Yaşlı adamın yaşamındaki en büyük, yanlışı, dezavantajı; gördüğü rüyaların, mizanpajını(1) becerdiği hayallerinin gerçek olduğunu düşünüp beyninde olağandışı bir güçle tutma dileğini yaşaması idi. Oysa rüyaların, hayallerin, gerçekleşeceğini, ya da gerçekleştiğini ummak safdillik(1) değil miydi?

O gün kardeşinin hanımının erkek kardeşinin nikâh ve düğünü vardı. Nesi oluyordu dur bakayım; kardeşinin kayınbiraderi, kayınçosu her neyse işte onun. Hazırlıklıydı yaşlı adam, Yeşilaycı tutumunda olan eşinin aksine;

“Ayarı kaçırabilirim(2) değil, mutlaka kaçırırım, kardeşimin olduğu meclislerde, her zamanki gibi biliyorsun. O benden, ben de ondan şımarırım, kadehleri tokuştururken. Artık arabayı dönüşte sen kullanıverirsin bir zahmet…” demişti, daha başlangıcın arifesinin öncesinde bile olmaksızın, yayvan bir ağızla mayış mayış(3) ve eklemişti arkasından mükemmel bir buluş gibi;

“Ne demiş atalarımız; ‘Nerde beleş, git oraya yerleş!(4)Değil mi?”

“Bu abuk sabuk konuşma(2), terelelli hallerini(3) ne zaman bırakacaksın, merak ediyorum. Yaşlandık, başlandık, oğlan sözümüze kulak vermiş olsaydı çoktan torun-topalağa karışırdık. Artık durulsan diyorum, neredeyse teneşir paklayacak(2) seni...”

Teneşir deyince etkilenmişti yaşlı adam. İki-üç gün öncesinde yaşadığı beyninde görüntülenen manzara neydi o, öyle?

Göğüsleri kıllı, pehlivan yapılı iki adam evire-çevire yıkıyorlardı onu, takma dişlerini de çıkarıp bir kenara iliştirmişlerdi. Sabun kokusu ve ılık suyla kendinden geçer gibi olmasına rağmen, direnmek istemişti, gasılhanedeki(1) gassallara(1);

“Ne oluyor be yahu? Ben ölmedim daha!” derken o pehlivan yapılı varlıklardan biri kaldırmak için çabaladığı başını haşin(1) bir itişle bastırmış ve;

“Sus be hemşerim! Sen dohdurdan, imamdan daha iyi mi bilcen, ölüp ölmediğini?” demişti.

Sonra kurulanırken, pamuklanma işlemine girişilmeden önce göğsü kıllı neşeli(!) insanların sohbetlerine tanık olmuştu.

“Hafta sonu ne yapcen len İsmail?”

“Valla emmoğlu, benim avrat ve bebeler uzun zamandır ‘Piknik, neye yapmadık!’ diyorlardı, herhalde pikniğe giderik!”

“Hah! Biz de gatılak size. Eki araba arga argaya, alacakları da alır, beraber üleşirik!”

Gerçekten ölenin sadece anası ağlarmış(5), eğer yaşıyorsa tabii, kendisi doktor, imam ve gassallardan daha mı iyi bilecekti ki? Bu nedenle onların aralarında şark üniformasıyla, yani lehçesindeki konuşuyor olmaları kendisini ilgilendirmemeliydi, ama ölüyse onların seslerini nasıl duyuyordu ki? Akıl erdirememişti…

Münasip yerlerine pamuklar tıkanmıştı;

“Be hey gafiller!” diye iç geçirdi. Önce baş taraftan başlasanız da, sonra aşağıya doğru devam etmeyi düşünesinizdi, daha iyi olmaz mıydı?”

İç geçirdi tekrar;

“Yaşıyorum yaşamasına da bunlara yaşadığımı nasıl anlatacağım?” diye düşünürken, henüz pamuk darbesi erişmemiş gözleriyle çevresine baktı şöyle bir.

Başındaki zebellâ(1) gibi dikilen iki pehlivana ek olarak ellerinde tırpan(1), siyah kaban, ya da pelerinli, bu nedenle bedenleri görünmeyen, kafataslarının görüntülerine göre, biri gülümser gibi, diğeri asabi görünümlü zebani(1) diyemeyeceği iki şey daha vardı, isimlendiremediği. Münkir-Nekir(6) olabilir miydi? Fazla okumuşluğu, konu hakkında yardımcı bilgisi yoktu. Belki…

Ve bu iyi bir haber müjdesi olamazdı kendince, gözü de pamukla tamponlanıp karanlığa gömüldüğünde...

Telâşla kalkmıştı sucuk gibi terlemiş olarak. Karısı hayret etmişti. Üstelik;

“Bıktım senin şu rüyalarından, nasıl muhafaza ediyorsun ki hepsini aklında. Sanırım, artık hepsini unutma vaktin geldi, geçiyor bile…”

İkna olmamıştı(2), ya da durum-vaziyeti kabullenmiş değildi yaşlı adam…

Düğüne gitmek üzere kontağı açıp arabasını çalıştırdığında, insanın hep ileriye bakmasının gerektiğini düşünüyordu, peki geçmişi unutmak da gaflet değil miydi, hele ki yaşadığını sandıklarıyla ve yaşadıklarıyla? Geriye döndü.

Mademki yaşıyordu, acaba kefenlendikten ve tabuta iliştirildikten sonra musallada(1) “Er kişi niyetine!” diye tekbir alındıktan sonra mı, “Nasıl bilirdiniz?” diye sorulduktan sonra mı, “Ben canlıyım, ölmedim!” diye dikilseydi?

Ödü patlayanlar(2), yüreği ağzına gelenler(2) olabilirdi, ama merakı; kendisinin yaşadığına kaç kişinin sevinmiş olacağı idi, çünkü yaşantısının oldukça uzun bir devresinde “Nemrut gibi bir insan(3)” olarak yaşadığının bilincinde idi. Tek oğlu ve karısı? Belki…

Belki de mecburiyetten gibi…

Bunun nedenleri kendinde saklı olabilir miydi? Örneğin annesinin erken ölümü nedeniyle babasının yıllarca süren kaprisini çekmek(2), ikinci oğlunu bir trafik kazasında yitirmek, bir sonrasını doğuma çeyrek kala yitirmek, ilk karısından boşanmak vb. gibi…

Muhtemelen, daha doğrusu gerçekten! Belki de bu nedenleydi, rüya, hayal dediği halüsinasyonlarının(1) ve geçmişi unutmasının mümkün olmadığının anlatımı…

Oldum olası şu trafik lâmbalarının kırmızılarından nefret ediyordu, biri-ikisi değil, sanki hepsi kendisinin yolunu bekliyordu. Trafik sıkışıklığında neyse amenna(1) da serbest zamanda bile düzensiz ve karmaşık ışıklar kendisini ister istemez Avrupalara götürüyordu.

Ne güzeldi oradaki düzenler?

“Şu kilometre/saat süratle gidersen, ışıklara devamlı yeşil olarak rast geleceksin!”

“Şu yollarda trafik sıkışık, falanca şu yolu deneyin!” yahut da;

“En fazla şu km/saat hızla gidin!” ve navigasyon(1) denilen aletler…

“Türkiye'nin trafik düzenini bana verseler, en fazla bir ayda düzeltirdim!” dedikten sonra yine kendisi kendini tenkit etmekte gecikmiyordu;

“Nah düzeltirsin! Bu kültürsüzlükle, saygısızlıkla, kural bilmezlikle, adam sendecilikle, bozuk yollar ve yanlış felsefeyle ve en önemlisi cahillikle düzeltebileceğin saçmalığını gel de külâhıma anlat(2) sen!” gibi.

