Bir gün öncesinin sınav yorgunluğu nedeniyle erken yatmama rağmen uyku tutmamıştı gözlerimi, uyur-uyanık arası bir haldeyken anne ve babamın sessize yakın mırıldanmaları çekti dikkatimi. Kapımı merak ederek duymak, anlamak için hafifçe araladım;
“Olmaz hatunum, ateşle barutun yan yana(1) olması gibi bir şey bu!”
“Atsan atamazsın, satsan satamazsın, rahmetli dayımın torunu o. Bizim Mesut’tan da büyük, üstelik onun ablası sayılır neredeyse. Endişelenmene gerek yok. İlker’in odasını düzenler ona veririz. İlker de geldiğinde kardeşinin odasına bir çekyat, portatif somya, ya da ranza alırız, orada yatar!”
“Pek aklım almıyor, ama gene de sen bilirsin, seni asla kırmam, incitmem, umarım ben düşünce ve endişelerimde yanılmış olurum!”
Konu neydi, ateşle barutun yan yana olması ne demekti? Mesut bendim, lisede bitirmek üzere okuyan, İlker de ağabeyim, bir başka ilde üniversitede olan. Torun ve abla sayılan kimdi ki? Sorumun cevabı bir hafta kadar süren ön hazırlıklar sonucunda çözülür gibiydi;
“Bir ablanın olmasını ister misin?”
“Garip, kimsesiz bir kız…”
“Okula gitmek isterse…”
“Ev işlerinde bana yardım eder, hatırımda kaldığı kadarıyla oldukça hamarat(2) bir kızdı küçüklüğünde…”
“Annesini de yitirdikten sonra bir başına kalmış garibim(2)…”
“Zaten annesi de kötü hastaydı, son gördüğümüzde çok zayıftı, öyle hatırlıyorum…”
“Arabayla gidip alalım, nasibi çıkıncaya(3) kadar misafirimiz olur…”
“Öksüze-yetime bakmak sevaptır…” (Ben bilmiyordum ama.)
“Elimizin, ayağımızın tuttuğu kadarıyla…”
Tek cevabım, daha doğrusu sorum olmuştu, olmak zorundaydı hem;
“Mademki sevaba gireceğiz, bana pek akıl kârı gibi gözükmese de, gidip getirelim. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(4), hem bana da danışmanız beni hem gururlandırdı, hem de mutlu etti, tedirginliğime rağmen.”
Sözlerim beklenmiyor olsa gerekti. Ama gerçektir ki dipten-köşeden de olsa, az-biraz çok az olsa da bencilce tümüne sahip olduğu sevgiyi, bir bilmediği ile üleşmeyi asla istemezdi insanlar (sanırım).
Üstelik “Tahammül edeceğim gibi söz dinlese(!), kavga - dövüş - münakaşa etmeyeceğim biri olsa” diye de hatırımdan geçirmedim, değil.
Azıcık geriye gitmem gerekirse baba dedem, köy çocuğuymuş. Babam tahsili (söz aramızda, kendi deyimiyle; “Adam olması(5)”) için ilçeye taşınmış, anne dedemle de ilişkisini yitirmeksizin.
Benim bilmeme, öğrenmeme gerek olmayan karanlık kalan bir bölüm; artık annem-babam birbirlerini sevmişler mi, yoksa dedeler uygun görüp öyle mi evlenmişler, bilmiyorum. Bir kaç kez öğrenmek için nabız yokladım(3), oralı olmadılar, ben de sonuncu seferden sonra, sormamak ve ertesinde susmak hakkımı kullandım!
Bir enteresan durum, dedelerin ikisi de ben doğmadan önce ölmüşler! Anne dedemin adı Mesut’muş. Ağabeyim doğunca ona İlker adını koyduklarından, bana da dedemin adı Mesut’u koymuşlar. Annemin dayısının torunu olan bana “Abla” dedirtmek istenen kızın adı da Mesude imiş, aynı nedenle, kulağıma çalındığı(3) kadarıyla tabii.
Babam babasının kendisi için yaptığı jestin benzerini okuması düşüncesiyle ağabeyim için de yapmış. Lise…
Ve sonrasında o fedakârlığın işe yaramadığı bir başka şehrin üniversitesini burslu yatılı kazanmış ve biz de evimizi o şehre taşımıştık, ağabeyim yatılı okumasına rağmen ranza olayının gerçekleşmesi mecburiyetinin sebebi bir bakıma da bu idi.
Bu şehre göçüşün benim için yararsız olduğunu söylemem doğru değil gibime gelir. Belki söylemim yanlış gibi de gözükebilir, ama komşuda pişer, bize de düşer örneği bu güzel deyişi değiştirerek şöyle düzenleyeyim; “Şartlar ağabeyim için oluşturulmuş olsa da şans, bana da güler gibiydi.”
Bebeklik ve çocukluklarımızda Mesude ile nasıldık, hatırımda hiçbir iz yoktu, hatırımda kalmamış, hani benden büyük demişlerdi ya babam-annem, aralarında konuşurlarken, boyu-bosu, okuması-yazması nasıldı acaba?
Dini bayramların ilk günleri annem-babam ilçeye giderlerdi, özellikle annemin dayısının vefatında cenazeye bizler de katılmıştık ağabeyimle, ama kim, kimdir, bilmeden, anlamadan, hatta Mesude’yi görüp görmediğimizi bile hatırlamadan.
Annemler birkaç kez daha “Mevlit(6)” diyerek tekrar gitmişlerdi köye, daha sonra Mesude’nin arka arkaya vefat eden önce babası, sonrasında annesi için de. Ben hadi küçüktüm, anguttum(2), belki ben Mesude’yi, Mesude’nin de (yani Mesude Ablanın da) beni bilemeyeceğimiz tereddüdümüz olabilirdi, ama koskoca, üniversiteli ve bilgili ağabeyim bu kızı nasıl bilmez, hatırlamazdı ki, hayretler içindeydim.
Eee! Gerçi ben de pek ufak-tefek(7) sayılmazdım. Her ne kadar Mesude için “Abla” dedilerse de, tanımamış gibi hatırlayamamış olsam da…
Şöyle anlatsam belki demek istediğim daha iyi anlaşılacak.
Başlangıçlarda gizli-gizli kullanırken polislere yakalanırken, sonraları sanki bir şeyler biliyormuş gibi, araba kullanmayı komşu arkadaşlara öğretmeye çalışırken, birkaç arabanın şeytan görmüş(7) gibi, birkaç arabanın da cin çarpmış gibi(7) haklarından gelmiştik, hep beraber.
Aynı sözlerle devam etme gayreti yaşayacağım, haklarından gelmek konusunda. Arabalarda ufak-tefek, keyfe keder(1) gibi görünümler oluşmuştu, yani dert edilmeyecek anlamında.
Benim babama itiraf edebileceğim, diğer araba sahiplerinin ise kim vurduya gittiklerinin(3) belki haftalar, aylar sonra fark edip de esaslı bir şekilde küfürlerinin arkamızdan ulaşamayacağı bilinci içindeydim.
Netice; amatör olarak sürücü belgem var ve artık korkusuzca izin almadan, bazen de “Hava atmak(3) için” babamdan izin alarak kullanıyordum arabamızı.
Gitmek üzere yola çıkmak üzere olduğumuzda;
“Yol-iz bilmiyorum(3) baba!” dedim ve ekledim; “İlçeye, belki sonra köye giderken sen kullan, dönüşte de ben kullanayım, bu ilk şehirlerarası araba kullanma deneyimim olsun. Hatalarımı düzeltmem için yardımcı olursun!”
İlçeye girdik, eve ulaştık ve yirminci yüzyılın ilk garabetini(2) yaşadık. Evin elektrikleri yanmıyordu. Galiba su da yoktu, ya da sular da kesik olsa gerekti. Belki komşudan aldığı bir güğüm, bir ibrik, ya da bir kova su kendisine yetiyor olsa gerekti, ev sahibinin.
Daha önce bu kızı, yani ablayı gördüğümü hiç sanmıyordum, gün güneş dolu olmasına rağmen karanlığın hükmettiği odalarda.
Babam; “Neden?” dediğinde Mesude zekice bir teessürle cevapladı;
“Annemin rahatsızlığında başından ayrılmamak için yatırmaya vaktim olmadı, param da kalmadı zaten!”
“Onu sormuyorum, bu zayıflık, çiroz(2) hali, kuruluk...
Neden ulaşmadın şu veya bu şekilde bize? Hata bizde de var, tabii. Hem de çok...
Geldik, gittik, haber bekleyinceye kadar biz koşuştursaydık ya!”
Ses çıkarmadı Mesude, ya da ses çıkmadı Mesude Abladan her neyse.
Annem gerçekten bilgili, hazırlıklı bir kadındı, sadece aceleci olmak gibi bir kusuru olduğundan, bir kutu içine ekmek arası bir şeyler, sandviç, pastaneden kurabiye, poğaça, kuru pasta gibi bir şeylerle meyve suyu, ayran tipinde bir şeyler doldurmuş ve ayrıca iki-üç de bavul yerleştirmişti bagaja.
Başlangıçta anlayamamıştım, sonrasında beynimde düğümlenme çabasında olan hücreler nedeniyle (ancak) akıl edebilmiştim.
“Kızım, getir bakalım şu elektrik, su makbuzlarını, devlete borcun kalmasın. Mesut ağabeyin bir koşu yatırıp getiriversin, gerçi gereği olacağını sanmıyorum, ama olsun! Sadece ayrılırken ana vanayı kapatmayı, sigortayı gevşetmeyi unutmayalım, yeter!”
