Çok iyi hatırımda iki binli yılların en başlarında olmasa da, baş taraflarındaki yıllardan biriydi. Galiba değil, kesinkes(1)

İki gündür yağan yağmur yetmiyormuş gibi, gecenin kör vaktine(2) kadar da kar yağmış, sonra da ayaza çekmişti(3) hava. Karın sıcaklığı kendini yitirmiş, hava eksi derecelere yönlenmişti.

Merkezi sistem kaloriferli sıcacık evimizde otururken, duvardaki termometreyi almış, dışarıya pencerenin önüne koymuştum, azıcık da olsa endişeyle. Çünkü termometrenin eksi derecelere tahammül edemeyip, eceline intihar gibi kendi kendine son vereceği düşüncesi hâkimdi bende.

Böylesine detaylı düşünmemin vardı bir sebebi tabii. Öğle uçaklarından biriyle sevgilisine kavuşacaktı ikizim Mücahit. Aslında o “Nişanlım” diyordu, “Kendi kendine gelin-güvey olmak(4)” gibi. Ancak öncelikle kendi söylediğine kendisi inanmıyordu ki, ben inanayım.

Uzun hikâye…

Kısacası; kızın ailesi kızlarının dizlerinin dibinden ayrılmasını istemiyordu. Oysa Mücahit ile Müyesser lise yıllarında birbiriyle tanışıp beraber olup beraber okumuşlar, liseden mezun olduktan sonra yolları ayrılmış gibi olmuş olmasına rağmen farklı illerdeki üniversite ve fakülteler onların ayrılmalarını gerekli görmemişti.

Cep telefonlarının, bilgisayarların icadının(!) lisenin başlangıç yıllarında olmamış olmasının hüznünü yaşar gibiydiler. Şimdi ise “Allah’ımıza şükürler olsun!” modunda birbirlerinin ellerinden düşürmediği, tuşlarına basmaktan yorulmadıkları cep telefonları ve bilgisayarları olmuştu.

Farklılıklar; basit bir üniversite mezunuydu ikizim Mücahit. Benim gibi okulu bitirmiş, askere gitmiş-gelmiş, artık bir şeyleri yaşama zamanının geldiğini düşünmüştü kendisi için. Bense hiç oralı değildim.

Bu arada söylemeliyim ki; Mücahit Ağabeyle benim başka kardeşimiz yoktu. Mücahit benden 10 dakika kadar daha yaşlıydı ve bu nedenle de ara sıra da olsa ağabeyliği hak ediyordu!

Aile razı değildi; Müyesser’in Mücahit’in olmasına. Çünkü pırıl pırıl(2) bir doktordu Müyesser. Mücahit’i beklemesinin, ya da Mücahit’in onu beklemesinin hiçbir önemi yoktu, ailesi için. Ailesi ne mühendislere, ne de subaylara izin vermişlerdi, karşı taraflar her türlü şartları kabul etmelerine rağmen. Ailenin tümünün düşüncelerine göre Müyesser gereklilikler sonrası mutlaka uzman bir doktorla evlenip mutlu olacaktı!

Ve sonrasında karı-koca olarak sadece kendilerine değil, tüm sülâleye, hatta komşulara bile bakacaklardı, anne-baba olarak kendilerine hak tecelli edinceye(3) kadar.

İşte ikizimi bu havada, havaalanına ben götürecektim. Uçağın bu havada kalkabileceğine inanasım olmamakla beraber, Mücahit’in de umutlarını tümden yitirmiş gibi kös-kös geri dönmesini(3) de aklımdan geçirmek istemiyordum.

Bence ve benim için tek sorun; arabayı park yerinden çıkarmaktı. Üstündeki kar yığınını silkelemek umurumda değildi, zahmet olmayacaktı bana! Asfalta çıkınca, nasıl olsa trafikteki araçlar ve Tahminen belediyenin ilgilileri, ne de olsa havaalanlarını böyyükler(1) de kullandıklarından dolayı benim kolaylıkla ilerlememi temin için gerekli hazırlıklarını bitirmiş olsalar gerekti!

Gene de belediyenin çalışkanlık alışkanlığından(!) pek umudum yoktu; karları süpürmek, ya da yollara tuz dökmek konusunda. Ama olur mu, olurdu belki, insan umut ya da hayal etmezse(5) yaşayamazdı ki?

Öncelikle bir parantez açmalıyım; Mücahit her ne kadar evlenme, yuva kurma, çoluk-çocuğa karışma konularında istekliyse de, ben o kadar serseri değildim, bir ara evlenme konusunda “Oralı olmadığım(3)” herhalde hatırlardadır. Bu nedenle ellerim de, gönlüm de boştu.

Oysa ikizim öyle miydi ya? Kesin kararlı gibiydi. Hatta öyle ki;

“Eğer Müyesser’in gönlünü yapabilirsem beraber oluruz, tecavüz anlamında. Sonrasında ailesi birbirimizin olmamıza izin verirler mutlaka!” dediğinde, beynini çatlatırcasına sormuştum;

“Peki, o ‘tecavüz’ dediğin olayı nerede gerçekleştireceksin? Bu bir...

Sevgilin razı olacak mı? Bu iki...

Etin-budun ne ki, böyle bir şeye kalkışıyorsun? Bu üç...

Dördüncüsü; tecavüzü gerçekleştirsen bile aile ‘I-ıh!’ deyip bu beraberliğe ölünceye kadar izin vermezse...”

“Yeter yahu! Bir anda kararttın dünyamı! Bir de yarım bardak suyun boş tarafına değil, dolu tarafına baksan, olmaz mı?"

“Olur! Aile razı olur sen beni nikâh şahidi yaparsın, Müyesser nikâhta ayağına basar, karın; bedeninin elverdiği kadar, 8-10 tane çocuk doğurur, mutlu olursunuz!”

“Sen kafanı bul bakalım, evde kalmış kart horoz! Dilerim ki öyle bir çaçaron(1) bir kız çıksın ki karşına, sürüm sürüm süründürsün(3) seni. Ben de o zaman karşına geçip, görüp, alay edip kafa bulacağım seninle…”

“Sen yeter ki mutlu ol, ben dilediğin her türlü kadere razı olacağım!” demiştim.

Karşılıklı konuştuk, “Götürürüm seni!” dedim.

“Hava berbat(1), ‘Götürmesen!’ diyorum, bir taksi tutarım, ya da havaalanı otobüsleriyle giderim, hayat-memat meselesi(2) çünkü…”

“Biz vedalaştık mı? ‘İyi Şanslar!’ diledim mi? Şansa ihtiyacın yok mu yoksa senin?”

“Anlaşıldı, peki kabul!”

Arkama döndüğümde Mücahit hazırdı, biner binmez de sorgulama çabasını yaşadı;

“Hayır işleyecek misin gene?”

“Bir bakıma mecburum, desem?”

“Başına belâ alacaksın bir gün, çekinmiyor musun hiç?”

“Kaderin önüne geçilmez. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(6)! Çok zaman söylediğim gibi, bu bir…

İkincisi; Acı patlıcanı kırağı çalmaz(7) ve hem kötüye bir şey olmaz(8)! Bilmem bu sözlerim sana tanıdık gibi geliyor mu?”

Gerçekten bazı şeylerin olmaması düşünülemezdi. Çok ilkel bir benzetme gibi olacak, ama meselâ bir demiryolu üzerinde durup, gelen treni görüp de; “Kaderimde yoksa tren beni çiğneme!” demek kader değil, aptallıktı sadece.

İkizimin dile getirmeye çalıştığı gibi gerçekten, belki de garip sayılacak huylarım vardı.

Arabamızı çok nadir kullanırdım, daha doğrusu kullanırdık. Genellikle otobüslerle giderdik iş yerlerimize ve otobüste aldığım biletin numarasının tek ya da çift oluşu o günkü tutumuma göre işlerimin rast ya da aksi gitmesinin belirtisi olurdu. Yürüdüğüm yollarda kaldırım çizgilerine basmamaya hem dikkat, hem de gayret ederdim.

“Kadrolu” deyip de dilenciliği yakıştıramayıp gönüllü olarak yardımcı olmaya çalıştığım birileri vardı.

Yanımızdaki ufak mescidin elektrik ve su parasını ben öderdim otomatik banka ödeme talimatı olarak ve bunu sadece mescidin hocası, yani imamı, belki de hesap-kitap işleri, gelir-giderle meşgul olan kişi bilirdi. Diyanet’in gücü yetmediğinden, ya da Allah’a, cemaate hoş görünmek arzusuyla değil, sadece Allah rızası için. Kazanıp da öte tarafa götürecek değildim ya!

Mücahit gibi bir dileğim, amacım, annemin babamın da bana ihtiyaçları yoktu. Ayrıca sigara-içki gibi herhangi bir alışkanlıklarımız, benim zırt-pırt(2) şuraya-buraya, yemeğe-tatile gitme gibi alışkanlıklarım yoktu.

