Sanırım bu iklimde en soğuk kelimeler; “Keşke! Tüh, Tuh! Eyvah! Hay Allah! Şanssızlık! Tövbe Tövbe! Sanki! Beyhude(1)!”
Ve şu anda aklıma gelmeyen bir kısım başka kelimeler de olsa gerek!
Bu sözlerin devamında kişilerin dizlerine ya da tahta olarak kabul ettikleri kafalarına yumruklarla, masa veya tahtalara işaret parmaklarının sırtıyla vurmaları olağan bir yaşam biçimidir.
Oysa darı ekenin kargadan korkmaması, rüzgâr ekenin fırtına biçeceğini bilmesi kadar doğallık değil midir bu? Köprülerin altından sular geçerken köprünün ters yönde yürüdüğüne nasıl inanır ki insan? Ya da ilerlemekte olan vapur yerine denizin gerilemesi, istasyonda karşılaşan iki trenden giden yerine, kendisinin geri gitmesi...
Örnekleri artırmak mümkün...
Eğer yeni doğan bir çocuğa akıl ve zekâ yüklenmemişse, akıllı ve zeki olmak konusunda da çabası yoksa kısaca; vermeyince mabut, bir şaka, bir öykü gibi yürütmeye çalıştığı yaşamda ne yapar, ne yapabilirdi ki Salih?
Bu; benim işte, üstelik Kerem misali yandığının(2) farkında olmayan, geri zekâlı unvanını bile kendine yakıştırmamak için direnen. Aslında gerzeklik hafif kalır söylemimde, aptallık, bunaklık(1), salaklık daha belirli tercihler olur gibime gelir, benim kanaatim olarak.
Nasıl unutulmaya mahkûm edilirdi o ilk bakış(3), ilk sesleniş, ilk dokunuş, heyecan zirvedeyken?
Liseyi bitirdim, evet, ilk “Keşke!”
Keşke bitirmez olaydım, ondan ayrılmaktansa. Üniversiteyi kazandım, ilden ayrıldım, yokluğuna tahammülsüzlüğü yaşamak mecburiyetini yaşadım, üstelik tüm ömrüm boyu bugüne değin, beyhude bir ömrü tüketiyor gibi, keşke ve keşkeler yoğunluğunda.
Sen çocuk, ben çocuk değildik. Keşke öyle olaydık. Ben genç, sen benden genç hâlbuki “Hay Allah!” farkı olmayacak kadar yakın!
Okudum, sessiz, sedasız, kimsesiz, yaşadığımı da zannederek. Senin için şiirler yazdım duygulu, bence haberin olmayacak olduktan sonra, beyhude…
Şanssızlığımı yaşarken, şansı yarattın sen ansızın. “Eyvah!” dememin yorgunluğunu yaşadım, sen benim olmayı hissettirirken, ben sensizliği kabullendiğimde, eyvah! Eyvah ki, nasıl olduğunu bilemediğim saygısızca çirkin bir eyvah!
Şanssızlık? Bu zırh olmamalı asla! Yüzüne karşı mı, peki? Mümkün mü? Sinsice(1), edepsizce; “Seni benim kadar sevecek bir başka insan olamaz!(4)” dercesine sözlerine, kıymet vermeksizin, ya da önemini hazmetmeksizin.
Dünya aynı dünyaydı, rüyalar, hülyalar aynı, sadece bedenler ayrı, bana göre ben sende yaşarken, senin uzağında bir öykü gibi ellerimin boşluğu dövmesini şaşkınlıkla izlerken.
Sen benden uzak, yakın olmayı istediğin halde, ben sana yakın ancak uzak olma gayretindeydim sanki. Tövbe! Tövbe!
Ben yalnız, yapayalnızken hem, sense sevginin karşılığını görmemiş olarak mutlu olma hazırlığı içindeydin, bir öykü parçasından bir kesit gibi; evli, çoluk-çocuk, torun-topalakla beraber.