Ağabey? Ve öncesinde abla? Anlayamamıştım, babam da farkında olmasa gerekti, dediğinin, ama karşımdaki kara-kuru, saçlarında tek-tük beyazlar uçuşan, eti kemiğine dayanmış “Kız” denilen şekil “Ninem” gibiydi. Ama bu bana yakışmayacak bir benzetme, bari “Teyzem, diyeyim!” diye geçirdim içimden.
Muhtaç gibiydi, korunmaya, bakıma, giyime-kuşama, beslenmeye...
Her ne denirse? Annem çevresine bakındı, bir tazının koku alma hakkını kullanır gibi.
“Dayım tasarrufu seven biri idi, asla cimri değil, Mesude’nin annesi dışında da başka çocuğu yoktu. Tüm varlığını bu evle birlikte kızına bırakmıştı, ondan kızı Mesude’ye kalmış olsa gerekti, bu nedenle Mesude fakir olamaz. Şu anki durumu da fakirlik gibi bir şeyin sonucu değil. Mesude’nin bilmediği bu evin bir sırrı olsa gerek!”
Mesude yerinden doğruldu, kuzinenin(2) fırın kapağını açtı, oradan bir çıkın(2) kese, torba, her ne denirse onu çıkardı.
“Annem bana bunları verdi!” dedi, o keseyi babama doğru uzatırken. Açtık, bugünün parası ile toplamda birkaç bin liralık muhtemelen tedavülden kalkmış(3) temiz kâğıt banknot ile üç-beş tane de ince bilezik vardı. Annem Mesude tarafından hissedilmemesine gayret ederek kaşlarını havaya kaldırdı. Konu kapanmıştı!
Ben herhalde uzun konuların halli için babamlar evde kalmayı planladıklarını düşünerek makbuzları alıp ilgili kurumlara bir koşu gidip ödemek için yönelmek üzereyken babamın tavır ve hareketine karşın annemin sesi ulaştı kulağıma;
“Hadi kızım, toparlan, neler gerekiyorsa hatıra, esvap falan üç bavul getirdim, onları yerleştir, bize gidiyoruz. Ömür boyu, ya da talih yüzüne gülünceye kadar bizimlesin, anlıyorsun beni, değil mi? Yalnızlık sadece Allah’a mahsus...
İki oğlum vardı, şimdi bir de kızım olacak, bavullar alacakların için yetmezse bir daha geliriz. Sen ablamın, ahret kardeşim(7) dediğim annenin emanetisin bana, her ne kadar annenin ölümünden sonra bazı şeyleri hemen akıl edememiş olsak da!”
“Ben bir yere gitmem! Hatıralarım var, annem bu evde öldü, beni de öldürün, ama buradan ayırmayın!” gibi sözler ulaşır gibi oldu kulağıma eklenti gibi, hiç de önemsemediğim. Çünkü annem telkini kuvvetli, ikna edici gücü(7) aşırı bir anneydi, ağzından girer, burnundan çıkar(3) Mesude’yi zıvanadan ya da çileden çıkartır(3), bavulları hazırlattırırdı. Çözemediğim, ya da çözümlemekte zorlandığım kaşlarını kaldırmasının hikmeti bu idi.
Gerçekten görevli memurlara rica-minnet(7) “Annesi öldü, anan yahşi(2) baban yakışıklı” diyerek elektrik ve su saatlerinin mühürlerini açmaları için makbuz ve ceza bedellerini ödeyerek eve geri geldiğimde Mesude, annem, babam ve bavullar hazırdı…
“Gidiyoruz!” dedi babam.
“Gidelim!” dedim arabanın direksiyonuna geçerek...
Sonra “Abla” eklentisi olmadan Mesude oldu Mesude. Ben haricimde, hatta ara sıra eve teşrif eden ağabeyimin indinde de.
“Gelir misin Mesude? Yapar mısın Mesude? Zahmet olacak, ama Mesude, rica etsem... Aaa! Mısır unumuz bitmiş, lütfen, bir koşu Mesude!”
Ağabeyimin odası, Mesude’nin odası oldu, Mesude’nin köydeki evinde hatıra, asarı atika(7), bizim olacak, ya da bizim olmasını dilediklerini alarak, kalanları konu-komşuya almaları, ya da dağıtmaları için birkaç kez daha gittik, o; ön koltukta oturmasına rağmen yakınlaşmayı bilmeksizin.
Ancak ev kendinindi, yedek anahtarı “komşu ablasında” olmasına karşın asıl anahtarı kendindeydi, evinin.
Yakınlaşmak konusunda tarakta bezi olmasa(3) gerekti. Üstelik ben onun küçüğü idim, üstüne üstlük öğrenci, ona hakkımın olmaması değil, düşünmeyi bile düşünmemin mümkün olmayacağı idi, babamın çekinmesine karşın, annemin umursamadığı şeklinde.
Gerçekler yadsınamaz, geçen yaklaşık bir yıla yakın sürede annem Mesude’nin hamaratlığı nedeniyle mutlu ve sağlıklı idi...
O kara-kuru, eti-kemiğine yapışmış kız da, muhtemelen annemin telkinleri, babamın desteği, ağabeyimin yaşını sorun etmeksizin, desteğini sürdürerek okutmayı vaat etmesi nedeniyle günler geçtikçe kendine geliyordu.
Ve gerçek şu ki (saklamamam gerektiğine inanıyorum); yaşım ne, başım ne, evde zurnanın son deliği(7) olduğum için ondan uzak durmaktan çekinmeme rağmen hem benimle olsun, hem olmasın, hem sevilsin, hem sevsin, hem eziyet çektireyim, hem “Kıyamam eziyet çekmesine!” modundaydım.
Gene de onu incitmeme gayretini yaşamama rağmen, nedenini bilemediğim bir heyecanla aşağılamak(3), minnet altında bırakmak için fırsat kolluyor gibiydim. Bir gün o fırsat elime geçti gibime geldi, odasına geçtiğini görünce;
“Mesude susadım, su getir!” dedim.
Sessizlik egemendi konuma, duymamış olduğunu düşündüm;
“Mesude, susadım, dedim, su getirmeni söyledim!”
Yan odadan ses geldi;
”Kalk, kendin iç!”
Kapısından kafamı uzattım;
“Ne demek bu şimdi?”
“Bana kapınızı açtınız, şükran doluyum, minnet doluyum. Ama ben ne besleme(2), ne de hizmetçiyim. ‘Git!’ derseniz de giderim, el uzatmanız köleniz olduğum anlamına gelmez. Üstelik ben ablan olacak yaştayım!”
Pişmanlık tüm mevcudiyetime egemen olmuş, susuzluğum da geçmişti.
”Affedersin, hem kabalık, hem de haksızlık ettim, seni hiç içimden gelmediği ve hiç hak etmediğin halde kırdım, gönülden özür dilerim, tekrarı asla olmayacak!”
Odama yöneldim. Biraz sonra elinde dolu bir su bardağı ile gözüktü kapımda;
“Su istediğini duydum gibime geldi!”
“Umarım ‘Lütfen!’ demeyi unutmamışımdır!”
”Ona ne şüphe? Yoksa getirir miydim? Canımsın benim, inşallah okumaya başlayınca yardımcı olursun bana. On saniye öncesindeki gibi pişmanlık hissetmeksizin sen de annen, baban ve ağabeyin gibi davranırsın bana…
Ama karşılıksız değil, rüşvet(2), iltimas(2), adam kayırma(1), torpil(2)…
Ne dersen de...
Sana zeytinyağlı yaprak sarması, ıspanaklı kol böreği, tarhana çorbası, hatta şekerpare bile yaparım.”
“Bunları sevdiğimi annem ispiyonladı(3) değil mi? Hadi yap da görelim bakalım!”
“Aaa! ‘Yapar mısın lütfen!’ dedin de ben mi duyamadım yoksa? ‘Kalk da suyunu kendin iç!’ dediğim genç adam?”
“Evet! Yanlışlık oldu, affedersin!”
“Pardon anlamadım!”
“Zahmet olmazsa, elin erdiğinde, vaktin uygun olduğunda sevdiğim şeyleri yaparsan memnun olurum...”
“Abla!”
“Abla!”
Yanıma geldi, yatağın üstüne oturttu beni ve göğsüne yasladı başımı, saçlarımı koklayıp öperken; “Canım!” dedi kısaca.
Sevgiye aç olsa gerekti, belki yıllar yılı görüp bilmediği, bilemediği (sanırım), sevgisizliği sevgi gösterisinde yok etmeğe çalışıyor gibiydi.
Yanımdan alelacele kalktı, sadece sırtını gördüm, kulağıma çalınan gözyaşı damlalarının hıçkırığı mıydı, bilemedim...
O günden sonra ben iyileştim. Başarılı olmak için gayretli oldum, çünkü beni seven, bana destek olan biri vardı, kısa bir zaman içine beni sığdırdığına inandığım. Benim de desteğimi esirgemediğim, esirgeyemeyeceğim, çünkü üniversiteye başladım.
Ağabeyimin gayreti ve yaşını sorun etmeyerek Mesude de benim mezun olduğum liseye devam etmeye başladı.
Ve ben onun her konuda bana ihtiyaç duyduğunda yardımımı esirgemezken onu solumanın hazzını yaşıyor olmuştum.
