Peş peşe gidiyordu iki insan. Önde az buçuk(1) tipi bozuk(1), tümüyle tarif etmekte zorluk çekilecek bir adam. 30-35 yaşlarında, belki de kırklara merdiven dayamış, muhtemelen kelliğini ve kimliğini gizleme tavrında idi.
Ensesinde ve favorilerinde görünen kırçıllar(2) dikkate alınırsa, kelliği örtbas edilse(3) bile beyazlarını gizleme gayreti içindeydi denebilirdi.
Bu nedenle olsa gerek bıyıkları yoktu, esmer yüzüne, kara gözlerine oldukça yakışırdı herhalde. Bıyıklar için boyaya gerek yoktu ki! Tutardı bir kedi, kedi moku(1) iyi gelirdi siyahlıkları ve gürlükleri ele geçirmek için.
Avukattı, pek de genç, ancak ihtiyar da sayılmayacak yalnız bir adam. O gün “Zilyedi Bedel(4)” davasında keşfe gitmiş, gerek karşı tarafın avukatı, gerek hâkim ve gerekse bilirkişilerle oldukça tatsız denilecek bir mücadele yaşamıştı.
Ne dese, ne belgeler gösterirse göstersin, karşıdakiler “Nuh deyip, Peygamber dememe(5)” modundaydılar. Nihayeti vekili olduğu, avukatlık ücreti talep etmediği, hemşerisi olan garibanların tarlalarından müselles(2) gibi kalan gidip-gelmek bile gerektirmeyecek, küçük bir parça dışında oldukça büyük bir parçasının değerlendirilmesi idi.
Müselles parçası devede kulak örneği beş para etmezdi, tarla olarak. Hani şehir içinde olsa arsa olarak bile değerlendirilmesi olanaksızdı. Ancak karşı taraf bunun değerlendirileceği iddiasında idi. Bu nedenle garibanlara karşı kendini mahcup olmak modunda hissediyordu avukat.
Elbette çok davayı kazanmıştı, kaybettikleri de vardı, doğal olarak. En çok üzüldüğü de bir evin kanalizasyon geçit hakkı tesisi idi ki, tüm belge ve bilgilere karşın hâkim karşı taraf lehine “Peki!” demişti.
Karşı tarafın avukatının sırıttığı, ancak Yargıtay’ın eften-püften(1) olsa da bir kısım sebeplerle reddettiği ve bir üst mahkemenin de “Halt etmeyin!(3)” anlamında davayı karşı taraf aleyhine “Ret” olarak sonuçlandırmasıydı.
Başarı, başarıydı her zaman. Ancak bu kez, ilerisi için kazandığı dava kadar umutlu ve doğal olarak mutlu değildi. Çünkü ilerilerde herhangi bir belediyelik işi olsa, davayı kaybeden o apartmanda mukim(2) belediye mensubu kat malikleri mutlaka kendini şu veya bu şekilde sebepler uydurarak engellemeye çalışacaklar ya da zorluklar çıkaracaklardı.
Ve kendisinin istediği konuda başarılı olması asla mümkün olamayacaktı.
Evet, ülkemizde doğru, düzgün hâkimler varsa da kurallar, kanıtlar ve yasalar sabit idi, yasalarda bilinmeyen, beklenmeyen, gözden kaçan boşlukları çok iyi takip edip bu boşluklardan yararlanmayı bilen hukukçular varsa da. Bir kez olumlu gözüken konu, bir sonraki paragrafta olumlu olmanın işareti gibi olumsuzluk görünümlü olumlu gözükse de yazılmıştır, yoruma tabidir.
Birine zarar vermek, hatta öldürmek mi istiyorsan, geç arabanın direksiyonuna ez adamı, hatta öldür, olay “Kazadır!” kasıt yoktur, nihayeti en fazla 3-5 bin liraya kurtarırsın paçayı(3), hele ki sabıkan da yoksa.
Ancak, adamın üstüne tırnak makasıyla yönel, yarala, hele ki ve ola ki adam bir de aslında eceliyle ölmüşse de, arkası varsa ya da ensesi kalınsa cezalardan ceza beğen, en az 10 yıl ağır hapis, artısı olup eksisinden söz edilmeyecek.
Böylesine saçma yasa ve hükümler olduğu müddetçe hâkimlerin de eli kolu bağlı oluyordu, hele ki çenesi düşük(1) avukatlar, gerekli kanıtları sunup, iyi bir sunum yapmışlarsa.
Bir film geçiyordu aklından avukatın; “Bir avukat bir sanığı müdafaa etmiş, suçsuzluğunu kanıtlayıp beraat etmesini(3) sağlamıştı katilin. Ancak katilin ufak bir mimiği sırıtışı, ya da hareketinden şüphelenip bu sefer karşı tarafın avukatlığını üstlenerek o katili cinayetten müebbet hapse(2) mahkûm ettirmişti.”
Suç aynıydı, katil aynıydı, avukat aynıydı, hâkim aynıydı ancak savunma ve suçlama yer değiştirmişti. Dolaysıyla sözlerin önemi tartışılamazdı.
Aynı şekilde bir tiyatro oyununda sözler değişmeden, ses tonu, mimik ve vurgularla karı-koca boşanma için mahkemeye gittiği gibi, yatak odasına da yönelebiliyordu. Hani bir bakıma; “Söz vardır iş bitirir, söz vardır baş götürür!(6)” örneği.
Avukatın arkasından yürüyen ve onun düşüncelerinden bihaber(2) olan genç kadın en fazla 25, bilemedin 30 yaşlarında, görünmeyişine göre(!) taze, iyiye yakın giyimli, ancak sivil bir polis edasında, başörtülü, siyah gözlüklü, peçe tipinde, sağlık sorunu varmış gibi hastanelerde mikrop kapılmaması için kullanılan maske ile donatılıydı.
Ziynet yerlerinin açık olmasına(7), görünen morluk ya da kızarıklıklara aldırmaksızın, yarım kollu, elleri eldivenli, pantolon üstüne eteklikli idi.
Bilirmiş, ya da bir şeylere, şansına güvenirmiş ve acelesi varmış gibisine burnunun doruğuna(1), ama belirli bir yönü yokmuşçasına koşar gibi yürüyordu
Avukat birden fark edilir bir biçimde sendelemişti(3), sağ ayağını sağa doğru çevirirken zıplamıştı sanki yerinde, öne doğru ardılarak. Arkasından gelen ve fakat kendisiyle hiçbir ilintisi olmayan maskeli, gizemli kadın, ya da kızın dikkatini çekmişti bu hareketi.
Önündeki adama yetişme gayretini yaşadı. Doğal olarak yaş farklılığını dikkate alarak sorgulamıştı karşısındaki insanı;
“Abi, herhangi bir sıkıntınız varsa yardımcı olayım!”
“Kendi muhtaç himmete bir dede, nerde kaldı ki gayrıya himmet ede!(8)” demeyi çağrıştırır gibiydi tavrı.
“Ne sıkıntısı küçük hanım?”
“Doğru dürüst yürürken birden sekip, aşırı bir adım attınız da…”
“Ve bu; rahatsızlık emaresi öyle mi? O tanınmak istemezmiş gibi olan siyah gözlüklerinizi çıkartıp arkanıza bakarsanız, kum yığınının ne anlama geldiğini görüp benim neden sakınıp zıpladığıma karar verebilirsiniz, umarım!”
Genç kadın sırtını döndü, gözlüklerini çıkarırken. Kum birikintisini görememiş gibiydi, çünkü etrafını görebilecek kadar açık değildi gözleri.
“Anlayamadım, abi! Anlatabilir misin?” derken gözlüklerini yerlerine yerleştirme gayretindeydi. Abi olan adam, görmesi gerekeni görmüştü bilgiççe, belki de mesleği, uzmanlığı gereği! Ancak önceliği, sekmesini anlatması idi;
“Hatırlamaya çalışın, dün ufak çapta bir yaz yağmuru yağmıştı, hani, ‘Nisan Yağmuru(9)’ diyebileceğim kadar. O yağmur, muhtemelen karıncaların yuvasını etkilemiş. Karıncalar o üstün güçleri ile yuvalarını temizlemeye çalışıyorlardı…
Son anımda o yuvayı bozmaktan ve karıncaları ezip üzmekten sakındım. Sevap işlemek, ya da günah işlememek için Allah’tan korkmayı düşünerek. Çünkü insanım, anlatabildim mi küçük hanım?”
“Sağ olun!”
“Bir tek ‘Sağ olun!’ demekle ve derdinizi söylemeden benden uzaklaşamazsınız. Yüzünüzün bir bölümünü gördüm, saklanma niyetinize de saygı duyuyorum, ama mesleğim; avukatlık. Yapmam gereken bazı şeylere ihtiyacınız varsa çekinmeyin, açın yüzünüzü göreyim ve sonra da sebebini anlatın!”
Çekimser gibiydi genç kadın. Merak etmiş ve karşısında karıncaezmez bir adam bulmuş ve şimdi avukat olduğunu söyleyerek kendisini sorgulamak istiyordu. Evet, belki bir kısım eksiklikleri olabilirdi, ama kör cahil(1) değildi. Liseyi bitirmişti, eğer şartlar elverişli olsaydı, üniversiteye bile gidecekti, ama kader!
Avukat, yardım etme amacıyla gözlüklerine dokundu, çıkarmak için. Geriledi genç kadın. Sonra önce maskesini çıkardı, sonra da gözlüklerini...
Güvenmek için bir dala, sığınmak için şefkate ihtiyacı vardı ve karşısına çıkan bu nimetten yararlanma, himmetine sığınıp(3), minnetini anlatma(3) çabasını yaşar gibiydi.
Kendinde değil gibiydi, engelleyemediği bir güç, engellememesinin gerektiğini söylemiş olmalıydı kendisine, sessizce.
Dayanamadı belki, o ana kadar utanıp kendini tutma gayretini tüketmiş olmalıydı. Ağlamaklıydı, düşünceli ve hıçkırıyordu, gözlerinden dökülenleri engelleyemedi, bilinçsizce. Sabrın da, tahammülün de bir süresi, bir sınırı olsa gerekti.
Midesini tutarak en yakındaki çöp konteynerine ulaşıp alnını tutarak öğürdü ve sonra kustu, yeşilimsi, siyaha yakın bir avuç kadar menşei belirsiz(1) bir yığın oluştu çöp konteyneri içindeki çöplerin üzerinde.
Cebinden bir bez parçası çıkarttı genç kadın, ağzını sildi, onu da çöpe attı ve utanarak hemen maskesini takarken;
“Özür dilerim!” dedi, sesini belli belirsiz ancak çıkartarak,
Felâket denilecek bir görüntü vardı genç kadının yüzünde, adamın uysalca maskesini çıkartmasına sessizce katlanırken. Çarşamba Pazarı(1) tarifi eksikli kalırdı, doğal olarak tartışılacak bir kızarıklık, kırmızılık, morluk, siyahlık gibi tarif edilmeyecek gibi.
Genç kadının kolunu sıvadı, avuçlarına, kollarına baktı avukat. Bir vahşinin, her ne kullandıysa o vahşetin(2) izleri vardı.
Ses etmedi hemen, sonra karıncalara bile eziyet etmemeyi düşünen varlığı ile galeyana gelmiş(3) gibi ıslık çalarak bir taksiyi çağırdı;
“Önce hastaneye gideceğiz, tedavin olacak, gerekiyorsa yatacaksın, sonra da ne var, ne yoksa anlatacaksın bana, artık senin avukatınım, istemesen de…”
“Abi, hiç param yok!”
“Bundan sonra Âli Abin var. İnsanlık ölmedi. Hadi bin arabaya. Kim bilir bedeninde neler vardır? Yapan kim?”
Kısaca; “Kocam!” dedi genç kadın.
“Anlaşıldı, derdini çözemezsem; ‘Yuh olsun!’ bana!”
Başka söz geçmedi aralarında. Genç kadın çaresizliğinden ötürü uysal bir kuzu gibi büzülmüştü, minnet duygularının ifadesinin gösterisiyle avukatın elini öptü önce, başına koydu ve bir daha da bırakmadı o eli, hastaneye kadar. Onun bu perişanlığının hüznünü yaşamaya başlamıştı Âli.
Para, pul, hiçbir şey önemli değildi artık, kendini kendisine emanet eden bu kadına ne pahasına olursa olsun yardım edecekti, sadece “Allah razı olsun!” denilmesini hak ederek.
Bir avukat ve fahri bir gazeteci(10) olmasına, çok okuyup, buna rağmen bilmediğini bildiği(11) iddiasında olsa da, bin bir rica ve ısrarla hastaneye yönelmek üzere taksiye bindiklerinde, iki, hatta üç şeyi öğrenmek için sormadığının üzüntüsünü yaşıyordu.
Birincisi; aç mıydı, susuz muydu, yoksa yanlışlık yapıp eziyetten kurtulmak için intihar düşüncesiyle bir şeyler mi yiyip içmişti, kustuğuna göre?
Ve en önemlisi ne kadar süre evliydi ki hamileliğinden şüphe etsindi? Eğer vahşeti yaratan adam tekmelemişse bu genç kadının hayatına bile mal olabilirdi, hani aklının erdiği kadarıyla kan zehirlenmesi(12) falan gibi nedenlerle. Taksi şoförüne rica etti;
“Şu benim kartım, biraz hızlı olabilmen mümkün mü? Korna çalmana gerek yok, ama dörtlü ışıklarını çaktır, trafik cezan gelirse bana ulaş, ben öderim. Allah muhtaç etmesin, başka konular da olursa konum değilse bile yol gösteririm, arkadaş öneririm.”