Kısacası; mazbut, kendi halinde, derviş gibi(2) etliye sütlüye karışmayan, dünyaya ne için geldiği belli olmayan bir yaşamdı tükettiğim.

Hemen övünerek de olsa eklemem gerekli ki; su küçüğün, söz büyüğün derler ya hani sus küçüğün, söz büyüğün yerine, malûm ağabeyim benden büyüktü(!) ben de öyle deyip mescidin hocasına yaklaşıp fikrimi söyledim;

“Hocam! Her Cuma şu camiye, bu Kur’an Kursuna diyerek bağırıp çağırarak dileniyoruz, bir Cuma da ben; ‘Bizim mescidimiz için’ diye bağırıp çığıracağım!” dedim.

“Olmaz Diyanet’ten izin almak gerek!”

“Peki, bizim mescidimizin olağan olan ya da olmayan ihtiyaçlarını nasıl çözümlüyoruz, bunun için herhangi bir destek var mı? Yok, değil mi? O halde önerim şu; listeyi ben yapayım, başlangıcı da ben yapayım, cemaatten devamlı gelenler, gönüllerinden ne kopuyorsa, örneğin aylık beşer lira toplayalım. Plâstik, içindekilerin dışarıdan görüneceği bir de kumbara alayım…

Anahtarı sizde olsun, mutemet(1) siz olun, ya da müezzin kardeş, ya da cemaatten bir büyük abi. Cami için gerekli olan tuvalet kâğıdı, havlu kâğıt, sıvı sabun, ne bileyim koku, gülsuyu meselâ, cemaate, hatta Kur’an Kursuna gelen çocukları ödüllendirmek için gofret, çikolata falan gibi bir şeyler alalım…”

Hocanın “Hık! Mık!” gibi anlamsız yutkunmalarını göz ardı ederek(3) devam etme gereğini hissettim;

Damlaya damlaya göl olur derler, her ne kadar damlayaraktan da nice göller kurursa da bizim için birincisi önemli. Biriktirelim, hoparlörümüz yok, alalım, teknik donanım alalım, elektrik süpürgesi, eksik tabure, tespih falan artık neler gerekiyorsa, taksitle, ya da peşin parayla. Hatta Diyanet bize ödenek gönderiyor mu bilmiyorum, ama biz oraya muhtaç olmadan elektrik, su paralarımızı kendimiz ödeyelim…”

Elektrik su parasını zaten ödediğimi söylemiştim. İnce olayım istemiştim, ama cemaat ya anlamadı, ya da anlamak istedi, ama kabullendiler, netice itibariyle ayda beş lira neydi ki?

Oldum olası; cami dilenciliklerine ve kapılara gelip “Şuradan geldim, şuraya gideceğim, açım, dulum, yetimim...” sözlerine ne itibar ettim(3), ne de katıldım. Bir park kenarında firkete mendil, kalem satanlara, ya da bir enstrüman çalmaya çalışıp dilenmeyenler benim için gerçek muhtaç ve muteber(1) insanlardı.

Unutmadan söylemem gerekli ki mescit bağış listesinin ön yüzü yerine arka yüzünün en başında ben ve ikizim; ağabeyim vardık, ancak gene de isim olarak değil, birkaç yan yana soru işareti olarak ve bir yıllık aidatları peşin ödemiş olarak. Bilindiği gibi; sağ elden, sol elin haberinin olmaması(9) gerekirdi!

Bunun benzerini tatil için gittiğim, camiinin imamına da açtım. Kaldığım sürece bir müddet karşılıklı danışmaları için bekledim ve o listenin de en başına annemin ve babamın isimleri yerine yine soru işaretleri koyup, yılsonuna kadar aidatlarını tamam olarak yatırdım; dediğim gibi; veren el, alan elden daha hayırlı(9) idi ve asla birbirinden haberli olmamalıydılar!

Mücahit’in “Hayır işleyecek misin, gene?” dediği gibi, onunla birlikte oluşum dışında asla tek başıma olmazdım arabamızda. Öncelikle ve özellikle yaşlılar...

Her ne olursa olsun, gerektiğinde yolumu değiştirmem gerekse de “Eve teslim” olarak, yanlarında durup davet ederdim onları.

Ve sonra gördüğüm öğrenciler...

Tanıyıp-tanımamam, kız-oğlan, örtülü-örtüsüz, görüşlerine, konuşmalarına aldırmadığım, ancak siyasal münakaşalara başladıklarında “Lütfen”  ikazımla siyaseti yasakladığım çocuklardı onlar.

Mücahit'in cansiperane(1) bir davranış gibi söylemi bunun içindi. Ufak bir çantası vardı elinde, nihayeti gidecek, görüp dönecekti, hangisi doğru olursa, suratından sadece benim değil, herkesin, yani dünya âlemin(2) anlayacağı şekilde. Gülücükler, şen-şakrak(2) oluş aydınlığın, somurtkan(1) morluğu, karanlığının belgesi olacaktı.

İlk bölümde çaylar, kahveler, meşrubatlar şirketten, ikinci bölümde ise yanına yaklaşmama gayretinde olmalıydık. Her neyse…

Havaalanı terminaline girdim. Otobüs yeni, ya da yeniden biraz evvel gitmiş olsa gerekti, muhtemelen de yolcu sayısını tamamlamış olarak, terminalde kalıp da bekleyen insanların tavrı onu belli ediyordu.

“Havaalanına gitmek isteyen var mı?” diye seslendi Mücahit, aynı sevabı benim gibi kazanmak istercesine.

Yürüyen bavuluyla genç bir kız çekinmeksizin koşuşturdu. Güzeldi, ama bana göre bu soğuk hava için biraz çıplak gibiydi sanki.

Centilmen ikizim yerinden kalkarak seslenirken çantasını ön koltuğa bırakmıştı; “Burası benim yerim!” der gibisine.

Genç kız, belki üşümesinin tetiklemesiyle ön kapıya doğru yönelmişken çantayı görünce duraklamış ve Mücahit bavulunu bagaja yerleştirirken arka koltuğa oturmuştu.

Affedersiniz, insanın bazen hani; “Allah korudu!” diyesi gelir ya, o söz dudaklarımın ucuna kadar geldi ve; “Allah’ım çok şükür, kalbime fesatlık(1) girmemesi için şekillendirdiğin yaşam için!” demek geçti içimden, aklımı başıma devşirmem(3) gerekliliği ile. Mücahit bagaj kapağını açık tutarak şansını yeniden denemek istedi;

“Otobüs fiyatına...”

Karı-koca olduğunu tahmin ettiğim iki kişi daha yöneldi arabaya doğru tek bavulla.

Hareket ettik; “Para peşin, kırmızı meşin!” derler ya hani, karı-koca tahmin ettiklerimizden koca olan cüzdanını karıştırmaya çalışırken;

“Affedersiniz, yeni bedel ne kadardı?” diye sorunca yavaşlayarak arkama dönüp sonra dikiz aynasından yarımca;

“Kardeşimin şakatörlüğüne(1) bakmayın siz, bu araçta şimdiye kadar kimsenin parası geçmedi, sadece ‘Allah razı olsun!’ denmesi geçerli. Ha; ‘İllâ(1) param bir işe yarasın!’ diyorsanız, ne camiye, ne Kur’an Kursuna değil, çünkü onlar sorunlarını şu ya da bu şekilde gideriyorlar, siz bir hayır kurumuna, isterseniz üstüne de ekleyerek kendi adınıza verebilirsiniz! Ben size, siz bana, o hayır kurumundakiler de sizin gibi insan olan insanlara dua ederler!..

Ve iyi yolculuklar, hayır dualarım sizinle, siz de sadece dualarınızı eksik etmeyin benden, bizden…”

Hava sisli farlarım dörtlü ikaz ışıklarım yanık ve oldukça dikkatli olmaya çalışıyordum. Ne Mücahit’e, ne de diğerlerine gözlerim ilişmiyordu, sadece hostes olduğunu tahmin ettiğim yabancının burnuma ulaşan parfüm kokusundan başka.

Karı-koca nereden ve nasıl bir kanaate vardılarsa; “Sağ ol!” dediler bir ağızdan. Önce binen “Çıplak” dediğim genç kızdan ise bir ses çıkmadı, gözleri açık hüzünlü gibi uyuyor, ya da düşünüyor olsa gerekti (sözüm ona hiçbir yerlere bakmıyordum! Yalan!)

Söz aramızda; ben ki Homongolos(10) yapılı olduğuna inanan biri olarak yaşamımda ilk kez bu kadar güzel bir varlıkla karşılaştığıma inanıyordum.

Havaalanına ulaştık.

“Sağ ol ikizim, tertibim(1). Sana zahmet oldu, ama bu soğukta da çok hora geçti(3) doğrusu!”

Karı-koca eklentisiz “Sağ olun!” derlerken ekleme gereğini hissettiler herhalde ismimi bile bilmeksizin.

“Hollanda’ya Arnhem’e gidiyoruz, oğlumuzun yanına bir dileğiniz var mı?”

