaberi ile kaydını yaptırma gayretindeyken;
“Kimdi o kız?”
“Bilmem metroya gidecekmiş, ‘Biletiniz var mı?’ diye sordu, ben de ‘Özürlüyüm, körüm! Engelli kartım var!’ dedim, çekti, gitti!”
İnsan yalan söylerken bile doğru, usturuplu(3) yalan söylemeye gayret ederdi, değil mi? Bileti yoksa, metro gişesinden alamaz mıydı ki? Muhtemelen vaktin ilerlemesine neden olarak annesi metro gişesinin kapalı olduğunu düşünmüş olabilirdi.
“Güzel kızdı ama?”
“Anneciğim, bilip de bilmezliğe geldiğin şeyler var ısrarla, fiziksel durumum nedeniyle nerden bilebilirim ki güzel olup olmadığını? Üstelik sayamayacağım kadar kıstaslar(3) var, yine bilip de göz ardı ettiğin? Meselâ yüz güzelliği, gönül güzelliğinin ispatı değil ki! Bir körü, yani beni neden beğensin ki, hem?..
Ve en önemlileri; kaç yaşında, hırlı mı, hırsız mı, evli mi, bekâr mı, yoksa dul mu? İşi gücü ne? Kim? Kimlerden? Her ne haltsa, daha bir sürü şeyler...
Yani demek istediğim; ‘Ne Şam’ın şekeri, ne de Arabın yüzü(13)’ Hani benden uzak dursun. Turşuluk yeşil domates, salatalık, ya da kelek gibi kurcalanacak biri olamaz ki!”
Atalarımız; ‘Sabah ola, hayrola!’ demişler, ama hakkı hak etmeyenlerin, söz vermiş olsalar da, başları ağrımaz mıydı, karınlarında burulma olmaz mıydı, hele ki yorgan-döşek yatmaları gerekmez miydi?
Sebep? Aman yanlış anlaşılmasın! Ne vardı yani genç bir öğretmen elini tutmuş, yardım etmek istemiş, üstelik öğretmen olduğunu bile bilmeksizin. Hazret(3) kendini bulunmaz Hint kumaşı(14) mı sanmıştı? Hazret denilen Süerkan’ın kendisi idi, kendi için kendine içinden yakıştırdığı...
Neden insanlar, daha doğrusu erkekler karşılarındakilerin üzülmemeleri pozunda kendi dilek, istek ve arzularını gizleme, düşüncesinde olurlardı ki?
Gerçek şuydu; bir görmeyişte(!) ama seste, sözde, kokuda, dokunuşta beyni taşıyamaz olmuştu kendini, ya da beynine hükmedemiyor gibiydi Süerkan. Med-cezir, gel-gitler içinde ay yerine görmediği hükmedenin kuşatmasında, etkisindeydi kendisine göre; salakça, aptalca, umutsuzca, hak edememe modunda, gafilce, gabice idi...
Her ne, ya da nasıl denirse...
En fazla yarım saatlik, öncesinde metro treninde 3-5 dakikalık seslenişte, ne olmuştu görme özürlü adama? Ha! Bir de saklamaksızın söylemeliydi ki, trende elinden tutup oturtturuşunda ve sessizce, dokunmaksızın vedalaşmasında yüreğinin yerinden fırlarcasına çarpmasına akıl erdiremediğini not düşmek gerek!
Saklanmaya çalıştı. Her saklanmanın bir bedeli vardı, üstelik üsler, yollar belli ise kaçınılmazlık...
Saatlerin, yolların, metro vagonlarının değişikliği olsa da, deve kuşu gibi bile saklanmanın(15) mümkün olamayacağı bir ortamda idi Süerkan. Yazılmış olan bir kader varsa, önüne geçmek de, arkasında kalmak da mümkün değildi, kim geçmiş, ya da geçebilmişti ki kaderin sırasını şaşırmasına bugüne kadar?
Etkinin tepkiyi doğurduğu(16) bilinmez miydi ki? Kaçmakla kim kurtulmuştu ki, onlar, hele hele Süerkan kurtarabilseydi kendini? Yakalanmıştı lâmı-cimi olmaksızın(1), bu akşam dönüşünde, sabırlı insan olsa gerekti Zeynepsu!