Şoför kartı alıp konsola koyduktan sonra, ses etmeksizin ikaz ışıklarını ve farlarını açarak gaz pedalına biraz daha bastı.
Hastaneye ulaşıp da sedye ile giderken bile genç kadın minnetini anlatamamanın hüznü ile Âli’nin elini bırakmak istemez gibiydi.
Hemşireler belki de ilâç eklentisiyle serum bağlarlarken, bayan doktor sordu, o bilip öğrenebildiği kadarıyla cevapladı.
Doktor Hanımın yanlışı; “Eşinizin” demesi, Âli'nin yanlışı; yardım ettiği genç kadının kocası olduğu halde(!) karısının ismini bilmemesiydi.
Âli, Doktor Hanımın yanlışını düzeltmedi, o da genç kadının “Kamyon Çarpmış gibi(1)” olmasını sorgulamadı. Genç kadın; “Düştüm!” demişti, yoğun bakım odasına yöneldiklerinde.
Doktor Hanımın da, Âli’nin de genç kadının sözlerinin devamı konusunda fikir sahibi olmaları
o an için mümkün değildi.
Cebinde para olmayan bir genç kadın, bir yerde “Kocası” denilirken, diğer yanda “Düştüm!” demesinin bir sebebi olsa gerekti. Korku, endişe belki de kaygı...
Ona bu darbeleri uygun görenden çekincesi olsa gerekti. Ama Âli bir adalet mensubu idi, her şeyin adalete uygun olmasının gerekliliğini düşünüyordu.
Öğrenmesi gereken çok konu vardı, düşünüp not alması, araştırması, koruması ve bunlar için önce kol-kanat germek(3) istediğinin yasalara göre kendisine vekâlet vermesi gibi. Sonrası kolaydı…
Hiç işi-gücü yokmuş gibi ne kadar süreyle o genç kadın için koridorlarda dolandığının farkında değildi, üstelik farkında olmak gibi bir düşüncesi de yoktu.
Maskesini ve eldivenlerini çıkararak dışarı çıkan doktora merakla baktı Âli. Doktor uzun bir nutuk için boğazını temizledikten sonra sınamak ister gibi genç kadından hiçbir şey öğrenmemişçesine;
“Eşinizin…” der demez doktorun gerçeği öğrenmesinin gerekli olduğunu düşünerek;
“Belki inanmanız güç, ama yolda rastlayıp, durumuna üzülüp himmetinize teslim ettiğim bir kadın o, ismini bile bilmediğime inanın!”
“Yaptığım kontrole göre böyle bir vahşeti ancak sadist bir vahşi yapabilirdi, sizi hem uygun görmemiştim bu konuda, hem de neden ‘Düştüm!’ diye yalan söylediğini anlayamadığım Âliye Hanımın biraz sıkıştırınca gerçekleri söylemesinden dolayı her şeyi anlamıştım zaten…”
“Adım Âli, Doktor Hanım. Mesleğim avukatlık. Onu öyle görünce, her duygu yüklü olması gereken insan gibi yanında olduğumu anlatmak için elimi uzattım. Beden yaraları mutlaka tedavi edilebilir, ancak gönül yarası, şiddet izleri nasıl iyileştirilebilir ki?”
“Bizim gücümüzün yettikleri için biz Âliye’nin başında olacağız. Ancak bazı sorunların halledilmesi gerekecek!”
“Konu, hastane giderleri ise, kocasından güvencesi her ne olursa olsun, burayı bilip öğrenmemesi, yeni zararlar için girişimde bulunmamasını temin gerekliliği nedeniyle giderler neler ise ben hepsini öderim, bu benim insanlık görevim…
Gerekiyorsa hemen boş bir senet, taahhütname ne varsa getirsinler, hemen imzalayayım, yeter ki o iyileşsin, sonra da ben hakkında bilgilenip bir hukukçu olarak yapmam gereken ne varsa hepsini yapmaya çalışacağım, tabiidir ki öncelikle onun izni olursa…”
“Sizin gibi, her şeyden önce insan olan insanlar varken, insan olamayan varlıklara insan demeye çekiniyor insan. Âliye’nin en az iki hafta kadar ki, bu süre biraz uzayabilir, kontrol, bakım ve yardıma ihtiyacı var. Yardım dediğim konu rehabilitasyon(2) ki, bu da söylediğim süre içine dâhil değil. Bu nedenle hastane giderleri için düşünme gerekçesi ile kendinize biraz zaman ayırsanız, demek isterim.”
“Gerekli değil Doktor Hanım. Biraz birikmişim var, boş gezenin boş kalfası(1) değilim yani, evim, arabam yok, mezara da götürecek değilim. Varsın bir garibanın iyileşmesinin sebebi olsun birikimim. Ama önce hastamızın bundan haberinin olmaması dileğim, bildiğiniz gibi çok konuda sağ elin, sol elden haberi olmaması(13) gerek. Ancak şimdi hastamızın durumu, ondan ne zaman bilgi alabileceğim konusunda beni bilgilendirirseniz, memnun olacağım!”
“Kırığı, çıkığı yok, gene de röntgen çektireceğim tabi, ama üzülerek de olsa söylemem gerekli ki, darbe görmedik yeri kalmamış. Bu nedenle 2-3 gün tüm düşüncelerden uzak durmasında yarar görüyorum. Ondan sonra kendisini istediği ve istediğiniz gibi sorgular, öğrenir ve ona göre de Âliye'nin isteklerini karşılarsınız, eğer o da sizin gibi sonuç beklentisinde ise?”
“Şey...
Doktor Hanım...
Sormaya hem çekiniyor, hem de utanıyorum…”
“Hipokrat’a(14) söz verdik hepimiz. Bizlerden ne utanmanız, ne de çekinmeniz
olmamalı!”
“Aklıma geldi, bebeği var mıydı, ona bir şey olmuş mudur? Gelmeden önce öğürdü ve kustu da…”
“Çok şey bildiğinizi sanıyorsunuz, ama değil. Kısaca; 15 günlük evli ve bu sırada bebek edinecek kadar özel bir durumu olmamış sanıyorum. Cinsel bir vahşet yaşamış sadece. Gene de ultrason(2) da bakımını bizzat ben uygulayacağım! Hadi artık gidin, işiniz, gücünüz vardır. Ben duyduklarımın tümünü size aktaramam, ama Âliye size güvenirse size anlatır ve dileklerini söyleyebilir!”
“Şu benim iş kartım, eğer gerekiyorsa beni istediğiniz gibi sorgulayabilirsiniz!”
“Gerek yok, ama gene de kalsın! Ayrıca bir destek, ola ki bu kadıncağızla ilgili herhangi bir şekilde şahitlik gerekirse biz doktor arkadaşlarımla birlikte burada ve yanınızdayız!”
“Boş duranı Allah sevmez Doktor Hanım. Âliye'nin kocasının adı, işi, adresi nedir? Annesi, babası yaşıyorsa ev adresleri nedir? Bileyim ki duruşmam, çalışmam olmadığı zamanlarda araştırayım, ön etüt, hazırlık yapabileyim ve Âliye kardeş ne derse onu yasalara uygun olarak yapma gayretini yaşayayım!”
Öğrenmişti Âli Doktor Hanımın yardımıyla, Âliye'nin adı Âlim olan zalim kocasını. Dolmuş minibüsü şoförü idi, duraktaki, güzergâhtaki, dolmuşuna binen her müşteri ile kavgalı, kira ödememekle ev sahibine “İllâllah!” dedirtmiş(3), birkaç vukuattan dolayı yasalarca hal ve hatırı sorulmuş, bir miktar kodes(2) havası solumuş, 30-35 yaşlarında külhanbeyi ve aç idi! Neden ve nasıl aç olduğunu anlatmayı Âliye’ye bırakmış olsa gerekti Doktor Hanım.
Ayrıca morluklar için, cinsellik kavramı içinde çirkin de sayılsa neden evlendiğini düşünüyordu Âli, Âliye'nin o Âlim denilen zalimle? Tehdit, mecburiyet, miras, para?..
Âli için tek sorun, Âliye'nin iyileştiğinde kendisine yetki ve izin vermesiydi, onun iyiliğine yapabilecekleri için. Böyle bir zalimin defteri şu veya bu şekilde dürülmeliydi, hem de mutlaka, herhalde bunun için bir çare, ya da çareler olmalıydı, ayrıca çareler olmak mecburiyetindeydi de.
Ya o zalim şaşırıp çareyi işaretleyecek, ya da kendisi Tanrının desteği ve kendi yeteneği ile o çareyi, ya da çareleri bulacaktı. Ama mutlaka…
Yola çıktı…
Yaşamından bir bölüm geçti gözlerinin önünden hiç gereği yokken ve Tanrının gücenikliği gibi, şimdilerde ismini bile hatırlamadığı...
Yalan…
Çünkü o isim bugüne değin hiç unutmadığı ilk göz ağrısıydı.
“Bu kızı alacağım, anne!” dediğinde rahmetli annesi kendisine çıkışmış;
“Bekârlık başına mı vurdu, oğlum? Nişanlanıp ayrılmış bir kız o. Nereden, nasıl gönül verdin ki? Aklını başına devşir(3) ondan sana yâr olmaz!”
Akan sular durmuş, anne emri, Tanrı buyruğu gibiydi ve emir, demiri kesmişti.
Oysa gönüllerini birbiri ile takas etmişlerdi, ismini bile tekrarlamaktan çekindiği, hayalinde hâlâ tertemiz ve tüm mevcudiyetiyle duran o kızla Âli.
Bu olay, acaba anne zoruyla elini böğründe bıraktığı ilk ve tek…
Ve hatta belki de son sevgilisi için Tanrının onu cezalandırması mıydı, evli bir kadına yardım etmesinin gerekliliği gibi?
Olabilirdi belki…
Tanrı, annesini ve onu destekleyen babasını o genç kızın ahı tutmuşçasına(3) peş peşe alıvermemiş miydi, yaşamından? Tanrı yanlış yapmıştı, onları almıştı, ama cezalandırılan Âli olmuştu!
Duruşmasının olduğu geldi aklına düşünceleri kendisini azat ettiğinde. Cüppesinin ve dosyaların bulunduğu çantasını nerede unuttuğunu hatırlayamadı. Ancak önemsiz gibiydi konu, kendisi için. Evlenme Sözleşmesi(15) ile evlenen bir çift, “Boşanma Sözleşmesi(15)” ile anlaşmış olarak ayrılacaklardı bu kez.
Cüppeyi bir arkadaşından ödünç alırdı, konu anlaşmalı idi nasıl olsa, bir biçimde, bir çırpıda olur(3) biterdi.
Bir komşu ricası idi olay, kıramamıştı, konu; “Aldım, verdim gitti!” modundaydı, o güne kadar hiç ilgilenmediği, ama kütüphane faresi(1) olmasının gerekliliği gibi, üstünkörü(2) gibi gözükse de.
Oysa şimdi düşüncesine göre, kendine ellerini açarak yardım diler gibi görünen bir kadın vardı. Öğrenmeli, çok şey öğrenmeli, uzman arkadaşlarından yardım, destek ve bilgi almalıydı, o genç kadını kimseye yönlendirmeyi istemeksizin. Her ne kadar çıkan yasaları, içtihatları(2) devamlı olarak takip ederek hukuk tahsiline, öğrenmeye hâlâ devam ediyor gibi olsa da...
Oldukça haşmetli bir bloknot, iki tane de akıp da cebini kirletmeyecek tükenmez kalem aldı, adliyeye yönelirken.
Adliyede bir sürpriz bekliyordu kendisini; Çantası...
“İnsanlık ölmedi daha”' demişti çantayı getiren ve hiçbir iz bırakmaksızın kaybolmuştu. Tariflere göre kendilerini hastaneye götüren şoför olmalıydı, çünkü o telâş içinde çantasını unuttuğu yer, o taksi dışında başka bir yer olamazdı. Sevindi doğal olarak...
Hâkim huzurunda, tek celse ve boşanma, gereğine uygun olarak gerçekleşmişti…
Ancak anlaşmalı değil de, düşmanca bakışmalarla. Sanki sevmeden olsa da, belki yıllarca aynı yastığı paylaşmamışlar gibi. Şükür ki; çocukları yoktu, günahlarının kefaretini(2) ödetecekleri ve çok saçma bir boşanmaydı. Neymiş, kadıncağızın maaşı kocasınınkinden fazlaymış, kocasından daha fazla kazanıyormuş (muş!).
“Behey gafil adam! O para aynı eve girmiyor muydu, beraber tüketmiyor muydunuz? İyi ki kadın tarafının avukatıymışım!” diye söylendi kendi kendine.
Tesadüf ki, bu kez, bu boşanma konusunda ikinci davasında da yine bir kadının savunması ve karşı tarafın cezalandırılması için avukat olarak görev yapmak düşünce, istek ve arzusunda idi.
Konu; “Nikâhta Fesih(15) idi. Ancak tekrar üniversiteye dönmesi, kütüphanelerde zamanının oldukçanın üstünde bir bölümünü harcamaya yönelmesi, kendi kütüphanesinde belki tozlanmış kitapların sayfalarını tekrar okuma girişiminde bulunması gerekti, hapşırma ve üstünün tozlanması riskini yüklenerek.
Adliyedeki boşanma olayının gerçekleşmesi nedeniyle, düşüncelerinin kendisini boğmasının(3) yeterli olduğuna inanarak araştırma eylemine başlamasının gerektiğini düşündü.