O halde cemaatin tümünü ürkütmemeli, mezarın başına gelince; “Ben ölmedim!” demeliydi. Gene ödü bilmem neresine kaçanlar olsa da nüfus fazla kalabalık olmazdı gibisine geliyordu!

“Sus, ülen! Hâlâ öldüğünün farkında değilsin. O kadar yıkandın, ettin. Bir sürü masraf edildi senin için, şimdi kalkmış bir de ‘Ölmedim!’ diyorsun hanzo(1)! Geberdin işte! Yitirdiğin oğlunun ve babanın kemiklerini ayakucuna yığdık, neyse ki aynı mezarı kullanıyorsunuz, mezar yeri için fazla masrafın olmadı, gene de iyisin bak, babana da oğluna da kavuştun, artık ahrette karşılaştığınızda bizden de selâm götürmeyi...”

Konuşan kimdi, çirkin ağızlı biri olsa gerekti, belki mezarı açan mezar kazıcı, ya da çanak yalayıcı(3) biri. Aileden, yakınlarından biri bile olamazdı, sevilmediğini bilse de, bu sözleri yakışıksızca sarf edecek birinin olabileceğini düşünemiyordu çevresinde. Peki, kendisi kendine söylemiş olabilir miydi? Küfretmek için ağzını doldurdu, sonra vazgeçti, nedense!

Cümle; “Unutma!” diye bitecek olmalıydı, eğer arkasındaki araç sarının yandığını görüp yeşile dönmesini beklemeksizin anında kornaya basmasa, yanındaki karısı;

“En ufak anında bile hayallere dalmandan, rüyalar görmenden bıktım artık. Sadece beni değil, etrafındakileri bile çıldırtabiliyorsun! Aferin!”

Aba altından sopa göstermekte(2) üstüne yoktu karısının. Gerçekten karısından “Aferin!” aldığı için mutluydu. İnsan yaşamında bir kere sevebilirdi, yaşamda tek aşk olurdu. Belki ikinci ve başka baharlar da olabilirdi, ama bu asla aşk olmazdı. Mantığın daha birinci bölümünde kendisini hissettirmesi gerekirdi, hissetmemişti ilk karısında, yani ilk keresinde.

Ama şimdi bu ikinci; ömür olan kendisini yaşama bağlayan, tümünü kabullenen, kendisine tahammül eden karısı her şeyi idi Ömer’in ve onu anlatmakta çaresizliğinin farkındaydı.

Küskünce ilerlerken arkasındaki korna çalan ve çalarak geçen arabanın ön ve arka sağ koltuklarında görüntüler tanıdık gibiydi kendisi için; o tırpanlı iskeletler gibi. Bu kez kemikli ellerini, kollarını sallayarak dişlerini gösteriyorlardı, sanki.

“Tövbe, estağfurullah(3)!” dedi. Galiba dinle-imanla, hacıyla-hocayla ilintisi ancak bu kadar olsa gerekti. Oğlu bile bayram namazlarına gitmesine, karısı beş vakit ibadetini aksatmasa bile, onun karısının başarısızlığı denilemeyecek şekilde inatlaşmasına rağmen namazla-niyazla ilintisi yoktu.

Güzellikler yaşamı ile ilgisini kesmiş gibi geliyordu kendine, yaşadığı kâbuslar nedeniyle, canından birer parça saydığı karısı ve oğlu Kerem’e rağmen. Görüntüsü; “İç bâde...(8)idi, Güzeller güzeli oğlu ve karısı bir kenarda dursun, “Güzel” modunda içmeye sebep göstermek ister gibi.

Ancak felsefesi; “İki zevk, iki güzellik bir arada olmaz(9)!” şeklinde olduğundan, kesinlikle sigara içmezdi, ne çilingir masasında(3), ne de yaşantısında.

Ve bunun içindir ki göbeği üzerinde rakı bardağını sabit tutar, tutabilirdi.

İyi ki düğün salonuna ulaşmışlardı, yoksa düşüncelerinde yiyip bitirecekti kendini.

Daha başlangıçta yaklaştı Öner kardeşine Ömer, Ömür’ü bir yerlere sabitledikten sonra. Biliyordu ki Öner’in zulasında ufak-tefek eşantiyon içki şişeleri vardı, bir içimlik, ya da bir yudumluk, her neyse. Eh! Aperatif(1) olarak ağzını çalkalaması(2) fena olmayacaktı! Olmadı da…

Türküdeki gibi; “Bayram gelmiş neyime...(10) gibi "Düğün varmış bahane, gelsin zıkkım şahane” modundaydı. Ömür ikide bir yanına gelip birkaç kez ayağına basmasına, kolunu çimdiklemesine rağmen dur-durağı yok gibiydi Ömer’in. Sonunda isyan edercesine patlamıştı karısı, sitemle, ama sessizce;

“Ah! Hayatım! Biraz yavaş gitsen! Tedbirli olsan!” deyişi çevresine karşı da, Ömer’e karşı da içtenlik ve sevgi doluydu.

“Çal bakalım bir Topal(11)! Çal bakalım bir Misket(11)! Çal bakalım bir Harmandalı(11)! Çal bakalım bir Erik Dalı!(11)diyerek orkestrayı da, davetlileri de bıktırmıştı. Ne zaman ki; “Hadi bakalım gençler, çalın bakalım bir ‘Abidik, gubidik’ Tvist Havası(11)” demişti, işte o zaman müdahale hakkı doğmuştu Öner’in, yengesinin işareti ile.

Ve oldukça başarılı olmuştu Öner, ağabeyi için cebinden yarımca gösterdiği eşantiyon şişesiyle.

Gerek Ömür ve gerekse Öner, Ömer’in zapt edemeyecekleri bir boyutta olduklarını fark etmişlerdi, kendi kendisinin farkında olmasa bile. Öner;

“Ağabey!” deyip iki eşantiyon şişesini ayrı ayrı ceplerine yerleştirirken;

“Yorgunsun herhalde bak, uyku gözlerinden akıyor, yengem götürüp yatırsın!” dediğinde, duymak istemeyen kötü bir sağır olduğu(12) geçti aklından;

“Oh! Ho! Bu Ömür denilen ömrümü adadığım bir tanem, bu kokuyla beni eve bile sokmaz. Gene de bu kadar yıllık, inkâr etmemiz mümkün olmayacak geçmişimiz, sevgi birlikteliğimiz, hukukumuz var, beni ite kaka(3) duşa sokar, temiz giyeceklerle ancak kanepe havasını teneffüs ettirir, odasının kapısını da kapatarak…” deyip uysal bir pisi kıvamında dünlerde de, bugünlerde de anlayışlı olan karısının peşine takılmıştı.

Koluna girecek değildi ya Ömür, sarhoş destekler gibi. Üstelik arabadaki konumunu da geçmiş tecrübelerinden(!) kesinlikle hatırlıyordu; arka sağ kanepe, yani şoför mahallesinden(3) en uzak yer ve açık pencere...

Ömer’in atalarıyla arası oldukça iyiydi! Ne güzel demişti atalarımız; “Bugünün işini yarına bırakma!” Tüm külliyatı(1) ile birlikte duş için banyoya iteklendiğinde, o da bugünün zıkkımını, yarına bırakmama modunda kardeşinin verdiği iki eşantiyon şişesini de mutlaka sünnetleyecekti(2)

Ömür, Pisi Ömer’in yerine şoför koltuğuna yerleşmişti, ağzına birkaç mentol drajesini istifleyerek...

Ne oluyordu öyle, araba yürüdükçe baştan aşağıya beyaz eşofmanlı bir genç üstelik gülümseyerek arabanın yanında koşuyordu.

“Hayırdır inşallah!” demeyi önceden öğrenmiş olsa derdi mutlaka, ama elini salladı;

“Merhaba! İyi akşam geceleri!”

