Çok zeki, çok akıllı, çok bilen, ama bir o kadar da saf(1) idi iki üniversite bitirmiş, yurt dışlarında ihtisaslar yapmış(2) Bilgisayar Uzmanı olan Topçu Asteğmen. Aramızda bir dönem fark vardı, benim lehime, ben daha evvel terhis olacaktım yani!

Gerek yurt içi, gerekse yurt dışı çalışmaları, takdir, teşekkür, başarı ödülleri ve gerekse evli-barklı olması nedeniyle vatani görevini yapmakta bir hayli gecikmiş, dünyaların kendine özgü varlıklarından başta insan, sonra gerçek bir ağabey idi. Ben dâhil kendinden önceki subaylar, muvazzaflar(1) sanki çocuğu, çocukları gibiydik.

Uzmanlığı konusunda asla ve kat’a kimse eline su dökemezdi. Saklandığından, belki bilmediğinden, belki de kilo, boy-pos bakımından görülen dezavantajları(1) nedeniyle takdir edilmeyip uygun görülmediğinden, belki de pek makul ve mantıklı(3) düşünülmeyecek olsa da, kendisinden daha çok bilgili(!) o yere uygun, genç bir arkadaş uzmanlık konusu için tercihan uygun görülmüş olabilirdi!

O ağabeye saf deyişim şundan dolayı; görmüş-geçirmiş, belki hep dürüst ve doğru insanlarla beraber olup çalıştığı için, belki de tüm insanları eğrisi-büğrüsü olmayan düz insanlar olarak kabul ettiğinden her söze, her eyleme güvenip inanıyordu, şaka ötesinde kaka olanlara bile!

Bu özelliğinden dolayı duygu sömürüsü(3) yapanlara bile öylesine çabuk ve gönülden yakınlaşıyordu ki, aybaşlarında maaşını aldığında kendisine zırnık bile kalmıyordu dense yeriydi.

Örnek mi? Bursalı olduğunu bildiğim bir er, izne çıkacağında; “Komutanım, Kars’a gideceğim, memleketimi ve ailemi çok özledim, ama gidecek param yok!” dediğinde cüzdanını çıkartıp hemen gidiş-dönüş yol parasını ödüyordu, Kars’a kadar, üstelik harçlık takviyesi ile!

Kiminin canı hafta sonunda kebap yemek çekiyordu, kiminin sevgilisine hediye alacak veya telefon edecek, fotoğraf çektirip gönderecek parası olmuyordu...

Hepsi Özgür Komutanın yanına, yanı başına yanaşık düzende yaklaşıyordu.

En ağır hamallığı ise, sevgiliye yazılmış, okuyanlardan kıskanılacak “Er Mektubudur, Görülmüştür!” damgası yememiş er mektuplarını postalamaktı, pul paralarını cebinden ödeyerek!

Oysa herkes değilse de bir kısım rütbeliler (onbaşı, çavuş dâhil) farklıydı. Diyelim ki izinli gidenin memleketinde kaşar peyniri meşhur...

Gidene tembih şöyleydi;

“Al şu on lirayı, dönerken bir teker kaşar peynir getir, paranın üstünü de geri vermeyi unutma ha!”

Bir teker kaşar peynirinin bedeli? On liranın onlarca kere üstündeydi, ama beis yoktu, paranın üstünü de, o tekeri getirip getirmemesi de o garibanın(1) sorunuydu yalnızca! Nitekim bu sorun haşmetiyle yaşanacaktı, ama ilerilerde, belki daha sonranın ertesi olacak ilerilerde…

Özgür Teğmenin nasıl geçindiği muamma(1) idi. Olsa olsa “Ya birikmişi var, ya karısı zengin, ya da öğretmen falan, evi o geçindiriyor!” diye düşünüyordum.

“Asteğmenim” mi desem, özel konumda “Ağabey” mi desem tereddüdünü yaşadığım Özgür Teğmenim diyeceğim faziletli(1) insani zekâsı, çok zaman sıkıntı çektiğine inandığım aklı, bilgisi ve yetenekleri asla tartışılmazdı, bir vesile ile öğrendiğim.

Edebiyatta adımlarla tarif edilecek gibi değil, fersah fersah(3) ilerilerdeydi, dolgunca bir klasörü vardı, çekmecesinde özenle sakladığı.

Bazen hülyalara daldığını, bazen bir şeyler yazdığını görürdüm, aniden gelişlerimde, o kadar karşılıklı yakın olduğumuza inanmama rağmen benden bile saklamakta pek de başarılı olamadığı.

Sayfalarca süren öykülerini, bir mısra, bir beyit, bir kıta, belki de daha uzun kıtalarla süren şiirlerini, bana anlatmış, söylemiş ama tek bir satır bile dillendirmemiş, ifşa etmemişti(2)

Özgür Ağabey aynı zamanda ressamdı da, özellikle karakalem resimlerde. Belki de resmi görevi olmadığında, odasında oturduğu zamanlarda, sıkıldığında en çok kullandığı stil mi, biçim mi, şekil mi ne olsa gerek o tip resimleri çizerdi (çizmeye çalışırdı değil)!

Bakardın bir ayı resmi yapmış, bir ırmak kenarında zıplayan balıklardan birini ağzı sulanarak yakalamış bir biçimde...

Bazen bir K-9 polis köpeğini(3) görürdüm kâğıt üzerinde, amirine yardım ederken bir kamyon stepnesinde.

Öylesine çoktu ki buruşturup kâğıt sepetine attıkları. Kâğıtları buruştururdu sadece ve geri dönüşüm kutularına itina ile yerleştirirdi. Tarifi mümkünsüzdü resimlerinin çoğunun, gördüklerim dışında...

Evinde yağlı ve sulu boya resimlerinin de olduğunu beğendiklerini galeriye gönderdiğini, beğenmediklerinin yerinin geri dönüşüm kutuları olduğunu söylemiş, bu şekilde de neyle geçindiğini o söyleşimiz sonunda öğrenmiştim.

“Sevgilinin, nişanlının, eşinin fotoğrafı varsa ver de hatıram olarak işleyeyim!” dediğinde;

“Yok! Nerde o şans benim gibi şekilsizlikten hapse girecek tipte birinde…” dediğimde yüzüme bakmıştı;

“Nasıl yok?” dercesine ve;

“O zaman ya bir resmini ilet, ya da karşımda üç-beş dakika sallanmadan, kıpırdamadan, hareket etmeden duracağına söz ver!”

Poz vermek hiç de karakterime ve haddime uygun değildi, fotoğrafımı verdim.

“Al! Canın İstedikçe dinlene dinlene çiz!”

Dinlenmek gibi bir tavrının olmadığını akşam içtimaından(1) sonra servise binerken öğrenmiştim. Bir kartona, tasarladığı büyük boy bir resmimi çizmiş ve rulo halinde vermişti bana ve mutlu olmuştum, gerçekten.

Eve gittiğimde heyecanla açtım, en dipte; “Devrim’e sevgilerle!” yazılıydı. Bir büyük ressamdan adıma yazılı bir portreyi sahiplenmek gururumu okşamıştı, minnet duymuştum, kim mutlu olmazdı ki?

Bunun mutlaka bir karşılığı olmalıydı, ama karınca kararınca(3), ufak-tefek(3), ama ömür boyu sahiplenip taşıyacağı, değeri az da olsa kıymeti büyük bir şey. Şu anda aklımın ermediği, belki ustalıkla sorup öğreneceğim bir ihtiyacı.

En önemli konularından ikisi de boş vakitlerini değerlendirmek için okuyup hukuk ve doğal olarak edebiyat fakültesi mezunu olmasıydı, bir koltukta üç karpuz örneği…

“Bana karada ölüm yok(3)!” demişti. Bu nedenle de sık sık görüşüyorduk, çünkü o Disiplin Subayı Yedek Subay bir Asteğmen, ben Personel Subayı kıdemli (gibi) bir Yedek Subay Asteğmendim (Teğmenliğine çeyrek kalmış)!

Koridorun bir başında benim, diğer başında onun odası vardı. Sıkıştık mı, dâhili telefonlarla bile birbirimize ulaştığımız, çay servislerinde, eğer yazıp-çizmiyorsa, herhangi bir disiplin olayı, soruşturması yoksa komutanlar da taburda, alayda, tugayda, tümende iseler sohbet edebiliyorduk içtenlikle, biz-bize ama.

İşte böyle günlerden birinde neşeli bir şekilde geldi odama elinden bir fincan vardı, arkasından gelen erin elinde de başka iki fincan ve kahve cezvesi...

“Teğmenim, sizin iyi fal baktığınızı ve fallarınızın doğru çıktığını söylediler, pek inanmam, ama önce şu fincanıma bak, sonra da içeriz ötekine bakarsın!”

“Sen de söylenenlere inandın, öyle mi?”

“Yanlış mı?”

“Yanlış denemez, tesadüf işte. Teskere alan yedek subaylardan, aramızda kalsın, sağ elinde yüzük olan birine; “Seni bekleyenle evleneceksin!” diye bir cevahir uydurmuştum(2), o da tutmuş yani mecburen gibi bir şey…

Arkada kalan arkadaşlardan birine ve bana mektup yazmıştı; ‘Evlendim!’ diyerek. ‘A mübarek kardeş, atla, üç nal hazırken, elindeki yüzüğü saklamazken, dördüncü nalı benim uydurmama gerek var mıydı?’ Değil mi? Benim uyduruşumu ‘Nasıl gerçekleşti?’ diye düşünürdün ki?”

“Tamam, anladım, hadi benim için de uydur bir şeyler…”

“Ya sabır Özgür Teğmenim. Madem inanmıyorsun niye zorlarsın ki beni?”

“Hele anlat bakalım! Anlattıkların çıkarsa bu ayki ev kiran ve bir akşam yemeğin benden!”

“Sağ ol, ama...”

“İkimiz de sağ olalım, hadi başla bakalım uydurmaya…

Özgür’ün, yani Özgür Ağabeyin en çok güvendiği, takdir ettiği kişi ben olsam gerekti. Başladım uydurmaya…

“Büyük bir yük görüyorum, üstelik bir leylek sırtında!”

Ne alâkası vardıysa? Kamyon ya da pikap sırtında görseydim, olmaz mıydı sanki? Devam ettim;

“Bir kara bulut görüyorum, altında çatılmış iki tüfek var sanki hayırdır inşallah! Pek ilintili değil, ama dört köşe bir şapka, diğer tarafta da gelinlik var, ama ayrı köşelerde, bir birinden farklı yani. Bak, bilmene gerek yok, telve(1) aralığındaki dörtgeni, bu tarafta da karalar arasındaki fincanın geniş beyazında gelinliği görüyor musun? Elinde de çıkın(1) gibi bir torba var!”

Kendim görmeden uyduruyordum, garibim nasıl görsündü ki? Ama bana, daha doğrusu uydurmalarıma o da uydu!