Öldürmenin illâ ki kişinin üzerine giderek silâhla varlığını yok etmesi olarak düşünülmemesi gerekti. Hayatı zindan etmiş, yaşama arzusundan vaz geçirmiş, karşısındakinin mutluluğunu engellenmişse, bu da ölüm değil miydi bir bakıma? Kısaca; “Manevi Ölüm(1)” dense adına? Âliye'nin yaşadığının özetiydi bu ve Âlim 'in kişilik erozyonunun(1) göstergesi.![]()
Düşüncelerinin yoğunluğunda ana caddede, belki kendi kendine konuştuğunun, belki de el-kol hareketleri yaptığının farkında değildi. Gülenler olmuş muydu kendisine? Muhtemelen! Fark etmemek, umurunda olmamasının da şekillenmesiydi.
Adımlarının onu Âliye'nin evinin kapısına kadar götürdüğünü görünce ancak ayılmış ve kendine gelmişti Âli. Minibüs kapının önündeydi, demek o şirret(2) Âlim ismi yakışmayan zalim adamın evinde olduğunu anlamıştı. Ancak ev sahibi kimdi? Mahalle muhtarının haberi var mıydı, varsa nasıl? Kimden öğrenebilirdi ki?
Apartmanın adıyla zillerdeki bir soy isim çakışınca gülümsedi Âli. Zile bastı, bazen tahminlerinin tutmasının gerektiği kanısındaydı ve tesadüfün kendisine biraz da olsa yardım etmesini beklemek hakkıydı! Öyle ya, kat maliki, herhalde mal sahibi, belki de Âliye'nin ev sahibi olabilirdi. Ölçülü bir umudun kimseye zararı olmazdı.
Yaşlı bir insan, belki de yorgun bir dedenin sesi olsa gerekti muhtemelen kanepesinden doğrulup ancak kalkabilen.
“Ben avukat Âli! Bir şey danışacaktım!”
“Bizim avukatlık bir işimiz yok ki Avukat Bey oğlum!”![]()
“Ama benim var amcacığım. En fazla beş dakika...
Kapıyı açarsanız kapı önünde bile danışır, sonra çeker giderim, söz!”
“Peki, buyur oğlum!”
Ya sesini güven verici bulmuştu yaşlı adam, ya da meraklanmıştı. Kapıyı açtı…
“Amca! Sizin apartmanda yeni evlenmiş, karısına her türlü eziyeti çektiren Âlim isminde bir canavar varmış. Karısı onun şerrinden(2) korkup, son dayaktan sonra kaçmış. Âliye Hanım şimdi devletin koruması altında! Bu adam kimdir, nedir amca? Biraz anlatman mümkün mü?”
“Aman oğlum, sakın sorma, başımızı belâya sokma!”
“Peki amca! De bana; ‘Sen susarsan, ben susarsam, biz susarsak(16)’ meydan bu mendebur(2) kötülere, acımasız canavarlara mı kalsın, onlar mı cirit atsınlar(3) yeryüzünde, dünyamızda?”
“Haklısın oğlum, onların oturduğu ev, benim tapulu malım. Ama eş-dost hatırına kiraya verdiğim için bin pişmanım. Gir içeriye; ‘İtten korkan, onun gibi olsun!’ Gına geldi(2) evi aylar öncesinden tuttu, depozit dışında da hiç kira ödemedi, tehditleriyle sindirdi bizi…”
İçeri girdiler beraberce;
“Hanım ocağa çay koy, gel, sen de bizi dinle!”
Kanepeye yan yana otururlarken;
“Bak amca! Avukatlık işimiz yok diyordun, bak, kaç aydır kira almıyormuşsun. Ya kirayı öder, ya da defolur, evden çıkar gider. Peki! Evlât, torun-topalak, hısım-akraba, konu-komşu hiç mi yardım elini uzatan olmadı size şimdiye kadar?..
Bu nasıl bir çaresizliktir? Eşkıya dünyaya nasıl hükümdar olabilir ki(18)? Her ne ise; Âliye Hanım gibi sizin de avukatlığınızı üstlenirim ve bunun için beş kuruş bile para istemem!”
Bir çay içiminde karı-koca, dede-nine ellerine abandılar Âli'nin.
“Allah razı olsun! Seni bize Allah gönderdi!”
15-20 günlük evlilik süresince çığlıklar ilk günden yükselmeye başlamış. Adam, gecenin kör vakitlerinde minibüsün teybini bir hayli yüksek çığırtarak uluorta içki içiyormuş, minibüsün koltuğunda, mahallelinin “İllâllah!” deyişlerine aldırmaksızın…
Gündüzleri olur olmaz saatlerde eve gelip, sonra ıslık çalarak dönüyormuş. Evde olduğu zamanlar aynı seslenişler ve sonrasında genç kızın hıçkırıklara boğulmasına rağmen sessiz ağlayışlarıyla dünya dönmeye devam ediyormuş.
Pencereler demir parmaklıklı, kapı devamlı kilitli ve ne getirilirse ona mecbur olan bir genç kadın…
Bıçak kemiğe dayanmış, ya da sabır taşı çatlamış olmalıydı. Genç kızın kapının kilitlenmesinin unutulduğu ilk anda kaçmasının sebebi karşısındakinin hayvani bencilliği olsa gerekti.
Âli'nin ilerilerde Âliye'den en sakin zamanında öğreneceği çok şey vardı. Örneğin karı-koca, daha doğrusu sadece koca beraberliklerinde; “Niye cilve yapmıyon(3), cilvelenmiyon gız?” söylemleri, dudaklarını, göğüslerini vahşi bir vampir(2) gibi, sararmış, yıllarca fırça yüzü görmemiş sapsarı dişleriyle neredeyse yemeye çalışması, kadıncağızın engelleme teşebbüslerinde ise canavarın şiddete başvurması sadece iki örnekti.
Âli, ev sahibi ailenin de “Avukat Oğulları” olmuştu. Hatta teyze;
“Bizi kurtar bu belâdan, evin kira ise gel taşın, ömür boyu kira verme!” bile demişti.
Hiçbir iyilik menfaat karşılığı olmamalı(13), bir beklenti karşılığı yapılmamalıydı. “Sağ olun!” dedi Âli, çekimserlikle.
Doğrusu teklif; “Kira vermeme” parantezi hariç hoşuna bile gitmişti. Ama her nimetin bir külfetinin olmamasının gerektiğinin(19) de farkındaydı. Ayrıca dereyi görmeden paça sıvamaya, mesleğinin gereği; “Danışma bile ücrete tabi” iken, yanlış düşünce, heyecan ve heveslere kapılmamalıydı.
Öğrendiklerinin en önemli bölümünü o apaş(2) dolmuş şoförünün karısının kaçışından neredeyse onları sorumlu tutar gibi sorgulamasıydı.
Ve Âli'nin düşünce ve kanaatine göre bu serseri adam, mutlaka kadıncağızın anne ve babasına gidip onları da sorgulayıp tehdit etmiş olabilirdi. Üstelik bu düşüncesini o dede de; “Olur mu, olur!” sözüyle desteklemişti. Âli;
“Aklımda amca. Şimdi buradan da oraya gideceğim. Eğer telefonları varsa telefon ediverirseniz ya da en basitinden selâmınızı götürmeme izin verirseniz, onları da ziyaret edeceğim. Yalnız siz beni unutun! Âliye’den hiç haberiniz yok. O adamın sizi incitmesine asla izin vermem. Ama böyle deli, toplum içinde yer almayı hak etmeyen canavarların da ne yapacaklarını kestirmek zor…
Lütfen kapınızı ona açmayın. Zilinizi köreltin ve en ufak hır-gürde(1) kapı zorlanmasında, tehditte karakola, polise, hatta bana da mutlaka haber verin…”
Öneri şeklinde söylediklerinin yeterli olduğuna inanmasına rağmen sözlerine devam etmesinin gerekliliğini yaşıyor gibiydi;
“Ben şimdi Âliye’nin anne-babasının evine gidiyorum. Sonra karakola uğrayacağım, en sonunda da o adamla konuşmayı deneyeceğim. Tarifinize göre enli-boylu-cüsseli biri galiba. Ama ateş olsa cürmü kadar yer yakar(20)…
Benim de kendime göre silâhlarım var. Her ne kadar madalyalarım ve siyah kemerim yoksa da, küçümsenmeyecek başarılarım var. Onun gibi 3-5 tanesinin bir anda haklarından gelebilirim, her ne kadar biraz hamlamış(3) gibi görünüyor olsam da…”
Âliye'nin anne-babası onu bekliyor gibiydiler, iliklerine kadar korkuyla titreyerek(3).
“Kızınızı kaçırıp siz sakladınız. Size bir hafta mühlet, ya karımı bulur getirir teslim edersiniz bana, ya da benden günah gider, ne gerekiyorsa çekinmeden yaparım!” demiş.
“Âliye, devletin koruması altında. Nerede olduğunu sormayın, başınızın şimdilik derde girmesini istemiyorum. Ama bu belâyı başınızdan def ettikten ve Âliye de iyileştikten sonra onu size getireceğimi sanıyorum. Bana yardımcı olursanız, bu adamı hapse attırdıktan sonra belki de çok daha evvel sizi Âliye ile görüştürebilirim de…
Ancak başlangıç olarak kızınızı böyle bir adama vererek kendinizin ve kızınızın ömrünü neden kararttınız, öncelikle onu söyleyin!”
“İspat etmemiz zor! ‘Ya benim olacaksın, ya da ailece kara toprağın!(21)’ dedi, 'Yoksa benzin döker, hepinizi yakarım, cayır cayır, bana yâr olmayan, kimseye yâr olamaz!' dedi.
Kızımız kendisi kendini feda etti, bizim için. O adam, nalet(22) olasıca bir kere bile göstermedi kızımızın yüzünü bize. Duyduk birçok şeyleri, elimizden bir şey gelmedi, pıstık(3) Kurtar kızımızı avukat bey oğlum. Emekli maaşımız dışında bir tek başımızı soktuğumuz bu evimiz var. Al, senin olsun!”
“Önce Âliye kurtulsun bu yanlış kocadan. Sonra güzel güzel oturun evinizde sağlıcakla…”
Âli, karakola uğrayıp her iki ev adresini de bildirdi gereği için, adını, sanını görevini belirterek…
Cismani, bedeni yaralar geçiyor, iyileşebiliyor, hatta bazı bazen izleri bile kalmıyordu, ama hüznün yarası asla iyileşemiyordu, Doktor Hanıma söylediği gibi. Âli, elbette ki odunun teki değildi, Âliye’yi her ziyaret edişinde mutlaka bir çiçek, kurabiye, kitap, gazete gibi bir şeyler götürüyordu, sadece ona değil, onun çilesini kendinden önce dinlemiş koğuş arkadaşlarına da.
Âliye, Âli'nin elini tutuyor, ayrılıncaya kadar bırakmıyor, öpüp öpüp başına koyuyordu.
Bir ara Doktor Hanım gördüklerine, belki de hissettiklerine göre Âli'yi bir kenara çekerek, kulağını çekme gereğini hissetmişti galiba;
“Bu genç kızın duyguları minnet sınırlarını aştı gibime geliyor. Aynı şeyleri hissediyorsanız mesele yok. Ama yanlış yapıp ikinci kez üzmeyin kızcağızı. Bunun sonu fenadır...
O halde kendinizi, bedeninizi ve elinizi ondan nasıl uzaklaştıracağınıza, ya da daha da ve daha çok yakınlaştıracağınıza siz karar verin. Bunun okulu da, kitapları da yok, sadece beyin gerekli, o da sizde var!”
Gerçek ancak bu kadar gerçek olarak anlatılabilirdi. Beynini, gönlünü, kalbini yokladı Âli. Hiç ses çıkmadı, belki de kendisi kendisine dürüst olmama hakkını kullanmıştı!
Elbette yaşamını üleşmeyi düşünüyordu, ancak yaklaşımında bir yanlışlık olmaması çabasını yaşarken, Doktor Hanımın, öncelikle bir kadın olarak karşıdan hissettiğini kendinin hissedip hissetmediği konusundaki çekincesi, kendi bönlüğünün garanti belgesi(1) olabilir miydi?
Tartacaktı kendini Âli, hem tartması gerekti. Ancak karşısındaki evli-barklı, kocasının zulmü nedeniyle tesadüf eseri kendisine sığınan, bir bakıma Tanrının emanetiydi ve emanete hıyanet(1) asla olamazdı, olmamalıydı da.
Zaman bir kavramdı, ne zaman, nasıl geçeceğini kimsenin, hatta yaşayan hiçbir varlığın bilmesinin mümkün olmadığı.
Âli, üst üste davalarının çokluğuna rağmen canavara ulaşmanın bir yolunu buldu. Ancak, öncelikle Âliye’nin ev sahibinden, birkaç cesur sokak sakini komşulardan ve en önemlisi olayı yaşayanların en yakın şahitlerinden; doktorlardan şahitlik dilekçelerini almıştı. Darp(2), şiddet, tehdit, gürültü kirliliği(1), kira ödeme eksikliği, hatta yokluğu gibi...
Hatta ve hatta karı-koca olmalarına rağmen nikâhlı cinsel tecavüz(23)…
Âliye’nin fiziksel durumunu başka türlü ifade edememenin hüznü ve eksikliği vardı içinde...
“Pişmiş aşa su katan(24) avukat sensin demek, haberim oldu!” demişti Âlim, Âli evinin önünde karşılaşıp da konuşmak istediğinde, sırıtarak.
Bu arada arabadaki levyeyi eline almıştı Âlim çekinmeksizin, niyeti bilinmeyecekmiş gibi. Herhalde ayıdan post olmayacağı gibi, onun gibilerden de dostça bir yaklaşım beklenemezdi, beklenmemeliydi de.