Annemin (bence) güzel bir yaşam şekli vardı. İlerleyen yaşlarında, geceleri kalkar, namazını kıldıktan sonra, eşek kadar olmama aldırmaksızın ayaklarımı dışarıda bırakacak şekilde (ki ayaklarımın kapalı olması bunaltırdı beni ve evde daima çorapsız dolaşırdım) yorganımı düzeltir, örter, parmaklarıyla saçlarımı tarar, kucaklar, öperdi, hissederdim.
Günlerden sonra bir gece, aynı olayı yaşadım, farklı bir nefes ve kokuyla. Kıpırdamak istemedi göz kapaklarım(8). Bu; cesaretsizliğimin, kendimi eksikli görmemin görünüşü, duygusu idi, ama mutlu olduğumu saklamadığım.
Bir süre sonra sokak kapısının açılıp kapandığını hissettim sanki. Lâmbayı açtım, masanın üstünde ufak bir kâğıt parçası vardı ve onun ayakkabıları yerinde yoktu.
“Hatalıyım, haksızım!”
Ne pijamamı değiştirmek, ne de pabuçlarımı giymek geçti aklımdan. Deli gibi yöneldim sokağa, yaka-bağır, kapılar açık...
Umudum, onun sokağın hangi ucunda olduğunu görmek üzerine kurguluydu, ölesiye de olsa koşup yetişmem için.
Son anda fark ettim siluetini. Yitirmemem gerekti, bir yarış atının birincilik için finişi amaçlaması gibi yöneldim, koştum, yetiştim;
“Mesude!” dedim soluk soluğa kolundan tutarken.
“Hakkım yok, diye yazdım, ya!”
“Ya, varsa? Ya ben de senin gibi duygularımın esiriysem? Üstelik bu şekilde nereye böyle? İnsan kendinden kaçabilir mi? Yakında ırmak yok, boğulmak için. Gecenin bu vaktinde araç yok, önüne atlaman için. Silâhın, ipin de yok, nasıl intihar etmeyi düşünüyordun, ya da nerelerde, nasıl yok olmayı düşünüyordun ki, hem beni düşünmeden, bilmeden, anlamadan!”
Nefeslenmem gerekti suskunluğunda;
“Beni böyle eli böğründe bırakarak gitmek, sanki mutlu olacaktın yakışacak mıydı sana(9) ‘Canım!’ derken beni hissetmedin mi gönlünde? Hadi evimize dönelim birbirimizin olarak. Umarım kapı kapanmamıştır kendiliğinden, annem-babam uyanmamışlardır, umut ederim…
Ve uyanmamalarını dilerim kapı sesinden, ayaklarımı yıkama sesinden. Ve şu anda bil ki ben seni gönlüme saklıyorum, ömür boyu!”
“Delilik etme, gençsin, yakışıklısın, varlıklısın, tahsillisin! Git, akranını bul, gönlünün, gençliğinin, yaratılışının tüm cevherlerini(2) ona aktar. Benden hiçbir şey olmaz, kendini feda etme!”
“Diyorsun!”
“Evet!”
Yarın okulum ve önemli derslerim vardı, ama okumam gerekli değil artık, senin düşünüp de gerçekleştiremediğini benim gerçekleştirmeme isteğimi kim engelleyebilir ki?
“O halde sarıl bana, üşüme, gir koynuma, sadece elektrik direklerindeki ışıklar şahit olsun bize. Sadece liseyi bitirmeni bekleyeceğim senin…”
“Bu ne demek şimdi?”
“Gece uzun, tıpkı bizim olacak günlerimiz gibi. Bir biz bize yaşam anımızda, anlarımızda içimdekileri tane tane dökerim sana, şimdi ‘Seni seviyorum!’ dememi kabullen, ilerilerde seninle ‘Evlenmek isteğimi’ de söyleyeceğim sana, bana ‘Evet!’ demen umuduyla!”
“Gerçekten evimize gidelim, kafam çalışamaz oldu!”
Uzun bir gece kısalıverdi, nefeslerimizde, kokularımızda, dudaklarımızda mühür gibi. Yoksulluğunu dert etmeyeceğimi, içtenlikle birbirimizi sevmeye devam edeceğimizi ve fakat gerekli zaman gelinceye kadar susacağımızı vaat ettik birbirimize.
Günler başladı, günler bitti, günde bir kez devamlı olarak, her ne zaman vakit erişirse o vakitte kucaklaşmaya söz vermiştik, nefeslerimizde dinlenirken.
Babam ve annem bir şeyler için, ayda, bazen iki ayda bir ilçeye gider olmuşlardı, hafta sonlarında ve çok zaman Mesude ve ben dâhil olarak. Genelde mezarlarda okuyor, üflüyor, dönüşümüzde de Mesude’nin evine şöyle bir uğruyorduk.
Bir akşamüzeri, boynunda altın bir tasma, kolunda kalın altın bir bilezik, kıçı-göbeği yerinde, ensesi kalın, maganda tipli bir adam göründü kapımızda, kikirik(2) tipli iki adamla birlikte.
Aslında “Köpekleri” demek isterdim. Kendinden öylesine emin gibiydi ki, kapıyı maalesef “Kim o?” demeden açmamın ceremesini çekmem için o adam içeriye yönelmeye gayret eder gibiydi sanki Dingo’nun ahırıydı(7) evimiz.
“Ben bilmem kim, müteahhit. Mesude ile görüşeceğim!”
“Mesude” samimiyetinin nasıl kaynaklandığını bilmediğim gibi “Görüşeceğim!” emri.
“Ağır ol da, molla desinler!(10)” örneği, hele ki bende sevgi dürtüsü olunca;
“Konu nedir?”
“Sizi ilgilendirmez!”
“O zaman görüşemezsiniz, buna izin vermem!”
Sesli gürültüler üzerine annem, babam ve Mesude gelmişlerdi kapıya. Ağabeyim olsaydı, o da gelirdi herhalde. Yahut da kapıyı o açsa, üniversite öğrencisi, boylu-boslu olmasına güven ve ailesini koruma içgüdüsüyle karşısındakilere sille-tokat girişirdi(3) herhalde, karşısındakilerin silâhları varmış, korumaları varmış, dayak yermiş, umurunda olmazdı…
Ben ve hele ki annem, ağabey ve babama göre daha ılımlıydık gibime gelirdi. Soy soya, bulgur suya çeker, derler ya hani, ben anne geni fazla olarak anneme çekmiş olmalıydım (kısmen). Annem merakla sordu;
“Konu neydi beyefendi?”
Beyefendi?
Annem şaşırmış olmalıydı herhalde, bu kadar ılımlı olmasını neredeyse kabullenemeyecektim. Ancak sözü, karşısındaki göbeklinin yelkenlerini suya indirmesini(3) sağlamıştı.![]()
“Mesude Hanımın evi ve arsası geniş, şu anda evde oturan da yok. Tapu üzerine ise, ‘Bana satar mı, ya da daire karşılığı verir mi?’ diye soracaktım. Belediye, Tapu İdaresi on kata kadar izin veriyor, bir zeminden, bir de kottan kazanırsak, ‘Her türlü aksesuar size ait olmak üzere iki kat vereyim!’ diye düşünüyorum efendim!”
”Bak efendi oğlum! Zahmet edip gelmişsiniz. Ancak bağıra-çağıra konuşmanız uygun olmadı, hele ki bizler sorup soruşturmaksızın. Bize gelecek ayın on beşine kadar izin verin, aşağı-yukarı yirmi gün kadar! Aramızda konuşalım, araştıralım, soruşturalım ve kızımız da ‘He!’ derse arsa sizin olur, tamam mı?”
Cevabı beklemeden kovarcasına da ekledi annem;
“Haydi iyi geceler, güle güle!”
Ve kapıyı kapattı, başkaca bir söz eklemeden ve beklemeden. Sonra Mesude’ye döndü, salona bile geçmeden;
“Annenin ölüm ilâmı, evin tapusu bavulunda değil mi?”
“Evet, anne!”
“Sakın! Ben sana söyleyinceye kadar her bir şeyi unut, derslerine bak, okula giderken, gelirken kimseyle karşılaşma, konuşma, şaşırma! Seni mezarlarımızdan başka oraya bağlayan hiçbir şey yok. Bu can, bu tende olduğu müddetçe her dilediğinde biz veya çocuklar götürürüz seni oralara duaların, ziyaretlerin için, tabiidir ki nasibin çıkıncaya kadar, sonrası sana ait!”
Öncesinde bir sözü anlatmayı unuttum, sırası geldi anlatayım; Mesude evimize dâhil oluşunun hemen, ya da en geç haftasında, ya da onuncu gününden sonra anneme “Anne” babama da “Baba” der olmuştu, ilk zamanlarımızda kıskanmamı beklercesine sanki.
Neredeyse gülecektim içimden. İçeriye yönelirken annem kolumdan tuttu ve sessizce;
“Yarın okula gitme! ‘Neden?’ diye de sorma!” dedikten sonra sesini yükseltti;
“Haydi çocuklar, çok uykum geldi, ben yatıyorum!”
Bu; bana göre; “Haydi kucaklaşın, koklaşın, sizler de yatın!” anlamında bir emir gibiydi.
Gereğini yaptık, uyuduk, uyandık ve sabah annemin sözü gereği, okula gidemeyecek gibi bir kırıklık hissettim bedenimde, içimden gelmese de!!!
Annem akıllı bir kadındı, kesinlikle düşünmeden, sık eleyip ince dokumadan(3) bir kısım işlere başlamaz, plânlar yapmaz, girişimlerde bulunmazdı.