Belki kendinden emin, belki de duygularına egemen olamamıştın, aslında çekimserliğimi bilip de emin olman gerekirken, bana göre. Tuh! Tüh!
Neden bu kadar kesin bir dille yazdığıma gelince; sen hapsettin beni gözlerine, sen uzattın bana ellerini ve sen başlangıcı yaptın; “Seni seviyorum!” diye ve üstelik “Sen benim ilk, tek ve son aşkımsın!” deyince sevgiyi yaşamamın sorumluluğunu omuzlarıma yükleyerek, ben masumken!
Sensizliğin kahrında en yakın arkadaşlarım özlemin, içkim ve sigaram oldu. Sonralarımda bir bakıma inkâr ederek değil, mecbur kalarak sigarayı bırakmış olsam da. Sonra sigaram için sana ait dizeler oluştu sayfalarımda, senin haberin olmayan, sana ulaşmayan hem;
“En sadık, en vazgeçilmez
Dostumdun, yaklaşık yirmi beş yıldır...
Üzülsem, üzgün olurdun
Dertlensem, dertli
Paylaşırdın üzüntümü, derdimi için için
Neşelensem, sevinç içinde olsam
Mutluluk içinde, saadet içinde olsam
Sen;
Şen, sevinçli olurdun
Mutlu, mesut olurdun ateş ateş.
Aşımda tat, suyumda berraklıktın
İçki masamın başköşesinden
Ayrılmazdın
Ama hiç!
Dargın, küskün olmak bir yana
Tütün tütün kenetliydik birbirimize.
Küllenmiş bir aşkı yaşardık
Sanki devamlı
Eksik kalan zamanı
Doldurmak istercesine
Hep beraber olurduk
El ele
Ve dudak dudağa.
Koyun koyuna olmayı da isterdik!
Ne oldu böyle?
Neden bitti bu dostluk birden?
Yorgunluk içre bir kalp,
Sevgi dolu bir öpüş,
Sıcacık eller şefkat dolu,
Heyecan dolu bir bakış...
Bunlar mıydı yoksa bu dostluğa
“Son!” diyen?
Bilmiyorum,
Bilemiyorum,
Bilmek de istemiyorum.
Dosttun ama
Bil
Senden ayrılışıma
Hiç üzülmüyorum!(6)“
Ekini de yazmasam olmazdı bu dizelerin. Okur musun, eline geçer mi, bilmem, ben yazayım da içimde ukde(1) olarak kalmasın isterim, ama asla böyle bir umudu yaşamaksızın.
“Ölmek olmasaydı, ayrılığı bilmezdim,
Kahkaha nedir ki? Böylesine gülmezdim,
Sensizliğe kahreder, ölmeden ölmezdim,
Issızlıkta ıssız, aydınlıksız olmazdım.
Kahretmek uygun değil, gülmeye şans varken,
Gün doğmaz gönlümde, sensizlik bana darken,
‘Allahaısmarladık!’ la yola çıkarken,
Kuru pınarlardan gözyaşımı silmezdim.
Perişan gönlüm, hem küskün, hem darmadağın,
Dertler tükenmeyip olmuşken yığın yığın
Güç aldığımdın, gölgesine sığındığım,
Yoksa karanlıkta, aydınlığı bulmazdım.
Yaşanır gönülde bazen bugün, bazen dün,
Diyemezsin hayaldir evrende gördüğün
Hatıralar karışır, olurlar kördüğüm,
Ben sende, seninle asla bensiz kalmazdım.
Kanatlanır kuşlar, başlayınca ayrılık,
Kördür masamda çerçevesiz ayna, kırık
Boğazımda düğümlenince bir hıçkırık
Sitemle bunalıp, utançla yol almazdım.
Bir sigara içimi için yollar uzak,
İçkiyle kadehlerde yapılırken tuzak,
Yanlışlar doğrularla olursa hep ak,
Yaşamaya küsüp yaşamaktan yılmazdım.