“De bakalım, ne diyeceksen! Ondan sonra da bugünün işini yarına bırakmayayım!”
“Efendice mi anlatayım, kabaca mı? Birkaç dileğim var çünkü…”
“Hele bir sırala bakalım! İdam mahkûmlarına bile son arzuları sorulurmuş!”
“Şiddet ve darp nedeniyle itiraf dilekçesi verip Âliye’den hemen boşanacaksın! Senin malına, mülküne ihtiyacı yok onun, ama bil ki hemen aleyhine bir kuruşluk tazminat davası açacağım. Gerçi bu kadar bile etmezsin, ancak ne yapayım ki, ülkemin en küçük para birimi bu!”
“Hakaret ettiğinin farkında mısın avukat? Almayayım seni hemen ayağımın altına…”
Külhanbeyce, kendisine aşırı güvenin çılgınca seslenişi idi bu…
“Denersin, ama biraz daha sonra. Vaktini almam gerek, diyeceklerim bitmedi çünkü.”
“Ya? Bir hayli merak ettim, neymiş onlar bakalım?”
“Ev sahibine kiraları ödememişsin, kira borcun var yani. Önce onları öde ve sonra Âliye ile boşanma işlemin bitince de evi terk et, git!”
“Maval okuma(3)! Başka emirleriniz beyefendi?”
“Valla takdir ettim, hem polemik(3) yapacaksın, hem de bu kadar sabırlı olacaksın, aklımın ucundan bile geçiremezdim…”
“Sabrın sonu selâmet. Başka diyeceğin yoksa ben pek söz bilmem, ama anlayacağın dille konuşurum. Gücün varsa kolla kendini!”
“Peki! Son! Âliye'nin anne ve babasını tehdit etmişsiniz. Burası Muz Cumhuriyeti değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Tehdit etmeye asla hakkınız yok! Önce aileden özür dileyeceksiniz. Sonra da mahkemede hesaplaşacağız…
Diyeceklerim bu kadar. Hadi! Söyleyin bakalım, ne söyleyecekseniz, anlayacağım dilden…”
“Seni bana parayla mı yolladılar lan?”
Salaklık parayla değildi. O canavar adam Âli’yi yol-iz bilmez, muhallebi çocuğu(1) gibi görüyor olsa gerekti. Âlim levyeyle vurmak için Âli'nin üstüne doğru yönelirken, yana çekilip çelme takması yetmişti Âli için, kendisini bir şey zanneden sadist adama.
Âlim silkelenmeye gerek duymaksızın yerinden kalkmış, levyeyi sinirle minibüsüne vurduktan, stop lâmbalarının hakkından geldikten sonra dengesizce, belki de sarhoşluğundan kaynaklanan bir itme ile tekrar yönelmişti Âli'nin üzerine.
Âli aynı şekilde yana çekilirken apış arasına oldukça yüklü ve güçlü bir tekme savurmuştu, bilerek, isteyerek, muhtemelen gerektiğini sandığını, bir daha kullanamayacağı(!) şey için riskli bir şekilde!
Deli danalar gibi böğürüyordu(3) Âlim.
Eee! Ne de olsa “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!(26)” demişti atalarımız.
Âli, Âlim'in deri ceketinin yakasından tutarak kaldırdı onu, üstelik centilmenliğini bir kenara atarak;
“Canını mı yaktım? Affedersin! Şimdi doğru kayınpederinin evine gidiyoruz. Bundan sonra hayatında olmayacaklar, ama onlara özür borçlusun. Borçlusun deyince hemen şipşak aklıma düştü. Ev sahibi amcaya kira borçlarını öde ve evi hemen boşalt!”
Ses çıkarmamış, belki de ses çıkaramamıştı apaş. Âli'nin önü sıra süklüm-püklüm(1) Âliye'nin anne-babasının evine doğru yöneldiklerinde muhtemelen bükemediğin eli öpeceksin(27) modunda, kahır dolu olsa gerekti, onun indifaa(2) hazırlanan bir yanardağ sessizliğini yaşadığının farkındaydı Âli.
Ve acele ettiği için, tüm dileklerini arka arkaya sıralamaktan dolayı pişman gibiydi. Çünkü bildiği bir gerçek vardı, güçlülerle baş edemeyen kendini bilmezler, zayıflardan hınçlarını almaya, kendilerini tatmin etmeye çalışırlardı.
Âlim zoraki de olsa, o güne kadar bir kere bile “Anne, Baba” demediği insanlardan özür diledi, ellerini ısırmak istercesine öperken.
“İşimiz bitti. Bugün yarın mahkemeden celpler(2) gelir! Belki hemen tutuklanman da mümkün...
O nedenle yarım olan işlerin varsa hemen bitirmeye çalış! Yarın, bugünden başlayabilir belki, sonra ‘Tüh! Tuh!’ diyerek üzülme!”
Âlim kös kös gerisin geriye yönelirken(3) Âli Âliye’nin babası ev sahiplerine;
“Ççay nefisti, ‘Tekrar ikram ederiz!’ derseniz, ‘Hayır!’ demem, biraz daha sohbet ederiz…”
Âli; “Amca” dediği Âliye’nin babasının son kez çay içtiğini bilemeyecek kadar güven ve neşe doluydu. Çünkü zalim; her zaman zalimdi ve zulmünden hem vazgeçmezdi. Üstelik galiba böyle bir güçsüzlüğü beklemek mümkün değildi Âlim'den, yeter ki plânı düzgün olsun, ya da olmasın şu veya bu şekilde gerçekleştirilmeye çalışılmışsa...
Bunun için sırtını dönecek kadar kısa bir gaflet anı yeterli olurdu çünkü.
Çalışamaması, masasında biriken dosyaları ev ödevi gibi evinde bile inceleyememesi nedeniyle biriken davalar boynunu büküyordu Âli’nin. Çalışmak, duruşmalarda verimli olup davaları yitirmemeye çalışmak tüm vaktini alıyordu, yol dâhil ayırmasının gerektiğine inandığı bir-bir buçuk saatlik zaman dilimi dışında. Bu dilimi ayırmaya mecbur hissediyordu kendini.
Mecbur? Ama neden? Doktor Hanımın sözleri çınlıyordu kulağında, acaba mı? Hiç olmazsa kendisine karşı dürüst olmalıydı, saklanmaksızın, saklamaksızın. Bazı şeylerin izahı o kadar imkânsızdı ki? Erteledi düşünmesi gereken düşüncelerini.
Gün geçti, günler geçti, kendinden çekinerek. Çok zaman evine bile gitmiyor, gidemiyor, hastanede geçirdiği o tarifinde zorluk çektiği anlardan sonra bürosuna gidip uykusu gelinceye kadar çalışıyor, misafir kanepesinde bazen “I” bazen “C” harfleri, bazen de “4 numara” gibi kıvrılıp uyuyordu, eğer konumu uyumak olarak yorumlanabilirse...
Şüphe, endişe, merak geçmiyordu aklının ucundan bile, geçmesi gerektiğini akıl edememesine rağmen. Âliye’nin ev sahibi telefon etmişti.
“Ne damdı, ne de minibüsünü göremiyorlardı ortalıklarda. Âliye’nin anne ve babasını da uzun zamandır görememişlerdi komşular ortalıklarda...”
Ve “Bir gelip baksan!” demişti, birilerinden biri.
Âli, yanlışlıklarla karşılaşacağını sanmıyordu, ya da o canavar adamın herhangi bir eylemi hemen gerçekleştireceğini…
Düşünmüş, ancak yanılmıştı. Çünkü Âliye’nin babası boğazı kesilerek katledilmiş,
annesi ise cansızdı beyinin başında. Suç ve suçlu belliydi, kendisi için. Ama delil? Kapılara yüzlerce kez dokunulmuştu, olay yeri inceleme görevlileri ve savcı gelinceye kadar.
Ve araştıranların elinde hiçbir belge ve bilgi olmadığı gibi, otopsi sonucunda da herhangi bir bilgi edinimi mümkün olamamıştı, kadıncağızın kalp krizi geçirerek ölmesinin tespiti dışında.
En ağır görev Âli’nindi artık, belki de Doktor Hanımın yardımını dilenerek olayı kısa hatlarla Âliye’ye söyleyip anlatmak, ya da tüm konuyu Doktor Hanıma bırakıp söylememek ve sonrasında cenazeler ile ilgili gerekenleri gerçekleştirmek...
Hangisinin daha çok acıttığını anlayamıyor gibiydi; “Bir şeyi söyleyip de keşke söylemeseydim!” demek mi, yoksa “Bir şeyi söylemeyip de keşke söyleyebilseydim demek mi(28)?”
Teçhiz(29), gasil(29), tekfin(29), teşyi(29), defin(29), mezar yerlerinin satın alınması, hoca ve kazı görevlilerinin hazır tutulması, daha sonra defin(29) talkın(29), mevlitler(29) gibi konular elde birdi, öğrenip bildiği kadarıyla. Ayrıca cenazelerin kabre indirilmesi için bir evlât gibi Âliye’den izin alınması, eşe-dosta, akrabalarına, komşularına haber verilmesi gibi konular da halletmesi gerekenler içindeydi.
Doktor Hanımla görüştü önce. Onun rehberliğinde girdi odaya, elini uzattığında, Âliye’nin tutmasına izin vermedi Âli elini. Elini kendi tutup onun başını göğsüne dayadı. Bu; doktorun bilip, görüp, anladığı tavsiyesi miydi, bilinmez, ama en aptalca hareket olacağını tahmin etmemişti Âli.
Saçlarının kokusu ciğerlerine ulaştığında, nefesi yetmez gibi olmuştu kendisine, hükmedemiyordu kalbine. Hani koyun can derdinde, kasap mal derdinde örneği, bencilliğinin doruğuna ulaşmış gibiydi.
Doktor Hanım araya girmek, durumu izah etmek gereğini hissetti, duygusal bir yaklaşımla ve ihtiyatı elden bırakmaksızın;
“Kızım! Bazı şeyleri anında bilmek hakkın, üstelik bunu ertelemek de mümkün değil. Maalesef iyi haber veremeyeceğini, sanıyorum Âli’nin. Çekincesi, yutkunması, suspus olması(3) da bu yüzden…
Bu sırada hemşirenin biri Âli ve Âliye’yi birbirinden ayırarak Âliye’ye bir iğne yaptı, belki de Doktor Hanımın talimatıyla takviye olarak ve Doktor Hanım Âliye’nin merak dolu bakışlarını cevaplamak istercesine sözlerine devam etme gereğini hissetti;
“Sakin olmaya çalış kızım! Anne ve babanı kaybetmişiz. Belki bunun için seni ziyarete gelemediler…”
“Ben Âliye’nin gizlenmesi ve o canavar adamın onlara bir şey yapmaması için ‘Gelmeyin!’ demiştim. Yoksa ana-baba yüreği nasıl dayanırlardı ki Doktor Hanım?”
“Peki! Ben bunu düşünmemişim…”
Durakladı, sözlerini toparlamak istercesine Âliye’ye dönerek;
“Âliye şimdi sana, bir günlüğüne, doktor arkadaşlardan birinin kontrolünde bir ambulans ve hasta arabasıyla yarın sabahtan akşama kadar izin veriyorum, bu gerekli çünkü bana göre. Anne ve babanın cenazeleri gasil odasındaymış. İstersen güçlü olabileceğine inanırsan yüzlerini görebilirsin, son defa…
Bu genç arkadaş senin adına her şeyi halletmiş.
Görevli arkadaşlarla beraber o da seninle gelsin, istersen. Beraber gidin ve cenazenin defninden sonra da tedavinin henüz başlangıçlarında olduğun için hemen hastaneye geri dönün lütfen. Bu sözlerimin çok kısmı da size Âli Bey! Sonrası Allah Kerim!”
“Doktor Hanım, Âliye’ye çamaşır, elbise falan gerekir mi? Gerçi kocası evdeyken, anahtarı olsa bile onunla ilgili bir şeyleri tarif üzerine arayıp bulup getirmem mümkün değil, ama ölçüleri verilirse, bir de bir bayan görevliyi yanımda görevlendirirseniz, istediklerinizin hepsini satın alıp getirebilirim!”
“Gerekli değil, buraya gelirken giydiklerini yıkayıp temizlettik, sanırım cenazeye giderken giyebilir. Olmadı üstüne battaniye örteriz, mont veririz, mezarlığa öyle gider, dert etmeyin ve şu anda en çok teselliye ihtiyacı olduğu bir an…
Umarım önceki dediklerim hâlâ aklınızdadır, düşüncelerinizin egemen olmayı dilediğiniz tarafa yönelmesinde güçlü olun, sabırlı olun, kendinizi duygularınıza mahkûm etmeyin…”
“Anladım efendim! Âliye önce Allah'a sonra sizlerin hamiyetli(2), şefkatli(2) ellerinize emanet!”
Doktor Hanımın kendisiyle ilgili sözlerini bir kenara bırakıp karşı tarafı dikkate almalıydı. İspat edilemese de, delil, şahit olmasa da canavar bir musibet(2) ortalıklarda gözükmese de meydanlardaydı, kanaatince.
Ve Âli ertesi sabaha kadar bir şeyleri arayıp, araştırıp bulmayı gerçekleştirmesinin gerektiği inancındaydı. Çünkü elde var sıfırdı, olay yeri incelemesinden bir sonuç çıkmamıştı, savcının da güvenebileceği varsayımlar(2) yetersizdi, ihtimal? Evet! Ama gerçek? Hayır!