Eh sabreden, ya da bekleyen derviş, murada erermiş(11) örneği, Mesude’yi okula gönderir göndermez,’ sırtımıza aldığımız giyimlerimizle arabayla acele yola çıktık, emir eri babamın sürücülüğü ve annemin tekrarladığı düşünceyle.
Annem o evde, bilemediğimiz bir yerlerde ve mutlaka Belâgade Sandığı(7) denilen bir gizlilikte dayısının bir birikintisinin olduğundan % 100 emin gibiydi. Ve evi müteahhide vermeden evvel, onu Mesude’nin sahiplenmesinin gerektiği düşüncesinde idi.
Ev cascavlak çırılçıplak kalmıştı(3), Mesude’nin komşularına tavsiyesi, ya da vasiyeti gereği. Salonda boruları alınıp kuzinesi bırakılmış kuzine, duvarlarda bir iki resim, sabit dolaplarda bir-iki beğenilmeyip alınmamış çanak-çömlek kalmıştı.
Öyle ki odaların kapıları bile pervazlarıyla birlikte yerlerinden sökülmüş, pencerelerin perdeleri alınmış olduğundan pencereler gazete kâğıtlarıyla örtülmüştü. Sular vanadan, elektrikler sigortadan kesikti, hatırladığım kadarıyla bu işi ben becermiştim, tam olarak aklımda kalmamış olsa da…
Kontrol için odaları üleştik, duvarları ölçüp biçerek, “Tak! Tak!” sesiyle kontrol ediyorduk. Aradığımız, duymak istediğimiz, bizden önce birinin fark etmediğini düşündüğümüz farklı bir “Lok! Lok!” şeklinde bir sesti...
Akşama ulaştığımızda o farklı sesi duyamamamızın hüznü içindeydik. Çünkü o Belagate Sandığı mutlaka işareti kolay ama bilinmeyecek bir yerde olmalıydı. Mesude’nin müteahhide vereceğini düşündüğümüz o andan önce o sandığı mutlaka bulmalıydık, bulmamız sadece gerekli değil, şarttı da (bence). Bizi pek alâkadar etmese de Mesude’nin geleceği için mutlaka!
Tekrar gelecektik, ama bu sefer mimarlık okuyan ağabeyim ve doğal olarak mal sahibi olan Mesude ile birlikte.
Ağabeyim geldi, annemin dileği üzerine, arabanın bagajına kazma, kürek, takım sandığı, ıspatula(2), çekiç, keser, çeşitli tornavidalar gibi aklına ne geldiyse yığdı. Sanki inşaata ya da yağmaya hemen başlayacakmışız gibi.
Ağabeyim eve ulaştığımızda hemen cebinden cep telefonunu çıkardı, mıntıka temizliği yapan erat gibi evin etrafında oldukça etraflı bir şekilde dolaştı ve muhtelif fotoğraflar çekti. Sonra burgu ile toprakta bir delik açıp ilerleyebildiği kadar ilerledi, elini şakağına koyup düşünür gibi ve kafasını göğe kaldırıp gözlerini yumarak yüceler yücesinden yardım bekler gibisine sonrasında yere eğdi.
“Siz işlerinize, kontrollerinize bakadurun!” dediğinde kendisi kazma-kürekle yola çıkmıştı bile.
Elinde poşetlere koyduğu toprak örnekleriyle geldiğinde bahçede üç-dört tane de fark edilmeyecek şekilde çubuklar diktiğini gördük.
“Tek bir soru!” dedi. “Bu ev ve arsa için müteahhidin teklifi oldu mu, ne kadar para, ya da daire teklifi gibi?”
“İki daire verecek!” dediğimde ağabeyim herhalde küçük dilini yutacak gibi şaşırmış gibiydi,
“Vay açıkgöz vay! Eve geri dönünce, şimdi gördüklerime göre düşüncelerimi toparlayıp söyleyeceğim. Ama Mesude sana şimdiden ve hemen söyleyeyim ki; ‘Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı! (12)’ Buradan sana en az beş-altı daire verilmesi gerek, ama öyle kafadan atarak değil, hesabını-kitabını iyi yapmalıyım ve tek bir konuda bile geri dönmemem için tüm kozları elimde toplamalıyım…
Artı okulum bitiyor, müteahhidin mimarı-mühendisi olsa da, olmasa da mimari projeyi ben çizerim. Hocam beni sever, başarılı olduğum iddiasında değilim, ama hocam beni kırmaz, akıl vermek için bir seferliğine, bir saatliğine de olsa gelir, arsaya beraber bakarız ve fikirlerini alırım…”
Dinlenir gibi oldu, belki de sözlerini toparlamak ister gibi, devam etti sonra;
“Toprakları tahlil ettireceğim tanıdığım bir Ziraat Mühendisi arkadaşa, jeolog arkadaşa zemin etüdü yaptıracağım falan filân...
Çok konuştum, şimdi başlayalım bakalım, o ismini bilip öğrenemediğim sandığı tekrar aramaya…
Anne hatırında mı dayınız ölmeden önce evin hali nasıldı, o öldükten sonra neler yapıldı? Meselâ evde yeri değiştirilen bir şey var mı? Yeni bir dolap yeri, raf yapılması, yeni bir alet alınması veya yerinin değiştirilmesi gibi?”
“Onu ancak Mesude’nin annesi bilebilirdi, o da şimdi rahmetli. Belki Mesude bir şeyleri hatırlıyordur!”
“Mutfak dolaplarını yaptırdık, şimdi yeri boş olan buzdolabının yerini değiştirdik, kuzineyi yeniledik, duşa kabin yaptırıp küveti attık, aklıma başka bir şey gelmiyor…”
“Gel Mesut, önce şu kuzinenin yerini değiştirelim!”
Günlerdir arayıp da ulaşamadığımız “Lok! Lok!” sesine ağabeyim iki çekiç darbesiyle ulaşmıştı. Keserle bir iki açma denemesinden sonra ilk kutuyu buldu ve meraklı bakışlarımıza aldırmaksızın kutuyu Mesude’ye verdi.
Kutunun içi çeşitli mücevherlerle doluydu.
”Sanırım bu kadar değildir, başka gizlilikler de olsa gerek…”
Buzdolabının boşluğunun çevrelerindeki duvarlara vurdu çekici sert sert. Aradığı sesi bulamadı (sanırım).
”Dolabı indireceğiz!” dedi.
O ses, badana rengi değişmiş, örümceklerin payitahtı(2) olmuş yerlerden de çıkmadı. Duvarlardaki resimler çekti ağabeyimin dikkatini. Teker teker indirdi hepsini ve arkalarında o sesi aradı yeniden. Ummadığımız bir resim arkasında o sesi duyduk yeniden; “Lok! Lok!”
Ağabeyim usul usul vurdu duvara, tokatlar gibi, dikdörtgen bir çizgi oluştu önce, ıspatula ile o çizgiyi zorladı, bir kavanoz çıktı oradan da, içinde altınların gözüktüğü. Onu da Mesude’ye verirken;
“Yere bakıp, yürek yakan(7) abla. Varlıklıymış da, ne kendisinin, ne de bizim haberimiz olmamış!” derken bulduklarının yeterli olduğu kanaatinde olmadığını belirtti ve;
“Nerelere bakıp kontrol etmiştiniz siz?”
”Sadece gardırobun arkası kaldı, ama anne dayım onu tek başına kıpırdatamazdı, o nedenle bakmadık!”
Gardırop ihtiyaç olarak alınmamıştı komşularca, yerinden hareket ettirdiğimizde yeri aynı mutfak dolabı arkası gibi örümcek ağları ile donatılmış, farklı badana renkli idi. Ağabeyim bilmece çözer gibi önce üst sağ ile sol, sonra alt sağ ile sol tarafları tıklattı, o sesi bulmak istercesine.
Başarılı olamayınca, soldan sağa doğru sırasıyla hareketlendirdi çekicini, o sesi duyacağından emin gibiydi.
Ağabeyim yorulmuştu, acıkmıştık da. Annem poğaça, börek gibi bir şeyler yerleştirmişti bir karton üstüne, diğer bir karton üstüne Mesude çay bardaklarını koymuş, diğer elinde termosu getirme zahmetine katlanmıştı.
Ağabeyim ilk lokmayı ağzına atıp çay içmek için bardağı havaya doğru kaldırdığında, tane tane kelimeler döküldü dudağından.
“Hay benim akılsız kafam!”
“Hayırdır ağabey ne oldu?”
“Şu dolabın sırt kapağına bak! Ne görüyorsun?”
“Hiç!”
“Oğlum, kafan nasıl basmaz böyle bir şeye? Oradaki siyah nokta halindeki çivi deliğini görmüyor musun?”
“Ha! Şimdi gördüm de, ne anlamı var?”
“Benim ve özür dilerim, senin gibi kaz kafalıların(7) aklının ermeyeceği gibi bir şey. Ben de bir şeyleri saklayacak olsam, ancak böyle kolay bulacağım, başkalarının anlamakta zorluk çekeceği bir işaret koyardım. Gör, bak!”
Dolabın içinden enini ve boyunu ölçtü, duvarın o bölümünü çekiçle sadece bir kez tıklattı. Kesik çizgilerle belli olan dikdörtgeni bu kez, belki de tembellik ederek çay kaşığının sapıyla açtı.![]()
İki zarf vardı orada. Birinde muhtemelen hepsi de tedavülden kalkmış çeşitli yeni kâğıt paralar vardı zarf açıldığında görülen. İkinci zarf kapalıydı. Ağabeyim Mesude’ye bağırdı;
“Mesude, gel ablam, burda da sana ait bir şeyler çıktı!”