Karısının arkaya yönelen şaşkın bakışlarını önemsemedi, devamında;

“Yahu Hatunum! Arabayı çok mu yavaş kullanıyorsun, yoksa bize mi öyle geliyor?”

“Bize?”

“Eee! Tabii, yani! Yanımızda koşup da selâmlaştığımız beyaz eşofmanlı atleti görmedin mi yoksa?”

"Şehir içi, 50 ile gidiyorum ayol! Gene malûm olay! Allah’ım sen bana sabır ver! İki iyilikten birini bağışla Tanrım!”

Bunun anlamı; “Ya beni, ya da onu al!” demek olsa gerekti, bunalmıştı çünkü Ömür. Bir ömrü aşk ile paylaşmak için sözleşmişlerdi, seviyordular birbirini ve fakat atsa atamaz, satsa satamazdı Ömür Ömer’ini. Ancak…

Ömrünün törpülenmesi(2) de kendine pek zarif gelmiyordu.

Beyazlı sporcu yarışmaktan vazgeçmiş gibi gerilemiş, bu kez, yamyam gibi siyah bir atlet belirmişti, kapısının yanında asabi bir görünümle koşan, bu sefer o atlet selâmlamadan kendisi selâmlamıştı onu, sanki arabanın artmış sürati geriliyor, yavaşlaşıyormuş gibi.

Sonunda ve doğal olarak kaybolmuştu iki atlet de sarhoşluğunun ağır yüküyle baş edemeyip kontrolsüz bir çaba ile gözkapaklarını indirmemeye gayret ederken.

Şükür, eve gelmişlerdi. Ama o da ne? Siyah-beyaz iki atlet de ellerinde tırpanlarla sanki onun kapıyı açmasını bekliyor gibiydiler;

“Herhalde Azrail böyle bir şey olsa gerek!” diye düşündü, hele ki gülümseme ve asabileşme şeklindeki yüzlerinin derileri eriyip tamamen iskelete döndüklerini görünce neredeyse kendinden geçer gibiydi, yine de karısının kapıyı açma hamlesindeki şaşkın bakışlarına itibar etmeyerek;

 “Hey Ya rabbimin Allah’ı(13) aklıma mukayyet ol(2)! Kapıyı kilitle hatun, oğlanı ara, silâhını alıp gelsin, bizi korusun!” derken var gücüyle de kornaya abandı.

Birkaç pencere açılmış, oğlu telâşla koşmuş, o iki atlet bütün bu olanlardan çekinmiş olarak kaybolmuşlardı gecenin karanlığında. Onları yakalamak o kadar kolaydı ki, gecenin karanlığında yok olmuş olsalar bile. Nasıl olsa güvenlik kameraları, hem kendilerinin, hem de civardaki eczanenin, marketin, diğer apartmanların vardı. Ve “Olurdu böyle vakalar, Türk polisi yakalar” dı!

Sonralarında bir pencere daha açıldı karşıdaki apartmanlarının birinin üst katlarından. Bir genç kız, belki de bir kadın, belki bir öğrenci, belki bir anne adayı ya da bilinmeyen;

“İnsaf(1) yahu kardeşler! Ayıp yahu komşular! Ders çalışan mı var, hastası, yaşlısı, bebeği olan mı var, ne bu gürültü? İnsan biraz da olsa komşularına, çevresine saygılı olmalı!” deyip kinini, sitemini kusmuşçasına(2) pencereyi kapatmak üzereyken, Ömer’in oğlu Kerem dillenmiş(2) yahut da dillenmek mecburiyetinde hissetmişti kendini;

“Affedersiniz küçük güzel kız! Sanırım bu olayı bir kez daha çevremizdekilere yanlış olarak yaşatmamak için bir diğer zamanda caddeye bakan diğer taraftaki kapıdan girmeye gayret ederiz apartmana. Çevremize, komşularımıza verdiğimiz bu rahatsızlık ve işkence için özür dileriz!”

“Küçük, güzel ve kız! Bilmediğiniz üç özelliği bir cümleye sığdıracak kadar nasıl bu kadar küstah(1) olabiliyorsunuz ki?”

Sözlerden değil, sesten etkilenmiş gibiydi Kerem;

“Affedersiniz, özür dilerim efendim, haddimi bilemedim(2), kerelerce özürlerimizi yinelemek isterim. Bundan sonra babama hâkim olup(2) arabamızı bu tarafta park etmemeye çalışırız!

Evli mi, bekâr mı, genç mi, yaşlı mı, çoluk-çocuklu mu, değil mi? Bilinmeyen, hani o sesi ile kendisini etkileyen kişi, yani küçük güzel kız başka tek bir kelime bile söylemeksizin kapatmıştı penceresini. Ne bir serenat(1) beklentisi, ne de “Açık bırak pencereni...(14) işitme isteği vardı Kerem’e göre.

Diğer taraftan genç kız da yaşamında ilk kez; “Küçük, güzel kız” olmaktan dolayı mutlu gibiydi, bağırıp çağırarak kötü mü yaptığının muhasebesini(1) yapmaya çalışıyordu, kapattığı perdenin arkasından telâşları ve o kibar delikanlının sözlerini ve hareketlerini perde arkasından izlerken.

Sessizliklerde rutin, nötr günler başlamıştı, içkide aşırıya kaçan yaşlı adam iyi değildi, belki de son iki eşantiyon şişeyi zıkkımlanması kendisini yaşamdan koparmış gibiydi. Sitemi, kaygısı, sıkıntısı olsa da onu seven, sevgisini, merhametini, özgünlüğünü ve sabrını esirgemeyip bugüne kadarki yaşamını üleşen, buna karşın bunalımlarının(1) eseri olan kocası için “Allah’ım iki iyilikten birini ver!” diyen bir karısı vardı başında.

Tanrı bunalanların dileklerinden bihaber(1) değildi. Ancak kulunun da kendine yönelmeden dünya azabından kurtulmasını da düşünmüyor olsa gerekti!? Ahiret?

İşte bundan sonrasının tümü Allah’ın elindeydi, ister yıkar, yakardı, isterse kulunu mükâfatlandırırdı. Ancak kendinin duygusallıklarını öteleyemeyen bir düşünce vardı ki Tanrının onu mükâfatlandıracağı; hiç de ve hiç öncelikle Ömür’ün ve de kimsenin aklının ucundan bile geçeceği umut edilmese gerekti. Çünkü Ömer asla bir mücahit(1) eylemini ve kavramını yaşamamıştı.

Bir gece ansızın…(15) Doğrusu; hemen o gecenin ertelerinde normal koşullarda, alkolsüz bir akşamın ertesinde yattığının hemen ertelerinde sesi-soluğu kesilivermişti yaşlı adamın, üstelik yalnızken, sekerât(1) haline bile ne zaman geldiği bilinmeksizin.

Ömür, bulaşıkları yıkayıp, ortalığı toparladıktan sonra yatmak üzere yanına geldiğinde fark etmişti Ömer’in soluksuz bedenini ve yılların birikimleriyle, hiç ummadığı anda yitirdiğinin varlığı için dövünmeye başlamıştı. Bir ömrü beraber paylaşmışlardı sevgiyle ve doğrusu bu ani gidişe hiç de hazırlıklı değildi.

Bağırıp çağırmasına, dövünmesine Kerem de doğrulmuştu yerinden. Ne de olsa gençti ve yitirilen ya da yitirilmek üzere olanın tek ihtiyacının doktor ve ambulans olduğunu bilecek kadar aklı başındaydı ve bunu bilerek, tam teçhizatlı bir ambulans çağırmıştı.