Genç kız da bavulunu alırken “Sağ ol Ağabey!” dedi, hayalimde bir çuval inciri berbat ettiğinin(11) farkında olmaksızın.

“Barselona’dan ne istersiniz? Zil, şal ve gül?”

“Yahya Kemal ve Münir Nurettin Selçuk(12). Ama mümkün değil biliyorum…”

Her neyse! İnsan haddini bilip “Olur böyle vakalar…” demesini bilmeliydi, Türk Polisine ihtiyaç duymaksızın.

İyi yolculuklar!” diledim, Mücahit’in; “Sen bekleme, uçak kim bilir ne kadar tehir yapar, gerekirse ben sana telefon ederim!” demesine karşılık.

Genç kız dikkatle baktı, ama bana değil, arabaya herhalde.

“Mecbur kalmasam böyle külüstür bir arabaya biner miydim?” düşüncesinde olsa gerekti, giyimine-kuşamına göre. Sonra üşümemek, ayakta durmamak, belki de Mücahit’e yetişmek istercesine acele etti, gibime geldi.

Boşuna beklemek zaman israfı(2) idi. Mücahit, uçağa binecek kadar varlıklı olsalar da, insanların bana ihtiyaçları olabileceklerini, dönüşte de sevap işleme gayretinde olmamı tembihlemişti, daha doğrusu buna akıl vermişti, demem daha doğru.

Bir hayli uzun olan otobüs kuyruğuna bakıp uzaktan bağırdım, gene de sırada aportta gibi bekleyen(3) ve kızgınlıklarını belli eden taksi şoförlerine aldırmaksızın. Öyle ya, savunma hakkım gizli kalmak üzere, taksiye binecek olanlar zaten çoktan binip giderlerdi gidecekleri yerlere, soğukta ayazda beklemenin âlemi yoktu ki. Ya da akıllı bir kaç kişi bir araya gelip üleşerek bir taksi tutabilirlerdi.

“Acelesi olan varsa, terminale kadar götürebilirim!”

Sıradan önce iki hanım yöneldi bavul ve valizlerini bagajımın önüne koyarak.

Sonra Mücahit gibi bağırdım ben de;

“Otobüs fiyatına…”

Biri delikanlı, iki hanım daha yönlendi bavul ve çantalarıyla. Delikanlı centilmendi, bayanları görünce geri çekilmek üzereyken seslendim;

“Dur bakalım delikanlı, belki hallederiz!” dedim, bir yolcu fazla alacak kadar açgözlü(1) olarak hissetmiş olsalar gerekti beni.

Bavulları yerleştirdim, bir çantayı sığdıramadım, kucakta götürmemiz gerekti, onu delikanlıya verip, ön tarafta oturttum ve;

“Bir kardeşinizin ayakta ve ayazda beklemesini istemezdiniz, değil mi!” diye başlayan yalakalığımla son gelen ufak-tefek(2), çıtı-pıtı(2) kızı da arka koltuklara sıkıştırdığımda;

“Bu genç arkadaş emanetçiymiş, isterseniz çantalarınızı ona verin ve sizler rahat etmeye çalışın!”

Tereddütte kaldılar sanırım bir süre, sonra arkalardan cılız bir ses;

“Otobüs parasını verecektik, ama…” dedi, sorgularcasına.

“Acelesi var mı efendim? Ben; ‘Hemen’ mi dedim? Yolumuz var, birkaç dakika ben sabrederim, birkaç dakika da sizler. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Tek ricam, eğer sizleri bekleyenlere indiğinizde haber vermediyseniz ve varsa cep telefonlarınızı ellerinize alın, sevdiklerinize haber verin. Her nedense telefon sesleri beni daima endişelendirir, bu nedenle direksiyon başındayken telefonum daima kapalıdır, sizler de kapatırsanız sevinirim!”

“Biraz zorunluluk ya da kapris gibi olmadı mı?”

“Sevinirim, dedim efendim. Size kalmış, siz bilirsiniz!”

Kimlerdi konuşanlar, önemli değildi, sanırım kapatmış olsalar gerekti telefonlarını, genç delikanlıya çantalarını uzatırlarken. Sessizlikle bitti yol, terminale kadar.

Herkes çantalarını alıp da bedelini ödemek istercesine bagaja doğru yöneldiklerinde;

“Bu bir inanç arabası, paranın değil, ‘Allah razı olsun!’ dileklerinin koşuşturduğu. Ben asla bir bedel almam, ama dilerseniz, isterseniz üstüne de ekleyerek kendi adınıza bir hayır kurumuna bağış yapın! Haydi selâmetle, Allah gönlünüze göre versin!”

Bagajı açıp bavul ve çantalarını kendilerine uzattığımda ilk binen ikisi dâhil biri haricinde hepsi elimi öptüler, sarıldılar, kucakladılar. Demek ki; yaptığımın ceremesi(1) daha da doğrusu ikramiyesi ihtiyarlığım ya da yaşımın ileri olduğunun belirtisi idi.

Bagajda tek bavul, arka kanepede de tek yolcu vardı;

“Para almam, dediniz ama bir toplantı için gelmiştim, bavulum ağır, toplantıya kadar dinlenmem de gerek rica etsem beni otelime götürseniz, sonrasında para almasanız da, beni minnet altında bırakmamanız(3) için aynı yerde size bir yemek ısmarlasam.

Ses tanıdık değildi, ama dikiz aynasından gördüğüm yüz, ikizim Mücahit’in fotoğraflarında defalarca gördüğüm yüzdü;

“Doktor Müyesser Hanım!”

İlk kez karşılaşıyorduk yüz yüze, sanırım o da benim yüzüme yabancı değildi.

“Mücteba...” dedi, durakladı ve sonra;

“Böyle bir centilmenin sen olacağını tahmin edemediğim için üzgünüm! Mücahit’e sürpriz yapmak için ona haber vermemiştim!”

“Hemen telefonunu aç! Ben de açarım! Karşılıklı sürpriz yapmak için çıkmışsınız yollara. Onu havaalanına biraz evvel ben bıraktım. Çok ciddi olarak evlenme teklif etmek için geliyordu size. Hatta nasıl söyleneceğini bilemiyorum, ama ola ki çaresiz kalırsa, seni kaçırıp ailenize evlenmeniz için izin vermelerini sağlayacağını bile düşünmüştü.”

“Anladım!”

“Hadi hemen dönelim, sen de ara, mesaj çek, bir şeyler yap, uçağın tehir yapacağını düşünüyorum. Yetişiriz belki, o zaman oturur, bol bol konuşur, kararınızı kendiniz verirsiniz!”

Bir taraftan telefonumu çaldırmaya çalışırken, bir taraftan da kendi kendine konuşuyordu, belki de farkında olmadan;

“Ah be Mücahit! Bir türlü sabretmesini öğretemedim sana. ‘Ailemin rızasını almadan olmaz!’ diye kaç kez söyledim sana. Doğurdular, doyurdular, büyüttüler, okuttular, bu yaşlara gelişim onların eseri. Onları sevgimizle ikna etmemiz gerek!”

Telefonundan o mekanik ses, benim kulağıma bile ulaştı; "Aradığımız kişiye ulaşılamıyordu!” Acul(1) adamdı kardeşim vesselâm, benden farklı olarak, üstelik titiz, sabırsız, kurallara içtenlikle uyan.

Öyle sanıyordum ki, telefonunu kapatıp gözlerini dinlendirmeye bırakmıştı. Kulağına o takoz(1) gibi şeyleri takıp uçağın kalkması olasılığına karşı oluşacak ayak seslerini hissetmeme çabasındaydı.

Dünyadan kendini soyutlamış, söyleyeceklerini, ya da bundan sonralarını düşünüyor olsa gerekti; Mücahit ve Müyesser olarak, kim bilir?

“Havaalanını bul, ara, biletinde mutlaka numarası vardır. Sanırım telefonun yeni model, cafcaflı(1) olsa gerek, internetten havaalanını bul, ‘Acil Durum!’ diye müstakbel kocanı anons ettir, gitmesin, kalsın, bileti yanarsa yansın, ya da her neyse!”

“Bunları, yani araya lâf sokuşturmayı da Mücahit mi öğretti sana? Cafcaflı telefon, müstakbel koca falan…”

“Soy soya, bulgur suya çeker demişler, aynı teknenin mamulâtı, sen bana bakma da, numarayı bul, anons ettir; ‘Ölüyom, bitiyom!’ ya da aklından nasıl bir yalan geçiyorsa onu söyle! Birbirinizi hemen kucaklarsanız, bu benim de mutluluğum olur, bir nevi yontulmamış kereste(2) ya da sap(1) olarak ortalıklarda kalmam...

Kim bilir belki düğününüzde, iyi bir aile kızı, boyu-boyuma, huyu-huyuma uygun biri ile beni tanıştırıp sevaba bile girersin, belki!”

“He! Her şey bitti, düğün-dernek ve sana gelin adayı bulmaya geldi sıra...