Canavarın evinden, Âliye’nin anne-babasının yaşadığı eve kadar olan tüm caddeleri milim-milim araştırma gayretini yaşadı, sağlı-sollu tüm evlerin, apartman dairelerinin kapılarını çaldı, bıkıp-usanmaksızın görevini anlatıp, hüviyetini göstererek Âli.
“Son günlerde dikkatinizi çekecek bir hareket oldu mu, dolmuş minibüsü gördünüz mü, şu tarifte biriyle karşılaştınız mı?” gibi.
Ancak hiçbir olumlu cevap alamadı hiç kimseden...
Ya herkes kendi havasındaydı, ya da hepsi duyarsız, karar veremediği. Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı vardı(30) ve o zalim, bir yerlerde mutlaka hata yapmış olmalıydı, yanılmasının mümkün olamadığı düşüncesindeydi. Hem Allah’a, hem de hislerine inanıyordu, umutla.
Sağa-sola bakınarak ilerlerken apartmanlardan birinde birkaç yönde sabitlenmiş güvenlik kameraları çekti dikkatini. “Olur mu, olur!” düşüncesiyle önce yöneticiden izin aldı, sonra da görevli ile kayıtları inceledi. Âliye’nin kaçtığı gün önemli değildi, Âlim’in kendisinin özür dilettiği günden başladı sırasıyla incelemeye.
Olayın mutlaka bu andan sonra gerçekleştiği konusunda adı gibi emindi.
Haklıydı. Kayıtlarda minibüsün birkaç kez, geçip, geri döndüğünü izlemişti. Sonrasında ise yürüyerek gelmişti Âliye’nin babasının evine, tahminen, eve giriş ve çıkışı konusunda iddialı olması mümkün değildi. Çünkü olay kameraların kör noktalarına rastlamıştı.
Ancak tekrar göründüğünde, sağını-solunu kontrol ederek çöp konteynerine bir şey attığı görüntülenmişti. Bu; mutlaka yaşlı adamın katline sebep olan kesici bir şey olsa gerekti.
Hemen çöp konteynerine baktı, boştu. Tek çaresi vardı, akşam karanlığı ininceye kadar çöplükte eşelenecekti.
“Tanrım, yardımcı ol!” diye yalvardı, abdestsiz ellerini göğe kaldırarak.
Suç varsa, hak eden cezayı almalıydı. Üstelik Tanrı kutsal kitapta; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lünet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.(22)” dememiş miydi?
Hani yağmur duasına çıkan inançlı insanlar, yanlarına şemsiye alırlar ya, o da kendine o kadar güveniyor ve inanıyordu ki, hem eski elbiselerinden gözden çıkarabileceği birini, eşelenmek için 15-20 market poşetini ve onlarca plâstik eldiveni almıştı yanına. Öğrenip de çöp yığıntılarının olduğu çöplük olan bölgeye gittiğinde eşelenmeye çöplerin en taze olanının biraz ilerisinden başlamaktı niyeti…
O sırada gelen çöp kamyonun şoförü, kendisini bir şeye benzetememişti galiba;
“Hayrola hemşerim?”
Yalandan kim ölmüştü ki? Üstelik cinayet ihtimali olan bir delili söylemenin kendisine de, o kamyon şoförüne de ne yararı olabilirdi ki?
“Aile yadigârı eski bir bıçağım vardı. Maddi değeri yok, ama o bıçakla dedem babaannemin namusunu korumuş. Önemli yani! Yitirdiğim o bıçağı bulmak için son umudum, buraları eşelemek. Kaç günde bir topluyorsunuz çöpleri?”
“Pazar hariç, her gün!”
“Hep buraya mı dökersiniz?”
“Eh! Aşağı-yukarı, her gün, sırayla buraya. bazen üst üste, bazen dozerin(2) yardımıyla ittirerek-kaktırarak...”
“O halde ilk sıradan geriye doğru gitmem gerekecek!”
“Valla, ‘Allah yardımcın olsun!’ diyeceğim, ama pek umudum yok gibi. Çingen(1) çocukları, ya da Geri dönüşümcü(1) bebeler çoktan bulup araklamışlardır(3) onu. Ben gene de bizim dozer operatörüne söyleyeyim, toplar gibi yapıp dağıtıversin buraları biraz...
Dediğim gibi, pek umudum olmasa da, bilmem yakışır mı, bizim oralarda Fare sidiği denize fayda(32), derler, o halde dozer birazcık da olsa aramanıza katkıda bulunsaydı, ne çıkardı ki? Çevredeki şoparları(2) da çağır, tarif et, ‘Harçlık vereceğim!’ de, yardım etsinler sana…
Olur mu, bakarsın olur! Gökten halka yağsa biri bile başından geçmeyi başaramasa da bakarsın sonuncusu cuk oturur(3). Umut dünyası bu umudunu asla yitirme!”
Âli’nin; Umudunu kaybetmiş olanın, başka kaybedecek bir şeyi yoktur!(33) sözü geçti hatırından.
Islık çaldı şoför. Önce dozer geldi, sonra da çocuklar...
Tek beklentisi Tanrının; “Yürü, ya kulum(34)!” yerine “Bul, ya kulum!” diyerek kendisine yol göstermesiydi!
Sıkı sıkıya tembih etti çocuklara;
“Sadece bulana değil, hepinize aynı parayı vereceğim, ben bulmuş olsam da. Başka şeyler bulursanız, onlar doğal olarak sizin, karışamam. Ancak bıçağı kim bulursa bulsun, ona dokunmasın, benim için çok kıymetli, ben onu poşete koyup saklayacağım. Tamam mı?”
“Tamam!” dedi çocuklar bir ağızdan ve zamanın kısıtlı olduğuna inanarak, muhtemelen de para sevdasına hemen eşelenmeye başladılar, yedi koldan. Evet, yedi kişiydiler...
Akşam karanlığı inmek üzereyken çocuklar bunalmış, kendisi oldukça yorulmuş, çöplüğü terk etmek için ufak da olsa yardımlarının karşılığı olarak beklentileri vardı. Aslında düşündüğü saçmalıktı Âli’nin. Ara ki bulasın, meğerki rastgele(35). Samanlıkla bir iğne, bir çuval pirinç içinde bir çakıl parçasını bulmak gibi.
“Akşam ezanı okununcaya kadar devam edin çocuklar! Bulursak, taksi parası hariç cüzdanımdakilerin tümü sizin, bulamazsak canınız sağ olsun, cüzdanımın yarısı sizin. Yarın sabah gelip aramaya devam ederseniz, diğer yarısını da o zaman veririm, bulsanız da, bulamasanız da, söz!”
Çocuklar gayrete gelirken, akşamın yöneldiği kızıllıkta, bir parlaklık çekti Âli’nin dikkatini dozerin ikinci kez dağıttığı yığınların hemen üstünde. Umutsuz gibi görünse de; “İhtimal” deyip yöneldi o tarafa.
Mucizeydi bu. Umut Kaf Dağının ardına kadar yönelmemiş, çömelmemiş, çekilmemişti, bıçağı bulmuştu ve üzerinde hâlâ kan izleri vardı.
Özenle market torbalarından birinin içini dışına çevirerek elini dokundurmadan bıçağı poşetin içine hapsetti ve;
“Toplanın çocuklar! Aradığımı buldum! Yardım ettiğiniz için sağ olun. Söz verdiğim gibi taksi param hariç, cüzdanımdaki tüm para sizin. Sizlere hiç kimse inanmasa da, aşağılasa da ben sizlere inanıyorum. Bu parayı küçük-büyük demeksizin aranızda eşit olarak üleşin. Yoksa hafızam kuvvetlidir, üstelik mesleğim avukatlık ve oldukça da çok polis arkadaşım var…”
Bu ne perhiz, ne lâhana turşusu idi, bir önceki söylediği ile şimdiki tehdidi arasında dağlar, ya da uçurumlar kadar fark vardı, yadsıması mümkün olmayan.
Çekinmiş olmalıydı çocuklar. Altısı “O” harfi gibi daire çizerek çömelmiş, en büyükleri, galiba yönetici pozisyonunda olan, belki de en akıllısı, belki de biraz mürekkep yalamış olanı üleştirmeye başladı paraları, birer birer.![]()
“Bir sana, bir sana…
Bir bana…
Bir sana…
Bir sana…
Bu da bana…”
En sona ufak bir kâğıt para kalmıştı, üleştiremediği. Âli’nin umut edemeyeceği bir dürüstlükle o çocuk o parayı Âli’ye uzatmıştı;
“Sağ ol amca! Biz hep buradayız! Başka bir ihtiyacın olursa beni bul, adım Âli, yardım ederiz. Bu son parayı da bölemedim, belki taksi paran yetmez, al senin olsun!”
“Sen sağ ol adaşım, benim de adım Âli…”
Âli yemedi, içmedi, arkasına bile bakmadı bir daha, Âlim’in evine yöneldi. Minibüs kapının önündeydi ve bu iyiye alâmetti düşüncesine göre. Sarhoş olup olmadığından, uyuyup uyumadığından emin değildi, akşamın henüz başlayan erken saatleri olmasına rağmen.
Işık yanan pencereye doğru, birkaç kez ufak çakıl taşlarından attı, hırsla açıldı pencere, kafasını uzattı Âlim. Öksürerek kendini belli etti Âli.
Poşet içindeki kanlı bıçağı, elini dokunmaksızın sıyırıp gösterdikten sonra “Bu senin sonun!” dercesine elini düz ve bariz(2) bir biçimde boğazını keser gibi yaptı ve sırtını döndü. Arkasından koşup, kendisine yetişip bıçağı alma gayreti olabilir miydi? Olurdu tabii.
Gerçi dersini almıştı, bir musibet olmasa da bir tekme bin nasihatten evlâ değil miydi? Bu nedenle onun haleti ruhiyesini(1) aklında düzenlemeye, yorumlamaya çalışıyordu, mesleğinin gereği olarak. Korku dağları beklerken(3) ve ödü bilmem neresine karışırken(3), Âli onun bu cesareti yaşayacağını sanmıyordu bile.
Âli gene de her ihtimale karşı, bir taksi tutup bıçağı karakola teslim etti bir tutanakla. Âliye’nin babasının katili bu bıçak ve onu kullanan olmalıydı. Otopsi raporundaki kan grubu ile bıçaktaki kanın uyuşması ve parmak izleri çözümü sağlayacaktı.
Bunun için polislerin yalancı pehlivanı(1) gözaltına almak için evine gitmeleri yeterli olacaktı.
Ancak akıllı bir salaktı Âlim! Başına gelebilecekleri tahmin etmiş olsa gerekti. Minibüsünün plâkasının bilindiğini bile bile bir yerlere sığınmıştı, kimsenin bilip tahmin edemeyeceği bir yere; Şehir Mezarlığına…
Minibüsü görünmesinin mümkün olamayacağına inandığı bir sırta, mezarlığın en doruğundaki bir çam ağacının kuytusuna gizledi, herhalde gün doğar, gölgeler gizlerdi heyula(2) gibi olsa da arabasını.
Üşümeye başlamıştı, montuna sarılıp kapıları içeriden kilitledi, camlardan birini hafifçe aralayarak montuna sarıldı ve döşemeye uzandı. Zeki, ama akılsız adamdı vesselâm.
Bunalmamak için pencereyi açık bırakmayı, görünmemek için döşenmeye uzanmayı akıl etmişti, ama deve kuşu olduğunun farkında değil gibiydi. Çöplükte olduğu gibi, ama onlardan farklı olarak duygu sömürüsü yapan(3) ve çok iyi Yasin okuyan(3) (!) o kadar çok insan vardı ki, sevgi, saygıyı bilmeyip merhamet istismarı yapan(3) ve meraklı…
Gecenin sabahının ve ertesinin neler getireceğini düşünmeksizin, ummaksızın, tahmin hatta hayal bile etmeksizin, gizlendiği yerin en uygun bölge olduğunu düşünüyor olsa gerekti, yaşamda bir kez bile alnı secdeye değmemiş, hiçbir cenazede bulunmamış Âlim’in.
Ve garipti ki; çekinmeksizin, ürpermeksizin, ürkmeksizin, korkmaksızın uykuya daldı.
Ezan sesi çalınır gibi oldu kulağına, meraklı ayak seslerine karışan. “Sabah ezanı olsa gerek!” diye düşünürken, güneşin bir hayli yükselmiş olması bu duyduğunun öğle ezanı olduğu düşüncesini yoğunlaştırdı kimliğinde.
“Şimdi kalabalık yığışır, mutlaka 3-5 cenaze vardır, en iyisi bir yerlere gizlenmek…” diyerek açılmış mezar çukurlarından biraz uzaktaki mezarlardan biri başına dua eder pozisyonunda çömeldi, bu çömelişin ne kadar süreceğini bilmeksizin.
Ve karnının gurultusundan, midesinin kıyılır gibi olmasına önem vermeyi isteyip de vermeksizin. Gün doğmadan neler doğar(36) felsefesi, indinde “Gün bitmeden, neler biter!” modunu giyinmişti.
Belirli bir süre sonunda gözlerini, gördüklerine inanamaz gibi kırpıştırdı Âlim.
Avukat, kendi öz karısı, bir adam ve bir kadının nezareti ve himayesinde geliyordu, onların höykürdüğü(3) iki tabuta anlam veremedi.
Bildiği kayınpederini boğazladığı idi. Yoksa aynı gün bir de bir yakınlarını mı kaybetmiş olsalar gerekti. Kaynanasının da görünmediği aklına gelmiyordu, kaynanasının da kalp krizi geçirerek, kocası ile aynı akıbeti paylaştığını bilmesi, hatta tahmin etmesi bile mümkün değildi.
