Otuz yıl, 30 adet 365 gün çalışma ve emeklilik, tatiller hariç tabii. Bunun 28-29 yılını aynı yastığa başımı koyduğum eş, pırıl pırıl dört evlât ve gelecek olanları düşünmezsem dört de torun şimdilik…
İki kız, bir oğlan, iki damat, bir gelin ve hâlâ ana kucağı, baba desteği okuma gayretinde tekne kazıntısı(1) bir oğlan.
Sürpriz yapmak istemiş çocuklar, emekli oluşumun rahatlığı ve evlenme yıldönümümüz için güneylerde bir yerlerde, her şey dâhil 20 günlük tatil için rezervasyon(2) yaptırmışlar, hiç aklımızda olmayan, aklımızdan geçmeyen, neredeyse silâh zoruyla kullanmamız gereken, hatta “emredilen” diyeceğimiz.
“Torunlara kim bakacak? Özleriz! Olmaz!” gibi sözlerimiz askıda kalmıştı(3) ve yaklaşık bir ay sonra yaşayacağımız tatil için Adile şimdilerden hazırlanmaya başlamıştı, iki bavul için.
Bu arada 28-29 yıl dediğim ayıbımı da düzeltmem gerek, çocuklar fısıldamasa evliliğimizin kaçıncı yılında olduğumuzu hissedememe şeklinde gabilik halini yaşıyor olacaktım...
Tatilin mana ve ehemmiyetine uygun olarak karımın tembihleri, dilekleri, önerileri peşi peşine birbirini takip ediyordu.
“Doktor, ‘Dikkatli olun!’ demişti, bak bakalım raporuna, reçete tarihine, ilâçlarının durumuna. Gitmeden evvel ilâçlarını eczaneden alman gerekiyorsa al, eksikli kalma!”
“Öyle ‘Her şey dâhil!’ deyip de ipin ucunu kaçırıp da beni üzme!”
“Kış olur, kıyamet olur, ne olur, ne olmaz, kazak, süveter de koyayım sana. Artık bedava ya, her gün duş alırsın, oraların havluları konusunda pekiyi kanaatim yok, bavullarda yer kalacak gibi olursa bornozunu götürmeyi unutmayayım, temiz çamaşırlar koyayım sana, birkaç takımdan fazla. Herhalde oralarda çamaşır yıkayacak değilim ya, akıllım!..”
“Bakarsın hava çok iyi olur, denize de girersin, mayonu da unutmayayım. Belki şemsiye de gerekebilir, güneş ya da yağmur için…”
“Ağırlık yapmayalım; sabunu, şampuanı, diş fırçasını, macunu oralardan alırız!”
“Sağa-sola bakman serbest! Güzel bakmak sevap(4), nasıl olsa tapun bende...
Üstelik vitrinlere bakıyor olsan da yemeğini evinde yemenin(5) tercihin olduğunu biliyorum…”
Bu kadar talimata karşın benim de bir söz hakkım olsa gerekti, değil mi?
“Ara sıra oyun oynayanlara bakabilirim değil mi, özellikle briç ve satranç?”
“Katılmadıktan sonra sakıncası yok!”
“Peki, her şey dâhil tarafından içki içmem kısıtlı mı?”
“Ölçüyü, ayarı kaçırmazsan eyvallah!”
“Denize...”
“Başında ben olamasam da, ilâçlarını almadan asla...
Hem biliyorsun, nasihat ile yola gelmeyenin…(6)”
“Bu yaşta ve hâlâ…”
“İtirazın mı var? Gitmeyelim öyleyse. Nemize gerek bu kadar yıldan, meşakkatten(2) sonra tatil yapmak… Otur, oturduğun yerde be kadın! Bir de kocanın anneliğini yap, afra-tafrasını(1) çek, nazına-cilvesine katlan(3)! Tövbe(2), tövbe, otuz yıldan sonra...”
“Tamam, tamam! Gücenme! Ağzımı kapattım, sen ne dersen o!”
“Hah şöyle! Bundan önceki otuz yıl gibi sevdiğini göster, anlat. Çocuklarının anaları, torunlarının neneleri gibi, bana tahammüllü olman gerekiyormuş gibi bakma!”
“Öyle mi hissediyorsun?”
“Hissettirme öyle ise!”
“Gel koynuma benim biriciğim, dünyamın aydınlığı, gönlümün sultanı…”
“50 yaşını geçiyorsun, aklın-fikrin aşnada-fişnada(1), bir şey değil beni de yoldan çıkarıyorsun, öylesine sevecen, mutlu etmeye çalışan, mutlu olmak için de sebep yaratan...”
Karım oğlanın odasının yanındaki odaya iki bavulu da açmış, yanındaki kanepeye ve içlerine gerekli olanları, alacaklarını aklına geldikçe sıralamaya başlamıştı.
Dikkatimi çeken, boş, ufak bir kavanozdu;
“Hayırdır?”
“Salatalık turşusunu severim, biliyorsun. Oralarda ne olduğunu bilmediklerimle baş edemem, o nedenle unutmayayım diye giderken götürmek için aklımda kalsın istedim…”
“Peki, yolda kapağı açılır, çatlar, patlarsa?”
“Aklından zorun mu var, ne diyorsun sen?” anlamındaki sessiz bakışlarından sonra, birikmiş kahrını kusarcasına(3);
“Aklım bazı şeylere eriyor herhalde, bunu da çocuklarım dâhil en iyi bilen sensin. Yolda gerekebilir diye hazırlayacağım gak-guk(2)-su koyacağım torbaya iliştireceğim(3) onu, bilmem anlatabildim mi?”
“Sitem etme bir tanem! Gabiliğim, gerzekliğim üstümde herhalde bugün.”
“Değilsin! Gönül gözüm açıldığında ilk gördüğüm, hissettiğim, yaşadığım, sevdiğim sendin ve sensin. Ömrümü seninle paylaşmak Tanrımın bana en büyük lütfu…”
“Benim için de sen şiir gibisin(7). Sen benim bir parçamsın, gittiğim, olduğum her yerde sen varsın. Mevcudiyetimin tüm zerreleri senin, iyi ki senin kocan olmuşum, iyi ki kavgasız-dövüşsüz bugünlere ulaştık!”
“Beni köle etmişsin kendine. Köle sahibine nasıl ve ne kadar diklenebilir(3) ki?”
“Sen de benim için ilâhemsin(2), ilâhe kuluna zulmeder mi hiç?”
Ütüyü yan yatırdı, okuyamadığım gazeteyi dizimden çekti, başını göğsüne dayadı;
“Dinle! Tak-tik! Tik-tak! ‘Adil! Adil!’ diye çarpıyor, duyuyor musun?”
“Kaç yıldır?”
“Öncesini saymazsam 30 yıldır!”
“Sen de benimkini dinle bakalım!”
“Tak-takır! Takır-tak! ‘Adile! Adile!’ diye çarpıyor!”
“Senin niyetin bozuluyor galiba. Torunlarım okuldan gelmek üzere. Hem bugünkü yaramazlık hakkın bitti, git, bir yerlerde gazeteni oku, ben de ütümü bitirmeye çalışayım!”
Gün bitti…
Günler bitti, bitmesin isteğimize karşın, bitmesini istermişiz gibi tatile gitmemize ulaşmamız için, mutlulukla, ahenkle, saadetle renkli, yıllardır yaşayıp da adını koymayı beceremediğimiz “Aşk” böyle bir şey olsa gerekti.
Gereğini arzulayan çocuklarımız, gereğini hazır etmekte de aceleci davranmışlardı.
Tarifesine uygun uçak biletlerimiz annelerinin çantasında, bildirimleri ise kulaklarımızın paslarını silmek istercesine dudaklarında idi;
“Şu plakalı araba karşılayacak sizi, elinde soy isminiz yazılı bir kâğıtla. O götürecek sizi otelinize, bahşiş bile vermeyeceksiniz, hepsi halloldu!”