Metroya binerken kem-küm ederek(1) tuttu Zeynepsu’nun elini, ayakta ve ses çıkarmaksızın. Zeynepsu hınçlıydı, sinirliydi, hüzünlüydü, trenden inmelerine bir durak kaldığında kusmasının gerektiği düşüncesindeydi;
“Beyaz koltuklarda oturup o koltuklara yakışmayan, koltukların üstündeki yazılara uymayan aymazlar(3)! Hatta uyur gibi olanlar, sayfa değiştirmeksizin kitap okur gibi olanlar, duyarsızlıkla prim yapmış olarak karanlıklarda karanlıkla arkadaşlıklarını ilerletmeye çalışıp cep telefonlarıyla oyun oynayanlar...
Trene bindiğimizden beri gözünde siyah gözlükler, elinde baston engelli bir abiye kimse yer vermeyi düşünmedi, bu kadar duyarsız mısınız be kardeşler, abiler, ablalar? Sizlere öğretmeniniz olarak bu konuda hiç mi iyi bir eğitim veremedik ki?”
“Bırak Ayşe! Zahmet etme! İnsanların mayalarında yoksa duyarsızsalar onları hiçbir güç duyarlı hale getiremez, sen uğraşınla yalnız kalırsın!”
Sesli uyarılar üzerine bilet vermeyip de çocuğunu oturtturanlar kucaklarına alanlar, yerinde kıpırdamak, kalkmak niyetlerinde, gayretinde olanlar olmuştu. Zeynepsu’nun tekrar yükseldi sesi;
“Bu abiye yer verin, diye değil seslenişim, biz bu durakta ineceğiz. Ama anneleriniz, babalarınız, yani yaşlılar, özürlüler, hamileler, gaziler içindi söylemek istediklerim…
Ve unutmayın saydıklarımın hepsi gençti zamanlarında, sizler gibi, yarınlarda sizlerin de onlar gibi olmayacağınız ne malûm? Dünü düşünüp unutun, bugünü yaşayın, ama yarını da asla unutmayın, eğer sözlerim aklınızda biraz kalır, kalabilirse…”
Zeynepsu, Süerkan’ın elinden tuttu metrodan inerken;
“Biraz ağır konuşmadın mı?”
“Az bile! Hem sen niye günlerdir gözükmedin, saklandın, anlatmazsan aynı sözlerin benzerleriyle tsunami(17) geliyor şimdi!”
“Hakkım olmayanı hak etmeye çalışmak gibi yanlış sayılmayacak düşüncelerim nedeniyle benden uzak kalmanı amaçladım!”
“Bak abi orda dur! Sanırım bu son kez ‘Abi’ deyişim olacak. Gencim, güzel miyim, çirkin miyim, güzelliğim hakkında hiçbir fikrin yok! Zaten önemli de değil, insanın gönül güzelliği ve yaratılışı önemli. Sahipsizim, gönlüm de, kalbim de boş. Üstelik sana dokunduğumda, yani elimi eline bıraktığımda, nefesinden, dudaklarının kıpırtısından, hatta kalbinin olağan dışı atışından da haberdar olmadığımı sanma!
Bunlar için gözlerimin görmesine de gerek yok. İtiraf et ki; yarım saat içinde benim oldun! Ben de senin olmak isterim, ama şu an böyle bir şey hissetmiyorum. Ama bil ki; ben beni sana saklayacağım, eğer aklım başıma gelirse, ya da aklımı başıma getirirsen!”
“Bak Zeynepsu! Benim için ne yüz güzelliğin, ne de cismani varlığın değil, gönül güzelliğin önemli. Evet, sana yaşamımda ilk kez, hatta aynı zamanda son kez saklamam mümkün olmayan duygularla yöneliğim, ama seni hak etmem mümkün değil. Mutlaka ailen de buna rıza gösterecek değil…”
“Bir saniye... Bu yaşam benim, eğer doğru karar vereceğime inanırsam. Ailemin de bu düşünceme, kararıma saygı duyacağına eminim. Ama beni, senin beni sevdiğin kadar sevmem için ikna et, yandaşın, yoldaşın, gözlerin, hayat arkadaşın, çocuklarımızın anası olayım!”