Ambulans da, insanlar da ne kadar sessiz olmaya gayret etseler de telâş ve acelecilik gene de sesleri engelleyemiyordu. Üst kattaki pencere gene açılmıştı, ancak olağandışılığı fark edip uzun süren durgunluğu sonrası sessizce kapatılmıştı. Engelleyemediği, belki de engellemek istemediği soru işaretleri vardı beyninde, gördükleriyle berraklaşır(2) gibi olan.

“Küçük, güzel kız…”

Ve söylemin ertesinde karşısındaki hak etmediği halde, dilinde durmasını bilmeyip itici, incitici bir şekilde yukarıdan aşağıya doğru saçılan küstahlık...

Ayıplıyordu şimdi kendini, açık-seçik, kim bilir o günkü dertleri de sedye üstündeki bedenle ilgili olabilir miydi?

Geçmişteki yaşadığını üzülmeye başladığında(13) derin bir sessizliğe bürünmüştü ortam. Belki genç kızın fark edemediği, ne araba, ne hareket vardı sadece derin bir sessizlik günler boyu süren, her günün akşamında penceresini merakla açıp sessizliği dinleyip izlediği.

O sesi ve yaşananları merak ediyordu, küçük, güzel kız seslenişinin ötesinde. “İnsaf, ayıp, küstah” gibi sözleri silmeli, bu sözlerin yaşamlarını yok etmeliydi lügatinden. Bunun yolu da ezilip büzülecek de olsa özür dilemek olmalıydı.

Aşağılanmak(2)? Böyle bir şey mümkün değildi, “Küçük, güzel kız” diyen centilmen(1) birinden. Ve hayretle gereğinden fazla düşündüğünün farkında değildi küçük, güzel genç kız, o ismini bile bilmediği, kim, ne, nasıl olan çocuğu

Büyük şehirlerin garabetlerinden(1) biri, aynı sokakta olmayı bırak, aynı apartmanda oturanlar bile; ölümü, doğumu, hastalığı, neşeli ya da hüzünlü telâş ve çığlıklardan öğrenebiliyorlardı, ya da salâ(1) seslerinden.

Dünya ve ahret telâşı(17)… Ne hazin bir deyimdi bu? Kendi oturduğu daire ile karşı apartmanın bilemediği dairesi arasında barikata(1) benzer kocaman bir cadde niteliğinde sokak vardı.

Aşmalıydı, aşmak zorundaydı o barikatı, en az kendine karşı dürüst olmalıydı; “Öğrenmek kabalığı için özür dilemeyi değil, merakını gidermek, yok etmek için o apartmana gidip “Küçük, güzel kız” diyen onu görmeyi istiyordu.

“Yok, öyle sanıldığı gibi değil gibi değil!” düşüncesi ise, sadece kendini aldatma gayesi idi.

Aslı ismindeki genç kız, kendisi için uygun görülen unvan ötesinde; varlıklı bir ailenin, üniversitede okuyan, tek kızları idi ve aile sırf kızlarının rahatı için o daireyi satın almış, dayayıp döşemiş, yanında bir de hizmetlerini görecek birini görevlendirmişlerdi.

Kısaca; peşinde kendisini sahiplenmek isteyen o kadar çok kişi vardı ki! Elini sallasa ellisi dizlerinin önünde diz çökerlerdi. Herhalde “Küçük, güzel kız” şeklinde centilmence demiş olsa da o eski arabalı, şeklini bile tam olarak çizemediği oğlana kalacak değildi ya!

Düşünmekte kendi sınırlarını bile aştığının farkında değildi. Üstelik kendine yardımcı olan, emeklerini esirgemeyen Sıla ikaz etmese, o sabah kahvaltısında ilk dersi kaçıracak gibi oluşunun farkına bile varamayacaktı Aslı.

Arabasına binip alt sokağı dolaştıktan sonra okuluna yönelmeyi istedi.

O külüstür araba yoktu, görünmüyordu ortalıklarda. Apartmanın adı çekti dikkatini “Kerem Apartmanı.” İstemese de gülümsedi.

Kerem ile Aslı’yı bilmeyen var mıydı dünyada, kendisi bilmemiş olsun. Ancak gülümsemesinin altındaki art niyetini kendinden bile saklamasının gerekli olduğunu düşünüyordu. Ne oluyordu ki kendine böyle? Hayal bile olmayan bir bilinmeyene.

Tövbe...

Tövbe…

Hem de kerelerce, tövbelere denden(1) der gibi…

Dakikalardır ayağının debriyaj pedalında durduğunun ve ilk dersi kaçırdığının farkında olmamıştı, bunun üzerine bir de trafik sıkışıklığını eklenirse, muhtemelen ikinci derse de belki ancak ortalarında yetişebilecekti. Tüm konuları göz ardı edip okul dönüşünde aynı sokaktan geçmeyi plânladı.

Derse girdiğinde dersle ilgisi yok gibiydi, dizeler kendiliğinden oluşmaya başlamıştı, amfide(1) en arka sıralardan birinde yalnız başına oturup ders dinliyormuş modunda önündeki sayfalarda kelimeler, heceler, harfler hareket etme çabasını yaşarken, onun kendisi için dizeler haline getirmesini düşündüğü hülyasında, sanki yıllar sonrasının her bir kıtası ayrı ayrı beste oluyordu;

“Beyazlar dökülüyor şakaklarımdan,
İsmin yankılanıyor dudaklarımdan,
Sesin eksilmiyor hiç kulaklarımdan,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!                       

Sensizlik yaşanmaz alınan nefeste,
Dinlenir mi söyle sensiz hiçbir beste?
Bir bulut gibi gel, rüzgâr gibi es de,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Hâlâ dudaklarımda hissettiğim tat,
Öylesine zalim ki bildiğin hayat,
Eline geçerse özlem dolu bir fırsat,            
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!

Gir gönlüme, gönlünce arzula, tur at,
Kabulümdür, dilersen eğer bir murat,
Sitem etme, kırma gönül, asma surat,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!                                                                                           

Göster yönümü çoban yıldızı gibi,
Sevap yönlendiren huri kızı gibi,
Kış dolu ömrün, baharı-yazı gibi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!                                                                                           

Yokluğa alışkınım bollar ötesi,
Duy isterim sesimi yıllar ötesi,                                                                                                   
Görmek, kucaklamak hem yollar ötesi,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!               

Biliyorum benimkisi kötü bir huy,                                                                                                 
Kalmasa da âlemde belirgin sop soy,                                                                                           
Dur! Kalıver orda! Hisset! İsmimi duy!                                                                                       
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!                                                                                             

Bakışların olmamalı öylesi sert,                               
Açmamalı gönlüme bin bir türlü dert,                                  
Kalmasa da evrende yaşayan tek fert,
Ne olur geçiver sen sokaklarımdan!
(18)

O külüstür araba yine yerinde yoktu. . .

Sıla, hayret eder gibi olmuştu, hanımının tavır ve davranışlarına. Aldığı terbiye ve talimat onu sorgulaması için yeterli değildi. Aslı da dertleşme ihtiyacı duyuyor gibi olmadığı gibi yemeden-içmeden de kesilir gibi olup zayıfladığının, bir bakıma eridiğinin farkında değildi.

Bir gün o külüstür arabayı ve direksiyonunda onu görür gibi oldu, arkasına yanaşıp kornaya hafifçe dokundu;

Genç adam, pencereye dayalı kolunu uzatarak “Geç!” işareti verdi. Aslı heyecanını bastıramadı, telâşla inip ona doğru yöneldi, el frenini çekmediği aklında değildi.

“Şey…” dediğinde aklına estiği gibi hareket eden arabası da iki sevgilinin buluşması gibi tampon tampona kucaklaşmıştı.

Genç kızın “Şey...” diye seslendirmeye çalıştığı cümlesi daha başlamadan sarsıntıyla sona ermişti.