Sabahın kör vakti(1) olmasa da, oldukça erken bir vaktinde gelmiştik terminale, kanepelere çöküp anonsları beklemek için.
Bavullarımız bagajlık idi, karımın bilinen nedenlerinden dolayı. Yerlerimiz çoktan belirlenmişti, kanat önü, karım cam kenarı ve koruma, fedai(2), koca artık ne denirse o görevli olarak da orta sırada ben.
Uçağa binmek için anonsları beklerken ve günlük gazetenin ana sayfasına ben bakarken, magazin sayfasına da eşim bakıyordu, beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen. Bir kısım insanların özel hayatları, çıplağa yakın fotoğrafları ilgi alanımda değildi çünkü.
Karşımdaki, bakışlarını ve güzelliğini inkâr edemeyeceğim varlığın göz hapsinde olduğumu neden daha erken fark edemediğimin sorgulamasını yapıyordum.
Yıllar yılı mabudunun(2) esaretinin altında yaşayan bir kul olarak kendimi azat edilmiş gibi hissettim saygısızca, ikinci bir bahara(1) yönelmişken hem.
Gazeteye dalmak, gazeteden başımı kaldırmamak, buna rağmen gazeteyi siper etmek, gizlenip daha çok görmek arzusunu yaşıyordum karşımdakini.
Okuyordum, ama anlamadan. Hatta bu arada Adile’nin bilmece çözmek için kalemimi istediğini bile duymamıştım, ikinci kez ikazından sonra ancak.
Gazete yere düştü, bakışlarımız o genç kadınla tam ortada birleşti, karıştı, karşılaştı, ya da çarpıştı sanki. Yaşamımda bir kez daha kalbimin sesinin duyulmasını esirgedim, kendimden bile. Başını eğerek gülümsedi.
O; bir mıknatısın, farkında olamadığım diğer kutbu olsa gerekti, beni kendine yönlendiren, engelleyemediğim, belki de engellemek için hiç çaba göstermediğim, gösteremediğim. Ama ne?
İnsan, hayal ettiği müddetçe yaşarmış(8). Ancak olmayacak, olması mümkün olmayacak ve olmaması gereken duaya “Âmin!” demek(9) de kimin haddineydi ki?
Anons yapıldı, ikazlara rağmen heyecanla doğrulduk karı-koca yerlerimizden. Bu; ilk uçak seferimizdi çünkü yaşayacağımız.
Karşımdakinin acelesi yok gibiydi, ya da bu peronda bekliyor olmasına rağmen başka bir hattın yolcusu, ya da erken gelip beklemesi gereken aynı, ya da ayrı bir hattın yolcusu olsa gerekti, hem beni neden ilgilendiriyorduysa, bakışlarından, gözlerinden ve sempatik diyebileceğim tavırlarından başka.
Güvenlikten zor geçirmiştik, içişlerinin(10), yani eşimin turşu kavanozunu rica, minnet, bir üst görevliye tattırarak.
Benim görevim; o turşu kavanozunu, aromasını(2) yitirmeyecek şekilde, tam ve sağlam olarak Adile’ye teslim etmekti, bir bakıma asil bir görev(1) olarak!
Hostesten yerlerimizi öğrendik, diğer hostes, ya da kabin görevlisi her neyse onun desteği ile de yerlerimize oturduk.
Araç, yani uçak henüz tam dolmamış, motorlar homurdanmaya, uçak telaşlanmaya başlamamıştı.
“İzninizle!”
O idi. Hayret edilecek bir şekilde, koridor tarafındaki boş koltuğa oturmak için izin istendiği nerede görülmüştü ki? Bu bilgi otobüs yolculuklarından “Pardon!” denilmesinin bir görüntüsü gibi geldi kendime. Ayaklarımdan biri bile ne ilgi, ne de görüntü sahası içinde değildi, rahatsız olmasını gerektirecek gibi.
Adile, yaşayacağımız olayın mana ve ehemmiyetine uygun olarak dualarına başlamıştı bile gözlerini kapatarak. Hostes emniyet kemeri bağlantılarını kontrol ederken dudaklarının kıpırtısını sonlandıramamış, kapalı gözlerinde uçağın homurtusunu duymuyor gibiydi.
Malûm direktifler(2), anonslar, yolculuğun başlangıcı, tekerleklerin yerden kesilmesi, Adile’nin her ne sebepten olursa olsun penceresini örtmesi ve yanımdakinin bekleme salonundaki aynı gülümsemeyle “İyi yolculuklar!” dilemesi...
Yaşam felsefemde(1) şansın yeri yoktu, ancak tesadüflere yer ayırabilirdim, o da kısmen. Ama bu duruma, hele ki duygusallığıma, hissettiğim bu davranışıma anlam veremiyor, akıl erdiremiyordum. “Bir bakış baktın…(11)” ciğerlerimi yerinden oynattın, yüreğimi duraklattın, Yaktın, yıktın, kül ettin, yok ettin! (12)” der gibiydim.
Karım sükûna ermişti(3) sanki gözlerini açmış, penceresini açmamış, hostesin ikramını reddetmişti.
Yanımdaki eğilerek onu selâmladı ve bana yönünü dönüp;
“Yer değiştirelim mi, yol bitmez, kadın-kadına çene çalıp(3), dedikodu eder yolu bitiririz, hem eşinizin heyecanı diner, hem benim yerime de dua eder!”
Yer değiştik, kulaklarıma çalınan, istekle dinlediğim, yüzü gibi sesinin de güzel olduğu idi. Ancak gönlünün güzelliği hakkında başlangıçta bilgim de, fikrim de yoktu.
Kulak misafiri olduğum karımla konuşmalarında adının Adalet olduğunu, kırkıncı yaşını kutlamak üzere tek başına olduğunu ve aynı otele gittiğimizi öğrenmiş olmaktan dolayı mutlu olmuştum.
Diğer teferruat önemli değildi, yeğenlerinin aynı bizim çocuklarımızın yaptığı gibi bir jest(2) olarak kendisine bu sürpriz tatili hazır ettiklerini söyledi.
"Aaa! Biz de oraya gidiyoruz, otobüs beklemenize gerek yok!” dedi Adile. Benim;
“Bu kadar tesadüf, yok artık!” diye içimden geçirmeme ramak kaldı(3).
Oysa karım şimdiden bir arkadaş edinmenin mutluluğu içinde gibiydi.
Kayıt, odalarımıza ve duşa hemen yöneliş ve çıkışta sanki yıllarca uzak kalmışçasına eşime sarılış...
“Ne kadar acelecisin yaramazlık yapmaya. Dur, ben de bir duş alayım, ondan sonra…”
“Nasıl sabredeceğim?”
“Eee! Bu yaştan sonra böyle! Sabretmesini de ben mi öğreteceğim sana? Kırkından sonra azanı teneşir paklarmış(13), biliyorsun!” dedikten sonra öylece duşa girdi açtığı bavulundan bir-iki şey alarak. Sesimi ancak ulaştırabildim su sesi başlamadan önce.
“Ben senin koynundayken teneşirden korkmam!”
“Duvarların da kulağı vardır, sus!”
“Peki, ama her şeyin sebebinin sen olduğunu bil!”
Su sesi kesildi ve üstünde sadece lizöz(2) gecelik ya da sabahlık her ne denirse o giysiyle yönlendi karım bana, onu da ben çıkardım ve film koptu...
Yaşamımda ilk kez karımla birlikte olmuştum sanki. Çünkü yatağımdaki o değil, gönlümü mest eden(3), bedenimi rahatlatan uçaktaki âfet(2) idi, hayal ve şekil olarak indimde.