Birkaç dakikalık ayrılıktan sonra şaşkın gibiydi Mesude. Paralara baktı önce, anlamsızca. Ağabeyim anlamsızlığına set çekmek istercesine kucaklayarak seslendi;
“Dert etme, tedavülden kalkmamış olanlar varsa kullanırsın, tedavülden kalkıp da değiştirilenler varsa merkez bankasından, ya da değiştiren neresiyse oradan değiştiririz, daha da eskileri koleksiyonculara satmaya çalışırım, hepsi senin, sen yeter ki üzülme ablam!”
Evimize tüm ağırlıklarla dönerken yine o şarkı vardı ağzında;
“Kız seni alan yaşadı…”
Parayla değil, ben onunla yaşamayı, mutlu, mesut ve bebek sahibi olmayı düşlüyordum. Oysa şu andaki varlığı ile ben terkedilmek mecburiyetindeydim, haddimi bilerek. Hele ki müteahhit iki yerine 3-5 daire vermeyi öngörürse, ona hiç gözükmemem gerekirdi, hatta ailece hepimizin.
Haydi, ben neyse neydim de, ona el uzatan, ona bugünleri yaşatmak için çaba gösteren ailemi, herhalde bir kenara atmaz gibime geliyor, o kadar nankör olamayacağını düşünüyordum.
Ağabeyim tüm kurguları hazırlamıştı Mesude lehine. Özet yapmak gereğini hissetti;
“Evin arsası uygun, her katta dörder daire olabilir, kottan da bir sıra kazanırsa toplam 44 dairelik devasa(2) bir yapı olur. Sanırım civardaki yapılara bakınca bu sorun olmaz. Şımarıp da 12 kat demiyorum. Buna mukabil açıkgöz müteahhit iki daire teklif ediyor, öyle mi?..
En aşağı 8 daire hakkın, ablam! Biz gene de 10 daire diyelim, nasıl olsa yalvar-yakar olacak, biz de 8 daireye inmeye razı oluruz, ama hepsi güney cepheden. Ağlar-sızlarsa kiraya vereceğin en fazla iki daireye kuzey cepheden de, ya da anlaşma halinde zeminden de rıza gösterebilirsin, karar senin ablam!”
Öylesine heyecanlıydı ki “Ablam!” deyişlerinde aklından herhangi bir art düşünce geçirmediğine emin olduğum. Devam etti;
“Ayrıca sana hibe edilecek(3) tüm dairelerdeki aksesuarlar ve armatürler(2) benim dediğim ve istediğim gibi olacak. Bu konuda fedakârlık gerekirse maddi bakımdan destek olmayı belki düşünebiliriz. Özür dilerim ablam, hani biraz mürekkep yalamışlığım var da, yoksa senin arzuların her şeyden ve hepimizden önde…”
“Benim için en iyisini, en güzelini, en yararlısını düşündüğüne eminim, İlker… Ağabey demek istiyorum, benden büyüksün, hissediyor, biliyorum.”
“Bak, böyle deyince kafam daha iyi çalışmaya başladı. Bir buçuk iki ay sonra mezun olup diplomamı alacağım, teklifin olursa mimari projeyi neden ben yapmayayım ki ablam?”
“O zaman müteahhidi de aradan çıkaralım ağabey!”
“Bu zor kardeşim. Müteahhitlik Karnesi olayı var, işçi-usta temini ve en önemlisi malzeme temini ve finansman sorunumuz var!”
“Anne dayımdan bana kalanlar yetmez mi ağabey?”
“Bir kamyon tuğla, çimento, kum diyeyim. Peki demirleri, kapı ve pencereleri, elektrik, su, doğalgaz, kanalizasyon falan filân gibi malzemeleri bedava vermiyorlar ki! Üstelik kayıt-kuyut, aidat, resmi dairelerde yapılması gereken işlemler konusunda hiç bilgimiz yok, yani Fransız’ız!..
Müteahhidin eli uzun, çevresi donanımlı ve donatımlı...
Hani biraz hayale dalıp; biraz kredi aldık, biraz borç ve senin elindekileri bozdurduk, bir-iki daireyi de iş öncesinde ucuz-pahalı demeden satıp paraya çevirdik diyelim…”
Ağabeyimin yaşayabileceğimiz sorunları dilinin ucundan geldiğince anlatmasının önüne geçmemizin mümkün olamayacağının bilincindeydik;
“Peki, işçilerin yeme-içme-yatma giderleriyle ücretlerini nasıl ödeyeceğiz? Tabii öncelikle işçi ve usta bulduğumuzu varsayarak üstelik kalite konusunda kime, kimlere ve nasıl güveneceğimizi bilemediğimiz…
Ayrıca muhasebe, sigorta, vergi, hatta avukat konuları falan hiç anlamadığım şeyler, hatta bilmediğim. Yani beni dinlerseniz, teklifiyle gelen hazır bir kuvvet var elimizde yararlanabileceğimiz. Üstelik tüm kozların bizim, yani Mesude’nin elinde olduğu…
Gene de hocalarıma, arkadaşlarıma danışacağım. Bunun için, yani müteahhitle ‘Al takke, ver külâh(7)!’ aşamasına geçmeden önce bana birkaç gün daha gerekecek!”
“Ben ne yapacağım ağabey?”
“Sen sadece annenin ölüm ilâmını, tapusunu saklayıp, gerektiğinde, güvenini sağlamış olursam bana yetki vereceksin, o kadar! Ben de Noterde; ‘Bu yapıyla ilgili tüm haklar Mesude’ye aittir!’ diye imza vereceğim sana. Ha! Evler yapılıp da ondan sonra mal sahibi olarak neler olur, neler yaparsın bilemem tabii. Yardım istersen ben hazır olurum da…
Belki o zaman geldiğinde sen bizleri tanımayabilirsin o zamanlar varlıklı olarak, belki de gözlerin ısırır(3), kim bilir? Şaka! Şaka! Vallahi şaka! Bilmen gereken sadece yaptıklarımızın karşılıksız olduğunu, beklentimizin asla olmadığını bilmen!”
“Sözlerine kırıldım. Sizlerden uzak kalmaktansa o binanın bana düşenlerinin tümünü bir hayır kurumuna bağışlar, çulsuz bir gariban olarak yanınızda olurum, eğer dünlerdeki bugünkü gibi beni kabul ederseniz…”
“Sakın ha! Alelacele bir karar verme! Şu ya da bu şekilde anne dayı dediğinin, annenin hayırlarına neler yapacaksan yap, ama dairelerle ilgili olarak benim haberim olmadan bir şeyler yapma. Ama mal senin, tasarruf senin, benim sana karışmam değil, tavsiyelerim olabilir sadece!”
“Şu an itibariyle çenemi kapatıyorum ağabey!”
“Hayır! Tüm inşaat boyunca senin, Mesut’un, babamın, annemin, hatta ara sıra da olsa benim kontrol mühendisleri gibi sadece çenelerimiz değil, gözlerimiz de açık olacak. Çimentolara bakacaksınız, projeye göre demirleri kontrol edeceksiniz. Gündüzleri her imkânınızla gene sizler, geceleri vardiya ve müteahhitle anlaşma durumuna göre, vakit buldukça ben ve Mesut kontrol mühendisi gibi davranacağız. Sorusu olan?”
“Ben bilmem ağabey!”
“Ben hiç anlamam ağabey, sen sadece nereye imza atacağımı göster, çenemi bile açmam karşında.”
Babam sanki pusudaydı sözlerini sıralamak için, sessizce dinliyordu. Sonra belki de beni, bizi biliyor olmasının anlamını sözlerine yüklemek istercesine sözünü esirgemedi;
”Eh! Biliyorsunuz, Fransa’ya gitmemiş olsam da, ben de çok konuda Fransız’ım. Yani top sizlerde çocuklar. Şunu yap, yaparım, otur, otururum, kalk, kalkarım, benim için hiç endişeniz olmasın. Sadece ev bitsin, Mesude’nin gülen yüzünü göreyim, ondan sonra ölüm nabzımı durdursa da gam yemem(3)!”
“Efendi! O nasıl söz öyle? Dünyaya beraber gelip beraber başladık yaşama, beraber de döneriz inşallah, evlâtlar dâhil kimselere yük olmadan. Ama ne olursa olsun, Allah’ın gücüne gitmesin, Mesude’nin evleri bitinceye kadar hayatta ve ayakta kalmamız gerek!”
Bu kadar konuşmadan sonra, haddimi bilmem(3) ve söz hakkı almam(3) yanlıştı. Hem ne diye? Sadece buruk bir yürek sancım(7) vardı.
Ve yaşamım şöyle, ya da böyle Mesude’nin evleri bitinceye kadar devam edecekti, ondan sonrası kesinlikle tufan(7) anlamında.
Evvelden ben dağ yolunda yonca, o gül dalında gonca idi(13)... Evler bitip de o mal sahibi olunca o zirvede kartal, ben yerlerde sürünen bir yılan, köstebek, fare, hatta kara böcek(13) olarak kalacaktım. Varlıksız, hatta kişiliksiz ve her şeyden önemlisi aşksız, kolu-kanadı kırık, bir beden, daha doğrusu nedeni şüpheli bir cisim olarak...