Yaşam geçer gözlerimin önünden an an,
Baktıklarım, gördüklerim anlarım yalan
Rüyalar gerçekleşmez, hayal olur talan,
Derim; “Ölmeden ölmeyi asla bilmezdim.(7)”
Doktor kaba anlamda; “Yoksa gebereceksin, ama pattadak(1) değil, sürünerek!” deyince. Eee! Sürünmemden sen dâhil, kimsenin haberi olmaması gerekliydi. Yani hiç kimse duymadan ölmeliydim. O zaman da şu dizeler yer aldı kurşun kalemim küçülmeden yazmayı sürdüremediği;
“Kimse duymadan ölmeliyim
Hatıra kalmamalı benden bir tek
Fotoğraflarımı söküp atmalıyım albümlerden
Kitaplarımı, yazdıklarımı
Elbiselerimi, ayakkabılarımı
Her şeylerimi
En bulunmaz yere
Ateşe, örneğin...
Arkadaşlarımdan toplamalıyım
Tüm hatıra verdiklerimi
Gömmeliyim onları
En derinine
Denizlerin, örneğin...
Ve anılarını gönlümün
Benliğimi
Yok etmeliyim
En koyularında
Asitlerin, örneğin...
Bedenimin ise hiç değeri yok
Gerçek, bilinen...
Külünü bırakmayacak bir ateş,
Sinesine kabul edecek deniz,
Yardımını esirgemeyecek asit biraz
Yokluğumun şahitleri
Kimsenin etkilenmemesinin
Açık tanıkları olmayı
Kabul ederlerdi herhalde!(8)”
Ve bu konuda bir diğeri;
“Göğün kızıllığı tükendiğinde
akşam ezanı okunmak
ilk yıldızlar görünmek üzereyken,
tüm günahlara gönüller açılırken
kirlilikler tükenirken,
karıncalar yuvalarına dönerken,
kuşlar tüneklerinde
yorgunluklarına ‘Dur!’ demek üzereyken
ölmeliyim;
aç,
susuz,
uykusuz,
habersiz,
kimsesiz,
şiirsiz…(9)”
“Şimdilerde bağışıklığım(1) olmayan alkolle yaşıyorum, ya da yaşamaya çalışıyorum sensizliğimi” diyeyim. Dünya dediğim, buharlaşsın istediğim dünyada hiç olmazsa o buhar zerrelerinde aynı anı yaşamak dileğiyle.
Yoksun! Aynı yeryüzünde mehtabı, ayı, yıldızları, güneşi, bulutları, dağları, nehirleri, şehirleri... aklına ne gelirse paylaşmayı dilerdim seninle, kirliliklerin tümünden uzak, tüm temiz, tertemiz duygularla...
Eğer engellemeseydi birileri ve engellemezse şimdilerde birileri seni benden, ben bu tükenmemiş, eksilmemiş sevgimle ahrette de başlangıcımızdaki gibi beraber olmayı isterim, sonumuz, sonucumuz ister cennet, ister cehennem olsun, umurumda olmaksızın(10), eğer sen de başlangıcımızdaki yaşamımıza dönmeyi arzularsan benim gibi, benim kadar.
Bu bir özür değil, yıllarca birikmiş ve fakat söylenememiş bir hakkın görüntüsü, inkâr etmenin, gerçekliğinin tartışılamayacağı bir…
bir…
ne olduğunu, bilemeyeceğim, bilmediğim bir şey…
Sevgi desem? Değil! Aşk? Belki o da değil! Aşktan da, ölümden de üstün bir şey, yaşamdan vazgeçmeyi bile düşündüren, sevgiyse sevginin, aşksa aşkın bilinçsiz, ama anlamlı bir görüntüsü.