Dur! Telefon çalıyor…”

Malum titreşimler ve;

“Şunun için şu numarayı, bunun için bu numarayı tuşlayınız” seslenişleri ve Müyesser’in kendisine acındıran seslerle yalanlarının yer aldığı anons dileği…

Cevap ulaşmadı uzun bir süre, yer yarılıp da içine mi girmişti Mücahit? Uçağı tehir yapmamış da kalkmış olsa mı gerekti? Yoksa gamsızlık modunda mıydı? Benim için en yakın ihtimal, sonuncusu olsa gerekti, kendisiyle tek farkımız olan gamsızlık yaşamının gereği...

Gerçekten de Mücahit için, yaşamında tek şey önemliydi, onun dışında her şey için boş vermişliği. Belki abartmıştım işine ve yaşam şekline de önem verirdi, saygılıydı, daha önce de söylenilmiş miydi? Yoksa aynı evde yaşayan İkiz Kafadarlar(1) olduğumuzu, bu nedenle de birbirimizi iyi tanıdığımızı söylemem gereksizdi.

Hani o güzel ve giyimini tenkit ettiğim genç kız vardı ya, Mücahit’in peşinden koşuşturan o, anonsları duyunca belki de biletlerin check in’lerini(3) yaptırdığında ismini duymuş olsa gerek ki, Mücahit’i gaflet(1) ve dalgınlık uykusundan uyandırmıştı.

“Biletinize bakabilir miyim ağabey? Anons edildiğine göre doğum yapmak üzere olan doktor eşinizin adı Müyesser mi?”

Doğrusu araba kullanırken Müyesser’in telefonunda; “Mücahit'in eşiyim!” yalanı kulağıma çalınmamıştı, üstelik de hamileymiş! Genç kızın gayreti, bir an önce sevgilileri birbiriyle kavuşturmak ve iki sevgilinin özlem ve heyecanlarını dindirmekti.

Mücahit anlatmıştı birbirine kavuşmanın tezahüratını yaşamalarının sonuna ulaşmayı yaşamak istemeksizin. Ayaza çeken hava nedeniyle uçakların üzerlerine beyaz bir şeyler sıkılıyormuş, bu nedenle uçağın kalkması gecikmiş, pist ısıtıldığı için kalkış, iniş herhangi bir sorun yaratmıyormuş, Tanrıya şükretmiş iyi ki de uçağın kalkması gecikmiş diye düşünerek.

Çünkü içi içini yiyip ardı ardına yapılan gecikme anonsları ile bunalırken adı Müzehher olan kızın zekâsı ile o buzlanma huysuzluğundan ve bunalımdan azat etmişti kendisini.

Mücahit ve Müyesser arka koltukta dünyayı umursamaksızın birbirine sevgi cümleleri ile olan biteni anlatıp sarılırlarken; “Hop! Aile var!” direktifinden(1) sonra nefes alırlarken anlatmışlardı yaşadıklarını.

Arkasından gelen dikkatsiz şoförlerin farlarından etkilenmemek için gündüz olmasına rağmen sis ve yer yer buzlanmalar nedeniyle gece konumuna getirmiştim dikiz aynasını, kesinlikle maksadımın röntgencilik(1) olmadığını belirtmek değildi.

Arabanın lâstikleri kar lâstikleri olsa da buzlanmaya başlamış asfaltta neye, ne kadar cüretli olabilirlerdi ki? Üstelik maşallahları vardı belediyenin tuzlama araçlarından vazgeçmiş, neredeyse havaalanı otobüsleriyle bile karşılaşmamıştı yol üzeri.

Ve bildiğini sandığı şey; “Aile var!” ikazına rağmen arkadaki yolcuların el ele, göz göze, diz dize olduklarına dair inancıydı, daha ilerisini düşünmek kendisine yakışmazdı, hem aile mahremiyeti(1) vardı canım. Tanrı maalesef insanların kafalarının arkası için de göz yaratmamış, ya da uygun görmemişti!

Her ikisini de otele bıraktım. Arabayı da belki de tedirginliğim nedeniyle her ihtimale karşı(2) diye düşünerek otelin parkına bırakıp anahtarı ikizime verdim.

“Yemeğe kalaydın, hesaplar benden!” diyen Mücahit’in seslenişine aldırmak istemedim. Ama Mücahit bam telime bastığını(3) bilmesine rağmen aldırmaksızın;

“Yerler buzlu, Yusufladın(3), değil mi?” dediğinde belki de Müyesser’in gülümsemesine bozuk çalarak(3);

“He! Nerden bildin?” diye cevaplayıp kapıyı arkamdan kapattım. Dünya onlarındı, galiba öyle de olması gerekti. Hani böyle konularda engin bilgisi olan biriydim ya ben!

Yola çıktığımda avucumu erkenden yalayacağımı(3) tahmin etmiyordum. Şöyle ya da böyle sebeple arabayı otele bırakmıştım ama ortalıklarda da ne bir taksi, ne de bir dolmuş görünmüyordu. Ya boykotta idiler, ya da sıcak yuvalarından ayrılma zahmetine katlanmak istemiyorlardı, ya da hepsinin adları benim Mücteba olan ismim gibi Yusuf’tu.

Otobüsler geçiyordu tek-tük, ama hepsi zımbacık doluydu(2)! Camlar buhardan sisli gibi olsa da, kimileri merakla etrafı gözlemek, ya da “Beni yıka!” modunda camda işaretler yaptıkları için otobüslerin içlerini az da olsa görebiliyordum.

Kar yağmaya başladı, bu bana göre iyiye alâmetti(2), yanımdan geçerken kayan bir taksi durakladı, ona doğru yöneldim, yardım gerekir, diye düşünerek; “Hemşerim bir el at!” diyeceğini düşünerek.

“Gel hemşerim!” dedi babayiğit(1) bir adam,

“Gideceğin yer yolumun üstündeyse bırakayım!”

Sanırım arka koltuktakiler çocukları ve eşi olsalar gerekti.

“Benden korkmadın mı abi, hırsız, katil, soysuz(1), uğursuz olabilirdim!”

“Olamazsın, çünkü bu havada hırsız, katil, soysuz, uğursuzlar değil, ancak garipler ve sıfatını söyleyemeyeceğim kişiler olur sokaklarda!”

“Aptal mı, gerzek  mi, montofon(1) mu, hangisi?”

“Hiç biri… Gerçi hak edilen bir sıfat(13) var, ama söyleyemem, çünkü efendi bir adama benziyorsun!”

Oldukça yavaş gidiyorduk, kadın ve çocuklar sessiz ve sakindiler, sadece nefesleri duyuluyordu.

“Hem sana bir şey söyleyeyim mi, genç adam. İnsan sarrafı(2) olduğumu iddia edemem, ama insanları tanıyabildiğimi söyleyebilirim. İyi bir insan olduğuna inandım, çünkü araba kaydığında yardımcı olmak istercesine yaklaşıp yakınlaştığını hissettim…

Hem öyle olmasa bile seni götürmeyi göze alırdım, çünkü polisim ve gerekli tedbirim var, eğer küçük çocuğumun hastalığından şüphemiz ve çekincemiz olmasa, bizler de bu havada hastaneye gitmek için hevesli olmazdık. Evlât aziz, biliyorsundur mutlaka, pek sanmıyorum, ama gene de sende kaç tane var?”

“Şey, ben evli değilim efendim!”

Seni bu kış kıyamette yollara atan sevda olsa gerek!”

Yalandan kim ölmüştü ki, hem yalan da değildi gerçekten;

“Evet efendim, haklısınız!” dediğimde cümlemin tek eksiği “Müyesser’le Mücahit’in sevdaları” dememiş olmamdı.

Yol çatıya(2), ya da kavşağa, artık her ne denirse oraya geldiğimizde;

“Ben şurda ineyim efendim! Evim tam karşıda. Allah razı olsun, Rabb’ım önceliği sağlık olmak üzere, içinizden ne geçiyorsa onu versin!” dedim, elini öpmek için eğildiğimde, elini geri çekti;

“Duaların yeter delikanlı. Allah da seni sevdalına kavuştursun!”

Elde tek bir nal bile yokken, hadi “Buldum!” diyeyim, ayrıca üç nalı ve en önemlisi atı nerde ve nasıl bulacaktım ki? Hatta ummak bile akıl kârı değildi(2).

İyilik yap, iyilik bulursun(9)! İyilik yap, denize at, balık bilmese Halik bilir(9)! Ne güzel sözlerdi, üstelik böyle bir gecede mükâfat gibi…

Ağabeyimi ikaz ve yardım eden kız güzeldi. Adının Müzehher olduğunu da söylemişti galiba ağabeyim, eğer aklımda yanlış kalmadıysa. Neden aklımdan çıkaramadığımı anlayamadığımı anlayamıyordum, yoksa ikizimin yaşadığı felâketin öncesinde miydim?

Resmi yapılamayan mutluluğun(14) adının ne zaman felâket olarak değiştiği hatırımda değildi, ya da bilmiyor, bilemiyordum. Ola ki etki altında kalıp da tepkiyi bilememek(15) koskoca bir şehirde, belki de ülkede yaşamı tekrarlayamamak, onunla karşılaşamamak olabilir miydi, felâket olarak şekillendirdiğim ruh halimin gerçeği? Ara ki bulasın, meğerki rastgele(16)!