Kerem, evet baba dedesinin arsa sahibi olması nedeniyle adının verildiği ve babasının kendisine o adı verdiği torun Kerem’di, Aslı’nın bilmediği.

“Maksadınızın ne olduğunu bilmiyorum, ama bir dahaki sefere el freninizi çekmeyi unutmayın, lütfen!”

“İnip arabanıza bakmayacak mısınız? Hasar karşılığı tazminat istemeyecek misiniz?”

“Gerek yok güzel kız!”

“Küçük, eklentisi yok mu? O; sizsiniz…”

“Küçük değilmişsiniz, ama ben de küstah değilim!”

“İşte, ben de bu sözüm için özür dilemeyi istemiştim. Nasıl ki siz unutmamışsınız, ben de unutmadım. Ozür dilerim, bir çay içiminde bana arkadaş olmak istemez misiniz?”

“Şimdilik hayır güzel kız!”

“Adım Aslı, neden?”

“Ben de Kerem. Annem biraz keyifsiz, onu şimdi doktora götüreceğim!”

“Babanız?”

“Pencerenizi ikinci kez açıp kapattığınızda fark etmiş olmalısınız. Onu o gece yitirdik, defnettik ve o günden sonra da her ne şekilde olursa olsun sizi ve çevremizdekileri rahatsız etmemek için arabamızı o kaldırıma park etmemeğe çalışıyorum.”

“Özür dilerim tekrar, galiba anneniz geliyor, sizi bekletmeyeyim, Karşı apartman, 11 No, Daire; 35, ya da telefon numaranızı verin, böyle ayaküstü değil, saygı ile özür dilemek istiyorum.”

“Hiç gerekli değil, ama söz ben sizi rahatsız etmeye gayret edeceğim. Gerçekten güzel ve çok güzelsin, ama şimdi izin ver de annemi doktora götüreyim, sen de dersine geç kalma ve lütfen bir daha el frenini çekmeden de inme arabandan, sebep ne olursa olsun!”

Aslı arabasına yöneldiğinde Kerem hatasının farkında değil gibiydi. Belki de birinin el frenini çekmeyi unuttuğu ortamda, bilmesinin mümkün olmadığını bilmesi gibi, Aslı’nın öğrenci olduğu hangi kitapta yazıyordu ki?

Aslı arabasına bindiğinde her zeki ve ilgili olan genç kızın bildiğini ürpererek gönlünde dinlendirme gayretindeydi. Üniversite öğrencisi olduğunu söylememişti, o halde o nereden biliyordu? Demek ki onu unutmaması bir tesadüf ya da yanlış değildi. Akşama Sıla’nın, komşuların, bakkalın, gazetecinin ağızlarını şöyle bir araması gerekiyordu ve bunu çok iyi biliyordu, kadınca sezgileriyle…

Kadınca sezgileri olsa da bir genç kızın ulaşmayacağı gerçekler de vardı, örneğin Kerem’in halasının Mahalle Muhtarı olduğunu bilmemesi gibi.

Kerem’in kendisini tanımak istemesinin, buna karşın uzak durmasının nedenini ve kendisinin de ne gibi bir beklentisi olduğunu bilemiyordu. Oysa bir dedektif gibi en ufak bir mimikten bile anlam çıkarmakta üstüne yoktu. Bu; hafiye olan baba büyük dedesinden kalma bir miras olsa gerekti. Buna rağmen şu andaki durağanlığının sebebinin ne olduğuna anlam veremiyordu.

Kerem, öğrendiklerine karşın değişik bir boyutta yanlışlığının farkındaydı. Babasının sarhoşluğunda tüm güvenlik kamera görüntülerini elden-gözden geçirmişti; siyahlı-beyazlı sporculardan iz ve eser yoktu. Olamazdı da zaten, insan birkaç saniye içinde, hem de koşarken nasıl birdenbire iskelet haline gelirdi ki?

Gene de birkaç kez sokağı kontrol etmek gereğini hissetmişti her ihtimale karşı. Gazetecinin güvenlik kamerasından da bir şey çıkmamıştı. Karşıdaki apartmanın da güvenlik kamerasının olduğunu görünce onun da kayıtlarını kontrol etmesinin gerektiğini ve bunu en kısa zamanda gerçekleştirmeyi vaat etti kendine.

O anda aklında herhangi bir düşünce, amaç olmaksızın, sadece babasının gördüğünü sandıklarının hayal ya da beynindeki kurgulardan ibaret olduğunu ispat etmek için.

Karşı yönetici olgun davranıp CD(1)’leri ona vermişti. O, CD’lerin kendinin kaderini etkileyeceğinin farkında değildi.

Son CD’de görüntülerin sonundan başlamak istediyse de sanki CD baştan başlamakta direnmiş ve yaşamının felâketi mi, mutluluğu mu olduğunu o an kestiremediği başlangıcına ulaşmıştı, aklının ucundan bile geçmeyen.

Bilip bilmeden takılmıştı görüntülere. Neredeyse bütün apartmanı tanımıştı ve “İnsaf” diyenin onun da posta kutusuna göre daire numarasını bilmiş(!) ve onun o olduğuna karar vermişti.

İnsan bir resme bakarak duygularını anlamsızca sabitleyebilir miydi? Olmuştu işte, gönül denilen bir kuştu bu, ne zaman, nereye, nasıl ve kime konacağı belli değildi ki? Onunla ilgili ilk bilgileri söz gelimi, ayaküstü gibi CD’leri yöneticiye teslim ederken edinmişti.

Ve o günü takip eden günlerden bir gün halasının acil bir işi nedeniyle büroyu kendisine emanet etmesi dolaysıyla özendiği haksız araştırmayı dinlene dinlene yapmıştı, hakkı olmadığını, herkesin gizliliğinin saklı kalması gerektiğini bile bile.

Ne yapsındı yani, çat kapı(3) gidip; “Sesinden, görüntünden ben sana âşık oldum, sen de bana kalbini ver, eğer sahibi yoksa?” mı deseydi yani?

Yöneticinin de verdiği bilgiler ışığında, muhtarlık bilgilerinin de desteklemesi nedeniyle haddini bilmesinin gerekliliği yer etmişti beyninde. Bir salyangoz, bir fare gibi hissetmeye başlamıştı kendini, kartal tarafından bir lokmada tüketilip hazmedilecekmiş gibi.

Başını eğdi. Ancak baş eğmek kurtuluş için bir gerekçe değildi. Dediği gibi; artık diğer kapı idi girip çıktığı, hakkı yoktu uzanamayacağı üzüme; “Koruk!” demek için bile(16). Ta ki, babasını yitirdiği o geceye kadar.

O gece o pencereye baktığında babasını yitirdiğini unutmuş gibiydi, kalbi yerinden fırlayacakmışçasına çarpmaya başlamıştı, haddinin ve hakkının olmadığını bile bile, engellemesi mümkün olamaksızın.

Ve şimdi bu kız arabasına çarpmış, özür dilemiş ve kendisine bir çay ısmarlamasını söylemişti, öyle mi?

Herhalde babasından kaynaklanan irsiyet özelliği nedeniyle hayal görmüş olmalıydı, ancak kâbus değil. Bu nedenle de arka tamponundaki eziğin ne zaman meydana geldiğini doğrultamıyordu beyni. Demek ki gerçek; gerçekti.

Ve uzak olmak, uzak durmak, uzak durma zorunluluğu da şüphe götürmeyecek bir olay olmalıydı.

Peki, “Çay ısmarla!” diyen bir küçük, güzel kıza gözükmemek de yanlış olmaz mıydı? Haddini, hakkını bilmek mazeret olabilir miydi?