Seni sevdim, seviyorum, sonuma çeyrek kala, hâlâ. Bu satırlarımdan haberin olur mu? Öncesinde de söylediğim gibi asla! Çünkü benim için varsın sadece ve senin dışında, umurumda değil evren de, ahret de, sen bakma sensizliği sen olarak özlemime. Dizeler şekillendi yine, seninle yaşadığım, gönlümdeki sayfalara resmetmeye çalıştığım;
“Bir kere, bir kere daha duysam sesini,
Bir kere, bir kere daha görsem seni,
Bir kere daha perde arkasında siluet olup
Gece lâmbalarında pervaneleşsek...
Bir kere daha gecenin sabahı olsak
Yani bir kere daha doğsa güneşin ilk ışıkları üstümüze.
Bir kere daha koparsak turfanda papaz eriklerini,
Dallarına abanmadan yorgun
Ve bir kere daha kurtlu kirazlardan tiksinsek
İlkbaharın sonunda
(yazın başlangıcında yani).
Sonra kıyısına yanaşsak durgun derenin,
Kum taneciklerinin kıpırtılarında
İribaşların büyüdüğünü görsek
Fırlatılmış taşlarla genişleyen çemberlerde
Ve yaylı arabanın tekerleklerinin
Gıcırtılarından ürksek biraz...
Ve sonra...
Ve daha sonra...
Tükenen yolun başında geriye bakıp
Önümüzdeki sonsuzluğu bilinçsizce çiğneyip
Yok olsak!(11)”
Bir daha;
“Beyazlar dökülüyor şakaklarımdan,
İsmin yankılanıyor dudaklarımdan,
Sesin eksilmiyor hiç kulaklarımdan,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Sensizlik yaşanmaz alınan nefeste,
Dinlenir mi söyle sensiz hiçbir beste?
Bir bulut gibi gel, rüzgâr gibi es de,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Hâlâ dudaklarımda hissettiğim tat,
Öylesine zalim ki bildiğin hayat,
Eline geçerse özlem dolu bir fırsat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Gir gönlüme, gönlünce arzula, tur at,
Kabulümdür, dilersen eğer bir murat,
Sitem etme, kırma gönül, asma surat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Göster yönümü çoban yıldızı gibi,
Sevap yönlendiren huri kızı gibi,
Kış dolu ömrün, baharı-yazı gibi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Yokluğa alışkınım bollar ötesi,
Duy isterim sesimi yıllar ötesi,
Görmek, kucaklamak hem yollar ötesi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Biliyorum benimkisi kötü bir huy,
Kalmasa da âlemde belirgin sop soy,
Dur! Kalıver orda! Hisset! İsmimi duy!
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
Bakışların olmamalı öylesi sert,
Açmamalı gönlüme bin bir türlü dert,
Kalmasa da evrende yaşayan tek fert,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!(12)”
Ve bir kentte yıllar sonra;
“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de ‘patates, soğancı’ sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta yalnız.
Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta.
Ne kapı, ne pencere var, dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında…
Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O Sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.
Sık sık ampulü patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay ‘Adam sen de’ ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın.
Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde.(13)”
Bu dizelerin hepsi senin için kurgulandı(10) engelleyemediğim, hatta engellemek için zahmete girmeyi bile düşünmediğim. Çünkü şair kendisine gelen mektuptan, kendisinin çıktığını söylemiş(14), senin haberin olmasa da, olmayacak olsa da benim “Vasiyet” dediğim ufacık bölümüne yer verdiğim şuradaki dizelerde de, hayalimde de sen varsın her zaman olduğu gibi. Ancak, hani meselâ, olası olsa ki, bu dizelerin senin için yol aldığına inanmak zorunda olmadığını bilmeni isterim.
“Sırası gelince görünmez olmayı bilmelidir,
Hissediyorum göründü sıram, ecel gelmelidir,
Sevenlerim rehberlerden adımı silmelidir
Sen... Sen... Sen... Lütfen cenazeme, mezarıma gelmeyin!(15)”
Ben senin için duygularımı frenlemeksizin hissettiğimce kalemime hükmetmeye çalıştım. İtiraf etmeliyim ki bazen de kalem hükmetmeğe, etkisi altına almaya çalıştı beni ki ben masumum. Benim tek kusurum...
