Uzaktı bana başlangıçlarda, adaşım İbrahim, isminin peşine İsmail eklentisiyle. Dikkatimi çeken şey; elinin çok zaman başının üstünde oluşuydu, ta eğitimin başladığı ilk günlerden beri.

Bir de asarı atika(1) diyeceğim tek kopçalı(2), muhtemelen babadan-atadan kalma çantasıyla, sınıfın en sonlarındaki karanlık bölüme oturup dersleri mahzun(2) bir şekilde dinlemesiydi, sınıftaki öğrenci sayısını önemsemeksizin.

Nadiren not aldığını görürdüm, verilen teksirlerin arkasına. Çantasında başka kalemi-defteri var mıydı, başlangıçlarda mümkün değildi, bilmem.

Ne ders aralıklarında, ne de öğle paydoslarında sanki oturduğu yer başkaları tarafından kapılacakmış gibi sınıftan ayrılmaması dikkatimi çekmişti. Sanırım, benim de, onun da birbirimize yakınlaşacak yahut da yakınlaşmaya cesaret edecek tavrımız yoktu, tekrar ediyorum, başlangıçlarda.

Bana göre yaşamakta zorlandığı belli idi. Belki de hayata küskündü, ancak vizelerde(2) aldığı notlar asla vasatın altında değildi. İlerleyen tarihlerde bunu sene sonu sınavlarında daha da iyi olarak bilecektim.

Hatta öyle ki; iddia etmemde herhangi bir sakınca görmüyorum, benden fersah-fersah(1) ileri idi.

Bir gün, yani zamanın oldukça ilerlediği günlerden bir gün, yakınlığımı hissetmiş olmalı ki;

“Kardeş! Bugün anlatılan konuyu içime pek sindiremedim(3). Bir geceliğine kitabını bana emanet edebilir misin?” dedi.

Kitaplarının olmadığını, dersleri sadece derslerde dinleyerek takip ettiğini, buna rağmen başarılı olduğunu, zekâsının, IQ(2) veriminin yadsınamayacak şekilde üstün olduğunu düşündüm.

Üstelik kitabımı beyaz bir kâğıda sarıp titizlikle, hatta özenle çantasına yerleştirmesi de ayrıca dikkatimi çekmişti. Emanete hıyanet olmazdı(4) örneği belki. Anlayamadığım tek şey çantasında o kadar çok tükenmez kalem bulunmasının nedeni idi.

Bu başlangıç, başlangıcımızdı. Hem ömrünce, ömrümce ve ömrümüzce, başlangıç olarak bilmemin, hayal etmemin bile mümkün olmadığı, olmayacağı da.

İbrahim açıldıkça, bana güven duydukça anlatacaklarını sabırla dinleyeceğimi, görmem gerekenleri göreceğimi tembih ettim zihnime, kendim, kendime, kendimce.

Günlerden eskimez bir gündü İbrahim’in suskunluğunda, sessizliğinde, yalnızlığında.

“Gel, kantine inip birer çay içelim. Hem elinle kapattığın için nadiren de olsa açık kalıp da göremediğim kafana da şöyle detaylıca bakarım, çıplak mı, yoksa dolu mu? Merakım iyice bitmiş hatta tükenmiş olur…”

“Yok kardeş, iyisin, sana masraf olmayayım ben. Kitabını bırak istersen, boş vaktimde süzeyim(3) ve sonra sana teşekkür edeyim.”

“Beni kızdırdığının farkında mısın? Seni dövmem için hınçlandırma(3) beni lütfen!”

“Dövsen ne olur ki? Üstelik bu sözünü gerçekleştirmeyeceğinden de yüzde bin eminim. Oysa benim bugüne kadar yediklerim yanında senin hareketin hiç mertebesinde(2) olur. Hem gördüğüm, bildiğim, tanımış olmaktan mutlu olduğum bir ve tek insansın sen. Vur! Sana elim asla kalkmaz!”

İçtenliğine hayrandım ama incinmesine katlanabileceğimi düşünmesi beni kahretmişti, onun hakkında bilmediğimi ya da bilmediklerimi öğrenmem her nedense benim için gerekli ve şart haline gelmişti!

Ayrıca gerçek olarak ifade ve itiraf etmeliyim ki, ona nasıl el kaldıracağımı da düşünemiyordum. Beden olarak emsal gibiydik İbrahim İsmail’le. Onun sadece avurtları(2) çöküktü, birazcık da zayıf ve kamburumsu idi, cin gibi bakışları(1) ile saklamaya gayretli olduğu hüznünü saymazsam.

“Bu kadar öğrenci içinde, arasında beni kendine yakın gördün; ‘Kardeş!’ dedin. O halde neden sana vurmak yerine elini tutmamdan, seni teselli etmemden, sessizliğine pranga vurmamdan(3) çekiniyorsun ki?”

“Peki! Bir dahakine benden ama?”

“Okey! Hele bakalım bir dahaki sefer olsun!”

Eskimeye yüz tutan birbirimize güvenin (sanırım) oluştuğu ikinci bir günü yaşamaya başlamıştık, günlerden sonra.