“Hallah! Hallah!(3)” Sen müneccim(1) misin be birader! Ailemi bilmezsin, tanımazsın! Hani Nasrettin Hoca örneği ailemdeki her şeyi bilip anlattın, madem hepsini bildin, ne zaman öleceğimi de söyle o zaman, Nasrettin Hocanın dediği gibi?”

“Valla Özgür Teğmenim neden bu kanaate vardınız, anlamadım, bilemedim, ama Allah’ın ölüm konusundaki takdirine ben nasıl akıl erdirebilirim ki?”

“Dinle anlatayım; her ne kadar yaşımdan umulmasa da, tek kızımla da gelecek olan arasında yaş farkı olacaksa da, malûm bebekleri leylekler getiriyor(!) eşim hamile. Bugün yarın değilse de, herhalde kızımın mezuniyeti esnalarında iki heyecanı bir arada yaşayacakmışız gibime geliyor…

Yani dört köşe şekli kızımın mezuniyeti ve kep atması bakımından doğru. Her halde onun hem mezun olup hem de evleneceğini düşünmek abes olsa gerek, çünkü ‘Okuyacağım!’ diyor tıpkı benim gibi. Yıllık iznimi aldığım gün bunları nasıl bildiğine sen de şaşıracaksın, bir de uyduruyorum diyorsun, ayıp, biliyorsun işte.”

“Valla, inanamıyorum desem, inan!”

“İnan! İnan! Hem daha bitmedi. Bilmen asla mümkün değil, benim dul bir kız kardeşim var, şu anda bizimle yaşayan, evlendiğinin ertelerinde eşini yitiren. Memleketten haber geldi, bir-iki hafta içinde rahmetli kocasının akrabalarından biri bize onu istemeye gelecekmiş...

 Gördün mü, bilmediğin halde bunu da bildin. Anlamadığım, bilmediğim o çıkın mı, çuval mı dediğin her neyse o. Dünürlüğe gelenler hediye babında(1) bir şeyler de mi getirecekler, bilemiyorum.”

Söylediklerimi hatırlama gayretinde gibiydi.

“Piyango bileti, mileti almıyor, şans oyunlarına inanmıyorum. Bu nedenle çıkınla para kazandıracak bir şeyler de aklıma gelmiyor. Belki de; ‘Evlenmek mi tövbeler tövbesi!(3)” diyerek Allah'a isyan eden, yaşamı karanlık olarak kabul eden kız kardeşim, gelen daveti kabul edip bohçası ile gelin gidecektir. Sen bilmiş olabilirsin belki, ama ben; ‘Muhtemeldir, neden olmasın ki?’ diyorum. Geldim soruma yine; gör şu fincanda sonumu lütfen!”

“Teğmenim çok ısrarcısınız. O halde şöyle söyleyeyim; babanızdan sonra öleceksiniz!”

“Babam ölü zaten, bak onu da bildin!”

Tesadüf, benim de babam yok! Teskere almamı bekleyen, başında durması için her türlü gerekçeleri yerine getirmeye çalıştığım bir hemşire ve akrabalarımızdan biri ara sıra kolluyor annemi. Allah geciğinden verisin ölüm ile ilgili şunu söyleyeyim size Özgür Teğmenim. Ya benden önce, ya benden sonra öleceksiniz ve inanın ki; ölünceye kadar yaşayacaksınız!”

“Hiç ummazdım Devrim! Lâf Ebeliğini(3) yakıştıramadım sana! Daha düzgün bir şeyler söylemeni umardım, ama artık gerek yok! Dediklerine göre iyi bir muhacir ya da Boşnak inadım(3) vardır. Bu inadı ertelesem de, teskere alıp benden uzakta olsan da seni mutlaka arar, bulur, hıncımı alırım(3) senden, unutma?”

“Bana kıyamazsın sen!”

“Duygu sömürüsü yapıp beni yumuşatmaya çalışma!”

“Sen de kahrını, inadını, inancını unut!”

“Yani ölünceye kadar devam etmesin!”

“Küslüklerin bile ıslak bir mendil kuruyuncaya kadar diğer bir deyişe göre üç günden fazla sürmemesi önerilmiş. Hadi şimdi mendilini çıkart, ıslat, kuruyunca yanında olacağım!”

“Açıkgözsün, ama kalp kırmak da bana yakışmaz. Bekleyeceğim seni. Şimdilik eyvallah!”

“Görüşeceğiz!”

Gün bittiğinde kol kolaydık. Zaten askerlik muvazzafların işi olmalıydı. Nöbetler dışında oldukça denecek gibi rahattık.

“Nöbet tuttuğumuzun bile farkında olmazdık!” desek haksızlık olmaz. Çünkü tüm gece bir baştan bir başa karşılıklı olarak dolaşırdık alayı, eğer nöbetimiz aynı güne denk gelmişse...

Gelmemişse de sorun değildi, diğer yedek subay arkadaşlarla da aynı işlemi gerçekleştirirdik, ortalarda bir yerlerde iki kez karşılaşarak. Değil mi ki dünya yuvarlaktı, orta çizgide, meselâ ekvatorda iki ayrı yönde hareket eden insanlar başlangıçla birlikte turlarını tamamlayıncaya kadar iki kez karşılaşmazlar mıydı?

Ertesi günün içtimaında, Özgür Asteğmen anlamlı bir şekilde tebessüm ederken, ağzı kulaklarında, sevincini anlatmak için sabırsız gibiydi.

İçtima biter bitmez fısıldadı;

“Odama gel! Kahveler benden!”

Odasına gecikerek gitmek zorunda kaldım, bir Personel Subayı olarak benim bir Disiplin Subayına göre fazla boş vaktim yoktu. En basitinden ben öyle zannediyor, düşünüyordum...

Odasına girer girmez kucakladı hararetle;

“Dile benden ne dilersen, diyeceğim, ama söz vermiştim ev kiranı ödemek ve bir akşam yemeği ısmarlamak üzere. Dün galeriden haber geldi, beş tablomuz satılmış, ensemiz, sırtımız kavileşti(2) yani…

Şimdi bizimkiler ‘He!’ deyince yetiştiremezler. Ama bir gün tarih verirsen, seni evde de yemeğe davet edebilirim. Kardeşim çok iyi mantı yapar. Patlıcanla aran iyi ise her türlüsünü, ama özellikle imambayıldı ve karnıyarık konularında uzmandır, üstattır. Artık tatlı konusunda da senin aklına bir şeyler gelir düşüncesindeyim...

“Valla teğmenim, mantıyla da, patlıcanla da aram çok iyidir. Ancak her ikisini birden yersem, hazmedemem, mide fesadına uğrarım(3), ev yemeğini çok özlemiş olsam da. Tercihini sen yap, kabulüm. Bakarsın, birkaç tablo, resim artık ne diyorsan bir kez daha ondan satılırsa o zaman da küçük ablanın derslerine etkisi, yengeme ve kız kardeşinize zahmet olmaması dileğiyle diğer tekliflerinize de sıcak bakabilirim!”

“Anlaşılmıştır! Yeter ki gece eğitimi, manevra, alarm falan olmasın. Hem söylesene bana, ‘Tablo sattım, para kazandım!’ diyorum, hiç mi merak etmiyorsun, ne kazandığımı, hiç olmazsa resimlerin neler olduğunu, konularını?”

“Valla teğmenim, şu anda para konusu hiç gündemimde yok, konum da değil. Resimlerden de ancak sayende bir şeyleri bilgi edinebilmeye başladım. Beyin hücrelerim Afrika’da kıtlık çekenlerin mideleri gibi zayıf, güçsüz ve önemlisi şu ana kadar anlatıp söylediklerin dışında daha çok bilgilendirilmeye ve yönlendirilmeye muhtacım var, tabii ki vaktin oldukça ve uygun göründükçe...”

“Sen de edebiyatta fena değilsin, ben her ne kadar o konuda da mürekkep yalamış gibi olsam, görünsem de. Sen de bendeki edebiyatı canlandırırsın, yazmayı öğretirsin, hatta gereksiz gibi görünse de düzgün, usulüne uygun, gafsız konuşmayı da...

Senin için benim kazandığım paranın önemi olmadığını söyledin. O tabloların üçü kız kardeşime, ikisi bana aitti ancak. Özlem'in yetileri benden fersah fersah ilerilerde…

Kardeşim karşısına konulan bir objeyi, meselâ üstünde çeşitle renk ve tonlar olan elmayı, şeftaliyi suluboya ile aynı fırçayla ve tek bir hareketle anında resmedebilir...

Bir bakıma kardeşini methettiğinin farkında değil gibiydi, duraklamasına rağmen.

“Artık bu yeteneğinden mi, aceleciliğinden mi, bugüne değin yaptıklarını ne hissedebildim, ne anlayabildim, ne de bilebildim. Neyse ilerilerde bir gün karşılaşırsanız, bu yeteneğine gözlerinle şahit olabilirsin!”

“Reklâmları geçelim!” demek geçti içimden, ama beni konuşmasını, oturup kalkmasını bilen biri gibi süslemişti, beni nasıl derdim ki? Buna karşın o içimdekileri sezmişçesine devam etti konuşmasına.

“Neyse reklâmları geçelim, bugün nöbetin işin falan yoksa hemen bu akşam yemek borcumu ödeyeyim. Benim için de değişiklik olur. Belki bir-iki kelime, cümle ederken yeni çalışabileceğim resim konuları aktarırsın bana...

“Tabii, neden olmasın? Tercih ettiğin bir yer yoksa Orduevinde oturalım, bildiğin nedenlerden dolayı...

“Okey! Saat sekize beş kala!”

“Neden sekiz değil?”

“Eee! Sekizde masaya otururuz, değil mi?

“Oldu! Görüşmek üzere!”

Bazı şeyler abdala malûm olurmuş(4)! Bazı şeyler de hissi kabl el vuku(3) denildiği şekilde hissedilirmiş! Evet, alayda ve çok zaman törenlerde Özgür Asteğmenimle dâhili ve harici kıyafetlerle birlikte olmuştuk, ama sivil kıyafetlerle?

Hiç aklımda kalmamış. Kişi saygı görmek istiyorsa, karşısındakine saygıyı önce kendisi sunmalıydı. Bu nedenle evdeki elbise takımlarımın bu geceye yakışmayacağını düşünerek çarşıya çıktım...

Saat sekize on kala, çakı gibi ordu evinde idim, tıraş olmuş, duş yapmış, cicilerimi(!) giymiş olarak, noksanımın kravatımın bağının ve durumunun nasıl olduğunu bilmeksizin.

Özgür, asteğmen olması nedeniyle mutlaka ve özellikle komutanlardan uzak, kapı kenarı, mutfak yanı düşünmeksizin öyle bir masa ayırtmış olmalıydı. Bazen, bazı yerlerde, bazıları için özellikler tanınmış olması doğal değil miydi?