Hayır! Benim ömür boyu tek kazancım seni sevmek, umutsuzca olsa da sana ait olmak...
O trene ben de binseydim, hareket etmiş olsa da en son vagonun tamponuna tutunarak.
O otobüsün önüne yatarak beni de almasını sağlasaydım.
O uçak peşinde ben de kanatlansa, kanatlanabilseydim.
O vapur peşinden ben de yüzse, yüzebilseydim.
Ve sen yürüyorsan, ben koşsaydım, koşabilseydim sana yetişmek için.
Keşke!
Teselli? İnsan teselliye isterse ulaşabilirdi, oysa ulaşmak istediğim halde yoktu aradığım teselli.
Günler üstü üstüne bindikçe yorgunluğum, özlemim, kimsesizliğim artıyordu, annem, babam, kardeşlerim yanımda olsalar bile…
Sonralarında mevlitteki gibi; bir akkuş geldi kanadıyla revan(16). Evet, sahiplensin, aydınlatsın dünyamı, elimden tutsun, aynı sıcaklığı, aynı bakışları hissedeyim diye, ama bu sevgi değil, sahiplenmek isteğiydi.
Ben sahiplenmek değil, sevilmek istiyordum, hem öylesine ki, umudum olmasa da, yaşamımın her anını unutmak istercesine sevilmek, sevdiğimin nefesini hissetmek, kulaklarımda sesi, damağımda tadı, gözlerimde rengi olarak(17).
Olmadı. Sahiplenmek; sevgiye üstün geldi.
“Geri ver beni, bana!” dedin.
Ben de iade ettim seni sana, ben hem hazır, hem de lâyık değildim sana.
Bir bilinmedik güç daha başlangıcımızın hemen ertesinde soyutlamıştı beni, sana çok
yakın olmama, ama uzakta durmama rağmen.
Ellerim bomboştu, ömür boyu boş kalacağını bilmeksizin, hani “Ecel ayırsa bile mahşerde buluşuruz…(18)” modunda.
Çok mu sırasız-sekisiz oldu sözlerim? Boş ver, umutsuz bir sona doğru yola çıkanın, aklına estiği gibi sözlerini sıralamasına, düzenlemesine gerek yok ki, sanırım!
Dünyada ayrılmıştı yollarımız, nikâhında da ayrıldığını öğrendim, bir boşluğun egemen olduğu yokluk anımda, bana lâyık görülen. Ben seni isterdim, tüm varlığımla dokunmaksızın, sen seni isteyenin koynunda olmuştun sonrasında, öncemde dediğim gibi, çoluk-çocuk, daha sonralarında torun-topalak…
Bu dünya mesken değildi bana, ta başından beri yaşamaksa bundan böyle çürük, işe yaramaz bir bedeni sürüklemek demekti, anlamakta, anlatmakta geciktiğim, ama ömür mumunun fitilinin tükenmek istercesine yanması dikkate alınırsa.
Oysa bu mumun fitili hiç de tükenmeye meyilli gibi görünmüyordu.
Alıp başımı gittim bir gün o eski sokaklara, kurtlu kirazların olduğu bahçeye ve iribaşların kıvrak danslarını sergilediği dereye, öncesinde soluduğum havayı aynen solumak için.
Evler aynı, desenleri farklı olsa da perdeler aynıydı, sadece gizlendiğini, ya da başını kuma sokup da görünmediğini sanan devekuşu gibi ben yoktum, o perdelerin arkasında.
Ve sen o sokakta ayak seslerimi hissettiğinde, duyduğunda değil yahut da hissetmek istediğinde kardeşlerini çağırmak için o muhteşem sesinle beni ahrete bir an önce göndermek için seslendiğinde canımın beni terk etmek arzusunu hissederdim.