“Hakkım yok seni sevmeye(18) hele ki istemeye…”
“O halde ben de gözlerime mil çektireyim(1), ‘Ben de senin gibiyim artık, beni al, gönlüne sar, nikâhlın olayım!’ diye yalvarayım, olur mu?”
“Asla! Sakın ha! Bana elini uzatan, kokusunu ulaştıran, dünyamı aydınlatan ve...”
“Beni hiç mi merak etmiyorsun, bir kere bile elimden başka yerime dokunmadın, sesimden, hıçkırıklarımdan, nefesimden, kokumdan başka bir şey hissetmedin mi?”
“İşte orda dur Küçük Hanım! Benden saklanmak için kullandığın o parfümün ne sana, ne de bana etkisi oldu, dediğim gibi dünya nüfusunun tümü içinde bile tanırım senin kokunu. O bakımdan parfümle teninin kokusunu gizlemeye çalışman yanlıştı.”
“Benim kokumu ayırt edip sözlerimi de beyninde şekillendiriyorsun, ama neden; ‘Benim ol!’ dememek için ısrarlısın ki? Evet, kendimi yalanlıyorum, tekzip edercesine, çünkü o ilk yarım saat içinde benim olduğun gibi, ben de senin olmak için can attım, çünkü sevmeye başlamıştım, canımdan çok da, senin için gözlerimi yitirecek kadar da seviyorum seni. Ama tavırların nedeniyle ‘Aşk’ diyemiyorum duygularıma…
Belki kendini sakınman, uzak durman nedeniyle ‘Karşılıksız aşk’ demem daha mı iyi olur ki? Hadi, uzat ellerini yüzüme, tanı beni ve söylemen gerekeni söyle, yoksa senin söylemen gerekeni senin istediğini düşünerek ben söyleme gayretini yaşayacağım, kendimi yalanlarcasına…”
Metrodan inmişler, karanlıklara, ama Süerkan’ın gözlerinin değil, dünyanın, yeryüzünün karanlıklarına bürünmüşlerdi bir kanepe üzerinde, ilk kez Süerkan da öğretmen olduğunu itiraf ederek.
Saçlarını kokladı Süerkan Zeynepsu’nun, yılların özlemi birikmişçesine “Oh!” diyerek. Sonrasında sağ tarafından başını destek yaparak, boynunu kokladı, bu kez “Ah”' diyerek.
Sonra kulaklarının memelerini yokladı; “Neden?” sorusuna anlamsızca “Önemsiz!” diyerek. Oysa Zeynepsu, kültürsüz, okuma-yazması olmayan biri değil, aklı başında bir öğretmendi. Lombroso’yu(19) da, daha nicelerini de biliyordu. O da Süerkan’ın kulak memelerine baktı, elledi. İkisinin de kulak memeleri yanaklarına yapışık değildi, mutlu olmuş gibiydiler ikisi de.
Süerkan, Zeynepsu’nun saçlarını taradı parmaklarıyla, sonra alnında gezdirdi ellerini, kaşlarını, göz kapaklarını yokladı;
“Gözlerin ne renk?”
“Mavi…”
“Nasıl mavi, Deniz mavisi mi, gök mavisi mi?
“Nasıl olsun isterdin?”
“Sana her renk yakışır!”
“Deniz mavisi...”
“Gerçekse, görmek isterdim…”
“Gönül gözünle bak, sevgimde görürsün o maviliği!”
“Bu burun hokka gibi(2), mantı burun(2) kavramında, gözlerimin gördüğü zamanlardan aklımda kalan. Yanakların… Pembe mi? Doğru söyle!”
“Göremediğine neredeyse inanamayacak gibiyim!”
“Ben, senin yerine de görürüm, dedin ya, ben sende gördüklerimi, bana hissettiriyorsun, ben de bende seni görüp sana seni anlatma gayretini yaşıyorum.”
“Yeterli değil, devam!”