Orduevine girerken, döner kapıda aynı kareye sığışmak zorunda kalmıştım, bakışları karamsar, sinirli, hatta aynı aralıkta dönmenin huzursuzluğu içindeki genç kızla. Centilmenliğim atadan kalma mirastı ya; “Affedersiniz!” derken girişin bir tarafında ben, diğer tarafında o, beni beklerken gülümsedi.

Bu kez “Affedersiniz!” sözü ondan geldi. Titiz olsa gerekti, çekinmeksizin yanıma ulaşıp;

“Özür dilerim, kravatınız hem gevşek, hem de yana kaykılmış, ‘Kalk gidelim!’ şeklinde” dedi, düzeltirken, tekrar gülümseyerek ve çaprazıma yönelirken.

“Arabamı park edecek yeri zor buldum!” dedi Özgür, saatine bakarak genç kıza doğru ilerlerken, varlığımdan habersiz gibi.

Centilmenliğim yanında zekâm da tartışılmazdı, içimdeki “Neden?” soruları gizli! O genç kızın Özgür’ün kardeşi olduğunu “Şıp!” diye anlamıştım, ama neden, nedendi? Ben nedenleri sorgulama garabetini yaşarken Özgür varlığımı hissetmiş olmalıydı:

“Uzun zamandır şöyle ailece yemek yemedik, dedim. Hatunum; ‘Ben ağırım!’ dedi. Kızım; ‘Ben ders çalışacağım, çalışmam gerek!’ diyerek bana katılmadılar!” diyerek masaya doğru yönelirken;

“Neyse ki kardeşim Özlem beni yalnız bırakmadı, ben de masayı ona göre ‘Üç kişilik!’ olarak düzelttim. Ha, siz tanışmadınız değil mi? Özlem, bu genç arkadaş benden bir önceki tertip(1); Devrim... Doğrusu asıl mesleğinin ne olduğunu henüz ne sordum, ne de öğrendim, ama önemli değil!..

Devrim, bu genç ve dünyalar güzeli güzel kız da sana anlattığım bahtsız kız kardeşim Özlem. Şu masa bizim, oturun, siz tanışadurun ben ellerimi yıkayıp geliyorum. Çocukluğumdan beri söylediğim; ‘Sokaktan gelince eller yıkanır!(5) demek…”

“Ben doğarken ebe yıkamış, ondan sonra yıkamam gerekli değil, gibime geliyor! Şaka tabii, ben de senin gibi titizlik değil, ama alışkanlık diyeyim gelirken yıkamıştım.

Gülümsedi Özlem yine.

Centilmen, espritüel ve zeki oluşum yanında kibar bir insandım da, saklamaksızın, belki de içten pazarlıklı olarak, beğeni sınırları dışında etkilenmiştim de genç kızdan. Hele ki ağabeyinin somurtkan(1) demesine karşın gülümsemesi nedeniyle...

Sandalyesini çekip rahatça oturmasını sağladıktan sonra karşısına geçip ben de oturup elimi uzattım;

“İyi akşamlar! Merhaba! Ben Devrim!”

Elini uzattı;

“Ben de Özlem, hiçbir özlemi olmayan biri…

Eli elimdeydi, sıcaklığını hissediyor, nabzımı hissediyor, hatta normal ritmini sayabiliyordum da. Üstün yeteneklerimden birinin de yalakalık” olduğunu şimdi fark etmiştim, her ne kadar saçlarımın kellik modasına uygun olarak yalakalığın “Y” harfi yerine “M” harfi şeklinde olmasına aldırmaksızın. Bu; maskaralığın baş harfi olabilir miydi acaba?

“Öyle demeyin Özlem Hanım, yaşama küsmeyin. Özgür Teğmenim yaşadıklarınızdan kısaca bahsetti, hiç de ihtisas konum olmayan, uydurma buluşlarımla baktığım kahve falında...”

“Şey! Affedersiniz! Elimi elinizde unuttuğunuzun farkında mısınız acaba? Öncelikle ağabeyim, sonra burada bulunanlar ne derler ki?”

“Ah! Sahi! Ama o döner kareye sıkıştığımızda benim de ayağım dönüş bitinceye kadar ayağınızın altında kalmıştı...” dediğimde;

“Sahi mi? Fark etmemişim, özür dilerim!”

“Sahi değil, sadece espri olsun istedim. Kravatımı tanımaksızın düzelttiğiniz ve şimdi de elinizi elimde unuttuğumu hatırlattığınız için.”

Gene gülümsedi, her gülümseyişi beni biraz daha ona doğru çekiyordu, farkında değil gibiydi.

“Yaşadığınız olaydan sonra hiç gülmediğinizi, hatta tebessüm bile etmediğinizi, bu nedenle bir ressam olarak hep kara şekil ve desenler yarattığınızı söylemişti Özgür Ağabey. Demek ki yanlışı var, oysa gülmek size yakışıyor(6), desem?”

Sözümün bitiminde Özgür Ağabey geldi yanımıza;

“Nerde kalmıştık? Verdiniz mi siparişinizi? Keşke benim için de bir şeyler söyleseydiniz?”

“Seni bekledik ağabey!”

“Aaa! Gülümsüyorsun. Bu muzip(1) teğmen fıkra falan mı anlattı sana yoksa?”

“Yok sadece unutkanlığından bahsetti, üstelik yalan katkılarıyla...

“İsterseniz abartmayın Özlem Hanım. Boşa geçen bir zaman olmasın diye, Özgür Ağabey lâvaboya gidince küskünlüğünüze set vurup dünyamıza yönelmenizi istedim sadece…”

Kendim söyleyip kendim dinliyordum sanki. Özgür Ağabey;

“Ne dersiniz gençler, siparişlerimizi verelim mi? Devrim, bana da bir şeyler söyle, anlat şöyle bir tebessüm, bir gülme, bir kalem pirzola yemek gibi(7)…”

Anlattım mı? Anlattım galiba. Çünkü karşımdakinin, yani Özlem’in gülümsemesi, karesi kadar artmıştı, hatta gülmeye başlamıştı bile diyebilirim, ben anlattıkça, saçmaladıkça, üstelik Özgür’ün hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın.

Yemeğimizi yedik.

“Biz yedik, Allah artırsın, sofrayı Özlem kaldırsın!” dediğimde gülümsemenin dozu biraz daha artmıştı, hani karesi demiştim, bu kez küpü kadar şeklinde süsleyeyim sözümü.

Kahvelerimizi beklerken, Özgür benim için reklâmlara başladı;

“Bu genç arkadaş öyle bir kahve falına bakıyor ki, inanamazsın Özlem. Söylediklerinin hemen hepsi gerçek ve aynen dediği gibi şekillendi. Hani istersen, senin için de bir şeyler…”

“Uydursun, demek istiyorsun!”

“Ne çıkarsa bahtına, neyse halim, çıksın falım cinsinden bir şeyler işte.”

Kahvesini içmek nasip olmadı Özgür’e. Alaydan gelen nöbetçi astsubaylardan biri, bir olay için kendisini almaya geldiklerini söylemişlerdi…

“Sizler kahvelerinizi için, Özlem istersen falına baktırabilirsin. Devrim, şu arabamın anahtarı…

Araba çıkışta, sağ taraftaki çınarın altında. Sana zahmet olacak, ama Özlem’i eve bırakırsan memnun olurum. Ben ciple eve gidip üstümü değiştireyim ve gideyim. Bakalım alaydaki olay ne imiş?”

“Ben de geleydim?”

“Emaneti evine teslim et, sonra ne istersen onu yap, rica edeyim!”

Kahveler zehir olmuştu sanki. Gene de açıklama gereğini hissettim;

“Bakın Özlem Hanım! Ağabeyinize de söylediğim gibi, telve şekillerine göre aklıma ne gelirse uyduruyorum. Şimdi sizin fincanınızda kocaman bir tokmak, ya da topuz gibi bir şey, yanında da üç nokta görüyorum. İyiye yorumlamam gerek!..

Benim yöremde gelinler ata bindirilip davulla verilir damada, sanırım gördüğüm böyle bir şey olsa gerek, demek ki gelin olacaksınız. Üç nokta da, ‘Üç vakte kadar durumunuz gerçekleşecek!’ anlamında olsa gerek! Başka da bir şey yok…”

“Hani davul tokmağını ve üç vakti anladım da, o topuz gibi şey ne anlama geliyor, peki?”

“Şey! Hım! Yani başınıza ummadığınız güzel bir şey gelecek, yani yaşayacaksınız anlamında!”

“Kekeliyorsunuz, kötü bir şey demek istiyorsunuz, ama uyduramıyorsunuz!”

“Uyduruyorum tabii ki. Bakarsınız gökten halka yağar belâ olarak, biri bile başınızdan geçmez de, bazen adı ‘Kısmet’ olan tek halka düşer, o da nasibinizdir, tam başınıza isabet eder, başınızdan geçer. Hem parantez açıp söylemiştim, ‘Uyduruyorum!’ diye…”

“Oh! Son sözünüzle rahatladım bayağı!”

“Memnun oldum, başka fal olaylarım uygun görürseniz başka zamana inşallah, desem?”

Cevap vermeden yerinden doğruldu, anlamıştım; “Zekiyim!” dedim ya!

Kalktık, Özgür Ağabeyin arabasına kadar sessizce gittik, arkalı-önlü. Hani bir ara demiştim ya; “Centilmenim!” diye. Doğal olarak bu karakterim nedeniyle, çekincesi olabileceğini düşünerek arka sağ kapıyı açıp “Buyur!” ettim, resmen değil, içtenlikle.

Durakladı, yanıma yakıştıramadığımı düşünmüş olsa gerek ki, ön sağ kapı yanında durdu. Ön kapıyı açtım bu kez “Buyur!” diyerek, anlık bile tereddüdü olmaksızın bindi, kapısını örtmemi bekleyerek.

İnsanlar, yani daha doğrusu benim gibiler münasebetsizliklerinde sınır tanımıyorlardı, yaşanan zamanın çok uzun bir süre olduğu zannıyla.

“Başlangıçta unuttuğumu tekrarlamama izin verir misiniz?”

Gerçek şu ki benden daha zekiydi, ağabeyine çekmiş olmalıydı, hemen anladı demek istediğimi;

“Ne alâkası var bunun şimdi, size emanet etmekle yanlış yapmış demek ki ağabeyim. Hakkınızın sınırlarını zorlamasanız, ‘Haddinizi bilin!’ demek isterim!”

“Bak Özlem...

Affedersiniz Özlem Hanım. Özgür Ağabey; ‘Dünyası; eşini yitirdiğinden beri karanlık, suratı asık, gülmüyor!’ demişti. Şaşkınlığımla tebessüm etmenize sebep olduğum için, aklımda kalan o sözler nedeniyle cesaretle o gülümsemenize, tebessümünüze şımararak tekrar sebep olayım istedim...