Ben senindim, senin de benim olmak isteğin açık-seçik(19) gibi görünüyordu gönlümde, ama büyümem, büyümemiz gerekiyordu, aşkımızın her şey için yeterli olmayacağını ikimiz de biliyorduk.
Aşk; yaşamaktı, aynı yöne bakıp, aynı şeyleri görmekti(20). Aynı yastığı paylaşmanın, çocuk yapmanın aşkla ilgisi ne ve ne kadar olabilirdi ki?
Sevdiğinin yürürken tökezlemesi, parmağının ucundaki bir çoban tırnağının(19) verdiği ızdırap ve oranın keyfe keder verecek(10) gibi kanaması, nezle olması, dudağında uçuk(1), yanağında sivilce çıkması, ya da akla başka neler gelirse aynısını yaşamak olmalıydı aşk, üstelik ne inkâra, ne de açıklamaya gerek duymaksızın bu benim yaşadığıma inandığım.
Sen yaşamadın, yaşamıyordun diyemem, ben sana beni vermiştim bir hükmedemediğin zamanda tüm varlığımla, ama senin seni bana verdiğine dair işaretleri bulamadım sonlarımızda. Yoksa kul-köle olup dizlerinin önüne çöküp; “Bekle, benim ol!” demek geçmez miydi aklımdan?
“Keçi saman yemesini bilmezmiş(21)” daha kabasını söylemek içimden gelmiyor ama zeki kızdın, sana “Clever Girl(22)” dediğim geçiyor zihnimden, her ne için, ne zaman dediysem?
İngilizcen benim için “Eh!” demem tereddüdünde çok, çoktan çok iyi idi, her ne şekilde eğitimini aldıysan. Eksikliğim; bunun nedenini sormamam, senin de bunu anlatmaya zahmet etmemendi.
Ayrıca bir sıcak yaz gününde bana; “First(22), Single(22) and Last(22)” demen de içimde hâlâ. Ukdedir, son kelimeyi “lover” olarak işitip anladığım halde cevap verememiş olmak, ama sen giderken melodi halinde; “Gitme! Sana muhtacım! (23)” sözümün “İlk, Tek ve Son” sözünün karşılığı olduğunu -zeki bir kız olmana rağmen- hissedememişsin, sanırım.
O bakışlar(24), sırtını dönerken omuz silkiş; “Sen kendine kendin gibi taze bahar seç!(25)” anlatımı gibiydi.
Oysa sen benim için mevsimlerin tümü idin ve ikimiz aynı kantarda çekilsek, sen benden her bakımdan üstündün; gençlik desen; daha genç, boy; daha uzun, kilo; daha az, güzellik; tarif edemeyeceğim kadar, bilgi dağarcığın(1) anlayamadığım ölçüde zengin.
Gözlerin buğulu, ellerin mis kokulu, ayakların; o yaşında o numara için pabuç bulunmasının imkânsız olduğu gibi minicik.(1)
Ve sesin; onu duymayana, anlamayana sağır demekten(26) başka bir şey demek geçmiyor içimden.
Yüz güzelliğini değil, iç güzelliğini anlatmak isterdim, eğer sözlerime hükmedebilme imkânı bulabilseydim.
Benim sana sevgim mi? Onu ölçüp test edecek bir aygıt icat edilmemişti, hâlâ da yok! Dünyada en kutsal görev sen ve annelik...
Ve ben bir annenin evlâdına duyduğu, anlatılması mümkün olmayan bir sevgi gibi ve kadar sevgi doluydum; “Gitme!” derken, “Git, mutlu olacaksan, beni düşünme…(27)” kelimelerini peş peşe eklerken tıpkı o sanatkârın muhteşem eserindeki gibi; “Git!” derken peşine “me” hecesini ekleyerek “Gitme” demek(28) arzusunu yaşıyordum.