İki satır karaladı, telefon ederek telefon numarasını belirtmiş olmamak için;

“Çay için davet etmek isterdim. Ama haddimi de, hakkımı da, hukukumu da biliyorum, üstelik eşsiz güzelliğiniz yanında görünmemin bile hata olduğunu da. Davul bile dengi, dengine çalışıyorsa, bırak, beni öğrenme! Sağlık, başarı ve mutluluğun devamlı olsun, küçük, güzel kız.”

İmza yerine; “Boş ver!” diye yazdı ve okulda olması gereken zamanı gözledi, halasının bilgisayarından ilgilenmemesinin nasihat edildiği(!) gerçeği öğrenmiş ve incelemesini bitirmiş olarak.

Mektubu posta kutusuna atmak için kapıya gittiğinde, kapının kapalı olması canını sıkmıştı, evde hizmetlinin olduğunu bilerek zili çaldı. Hiddetli bir ses diafondan(1); “Kim o?” diye sorgulamış, o da yalan değildi ya; “Posta” diye cevaplamıştı seslenişiyle.

Gerçekte de niyeti mektubu posta kutusuna atıp geri çekilmek değil miydi, güvenlik kameralarını unutmuş olarak? Bir süre bekledi dış kapıda. Aynı sinirli ses;

“Posta kutusuna atın, lütfen!” dedikten sonra kapının otomatı açıldı. Kapının açılması için birilerini beklemesine gerek kalmamıştı, sevindi, ama boynu bükük, gözleri yerlerde

Mektubu alınca bir dedektif torunu olmasının tüm inceliklerini sergileme gayretini yaşadı Aslı. Yöneticiden CD’leri aldı ve onun yanında görüntüleri inceledi; “Posta kutusuna isimsiz bir mektup atılmış da…” diyerek.

Yönetici şaşkın gibiydi, bir süre önce güvenlikle ilgili CD’leri verdiği gençle, posta kutusuna isimsiz mektubu atan genç aynı kişiydi, yani Kerem. Aslı zaten kesinlikle biliyordu, ama elinde bir koz olsun mu istemişti, yoksa hedeflediği bir şeyler mi vardı, bilemediği?

İkinci aşama Kerem’in apartmanındaki zillerin üstündeki isimleri kontrol etmekti. Hiçbirinin üzerinde Kerem’in ismi yoktu. Kabalama bir şekilde, olası ki zillerden birinin üzerinde ismini görmüş olsa, ya da birine rastlasa da; “Kerem'in evi hangisi?” diye sorsa, evi öğrenip kapıyı çalıp “Kerem'in telefon numarasını alabilir miyim?” diyebilir miydi ki?

Bir hafiye mantığı ile düşünmeliydi, ama hemen değil. Nasıl ki demokrasilerde çözümler tükenmezdi, o halde onun da çözümleri olacaktı mutlaka, ama nasıl?..

Okula kaydı sırasında bir kısım belgeler için Muhtar Ablaya gittiğini hatırladı, “Halden anlar!” umuduyla ve içindekini saklamaksızın söylemek umuduyla…

“Abla, iyiliğine, himmetine sığınıyorum. Şu karşımdaki Kerem apartmanında babasını birkaç ay önce yitirmiş Kerem diye bir oğlan var. Kalbimi çaldı ve iade etmemekte direniyor. Soyadı ne, daire numarası kaç ve varsa telefon numarasını vermeniz mümkün mü?”

“Dur bakalım küçük hanım! Bazı şeyler vardır ki, bunların bir üçüncü şahsa aktarılması mümkün değil. Geç karşısına, çabala, söyle ve kendini kabul ettir ona, hem beni dinlersen, bırak kalbin onda kalsın, korur ve sahiplenmeye devam ederse, o zaten başlangıçtan beri senindir, eğer iade ederse senin olmayı hak etmiyordur, bırak gitsin, zalime mazlum etiketi yapıştırma!”

“Abla sözünüzü uygulamaya çalışacağım, ama keşke elini uzatma çabanızı da yaşayabilseydim!”

“Meselâ şöyle bir şeyler söylesem, bilmem işine yarar mı? Kerem’in soyadı benimkiyle aynı, uzak bir göbekten dedeler olarak akrabayız. Daire numarası da o apartmanda 11 miydi, yoksa 11 miydi ne, tam olarak aklımda kalmamış!”

“Ama abla siz evlisiniz? Hem akrabayız diyorsunuz…”

“Yasalar bana kendi soyadımı kullanmam için izin vermiş, kullanmasa mıydım yani?”

“Sağ ol abla, seni iyi ki sevmişim!”

“Bundan sonra sen de el uzatman gerekene elini uzat, benim bir kısım şeylerden muhtar olarak değil, bir hala olarak haberim var, beni de bu konuda bilgilendir olur mu, küçük, güzel kız? Hatta beraberce…”

“Bu söz, yani küçük, güzel kız, dedelerden torunlara aktarılmış bir miras mı? Kerem de öncesinde bu sözle acıtmıştı canımı, üstelik bir sadist gibi farkında olup da umursamazmış gibi…”

“Oh! Ho! Ateş bacayı sarmış, ama kim ateş, kim baca bilemiyorum. Ama o ikisinden birinin telefon numarası şöyleydi galiba. Aklında tutabilecek misin, yoksa Kerem’i arayayım, yanımda, ya da yan odada mı diye kahrını dillendirirsin?”

“Bana değer verdin, değer verdiğini esirgemedin benden. Utanırım yanınızda konuşmaktan, saygımdan dolayı, ama izninizle tek cümle söyleyeceğim kendisine yanınızda, eğer kabul ederse o zaman dolduracağım ağzımı boş yer kalmayacak şekilde…

Ve o telefon numarasını kendisi verecek bana paşa paşa!”

“İddialısın yani?”

“Kadınlara has bir sezgi desem, bu…”

Muhtar iki tuşla Kerem’e ulaşıp uzattı telefonu Aslı’ya;

“Buyur Hala, hayırdır!”

“Ben Aslı, buldum seni. Hala yanında seni bekliyorum, çay teklifimi değerlendirmen için. En fazla yarım saat içinde geldin, geldin, iki elin kanda(3) bile olsa. Yoksa bağrıma taş basarım, ömür boyunca bir daha göremezsin beni!” deyip telefonu kapatmaksızın muhtara uzattı Aslı.

“Oğlum! Bana kalırsa bu delinin sözünü dinle, yapar mı yapar, sonrasını bilemem. Ben onu yarım saat eyler, misafir ederim burada. Artık o külüstür arabanla mı gelirsin, taksi tutup da mı teşrif edersin bilemem. Ama benim için yaşamımdaki en bereketli, en güzel tesadüf diyebilirim. Haydi, acele et, bir dakikan geçti bile!”

Merak dolu bir bekleyiş içinde, ne konuştuklarını özellikle Aslı’nın anlayamadığı bir sohbete koyuldular. Daha da gerçekçi bir ifade ile hala anlattı Kerem’i, taksit taksit. Telefonlar durmadığı gibi, mahallenin tüm Nüfus Kâğıdı Sureti, İkametgâh İlmühaberi isteyenleri bu güne şu anlara denk gelmişlerdi sanki.

Kilometrelerce uzaktan bile fark edilecek külüstür Muhtarlığın kapısı önünde durmuştu. Son metrelerde dermanı tükendiğinden yarışı ancak bitirebilmiş bir sporcu gibi.

Herkesin hayret dolu bakışları arasında indi Kerem arabasından, ama nasıl? Arabayı viteste unutmuş, kontağı kapatmamış ve debriyajdan ayağını çeker çekmez araba sarsıntı ile istop etmişti.

Hareketi gözleyip de gülümsememek mümkün müydü? Aslı, dünlerde kendisini “El frenini çekmeyi unutma!” diye tavır takınan Kerem’e sadece bakmakla yetindi. Kerem koştu, farkında olması gerekeni unutmuşçasına, yılların özlemi birikmişçesine Aslı’yı kucaklarken, tek bir söz döküldü ağzından;

“Bağışla!”