Yitirdiğiniz eşinizi çok sevmiş, çok beklemiş olabilirsiniz. Ama her canlı ölümü tadacaktır(8) ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra(8) ama mutlaka. Ölenle ölmeyin, yaşam devam ediyor, yaşama bağlanın, atın karaları üstünüzden. Özgür Ağabey kadar bilgili değilim, ama bunlar ufacık önerilerim...

Neden bu girişi yaptığım hemen aklıma geldi, bana söylenenler için hakkımı aramalıydım.

“Esas söylemem gerekir ki, haklarımı da, Mevlânâ gibi haddimi de bilirim(9). Sitemle elinizi uzatmamak ve ağır sözler söylemek yerine meselâ; ‘Beni dünyamla baş başa bırakın, ayrı dünyalardayız, yakınlık duymuyorum!’ ya da ne bileyim farklı başka şeyler söyleseydiniz, ne ben hüzünlenirdim, ne de siz böyle sinirli, belki de mahcup ve düşünceli olurdunuz, gibime gelir…

Her neyse size; Pollyanna(10) olun!' diyemem, ama size yakıştığını söyleyeceğim gülümsemeniz; yüzünüzden asla eksik olmasın, dünyanız aydınlansın ve aydınlık kalsın. İzninizle Özgür Teğmenimin bana ihtiyacı olabilir, ona yetişmeliyim!”

Ondan etkilenmiş olduğumu kendime itiraf etmeme rağmen, onu evine bıraktığımda suskunluğunu bozmasını beklemeksizin Özgür’ün arabası ile geniş bir “U” çizerek, evime uğrayıp garnizon kıyafetimi giyip alaya yöneldim.

Aklıma gelmişken söylemem yararlı olacak, uydurarak söylediklerim tutunca Özgür Ağabey benim bir aylık ev kiramı ev sahibime ödemişti.

Özgür’ün, Nöbetçi Amiri Üsteğmen, sinirli ve somurtkan bir durumda Nöbetçi Subayı Asteğmen, mahcup, tedirgin bir çavuş ve ağzı-burnu Çarşamba pazarına(3) dönmüş bir er vardı odasında.

Nöbetçi Subay üzgün, Nöbetçi Âmiri olan Üsteğmenin yüzü asık, bir bakıma bin parça gibiydi.

“Teğmenim karar aşamasındayız, ben sonra size uğrarım!” dedi Özgür Ağabey.

Uğradı, ama olayla ilgili tek kelime etmedi. Nöbetçi Amirden izin aldım;

“Komutanım olayı bilmiyorum, ama genç asteğmenimin morali bozuk gibi, yerine emredersiniz nöbetine ben devam edeyim!”

Kol kırılır, yen içinde kalırdı. Özgür Teğmenim davranışımı anlayamamış gibiydi. Tek kelimelik “Hayırdır?” sorusunu aynı kelime ile omuz silkerek, sessizce cevapladım, mimik farkı ve ses tonumla; “Hayırdır!”

Uzun bir süre ağzımı açmadım, kendimce çok nedenlerden dolayı. Kendim kendimle dertleşiyor, içimden geçenleri aldığım bir bloknota döşemeye çalışıyordum, özellikle gönül dünyam olarak, etkilendiğime sanki günlerden bir gün ulaştıracakmışım gibi.

Eee! Bunun için tarih sırasıyla sayfalara değil, bir defter sayfasına sıralamak daha doğru değil miydi?

Özgür’ün de yoğun işleri olsa gerekti bu arada! Bu nedenle de uğrayamamış olabilirdi. Herhalde Özlem, elini tutma isteğimden bahsetmemiş olsa gerekti, o kadar boşboğaz(1), düşük çeneli(3) olmadığı inancını yaşıyordum.

Ancak belki de kuşlar içli-dışlı olarak bir kısım haberleri ilk ağızdan, dertleşme babında Özgür Ağabeye ulaştırmış olabilirdi. Gerçekten benim de şaşkın bir ördekten(11) farkım yoktu.

Ben, sabah-öğle-akşam-gece monoton bir yaşama dönmüştüm, ele verir talkını, kendi yutar salkımı(12) örneği. Özlem'e önerilerde bulunmuştum, şimdi ben onun için yaşama küskünlüğümü defterin sayfalarına içimden geldiğince donatarak yaşamaya çalışıyordum, öncelerime göre yakınımdaki güzelin, beni çoktan çok etkilediğini düşünerek, ama o hem uzaktı, hatta çok uzaktı, hem de çok uzak bir ihtimaldi yaşamım için.

Özgür’le tamamen uzak değildik gerçekten. Bir ara ortalıklardan kaybolmasını göz ardı edersem(2), serviste, tabldotta, nöbet devir-teslimlerinde, törenlerde, merhabalaşıyorduk, anlayamadığım şey, bir sır küpü(3) gibi, ağzının kulaklarına ulaşan(2) mutluluğu idi.

Hani bazı insanlar; “Jeton geç düştü!” derler, bilmeleri gerektiği halde, bilip de hatırlamaları geciktiğinde. Evet, jeton geç düşmüştü, ben hayal dünyamda ve satırlarımla, dizelerimle yaşantımla bağlantımı kesmişken.

Telâşla odasına girdim, aklıma gelenle;

“Yoksa...” dediğimde üç üniversite mezunu zeki adam, araya girip anında cevapladı;

“Ha şunu bileydin! Sağır sultan bile duydu(13), senden tık yok...

Bir oğlum oldu. Artık, kardeş mi, yeğen mi, ne dersen?”

“Gözün aydın ağabeyim, haberim olmadı, peki ben neredeydim?”

“Belki 24 saatlik nöbetinin ertesi dinleniyor olabilirdin!”

“Eee! Benim de kutlamam gerek…”

“Öyle boş, boş olmaz! Hani söylemiştim ya mantı, karnıyarık diye, hangisini tercih edersen bizimkiler onu yaparlar, o zaman gelirsin. Çekinme, bebeği senden kıskanmam, hatunumla konuştuk, nazar değdirmemek(2), ‘Elemterefiş!(14)’ deyip tahtaya üç defa vurmak şartıyla bebeğimize bedava olarak bakabilirsin!”

“Tekrar gözünüz aydın, Allah analı-babalı büyütsün, Devrim amcası en kısa zaman içinde, onu görmeye gelecek, sen kulağına fısılda, beklesin! ‘Kulağına fısılda!’ deyince aklıma geldi, ismini koydunuz mu? Hoca mı çağırdınız? Adını koymadıysanız, din konusunda biraz mürekkep yalamışlığım var, Kur’an Kursundan. Adını koyarken kulağa ezan okumak,(15) kamet getirmek(15) sünnet âdetidir. ”

“Adı Özdem. Ablasının Özgen ismine uygun olsun diye. Ama dediğini yapmadık. Özgen zaten yurt dışındayken doğmuştu. Halası fedakârlık edip okumayı bıraktı, kaydını bir süreliğine dondurup karıma yardımcı oldu. Kızım ele gelince de tekrar okumaya başladı, tam okulunu bitirmek üzereyken, bitirmeye çeyrek kala istediler, nedense rahmetli annem-babam uygun gördüler, karşının isteğini…

O genç kocası ölerek kendini terk edince yaşama küstü, karanlığı rehber edindi kendine, aydınlanmaya da niyeti hiç yok gibi Bir bakıma daha önce söylediklerimin tekrarı gibi oldu, ama boş ver! Haydi, söyle şimdi, ne yapsın bizimkiler? Tatlı senden, unutma!”

“İçlerinden ne geliyorsa...”

“Anlaştık, yarın akşam beraber...”

“Ciddi misin teğmenim? Yarın benim, ertesi gün de sizin nöbetiniz var, en iyisi siz bir sefer tasına koydurun, hem ben de sizi rahatsız etmemiş olayım...”

Bu sözümde onunla tekrar karşılaşırsam, sitemli, karanlık yüzle karşılaşmamın tereddüdü mü vardı, yoksa işkence çekeceğimin korkusu mu, bilmemin mümkün olamayacağı.

“O dediğin olmaz, ağzımı dolduracak çok söz var, ama söyleyince senin gibi hassas birini inciteceğimden, gücendireceğimden çekinirim. Hafta sonlarının dibine kıran mı girdi? Hafta sonunda bizdesin. Tamam mı?”

“Peki!”

Emir demiri keserdi, benden sonraki tertip, ben onun üstü sayılmama rağmen o benim...

Tamamlamaya çalışmakta zorlandığım cümleye göre kısaca “Ağabeyimdi” deyip sözümü bağlayıp geçiştirivereyim düşüncemi. “Kalbime hükmedenin ağabeyi” demem, gerekli değildi, içimden geçirerek bile!

Hafta sonuna hazırlanmam zor olmadı. Özel olarak baklava yaptırdım. Özgen için tanınmış bir marka dolmakalem, Özdem için bir tam altın, annesi için de örtünmesini dilediğim için değil, başka bir şey akıl edemediğim için bir başörtüsü aldım.

En kritik hediye refüze edilme(2) ihtimalini göz ardı edemediğim Özlem’in hediyesi idi. Karar veremedim. Resimden, boyadan, kaliteden, tuvalden(1), sehpadan, hani kısaca resimle ilgili malzemelerden anlasaydım, bir şeyler alırdım, ama yok, tın tın yapılıydı(3) beynim bu konuda...

Değiştirme kuponlu bir-iki giyecek alsam...

“Daha dün bir, bugün iki, bu ne samimiyet!” dese, iyot gibi açıkta kalırdım(16). En iyisi düşüncelerimi topladığım, yarısı ancak yazılmış defteri...

Nasıl verirdim ki? O halde mantığımın el verdiği kadarıyla, içtenlik döşeneceğim bir mektup ve bunu ona hediye etmeyi düşündüğüm çikolata kutusunun ambalajı içine saklamaktı. Arkamdan küfürle gıybet(17) edecek olsa da umurumda olmayacaktı.

Tek umutsuzluğum çikolata kutusunu ailesinin huzurunda açıp da ikram etmeye kalkışmasıydı. O halde bulduğum ilk imkânla “Kutunun altına bak!” demeyi fısıltıyla da olsa becerebilmeliydim.

Ya kabul etmeyip, okumadan, zarfı da, çikolata kutusunu da, en ağır, küfre yakın takdir cümleleriyle başımda paralasa, hem de ailesinin huzurunda...

Ne yapardım ben? Bakamazdım Özgür’ün yüzüne bir daha. Onu da, Özlem’i de ve farklı olarak kendimi de yitirirdim, yaşamım basitleşir, manasızlaşır göçmeye can atardım.

Kapıda Özlem karşıladı beni, içtenlikle gibi.

“Hoş geldin! Özür dilerim!”

Hem “Sen” hem de “Özür dilerim!” İçimden geçen anlamaktı, ama anlayamamıştım.