Karısıyla, Âli arasında bir yakınlık olduğu inancındaydı yahut da içinden öyle düşünmek geçiyordu. Öyle ya, hiçbir varlığa sahip olmayan bir kadına, eloğlu(2) durup dururken neden yardımcı olsundu ki?
Dişlerini sıktı, şakakları aşağı-yukarı, şah damarı ise ritimsiz bir şekilde ileri-geri ve hırsla atmaya başlamıştı.
Nasıl olsa “Katil” damgası vardı ve hapsolmak için hazırdı. Eh! Yasalara göre idam cezası olmadığına göre, ha bir, ha üç cinayet, ha 20-25 yıl, ha müebbet hapis... Mantığı durmuştu, kıskançlığıyla, kendine egemen değildi. Sevmiş miydi karısını? Sevmişti, yoksa sadistlik derecesinde tehdit edip sahiplenmesinin ne anlamı vardı ki?
Ama vahşiliği? Şimdi sorguluyor ve anlamlandıramıyordu ve cevap vermesinin zor olduğunu şimdi şu anda sorgular gibiydi. Bir sevmenin, bin defa ölmek olduğunu(37) dolaysıyla onsuzluğun, yaşamının anlamını yitirdiği düşünüyordu.
Sessizce minibüsüne yöneldi, bir punduna getirip uygun bir pozisyonda, ikisini de kendine göre; “Eşek Cennetine(38)” gönderdikten sonra ya gidip teslim olacak, ya da başını dik tutarak kendisi de onlar gibi ve fakat farklı olarak “Eşek Cehennemine(38)” gidecekti.
Başka çaresinin olmadığının bilincindeydi. Zeki olmasa da az buçuk da olsa aklını kullanabiliyordu. Ne de olsa yaşamının evveliyatının bir yerlerinde kodes tecrübesi vardı!
Kahırla gözlerini mezarlardan ve kahırlandıklarından ayırmaksızın en uygun zamanı bulmak için bekledi, minibüsünün fark edileceğini umursamaksızın yokuş aşağı gidecek gibi çevirdi. Öyle ki vitesi boşa alınca, ya da kontağı açıp debriyaja yüklenince çalıştırmasına bile gerek kalmaksızın minibüsü hareket ettirebilecekti, aklına koyduklarının hesaplarını görebilmek için!
Bakalım, o kadar sabırlı olabilecek miydi? Herhalde, bir avcı, ya da yırtıcı bir hayvan, avını “Şuraya kadar gelsin de daha rahat avlarım!” diye düşünmezdi!
Kurgusu tamamdı, yeter ki ikisi, bir arada birbirine yakın olsunlardı. Kıskançlıkla her gün ölmektense, intihar eder, bir kez ölür yahut da hapishanede çürüyerek, çile çekerek ölümü beklerdi, hele ki birilerine sataşırsa, hır çıkartırsa(3) o birileri mutlaka bir gece ansızın gelip kendini de gitmesi gereken yere gönderebilirlerdi.
Hem böylece başlangıç sözünü de gerçekleştirmiş olacaktı; “Kendinin olmayan, toprağın olacaktı artık!” Üstelik kendini bu eylemi gerçekleştirmeye zorlayanla birlikte olacaktı kara toprağın. Yanlış hesabın Bağdat’tan döneceğinin(27) efsanesi(2) aklının ucundan bile geçmiyordu.
Oldukçadan uzun sürmüştü defin, yani cenazelerin gömülmesi, höykürüşler, ağlayışlar, dualar, okumalar, üflemeler, talkın. Can sıkıntısından patlayacak gibiydi.
Sabrın da bir limiti vardı, olmalıydı da, sabrın sonu her zaman selâmet(40) miydi?
Neticede, neticeye ulaşmak için her yol mubahtı(2) gözlerini o mevkiden ayırmaksızın, düşüncelerindeki kurguyu gerçekleştirme amacındaydı Âlim...
Nihayet o an gelmişti. Doktor, ya da hemşirenin desteğiyle Âliye hastane sandalyesine oturmuştu. Arabayı Âli itekliyordu, usul usul, sarsmadan, incitme düşüncesini yaşamaksızın.
Cankurtaranın şoförü cankurtaranı hazırlamak ve çalıştırmak için aracına yönelmişti, görevli Doktor Hanım her ikisinin yanında yürüyordu. Âlim’in beklediği fırsat doğmuştu.
Belirli bir noktaya kadar kontağı açıp, viteste olan arabayı debriyaja basarak sessizce ilerleten Âlim, sabrının sonuna gelmişçesine ayağını debriyajdan çekip vurdurtarak(3) büyük bir gürültüyle Âli ve Âliye’nin üzerlerine doğru yönelmişti.
Telâşla geriye dönen Âli, güneşin görmesini engellemesine rağmen üzerlerine doğru gelenin kararmış heyula gibi bir görüntü olduğunu fark etmişti. Bir lokomotif, bir TIR, ya da alçaktan uçan bir uçak gibi…
“Doktor dikkat!” derken Âliye’nin arabasını ona doğru itekledi. Kendisi gecikmişti ama. Gene de olası bir darbeyi savuşturmak, hiç olmazsa en az indirmek gayretiyle dünyanın en iyi kalecilerinden birinin çevikliği ile kenara atmak istedi kendini.
Gecikmişti, düşündüğü gibi, ayaklarından birinin üstünden geçti, cinsiyetini belirleyemediği karartının tekerleklerinden biri. Kırıldığını hissediyordu ayaklarından birinin, ancak hangisinin olduğunun farkında değildi.
Sıcağı-sıcağına da bilmesi mümkün değildi, çünkü kaykıldığı yerden fecaate(2) şahit olmuştu.
Âlim yolun, yokuşun sonunda bittiğinin farkında olmasa gerekti, aracı önce bariyere(2) çarpıp yükseldi, 1-2 metre kadar. Güneş sırtında olunca Âli, onun ona ait minibüs olduğunu gerçek anlamda görmüştü.
O yükselişten sonra hınçla(2) ve hırsla yere çarpmış, ondan sonra birkaç sefer daha az bir zıplama ve uçuşla, birkaç mezarı hırpalayarak, taşlarını başarıyla kırarak üstesinden geldikten(3) sonra sırtın sonundaki yolun aykırı tarafındaki çam ağaçlarına büyük bir gürültü ile dayanarak durmuştu.
El için, yani Âliye ve Âli için düşündüğünü kendi, kendisi için gerçekleştirmiş olsa gerekti. Sağ kalması, o taklalar ve alçaktan uçuşu ile mümkün değildi.
Âliye, Doktor Hanımın yardımıyla kalktı arabasından, Âli’yi oturtturdu kendi arabasına. Âli, kedi kuyruğunu görüp yılan sanmış, ya da bilmem neresini görüp yara zannetmiş ya, o örnek inliyordu, ya da oyuncağı elinden alınmış muhallebi çocukları gibi.
Doktor öncelikle bulup buluşturduğu, belki de cankurtaranda ilk yardım için gerekli görülenlerle ilk tedbir olarak bağlamıştı ayağını. Kemiği içten kırıktı, dışarı çıkmamıştı çünkü.
Ve hareket ettiler, gerçekten aciliyet vardı ve zaten cankurtaranlar bu nedenle imal edilmişti, değil mi?
Minibüsün yaygaracı(2) gürültüsüne insanlar koşuşmuş, toplanmış, kırk kafadan ayrı ayrı sesler gelmesine rağmen, tamamen deforme olmuş(3) minibüs ve içindeki hareketsiz yığın halindeki birikinti için bir şeyler yapamamanın çaresizliğini yaşar gibiydiler.
Ambulans olay yerine geldiğinde, onun için geldiğini düşünenler harekete ve ambulansın hemen gelişine hayret eder gibiydiler, bilmeksizin.
Doktor araçtan inip Âlim'in nabzını kontrol etti ve tek kelime söyledi; “Eks(2)”
Ve sonra kendine göre en doğru hareketi yaptı, polise telefon edip olayı kısaca özetleyip, yerini, ismini, adresini ve telefon numarasını verdikten sonra, hastalarının olduğunu belirterek acele düşüncesiyle cankurtaranın şoför mahalline binip hareketini sağladı.
Ekip ve savcının gelmesini beklemenin ne kendisine, ne de onlara yararı olmayacaktı. Üstelik bu durum hasta ve yaralının gereksiz sonuçlarına da neden olabilirdi ki; onları riske atmamalıydı, kesinkes(2).
Canı pek tatlıydı Âli’nin. Bacağı sıcaklığını yitirmiş gibiydi, ofluyor, ahlıyor, canı çekiliyormuşçasına sızlanıyordu, üstelik naz yaptığının farkında olmuyormuş gibisine. Her zamankinin aksine, kendisi sedyede yatarken, kanepede kendisine şefkatle bakan Âliye’nin tesellisini diler gibi, yarasına merhem, acısına ortak olmasını istercesine ve hatta tıpkı Âliye gibi elini tutuyor, onun gibi elini öpmek arzu ve gayretini yaşıyordu, bencilce “Ah! Of!” sözlerinin desteğiyle, hatta duygu sömürüsüyle…
Duygusuzdu Âli, belki de çektiği acı, olayın, yani bir insanın ölümünü seyretmenin şokunu yaşıyor olsa gerekti. Oysa yanındaki, bir gün evvel anne ve babasını yitirdiğini öğrenmiş, en fazla bir-iki saat önce onları toprağa teslim etmişti dualarla.
Gene de metin bir duruşu vardı, içinden geçenleri engellemek istemez gibi, çünkü artık dayanacak bir hali, dalı, sığınacak bir yeri ve kimsesi yoktu, düşüncelerinde yer edenden başka. Ama nasıl?
“Başımın üstünde yerin var! İkinci kez hayatımı kurtardın, hakkını nasıl öderim senin? Hakkını helâl et Âli!”
“Âli?”
İçinden geçeni söylemek üzereyken şoför mahallinden ambulans içine bakan pencere açıldı, doktor;
“İyi misiniz gençler, bir sıkıntınız, bir vukuat var mı? İstediğiniz, benim yerine getirmemi arzuladığınız bir şey var mı? “Gel!’ derseniz, hemen yanınıza gelirim!"
Muhtemelen hissetmiş olsa gerekti, sessize yakın iletişimlerini ki, herhalde her ikisinin de en son isteyecekleri dilek, doktorun yanlarına gelmesi olsa gerekti.
“Hak gibi görme! Şu anda acıları tüm yüreğinde hissettiğinin de farkındayım. Avukatım, ağzım da iyi lâf yapar, ama nutkum tutulu ve şimdi içimden geçenleri söylemezsem, söyleyemezsem, bu ömür boyu susmama neden olur. Bağışlamanı dileyerek söylemem gerek ki; ilk karşılaşmamızda elimi uzatıp tutasım geldi elini. Sen, hiç bırakmadın oysa elini elime, her beraber olduğumuz anlarda…”
Yutkundu, belki de acısını hissettirmemek ister gibi, soludu iç geçirerek.
“Şimdi ben uzatıyorum elimi sana, bırakmanı istemeksizin. Tut ellerimi sıkı sıkı, sımsıkı, hiç bırakma! Çabuk iyi ol! Ben mızmız(2) bir adamım, pireyi deve yapmakta da üstüme yoktur! İyi ol ve bana bak! Sanırım en az bir yıl yatarım bu ayakla! Sen de benim hayatımı kurtarmış olursun, ilk kez…
Şimdi sayıklamıyorum, aklım da başımda. Belki ömür boyu yanımda olursun, elin hep elimde olur ikinci kez kurtarırsın sen de benim hayatımı ve ödeşmiş oluruz. Şu anda zaman erken, acı dolusun, ama başka bir zaman, başka bir şekilde bu kadar dürüst olmamı kısıtlayabilirim belki!”
“Sözlerinin bu kadar uzun olmasından ne demek istediğini ve ne anladığımı bilemiyorum. Daha açık söylesen de, anlasam Âli!”
“Bana ikinci kez 'Âli!' diyorsun, öyleyse benim de sana ‘'Âliye!’ dememe izin ver!”
“Sözü nereye getirmek istiyorsun Âli?”
"Önce seni öyle görüp acıdım sana, minnet duygularından hoşnutluğunu itiraf etmem gerek. Ama bu hoşlanmak değildi, bir…
bir…
bir başka duyguydu, engellememin mümkün olamadığı…”
“Anladım, beni kucaklayıp, saçlarımı kokladığında engelleyemediğin, belki de engelleme zahmetine girmek istemediğin yahut da engelleyemediğin nefesindeki heyecandan, kalbinin vuruntusundan bir kadın olarak anlamam gerekeni anladım, nikâhım bir başkasının üzerine ve geçen süre çok az olsa da…
Ama gönül ferman dinlemiyor(41), değil mi Âli? Senin kadar okumuşluğum yok. Duygu ve düşüncelerimi de anlatmakta acizim. Ama ne söylemek istiyorsan, açık açık ve hemen söyle bana, sanırım hastaneye iyice yaklaştık, ya da yaklaşıyoruz. Belki birbirimize ayıracak böyle uygun bir vaktimizin tekrarı olmayabilir…”
“Yasalara göre, iddet denilen süre(1) geçtikten sonra benim olmayı, benimle yaşamayı, her sabahımızda bana “Günaydın!’ demeyi düşünmez misin?”
“Bu ne demek şimdi? Evlenme teklifi mi? Bizim birbirimizle karşılaşmamıza sebep olup da, cesedi henüz soğumamış, nikâhlı diyemeyeceğim, kocamın hemen ardından?”