Ya da; “Arayan Mevlâ’sını da bulurmuş(17)”, gönlünü kaptırdığını da. Yoksa söz başka türlüydü de ben mi kendime göre şekillendirmede yanlışlığı hak etmiştim?

Uyuyamıyordum... Bir şeyler “Uyuma!” komutunu beynime işler gibiydi.

Kalktım, giyindim. Önce serseri gibi dolaştım sokaklarda. Sonra sabahın olduğunun hatta vaktin bir hayli ilerlediğinin bile farkında olmadığımı gördüm. Uyuyarak mı araba kullanmıştım, kestirmişmiş miydim yahut bir yerlerde, yoksa zaman bana hissettirmemek için beni bazı mucizelere yönlendirmeyi mi istemişti?

Yolum terminalin önünden geçti ve aptala malûm olan(18) bir gerçek gibi o karşımda duruyordu, beni bekler gibi, bir tek o!

“Müzehher!”

“Mücteba!”

İçimden geçmişti gelmeni bekliyordum, geleceğine inanıyordum!”

“Gelmeseydin, ölecektim!”

“Gelmeseydim ölürdüm!”

Tatilin bu sabahının bu erken vakitlerinde, tüm caddeler ıssız, insanlar güzellik uykularına(2) bile doyamamışlarken, biz birbirimizin ismini bile nerelerden bilip hatırladığımızı bilmeksizin, kucaklaşıyorduk.

Rüyalar gerçek olsa(19), ya da hayallerin hakikate dönüşü ne kadar mümkündü ki?

Zaman kavramını yitirmiş olmalıydım, saat tam 11.11 idi, yani saplantım olan, uğur saydığım, o gün işlerimin rast gideceğine dair bir intiba(1) idi bu, dijital görünümde(2), aynada ya da gerçekte aynen…

Kar dinmişti, “Tesadüf” dedim, gün ancak bu kadar aydınlık olabilirdi, duyduğum ezan sesi, öğle ezanı değil, sabah ezanıydı neden, ne kadar süreden sonra ancak kendime geldiğim günler aklımdan çıkmış olarak.

Yerimden telâşla doğruldum, televizyonu açtım, duvar saatine bakmak aklıma gelmemişçesine, akşamın sekizleri değil, yani saat yirmi değil, sabahın sekiziydi. Uyuduğum süre yeterli olmamış olsa gerekti bana.

Panikledim(3), mesaiye yetişmemiz gerekti, Mücahit’in yatağına baktım, yoktu, hatta yatağı bozulmamıştı bile. “Kim bilir feneri gene nerede söndürdü(3)?” diye düşündüm, yaşadıklarımı unutmuşçasına.

Alelacele tıraş oldum, arabaya bakmadan evvel, “Arayayım şu hayırsızı(1)!” dedim. Araba yerinde yoktu, otobüs beklerken aradım.

Yorgun bir ses çıktı, anlaşılır anlaşılmaz, cevapladım;

“Hadi kalk, tıraş ol, mesaiye geç kalacağız!”

“Yav kardeşim, sen benimle kafa mı buluyorsun, her zamanki gibi. Bugün Pazar ve sevgilimle kahvaltı yapıyoruz, bilmem anlatabildim mi?”

“Şey…”

“Merak etme, beraber yattık ve uyuduk sadece, çünkü ömür boyu beraber olmaya sözleştik ve kirlenmesini istemedik gecemizin, ama bu koz(1) oldu bize…”

“Nasıl? Nasıl diye sormayacağım kahvaltıyı uzatın, bir iskemlede benim için çekin masanıza, yanınızda olmazsam şifasız kalırım!”

“Yetiştin, yetiştin! Yetişemedin güzel bir tıp kongresine şahit olursun benim gibi, anlamaksızın…”

“Kalpsiz, vicdansız, acımasız, yardıma muhtaç olan bir Allah kuluna el uzatmayan, uzatmak istemeyen gafıl(1)!”

“Yok, hiçbirini hak etmedim. Müyesser'e sordum, ne akrabalarında, ne de yakınlarında, senin istediğin gibi, boyu-boyuna, huyu-huyuna uygun bir aile kızı yokmuş. Galiba sonunda da; ‘Avucunu yalasın!’ mı ne dedi, aklımda kalmamış tam!”

“Sen uydurdun son cümleyi!”

“Nerden bildin?”

“Askerlik hariç, tabiidir ki belki bundan sonra da olabilir, içtiğimiz su ayrı gitti sadece, dünyayı paylaştık, ciğerini bilirim(3), beynini okurum(3) senin!”

“Diğer organlara da geç de bir sakatat dükkânı aç bari!”

“Bu kadar ters ve ayıplı-ayıplı gibi konuştuğuna göre yengem, yani Müyesser yanında yok, değil mi?”

“Beynimi okuduğuna göre; evet! Haydi acele bir taksi tut, yetiş, kongre otelin üst katında. Ben, malûm konular hakkında engin bilgi sahibi olduğum için son sıralarda ikamet etmekte olacağım, tanırsın herhalde beni?”

“Ağzı açık, kısmetsiz ayran delisi(2), o sensin, üstelik ispata gerek duymaksızın…”

“Haydi acele et, yetiş!”

“Yetiştim…”

Son sıralarda yanına iliştim, yerleştiğimde birbirimizin dizlerine dokunarak selâmlaştık sadece. Müyesser ön sıralarda olsa gerekti. Kongre başladı. Arada bir; “Olmalı, Başlamalı, Şöyle olursa böyle, böyle olursa şöyle…” gibi Türkçe sözleri anlıyorduk, ama neyi anladığımızı da anlayamıyorduk.

Hoş tercüman olsa bile o Latince kelimelerin hangisinin hakkından gelebilirdik ki?

Tüm salon suspus olmuş(4) çıt bile çıkarmaksızın(4), anlatılanları, söylenenleri dinliyor ve hatta bazıları ki; bu bazılarına Müyesser de dâhildi, not alıyorlardı.

Sanırım, kongre başlamadan evvel herkes Mücahit bile, belki değil, mutlaka kurallara uyması konusunda zorlanmış olsa gerekti, ben hariç.

Birden cep telefonum çaldı, o sessizlikte kısırlaştırma(3) aşamasında bir buzağı gibi. Tüm kafalar bana döndü, kızardım, bozardım, herhalde, telefonu kapatırken özür dilemek anlamında elimi havaya kaldırdım.

Utancım, gafletimi tetiklemişti galiba. Temelli kapatmak yerine sadece tuşa basmıştım, üstelik arayan numarayı tanımıyordum bile.

Telefonum tekrar çaldı, hem aynı numara, hem aynı kafaların geriye dönüşü ile. Bu kez elimi havaya kaldırırken dışarıya yöneldim, arayan iyi bir fırçayı hak etmişti(3), kim olursa olsun. Açtım, sesi almadan;

“Kuzum siz deli misiniz? Kongredeydim, kongrenin içine ettiniz, nedir derdiniz?”

“Kuzum değil, kızım da diyebilirsiniz, adım Müzehher!”

Bir bayan sesi idi tanımadığım...

“Herhalde yanlış aramış olmalısınız, bu isimde birini tanımıyorum ki, hem geri dönmem gerek, utandırmamam gereken birileri var!”

“Mücahit Bey, eşi Doktor Müyesser Hanım gibi mi Mücteba Bey?”

“Bu kadar detay(1) hanımefendi, her ne ise beni, bizi bir yerlerden tanıyorsunuz, peki isteğiniz, istediğiniz ne?”

“Beni tanımanız, terminalden benim gibi yolcuları, gecikmiş otobüsü beklemelerine kıyamaksızın alıp uçaklarına yetiştirmeniz…”

“Öylesine suallerle yüklü ki beynim, merak ediyorum, hem iyilik damarıma basıp öylesine güç durumda bıraktınız ki beni, 3-5 bilemediniz 10 dakika içinde terminalde olurum, yakındayım çünkü ama sizi nasıl tanıyacağım?”

“Tanırsınız sanırım, elimde gazete ve ilk heyecanını yaşayan âşıklar gibi kırmızı bir karanfil olmayacak. İlk karşılaştığımız gibi, ben; ben olarak görüneceğim karşınızda…”

Telefon kapandı. Eğer; “Bak hele, benim kuzum dediğim kız neler de biliyormuş?” diye içimden geçirdiklerimi bilse ne derdi acaba? Doğrusu benim alay etmiş olabileceğim aklına gelirdi gibime geliyor, ama kaşınmıştı işte, yok “Çiçek, âşık falan” diyerek!

Eh! Telefon açıkken içimden geçenleri gene de örnek yaradılışım gereği söylemediğim için memnundum...

“Pıst!” dedim kapıyı sessizce aralayarak kapı aralığından Mücahit’e seslendim, ancak onun duyabileceği kadar;

“Anahtar!” dedim.