“Ne alâkası var!” anlamında başımı sallamakla, eğmek arasındayken, gözlerime neden dikkatle baktığının sebebini de anlayamayacak kadar IQ’sundan(1) emin olmayan muhteşem bir geri zekâlı idim.

Elimdekileri alıp etajerin üzerine koyarken;

“İstersen ceketini çıkar, rahat edersin!” dedi, yine “Sen” olarak. Terlik uzatırken gülümsüyordu, ya da ben öyle zannettim.

Yemeğe sessizlikle başladık, doğal olarak Özdem hariç. Kadınların muamma olduklarını okumuş muydum, biri mi anlatmıştı yoksa aklımda kalan. Dünlerde fırça, bugün “Sen” dolu muhabbet! Anlamakta zorlanıyordum.

Ben fısıldamaya vakit bulamadan Özgür fısıldamakla, sesli düşünmek arasında kulağıma eğilir bir tavırla;

“Olayın olduğu gece, yani görev için yemekten apar-topar ayrıldığımda(2), bu kıza nasıl bir kahve falı baktın ki, o günden sonra yüzü aydınlanmaya başladı, gülümsemeye geri döndü!”

“Kahve falına bakamadım! Sadece ‘Elini elimde unutabilir miyim?’ dedim, ‘fırçayı yedim!(2)’ diyemezdim, demedim de. Kurtuluşum; hediye dağıtma moduna geçişimle gerçekleşti.

“Önce küçük abi! Sağlıklı bir ömür geçirmesi, dileğiyle…” deyip kundağına altını ilikledim.

“Annesine ve halasına ne alacağımı bilemedim. Asla ‘Örtünün(18)!’ amaçlı değil, cehaletime verin, ilk kez görüşüyoruz, ama size başörtüsü aldım. Özlem Hanıma çikolata ve Özgen yarınımıza dolmakalem seti ile yine bir kutu çikolata aldım. Seni de unutmadım Özgür Ağabey. Tatlı yanında, bakıyordum ki; bazen yazıp-çizerken dalıyor servise ancak yetişiyorsun…

Bazen servisi kaçırıp evden alaya kendi arabanla geliyorsun. Anladığım kadarıyla kol saati kullanmayı sevmiyorsun. Biri evine, diğeri alaydaki odana asman için iki adet duvar saati aldım. Pilleri yanlarında. Alaydaki saati teskere aldığında ne yapacağını sen düşünürsün artık!”

Çikolatalarda yanlışlık olmaması için ayrı şekilde ambalaj yaptırmıştım, pastane görevlisinin mektup konusunda sır saklayacağına emin olarak ve her ihtimale karşı Özlem’in kutusuna ufak bir etiket yapıştırılmasını sağlamıştım.

Özlem’in tavrı gerçekten değişikti, gülümsüyor ve adeta lâf sokuşturuyordu(2);

“Tatlılardan sonra kahve içeceğiz! Ablam lohusa, Özdem içmesin, bu yaşta bıyıkları olmaz. Özgen’in kara kız, Arap Kızı olmak istemeyeceğine eminim. O halde üç kahve, iki fal, istenirse üç fal için ilgili kişi hazır olur artık!”

“Bak unuttum söylemeyi, çatılı tüfekler ve karabulut da olaydaki disiplin olayında gerçekleşti. Bu seferki kahve falında da müneccimliğini bekleyeceğim!”

“Ben de…”

“Sahi, ne oldu o disiplin soruşturması abi?”

“Devlet sırlarını evde konuşmamak gibi güzel bir huyum vardır, bilmem daha önce söylemiş miydim?”

Oysa ben disiplin olayının daha önce örneğini verdiğim kaşar peynir olayı gibi gerçekleştiğini ağzından cımbızla sökerek(2) de olsa alıp öğrenmiştim, nöbetini devraldığım Nöbetçi Subaydan.

Er izine çıkmış, çavuş ısmarlamış, dönüşünde bedelini Nöbetçi Subayın ödediği ortalıktaki kaşar peynir tekerini erat, sabah kahvaltısında paylaşmış, izinden dönen çavuş, siparişini karşılamayan eri palaskayla döverken Nöbetçi Subay olayı görmüş, engellemeye çalışırken de silâhını çekmiş. Gariban er akıllıca;

“Dur komutanım, benim yüzümden hayatını karartma(2), bunu ‘Teğmen vurmuş!’ demezler, ‘Şehit!’ derler, saklanıyorum, özür dileyerek ‘Ciğeri beş para etmeyen bir sülük(3)’ o. İsterseniz diğer tertiplerime de sorun!” demiş.

Olayı anlamıştım, ancak Disiplin Subayı(!) da, Nöbetçi Amiri de saklamak gereğini hissetmişlerdi gerçeği.

Düşünürken düşünüyordum Özlem’in dediklerini. Aslında uydurma sözler olsa da; “Sakız çiğneyen erkeklerin bıyıkları ters biterdi!” ki nice kocaman, sıfat yakıştıramadığım adamlar vardı ki, hiçbirinin bıyıkları eğri-büğrü değildi, beyaz bıyıklılar dâhil.

“Arap Kızı” ise yağmur yağarken camdan bakanlar için söylenirdi ki, o zaman da yağmuru kısıtlı Afrika ülkelerindeki kızların hepsinin yağmur yağarken camlardan baktıkları düşünülebilirdi.

Sıkı bir şekilde takip etmeme rağmen yaşamımın hemen hemen ilk 8-10 yılında ülkemde böyle bir şeyle karşılaşmamıştım!!!

“Kahve yanında çikolata da ikram edecekseniz o zaman fallarınıza bakarım!”

“Hem getir, hem de iste, oldu mu ya!”

“Bu sözü söyleyeceğinizi bildiğim için, eğer erimediyse ceketimin yan sağ cebinde paket çikolata var. Onu açalım. Eriyip, biraz da olsa gevşediyse, o zaman buzdolabına koyalım biraz, sanırım kendine gelir!”

“Ben getiririm!” diyerek Özlem de havalandı benimle. Portmantoda o şahane ana ulaştı dilim, korkuyla, çekinceyle de olsa.

“Çikolata kutusunun altına bak!”

Ben cebimdeki çikolatayı ona verirken gözlerinde; “Böyle bir şey beklemediğinin” görüntüsünü yaşadım gibime geldi ve içimden “Eyvah! Ki eyvah!” demek geçti. Bunalmaya başlamıştım, kovulacaktım, hele ki kendi çikolata kutusunu alıp da kendi odası olduğuna inandığım odaya yöneldiğini görünce.

Kulaklarım hassas olmak mecburiyetindeydi, yırtılan ambalaj sesi, bir şekerlik olduğunu tahmin ettiğim bir şeye yerleştirilen çikolataların bir kısmının sesi...

Saniyelerle hesaplanacak ıssız, derin bir süre sonra da Özlem’in gülümsemeyle ve sol göğsünün üstündeki şişkinlikle tekrar salona gelişi değil, onun arkasından salondan ne zaman ayrılıp belki de kendi odasına gitmiş olan Özgen’in onu takip edişi dikkatimi çekmişti.

“Ben kahveleri yapmaya gidiyorum!”

“Ben de sofrayı toplamaya yardım edeyim hala!”

“Fena olmaz! Hatta elini sıcak sudan, soğuk suya sokmayan ağabeyim de yardım etsin sana. Misafirimize angarya yüklemek olmaz!” Mutfak kapısından başını uzattı Özlem;

“Kahveyi nasıl içerdin Devrim?”

Gene “Sen” ve üstelik ismimle destekli bir “Sen!” Bunun Özgen’in dikkatinden kaçmayacağının farkında olmasa gerekti. Benim Özlem’den farkım mı vardı ki sanki?

“Şekerli, ama şeker yerine tuz atmamaya dikkat ederseniz memnun olurum!”

Bu kez fark edilmemek çabasını yaşıyordu, ya da ben aklımdan geçeni uyduruyordum, kahve falından önce;

“Ben de bir kez daha elimi elinde unutursan sevineceğim!”

Beynimdeki şifreleşmenin(2) özü idi bu, bence...

Mutfağa yöneldi yeniden, sanırım hayalimde aynı düşünceler devam ediyor gibi olunca; “şakımayla(2)” demek geçiyordu içimden. Şarkı söylemesi kulağıma ulaşıyordu sanki. Korku, kâbus(1), endişeyle gelişimin şu anında hayalimde canlandırıyor olsam da ben de şakımak istiyordum, sesim güzel olmasa da, içimden…

Şımarma vaktim gelmişti;

“Özgür Ağabey! Kızlar doğum ve onun gereklilikleri, telâşı nedeniyle uzun zamandır gezmeye çıkmamış olsalar gerek. İzin ve arabanı verirsen, onları şöyle bir gezdireyim, hava alsınlar. Özgen stresini atar, Özlem Hanım yaşadıklarından uzaklaşmayı deneyip gülümsemesini gülmek olarak şekillendirir belki. İsterdim ki sen dolaştır çocukları, ama daha kırkı çıkmamış bir bebekle annesini yalnız bırakmamanız gerektiğini düşünüyorum!”

İçten pazarlıklıydım, bir pundunu bulup(2) neredeyse son sayfalarına ulaştığım bloknotu Özlem’e ulaştırmak arzusundaydım.

“O halde kızlar kalsınlar, sen beni gezdir!”

“Israrcı değilim, tabii ki olur. Stres yaşayana, hüznünü yok edemeyene destek olayım istemiştim. Gene de sen bilirsin ağabey. Düşünmek için sabaha kadar vaktiniz var. Saat kaçta burda olayım!”

“Saat ona beş kala iyi olur, sanırım!”

Beş kala servislerini kesinlikle öğrenmiştim!

“Anlaşılmıştır!”

“O zaman bu akşamdan arabayı al, yarın onunla sıkıntı çekmeden gelmiş olursun. Yalnız plânlarını kendine göre yap!”

“Ağabey, o benim harcım değil(3), kızlar, ya da siz, hanginiz gelecek olursanız ben size uyarım! Bu gecelik Allahaısmarladık!”

Ertesi gün için şüpheli ve endişeliydim. Bloknotu sevdiğime şu veya bu şekilde ulaştırırdım, eklentileriyle sayfalarını tamamlayarak. Ama “Ya! Ya da!” ikilemi ile yüklü Özgür Ağabey mi, onlar mı, yoksa belki de sadece içimden geçirdiğim gibi o mu gelecekti?

Her ne kadar Özlem’in yaşamını mutluluk olarak gözlemlemiş olsam da; mektubum başıma mı çalınacaktı, yoksa memnuniyet cümleleri mi dökülecekti dudaklarından gülümsemeyle?