Karımla yatmış, beraber olmuş, ancak onda o zaman içinde Adalet’i tahayyül etmiştim, saygısızca, haksızca, bencilce ve adaletsizce. Sahtekârlık, adaletsizlik, sadakatsizlik(2) başka neler denirse hepsi bir arada ve nankör(2) eşlerin en önde gelen numunesi ben…
Tekrar duşunu aldı Adile, sonra da ben, giyimime kuşamıma dikkat etti ve;
“Sen git, ben de hazırlanır gelirim. Eğer görürsen, Adalet Hanımın yanına otur, ben de sonra katılırım size…”
Güveni sonsuzdu karımın bana, ama benim için; “Allah'tan istediğim tek gözdü, o vermişti iki göz” ummadığım, ama istediğimi düşündüğüm.
Ufak bir tabağa kondurduğu bir-iki yeşillik parçası ile oturmuştu Adalet bir masaya, perhiz yapması(3) zorunluymuşçasına. Bizleri bekler ve fakat yalnız gelişime hayret eder gibi bir şaşkınlık içindeydi.
Onun da duş alıp almadığını bilemem, ama fark edilmeyecek bir şekilde makyaj yaptığını düşündüm, sanki yıllardır içimde birikmiş heyecanı gizlemeye çalışmama rağmen;
“Çok güzelsiniz!” dedim.
“İnsan gönül gözüyle bakınca(3), bazen evli-barklı olmasına bakmaksızın şaşırıyor böyle ve karşısındaki de yaşamının bu anlarında ilk kez duyduğu sözlerle duygularını engellemek istemiyor. Peki, size bugüne kadar çok yakışıklı olduğunuzu söyleyen oldu mu hiç?”
“Defalarca hem; eşim, çocuklarım, torunlarım hem hepsi…”
“Onlarınki duygusal, benimkisi duygusallığın eklendiği bir sevgi, bir anda doğup büyüyüveren, engellenmesinin mümkün olamadığı…”
“Çok erken ve acele verilmiş bir karar değil mi?”
“Belki de gecikilmiş olduğuna inanılan bir karar; ‘Geç bulunmuş(16)’ gibi. Her neyse! Yasak ve yanlış olduğunu biliyorum, üstelik Adile ablaya da saygım beni tersliyor. Ancak duygularımı zapt etmem, kontrol altına almam elimde değil…
Engelleyeceğimin, hiçbir gücün engelleyemeyeceğinin de bilincindeyim…”
Düşünürcesine kafasını salladı, belki de cümlesinin doğru olup olmayacağının tartışmasını yaşıyor olsa gerekti. Devam etti;
“Ama iddialıyım, seni benden başkasının benim gibi, benim kadar sevemeyeceğini(15) söylemek için. Ama ne yapayım ki kaderimmiş bu benim, Adile abladan önce seni görmemek, sahiplenememek. Tesellim; ömrümün şu anlarında ara sıra da olsa seni görecek olmayı umut edişim…”
Tekrar duraklar gibi oldu, gizli bir telâşla sözlerini tamamlamak istemiyormuşçasına;
“Hah! Adile abla da geliyor, kalk servisine yardımcı ol ve son söz; sakın unutma; sevmekten kim utanır, kim usanır(16)?”
Kalktım, Adalet’i yerinde bırakarak, karıma servisinde yardımcı olabilmek için. Benim servisim masadaydı, soğumuş olarak olsa da…
Daha ilk günden bencilliğin egemen olduğu duygular zapt etmişti gönlümü. Onu istiyordum, hem de hiçbir zaman bana; “Hayır!” demeyen, benim istediğim gibi istediğine inandıran karıma rağmen, bu nasıl bir duyguydu ki engellenemeyen?
Tanrının beni, bizi baştan yaratması(17) mümkün değildi! Peki, aşk dediğim sevgi birlikteliğine inandığım beraberlik sonrasında inanmadığım halde Tanrının beni ikinci kez diyeceğim aşkla karşılaştırması reva(2) mıydı?
Bir kere bile elini tutmadan, saçlarını koklamadan, öpmeden, sadece gözlerine baktığımda beynime işleyen, üstelik gönlümün sessizliğine karşın yüreğimin çarpıntısını engelleyemediğim...
Kahvaltı sonrası karşılıklı konuşup gezindiler karım ve o. Sanırım Adalet’in amacı söz, kelime ve cümleciklerin arasında beni doyasıya öğrenmek, karımın ki ise, bir dost edinmenin, mutluluğu paylaşmanın, belki de yalnızlığına çare olmanın sevinci olsa gerekti.
Yalnızlık, benim için de bir hüküm gibiydi, daha başlangıçlarda. Kaz gibi düşünmeye(3) başlamıştım, engellememin mümkün olmadığı.
Akşam olduğunda bir teselli gibi sarıldım karıma içki ile doyunmuş(3) olarak.
“Daha sabah beraberdik, ne oluyor bu? Hasta olacaksın diye çekiniyorum?”
“Sana bu kadar yıldır birikmiş arsızlığım(2) var!”
“Ben ne zaman ‘Hayır!’ dedim ki sana? Ama kapat perdeleri, sıkı sıkı kimse görmesin, ay, yıldızlar, gökyüzü bile, öyle soyunayım.”
“Ben soyayım seni…”
“Yıllar sonra ilk defa…”
“Gönlümde, kalbimde, beynimde, dünyamdasın, esirgemedin beni kendinden. Bu yaşadığımız ikinci bahar(1) değil, balayımız…”
Bastırmak, frenlemek ve 30 yılını benimle tüketene, sevgi pıtırcığı(1) ihanetinde vefasızlığımdan çekiniyordum, soluklarını hissederken yüzümde, onu soyarken, o benim soyunmama yardım ederken.
Ve yanlışlık...
Karımla beraberken, karım benimle, bedenim karımla iken bile ruhen ve beyin olarak ben öteki onunla beraberdim, kendime karşı dürüst olmam gerek...
Uyuduk, nefeslerimizin kontrolsüzlüğünde, birbirimizi üleşmiş olmanın hazzıyla. Tek bir utanç farklılığıyla, sabahın ve onun özlemiyle. Sabahın ilk ışıklarında banyo sonrasında karım kahvaltıya inerken dizeler şekillendi, beyaz sayfalar üzerinde, birkaç kez…
Üstelik farklılıklar dolu, sadece başlangıçlar olarak, iki parça halinde kimin için kaleme alındığının(3) kimsenin anlayamayacağı.
“Nefesimde büyüyor, yalnızlığımda kokun,
Tüm mevcudiyetimi sarıyor sanki dokun,
Sensizliğin üzüntüsünü anlatmak çok zor
Yanmazsa, tutuşmazsa alnıma bir kez dokun!(18)”
“Ne susuzluğumu gideren suyu özledim,
Ne açlığıma çare olan nimeti gözledim,
Ne solumayı dilediğim hayatı izledim
Seni özlediğim gibi, özlediğim kadar!(19)”
İtiraf etmeliyim, sonunun gelmesi mümkün değildi dizelerin, hemen şu an. Tamamlamayı erteleyip ben de peşinden indim, karımın. Kumrular gibi sözleri birbiri üzerine bindiriyorlar gibiydiler, belki de hayat hikâyeleri gibi önemsemeksizin.
“Ben engellemeyeyim sizleri!”
“Yoo!” dedi karım, nedenini beklemeksizin ekleme gereğini hissederek;
“Kurda-kuşa, zamparalara, Don Juan’lara(1) yem olmasın(3) Adalet. Sen bakar ol, himaye et(3). Bir yorgunluk çöktü üzerime, bilmem neden, biraz dinleneyim geçer, gene gelirim!” derken kendisini yorduğum gibi imalı bakışlarını esirgemedi üzerimden.
Kediye ciğer emanet ettiğinin(3) farkında değil gibiydi karım. Belki de bir kıskançlık girdabına(1) girmek üzere beni sınamak(3) istemiş olabilirdi. Bir kakavanın(2) bunu bilip hissetmesi mümkün değildi yaşamak arzusunda olduğu hinliğiyle(2).