Ağabeyim bir taraftan mezun olma çabaları yaşarken, inşaata başlanmadan evvel bir taraftan da defalarca arkadaşları ve hocalarıyla gitti, geldi arsaya.
Günlerce karalamalarla taslaklar çizdi, karaladı, buruşturdu, yırttı, attı, tatmin olmamışçasına, her türlü sıkıntıyı göğüsleyerek hafta sonlarında eve gelip salonu kapatarak.
Bazı geceler ilham perisi gelmiş bir şairin dizeleri döktürmesinin gereği gibi yatağından kalktığını hissediyor, kovasında buruşmuş, yırtılmış kâğıtları yerlerinden alıyor, dürüyordu. Ben Mesude ile birlikte yaşayacağım zamanların proje aşamasında uzamasına seviniyor, ancak ağabeyimin istediğini yapamayarak sonuca ulaşamaması nedeniyle yaşadığı kahır dolu davranışlarına üzülüyordum.
Bir sabah mutlu gibi ayrıldı evden, koca bir çantaya bir sürü kâğıtlar doldurarak ve;
“Birkaç gün, belki de 10 gün yokum, merak etmeyin!” diyerek gitti…
Döndüğünde çarşaf gibi kocaman kâğıtlar vardı koltuğunun altında, rulolar halinde. Odalarımızı teker teker dolaşarak hepimizi topladı salonda. Dilinin döndüğü, aklımızın aldığı kadarıyla anlattı projesini, mutlu olarak.
“He!” dedik bir ağızdan, o da;
“O halde çağırın müteahhidi, mühendisini, mimarını, muhasebecisini, her kimler gerekliyse… Korumalarına, ya da her ne deniyorsa onlara gerek yok. İnsan insana konuşacağız, dobra dobra(3)…”
Müteahhit hemen ertesi gün geldi evimize, kendisi dâhil, beş kişilik kadrosu ve lüks iki otosuyla. Annem;
“Yemek yemeden gelsinler!” deyip kendince, karınca kararınca bir şeyler hazırlamıştı. Büyüklerin konuşmalarına katılamayacağımızı biliyorduk, ama Mesude mal sahibi, ben de evin bir ferdiydim masada, keşke eskisi gibi olsaydı da Mesude için; “Benim sahibim” diyebilseydim…”
Ağabeyim başladı, müteahhit durakladı, gecenin ikisi olmuş, konuşmalar aynen devam ediyordu, Mesude’nin ve benim uyuklamalarımızda, ama ağabeyimin cin gibi açılmış gözleri(7) ve sözlerinde.
Annem ve babam sofrayı toplayıp özür dileyerek çoktan başlamışlardı güzellik uykularını(7) paylaşmaya. Mesude kim bilir kaçıncı kez az şekerli kahve yapmıştı misafirlerimize ve ağabeyime.
Bir seferinde ben de peşinden gittim Mesude’nin;
“Sakın, bana da deme, sonuncusunu yapıyorum, kahve kalmadı!” dediğinde, elimde olmadan sarıldım, sanki ayrılığı hissediyormuşçasına;
“Yaramazca davranma, cezve devrilirse, yandı gülüm keten helva(7), hesabı sen verirsin, ya da şehre çıkar, açık bir yerleri bulur alırsın, yahut da ışığı açık komşularımız varsa dilenmeye gidersin!”
Birincisi haddimi bilmeliydim. İkincisi; gene haddimi bilmeliydim kısaca, Mesude uzamış ilâhlaşmış(3), ben kısalmış, zerreleşmiştim(3).
Mesude kahvelerle, bense peşinden yavşakça içeriye yöneldiğimizde söz kesilmiş gibiydi.
Kontrat, sözleşme, Noter tasdikli bir şeyler…
“Kesinlikle hayır! Sen istedin, ben ‘Peki!’ dedim. Benim söylediklerime sen ‘Hayır! Az!’ dedin, kottan kazanıyor olsam da sekiz daire verdim, senin dürüstlüğüne inanıyorum!”
Aslında müteahhitler için söylenmiş o kadar kaba, ağır ve (bence) doğru eleştiriler vardı ki; ağabeyimin bu gevşekliğine hayret ediyordum.
“Ben de senin elemanlarına ek olarak, iki kardeşimi şahit gösteriyorum, ölümüm hâriç. Ama gene de arkamda kalanlar benim vaatlerimin hepsini yerine getireceklerdir…”
Neler konuşulduğu hatırımdaydı, ama nelere söz verildiğini bilmiyordum, daha doğrusu Mesude ile ben bilmiyorduk.
Ertesi gün, kısa süre içinde yıkılan, toz-toprak içinde kaldığımız evin durumuna şahit olarak kontrol mühendisliği görevimize başladık, hafta sonu idi, hiçbirimizin hiçbir türlü bağlantısı yoktu…
Sadece Mesude’nin, sonrasında annemin çerden-çöpten de olsa evin yıkılışına üzüntüleri nedeniyle gözyaşlarını tutamadıkları kalmış aklımda, duygusallık modunda. Mesude’nin herhalde derin, iz bırakmış anıları geçmiş olsa gerekti gözlerinin önünden.
Kamyonlar çalışmaya başlamışlardı, önce molozları götürmek, sonrasında kum-çakıl, çimento, kalıp tahtası, demirleri getirip de bir kenara yığmaktaydılar.
Ve ufacık iki kulübe biri biz kontrol mühendisleri, bizim olmadığımız zamanlarda ki bu mümkün değildi, esas, asıl film kahramanı kontrol mühendisi ve müteahhit için, diğeri işçiler içindi. Masanın üstünde plân ve projeler vardı, ağabeyimin titizlikle hazırladığı ve devamlı olarak takip edip incelediği…
Yaşamın en kötü tarafı günlerin tükenmesine ister-istemez şahit olmak ve meçhul olmayan bir sonu hüzünle beklemek olsa gerek! Düşündüğüm eylem için inşaatın bitimini göze alacak mıydım, bilmiyordum, ama günlerden bir gün şimdilerdeki konumum ne olursa olsun, mutlaka gerçekleşmesi gereken bir eylemdi düşündüğüm. Olmamasının hokus-pokus(7) ile, ya da şişeden çıkacak; “Dile benden, ne dilersen?” diyecek cinin bile başaramayacağı...
Günler geçiyordu...
Temel kazıldı, temel atıldı subasman(2) mı ne denilirse denilen o yapılmıştı kalıplar çakıldı, demirler döşendi, beton mikserleri(7) denilen betonu karıştıran taşıyıcılarla betonlar dökülmeye başlandı. İşçilerin maaşlarını ödedi müteahhit, bir taraftan da Mesude’ye ait olmayan katların satışına başladı daha temelden, projesini ve maketini göstererek. Bunun finansman akışını(7) dengelemek için gerekli olduğunu anlatarak.
İnşaat süresince enflasyon nedeniyle artan malzeme fiyatları, dairelerin maliyetlerini de yükseltmişti, bir kısım malzemeler stoktan karşılanmasına rağmen. Müteahhidin haklı bir sızlanışı(3) vardı, bana ve ağabeyime göre, stoktaki malzemelerin yeni fiyatlardan alarak yerlerine koymak zorundaydı, artı bir de bizlerin istediklerimiz vardı, özel olarak.
Mesude muhtemelen ağabeyimin fikrini de alarak zemindeki dairelerden birini bağışladı, tüm giderlere karşılık olarak ve bir daha enflasyon sözü duymamak kaydıyla. Bunda müteahhidin gönlünü almak yanında güveninde artıları kazanmak amacı vardı.
Üstelik müteahhitle ağabeyim neredeyse kanka gibi arkadaş olmuşlardı da diyebilirdim. Benim tüm dünyaya at gözlüğü ile bakmam(3) nedeniyle, pek ilgili görünmediğim yıl bitti, iklimin müsaade etmemesi, soğuk havalarda, beton prizi(7) işçilerin hasta olma riskleri göz önüne alınarak(3)…
44 dairenin tümü için gerekli olan aksesuar ve malzemeler alınmış ve müteahhidin bekçi evi gibi kullandığı daireye taşınmıştı.
Sahi annemin dayısının evinden çıkan kâğıt paralar için gereğini yaptığımı söylemiş miydim? Tedavülde olan paralar sorun değildi, üstelik hepsi gıcır gıcırdı, numaraları birbirini takip etmese de. Tedavülden kalkmış olanları ufak bir yolculukla Merkez Bankasında değiştirmiş, diğerlerini ise yok pahasına da olsa koleksiyonculara satmıştım, yani kısaca Mesude’nin kendi evleri için ısmarladığı özel markalı aksesuar ve malzemeler için yeterli miktarda parası vardı, altın ve bilezikler hariç.
Mesude’nin evlerinin tüm pencere ve kapıları için de gerekli siparişleri vermiştik, sırf altın ve bilezikler değerini yitirmesinler diye, evimizi ipotek ettirerek aldığımız krediyle.
Müteahhit dairelerden iki tanesini, biz de birini satmıştık, neredeyse esas fiyatın üçte ikisi, dörtte üçü kadarına fiyatla gibi ve hemen bankaya koşmuş, faiz ödemektense kredi bedelinin tamamını ödeyip, evimizi ipotekten kurtarmıştık.