Eğer beraber gelirlerse Özgen’in tavrı ne ve nasıl olacaktı? Gönlümden geçeni gerçekleştirmek istesem bu imkânı nasıl bulacaktım? Allah büyük, sığınacaktım, bu sığınış için kalbime egemen olanın da desteğini bekleyerek, isteyerek...

Kapıyı belirlenen saatin beş dakika öncesinde çaldığımda, Özlem’in ve Özgen’in hazır olduklarını görmekten dolayı memnundum, bir köşede Özgür ağabeyi küskün ve somurtkan bir şekilde görmeme rağmen.

İçimden geçen demokratik bir referandumda(1) onun oy kaybına, belki de, muhtemelen kuvvetle bilinen ki hezimete uğramış olmasıydı!

Beraberce merdivenleri inerken Özgen, sanki bir şeyleri unutmuşçasına geri döndü, benim için de fırsat bu fırsattı, yüklü bloknotu vermem için. Ancak Özlem benden önce dillendi, veremedim;

“Yaşamımda edebiyat konusunda, sadece öğretmenlerimi ve ağabeyimi bilirdim, güzel sözler söyleyen, yazan, dizeler sıralayanlar olarak…

Çikolata kutusu altından yaşamımda bir üçüncüsü daha oldu, beni karanlık dünyamdan çıkartıp, aydınlığa yönlendirmeye çalışan. Üstelik elimi elinde unutan, belki de bu unutkanlığını devam ettirme arzusunda olan...

“O günden beri özlemim bu unutkanlık, ama ömür boyu o eli elimde tutmak, sıcaklığını hiç yitirmemek dileğindeyim.”

“Ne anlama geldiğini bilmeden mi, bilmeyerek mi konuştuğunun tereddüdü içindeyim. Ama beni hiç tanımadığını da söylemek, ‘Bu acele neden?’ diye sormak zorundayım!”

Bir şeyler unuttuğunu sanıp geri dönen Özgen, bu can alıcı soruyu cevaplamama imkân bırakmamıştı. Ama en uygun zamanı ayrıştırıp içinde sadece o olan bloknotu verecek ve dileğimi ilânı aşk, ya da hatta bile “Evlilik Teklifi” gibi anlatmaya çalışacaktım ona.

Yakınlarımızdaki, HES(19) kurbanı olmamış ya da doğallığını yitirecek herhangi bir kazma darbesi yememiş bir dereciğin kenarını sahiplenmiş bir kır kahvesinde bulduk kendimizi, belki de Özgen yönlendirmiş olabilirdi bizi, biz farkında olmaksızın, “Peh! Peh!(3)”ler eşliğinde aşırı boyutta olduğunun farkına varamadığım yalakalıklarımla...

Özgen; defterini, kitabını masa üstüne bırakıp fenni olarak yetiştirilen alabalıkları ziyarete gitmişti. Mikrofonu hemen kapmam ve içimden geçenleri bir cevahir gibi sıralamam gerektiğine inanıyordum;

“Bak güzel kız! Önce sorunu cevaplamaya çalışayım, inancımın yettiğince. Çok güzelsin, tüm benliğime hükmettin, bir bakışta, bir kravat düzeltişinde gülümserken. Bu hükmün ömür boyu devam etsin istiyorum, eğer sen de beni dilersen. Seninle karşılaştığım ilk ana kadar boş ve boşa geçmiş yaşadığımı sandığım süreyi bitirmek amacım. Tekrar ediyorum, uzat elini şimdi, tekrar tanışalım ve bu bütün bir ömür sürsün!”

Uzattı elini, dudaklarından gelecek için sihirli kelimeler dökülürken;

“Ellerimi, ellerin içinde hep unutman, tutman, ayırmaman dileği ile(20)…”

“Ben çoktan unuttum kendimi, şu an temelli senin oldum, ömür boyu...”

“Önce ‘Günler, haftalar, aylar boyu…(21) de, sonrası için de ağabeyim, yengem, Özgen, hatta Özdem düşüncelerine katkıda bulunsunlar isterim!”

“O günlere kadar ellerim böğrümde hep seni özleyeceğim, öyle mi?”

“Uygun değil mi genç adam? Neden daha önce yaşamıma girmediğin, neden beni sevmediğin için kendin kendini sorgula. Ben başımdan her ne şekilde olursa olsun bir evlilik geçmesine rağmen başlangıçtan beri ilk kez hissettiğim duyguları yaşıyorum...”

“Bu duygular içinde sonsuz bir sevgi var mı?”

“Şüphen varsa bırak elimi!”

“Seviyorum seni, sanırım dünyanın en asil duygusu bu…” dediğimde bloknotumu uzatıp “Sende kalsın!” demek zahmet olmamıştı bana!

Özgen yanımıza gelip kendi düşüncesi ile ilgili bilgileri serdi masamıza;

“Bir daha kimse bana balık yeme konusunda ısrarcı olmasın!”

“Tamam, ama annenin ve bebeğin ve dahi senin de B ve D vitaminlerine, Omega 3 yağ asitlerine, fosfor, kalsiyum, iyot ve benzeri elementlere ihtiyaçları var. Belki babanla, halan da ister. İstersen bu balık yememe dileğini bir süreliğine ertele, sana da bir adet alayım, beraberce; ‘Afiyet olsun!’ diyeyim.”

“Sen de bize katılırsan, bir süreliğine erteleyebilirim belki!”

“Benim canıma minnet, ama bakalım halan dâhil, hepiniz kabullenecek misiniz?”

“Ederiz, ederiz, merakın olmasın dedikten sonra haince, meraklı, çekingenlik yaşamaksızın, bildiklerini hissettirmek istercesine;

“Eee gençler...”'

Durakladı, heyecanlanmamızı bekler gibi ve devam etti;

“Bana söylemek, ya da benimle paylaşmak istediğiniz bir şeyler var mı?”

Tekrar hainliğini devam ettirerek;

“Bildiklerime ek olarak...”

“Anlamadım güzel kız, ne gibi?”

“Yapma Allah aşkına Devrim Ağabey! Gözlerinizdeki yakamozları, çikolata kutularındaki iletişimi, en ufak fırsatta gülümsemeyen halamın yüzünün tebessümünü ben hatta ailem nasıl bilmeyiz ki?..

Yaşamımda ilk kez bir bloknot şeklinde belki de bir aşk mektubu gördüm sanki. Yaşadıklarınız mı, hissettikleriniz mi, yoksa bilinmesini istediklerinizi mi yazdınız? Belki şiirler de vardır içinde, kim bilir, saklamayın!

Ayrıca, görmeden, model olarak poz vermeden, halamın odasındaki kibrit çöpleriyle bedeninizin şekillendirildiği, yüzünüzün ve gözlerinizin aynen şekillendiği resminizin anlamını nasıl çözemem ki?”

Durdu, belki de söylemek isteyip de unuttuklarını gözden geçirip sırasıyla söylemek için;

“Ayrıca ısrarla babamdan; ‘Kızları gezdirmek için’ diyerek arabasını istemeniz de ayrı bir muamma. Yani bir bakıma ‘Özgen de gelsin, nöbetçi başçavuşu gibi başımızda dursun!’ der gibi. Eee! Bu durumda benim de balıklarla sohbet etmem mecburiyetti, bensizlikten yararlanıp bir an önce birbirinize söylemek istediklerinizi söylemeniz için.”

Dinlenir gibi yapmasa olmazdı sanki ancak cevap vermemize de imkân bırakmaksızın;

“Üstelik benim arkamda da gözlerimin olduğunu unutmuşsunuz! Halamın yüzünü göremiyordum, ama sizin el eleyken mutluluğunuzu hissetmek, görmek için balıklara türkü söylemek mecburiyetim de yoktu.

Gencim, belki bir şeyleri, hatta çok şeyler, bilemeyebilirim, ama sizi ve hissettiklerinizi anlıyor, biliyorum. Bu arada unutmadan eklemem gerek ki, fark etmedim, ama öpüşmüş de olabilirsiniz ki, bence sakıncası yok...”

“Anlaşıldı, bilgiç teyze! O son söylediğin konuda dur istersen, yanıldığını söylemek durumundayım. Aslında sözlerinin de tehdit mi, destek mi, köstek mi, şantaj mı olduğunu anlayamadım.”

“Bence buna şimdilik rica diyeyim. İşin-gücün neredeyse, ya da halamla evlenip nerede yaşayacaksanız, ben oradaki üniversiteleri tercih edip sizinle, belki de kısmetim çıkıncaya(2) kadar beraber olacağım. Bunun için de acele etmeniz gerektiğini söylememe bilmem gerek var mı? Ayrıca bebeğiniz olursa, ona da gücümün yettiği kadar bakmaya söz veriyorum.”

“Güzel düşünceler, ‘Acele edin!’ de dedin. O zaman söyle bakalım bilen küçük kız ne kadar düşünme hakkım, yani hakkımız var?”

“Düşünmeyin, hemen konuşup karar verin. Yoksa ben asla sorumluluk kabul etmiyorum. Şimdi ben balıkların kiremitte pişmesini sağlamak, sofrayı ve salatayı hazırlaması için babama telefon etmeye gidiyorum. ‘Darısı başıma!’ diyeceğim bu süre, sanırım elleriniz ellerinizde karar vermeniz için yeterli olacak gibime gelir!”

Süre yetmedi ama. Ne yapacağımızı değil, birbirimize anlattık birbirimizi, özünde “Aşk” dediğimiz duygularla.

Garson bir tepsiye dizdiği kiremitlerle geldiğinde biz kararsız ve beklenti içinde olan Özgen’e ne diyeceğimizi bilememenin şaşkınlığı içindeydik. Garson;

“Oldukça kavi(1) bağladık ve paketledik, bagajda da götürseniz, bir şey olmaz, bedeli şu kadar, kiremitlerin ve tepsinin depozitosu dâhil dediğinde, Özlem çantasına davrandı, elini tuttum, ateş gibiydi, belki de yanıyordu da ben farkında değildim, oysa nöbetçi başçavuşu(!) unutarak davranışı doğal bir davranıştı;

“Centilmenler dururken...

“Yani enişte adayları dururken, bir gelin adayına hesap ödemek yakışır mı hala?” Peşinden “Jık! Cık! Cik!” dişleri arasında dilini sıkıştırarak sitemini belli etti. Bu; bir bakıma istediğinin cevabının ertelenmesi gibi olmuştu.

Arabaya binerken Özgen;

“Hâlâ düşünüyor musunuz dileğimi? Bence sakıncası yok! Balıklarımızı yiyip bitirinceye kadar artı bir uzatma süresi daha veriyorum size…” dedi.

Sofraya oturduk ailece ve ben, “Özgür; ‘Balıkları ellerimizle yiyebileceğimizi’ ima etti! O halde ben ellerimi yıkayayım!” dediğimde Özgen havlu yetiştirmeye çalışırken, Özlem;

“Ben bakarım!” dedi, peşim sıra gelirken.