Hemen mesaj çekti; “Danışmada, 335 numaralı kutuda…”

Cevapladım;

“Merak etmiyor musun?”

“Neyi, neden merak edeyim ki?”

“Bazı tezgâhlar(1) ve suçluymuşsun gibi bir utanç hissediyorum, bakışlarında!”

“Halt etmişsin(3) onu sen!”

“Halt ettiysem çık dışarıya, hesaplaşalım!”

Çıktı ve sesimizin salona ulaşmayacağı bir köşeye çekilince bağırmaksızın tepkimi gösterme çabası yaşadım;

“Yahu ikizim, on yüz milyon bin kere(20) tekrar ettirme şu sözleri bana. Bak, şimdi bile bıyıkların titriyor, gözlerin seğiriyor(3), bir şeyler hissediyor ve hatta biliyorsun, beni anlatmak, telefon numaramı vermek gibi birilerine…

Hiç yalan söylemeye kalkışma, tezgâhı sen hazırladın, tıpkı reklâm yapar gibi, ‘Ya tutarsa?’ diyerek, değil mi? Ben de senin gibi kaçın kurasıyım(2)? Ama evimizden içeriye her ne şekilde girersen gir, hesaplaşmamızın ve ödeşmemizin kolay olmayacağını bil!”

“Sen bana, sevdiğimle birlikte olmam için çaba gösterdin, bir ömür bahşettin(3) bana, hakkını ödeyemem, başım eğik(2)!”

“Yağcılar Semtinde, Yalakalar Bulvarında inecek var, desem?”

“Deme! İnan! Sana anlatmam gerekenler için vakit ver ve onun ailesine giderken şans dile, yardımcı, rehber ve şahit ol bana!”

“Mükâfatım sadece damadın şahitliği mi olacak?”

“Aynıyla karşılığı olacak desem?”

“Pek aklım kesmiyor, ama kabul!”

“Haydi yoluna, seni arayana!”

“Arandığımı nereden biliyorsun?”

“Arabanın anahtarını istedin ve kabul et ki senden daha akıllıyım!”

“Mümkün değil, % 50 ve % 50!”

“Peki öyle olsun, araba bildiğin gibi, her şeyi tamam!”

“Bu kadar abarttığına göre, var bir şeyler?”

“Gün ola, devran döne! Haydi bekletme seni arayıp da bekleyeni…”

“Anladım!”

Sözleri peşi peşine sarf etme gayretindeyken geciktiğimin farkına varmamıştım…

Karşılaştık;

“Beklemeniz mümkün mü? Arkadaşlarımı alıp hemen geleceğim. Üstelik ‘Bedava!’ diye birilerini davet etmeyin, yani müşterilerim var!”

Tanımıştım, varlığından, öncesinde beynime işlemiş sesinden, kokusundan ve sonra da telefondaki seslenişinden. Ancak, hani ayıp kaçmasa; “Yüz verdim deliye…(21)diye başlayan tekerlemeyi aklımdan geçirmedim, değil! Ancak gerçek ki, yakınlığını temin edenden şüphem kalmamıştı, hem de hiç.

Yalnız başına döndü, çantası ve bavuluyla, bagaja onları yerleştirirken o yanıma oturmuştu bile;

“Arkadaşlarınız?”

“Sizi unutmayan ben, gönlüm, beynim ve ruhum. Dört kişiyiz işte. İstersen sıkıştırabilirsen cismimi, onu da beşinci yolcu olarak alabilirsin arabana…”

“Peki, Müzehher Hanım, ne dediğinizin farkında mısınız siz? Ya sonuncusu olan cisminizi kullanmak istesem, bu yoğun sis, kar ve kaygan zeminde…”

“Sanmam! Sanki önceliğiniz kalbim, gönlüm ve ruhum gibime geliyor!”

“Kim dedi?”

“Telefon numaranı veren, kendisini uyandırdığımda doktor eşine kavuşan, desem?”

“Tahmin ediyordum, ama şimdi biliyorum. Öncelikle söylemem gerekir ki, yasalar huzurunda değil, gönüllerinin huzurunda evli onlar. Bu; yanlış bir yalandı, ama inanmışsınız demek ki?”

“Her ne kadar toplumda ‘Sarışınlar aptal olurlar!’ diye bir kanaat varsa da gerçekten anlamakla anlayamamak arasında tereddüt geçirmiş olsam da ikizinizin, yani Mücahit Ağabeyin anlattıklarıyla gerçeği öğrenmem mümkün oldu. Hele ki kalbimi yerinden oynatırcasına eyleme geçiren, seni bana lâyık görmesi, sevindirdi beni ve ‘İşte benim olacak insan!’ dedim, kendime, günlerce düşündüm seni…

Bu arada Mücahit Ağabeyin verdiği fotoğrafına bakıp-bakıp da gülümsemeyi unutmadım. Arkadaşın değil, aramızdaki mesafeyi kapatmak için sevgilin olmayı diledim, eğer beni istersen sen de!”

“O halde soyun, hemen yatalım!”

“Burada yol kenarında, hemen mi?”

“Evet, sakıncası mı var? Kim kime, dum duma(2) bu havada…”

“Kalbin ve bana sevginin kırıntısı bile olmadıktan sonra, cismimin, bedenimin hiç önemi yok, bundan sonra onu verecek bir isim de olmayacak yaşantımda, asla! Soyunuyorum hemen. Al! Senin olsun bedenim! Ama hassas zamandayım, bebeğimiz olursa, seni asla tanımayacağımı, bebeğimin senden bana hatıra olacağını bil!”

“Gerçekten, tüm ömrünü yok edecek kadar gönlün, bende mi?”

“Hâlâ mı şüphen var?”

“Hayır! Bir görüşte, dışarıdan belki de bencilce hatta duygusal bir tanıtımla benim olmayı dileyecek kadar sevmesini bilen sana karşı, neden sana yetişme gayretini yaşamadığımı sorgulamak gibi bir iradesizlik(1) içindeyim. Rüyalarımda, hayallerimde yaşatıp neden senin kadar cesur olamadığımın hesabını kendime sorgulayamadığımın ayıbını yaşıyorum…

Sana ilk karşılaşmamızda kaynadı içim. Erken, çoktan çok erken olduğunu biliyordum. Ama sana ulaşamamak korkusu öylesine yağ bağlamıştı ki kalbimde, adını bilmiyordum, Barselona'ya uçman dışında hiçbir şey yoktu sana ait tüm varlığında. O halde söyle Müzehher, eğer sen ağabeyimle karşılaşmamış ve sen bana elini uzatmamış olsan, nasıl bilir, bulabilirdim ki seni, gündüzlerimin geceye, gecelerimin zindana dönüştüğü bir yaşamda?”

“O halde ikizine şükranını iletmekte gecikmesen mi ki?”

“Hemen, ama nefesini hissetmeden, gecenin sabaha dönüp de gözlerini görmeden, saçlarını koklamadan, kulağına seni sevdiğimi fısıldamadan ve dudaklarının sıcaklığını yaşamadan değil!”

Arabayı bir kenara çektim ve yaşadım, yaşadığımı hissettim, yaşantımda ilk kez!

“Beni istersen babam beni sana hemen verir, naz etmeden. Çünkü ne mesleğimden, ne de giyim kuşamımdan haz etmiyordu. ‘Ömrüm kısaldı, yaşamaya mecalim(1) kalmadı, cehennemde senin yüzünden cayır cayır yanacağım!’ diyordu. Sanırım; ‘Evet!’ cevabı alman kolay olacak gibime gelir!”

“Yalnız bu konuda sana iki alternatif sunmam gerek! Ya ekonomik durumumuzu halledinceye kadar ve eğer uçmayı da bu kadar çok seviyorsan görevine devam edersin, evlenince babanın yerine ben ihtiyarlayıp yanarım, ya da peçeye örtüye bürünür evde oturursun, bak ‘Demedi!’ deme!”

“Sen benim yaşamıma hükmetmek istersen; ‘Gizlen!’ dersin, gizlenirim, ‘Belimizi doğrultalım!’ dersen, belimizi doğrultuncaya kadar istediğin gibi çalışırım, sadece zevk aldığım uçmak değil, bulacağım herhangi bir işte bile. Seninle bir ömrü paylaşıp ihtiyarlayıncaya kadar yaşarım!”

“Yapma Müzehher! Sen bana değil, ben sana kul-köle olurum(3), nasıl bir şeyler ister ve dilerim ki senden? Sen ancak başıma taç olursun, ayaklarının altında taş-toprak olmak benim yaşam biçimim olmalı. Hadi gel, eğer ailen seni hâlâ görevde biliyorsa, bana gidelim, bedenlerimizi değil, nefeslerimizi, gönlümüzü, kahvaltımızı paylaşalım, bir daha hiç uzak kalmamak üzere, tüm yaşantımızı üleşerek…”

“Sonsuza kadar?”

“Evet! Sonsuza kadar!”