O ayrılınca;
“Hiç olmazsa elini uzat, sıcaklığını hissedeyim, ‘’Sevdim!’ desem, ‘Bir bakışla seviyorum!’ desem nasılsa inanmayacaksın. Hem sahiplisin sen, seni sahiplenmeye hem hakkım yok, hem de Adile Ablaya saygım oldukça yüklü…”
“Saygını yitireceğini düşünemiyorum, üstelik insanlar hep hak etmeleri gerekenlere mi sahip olurlar, ulaşırlar? Sevdiğini söylemeye gayret et, gözlerime bakarak, inanarak, beni de inandır ki sana sarılıp öpebileyim, içimden geldiği gibi…”
“Burada, herkesin ortasında mı?”
“Sakıncası yok benim için, çevremde aile dostu olarak biliniyoruz, ama dersen ki; ‘İçinden geldiği gibi’ peşinden koşarak gelirim.”
“Yani beni istiyorsun?”
“Sabırsızca...”
“Ben de seni istiyorum, ama eşine verdiğin kadarı hariç, bana yetecek, benim istediğim ve hatıralarımda yaşatacak kadar, seninle yaşayacağım her anı unutmayacak kadar!”
“O halde dönme sırtını, benim ol!”
“Gel peşimden, senin olacağım!”
İçimdeki ihtirası söndürme arzusu, yaşlılık gibi yaşamımın gereği bir olasılığı, başarısızlığımın aklımın ucundan bile geçmesini(3) engelliyordu.
O ilerledi, ben peşinden…
Banyoya yöneldi, sonra aynı Adile gibi;
“Perdeleri de, lâmbaları da, gözlerini de kapat!” dedi.
Kapıyı da, perdeleri de, lâmbaları da, gözlerimi de kapattım, yatağına yatıp sıcaklığını yaşamak için…
Ayrıldığımızda değil, ayıldığımızda birbirimizindik, tek farkla, yatak neredeyse kan gölüne dönmüş gibiydi, ben onu evlenmiş boşanmış, yalnız bir kadın bilme gafletini(2) yaşarken.
“İlk kez!”
“Beni sana saklamışım, yıllar yılı, mutlu değil misin?”
“Mutluyum, ama…”
“Devamını getirme! Tanrı huzurunda seninim, seni bedenimde saklayacağım, üstelik kadın olma ve bebek doğurma zamanımı da geçirmedim. Beraber olmamız da regl takvimime(1) rastladı, tesadüf…”
“Yani bebeğimiz olursa, babasız mı büyüteceksin onu?”
“Rıza gösterir ismini verirsen, ikimiz adına büyütürüm onu, eğer olursa, yasak bir ilişkinin değil, istenilen bir birlikteliğin meyvesi olarak!”
“Doymadım ama…”
“Ben de! Hem doyurmak da istemem seni, ‘Gel!’ deyince gelmek zorundasın, sen üleşemeyecek kadar benimsin artık, egoistçe olsa da
“Ben seninim, egoistçe olsa da…”
“Ben akşama kadar görünmeyeceğim ortalıklarda, ilk kez yaşadığım mutluluğu, kendim, kendimle üleşeceğim seninle hayalimde!”
Odama gittim, banyo yapmadan, kirli olarak. Mayomu giydim, durup dururken banyo yapmamın nedenini anlatamama endişesiyle. Karıma sarıldım, öptüm, belki utanarak, utanma duygumu yitirmemiş gibi, ama gerçekten yitirmiş olarak.
“Sakın yaramazlık, coşma falan düşünme, ‘Canım çekti!’ deme, uslu uslu denizine git ve dinlen, güneşlen! Allah muhafaza(1) daha ikinci günde hasta falan olursan, ben ne yaparım sonra…”
“Seni seviyorum!”
Benimkisi şu an sahte, yapmacık(2) bir söylemdi! Ama karımınki içinden geldiğine inandığım duygularla öyle miydi ya!
“Ben de seni, hem canımdan çok seviyorum, kimseyle paylaşamayacak kadar, evimin direği, çocuklarımızın babası, ama şimdi tatlı-matlı isteme, defol!”
Defoldum doğal olarak, ama defolmam gereken yere istemeyerek…
Akşam oldu, aynı masadaydık, dostlar gibi, normal iletişimlerde olarak ve ben rıza ile iki yudum için izin almıştım!
“Uf! Dinlenemedim!” dedi karım. "Siz sohbetinize devam edin, bana, iyi geceler!” dediğinde;
“Yağ! Hatunum ilâçlarımın tümünü aldım, yatmadan önce bir tatlı yiyebilir(21) miyim?”
“Delinin zoruna bak, sana tatlı-matlı yok demedim mi?”
Tam asansörlerin olduğu koridora yönelirken, şifremizin(2) belki yanımdaki tarafından da bilineceği endişesinden olsa gerek, geri döndü;
“Hadi gene iyisin, iyi tarafıma geldin muhallebi, sütlaç gibi sütlü bir tatlı yiyebilirsin, ama tek bir kâse. Başka tatlı yok, sağlığın için. Adalet, dikkat ediver kardeşim. Kocamı bilmez miyim, yüz verirsen, ayarı kaçırır mutlaka...”
Sırtını dönmek üzereyken Adalet de sanki keşfedilmiş, ifşa edilmiş(3) bir sır gibi;
“Ben de bir tatlı rica edebilir miyim?”
“Tabii Adalet! Emrin olur!” dediğimde hafakanlar(2) yol üstüne dizilmişti, üstelik Adile’nin anlamsız ve fakat kadınca bir hisle bizi izlediğini hissediyordum. Onun her ne olursa olsun aptal olmadığını, güvenmesine rağmen şüphe modunda olacağı düşüncelerimde idi. Hangi varlık eşini kıskanmazdı ki, domuz olan domuzlar dışında!
“Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı garsonlar kaldırsın!” dediğimde;
“Tatlı, bizim yaşadığımızdı, değil mi?” dedi Adalet.
“Evet! Ama tehlike yakınlarımızda kol geziyor, karım bizi izliyor!”
“Peki! 'Doymadım!' diyordun, yeniden tatlı ikramımı bekleyecek misin?”
“Ben bendeyken, senin olmayı dileyip yaşarken, hem ömrümün sonuna kadar, keşke…
Keşke demenin yeri yok, bugünden sonra her gün, her yaşadığımız anda ve…
Ve bebeğimizi kucakladıktan sonra da…”
“Evet, ama çok erken, beni özle, beni iste, yarın herhangi bir zamanda koynumdasın.”
“Koynunda olacağım, perdeler, gözlerim kapalı. Beni yaşama bağlayan insan…”
Ayrıldık…
Sinirli bir soluması vardı Adile’nin. Eee! 30 yılımızı üleşmiş, beraber yaşamıştık, solumalarının nedenini de tahmin etmek zor olmasa gerekti benim için. Şeytanlığın, karşısındakini küçük görmekle başlayacağını bilen bir şeytandım çünkü.
“Uyumadığını, daha doğrusu uyuyamadığını biliyorum. Aç gözlerini kıskandın mı beni, onun adını söyleyince? Dile, odamızdan hiç çıkmayayım, görmeyeyim, duymayayım, ilâçlarımı alayım ve ben hasta oluncaya kadar tatlı ikram etmekten vazgeçme bana.”
Gözlerini araladı;
“Çok mu seviyorsun, hem hasta olmayı bile göze alacak kadar?”
“30 yıllık karımsın. Bilemedin mi, hissedemedin mi, anlayamadın mı? Bu yaştan sonra bir otel macerası yapmam arzum mu olacaktı ki senin değer verdiğin biriyle?”
Yalandı, ama inanan bir eşin aldatılması da, kandırılması da o kadar kolaydı ki…
“Özür dilerim, bir an için kadınlık hezeyanı(2) ve seni yitirmek korkusu. Gel, kucakla beni, öp, sık, sar, kucakla, kurcala, ama yavaş ol, tatlı ikramı bekleme benden. Endişelerimi göz ardı etme(3) lütfen!”