“O kadar çabuk ve kolay değil, önce şu çayı ısmarla!”

Kerem’in elini tuttuğunun farkında değildi, ama abla dediği Muhtarla vedalaşmasının gerektiğini unutmamış gibiydi Aslı;

“Abla bize müsaade şimdilik! Ve tekrar görüşmek üzere…”

“Bahtınız açık olsun çocuklar, bana kayıt için gelmenizi bekleyeceğim!” dedi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Öykünün adını vermekte biraz zorlandım. “Kâbus” mu olsun, “Küçük, Güzel Kız” mı? Ne de olsa olayın kahramanı Küçük Güzel Kız; Aslı idi. Ancak olay kâbuslarla başladığı ve kâbus tüm öyküyü etkilediği için “Kâbus” ismini koymayı benimsedim.

(*) Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.

(1) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Amfi; Genelde üniversite (fakülte) salonlarında, tiyatrolarda, oturulacak sıraları önden geriye doğru basamak basamak yükselen salon çeşidi (Ders, ya da eserler izlenen). Ayrıca herhangi bir kaynak tarafından üretilen sesi hoparlöre gidene kadar kuvvetlendiren cihaz. İki yönlü, çevre. Amfiteatr sözünün kısaltılmışı.

Aperatif; Latince dışarıya doğru açılmak anlamında olsa da yemeklerden önce iştah açmak alınan içki ve mezeler, ya da doymadan geçirilen bir öğün. Ön içki.

Barikat; Bir yolu veya geçidi kapamak için her türlü araçtan yararlanarak yapılan engel.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Bunalım; Buhran, kriz. Herhangi bir durumun doğal gidişi sırasında, birden bire ortaya çıkan aykırılık, karamsarlık, umutsuzluk, ruhsal bozukluk, çöküntü. Sonucu kötü olabilecek gerginlik.

CD; Cadmiyum elementinin simgesi. Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur)!

Centilmen; İyi arkadaşlık eden, ilişkilerinde ince, saygılı, görgülü, kibar (erkek).

Denden; Bir noktalama işareti. Bir yazı veya çizelgede alt alta yinelenen söz veya sözcük gruplarının yeniden yazılmaması (söylenmemesi için de) kullanılır  (”).

Diyafon (Diafon); İş yerlerinde, apartmanlarda, taksi duraklarında kısa süreli karşılıklı konuşmayı sağlayan alet. Aslında bu aletlerle bebek telsizini karıştırmamak gerek.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.

Gasılhane (Gasilhane); Ölüleri yıkama yeri.

Gassal; Ölü yıkayıcısı.

Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın Beynin yarattığı hisleri, hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Varsanım, sanrı ya da kısaca var sanma da denebilir. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.

Hanzo; Kaba-saba, görgüsüz, iri yarı kimse.

İnsaf; Acımaya, duyuma, mantığa dayalı adalet duygusu.

Külliyat; Bütün yapıtların toplandığı mahal.

Küstah; Saygısız, kaba, terbiyesiz.

Mizanpaj; Gazete, dergi, broşür, liflet, prospektüs (tanıtmalık) gibi yayınlarda sayfa düzeni.

Muhasebe; Karşılıklı olarak oturup hesap görme, hesaplaşma, hesap işleriyle uğraşma.

Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

Mücahit; Kutsal bir ülkü uğruna savaşan.

Navigasyon; Yeni teknolojilerle yol, iz bilmeyenlere yol gösteren bir sistem olup, yazacağınız adrese en güzel ve kestirme olarak ulaştıran düzendir.

Safdillik; Saflık, kolayca aldatılma,  temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Salâ; Essalat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua. Cuma Namazına çağrı.

Sekerât; Ölüm İyiliği. Hastanın iyileşir gibi göründüğü, aslında iyileşme olmayan, ölüme yaklaşma anı, ölüme gidişin son hali.

Serenat (Serenad); Geceleyin, açık havada sevgi duyulan biri için sesli olarak söylenen, bir müzik aracıyla verilen serbest biçimli küçük konser.

                      “Yeşil pencerenden bir gül at bana/Işıklarla dolsun kalbimin içi…” şeklinde başlayan Ahmet Muhip DRANAS şiiri.

                      Bir nisan akşamı, serin bir günün, şarkın bu sevimli, en güzel köyünün…” şeklinde başlayan Faruk Nafiz ÇAMLIBEL şiiri.

                      Kimdir bana gülümseyen yeşillik balkonundan/Demek gecelerden sonra nihayet gün doğuyor” şeklinde başlayan Cahit Sıtkı TARANCI şiiri.

                      Senden başka kimse bilmesin istiyorum/Gözlerimin nasıl aşka çağırdığını” şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri…

                      Kemanımın sesini işittiğin zaman / Anla -ki sanadır- kederli seslenişiErol KARATEKİN şiiri.

                      Serenat olarak iklimlere, mevsimlere yokluklara, yalnızlıklara, doğaya… ait şiirler özellikle amatör ve genç şairler tarafından dile getirilmişse de bence en duygusal serenatlar sevgililer içindir.

                      Son olarak Zülfü Livaneli’nin bu isimde bir romanının olduğunu hatırlatmak isterim.

Tırpan; Ekin, ot ve benzeri şeyleri biçmeye yarayan, uzun bir sapın ucuna tutturulan, çelikten yapılmış, hafifçe kıvrık, uzun, sırtı kalınca ve bombeli, keskin ağızlı bir tür orak. Güreşte ise; Rakibi devirmek amacıyla rakibin ayak bileklerine hızla ayak vurma şeklindeki oyun. Azrail’e temsil edilen şekildeki alet.

Zebani; Zebellâ. Kötülüklerle anılan insanlara yakıştırılan bir unvan. Cehennemde bekçi olduğuna inanılan, eli topuzlu, çok iriyarı, çok güçlü, korkunç yaratık.

Zebellâ; Zebellâh şeklinde yazılan bu kelime, Türkçemizde; “Olağandan iri, büyük, devasa boyutta, korkunç, ya da doğaüstü” anlamlarında kullanılan bir kelimedir.

(2) Aba Altından Sopa Göstermek; Sakin, yumuşak görünmekle birlikte karşısındakini gizliden gözüyle ve hareketleri ile korkutmak.

Abuk-Sabuk Konuşmak; Akla-mantığa uymayan, düşünülmeden saçma, sapan anlamsız söz(ler) söylemek.

Ağzını Çalkalamak; Bir şeyi içinden su geçirerek temizlemek. Öyküdeki anlamı; içki içmeye hazırlık şeklinde ilk olarak hafif bir içkiyi (genelde fondip şeklinde) içmek.

Aklına Mukayyet Olmak; Aklını korumak, aklını korumaya özen göstermek.

Aşağılanmak; Aşağı düzeyde görülerek küçümsenmek, hor görülmek.

Ayarını Kaçırmak; Kantarın topuzunu kaçırmak da denebilir. Herhangi bir konuda (örneğin içkide, konuşmada, harcamakta, biriktirmekte…) aşırıya kaçmak, ölçüyü kaçırmak, ölçüyü dengeleyememek,  ayarı yitirmek, saçmalamak, zırvalamak.

Berraklaşmak; Duru, parlak, aydınlık, pırıl pırıl, temiz, güzel, açık duruma gelmek.

Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek, getirmek.

Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.

Hâkim Olmak; Etkili olmak, elinde tutmak, hükmetmek. Buyruğunu, egemenliğini yürütmek, egemen olmak.

İkna Olmamak; İnanmamak, inandırılmamak.