Ben, ağabeyim, annem, babam ve artık saklanacak bir yerleri kalmayan her ne kadar sözlerime kızmak hakkını kullanıyorsa da müstakbel yengemle birlikte istemeye gittik Müzehher’i.

Gerçekten babası “Verdim gitti!” dedi, öyle “Allah'ın emri, peygamberi kavli” gibi sözler edilmeden.

Babam razı olmasa da söylenen şuydu Mücahit tarafından;

“Bu iki genç, eğer izniniz olursa sizleri de fazla günaha sokmadan beraber ihtiyarlamayı düşünüyorlar!” der demez dökülmüştü, o sözler Müzehher’in babasının ağzından…

Kongre bitti bu arada, ağlamaklı bir şekilde evli-evine, köylü-köyüne yönelirken.

Mücahit;

“Ev senin ve yengemizin!” dedi.

Evlendik, Mücahit bir-iki parça eşyasını alarak bir arkadaşının evine sığındı, kısa zaman içinde ayrılmak duygularıyla, Müzehher bir-iki parça eşyasını alarak evimize yerleşti.

Atalarımız; “Erken yola çıkan yol alır... (22) demişler. Biz yola çıktık, hem başlangıcı birkaç hafta içine sığan.

Eşim, ben ve Mücahit’le birlikte yola çıkıp Müyesser’in evine gittik.

“Beraber yattılar!” dedik, kelime oyunuyla. Gerçekten birbirine söz vermişlerdi, birlikte yatmanın öncesinde, birbirinin olmadan.

Babası; “Olmaz!” dedi saplantısıyla, “Beraber olduk!” sözüne aldanmaksızın, kanmaksızın, inanmaksızın, ya da “Olduysa olmuş, yani ne olmuş!” ya da “Her şeye rağmen” düşüncesiyle.

Tek çare kalmıştı artık Müyesser'in uyması gereken. Sırf babası ikna olsun diye, biz kaçırdık Müyesser’i üstelik “Hamile!” diyerek…

Muratlarına erdiler onlar da…

Gökten üç elma düştü, üçü de sevip sevilenlerin başına…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.

Mücahit; Kutsal bir ülkü üzerine savaşan kimse. Diyanete göre; “Allah’a itaat yolunda nefsinin isteklerine karşı mücadele eden kimse.”

Müyesser; Kolaylıkla ortaya çıkan, kolay olan.

Mücteba; Seçilmiş, seçkin. Kıymetli, ihtiyar olunmuş.

Müzehher; Çiçekli, çiçek açmış, çiçeklenmiş. Çiçeklerle bezenmiş.

(1) Acul; Aceleci. Acele eden. Pimpirikli.

Açgözlü; Gerekenden çok mal, mülk, yiyecek, içecek elde etmek isteyen, bunlara doymak bilmeyen, gözü aç olan, gözü doymaz, haris. Tamahkâr, çok isteyen.

Babayiğit; Hiçbir şeyden korkmayan, korkusuz, kabadayı, özü-sözü bir, mert. Yapı olarak çok güçlü kimse.

Böyyük; (Kuvvetlendirilmiş bir şekilde) Büyük, iri, nüfuzlu,  ensesi kalın, sırtı pek, göbeğini kaşımakta mahir, VIP esaslı kişiler.

Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, gösterişli, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

Cansiperane; Canını verircesine, özveriyle.

Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.

Çaçaron; İtalyancadan dilimize yerleşmiş (ciacchierone) karşısındakini susturacak biçimde, çok konuşan, (genelde kadın olarak) çenesi kuvvetli, geveze.

Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.

Fesatlık; Bozukluk, karıştırıcılık, arabozuculuk, karışıklık, kargaşalık, herhangi bir konuda iyimser olmama, kötü yorumlama. Arabozuculuk, hile, hilekârlık durumu.

Gafil; Aymaz. Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayırımına varamayan, gerçekleri göremeyen, sezemeyen. Gaflet içinde olan. Habersiz ve hazırlıksız olduğu, beklenmediği sırada istemediği bir duruma düşen. Geleceğini, ilerisini düşünmeyen.

Hayırsız; Yararı, hayrı olmayan. Sevgi ve bağlılığını yitirmiş, vefasız.

İllâ;  İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

İradesiz; İsteksizi. Her türlü yanlış, ters koşula uyan. İstemeyen, dilemeyen.

Kafadar; Anlayışları, görüşleri, gidişleri bir olan kimselerden her biri. Kanka. Kanki.

Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle. Şüphe ve duraklamaya yer bırakmayan ve geri dönülmeyen değişmez, mutlak, kati.

Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.

Mahremiyet; Gizli olma durumu, kişisel gizlilik.

Mazbut; Derli toplu, düzgün, düzenli, beğenilen, sağlam. Doğa olaylarından etkilenmeyecek bir biçimde yapılmış, korunmuş. Ele geçirilmiş, zapt edilmiş, bir deftere kaydedilmiş, korunmuş, muhafaza edilmiş, unutulmamış, hatırda kalmış.

Mecal; Can, dinçlik, derman, kuvvet, takat, canlılık, güç.

Montofon; Aslı Hollanda menşeli, oldukça cüsseli inek cinsi olmakla birlikte Türkçede kullanımı; tembellik yapan, oturduğu yerden kalkmakta zorlanan, anlayışı kıt, ya da anlayışsız, basit, vurdumduymaz kimse.

Muteber; Saygın, değer verilen, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli. Yürürlükte olan, geçerli.

Mutemet; Kendisine güvenilen, inanılan kimse. Devlet dairelerinde ve kimi işyerlerinde para götürüp getiren, kimi para işlerine bakan görevli.

Röntgencilik; Özellikle kapalı yerlerdeki soyunan, ya da giyinen kadınları gizlice gözetleme. Röntgen ışınları uzmanlığı.

Sap; Öyküdeki anlamı “Sap gibi işe yaramaz bir halde durmak”. Otlarda toprak üstünde bulunan ve bitkinin dal, yaprak, çiçek gibi bölümlerini taşıyan, ağaçlarda odunlaşarak gövde durumunu alan bölüm. Meyveyi, çiçeği, yaprağı dala bağlayan bölüm.  (Ayrıca; Uluslararası bir terim olarak SAP; Bir şirketin herhangi bir bölümünün veya herhangi bir sürecinin bilgisayar ortamına dökülmüş halidir).

Somurtkan; Somurtak. Somurtuk. Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez. Sürekli somurtan, asık suratlı, abus.

Soysuz; Dejenere, yoz. Soyunun özelliklerini yitirmiş olan. Çok belirgin bir şekilde kötü.

Şakatör; Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, “Şaka yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı” anlamında bir kelime olsa gerek.

Takoz; Bir eşyanın kıpırdamadan ya da dik durabilmesi için, eğilen yanına, altına yerleştirilen ağaçtan kama gibi malzeme. Kaymaması, kımıldamaması için bir taşıtın ya da geri tepmemesi için bir silâh olan topun, obüsün tekerlekleri altına yerleştirilen ağaç engel.

Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

Tezgâh; Üzerinde genellikle el veya küçük makinelerle iş gören yapım aracı. İş masası. Genelde dükkânlarda satıcıları önündeki uzun masa. Büfe. Dokuma Aleti. Genellikle yasal olmayan bir işi yapmak için tutulan uygunsuz yol.

(2) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Akıl Kârı Değil; Akla uygun ve yatkın olmayan.

Başı Eğik; Kafası eğik. Söz söyleyemez, direnemez, mahcup durumda olma.

Check In; Biletini almış bir yolcunun seyahat edeceği belirlenmiş bir süre içinde havayolları kuralları çerçevesinde kontrol edilerek oturacağı yerin belirlenmesi, biniş kartı ve bagaj etiketinin hazırlanması.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Derviş Gibi; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit) gibi. Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse gibi. Dilenci, yoksul,  muhtaç gibi..

Dijital Görünüm; Sayısal görünüm. Rakamların saat ve ayna üzerinde elektronik olarak aynen görüntüsü (20.05 ile tersten de 20.05 gibi).

Dünya Âlem (Cümle Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Gecenin Kör Vakti (Deyim); Gecenin ilerlemiş ve en karanlık olduğu an. Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.

Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.

Hayat-Memat Meselesi; Ölüm-kalım konusu. Yok olmamak amacıyla girişilen mücadele.

Her İhtimale Karşı; Her türlü olasılığa karşı önlem olarak.

İnsan (Adam) Sarrafı; Tecrübesi sayesinde insanların iyisini, kötüsünü çabuk anlayan, ayırt eden huy ve ahlâk yönünden tanımlayabilen kişi.

İyiye Alâmet; İyi bir durum belirtisi. Hayra alâmet.

Kaçın Kurası; Kolay kolay aldanmayacak kadar görmüş geçirmiş kimse.

Kim Kime, Dumduma; Kimsenin kimseyle ilgilenmediği, kimseye önem verilmediği, çok karışık bir durumu anlatan söz.

Pırıl Pırıl; Berrak. Duru, çok parlak, çok ışıklı, çok aydınlık, çok temiz, tertemiz, güzel, açık.