Bu zamana kadar sensiz ve kimsesiz, yalnız nasıl yaşadım, bilmiyorum, sürüngen bir varlık olarak duruşuma “yaşamak” denirse. Duygularım körleşmiş olmalı, sonsuzluğuma ulaşmaya çeyrek kala tekrar yoğunlaşma gayretinde olmalıyım herhalde. Yahut da beni buna zorlayan bir güç, kuvvet, ya da hissedip de bilemediğim, yaşayamadığım bir şey var...
Örneğin; gaipten(1), sonsuzluktan gelip bana ulaştığını sandığım; “Ne var, ne yok?” dercesine bir fısıltı, evrenin bile haberi olmayan.
Hani “Meselâ” deyip de soracağını düşündüğüm, ama asla hayal bile etmediğim, edemediğim, edemeyeceğim bir şey.
Bir el dokundu omuzuma;
“Hoş geldiniz, hoş geldiniz!” dedim(29) ve izin istedim;
"Son tek bir kelime için…
Sonra gidebiliriz!” diyerek;
Kendim kendime sana seslendim;
“Allahaısmarladık!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Keşke; Özlem ya da pişmanlık gibi dilek anlatan tümcelerin başına gelen bir söz. Dilerdim ki, ne olurdu gibi
Tutun ki, yolunuzu gözlerken terk ettiğinizle bir gün yeniden karşılaştığınızda siz susarken, feri sönen gözleriniz “Keşke” diye nemlenmesin. Can DÜNDAR
Ahh! Şimdiki aklım o zaman olsaydı! Diye dövünmeyin hiç, hiçbir zaman bunu yaşayamayacaksınız… Tuğçe CAVA
(1) Bağışıklık (İmmünite); Belirli bir mikroorganizmaya karşı vücudun direnci. Aktif ve Pasif şekilleri vardır. Aktif İmmünite; Hastalığın, çok hafif de olsa bizzat geçirilmesiyle oluşur. Hastalığa neden olan organizmalar vücutta antikor reaksiyonları uyandırırlar ve bu reaksiyonlar bazı vakalarda hayat boyu devam eder. Pasif İmmünite; Antikor reaksiyonu uyandıracak nitelikte, fakat kuvveti azaltılmış veya değiştirilmiş olan mikropların vücuda aşılanmasıyla oluşur.
Beyhude; Yararsız, anlamsız, boşuna.
Bunaklık; Genelde 65-70 yaşlarından sonraki insanların beynin normal fonksiyonlarının azalmasıyla ortaya çıkan unutkanlık, şaşkınlık, gerçek dünyayla bağların kopması hali. Ruhsal bozukluklar.
Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.
Gaip; Nerede olduğu, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan. Görünmez, bilinmez.
Minicik; Pek küçük. Çok minik.
Pattadak; Pattadanak. Birdenbire, ansızın.
Sinsice; Sinsilikle. Gizlice, kurnazca davranış.
Uçuk; Deli, dolu. Uçmuş, soluk. Açık, uçmuş, soluk renk. Hafif, belirsiz. Ateşli hastalıklar, ruhsal bunalımlar veya korku sonucu genellikle dudakta beliren kabarcık.
Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı.
(2) Vermeyince Mabut, Neylesin (Kel) Mahmut; Eğer Allah geniş bir yaşama ya da yetenek kısmet etmişse kul sevinir. Ancak Allah’ın vermediğini kimse veremez, verdiğine de kimse engel olamaz. Benzer Sözler; Kişinin ters giderse işi / Muhallebi yerken kırılır dişi, Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar, Kısmetinse gelir Hind’den Yemenden / Kısmet değilse ne gelir elden, Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur (Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe).
(3) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmektedir.
(4) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim” vardır.
(5) Seni hiç kimse benim kadar sevmedi, sevmeyecek… Güftesi; Ülkü AKER’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olan Muhayyerkürdî Makamında ve genelde “Kulakların çınlasın” ya da “Şimdi dargınız seninle” diye ünlenen Muhayyerkürdî Türk Sanat Müziği eseridir. “Seni andım bu gece” ve “ Seni benden, beni senden başka hiç kimse bilmeyecek…” bölümleri de bulunmaktadır.