“Yas tutacağım, dersen, saygı duyarım! Bekle dersen, ona da peki! Ama sana ihtiyacımın olduğunu bil!”
“İnsanlığı bilmeyen sadist bir canavardan sonra, karıncalara bile sevgi, saygı duyan, merhamet gösteren, karıncaezmez birine nasıl sadakatim olmaz, nasıl sığınmayı düşünmem ki, eğer beni içtenlikle istiyorsa…
Ama bana önce, ilk önce, hemen şimdi söylemen gerekeni söyle ki ben de sana, hemen “Ben de!” diyebileyim. Senin ve benim bu halimizde dürüstlük dışında hiçbir art düşüncemiz olamaz…
Biliyorum ki, karıncaları bile düşünüp üzmeyen biri, beni yaşamım boyunca asla üzmez, el üstünde tutar, gözünden bile sakınır. Ben ona hüzün ve üzüntü dolu olduğum şu an içinde bile yaşamımı feda etmeye hazırım. Ama öncelikle bazı şeyleri unutmaya çalışmam, unutmam ve sonra senden hoşlanmak yerine, sevmem gerek seni…”
“Zorla güzellik olmaz ki Âliye. Ben seni seviyorum, bildiğim en doğru bu. Ömrümün seni sevmekle(42) biteceğini de biliyorum, sen ne zaman “Seviyorum!” dersen ben o ana kadar da beklerim seni, hiçbir zaman hayalinden uzaklaşmaksızın. Dünlere kadar boştu kalbim. Ölürsem, onun seninle dolu olduğunu bilerek öleceğim, bunu bil lütfen, mecbur olmaksızın, zorunluluk hissetmeksizin, hele ki şu an, acılı anılarla doluyken…”
“Belki duygularını tartman için, sözlerine hüznümle iştirak etmekte geciktim, senin söylediğine ‘Ben de!’ demek için. Acıma teselli vermen, acımı yok etmen için senden başka kimseye ne ihtiyacım var, ne de sığınacak bir yuva ararım…”
Hastaneye ulaşılmıştı, sedyelerin uzatılması ve çıkarılması teşebbüsünün öncesinde Âliye’nin elini bırakmaksızın fısıldadı Âli, bir vaat, bir söz bekler gibi.
“Seni seviyorum, bir ömrü paylaşalım, evlen benimle!”
Sedyelerin peşi peşine hastaneye yönelişinde düşünecek vakti olmuştu Âliye’nin.
Koridorda iki ayrı bölüme doğru yöneldiklerinde, tutamayacağını bile bile Âli'ye uzattı elini Âliye, şifre gibi sözlerini ulaştırma gayretini yaşadı, ayrılmakta olan Âli’nin anlayacağı şekilde;
“Ben de…
Ben de. . .
Evet! Evet! Evet!...
Sonsuza kadar evet!”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Karıncaezmez; Çok merhametli, ince duygulu, bastığı yerlere dikkat ederek, önem veren, karınca yuvaları konusunda hassas, genelde yavaş hareket eden insan.
Âli; Yüce, yüksek.
Âliye; Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. Süngü başı.
Âlim; Bilgin.
(1) Az Buçuk; Azdan bir parça çok. Biraz. Olağandan, umulandan, ya da gerekenden, çok şeyden az.
Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Bönlüğünün Garanti Belgesi; Ahmaklıkta, bönlükte en uç seviyede olmanın göstergesi. Zekâca az gelişmiş olma durumunda, aptallıkta, budalalıkta sınır tanımama.
Çarşamba Pazarı; Karmakarışık, darmadağınık, dökük-saçık.
Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.
Çingen (Çingene, Çıgan, Romen, Roman) Çocuklar; Sepetçi, elekçi de denen kökeni Roman (Romen), Hindistan’dan çıktığı sanılan dünyanın çok yerinde göçebe (Bazı yerlerde yerleşik) topluluk ve bu topluluktan olan çocuklar.
Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanaksız, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.
Emanete Hıyanet; Kendisine emanet edilen kutsal şeylere, emanetlere, namusa, ırza, mahremiyete el uzatma, kötülük etme, karşı davranma, hainlik, ihanet. Görevi kötüye kullanma, aldatma, vefasızlık.
Geri Dönüşümcü; Kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalâta kazandırılması geri dönüşüm, bu işle uğraşan kişilere ise “Geri dönüşümcü” denmekte. Geri dönüşüm eylemi hammadde ihtiyacının azalması ve azaltılmasında önemlidir.
Gürültü Kirliliği (Ses Kirliliği); İnsan ve hayvan yaşamını olumsuz etkileyen, dengesini bozan her türlü insan, hayvan ve makine kaynaklı ses oluşumu.
Haleti Ruhiye; Kimi zaman kısa, kimi zaman uzun süren duygusal hal, tutum, ruh hali.
Hır Gür; Kavga, geçimsizlik ya da tartışma. Kavga veya tartışmanın yapılması olasılığı.
İddet (İddet; Bekleme) Süresi; Evliliği boşanma dahil herhangi bir nedenle sona eren bir kadının tekrar evlenebilmesi için geçirmesi gereken süre olup bu süre yaklaşık üç aydır.
Kamyon Çarpmış Gibi; Akla gelmesi mümkün olmayan menfi, olumsuz, düzensiz bir şeylerin yaşanması.
Kedi Moku; Toksoplazma denilen ciddi sağlık problemleri yaratmasına rağmen yöresel olarak bıyıklara sürüldüğünde bıyıkların siyahlaştığı, gür ve sıklaştığı düşüncesini yaratan yanlış bir güvence, inanış.
Kişilik Erozyonu; İnsani değerlerin yitirilmesi.
Kör Cahil; Öğrenim görmemiş, okumamış, bilgisiz. Tüm aydınlatıcı bilgi ve desteklere karşı, inancından vazgeçmeyen, bilmediği halde kafası örümcekli kişilerin körü körüne inandığı yanlışlıklara sahip, deneyssiz, deneyimsiz, toy kişi.
Kütüphane Faresi; Çok kitap okuyan, kitap toplayan ve kitaplarla uğraşan kimse.
Manevi Ölüm; Eylem, düşünce veyahut zorlamalarla insanın yaşamaktan bıkmış bir duruma gelmesi olayı.
Menşei Belirsiz; Kökeni belirsiz, ya da şüphe olan. Bir malın üretildiği, dış satımının yapıldığı, çıktığı yer, yapısı, biçimi, sebebi, aslı ile ilgili yeterli bilgi olmaması.
Muhallebi Çocuğu; Nazlı büyütülmüş çocuk. Çıtkırıldım. Elinden iş gelmeyen. Etliye-sütlüye karışmaksızın, kendi halinde yaşayan, çevresiyle ilgilenmeyen.
Müebbet Hapis; Yaşadığı sürece, ömür boyu hapis. Sonu olmayan, sonsuz hapis cezası…
Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
Tipi Bozuk; Şeklen, fiziksel ve giyim-kuşam olarak tipsiz, ahlâken kusurları olan
Yalancı Pehlivan; Kendisini büyük işler yapmış gibi gösterdiği halde, hiçbir şey yapmayan kimse.
(2) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.
Bariyer; Bir aracın geçişini, gidişini engelleyen nesne. Karayollarının üzerine, kenarlarına yapılan ya da konulan, süratin düşürülmesini sağlayan engel. Yahut da yolu temelli kapatma engeli. Engelli ya da at yarışlarında üzerinden atlanması gereken yapay engel. Hemzemin geçitlerde karayolu güvenliğini sağlamak için konulan açılır-kapanır engel.
Bariz; Belgeye gereklilik göstermeyen, gözle görülen, çok açık, göze çarpan, çok belirgin, apaçık, açık.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Celp; Askerlik ödevini yapmaya çağırma. Çağrı belgesi. Getirtme, kendi üzerine çekme. Mahkeme tarafından dava edene, dava edilene ve tanıklara gönderilen mahkemeye çağrı belgesi.
Darp; Vurma, dövme, çarpma.
Dozer (Bulldozer); Tırtıllı veya lâstik tekerlekli yol yapım makinesi, yoldüzler.
Efsane; Söylence. Gerçeğe dayanmayan, gerçek dışı.
Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölü, Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş” ölü, ölümcül hasta, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan, ya da işlevini yitirmiş kişiler için de kullanılmaktadır.
Eloğlu; Kadına göre koca, eş. Elin oğlu, başkası, yabancı, el.
Fecaat; Yürekler acısı durum, çok acıklı olay.
Hamiyetli; Hamiyetperver; Hamiyetsever. Hamiyet sahibi (Hamiyet; Bir insanın yurdunu, ulusunu ve ailesini koruma çabası ve erdemi, ulusseverlik, insanlık, fazilet ve bu değerlere bağlılık).
Heyulâ; Korku verici, ürkütücü hayal.
Hınçla; Öç alma duygusu yüküyle ve öfkeyle.
İçtihat; Özel görüş, anlayış, kavrayış. Uygulanacak kuralın yasada, ya da örf, âdet hukukunda açıkça ve hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde bulunmadığı durumlarda yargıcın ya da hukukçunu görüşünden doğan, yargı kuralı değerindeki sonuç.
İndifaa; Yanardağlarda püskürme, kızıl, kızamık gibi hastalıklarda lekeler görünme. Coşkunun bir anlatılışı.
Kefaret; Herhangi bir nedenle işlenmiş bir günahı Tanrı’ya bağışlatmak umuduyla verilen sadaka, ya da tutulan oruç.
Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle.
Kırçıl; Kırlaşmaya başlamış, kır renkli. Bu renkte saçı, sakalı olan.
Kodes; Argoda “Tutukevi, hapishane, karakol” anlamlarındadır.
Mendebur; (Sövgü ve hakaret amaçlı olarak) İşe yaramaz, iğrenç, sünepe, pis, aksi, ters, sümsük.
Mızmız; Her şeyde kusur bulan, hiçbir şeyden memnun olmayan, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş, tembel, uyuşuk olan. Snop. Sinameki. Sümsük.
Mubah; Yapılmasında, ya da terkinde dini yönden de herhangi bir sakınca bulunmayan, serbest, uygun.
Mukim; Bir yerde, bir evde oturan.
Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.
Müselles; Üçgen. Bir içki çeşidi.
Rehabilitasyon; Bir kimsenin iş yapmaya engel olan sakatlığını ya da hastalığını gidermek, onu iş yapabilecek, çalışabilecek duruma getirmek için uygulanan sağlık, bakım ve eğitim işi. Kaybedilmiş hareket kabiliyetinin kazandırılmasına yönelik tedavi denebilir.
Şefkatli; Acıyan, koruyan, seven. Sevecen.. Bir şeyin üstüne titreyen, merhamet gösteren.
Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.
Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı.
Şopar; Genel olarak, Çingene çocukları için kullanılan çingenelerin çocuklarına seslenme sözü olmakla birlikte, “şımarık, küstah, yaramaz, edepsiz çocuk” gibi daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir söz.
Ultrason (Ültrason); İnsan kulağının alamayacağı nitelikte çok yüksek frekanslı ses titreşimi ve bu titreşimi veren aygıt. Vücut içindeki hastalık ya da dokulardaki yoğunluk farklılıklarını tespit etme aleti, işlem ve bulgular. (Ultrasonografi; Ultrason kullanılarak elde edilen görüntüler. Birçok hastalığın ön teşhisinde kullanılan ancak daha çok karın organları gibi ses dalgalarının kolayca geçebileceği konumdaki organların tetkikinde etkili bir inceleme yöntemi olup X ışını yoktur).
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
Vahşet; Vahşi olma durumu. Korku.
Vampir; Halk inanışına göre geceleyin mezardan çıkarak insanların kanını emen hortlak. Memelilerin kanını emerek yaşayan büyük yarasa.
Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan, kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.
Yaygaracı; Önemsiz bir şeyi bahane ederek, bağıran, çağıran, merhamet veya yardım dileyen.
(3) Ahı Tutmak; Zulüm görenin, zulme uğrayanın (özellikle yetimlerin) bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi.
Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.
Araklamak; Aşırmak, çalmak, hırsızlamak. Bir kadın ya da kızı kandırıp tavlamak, elde etmek.
Beraat Etmek; Aklanmak. Bir yargılama sonunda suçsuz bulunmak, temize çıkmak. Suçlu sanılarak hakkında ceza davası açılan sanığın, yargılama sonucunda suçsuz bulunması.
Bir Çırpıda Olmak; Hemen, çabucak olmak, ele alır almaz, bir davranışta olmak.
Burnunun Doruğuna (Dikine, Doğrusuna) Gitmek; Kendisine verilen öğütlere kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak, istediğini yapmak.
Cilve Yapmak; Kendini beğendirmek, kendine muhtaç, esir etmek amacıyla yapılan tahakküm gizli davranışları sergilemek, naz yapmak. İsteksizmiş gibi görünerek karşısındakini diz çöktürtmek, yalvartmak amaçlı davranışları koz olarak kullanmak.
Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak (Atlı askerlerin attığı mızrak, atlarla değnek atılarak yapılan oyunla ilgisi yoktur).
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Deforme Olmak; Kalıbı, biçimi bozulmak, biçimsizleşmek.
Duygu Sömürüsü Yapmak; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak ya da o tip davranışlarda bulunmak. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği konusunda başarılı olmak.
Düşünceleri Boğmak; Düşüncelerinin kendini boğar gibi yorması. Kendi kendine söylenerek meseleleri gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak.
Galeyana Gelmek; Kaynamak, coşmak, hiddetlenmek, heyecanlanmak, ayaklanmak.
Geriye Yönelmek; Geriye dönerek yapması gerekeni yapmak.