Şen Şakrak; Yaşamaktan mutlu olduğunu davranışlarıyla belli etmek, sevinme, neşeli olma. Bulunduğu konuma uymasa da (özellikle hamamlarda, dağ başlarında, evinin banyosunda, hatta tuvaletlerde konser veriyormuş gibi), bazı bazen toplumsal mekânlarda yüksek sesler çıkarmak, neşeli bir şekilde bağırıp çağırmak, alkışlamak, tempo tutmak.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Yol Çatı; Köy yolunun ana yoldan ayrıldığı yer. Yol ayrımı. Bir bakıma “Kavşak” demek de mümkün.

Yontulmamış Kereste; Yapısı, şekli, şemaili düzgün görünmesine rağmen bir insanın tomruk, kereste gibi düzelmemiş, şekillenmemiş hali, edep, terbiye, hoşgörü, adabı muaşeret gibi eksiklikleri, kabalığı ve çirkinliği, eğitim ve görgü noksanlığının görünüşü.

Zaman İsrafı; Gereksiz zaman harcama, gereksiz zaman tüketimi, zaman savurganlığı, zamanda tutumsuzluk.

Zırt-Pırt (Zırt-Zırt); Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere.

(3) Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak.

Aportta Beklemek; Avın ve kendilerine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen bir komutun gereği gibi olmakla beraber, hazırda bekleme, harekete geçme bekleme anlamındadır.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Ayaza Çekmek; Kışın (Havanın) kuru soğuğunun artması.

Bam Teline Basmak; Bir kimseyi duyarlılık gösterdiği bir konuda kızdırmak, kızdıracak söz söylemek, incitmek, öfkelendirmek, öfkelendirecek bir şeyler yapmak.

Beynini Okumak; Çok yakın tanınan bir kişinin davranış, konuşma ve beden diline göre davranışı hakkında karar verebilmek.(İlmi olarak beyin okuyarak kişi hakkında fikir edinme kastedilmemiştir).

Bozuk Çalmak; Bir şey yüzünden canı sıkılmış, yüzü asılmış olmak. Sinirli davranışlarda bulunmak.

Ciğerini (n içini) Bilmek; Çok yakından tanımak, her türlü düşüncesini bilmek.

Çıt Çıkmamak (Çıkartmamak); En hafif ses bile çıkarmamak.

Feneri Söndürmek (Feneri Nerde Söndürdün Demek); Evine dönmekte (çok) geç kalanlar için söylenen bir söz.

Fırça Hak Etmek; Azarlanmak gibi durumlara katlanma mecburiyetinde olmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Gözleri Seğirmek; Gözlerin herhangi bir etki nedeniyle hafifçe oynaması.

Hak Tecelli Etmek; Ölmek. Bir şeyin ortaya çıkması, ölümün gerçekleşmesi.

Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.

Hora Geçmek; Bir bakıma makbule geçmek de denilebilir. Bir şeyden zevk almak, bir şeyi hoşlanarak yapmak, beğenilmek, hoşa gitmek. Verilen bir şeyin hoşa gitmesi.

İtibar Etmek; Saygı göstermek, saymak, değer vermek. Göz önünde bulundurmak, dikkate almak.

Kısırlaştırmak; Cinsel Özelliğini yok etmek, gidermek. Boşluk, yararsızlık durumunda bırakmak. Söz olarak bir şey diyemez duruma getirmek.

Kös Kös Geri Dönmek(Uzaklaşmak); Aldırış etmeksizin, umursamaksızın geri dönmek, uzaklaşmak.

Kul Köle Olmak (Birine); Tam doğruluk ve özveri ile bağlanarak o kişinin tüm isteklerini yerine getirmeye hazır olmak.

Minnet Altında Kalmak (Olmak); Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duymak. Kendini gönül borçlusu, teşekkür borçlusu hissetmek.

Oralı Olmamak; Önemsememek, umursamamak, aldırmamak, ilgilenmemek.

Ömür Bahşetmek; Yaşamını sonuna kadar karşılıksız olarak, karşılık bbeklemeden vermek, sunmak, bağışlamak.

Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.

Suspus Olmak;  Korku ya da benzeri bir nedenle sinmek, susmak, hiç sesini çıkarmamak, artık işe karışmaz ve sesi çıkmaz olmak.

Sürüm Sürüm Süründürmek; Uzlaşma kültüründen uzak bir söz kullanımı. Karşısındakini güçlüğe ve aşırı bir şekilde sıkıntıya uğratmak. Karşısındakini perişan etmek, yalvartmak, inildetmek. Sonuçta kuvvetli olduğunu ve yok etmek için her türlü hınzırlığı, kötülüğü yapacağının karşıdakine söyleme biçimi.

Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak); Birinin korktuğunu, çekindiğini, paniklediğini ifade etmek, korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan bir söz.

Zımbacık (Tıka Basa) Dolmak; Arapça; Lebalep, Türkçede lebalep olarak  (Leb; Dudak demektir) dolmak karşılığı olarak kullanılan yerel bir deyimdir. Bir şeyin ağzına deyin, silme dolu olduğunu vurgulamak için kullanılan genel sayılabilecek bir deyimdir.

(4) Kendi Kendine Gelin Güvey Olmak; Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek.

(5) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

Umut fakirin ekmeği; Fakir olan kimseler, kısa süre sonra durumlarının değişeceğini düşünerek avunurlar. Fakir insanlar aç kalsalar bile onları umutları doyurur, umutlar yaşatır (“Umut, fakirin ekmeği, ye Mehmet ye!” Atasözü anlamını yitirmemiştir).

(6) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(7) Acı Patlıcanı Kırağı Çalmaz; Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar, bundan sonra karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar anlamında bir söz. Herhangi bir duruma alışkın olan kimseyi benzer kötü durumlar etkilemez. Kötü durumda olan bir kimseyi, yeni kötü durumlar etkilemez anlamına gelen atasözü.

(8) Kötüye bir şey olmaz (Eki; İyiyi Allah korur); Anlaşılması güç, ancak kötülerin sonuçtan emin emin oldukları için tedbirli olduklarını, umursamadıklarını anlatan bir söz olsa gerek!

(9) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması;  Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence!  Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.

Veren el, alan elden daima üstündür. HADİS

İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi.

(10) Homongolos; Gerçek anlamda “Kadın Düşmanı” ya da “Kadınlardan korkan, onlarla herhangi bir yaklaşımı oluşturamayan” Lügate göre “Kadın Sevmeyen” diyebileceğimiz bir tip olup, Reşat Nuri GÜNTEKİN’in “Bir Kadın Düşmanı” adlı eserinde de adı geçer. (Ayrıca tıp dilinde; “cüce” anlamına geldiği gibi, çirkin bir kayabalığının adı olarak da kullanılmaktadır.)

(11) Bir Çuval İnciri Mahvetmek (Berbat Etmek); İyi olan, yolunda giden bir durumu söz ya da yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz, kötü bir gidişe sokmak.

(12) ENDÜLÜS’TE RAKS şiirinin aslı; Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı... Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı… şeklinde başlamaktadır ve söz, Yahya Kemal BEYATLI şiirinin bir beyti halinde şöyledir; “Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli… / Şeytan diyor ki sarmalı yüz kerre öpmeli…” Eser Münir Nurettin SELÇUK tarafından Kürdili Hicazkâr Makamında da bestelenmiştir.

(13) Şoförün söylemekten sakındığı sıfatın “Salak” olduğunu sanıyorum!

(14) Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? İşin kolayına kaçmadan ama... Nazım HİKMET’in Abidin DİNO için kaleme aldığı “SAMAN SARISI” şiirinin ilk dizelerindeki soru.

(15) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(16) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(17) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.

(18) Aptala (Alığa) Malûm Olmak; Sözün aslı; “Abdala (Allah’a yaklaşmış kişiye, dervişe) malûm olmaktır”. Bir şeyin olacağını önceden sezen kimseler için söylenen bir söz. Genelde saf insanların olaylar hakkındaki görüşleri ile alay etmek anlamında “aptala” şeklinde kullanılan söz yanlıştır.

Aptal-Abdal; Aptal;  Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır. Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.

(19) Rüyalar gerçek olsa seni her gün görürdüm… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Hulki SANER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün rüyalar gerçek olabilir. Ernosto Che GUEVERA

(20) On yüz milyon bin; Sonuna “Baloncuk” eki de konmuş bir reklâm spotu. Anlatılmak istenen ifade dilemeyecek bir miktar denebilir.

(21) Yüz Verdik Deliye (ya da Ali’ye yahut da ayıya) Geldi Bilmem Ne Yaptı Halıya; Bir insana hak ettiğinden fazla verilen değerin o insanı şımarttığına dair bir terim.

(22) Erken Kalkan Yol Alır; Yapacakları işe erken girişenler kazançlı olurlar, işlerinde ilerlerler. Er Evlenen Döl Alır (Atasözü); Erken evlenenlerin ise çocukları erken olur, şeklinde bitişik olarak da kullanılır.