“Ne kadar güzel nefes alıyorsun. Belki kızacaksın ama burnunun sağ tarafındaki ben üzerinde hissedilmeyecek bir tüy var…”
“Bula bula ona mı rastladın?”
“He! Söylemeyeyim de sonra seni koklarken; ‘Neden demedin?’ diye fırça at, olur mu?”
“Kıyamam ki sana!”
“Ben de sana öyle! Evet, nerde kalmıştık? Dudakların...
Üst dudağın ince, alt dudağın ona göre kalın, niye?”
“Söyleyecek çok sözüm var, ama bırakayım ben de kalsın, kısaca; Tanrımın eseri, desem?”
Süerkan “Anladım!” dedikten sonra, Zeynepsu onun saçmalıklarının son anına geldiğini hissetmişçesine dudaklarına yöneltti dudaklarını karanlıkta, o kanepe üstünde.
“Seni seviyorum, sözlerimin sonuna hangi sıfatı uygun görüyorsan onu yerleştir!”
“Öpüşünden hoşlandım, mutlandım, seni seviyorum da, bu da inanç gönlümde, ama sen daha yolun başında bir öğretmen, bense neredeyse tasını, tarağını toplamış, seni, aklımdan bile geçirmem bile mümkün olmayacak ilkel, vasıfsız ve kör biri…”
“Hani gönül gözüyle görüyor ve seviyordun beni?”
“Yeterli mi?”
“Eğer senin gözlerin olmamı, çocuklarımızı doğurmamı istersen yeterli tabi…”
“Seni seviyor, çok seviyor, canımdan çok seviyorum, iki gözüm önüme aksın ki!”
Ne dediğinin farkında değildi Süerkan, gözleri varmış da, feda ediyormuşçasına.
“Kalp, kalbe karşı, ilk gördüğümde sahiplendim seni, ben de seni seviyorum!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Süerkan; Soylu kandan gelen asker. Yiğit kanı taşıyan asker.
Zeynepsu; Zeynep; değerli taşlar, mücevherler, değerli olan her şey anlamındadır. Ancak dilimize Zeynep olarak yerleşen bu kelime Arapça Zeyneb olarak yazılmakta ve “Babasının süsü” anlamındadır. Herhalde Zeynepsu’ya bu ismi veren kız babası bunu anlatmak için yeni bir isim imal etmiş olsa gerek!
Bazen isim konularında saçmalık şeklinde ilerlemek de gerekebiliyor, örneğin Ayşe’nin ismini “Zeynepsü” şeklinde yorumlamak gibi. Bu takdirde ismin anlamı; “Babasının asker süsü” gibi olmakta.
Âşık Veysel; Asıl adı; Veysel ŞATIROĞLU olup 1884 yılında Şarkışla-Sivas’da doğup 1973 yılında Sivas Sarıalan’da akciğer kanserinden yaşamını yitirmiştir. Çektiği çileleri sıralamak mümkün değildir. İki kız kardeşini çiçek salgınında yitirmiş, aynı salgından yedi yaşında iki gözünü de yitirmiştir. Oğlu on günlükken, kızı altı aylıkken vefat etmiş, karısı başka bir adama kaçıp onu terk etmiştir. Usta bir dil kullanımı, yaşam, hüzün, iyimserlik, umutsuzluk türkülerinde önemle ve özellikle yer alır.
Aziz KÜRKÇÜ; Görme engelli, meşhur gazeteci. Âşık Veysel’den ve öykü kahramanından farklı olarak 1949 doğumlu, görme özürlü gazeteci.
(1)
Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.
Ahım Şahım Öğrenmek; Beğenilecek, değer verilecek nitelikte öğrenmesi gereken ötesinde öğrenmek.
Anasının Nikâhını İstemek; Satacağı bir şeye, ya da yapacağı bir şeye, bir hizmet için değerinin çok üstünde para istemek.
Bodoslama Çarpışmak; Vücudun en ileri noktalarıyla çarpışmak.