İnşaatın birinci gününden sonraki günlerin geçmesi sabırsızlığı tükenmemişti. Ağabeyim askerliğini tecil ettirmiş(3) bir işe girmek yerine tüm varlığını inşaatın bitimine ayırmıştı, Mesude’nin; “Ağabey senin hakkını nasıl öderim ki?” deyişine sessizliğiyle cevap vererek.![]()
Üçüncü, dördüncü katlar projesine uygun olarak tam anlamıyla tamamlanmış, belediye ile ilgili işler, iskân raporları alınmış, tesciller yapılmış, elektrik, su saatleri bağlanmış, balkonlarına herhangi bir komisyoncu adresi yerine müteahhidin kendi “Satılık” ilânları asılmıştı, inşaat devam ederken.
Üç dairenin sahipleri belliydi zaten, sahipleri hemen tapularını alıp, bir ev için ne gibi gerekli işlemler varsa hepsini tamamlamış, hatta mal sahiplerinden kirada oturan biri; “Bir günün beyliği, beyliktir!?(7)” deyip taşınıp evine yerleşmişti bile.
Tekrar kışa girmeden önce geceli-gündüzlü devam eden vardiyalarla devam eden inşaat neredeyse bitmek üzereydi. Müteahhit bir de açıkgözlülük yapıp(3) ufak bir kalem oynatmasıyla ve gerekli izni alarak ve bizlerden isteğimizi sorup farklarını tahsil ederek en üstteki dört daireyi bizlerin lehine dubleks olarak inşa etmişti, ağabeyimin tadilât projesine(7) göre.
Apartman asansörlü ancak merkezi değil, kombili sistemliydi, yoksa “Beylik” sözü eden o aile nasıl hemen yerleşebilirdi ki evine? Total olarak 37 daire müteahhidin, 7 daire Mesude’nindi ki, elde ettiği varlık Mesude’nin torunlarının torunlarına bile yeterdi de artardı bile. Bu; benim ortadan kaybolmamın gerekliliği idi, bana, hatta cümle âleme(7) göre…
Ayrılışımı, sadece anneme haber verdim, sıkış-tepiş(7) doldurduğum bavulla ve annemin verdiği harçlıkla yola çıktım, tüm içimden geçirdiklerimi dünyanın en üstün varlığı annemle bile paylaşmaksızın.
Nüfus Kâğıdım ve babamın her ihtimale karşı ek olarak aldığı maaş kartını alarak ve kimseye hali perişanı pür melâlimi(7) hissettirmeksizin ve asla kaçırmamam gerekenleri ağzımdan kaçırmayacağımı kendime vadederek, hatta söz vererek.
Ben Mesude değildim, beni bana yakalanma olasılığımdan bile söz edilemezdi.
Kayboldum, arkamı bilmeden. Bilinen, ya da bildiğim, sözüm ona yaşadığımdı, kendime verdiğim söz, cebimdeki nota göre aileme verilecek haber üzerineydi.
Yaşamak hepimizin, tüm insanların hakkı idi, sadece benim değil. Aradığım şu ana kadar bulamadığım ve hakkım olmadığı için “Sessiz Gemi(14)” idi.
Arkamda bıraktıklarım, neyi ve niçin aradığımı bilemedikleri bir kavramdı. Demek ki yaşamda umutsuz, beklenmesi mümkün olmayan beklentiler de olabiliyordu, üstelik bir bilinmedik yerde, bir bilinmedik zamanda, bir bilinmedik biri olarak…
Tasarruflu olmayı bilmeme rağmen annemin verdiği destek suyunu çekmek üzereydi. Üstelik öylesine özlem doluydum ki sevdiğime, yok olmayı düşünürken, bir an olsun aklımdan çıkmamıştı, çıkmıyordu da.
Ve ben bu nedenle ölmekte, kendimi yok etmekte geciktiğimi düşünüyordum. Bir “Alo?” sesinin bile beni yaşama döndüreceği umudundaydım, hak ettiğime inanamasam bile.
Bankamatikten para çektim, en akılsız bir öğrencinin bile yapmaması gereken hatayı yaptığımın farkında bile değildim. Yokluğumun erken başlamasına destek olması için ankesörlü telefonlardan birinden cep telefonunu aradım, yaşamımı heba etmeyi düşündüğüme, yaşamımın tek gayesi ve fakat ona sonuma kadar ulaşamayacağım düşüncesiyle.
”Alo?” diye soran sesi ile kendime geldim, birkaç kez daha devam eden “Alo?” diye soran sorgulamayan sesine dayanamayarak telefonu kapattım, varsın jeton tükenmeden bitmiş olsundu. Artık “Demir Almak(14)” için zamanı beklemeye gerek olmadığını düşünüyordum, ama nasıl?
Ve bu şehir nasıl bir şehirdi ki kaldığım, insanların intihar etmeleri için hiçbir kolaylıkları yoktu! Ne bir deniz, nehir, ne yüksek binalar, ne de çıplak trafolar, elektrik telleri, tırmanması mümkün olacak elektrik direkleri, otobüsler, taksiler, trenler bu vakitlerde...
Ertelemem gerekti kendimi bir sonraki pozisyonda yok etmem, umduğum mahalle ulaşmak, arzuladığım gibi ulaşabilmek için. Herhalde Mesude’nin zekâsından, akıllılığından ve düşüncelerinden emin olmayı aklıma bile getirmeksizin…
Sabah şiddetli bir şekilde çalındı kaldığım oteldeki odamın kapısı. Aklıma hiçbir şey getirmeksizin;
“Herhalde yangın çıktı, alarm, ya da fuhuş araması” gibi düşündüm.
Kapıyı açtığımda Mesude, ağabeyim, annem ve babam karşımdaydı, üstelik Mesude ağlamaklıydı...
Telefon ve banka kartından beni arayıp bulmaları zor olmamış olsa gerekti!
“Bana bunu nasıl yaparsın ki?” diye Mesude beni yumruklamaya başlandığında, babam, annem ve ağabeyim uzaklaşmak istercesine merdivenlere yönelmişlerdi, Mesude sözlerine devam etme çabasındaydı;
“Benim tek servetim, tek ışığım, tüm ruhumun ve cismimin tek dileği sendin. Nasıl üç-beş kuruşa tamah edeceğimi(3) düşünüp de kaybolmayı, yok olmayı düşünürsün ki? Üstelik bugünkü yaşamımı sana borçlu olduğumu, sana sevgimi bile bile?..
Ben senin için tüm varlığımı tekmeleyip yok eder, terk ederim, sensiz olmaktansa. Hiçbir şey önemli değil benim için, senin dışında! Ancak sevmedin, sevemedin beni, ya da sevmiyor, sevemiyorsan o zaman saygı duyarım sana, benden uzakta ol, ama canına da kıyma, diye. Mal, mülk, para, pul sahibi olduğum için terk ediyorsan beni, asla ne bu dünyada, ne de öbür dünyada affetmem seni, bil!”
“Canımdan çok seviyorum seni!”
“Hah! Şöyle yola gel! Seni affetmem için tüm içtenliğinle öp beni ve eşin olmam için dile beni!”
Diledim...
YAZANIN NOTLARI:
(1) Ateşle Barut Bir Arada (Yan Yana) Olmaz; Cinsel tehlikelerin göz ardı edilmemesi anlamında bir kızla bir erkeğin bir arada bulunmaması anlamında kullanılan bir söz.
(2) Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.
Armatür; Manyetik devreyi kapamak, mıknatıslanmayı korumak için, mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen ve kutupları birleştiren yumuşak demir parçası. Bir kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri. Parçalar
Besleme; Evlâtlık olarak alınarak ev işlerinde çalıştırılan kız, ya da oğlan çocuğu. Yanaşma. Birinin yanında çalışan hizmetli, tutma. Herhangi bir kuruluşu, onun maddi yardımları dolaysıyla körü körüne destekleyen. Beslenme olayı.
Cevher; Gevher de denilir; İyi yetenek, bir şeyin esası, özü, mayası, değerli süs taşı, mücevher.
Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Çiroz; Çok zayıf kimse. Yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı. Bu balığın tuzlanarak güneşte kurutulmuşu, nefis bir meze.
Devasa; Dev gibi, çok büyük.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Payitaht; Başkent. Başşehir.
Spatül (Spatülâ, Ispatula); Cerrahide, ev işleri, duvarcılık, boyacılık gibi alanlarda kullanılan, bir maddeyi kazımaya, yaymaya yarayan küçük bir kürek veya ucu keskin olmayan, bükülebilen bir bıçak biçiminde metal, ağaç, kemik vb. maddelerden yapılmış alet.
Subasman (Fr. Soubassament); Yapı eteği. Yapıda zemin kotunun (sıfır kotu, giriş kotu) altında kalan, ancak toprağa gömülü olmayan bölüm. Bu bölüm yapının üzerine oturtulmuş olduğu bir döşeme, bir kaide olabileceği gibi, basitçe bodrum katının yüzeyde kalan kısmı da olabilir.
Yahşi; İyi, güzel, çok güzel. Toy, deneyimsiz. Yiğit. Yakışıklı.
(3) Açık Gözlülük Yapmak; Bir şeye karşı aşırı istek duymak, doyumsuzca davranmak, tamahkârlık etmek. Sahiplenmeye çalışmak. İhtiras.
Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
At Gözlüğü İle Bakmak; Çevresinde ne olup bittiğini anlamaktan uzak olmak, olayı dar açıdan değerlendirmek. Olup bitenleri değerlendirememek ya da değerlendirmekten kaçınmak için hayal dünyasında yaşıyormuş gibi çevresine duyarsızca bakmak, bakınmak.