Uslu olmaya meyilli, hatta mecburdum da, her ne kadar filozof(2); “Lokantanın vitrinlerine bak, ama yemeğini evinde ye!” demişse de, ben gene de aynı lokantaya gitmek, yemeğimi ikinci kez...
Yok, yok! Çok kereler aynı lokantada yemek arzusundaydım. Aşçım beni istiyordu, benim de aşçımı, inkâr etmem zordu…
Bu yaşımı birkaç güne sığdırmam imkânsızdı. İlâçlarıma, gerekli ilâçları(!) ve bal, zerdeçal, zencefil, dut kurusu, fındık takviyesi yapıyordum!
İnsan bedeninin de hele ki genç olduğunu zannedip de bu yaşlara ulaştığında takviye gereken şeylere ihtiyacı yadsınamazdı, hele ki bir gün içinde üç kez tatlı yemişse ve tatlıya devam etmek istiyorsa…
Bir kalbe, bir gönüle iki sevgi birden sığar mıydı; biri 30 yıl öncesinden, biri hemen şimdilerde, 30 yıl önceleri gibi? Her kalbin taşıyacağı bir yük vardı, biri varsa, diğerini yaşamasının mümkün olamayacağı, ya yârden, ya serden vaz geçmesi(22) gereken.
Biri; çocuklarının annesi, ömrünü kendine bağlamış bir kadın, öteki geç kaldığına inandığı sevgisinin tek sembolü, tek ispatı ve ömrünü birlikte tüketmeyi, belki de kendisini karısından fazla sevdiğine inandığı idi.
Kendisinin de aynı duygulara sahip olduğunu bilip kendisiyle tartışmak bile aklının ucundan geçmiyordu, çünkü sayesinde kadın olan bir kız, tıpkı 30 yıl öncesindeki karısı gibiydi.
Onunla ötekisinin arasındaki fark, birinde bebelerimiz ve torunlarımızın olması idi, vazgeçmemin mümkün olmadığı, olamayacağı, öteki muhtemelen yeni sahip olacağımız bir bebeğin annesi idi.
Yani her ikisi için de aynı duyguları yaşadığımı, en basitinden yaşamak istediğimi nasıl inkâr edebilirdim ki? Hele ki onun, cinsellik olmaksızın, beni gözlerden uzak koynuna sakladığında öpüp koklayıp; “Dünyama egemen tek varlıksın! Sonu gelmeyecek olsa da…” dediğinde.
“Dudaklarımız sonsuza değin kenetlensin, bedenlerimiz birbirinden ayrılmaksızın kilitlensin!” dileğinde, karımın da bunu fark edemeyeceğini düşünmem yanlışlığımdı, hem en büyük yanlışlığım...
Kıskançlığını sergilediği o günün sabahında; “Uzaklaş!” demişti bana. Sağlığımı düşünüyordu, uzaklaştım, hem de pir uzaklaşmıştık(3), kadir kıymet bilmeksizin(3).
Kucaklamış, sarmış, sarmalamış, öpmüş, ona, onun yerine ben; “Başım ağrıyor!” demiştim, turp gibi sağlam olmama rağmen, bedenimin tümünü ikinci adreste tüketmiş olarak. Bunu 30 yıl aynı yastığa başını dayamış bir kadının, yani karımın hissetmemesi mümkün değildi, yani aptallık nasıl yakıştırılırsa bana, öylesine bilmezlik içindeydim.
Tatilimizin son günlerine ulaşmak üzereydik, yaşadığımız desem, yaşamak anlamında doğru olmayan. Hüznümüz son boyutlarında idi, neredeyse mecbur olduğum zamanlar hariç. Karım Adile yerine Adalet’le yaşadığım, bitmesin istediğim ve fakat bitmesinde dünyayı umursamadığım...
Dursun istersin bazen zaman. Ne mümkün, aldığımız her nefeste(22) tükenir zaman, tüketmemek mümkün değildir. Hele ki içinde olmaması gereken sahtekârlık ve “Bir gün mutlaka!” diyeceğin sonuç ve her ne şekilde olursa olsun, bu sonuca rıza.
Bir yanda 30 yıllık bir geçmiş, öte yanda “Gerçek” diye nitelendirdiğin aşk...
Olmaması gereken bir eylem, üstelik yaşayanlara karşı değil, Tanrıya karşı mahcubiyet...
“Çekilsem bu dünyadan!” diye düşüncenin çözüm olmadığını bilirsin. Danışacak kimse de yoktur çevrende, üstelik yaşantını hoş görebilecek. “Teneşir paklar(13) seni!” ya da “Yuh!” diyecek şekilde ayıbını yüzüne vurur(3), gitmeyi, aydınlanmayı, rahatlamayı düşündüğün psikiyatr(23), psikolog(23) bile.
Bir tarafta zorunluluk, diğer tarafta özlem, hem yılların birikimi gibi bir ikilem(2)!
İlâçlarımı aldım, ayrıca gerektiğine inandığım o ilâcı da, uzak olduğumda yakın olmam için, ancak gerçek bir gaf(2) olarak kutusunu banyonun çöp sepetine atacak gibi. Bunun adını koymak gerçekten çok zordu.
“Güçlenmeyi mi istedin, böyle yeni evliler gibi, her gece, her gece ‘Tatlı’ dersen olacağı bu işte? Bugüne kadar hep başarılıydın! Eee! Artık yaşımızın gereği ihtiyarlıyoruz. Gene de ömrümün son anına kadar sana yeterim, sanıyorum!” dedi karım.
Ben yalana sığınıp gerçeği saklamak isteğindeyken o gerçeği yanlış anlamıştı ve utandırmıştı beni.
“Sen kendini ne zaman hazır hissedersen, ben senin için hazır olacağım. Her şeyden azade(2) günler tüketmek güzel. Allah, bu imkânı bize yaşatan çocuklarımızdan razı olsun! Böyle bir kocayı da bana nasip ettiği(3) için ben de Allah’ıma şükrediyorum.”
“Aynı duyguları yaşıyor, paylaşıyorum, sağ ol!”
Yalan! Üstelik yalanın daniskası…(2)”
“Yatalım mı, yemeğe mi gidelim?”
“Güçlenmem gerek!”
Gene yalandı ve dakikalar geçtikçe yalanlarımın cüssesi(2) büyüyordu, üstelik gün gelecekti, taşıyamıyor olacaktım ve bana yardım edecek kimse olmayacaktı çevremde.
Masamızda, evet masamızda bekliyordu Adalet bizi, tabağındaki yeşilliklerle, demek ki formunu o yeşilliklere borçluydu, formsuzlara nispet!
Sohbet...
Yan yana olup da, yakın, bütün olamamak, kısaca yaşayamamak ne kadar zordu.
“Denize gidiyorum!”
“İlâçlarını almayı unutma, ha!” diye tembihledi Adile, belki gizli bir anlatımla.
Unutur muydum?
Lobiye(2) gittim önce, Adalet’i beklemek için bir bardak su istedim.
“Denize girmek!” şifreymiş gibiydi. Yakınlarımdayken uzaklaştı Adalet. Sessizce, fısıltıyla bana ulaşan; “Seni seviyorum!” sözleriyle.
“Ben de seni!” dedim, kavanoz gibi olan cam asansörde bile sabredemez gibiydim, üstelik bir açığım daha; Güvenlik Kameralarını unutmak değil, boşlamıştım...
İkide bir “Denize gidiyorum!” diyerek ortadan kaybolmam, aradığında beni bulamaması, güvenine rağmen tedirgin etmişti(3) karımı. Hele ki yorgunluğum nedeniyle Pinokyo gibi uzayan burnuma aldırmaksızın, karımın yardım etme çabalarına ve “İlâçlarımı almayı unuttuğumu” söyleyip sırtımı dönmem, muhtemelen horuldamam(3), sanmıyorum, ama belki de sayıklamam(3) şüphelerinde zirve yapmış(3) olsa gerekti karımda.