Gına Gelmek; Usanmak, bıkmak…
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Hamlamak; Uzun zaman idman yapmamak, hareket etmemek yüzünden gücünü veya çevikliğini yitirmek.
Hır Çıkarmak; Kavga, gürültü ya da tartışma yapılması sağlamak. Kavga çıkarmaya gayret etmek.
Himmetine Sığınmak; Birinin (Özellikle Tanrının) himayesine, koruyup kayırmasına, yardımına sığınmak.
Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.
İliklerine Kadar Korkuyla Titremek; Çok korkup heyecanlanmak, tahammül sınırlarının sonuna ulaşacak kadar korkarak titrer gibi bir durum yaşamak.
İllâllah Dedirtmek; Bezginlik, bıkkınlık ve usanç belirten “Allah’a doğru” Arapça bir kelimeyi dedirtmek.
Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Korku Dağları Bekler (Beklemek); Korkunun her yerde varlığını hissettirmesi, duyurması anlamında bir söz.
Kös Kös Geri Dönmek (Uzaklaşmak); Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek, uzaklaşmak.
Maval Okumak; Yalan söylemek, yalan söyleyerek oyalamak. Masal okumak.
Merhamet İstismarı (Simsarlığı, Dilenciliği, Soytarılığı); Duygu sömürüsü. Acıma duygusunun istismarı. Şefkat, ilgi, koruma, iyilik yapılması için çeşitli eylem ve dilemeler.
Minnetini Anlatmak; Yapılan bir iyiliğe karşı borcunu anlatmak, söylemek, ifade etmeye çalışmak. Teşekkür ettiğini üstüne bastırarak ifade etmek. Gönül borcu olduğunu varsaymak.
Ödü Bilmem Nesine (Neresine) Kaçmak; Uluorta zeminlerde, argoda, teklifsiz konuşmalarda “Ödü .okuna kaçmak” şeklinde, çok korkulduğunun ifadesi şeklinde söylenmektedir.
Örtbas Edilmek; Bir durumun duyulmamasının, yayılmamasının sağlanacağı önlemler almak.
Paçayı Kurtarmak; Başının çaresine bakmak eyleminin ucu ucuna, son dakikada gerçekleşmesi hali.
Pısmak (Pusmak); Bir şeyi kendine siper edip korkup saklanmak, gizlenmek.
Polemik Yapmak; Siyasal, bilimsel ya da yazınsal herhangi bir konuda yazılı olarak basında yapılan, sert tartışma, söz dalaşı, kalem kavgası yapmak. Herhangi bir oturumda karşılıklı aşırı tonda konuşma yapmak
Sendelemek; Tökezlemek. Yürürken ayağı bir yere çarpıp düşecek gibi olmak.
Suspus Olmak; Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.
Üstesinden Gelmek; Üzerine aldığı işi başarmak, istenildiği gibi yapmak. Bitirmek, kotarmak.
Vurdurtmak (Vurma, vurdurma); Vurma işlemi yapmak. Benzinli araçlarda akünün görev yapmaması nedeniyle aracın iteklenerek çalıştırılması işlemi. Araç yokuş aşağı park edilir veya bir iki kişi iteklettirilir. Kontak açık, araç ikinci viteste, ayak debriyajdadır. Yeterli hız sağlandığında debriyajdan ayak kaldırılır, motor çalışır.
Yasin Okumak; Kur’an’ın 83 ayetten oluşan 36. Suresini geleneksel olarak okumak.
(4) Zilyedi Bedel Davası; Bir emlâk terimi. Bir kişinin bir mal üzerindeki hâkimiyetin tanımına zilyetlik denir. Kişinin bu hakkı herhangi bir nedenle gasp edilmek istenirse ve değerinden az bir bedel tahakkuk ettirilirse kişi Tezyidi Bedel Davası, karşı taraf (kamu vs.) fazla bulursa Tenkisi Bedel Davası açılmaktadır.
(5) Nuh Deyip, Peygamber Dememek; Katı düşünceli, dediğim dedikçi, dünyaya tek pencereden bakan, düşüncelerini değiştirmeyen, inatçı, katı düşüncelere sahip olmak, bu düşüncelerinde ısrarcı olmak, işleri çözemez ve daha karmaşık hale getirmek, sadece kendi dediğinin doğru olduğuna inanmak, başka fikirleri kabullenmemek.
(6) Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir.
Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO
Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar… Jean Jacques ROUSSEAU
Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür! Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)
(7) Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” yanlışlığı kabul edilmeyecek tarzda ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır. (Diyanet, “ziynetleri” sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!)
(8) Kendisi himmete muhtaç dede / Nerde kaldı gayrıya himmet ede… Ali Rıza ERKEN Belli bir konuda yardım etmesi beklenen kişinin, bırakalım yardım etmesini, kendisinin de yardıma ihtiyacının olduğunun belirtilmesidir.
(9) Nisan Yağmuru; Nisan aylarında yağan ve doğaya iyi geldiğine, bereket getirdiğine inanılan yağmurlar.
Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız… “Hani ne oldu aşkımız…” şeklinde başlayan Güftesi; Rafet BAŞARAN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri (Bestekârını bilemiyorum).
Sen nisansın; Sözlerini Bekir MUTLU'nun yazdığı, Kutlu PAYASLI'nın besteleyip seslendirdiği Muhayyerkürdî Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri; “Sen nisansın daha, ben sarı eylül / Sen goncasın açan, ben kuruyan gül / Sen alevsin, ben savrulan kül” şeklindedir.
Cahit Sıtkı TARANCI, “DESEM Kİ” İsimli şiirine “Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır” diye başlar.
(10) Gazetecilik Fahri Üyeliği; Basın mesleği ile ilgili olarak kamu ve özel kuruluşların basın müşavirliklerini yürütenler, emekli olanlar, çevrelerinde saygın olarak bilinen basın dostları Genel Merkez Yönetim Kurulu Kararı ile Fahri Üye olabiliyorlar. Seçme, seçilme ve aidat ödeme zorunlulukları yoktur (Fahri Trafik Müfettişliği, Fahri Kur’an Kursu Eğitmenliği, Fahri Müezzinlik konuları farklıdır).
(11) Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. Ben bilmediğimi bildiğim için, diğer insanlardan daha akıllıyım. Bildiğim bilmediğimin içinde. Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. SOCRATES
(12) Kan Zehirlenmesi (Septisemi); Kana bakteri veya toksin karışması.
(13) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir.
(14) Hipokrat (Hippokrates) Yemini (Andı da denir); hekimlerin mesleklerine başlarken ettikleri bir yemin olup, mesleklerinin kendilerine sağladıklarını ifşa etmemek üzerine kurulu olup, ülkeden ülkeye değişim gösterir.
(15) Evlenme Sözleşmesi (Evlilik Protokolü); Kanundaki tanımı olan Mal Rejimi Sözleşmesi. Evlilikten önce Nikâh Memurunun yahut da Noter huzurunda yapılan sözleşme.
Boşanma Sözleşmesi (Boşanma Protokolü); Boşanma konuları olan velâyet, mal paylaşımı, nafaka ve tazminat gibi konuların yer aldığı, ayrılmak üzere başvuran eşler arasında tüm konularda uzlaşma olduğunu belirten Medeni Kanunda belirtilmiş anlaşma boşanma şartlarının sağlandığına dair bir sözleşmedir.
Nikâhta Fesih; Evlenme akdi sırasında mevcut olan veya sonradan meydana gelen bir eksiklik veya bozukluk nedeniyle evlilik akdinin bozulmasıdır. (Karı-kocadan birinin dinden çıkması, Evlilik Sözleşmesinde herhangi bir bozukluk, yanlışlık sebebiyle sona ermesi, kocanın karıya denk olmaması, iktidarsızlık gibi).
(16) Hava kurşun gibi ağır… diye başlayan Nazım Hikmet RAN şiirinde sözler şöyle dillendirilmiştir; “Ben yanmasam, / sen yanmasan / biz yanmasak / nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa…” (“Susmayalım!” anlamında!)
(17) İtten korkan onun gibi olsun; Köpekten korkan insan gibi davranılmaması gerektiğinin avam dilinde ifadesi.
(18) Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz; Bir güruha, bir gruba hükmedenin bütüne hükmedemeyeceğinin ifadesi. Sebahattin ALİ öyküsü. Zülfü LİVANELİ’nin meşhur ettiği bir türkü.
(19) Her şeyin bir âfeti, her nimetin de bir musibeti vardır. Hazreti OSMAN
(20) Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın; Karşı tarafı küçümsemek için söylenen bu söz Türkçemize yanlış yerleşmiş bir deyimdir. Aslı; “Ateş olsan Cirmin kadar yer yakarsın” şeklindedir. (Cürüm; suç, kabahat, Cirim; Hacim, büyüklük anlamlarındadır. Anlamlar değişiyor olsa da her iki durumda da niyet belli oluyor gibime geliyor).
(21) Ya benimsin, ya kara toprağın; Arabesk kültürünün aşk anlayışı. Saçma bir sahipleniş olarak bir Ferdi TAYFUR şarkısı.
(22) Nalet (Yöresel olarak); Lânet. Sinirle “Lânet” yerine kullanılan bir sıfattır. (Lânet; "Kovma, hayırdan, iyilik ve güzelliklerden uzaklaştırma” bir bakıma beddua anlamını taşır. Lânetin Kur'an'a Göre Manası; "İnsanın Allah’ın rahmet, merhamet ve affından uzak kalmasını” dilemek o insanın ahrette cezalandırılacağını ummaktır).
(23) Nikâhlı Cinsel Tecavüz; Tecavüz kelimesinin çeşitli kaynaklarda çeşitli şekilde izahları vardır. Söylenmek İstenen; “Bir erkeğin Nikâhlı da olsa karısını, onun istekleri dışında beraber olmaya zorlamak, bu konuda başarılı olmak, ırzına geçmek, namusuna sataşmaktır.”
(24) Pişmiş Aşa (Soğuk) Su Katmak; Yoluna girmiş olan, ya da sonuçlanmak üzere bulunan bir işi bozacak davranışta bulunmak.
(25) Deli Danalar Gibi Böğürmek; Ne yapacağını, edeceğini bilmeden, yüksek sesle anlaşılmaz bir biçimde korkunç bir öfke bağırıp, şaşkınca davranmak. Hayvanlar gibi bağırma isteği ile gibi).
(26) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
(27) Bükemediğin eli öpeceksin; Kendisi ile mücadele ettiğin rakibinin kuvveti, bilgisi ve becerisi karşısında başarı gösteremiyorsan rakibinin üstünlüğünü kabul edeceksin. Bir bakıma “Pes!” demeyi kabulleneceksin.
(28) Hiç düşündünüz mü hangisi daha çok acıtıyor. Bir şeyi söyleyip keşke söylemeseydim demek mi, yoksa bir şey söylemeyip keşke söyleyebilseydim demek mi? İkisinde de üzülmek var nasılsa ne fark eder ki… Oğuz TOPOĞLU’dan alıntı
(29) Cenaze ile ilgili sözler;
Defin; Ölünün kabre konulması.
Gasil (Gasıl); Ölünün yıkanması.
Mevlit Okutmak, Okumak; Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; “Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından mevlit okumak, okutmak bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.”
Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Kur’an’da yeri yoktur ir bakıma mezara konulan ölüye sorgu meleklerine vereceği cevapların “kopya olarak” sunumu denebilir). Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.
Teçhiz; Ölen kişiye, ölümüyle ilgili yapılan hazırlıklar.
Tekfin; Ölünün kefenlenip tabuta konulması.
Teşyi; Ölünün tabuta konduktan sonra taşınması.
(30) Zalimin zulmü varsa, mazlumun ahı, Allah’ı var; Zalimin zulmünü Allah görür ve cezasını verir anlamında, birçok türkü ve şarkılara rehberlik etmiş söz dizisi.
Daha benden ayrılmadan başka sevgili buldun… şeklinde başlayan Güfte ve Bestesi; Suat SAYIN’a ait Kürdi Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin nakarat bölümü; “Zalimin zulmü varsa, garibin (sevenin) Allah’ı var!” şeklindedir.
(31) Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”
(32) Fare (Sıçan) Sidiği Denize Fayda (Katık); Bazı faydaların yaşamın gereken bölümlerine hiç yararı olmadığının, hiçbir şeyi değiştirmediğinin ifadesi. Küçük ve az görüp bazı şeylerin önemsenmemesinin yanlışlığının da ifadesidir.
(33) Umudunu kaybetmiş olanın, başka kaybedecek bir şeyi yoktur. Kim BOSLEY
Umudunu kaybetme belki döner. Ama çok da ümitli olma; belki de gittiğini senden çok sever. İlhan BERK
(35) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.
(36) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
(37) Bir sevmek bin defa ölmekmiş, bir defa ölmek, hiç ölmemek demekmiş… Rahmetli Barış AKARSU Şarkısı.
(38) Eşek Cenneti, Eşek Cehennemi; Ahrete böyle iki yer var mıdır? Öbür dünya, zindan, cezaevi, hapishane anlamları için uydurulmuş, bir mekân mıdır?
(39) Yanlış Hesap Bağdat’tan Döner; “İnsanların birbiriyle ilişkilerinde dürüst olmalarının gerektiğini, aksi halde er veya geç hilekârlıklarının gizli kalmayıp belirleneceğini belirten” bir Atasözü.
(40) Sabrın sonu selâmettir; Karşılaştığı bütün zorluklardan hemen yılıp kaçmayan, sabretmesini bilen kimseler sonunda başarıya, huzura, güvene ulaşırlar.
(41) Gönül Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ
(42) Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fıtnat DUYAR’a, Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Hüzzam Makamındadır.