Kapris Çekmek; Değişken, geçici, gereksiz isteklerde bulunan  birinin nazını, isteklerini, huysuzluğunu çekmek, kaprisli davranışlarına katlanmak.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Külâhına Anlatmak; “Söylediklerinin hiçbiri inandırıcı değil, sana inanmıyorum!” anlamında söz söylemek.

Ödü Patlamak (Kopmak); Ani bir olay nedeniyle çok korkmak.

Sünnetlemek; Lügat manası; bir tabaktaki yemeği iyice sıyırarak yemek. Halk dilinde ise; atılması, dökülmesi olası bir şeyi sevabını almak için yemek, içmek, bitirmek eylemi olarak vasıflanmaktadır.

Teneşir Paklamak; Yaşarken kirli işlere buluşan kimseler için tek çıkar yol, ölümdür, anlamında söz.

Yüreği Ağzına Gelmek; Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hızlı hızlı atmak.

(3) Çanak Yalayıcı; Kendine çıkar sağlayacak olanlara aşırı saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen. Dalkavuk. Çıkarı için dalkavukluk eden.

Çat Kapı; Aniden, hiç beklenmedik bir anda, kapı çalarak.

Çilingir Sofrası (Masası); Üzerine meze ve içki konmuş tepsi, içki sofrası, masası [Aslında bu masanın adı Moğolcadan gelen Şilengar Sofrası (“Şölen Donatan”) olması gerekir].

İki Eli Kanda Olsa; Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılmayacak olsa bile.

İte Kaka; Yapılması için ısrar ederek, hatta cebir kullanarak yapılmasını sağlama eylemi.

Mayışık Mayışık (Mayışıl Mayışıl, Mayış Mayış); Üstüne basarak, kuvvetlendirilmiş bir biçimde buyurulan bir işi yapmaktan çekinme, tembellik etme.

Nemrut, Nemrutça, Nemrut Gibi, Nemrut Bakışlı; Yüze gülmez, acımasız, can yakıcı, sert tutumlu.

Ömür Törpüsü; Uzayan, şekilsiz, eylemsiz, heyecansız giden bir ömrün uzamasındaki gereksizliğin ifadesi. Gereksiz ve gerekçesiz bir yaşamın ifadesi  (Kimi insan var gönül köprüsü, kimi insan var ömür törpüsü)...

Şoför Mahallesi; Ömür’ün o mevkiinin adının “Şoför Mahalli” olmasını bilmemesi mümkün değildi. O kafa ile espri yapmak istemesinin de hiçbir sakıncası olduğunu düşünmüyorum!

Tarelli (Terelelli) Haller; Hafif ve hoppa, delişmen olma.

Tövbe Estağfurullah; Yapılan bir günahtan, suçtan pişmanlık duyarak bağışlanmak için destekli bir şekilde; “Tanrıdan bağışlama dilerim!” demektir.

(4) Nerde beleş, git oraya yerleş; Hiç para ödenmeksizin, karşılıksız, emeksiz faydalanma imkânı bulduğun yerde gereğince, gerektiğince, hatta kovuluncaya kadar yaşa anlamında bir söz (Beleş; Bedava. (Argo olarak) Hiç para ödenmeksizin elde edilen, karşılıksız, emeksiz).

(5) Ölenin anası ağlarmış; Sözün aslı; “Deveden düşenin anası ağlamamış, eşekten düşenin ağlamış” şeklindedir. Türkçemizde bazı bazen; “Ölenin anası ağlar! Düşenin anası ağlar! Düşenin dostu olmaz!” Bazen de; “Düşene bir tekme de sen vur!”  şeklinde de söylenmektedir. Ancak şu sözü de unutmamak gerekir kanısındayım; “Düşene sevinme! Zamanın sana ne sakladığını bilemezsin.” Hazreti ALİ

(6) Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

(7) Nasıl bilirdiniz; Cenaze namazı kılındıktan sonra, hocanın usulen sorduğu bir sorudur ki saçmadır. Ancak bu konuda had yaşamaksızın şu görevi yerine getirmeliyim.

Kişiyi nasıl bilirsin; “Kendim gibi!” Atasözü. Başkalarının bir durum karşısında nasıl davranacağını düşünürken hep kendimizi ölçü tuttuğumuzdan dolayı kendimizce bir yargıya varıp uygulamamızın ifadesidir ki, bu yargının her zaman doğru tuttuğunu söylememiz mümkün değildir. Ayrıca karşımızdakine güvenin anlataımıdır da.

(8) İç bâde, güzel sev, varsa akl-ı şuûrun, dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş, ne umurun…  şeklinde başlayan Terkibi Bent eserinin Güftesi; Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’ya ait olup eserin; Hacı Arif Bey veya Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelendiği söylenmiştir.

(9) İki zevk bir arada olmaz; İçki sofrasında içki ile beraber sigara içilmemesini öneren bir dilek.

(10) Geceler yârim oldu… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesini kimin yazdığı bilinmemektedir. Bestesi Şükrü TUNAR’a aittir. “Bayram gelmiş neyime” ve “Evvel böyle değildim, aman anam garibem” dizeleri yer almaktadır.

(11) Topal; Bacağındaki sakatlık dolaysıyla seker gibi ya da iki adımda bir yana eğilerek yürüyen. Yürürken aksayan. Öyküde Ankara Oyun Havası söylenmek istenmiştir.

Misket; Aslı ufak bir elma türüdür. Ankara yöresine ait oyun havasının adı olup, özel bir öyküsü de vardır. Bilye, cicoz, mile olarak da çocuk oyunlarında kullanılan oyun aracı.

Harmandalı; Ege yöresine ait bir zeybek oyunu.

Erik dalı gevrektir… şeklinde başlayan ve güzel figürleri olan Burdur yöresine ait oyun havası.

Abidik-Gubidik Tvist; Faydası olmayan, saçma sapan anlamlarında, sözlerini Fecri EBCİOĞLU'nun, bestesini Şerif YÜZBAŞIOĞLU'nun yaptığı, Öztürk SERENGİL'in meşhur ettiği saçma sapan bir müzik ve oyun.

(12) Hiç kimse duymak istemeyen biri kadar kör ve sağır olamaz. (Söz; William SHAKESPEARE’e, İbni SİNA’ya yakıştırılmış ayrıca İtalyan Atasözü olarak da belirtilmiştir).

(13) Hey Yarabb’imin Allah’ı; Ne şeriatta, ne de Türkçemizde böyle bir söz dizisi yoktur. Olsa olsa bir anlık sinir ya da dalgınlıkla; “Hey Yarabbim! Hay (Hey) Allah’ım!” şeklinde söylenmek istenen bir söz olsa gerek (Kullanılmıştır!) Rab, Allah, Tanrı, İlâh hepsi aynı anlamda olup birleştirilerek söylenemez. Kişinin din bilgisi eksikliği nedeniyle söylenmiş bir zaaf olsa gerek. Ancak, özür dileyerek ifade etmem gerek ki; Necip Fazıl KISAKÜREK’in “Allah Tanrının belâsını versin!” sözüne de katılamıyorum!

(14) Açık bırak pencereni, örtme perdeyi bu gece… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Balarısı Metin’e, Bestesi; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(15) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.

(16) Tarih tekerrür… Mehmet Akif ERSOY'a ait “KISSADAN HİSSE” isimli şiirindeki şu dizeler geçti aklımdan; “Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! / Beş bin yıllık kıssa yarım hisse mi verdi? / Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, / Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?”

(17) Dünya ve Ahret Telâşı; Söz; yanlış kullanılmıştır. Farklı iki ayrı konudur. Sözün; “Dünya telâşı Allah’ı ve ahreti unutturmasın!” şeklinde dizilmesi doğru olurdu!

(18) KARATEKİN, Erol. 2002 Yılı. “GEÇİVER SEN”

(19) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.