Gözlerine Mil Çekilmek; Gözleri kızgın mille (Mil; Türlü işlerde kullanılmak için yapılan ince ve uzun metal çubuk) kör edilmek (Tarihte uygulanmış olan bedensel ceza ve işkence yöntemlerinden biri. Kızgın bir demir göze temas ettirilmeden göze yaklaştırılır, uzunca bir müddet (gözler eriyene, gözkapakları pişip birbirine yapışıncaya kadar o mil bekletilir, gözler kör edilirdi).
Kem Küm Etmek; Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek. Bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek. Hık mık etmek.
Lâmı Cimi Olmamak! Değişmesi mümkün olmamak, kesinlikle. Mazeret uydurmak gereksiz olması.
Tekzip Etmek; Yalanlamak.
İkna Etmek; İnandırmak.
Ömür Mumunun Fitili Bitmek; Ölüm anı gelmek, son nefesini vermek, yaşamı sona ermek.
(2)
Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanaksız, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Gıcır Gıcır; Tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl. Gıcırtı.
Hokka Gibi Çene (ya da burun); Her ne kadar anlamı mürekkep, macun, boya vs. konulan anlamında kullanılan küçük yuvarlak malzeme, “Küçük kutu” anlamında olsa da öyküde ufak ve düzgün ağız, burun, çene anlamındadır.
Mantı Burunlu; Yerel bir tarif. Ufak, hokka gibi fındık burun tarifine uygun burnu olan. Burun deliklerinin ve burun yapısının küçük olduğunun izahıdır.
Simultane (Anında) Tercüme (Çeviri);Konuşmanın yapıldığı anda sözlerin diğer bir dile çevrilmesi. Tercüman çeviriyi bir çeviri kabininde konuşmayı kabininde kulaklığı ile dinler ve çeviriyi mikrofona yapar. Dinleyiciler özel bir donanım sayesinde kendi dillerine çevrilen konuşmayı kulaklık yardımıyla dinlerler.
(3)
Aymaz; Gafil. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen.
Hamiyetli; Hamiyetperver; Hamiyetsever. Hamiyet sahibi, hamiyet değerlerine bağlılık (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, ulusseverlik, insanlık, fazilet ve bu değerlere bağlılık).
Hazret; Dinsel olarak kutsal sayılan kimselerin isimlerinin başına getirilen san. (Teklifsiz, senli benli konuşmalarda “Hey!” gibi bir seslenme sözcüğü olarak da kullanılır.
Kıstas; Ölçüt, kriter. Bir şeyi, bir testi, bir etkinliği, nesneyi değerlendirirken başvurulan ölçü ya da kural.
Kokona; Süse, püse düşkün, çok süslenen kadın. Müslümanlarca Hristiyan kadınlara verilen isim (san).
Menopoz; Kadınlarda genelde 40 yaşından sonra yaklaşık 50 yaşa kadar geçen süre içinde görülen âdet kanamalarının düzensizleşmesiyle, daha sonra ise kesilmesiyle biten bir dönem. “Son âdet kanaması” anlamındadır.
Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.
Mihmandar; Resmi ya da özel konukları (misafirleri) ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.
Sapkınlık; Davranışlarıyla toplumun benimsediği ahlâk ölçülerine uymama, yasa, kural, gelenek ve göreneklerle çelişkili düşünceler. Dalalet. Sapınç. İnanç ve düşüncelere ters düşme doğru yoldan ayrılma.
Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma eylemi. Geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.
Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.
Yakamoz; Geceleri denizde, balıkların ya da sandal küreklerinin kımıldanışıyla su içinde oluşan ışıltı. Gizlendiği yer belli olmak, görülmek. Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuz Yakamoz olarak servisimin (Gümüş Selvi) adını telâffuz etmekteyiz. Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.
(4) Ben küskünüm feleğe… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Baki DUYARLAR’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(5) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(6) Dün dünde kaldı cancağızım, / Bugün yeni şeyler söylemek lâzım. Mevlânâ Celâlettin RUMÎ
İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
Dün geçti. Bugünü düşünüyorum, yarın var mı? Gençliğine de güvenme, ölenler hep ihtiyar mı? Necip Fazıl KISAKÜREK
Dale CARNEGIE; (1888-1955) Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, iletişim uzmanı. En önemli eseri; “How To Win Friends and Influence People (Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı)” “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” demekte.