Ellerimi yıkayıp havluya uzandığımda, kolundan tutup öptüm, yaşamımın tek ve ilki olan sevdiğimi, geleceğimi, daha doğrusu onun da bekleyip istediğini düşünerek öpüştük, diyebilirim.

“Ne yapıyorsun, gözetmen var çevremizde her daim, her anımızı kaçırmama dileğinde, üstelik dört gözü de açık!”

“O teşvik etti, sözleri eksikli kalmasın istedim!”

Bir öksürük sesi yakınlaştı, uzaklardan. Bu; tehdit içerikli bir sunumun son basamağı olsa gerekti, bilemediğimiz, ancak hissedip, anladığımızı sandığımız.

Yemeğe başladık, abartı gibi olacak, ama balıktan henüz ikinci lokmayı ağzıma götürmek üzereyken Özgen;

“Baba!” dedi. İkinci “a” harfi uzun olarak araya sanki birkaç tane “yumuşak g” sığdırarak.

Özgür de aynı içtenlikle, “i” harfini oldukça uzun tutarak;

“Efendim!” dedi.

Araya girmeliydim;

“Konuştuklarımızı bir süreliğine aktarmayalım istersen. Hele bir üniversiteyi kazan, sözüm söz, ‘Ne dilersen dile benden!’ diyeceğim. Sen de o zamana kadar anne ve babanı bilgilendirebilirsin, istersen...”

“Bir şey anlamadık…

“Gelecekle ilgili Özgen’le bir şeyler konuştuk da...”

“Halamın Açık Öğretimi ve benim seçim yapacağım üniversite hakkında demek istedi Devrim Ağabey!”

“Sen nerden biliyorsun?”

“Halamla Devrim Ağabey parkta bol bol kahve falına baktılar da ondan…”

“Bunlar özel konular, neyse yemekten sonra kahve içerken konuşuruz.”

“Eğer kahve falı diyecekseniz, tabağı böylece bırakıp kaçarım!”

“Otur hele genç adam. Rütben büyük olabilir, ama bu evde hepinizden büyük olan benim. Ben söylerim, sen de yaparsın, önemli değil, değil mi?”

Özlem ve Özgen mutfağa yöneldiler;

“Kurtardın, teşekkürler, ama neden? Yoksa...”

“Öksürdüm ya!”

“Suçlaman eksik kalmasın istedi enişten, ben de istedim!”

“Eniştem? O halde bu işi bu akşam bitirmeli. Sizin cesaretiniz yoksa ‘Baba!’ diye başladığım sözlerin devamını getirip ben bitirme gayretini yaşayacağım. Damadı göndereyim konuşun, ben de bu arada alt yapıyı hazırlayayım(2).”

Herkesin fincanı dolu olarak ellerinde idi. Özgen kendisine öncelik verilmesini istedi,

“Neyse halim, çıksın falım!” modunda.

Kimsenin şüphesi kalmaksızın başladım uydurmaya;

“Eee! Hım!”

“Mutlaka kötü bir şeyler söyleyecek söze ve fala bu şekilde başlayınca...”

“Nereden bulup çıkartırsın ki bu sözleri? Yok öyle bir şey...

Bir büyük bina var, tepesinde bayrak, sanırım Türk Bayrağı, ama tam olarak şekillenmemiş, yabancı bir bayrak da olabilir. Bu; gideceğin üniversite olsa gerek, ancak dediğim gibi yurtiçi ihtimali yanında yurtdışı ihtimali de var…

Bu konuda bir-iki başvurun ya da çaban olsa gerek. Uzakça bir siluet yanında üç siluet daha görüyorum, üç kişi el ele tutuşmuş gibi. İlk ikisinde saçları görüyorum, ama üçüncüsünde saç yok, kabak gibi bir şey, bu diğerlerine göre biraz daha küçük yapıda, çocuk, ya da bebek olabilir…

Evet, aile olarak dört kişisiniz bu gördüklerim Özdem dâhil sizler olabilirsiniz. Ancak ben olanları değil, daha doğrusu olacaklara şartlanmış biriyim ve bunun okul dışında bugünden bir haber olamayacağı düşüncesindeyim.”

Ne diyeceğimi, ne bağlantı yapacağımı şaşırmış gibiydim, devam etmeye çalışırken;

“Bu kişiler halan ve sen ile sevgilileriniz olabilir, birinizin sevgilisinin başıkabak ve sizlerden genç. Ya da üniversite için yol gösterici birileri olabilir, öğretmen, arkadaş gibi.”

Eh, artık maksadıma ilgili uydurmalara geçebilirdim, geçtim de;

“Kuyruğu oldukça uzun bir at görüyorum, ne anlamı var, bilemiyorum, yanında bir adam ve kadın var, sanki yan yana olmaktan biraz ileri, sanki arka arkaya, ya da birbirine yapışıkmış gibi durmaktalar…

Bu hayallerinin şekilleneceği anlamında olabilir belki. Ya da anne ve babanın gelinlerinin yahut da damatlarının beklentisinde gibi…

Özlem ve Özgen mutfakta bizi konuşurlarken ben yakaladığım imkân konusunda uydurmaya devam ediyordum;

“Bu bir terfi de olabilir yer değiştirmek konusunda, ancak bir asteğmen niye ve niçin terfi etse ki? Ancak gerçeği de söylemem gerekli ki, tenzili rütbe de olabilir, hani bir hukuk mezunu gelmiştir de, disiplin subaylığından düz asteğmenliğe yatay geçiş yapmışsın gibi. Temayüllere aykırı olmakla birlikte belki paşanın yaveri bile olabilirsin, tam olarak göremiyorum.”

Saldırıya odaklanmıştım, ama gerçekleştirmem için biraz daha oluşturmam gerekenler olduğu düşüncesindeydim, uydurmaya devam ederek;

“Tren ve üç kafa… İkisi bayan uzun saçlarından fark ettiğim kadarıyla, üçüncüyü tam seçemiyorum. Belki anne ve baba kızlarını kazandığı üniversiteye götürüyor olabilirler. Nasıl derdim ki; Özgen’in yanındakiler halası ve flu görünen(2) eniştesi, yani ben diyerek.”

Bu sırada Özlem ve Özgen yanımıza gelmişlerdi, sabrım da tükenmişti;

“Ağabey! Bazı tehditler, şantajlar, ‘Baba!’ şeklinde yumuşak g harfli uzatışlar...

Böyle demeyeyim de, hissettirişler olarak düzelteyim sözlerimi, benim acele etmemin gerekliliği oldu. Bir ara; ‘Dile benden, ne dilersen!’ demiştin. Ben de kardeşiniz Özlem’i kendime eş olarak diliyorum.”

Özgür Ağabey mal bulmuş mağribi(3) gibi atıldı ortaya, daha kahve fincanları soğumadan.

“Unutmam, hıncımı alırım, demiştim, değil mi? Sana kardeşimi vermiyorum, avucunu yala!

“Şu anda sizin bana, hele ki ikimize birden kıymayacağını, kıyamayacağını biliyorum, hissediyorum değil…”

“Haklısın, kıyamam, hadi Özlem sen yönel tekrar kahve yapmaya, biz de iki lâfı uç uca eklemeye çalışalım, yere bakan, yürek yakan seni isteyen, ‘Hayır!’ deme lüksüm olmayan bu genç arkadaşla!”

“Valla mı, söz veriyor musun?”

Babasının arkasına gizlenen Özgen her iki elinin işaret parmaklarıyla git gel hareketi yaptıktan sonra yumruklarını havaya kaldırıp göğsüne doğru indirerek gol atma gibi sevincini mutluluk şeklinde paylaşır gibiydi benimle...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kahve Falı; İçilen Türk Kahvesi sonrası fincanın kapatılarak, soğuduğunda fincan içerisinde ve tabakta çıkan görüntülerin yorumlanması şeklidir. Hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, sezgileri güçlü kişilerin şekiller ile yaptığı yorumlara dayanan bir fal şeklidir.

Tuzlu Kahve; Genelde Trakya ve Marmara yörelerinde ancak Türkiye’min çok bölgelerinde uygulanan bir âdettir. Amaç; “Tuzlu kahve ikramında gelin adayının damada gönlünün olup olmadığının”, şekerli kahve ise gönlünün olduğunun” ifadesi olarak söylenmişse de aslında bu, damadın istediği kız için nelere tahammül edeceğinin, katlanacağının belirtisi, kanıtı, işareti gibi yorumlanır. Damat o kahveyi mutlaka içmelidir.

(*) Öyküdeki elinde yüzük olan ve terhis olan yedek subaya ait kahve falı yaşanmıştır.

(1) Bâbında; Konusunda, bağlamında, maksadıyla, anlamında, maksat edilen.

Boşboğaz; Dili (Ağzı) Gevşek. Sır saklayamayan, bilmeyen, tutamayan. Saklanması gereken şeyleri söyleyiveren, düşüncesizce, densizce konuşan, yerli yersiz söze karışan, çenesi düşük, geveze, sır tutmaz. Yalaka, Şakşakçı, dalkavuk, arsız, sırnaşık, geveze (Boşboğaz kolay susmaz, denir).

Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r”  harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).

Faziletli; Erdemli. İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinme, iyi huyların, davranışlarının olması. Güzel vasıflarda, insanın yaratılışındaki iyilik, iyi huy görüntüsü.

Gariban; Kimsesiz, zavallı, garip, yabancı, gurbette yaşayan.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İçtima; Toplanma, bir araya gelme. Toplantı. Birden çok kimsenin belirli bir amaç için bir araya gelmesi. Askerlerin silâhlı ve donanımlı toplantılarına denirse de, İslâm Hukukunda “Kavuşma” anlamındadır.  Dünya, ay ve güneşin bir sıraya gelmesi anlamını taşır. Ay sırtını dünyaya dönmüş ve tamamen karanlık haldedir.

Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

Kavi; Dayanıklı, güçlü, sağlam, zorlu.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Muvazzaf; Silahlı kuvvetlerde meslek olarak subay, astsubay ve erlik yapanlar. Bir görev ve hizmetle yükümlü kimse.

Muzip; Şaka yapmaktan hoşlanan, şakacı. Zarar verici, sinirlendirici, ters (domuz gibi) davranışlarda bulunma.

Müneccim; Yıldızların durumundan ve hareketlerinden anlam çıkararak falcılık yapan. Yıldız falcısı. Gökbilimci. Astronom.

Referandum; Çok önemli meselelerde halkın iradesini belirlemek amacıyla yapılan halk oylaması. (Öyküde; Aile Oylaması, uygulaması).

Saf; Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Yapısı gereği kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, kötülük düşünmeyen, temiz yürekli, bön, safdil, art niyetsiz kimse. Namazdaki sıra, dizi. Kur’an’ın 61. Suresi.

Somurtkan; Somurtak. Somurtuk. Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez. Sürekli somurtan, asık suratlı, abus.

Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

Tuval; Yağlıboya resim yapmakta kullanılan, özel olarak hazırlanmış bez, bu bez üzerine yapılmış tablo.

(2) Ağzı Kulaklarına Varmak, (Yayılmak, Ulaşmak, Kulaklarında Olmak); Ağzının kulaklarına ulaşma mutluuğu. Çok sevinmek, sevindiği her halinden belli olmak.

Ağzından cımbızla (sökmek) lâf almak; Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup bir takım gizli, yada öğrenilmek istenen bilgileri, şeyleri öğrenmek.

Altyapıyı Hazırlamak; Herhangi bir konuda olması mümkün söz, davranış veya yaşam biçimleri için hazırlıklı olma çarelerini hazır tutmak (Cinsiyeti önemsiz aşk ya da okuldan arkadaşını eve davet ettiğini söylemeden önce; “Meselâ” diyerek söze başlamak gibi).

Apar Topar Ayrılmak; Bir yeri palas pandıras terk etmek. Hazırlanmaya, ya da derlenip toparlanmaya olanak bulamadan, yaka paça, olduğu gibi kaçmak, ayrılmak.

Cevahir Uydurmak; Cevahir yumurtlamak. Cevher Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, aklından geçenleri uydurup saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Fırça Yemek (Atılmak); Azarlanmak, paylanmak, horlanmak, aşağılanmak, sitem edilmek, hakaret edilmek.

Flu Görünmek; Tam olarak belli olmamak, net olmayan görüntü, bulanıklık şeklinde görünmek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Hayatını Karartmak; Bir insanın özellikle aşk veya kaygılar, para, pul, iş, aile, mülk, miras gibi konularda karşısındakinin ummadığı davranışlarıyla kendini sükûtu hayale uğratıp bezginlik yaşatması.

Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü öfke duymak, yaşamak.

İfşa Etmemek; Gizli bir şeyi ortaya dökmekten, açığa vurmaktan, yaymaktan çekinmek, habersiz gibi davranmak, sükût etmek.

İhtisas Yapmak; Belirli bir konuda iyi anlama, bir anlaşmazlığı çözümlemek için kendisine başvurulacak kadar konuyu bilmek. Uzmanlaşmak. Duygulanmak

Kavileşmek; Pekişmek, sağlamlaşmak, güçlenmek. Dayanıklı ve güçlü duruma gelmek. (“Kavilleşmek; Anlaşmak, kararlaştırmak, sözbirliği etmek, sözleşmek, karşılıklı olarak söz vermek” ile karıştırılmamalı.)

Kısmeti (Nasibi) Çıkmak; İlerlemiş yaşında olan bir kız için kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak. Kazancı artmak. Bolluğa ermek.

Lâf Sokuşturmak (Çakıştırmak); Küfür etmeden, kibarca, nazikçe, iğneleme, yıpratma, üzme şeklinde karşıdakini rahatsız etme şekli. Bir sözü kırıcı olmak amacıyla tekrar tekrar söylemek.

Mide Fesadına Uğramak; Çok ve çeşitli yiyecekler yemek yüzünden midesi bozulmak.

Nazar Değdirmemek; Bazı insanların yapılarında, özellikle gözlerinde nazar değdirildiğine dair yanlış bir inanç vardır. O insanın kötülüğünden çekinilir ve sözüm ona bilinçsiz tedbirler alınır. Alınan bu tedbirlerin o kişiyi nazardan koruduğuna inanılır. Böylece nazar değmemiş olur!

Pundunu Bulmak (Punduna Getirmek); Bir şeyi yapmak için uygun zamanı seçmek. Tam zamanında ya da yerinde hareket etmek.

Refüze (Refüse) Edilmek (Olmak); Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek. (Başvurunun kabul edilmemesi)

Şakımak; Şarkı, şiir olarak söylemek. Neşeli, tatlı bir biçimde bir şeyleri söylemeye çalışmak. Güzel hoşa gidecek bir şekilde ötmek (ötücü kuşlar için).

Şifreleşmek; İki kişinin başkalarının yanında anlaştıkları tarzda karşılarındakilerin anlayamayacağı şekilde konuşmaları. Bunun için aralarında belirli şekilde sözleşmiş olmaları. Konuyu şifreli duruma getirmek.

(3) Ağız-Burun Çarşamba Pazarı Gibi; Yüzü, ağzı, burnu yaralı-bereli, dökük-saçık, iyi olmayan  (sopa, dayak yemek gibi) bir eylemden geçmiş tavırlı yüzün hali.

Ciğeri Beş Para Etmez Sülük; İşe yaramaz, değersiz, aşağılık, sıkıntı veren, bunaltıcı, egoist, menfaattar sülük (Sülük; Genellikle tatlı sularda yaşayan, vücudunda çok fazla miktarda sindirim kesesi bulunan, bu nedenle ağırlığının sekiz katı kadar kan emebilen, kimi kan hastalıklarında hacamat işlerinde kullanılan bir hayvan).

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Düşük Çeneli (Çenesi Düşük); Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran (Çene Düşüklüğü, Çene Çıkması, Çene Eklemi Rahatsızlığı farklı olaylardır).

Fersah Fersah; Pek çok, bol bol, kat kat anlamındadır. Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç noktada, çok ileride, çok geride bulunma durumu.

Hallah! Hallah; “Allah! Allah!” demek anlamında yöresel, ancak yanlış bir söylem.

Harcım Değil; Yapılması yürek isteyen, herkesin başarabilmesinin kolay ve mümkün olmayan bir şeyleri “Ben de yapamam!” anlamında bir söz.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

K Köpeği; Polis Köpeği, K-9 olarak ifade edilen özel olarak eğitilmiş köpek.

Karada Ölüm Yok; Bundan sonra herhangi bir sıkıntı, güç durum yok.

Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.

Lâf Ebeliği; Lâf Ebesi olma durumu. Çok konuşma, herkese lâf yetiştirme. Lâfazanlık. Dil veya söz ebeliği.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Muhacir Inadı-Boşnak İnadı; Göç eden insanların inatlarının kuvvetli olduğu söylenir. Her hicret ülke vatandaşlarının inatlarının kökenleri nedeniyle ayrı ayrı söylenmesi bu nedenledir (Öyküde Özgür; Köken olarak Bosnalı, Boşnak olduğunu söylemişti).

Peh! Peh! Bazen üç “Peh!” arka arkaya da kullanılmaktadır. “Poh! Poh!” da denilmekte. Genel olarak beğenmek, beğendirmek, şaşmak anlamında “Breh! Breh!” şeklinde de söylenirse de asıl anlamı taşkınlık derecesinde iltifat etmek, saygı göstermek, argo tabirle menfaat karşılığı yağ çekmek ve olağan durumda fark edilemeyen bir durumun herhangi bir gerçekle karşılaşıldığında karşı tarafça fark edildiğinin ifadesidir.

Sır Küpü; Birçok sır bildiği halde bunları açığa vurmayan, başkalarına söylemeyen, ketum.

Tın Tın Yapı; Bilgisiz, boş, cahil, akılsız, aptal, parasız, züğürt insan, ya da içinde bir şey olmayan boş, bomboş yapı.

Tövbeler Tövbesi; Tövbeler olsun! İşlediği bir günah, suç veya eylem, pişmanlık duyulan bir işi bir daha yapmama kararını belirtmek amacıyla, tövbenin kuvvetlendirilmesi.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

(4) Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.

(5) Sokaktan gelince eller yıkanır! Titizlik konusunda bir söylem torunlarıma ait).

(6) Gülmek sana yakışıyor; Başlangıcı  “Yan yanayken, diz dizeyken...” olan anonim bir Türk Sanat Müziği eseri.

(7) Bir tebessüm, bir gülme, bir kalem pirzolaya bedel... Sözün aslı; “Bir kahkaha, bir porsiyon pirzolaya bedel” şeklindedir.

Bir tebessüm, insana hiçbir şey kaybettirmez, vereni fakirleştirmeden alanı zengin eder. Abraham LINCOLN

(8) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.”Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra; Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra… Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(9) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(10) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna. Örneğin; ayakları olmayan birini gördüğünde Pollyanna’nın ayakları olduğuna şükretmesi…

(11) Şaşkın Ördek; Düşünceleri dağılmış ne yapacağını bilmez duruma gelip, başıyla dalacağı yere, kıçıyla dalan ördek gibi, akılsız, sersem, budala.

Şaşkın ördek, başını bırakır, kıçından dalar; Her iş, bir düşünce ile bir plân ile yapılmalıdır. Ne yaptığını iyi bilmeyen kimseler, giriştikleri işlerde akılcı yollardan ayrılırlar. TÜRK ATASÖZÜ

(12) Ele verir talkını, kendi yutar salkımı; Başkalarına verdiği öğüdü kendi tutmaz, üstelik de (hatta) tam tersini yapar…

(13) Sağır Sultan Duydu; İşitmedik kimse kalmadı, hemen hemen herkes işitti, duymayan kalmadı.

(14) Elem Tere Fiş; Genelde Kem Gözlere Şiş ekiyle söylenen; Nazar değmesin, hasetle ve kıskançlıkla düşünenler zarar vermesin anlamında söylenen batıl (hurafe) söz. Mana ağırlaştırılmak için işaret parmağının diziyle tahtaya vurulur. Tercihan üç kere…

(15) İsim Konulmasında Sünnet; Kur’an’da emredilmemiş olmakla beraber, peygamberimizin yaptığı, söylediği, Müslümanların yapıp yapmamakta serbest olduğu, ancak mazeret olmaksızın terkedilemeyen şeyler ki bunlardan biri de yeni doğan çocuğa isim konulmasında sağ kulağına ezan okunması, sol kulağına kamet getirilmesidir.

(16) İyot Gibi Açıkta Kalmak; Yapacak bir iş olmaması, sonucun belirsizliği.. Ne yapacağını bilmemek. Tek başına, desteksiz, dımdızlak ortada kalmak.  Kusuru, suçu, kabahati açığa çıkmak. Aşikâr durum. (Aslında; İyot normalde renksiz bir solüsyon olmakla birlikte, güneş ışınları ya da sıcaklıkla karşılaştığında siyahlaşır. Bu olay; “İyodun Açığa Çıkması” anlamındadır).

(17) Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayeti başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

(18) Tesettür (İslam’da Örtünmek); Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır.

(19) HES; Hidroelektrik Santralı. Elektrik enerjisi üretmek amacıyla kurulan nehir tipi tesislere verilen kısa ad. HES’ler nehir üzerine kurulan tesisler olup, barajlardan, göletlerden farklıdır.

HES [Kodu (Hayat Eve Sığar)]; Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından Koronavirüs hakkında bilgilendirmek, yönlendirmek, salgın hastalık ile ilgili yaşanabilecek riskleri en az seviyeye indirmek ve yayılmasını önlemek amacıyla geliştirilen mobil uygulama.

(20) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(21) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.