Tüm bunlar kaçıncı yalanım, yanlışlığım, budalalığımdı(2). Evlendiğimizden bugüne kadar hiç “Hayır!” demediği gibi, bunaldığımda(3), işlerim rast gitmediği(3), ya da özel günlerimizde; “Tatlı hazır!” derdi ve hiç reddetmezdim.
Şimdi ise; "”lâçlarımı almadım!” mazeretine sığınmıştım.
Horultumda cebimdeki ilâç kasetini kontrol ettiğini, birinin noksanlığını fark ettiğini, bir sonraki denize gitmemin felâketim, daha doğrusu felâketimiz olacağını bilemezdim.
Suskun, iki gün geçti, sona ulaşma gayretinde tatilimizde. Hep beraberdik karımla, yanından hiç ayrılmadığım, hatta denize bile beraber gittiğimiz. Hep suskundu karım. Sebep; tatilimizin bitmek üzere oluşu imiş! Hep ben yalan söyleyecek değildim ya!
“Üzüldüğün şeye bak(24)! Seneye de ister buraya yeniden, ister bir başka yere, hatta turlarla yabancı bir ülkeye bile gidebiliriz kendi paramızla, ama çocuklarımızın bilgi ve desteği ile…”
Gülümseyip avucuyla kolumu sıktı, parmaklarının üstünde gezdirdim elimi.
“Bugün denize gitmiyor musun?”
“İyi hatırlattın Adile! Mayomu giyip hemen…”
“Ben de biraz dinleneyim, bakarsın coşarsın falan…”
“Neden olmasın?”
Sona yaklaştığımız günlerdi, vedalaşmamızın, ama son kez birlikte olmamız gereken, akşamın gücünü toplamam, muhtemelen de ilâç takviyesi ile.
Lobiden telefon ettim;
“Denize gidiyorum, öncesinde roofta(2) birer çay içelim, sonrasında da vedalaşırız!”
“Son kez…”
“Aklından bile geçirme, bu akşam karımın olmalıyım, sonrasını çay içerken konuşuruz!”
Takip edildiğimi bilemezdim...
Karşılıklı çay içerken geldi karım yanımıza “Merhaba!” demeksizin.
“Demek ilâçlarının sebebi Adalet idi, öyle mi?”
“Nereden çıkartıyorsun böyle şeyleri? Oturup efendice çay içiyorduk arkadaşınla!”
“Denize gitmeden önce, neden?”
“Deniz birkaç dakika beklese, dünya yerinden oynamaz ya!”
“Dürüstçe cevap ver, denize gitmen demek, hep Adalet’le beraber olmak için, bana sırtını dönmen için bir gereklilikti, değil mi?”
Uygun cevabı vermek için suskunluğum Adile’yi çileden çıkarmış, dengesini ve akıllı olmasını bozmuştu.
Elini masaya vurdu, hareketi yan masaların da dikkatini çekmişti;
“Danışma Masası önünde fısır fısır konuşmalar, camlı asansörde el ele tutuşmalar, denize gittiğini söylediğinde sana rastlayamayışımlar, rica-minnet(1), hoşgörülerine(2) sığınarak Güvenlik Kameralarına ilişen inkâr edilmeyecek görüntüler…
Ummazdım, yakışmadı, affetmeyeceğim!” dedikten sonra kendini hayret dolu bakışlarımıza önem vermeksizin;
“Dur! Ne yapıyorsun?” dememize aldırmaksızın balkon basamaklarına çıkıp çatıdan aşağıya attı kendisini.
Etkilenmişti Adalet;
“Ben sebep oldum!” dedi, o da attı kendini balkon basamaklarına süratle tırmanarak aşağıya, karımın yanına düştü, izleyemedim, ama gördüm.
Düşüncem eksiksiz olarak; “Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak(25), ya da “Batıl isteyerek Hakk’tan ayrıldım, / boynuz umdum kulaktan ayrıldım!(25)” sözleriyle gerçekti.
Cep telefonumu açtım, sebep belirtmeksizin, zaten bizi bizden, üç bilenden başka bilen yoktu, kızlarımdan büyük olana;
“Anneniz öldü, ben de öleceğim, gelin bizi kaldırın!” dedim kısaca.
Kızımın cevap vermesine imkân bırakmaksızın, telefonu kapatıp balkon basamaklarına çıktım, ölüm bana da yakışırdı(3), hak etmiş(3) olarak ve ne bundan sonrası, ne de ertesi günkü gazetelerin üçüncü sayfalarında magazincilerin neler yazacakları ilgilendiriyordu beni…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküde, asaletle, aile yaşantısı ve adaletle ilgili yanlışlıkları vurgulamak için isimleri adalet üzerine belirledim.
Adalet; Türe. Hak ve hukuka uygunluk, hak ve hukuku gözetme, yerine getirme, doğruluk. Adil olma durumu.
Adil (Erkek), Adile(Kadın); Adaletle iş gören, Hakka ve hukuka uygun olarak haklı ve doğru görev yapan, haktan, hukuktan, doğruluktan ayrılmayan, hakkı yerine getiren, adaletli.
(1) Afra Tafra; Çalım. Çalımlı bir biçimde. Kendini olduğundan fazla gösterip böbürlenme, kibirlenme.
Allah Muhafaza; Allah korusun!
Asil Görev; Bir görevde temelli olan. Soylu, yüksek duyguyla yapılan.
Aşna Fişna (Aşna Fişne); Yöresel olarak; “Meşru bir karı-koca birlikteliği, zifaf” anlamlarında kullanılan bir sözdür. Aganigi Naganigi, İnna-Minna, İngiri-Mingiri kelimeleri ile uyumlu saçma bir deyiş.
Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.
Gak-Guk; Etmek eklentisi ile bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda mantıksızca dolambaçlı bir şekilde söylemek olmakla beraber, yöresel bir terim olarak ikindi kahvaltısı şeklinde yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler (kurabiye, sandviç, meyve, çerez, gibi şeylerle nefis köreltmek) anlamlarında kullanılmaktadır.
İkinci Bahar; İnsanların orta yaşlılıkta yeniden yaşama bağlanma, yaşamdan zevk alma dönemi (Bir Özdemir ERDOĞAN Şarkısı, bir TV Dizisi).
Kıskançlık Girdabı; Kıskançlıkta, hasette aşırı bir girdap tehdidi yaratacak boyutlarda sorumsuzluk taşıma, sevgiyi engelleyen bir eylem.
Regl Takvimi; Kadınlarda gerçekleşen rahim iç yüzeyinde oluşan damar ve dokuların kan ile birlikte vücuttan atılması. Eğer döllenme olmazsa döllenmeyi mümkün kılan bu tabaka vücuttan dışarı atılır. Takvime göre yaklaşık 21-28 gün süren zaman sonunda atılan bu artığa Mens, ya da Menstürasyon, Menstürasyon Kanaması, ya da âdet, âdet kanı, âdet düzeni, âdet kanaması, aybaşı gibi adlar verilmektedir.
Rica-Minnet; Teşekkür etme anlamında dileme, isteme, yalvarma, istirham.
Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir. Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.
Sevgi Pıtırcığı; Sevgi Yumağı. Sevgi Kelebeği gibi karşılıklı olarak çok sevmenin, sevilmenin eylem olarak heyecanlı tarifi.
Tekne Kazıntısı (Tekne Kalıntısı); Esas anlamından ayrı olarak, anne ve babanın ilerlemiş yaşlarında, yaşları oldukça ilerlemiş çocukları varken aileye katılan ve diğer çocuklarla aralarında en az 8-10 yaştan fazla fark olan, bu nedenle çok şımartılan, el üstünde tutulan, tüm arzuları yerine getirilen kız, oğlan fark etmeyen çocuk.