Çileden Çıkarmak (Çıkartmak); Çok kızdırmak. Olup bitene dayanamayıp taşkınlık göstermeye neden olmak. Kendini tutamayacak derecede öfkelendirmek.
Dobra Dobra Konuşmak (Söylemek, Olmak, Demek, Anlatmak, Dobralaşmak); Açık, açık açık, açıkça, net, sakınmadan, çekinmeden, korkmadan, gerekli doğruları, gizlemeden konuşabilmek, söyleyebilmektir.
Gam Yememek; Tasa etmemek, kaygılanmamak.
Göz Önüne Almak; Gündemde yer almayı sağlamak. Unutmamak, olduğu gibi hatırlamayı mümkün kılmak. Sürekli denetim altında tutmak. Kolayca ulaşılacak bir yerde bırakmak, bulunmak.
Gözü Isırmak; Bir kimseyi tanıyor gibi olmak, yüzü yabancı gelmemek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Başkalarının kusur ve yanlışlarını istihzalı bir şekilde yüzüne vurmamak gerekliliği. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hava Atmak; Herhangi bir üstünlüğünden dolayı, ya da böyle bir üstünlüğü varmış gibi böbürlenmek.
Hibe Edilmek; Bir şeyin karşılıksız olarak verilmesi, bağışlanması.
İlâhlaşmak; Herkesin hayranlığını uyandıracak bir duruma gelmek. Çok beğenilmek. Yücelmek.
İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.
Kim Vurduya Gitmek; Bir kalabalık arasında vurulan, öldürülen kimseyi kimin vurduğu, öldürdüğü belli olmamak.
Kulağa Çalınmak; Başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymuş olmak.
Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak karşısındakinin niyetinin, eğiliminin, ne düşündüğünün, arzularının ne olduğunu ne olacağını anlamaya çalışmak, aramak, araştırmak.
Nasibi (Kısmeti) Çıkmak; İlerlemiş yaşında olan bir kız için kendisiyle evlenmek isteyen biri çıkmak. Kazancı artmak. Bolluğa ermek.
O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.
Sık (İnce) Eleyip Sık Dokumak; Titizlik göstermek, bir şeyleri en ince ayrıntılarına kadar araştırmak gözden geçirmek.
Sızlanmak; Kendisine yapılan bir haksızlığı, kendisini rahatsız eden bir durumu, sıkıntıyı, çözüm bulması ya da yalnızca derdine ortak olması amacıyla karşısındakine anlatmak, dert yanmak, yakınmak.
Sille Yemek (Sille Tokat Girişmek, Feleğin Sillesini Yemek); Büyük bir yıkıma uğramak. Önlenmesi zor bir başarısızlıkla karşılaşmak.
Tamah Etmek; Çok beğenip edinmek istemek. Açgözlülük etmek, açgözlü davranmak.
Tecil Yaptırmak (Ettirmek); Ertelemek, tehir ettirmek.
Tedavülden Kalkmak; Artık hiç kullanılmamak.
Yelkenleri Suya İndirmek; Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini, ya da isteklerini benimseyip, kabul edip yerine getirmek.
Zerreleşmek; Çok küçük parçacıklar haline gelmek.
(4) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI
Hak şerleri hayr eyler / Zan etme ki ğayr eyler / Ârif ânı seyr eyler / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler… Erzurumlu İbrahim HAKKI
(5) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).
Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(6) Mevlitler; 7, 40, 52 Gün Mevlitleri; Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Mevlitler; kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, bebeklerin 40. yaş günlerinde, hac dönüşlerinde de okunmaktadır.
(7) Ahret Kardeşi, Ahretlik; Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.
Al Takke, Ver Külâh; Uğraşa didişe, çekişe çekişe. Aralarındaki senli benli dostluğu sürdürerek.
Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar ve bunlardan kalan kişisel eşyalar.
Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan yerel bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.
Benden Sonrası Tufan; Tufan; Çok şiddetli yağmur ya da çok şiddetli yoğun büyük bir sel baskını. Yağış ve fırtınalarla dere, kuru çay ve nehirlerin taşmasıyla oluşur. Nuh peygamber zamanında yağdığı, günlerce sürdüğü tüm dünyayı su altında bıraktığına inanılan yağmur. Öyküdeki anlamı; “kendisinden sonra yaşanacakların tıpkı bir tufan zararı yaşatacak gibi olacağının” ifadesi. Diğer bir ifade ile; “Ben öldükten sonra dünya yansın!” şeklinde de kullanılan deyim. Kendinden, ölümünden sonra kendisini hiçbir şeyin ilgilendirmeyeceği, “Benden geçsin!” anlamında bir söz.
Beton Mikseri; Betonun sertleşmemesi için, gideceği yere kadar döndürerek çalıştırarak taşıyan 7-8-9 m3 lük karılmış harç taşıyarak sevkiyat yapan kamyon.
Beton Prizi; Betonun katılaşmaya başlaması. Betonun kısa sürede katılaşmasının dayanıklılık olarak anlatımı.
Bir günün beyliği beyliktir; Kısa bir süre için de olsa, insanın eline geçen fırsat önemlidir. Bir imkânı, bunun devamı yok diye geri çevirmek doğru değildir.
Buruk bir yürek sancısı; Alınganlık, küskünlük, güceniklik göstererek özellikle aşk konusunda yaşanan gerilim hali.
Cin Çarpmış Gibi; İnsanların olması mümkün olmayan olayları abartılı bir şekilde zihinlerinde şekillendirerek söz, hareket, duygu ve davranışlarında dengesizliklere sebep olması.
Cin Gibi Açılmış Gözler; Çok akıllı, zekice bakışlarla olayların niteliğini, niceliğini anlama gayreti. Beceriklilik ifadeli gizli gözlemleme.
Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.
Dingo’nun Ahırı; Atlı tramvaylar zamanında oluşmuş bir deyim. Yorulan atlar Dingo adlı bir vatandaşın ahırında dinlendirildiği ve giren çıkan atların sayısı, girenin çıkanın bilinmediği anlamında bu deyim oluşmuştur.
Finansman Akışı; Bir girişime işleyebilmesi, gelişebilmesi için gereken paranın, ya da kredinin sağlanması.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hali perişanı pür melâl; İçinden çıkılamaz, seçeneksiz, problemler yumağı durum.
Hokus Pokus; Aslı bir isim olup kendi ismine eklediği çeşitli anlamı olmayan acayip kelimelerle seyircinin gözlerini boyayıp el çabukluğuyla numaralarını sergilediği için yapılan numaralar bu isimle anılır olmuş. Bu konuda ayrıca Ekmek ve şarabın takdis edilerek Hazreti İsa’nın et ve kanına dönüştürülmesi şeklinde “Hocest Corpus (Bu; benim vücudum!)” şeklinde bir anlam da oluşturulmuştur. Türkçemizde katakulli şeklinde, olumsuz hareketler için kullanılan bir söz.
İkna Edici Güç; İnandırmakta yürekli davranan, inandırma gücü yüksek olma.
Kaz Kafalı; Anlayışsız, kavrayışsız, düşüncesiz (kimse).
Keyfe Keder; Pek üzerinde durulmayan, önem verilmeyen, önemi olmayan.
Proje Tadilâtı (Tadilât Projesi); İmar mevzuatının gerektirdiği hallerde yapıda değişiklik yapabilmek için gereken ek proje.
Rica-Minnet; Teşekkür etme anlamında dileme, isteme, yalvarma, istirham.
Sıkış Tepiş; Balık İstifi. Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.
Şeytan Görmüş Gibi; İnsanların genelde vesvese ve korkularla oluşması mümkün bir olayı “Neden başıma bu geldi?” tavrında abartarak çekiniklik yaşaması, irkilmesi.
Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.
Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
Yere Bakan, Yürek Yakan; Uysal ve uslu göründüğü halde saman altından su yürüten, içten pazarlıklı, karda yürüyüp izini belli etmeyen, kendinden umulmayan gerçekleri yaşayan, hatta sinsice kötülük yapan.
Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle saygınlığı ve değeri olmayan , önemsiz bir konumda bulunan insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).
(8) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de! “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU
(9) Git! Mutlu olacaksan… Güfte; Seyhan GİRGİNER ve Zekai TUNCA’ya ve Bestesi; Zekâi TUNCA’ya ait olan “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben…” diye başlayan eserinin ikinci kıtasının başlangıcı; “Git! Mutlu olacaksan, beni düşünme…” şeklindedir. Bir diğer yerinde ise “Beni burda bırak git, git, gidebilirsen!” denmektedir.
(10) Ağır Ol da ‘Molla’ Desinler; Ağırbaşlı olur, herkesin işine karışmazsan, saygı görürsün, başkalarına saygı gösteren insanların aynı saygıyı görmesi tutum ve davranışlarına bağlıdır, anlamında bir deyiş.
(11) Sabreden derviş, murada erermiş! Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz.
(12) Kız Seni Alan Yaşadı; Sözlerini Hakkı YALÇIN'ın yazdığı, Mustafa SANDAL'ın besteleyip seslendirdiği “Kız sen ne güzel bakıyorsun?” diye başlayan şarkının nakarat bölümü; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” şeklindedir.
(13) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.
Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN
Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar. Güneş yalnız da olsa, etrafına ışık saçar. Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık, Kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar. Ömer HAYYAM
(14) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra Fransızca; “Sans tol je suis seul” şarkısından esinlenerek şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…” Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili hüzün dollu özel bir de öyküsü vardır.