Dün-Bugün-Yarın Üzerine; Bu konuda birçok önemli düşünür ve şairin sözleri yazmak mümkün. Bu düşünürlerden bir ikisi; Dale CARNEGIE, Alexis CARRELL, John Stuart MILL, André GIDE, Richard CARLSON, Namık KEMAL, Necip Fazıl KISAKÜREK…
(7) Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir. İbni SİNA
(8) İstanbul’da Boğaziçi’nde, Bir fakir Orhan Veli’yim… Orhan Veli KANIK’ın “İSTANBUL TÜRKÜSÜ” şiiri. Son dizeleri şöyledir; “İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim, Bir fakir Orhan Veli, Veli’nin oğlu, Tarifsiz kederler içindeyim…”
Tarifsiz Duygular İçindeyim; Gülbeyaz ALACATLI, Adnan ÇAKIR ve “Bu Gece” eki ile Murat ÇALIŞKAN’a ve diğer şairlere ait dizeler. Ancak, benim düşüncem Orhan VELİ’nin “Tarifsiz kederler”i üzerine.
(9) Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. Victor HUGO. Bu söze (sanırım Yunus Emre’den) alıntı olarak şunu yazabilirim; Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!
(10) Pınarın başında su verdin içtim… diye başlayan Hicaz Makamındaki Güfte ve Bestesi; Burhanettin DERAN'a ait Türk Sanat Müziği eserinin Nakarat bölümü; “Gönlümü gönlüne bağladım Ayşe’m, / Aşkınla kalbimi dağladın Ayşe’m” şeklindedir.
(11) Gönül Kiminse Güzel Odur; Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. (Neşet ERTAŞ) Sözün aslı; “Gönül kimi severse güzel odur!” şeklindedir.
(12) Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.
(13) Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın Yüzü; Aslı; Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arap’ın zekeri şeklinde bir söz olup, zeker Arapça kötü anlamlı bir söz olduğundan Türkçemize “Arap’ın yüzü” şeklinde yerleştirilmiştir. Kendinden fayda umulacak olsa da bundan sarfınazar etmenin gerekliliğini, menfaat için yaklaşmamayı ifadelendiren bir söz.
(14) Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)
(15) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak, Devekuşu Taklidi); Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak. Aslında bu benzetme yanlıştır. Uçamadığı için yüksek yer avantajı olmayan devekuşu oldukça büyük olan yumurtalarını tehlikelerden uzak güvenli bir şekilde sığ delikler içine kuma saklar. Gerek baba ve gerekse ana devekuşu yumurtaların güvenliğini, hava almalarını temin ve kontrol, yumurtalarının aynı yerde ters-türs etmek şeklinde yerlerini değiştirmek için belirli periyotlarda başlarını kuma sokarlar. Yoksa sandığımız anlamda bir hareketleri yoktur.
(16) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(17) Tsunami; Liman ya da deniz (deprem) dalgası. Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları sonucu denize geçen enerji(tektonik olaylar) nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.
(18) Hakkım yok seni sevmeye… diye başlayan “Arkadaşımın aşkısın” şarkısının orijinali “La Femme de Moni Ami” olup bestesi Enrico MASIAS’a, sözleri (Rahmetli) Fecri EBCİOĞLU’na aittir, sanırım ki o tarihlerde bu şarkıyı Türkçe olarak en iyi seslendiren sanatçı da Juanito idi.
(19) Prof. Dr. Cesare LOMBROSO; Yahudi asıllı, Askeri Hekim, “Kriminal İnsan” Kitabının sahibi İtalyan kriminolog. İnsanların doğuştan suçlu olduklarını ortaya atmıştır. Ona göre; “İnsanların, örneğin bakışları donuk, soğuk ve sabit, gözleri kanlı ise katil olacaklardır. Bakışlar hileli, hareketli ve gözler eğri ise o kişi hırsız olacaktır.” Buna benzer bir kısım daha görüş ve anlatışları vardır ki, daha çok bilgi edinmek isteyenler INTERNET varlığından bilgi edinebilirler.