(6) KARATEKİN, Erol. 1990 Yılı. “SİGARAM”
(7) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “AĞLAMA DUVARI”
(8) KARATEKİN, Erol. 1967 Yılı. “ETKİ”
(9) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “BEKLENTİ”
(10) Keyfe Keder Vermek; Üzerinde durulmamak, önem verilmemek, önemi olmamak. Önemsizlik.
Kurgulanmak; Görüntüleri ve sesleri çeşitli kurallara ve yollara uygun olarak arka arkaya belirli bir anlayışa uygun olarak sıralamayı sağlamak.
Umurunda Olmamak; Önemli saymamak, önem vermemek, aldırış etmemek, boş vermek, omuz silkmek.
(11) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK”
(12) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GEÇİVER SEN”
(13) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOKAK”
(14) Bana bir mektup geldi, / İçinden ben çıktım. Cavidan TÜMERKAN, “SEVİNÇ”
(15) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “VASİYET” (Tek kıta)
(16) Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
(17) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(18) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.
(19) Açık Seçik; Çok açık ve belirli olarak. Açıkça, açık olarak, gizli olmadan. Çok kolay anlaşılır, çok belli, belirgin.
Çoban Tırnağı; Genelde tırnak diplerine yakın yerlerde derinin kalkması şeklinde görülen sıkıntı.
(20) İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
(21) Keçi saman yemesini bilmez, ya da ne bilir. Eşek hoşaftan ne anlar, suyunu içer, tanesini bırakır… Doğrusu; Eşek hoş lâftan ne anlar.
(22) Clever Girl (İngilizce); Zeki kız. Akıllı, cin gibi, zarif, becerikli, yetenekli, esprili kız.
First, Single, Last (İngilizce); İlk, tek, son.
Lover (İngilizce); Sevgili, seven.
(23) Gitme, sana muhtacım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Selâmi ŞAHİN’e ait olup, eser Kürdi Makamındadır.
(24) Duygular vardır, anlatılmayan, sevgiler vardır, kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır ki asla unutulmayan. İşte sen onlardansın! Victor HUGO
Kur’an, Nur Suresi, 30. ve 31. Ayetler; İnanan erkek ve kadınlara; bakışlarını kontrol edip ırz ve namuslarını korumayı emretmektedir.
(25) Ben gamlı hazan, sense bahar… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Sıtkı ENGİNBAŞ’a, Bestesi; Melâhat PARS’a ait olup eser Hicaz Makamındadır. İkinci mısraında; “Sen kendine kendin gibi bir taze bahar seç!” denilmektedir.
(26) Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar sağır olamaz. William SHAKESPEARE
(27) Git! Mutlu olacaksan… Güfte ve Bestesi; Zekâi TUNCA’ya ait olan “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben…” diye başlayan eserinin ikinci kıtasının başlangıcı; “Git! Mutlu olacaksan, beni düşünme…” şeklindedir.
(28) Mademki istiyorsun… Git… Git… me ne olursun… Sezen AKSU’ya şahane buluş içeren şarkı.
(29) “Hoş geldiniz! Hoş geldiniz; Vefatıyla tüm ülkemizi yasa boğan Mustafa Kemal Atatürk’ün ölmeden önceki son sözleriyle ilgili farklı iddialar ortaya atılmıştı. (Ki benim aklımda kalan, öyküde şekillendirmeye çalıştığım gibi; “Hoş geldiniz! Hoş geldiniz” şeklinde idi. Ama tarih yalan söylemeyeceğine göre ülkemin Medar-ı İftiharı Atatürk’ümün sözlerini bu şekilde aklımda tutmamam gerek!) Bu iddiaları destekleyen bir açıklama Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ali Güler'den gelmiş. Güler, ölmeden önce Atatürk'ün son sözlerinin “Ve Aleyküm Selâm” olduğunu söylemiş.