Yaşam (Hayat) Felsefesi; Kişinin yaşamı anlayış ve algılayış biçimi.
(2) Âfet; Güzelliği ile insanı şaşkına çeviren, aklını başından alan kadın. (Afet; Çeşitli doğa olaylarının sebep olduğu yıkım, felâket, belâ, musibet…)
Aroma; Bitkisel ya da hayvansal türlü maddelerden yayılan, genellikle güzel koku.
Arsızlık; Utanmak, sıkılmak gibi meziyetleri olmama, sırnaşıklık, yılışıklık, yüzsüzlük. İyi yetiştirilmemiş, şımarık çocuk vasfı.
Azade; Başıboş, serbest.
Budalalık; Zekâ yönünden geri olma, aptal, gerzek, kafasını kullanamama.
Daniska; En güzel, en iyi. Yasal. Katmerli.
Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
Fedai; Serdengeçti. Yüksek bir ülkü için her türlü tehlikeyi göze alan, ülkü yolunda canını bile esirgemeyen kimse. Para karşılığında bir kimseyi, ya da bar, saz, kumarhane gibi bir yeri koruyan kimse.
Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söylemek. Yersiz, beceriksiz söz, ya da davranış, pot, patavatsızlık.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Hafakan (Afakan); Yürek oynaması, çarpıntısı, coşku, heyecan, iç sıkıntısı öfke…
Hezeyan; Abuk-sabuk, saçma-sapan konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
Hinlik; Kurnaz olma durumu. Kurnazlık.
Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İlâhe, İlâh; Tanrıça, Tanrı.
Jest; Genellikle yerinde yapılan ve beğenilen davranış. Herhangi bir şeyi açıklamak için genellikle bedenin, özellikle el-kol ya da başın anlam taşıyan, ya da taşımayan hareketi. İçgüdüsel ya da istençli hareket.
Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.
Lizöz; Kadınların genellikle gecelik üstüne giydikleri, çoğunlukla bele değin olan, süslü, hafif üst giysisi.
Lobi; Otel, tiyatro ya da bir yapı kapısından girildiğinde ve bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan dinlenme yeri. Ortak çıkarları olan temsilcilerinden oluşan topluluk.
Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe.
Meşakkat; Güçlük, sıkıntı, zorluk, zahmet.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır.
Rezervasyon; Otel, gazino, lokanta vb. gibi yerlerle, otobüs, uçak, tren gibi taşıtlarda müşterilere yer ayırma işi ve bu işi üstlenen, yapan bölüm.
Roof; Bir kısım yerlerde çatıya en yakın olan lokanta veya dinlenme yeri.
Sadakatsizlik; İçten olmama, sağlıksız arkadaşlık, güçlü olmayan dostluk. Bir bakıma ihanet.
Şifre; Gizli haberleşmeye yarayan, anlamları ancak haberleşenlerce bilinen işaret ve sözlerin tümü. Gizliliği bulunan işlerde kullanılan kasa, kapı vb. gibi şeylerin düzeneğinin açılıp kapanabilmesi için gereken rakam vb.
Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter” anlamında.
Yapmacık; İçtenlik taşımayan, içten olmayan, düzme, yapay, yapma şeklinde.
(3) Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçmemek (Geçirmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Ayıbını Yüzüne Vurmak; Yaptığı ayıbı, yanlışı, kusuru, hatayı kişinin yüzüne tahammül edemeyeceği bir şekilde, hatta hakaret eder gibi söylemek.
Bunalmak; Aşırı ölçüde sıkılmak, çok sıkıntı duymak. Güçlükle soluk alıp vermek, solu almakta güçlük çekmek.
Çene Yarıştırmak, Çan Çan Çene Yarıştırmak, Çene Çalmak, Çene Açmak, Car Car Konuşmak; Tutarsızca, anlaşılmaz bir şekilde, aynı sözleri tekrarlayarak, inatlaşarak, ısrarla ve saçma bir şekilde şurdan-burdan konuşarak vakit geçirmek.
Dikleşmek; Birine kafa tutmak, karşı gelmek. Yatay ya da az eğik durumdayken dik bir duruma gelmek.
Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
Gönül Gözüyle Bakmak; İnceden inceye, duygulanmasına sebep olacak, mana katacak şekilde bakmak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görmek, almak.
Himaye Etmek; Korumak, gözetmek, esirgemek, elinden tutmak, gözetmek, kayırmak.
Horlamak (Horuldamak); Ağızdan veya burundan nefes alma sırasında havanın dar bir alandan geçmesi ve çevresindeki yumuşak dokuların titreşimiyle ortaya ses çıkarmak.
İfşa Edilmek; Gizli bir şeylerin kişinin aleyhine olarak ortaya dökülmesi, açıklanıp, yayılması.
İliştirmek; Hafifçe tutturmak, eğreti bir biçimde takmak, bağlamak.
İşleri Rast Gitmemek; İşlerin istenilen bir biçimde gelişmemesi, uygun düşmemesi, gerçekleşmemesi, isabet kaydetmekte zorlanmak.
Kadir Kıymet Bilmemek; Tanımamak, takdir etmemek, istifade etmeyi bilmemek.
Kahrını, Kinini, Garezini, Öfkesini Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler ederek, tavrını, hiddetini, kahrını, kızgınlığını belli etmek.
Kaleme Alınmak; Birinin düşünce ve duygularını yazmak, yazıya geçirmek, kâğıda dökmek.
Kaz Gibi Düşünmek; Aslı; B.kunu yutmuş kaz (karga) gibi düşünmek şeklindedir. Belli bir durum karşısında ne yapacağını bilemeyen ve etrafa boş bakışlar atarak çaresiz bir şekilde düşünen kişiler için kullanılan bir deyim. (Arpacı Kumrusu gibi düşünmek de bu söze uygun düşünülebilir).
Kurda Kuşa Yem Olmak; Güçlü-güçsüz kimselerin eline düşüp ortadan kaldırılmak.
Mest Etmek; Kendinden geçirmek.
Nasip Etmek; Fırsat yaratmak, Olanak doğurmak. Her türlü güzel şeylere erişmenin, kavuşmanın, ulaşmanı sağlanması.
Nazına Cilvesine Katlanmak; İsteksiz gibi hoşa gidecek şekilde görünerek nazlanan, kırıtanların bu hareketlerine, arzularına katlanmak.
Ölüm Yakışmak; Genelde genç yaşında ölenler için kullanılan bir deyim; “Ölüm hiç yakışmadı!” şeklinde. Ancak evlât dahil insanlar saklamak gereğin duysalar de, yaşlı, kaprisleri ve nemrutluğu, ya da ölmesi, ızdırap çekmemesi için ölümcül hastalığı olan insanların ölümünde “Ölümün yakıştığını” söylemek zorunda kalırlar (Bu konuda mira gibi konulara girmek herhalde olamaz)!
Perhiz (Diyet, Rejim) Yapmak; Sağlığını korumak, düzeltmek amacıyla uygulanan bir kısım sınırlamalara uymak. Para harcamamak amacıyla uygulanan beslenme düzenini sağlamak.
Pir Uzaklaşmak; Yöresel olarak bir şeyden çok korkarcasına uzaklaşmak. (Pir kuvvetlendirici bir sıfattır, örneğin Pir Sevmek; çok sevmek anlamındadır.
Ramak Kalmak; Bir şeyin olmasına az kalmak. Hemen hemen, az daha olacak, kıl payı kurtulmak.
Sayıklamak; Uykudayken, ya da bir hastalığın verdiği dalgınlık sırasında anlamlı, anlamsız sözler söylemek, konuşmak. Özlediği, istediği bir şeyden sürekli olarak söz etmek, boyuna o şeyi anlatmak.
Sınamak; Değerini anlamak, gerekli niteliği taşıyıp taşımadığını bulmak için birini, bir nesneye veya bir düşünceyi yoklayıp denemek, tecrübe etmek. Bilgisini, yeteneğini, yeterliliğini, niteliğini yoklamak imtihan etmek.
Sözler Askıda Kalmak; Verilen bir sözün, yapılması gereken bir eylemin sudan sebep ve bahanelerle yapılmaması, Tembihlere kulak asmamak, nasihatlere önem verilmemek. Bir bakıma söylendiğinde bir kulaktan girip diğer kulaktan çıkmak.
Sükûna Ermek; Rahat, huzurlu, sakin, durgun, dingin, hareketsiz olma haline gelmek.
Şüphelenmede Zirve Yapmak; Şüphe etmek, şüphelenmek gibi konularda (Ki en çok zalimlere has bir duygu olduğu iddia edilmekte) karşısındakinin tahammülünü zorlarcasına pik, doruk noktalarına ulaşacak gibi o kadar çok değerlendirme yapmak.
Tedirgin Etmek; Rahatını, huzurunu kaçırmak, bizar etmek.
(4) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.
(5) Lokantaların vitrinlerine bakabilirsin, sakıncası yok, ama yemeğini mutlaka evinde ye! Cinsel tercihlerin aranılmaması, sadece evinde gerekliliğinin belirtilmesi, sadece güzel bakmanın izin olduğunun belirtilmesi anlamında bir söz.
(6) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
(7) Kanımda kıvılcım, canımda ateş / Dünyama sen ışık verir gibisin! O asil varlığın meleklere eş / Cennetten süzülüp gelir gibisin... olarak başlayan Güftesini; Güzide TARANOĞLU'nun, Bestesini; Osman BABUŞÇU'nun yaptığı Türk Sanat Müziği eseri Nihavent Makamında olup son dizesi; “Sözlere sığmayan şiir gibisin” şeklindedir.
(8) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
Hayal gücü, ruhun gözüdür! Joseph JOUBERT
(9) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.
(10) İçişleri; Bir kuruluşun yönetimi ile ilgili işler olmakla birlikte Yöresel ve mizahi olarak evin kadınına verilen bir özellik bir erkeğin eşi için söylediği sözlerden biri. “Komutan, ayal, başkan, tatlım, kıymetlim (datlım-kıymatlım), bir tanem [bidenem], gönlümün sultanı, hanım, hatun” gibi deyişler, bu deyişlerin sahiplenme eki olan “ım, im” gibi eklentilileri de var tabii. Ayrıca gençlerin söyledikleri “Aşkım, hayatım, sevgilim, gülüm, canım, güzelim” deyişleri yaşlıların ifadesi olamaz. Keza kaba anlamda “karı, kız [gız], len, ülen, reis” kelimeleri de sosyal bir ailenin dilleri için ayıp olsa gerektir.) Konuyla ilgili olarak, eskilerin eşlerine söylediği şu sözleri de kaydetmemde yarar var gibime gelir: “Sevdiğim, parıldayan ay’ım, can dostum, en yakınım, güzellerin şahı, sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi, cennetim, Kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem. Turuncum, narım, narenciyem, hayatımın aydınlığı. Gönlümün sultanı, varlığımın anlamı, tüm ülkelere bedel sevdiğim…." Kısaca; Ülkenin içerdeki yönetim, güvenlik vb. gibi işleriyle alâkasızdır.
(11) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
(12) Ne olursun güzelim, sevsen beni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni…” ve “Yaktın, yıktın, kül ettin, erittin beni…” bir bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.
(13) Kırkından sonra azanı teneşir paklar; Yaşını başını aldıktan sonra, kadına-kıza, içkiye-kumara düşenler, ahlâkı bozulanlar ölünceye değin o yolda giderler, düzelmezler (Teneşir; Üzerinde ölü yıkanılan ayaklı tahta, kerevet, salacak).
(14) Doymadım sana ağlarım, ah ederek yana yana… dizesi ile başlayan Türk Sanat Müziği eserinin bir bölümünde “Geç buldum, çabuk kaybettim” denilmektedir. Eserin Güfte ve Bestesi; Nevzad AKAY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(15) Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover_ Seni benim kadar hiç kimse sevemez, çünkü seni seviyorum, ilk ve son aşkımsın” anlamlarında cümleler (olsa gerek!) Gençlik heyecanı bir mektuptan alıntı.
Seni hiç kimse sevemez… Kaygılarımdan arındım diye başlayan şarkısının devamında Burak AKAGÜN; “Seni hiç kimse sevemez ben olduğum sürece” ve “Ben kimseyi sevemem sen var olduğun sürece” şeklinde şarkısına devam etmektedir.
Bu öyküde söylemek istediğim Burak AKAGÜN’ün şarkısından başka ne Safinaz OCAKÇI’nın “Kimse Seni Sevmeyecek!” şiiri, ne de rahmetli Murat GÖĞEBAKAN’ın “Seni benim kadar kimse sevmedi” şarkısıyla, belki başka eserlerle de ilintisi yoktur. Benim söylemek istediğim; Güftesini; Doğan IŞIKSAÇAN'ın, Bestesini; Kâmuran YARGIN’ın Nihavent Makamında bestelediği ve en iyi yorumu rahmetli Zeki MÜREN’in yaptığı “Sen kimseyi sevemezsin!” ya da;
Sevemez kimse seni... diye başlayan Güftesi; Suat SAYIN’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olan Hicaz Makamındaki Türk Sanat Müziğidir.
(16) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(17) Gülmeyecek bu yüzü neden verdin bana ya Rab… şeklinde başlayan “Tanrım beni baştan yarat” şeklinde ünlenen Türk Sanat Müziği eserin Güfte ve Bestesi; Muzaffer ÖZPINAR’a ait olup eser Hicaz makamındadır.
(18) KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BEKLEMEMEK! (BEKLEYEMEMEK de olabilir!)”
(19) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “ÖZLEMEK”
(20) Kediye Ciğer Emanet Edilmek; Güvenilemeyecek birine saklaması için bir şey bırakmak.
(21) Tatlı Yemek, Çikolata Yemek, Akşam Yemeğe Çıkmak, İnna Minna Yapmak Vb.; Bir kısım ailelerin karı-koca beraber olmak için aralarındaki sözleşme işareti. (Büyüyen çocukların olaydan haberdar olmaması için sık sık değiştirilmesi gereken şifre!)
(22) Ne Yârden, Ne Serden Vazgeçmek; İstediği şey fedakârlık gerektirdiği halde fedakârlığa yanaşmayan ama istediğinden de vazgeçmeme.
(23) İnsan her adımını mezardan uzaklaşmak için atar. Yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır. Her nefesi hayatı uzatmak için alır, yine her nefeste hayatından bir nefeslik zamanı azaltır. Namık KEMAL
(24) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.
(25) Aşk rüyadır çok zaman… olarak başlayan Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Yalçın BENLİCAN’a, Bestesi; Turhan TAŞAN’a ait olup “Üzüldüğün şeye bak…” nakarat bölümüdür.
(26) Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak; Bir pirinç tüccarının Mısır’ın Dimyat beldesine giderken çapulcular tarafından soyulması üzerine uydurulmuş bir tekerleme. Öncesinde ambarındaki bulguru yok pahasına peşin para ile satması, bu peşinata da aynı kişiler tarafından el koyulması ile salaklığının tescili anlatılmak istenmiştir.
(27) Bâtıl isteyü haktan ayrıldum / Boynuz umdum kulakdan ayrıldum Şeyhi’nin Harnâesi.
İstedim hakkım olmayan bir muz / Kulaktan oldum, takacakken bir çift boynuz… Şeyhi’nin Harnâesi’ndeki (Türkçeleştirilmiş) dizelerinden ikisi. Elindekilerle yetinmeyenlerin kıskançlık gösterisi saklı özenci…