“Çözülmek(3) ister misin? Dökülmek(3) rahatlatır mı seni biraz?” dedim avam tekrarı ile. Belki de yaşadıklarını, içinden geçirdiklerini, hayal ettiklerini öğrenme şımarıklığı ile.

“Hangi birini, neyi, niçin anlatsam ki?”

“Yani; ‘Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur!(5)  demek mi istiyorsun?”

“Galiba?”

“O halde sıraya koymaya çalışma. İçinden nereden, nasıl başlamak geliyorsa oradan başla. Bakma bana, filozof(2) değilim; ‘Şöyle, şöyle de böyle, böyle!’ diyeyim. Aşağılamak(3) istercesine ‘psikoloğa(6), ya da psikiyatra(6) gidelim!’ demem! Pedagoglar(6) zaten konumuz dışında. Halk ozanı da değilim ki; bağlama ile yol göstermeye çalışayım(4)

Sen ‘Kardeşim’ dedin, kardeşin sayıyorum kendimi, ben sana gayret vermek, teselli olmak için şımardım sadece. Üstelik sen kendini ne zaman hazır hissedersen o zaman anlat. Gülümsemeye çalış biraz! ‘Dertleri zevk edindim, ben de neşe ne arar!(7) modundan çık, çekinmeksizin sıyrılarak!”

“İyi anne-baba terbiyesi alarak yetiştiğin o kadar belli ki!”

“Sen de anne ve babandan başla sözlerine öyle ise…”

“Sen önce başla, bu kadar müspet oluşunun, tüm çevrene, dünyaya Pollyanna(8) gibi egemen oluşunun nedenini?”

“Önemsenecek, övünülecek bir şey değil, tek çocuğum ben. Bir özür dolaysıyla annemin tekrar doğum yapması mümkün olmadığından başka kardeşim yok, bu nedenle varlarını-yoklarını benim için seferber edip okumama izin verdi annem-babam, tek dilekleri ‘Oku(9), adam ol!(10)’ demekten başka hiçbir şeydi…

Köyle şehir arası uzak değildi, iyi havalarda bisikletle gidip geliyordum okula. Bazen de şehirdeki dayımda kalıyordum, derslerin ağırlığına, havaların durumuna göre, gerekirse. Kötü havalarda, yani kış-kıyamet(1) dediğimiz havalarda bazen köyün süt-ekmek arabalarıyla, erken-geç demeksizin devam ettim okullara, öğretmenlerimin hoşgörülerini(2) inkâr etmem mümkün değil tabii ki...”

Bu kadar uzun konuşmanın arasına bir dinlenme gerekirdi, hem benim, hem de karşımdaki için. Uyguladım ve devam ettim;

“Şimdi annemin ‘bağrına’ benim yokluğum, ayrılığım nedeniyle ‘taş basması(3)’ deyişi ile diyarı gurbette bir pansiyonda kalarak üniversiteye devam ediyorum, senin gibi…”

“Senin annen, baban gibi annem-babam olmadı benim. Bir bakıma, belki de haksız olarak dinsiz diyeceğim, gerçekte dinle imanla ilgisi olmayan babam, neredeyse annemden, ablamdan bile kıskandı beni…

Gece ya da gündüz bir kez bile başımı okşadığını hatırlamıyorum, üstelik adım yerine ‘Ulan!’ ile başlayan bir sürü alçaltıcı kelimeyle, çok zaman ablamın yanında bile utanmaksızın. Belki de kafamı devamlı olarak eğip kapatışım bu sevgi eksikliğinin görüntüsü olabilir, bilmiyorum.”

Dertliydi, hissediyordum, ama bana göre onun anlatma ve benim dinleme zamanımız da kısıtlıydı.

“Daha da fazlası ismim neden İbrahim İsmail(11) biliyor musun?”

Herhalde ya ‘Cık! Çık! Şık! Jık!’ gibi dilimi ısırarak yazılması mümkün olmayan sesi çıkarmış, ya da başımı sallamış olmalıyım ki devam etti;

“Babam, benim dünyaya gelişime o kadar çok sevinmiş(!) ki; ‘Bir an önce Allah’ına kurban olsun!’ diye dileyerek yok olmamı istemiş, ama koç gelmemiş gökyüzünden, üstelik ben de göçmesini bilmemişim, Tanrıya adak olarak…

Herhalde babamın özenci, o koçu beklemeksizin adak gibi beni kurban etmesi idi Allah’ıma, Hazreti İbrahim’i ve İsmail’i inkâr eder gibi. Yani, kısaca; zorunlu bir babalık ve evlâtlık…”

“Peki, annen?”

“Bir kısım lâflar vardır hani; Soy soya, bulgur suya çeker(4) ya da tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş(4) gibi. Annemin de babamdan farkı yoktu pek, cennetin annelerin ayağının altında olduğunu hissetmedim, hissedemedim, annemin benim için ağladığını görmedim…

İstek dışı, mecburi bir annelik ve saygı göstermeyi istediğim için değil, mecbur olduğumu hissettiğim zorunlu bir evlât oluşumdu…”

Bir süre durakladı tekrar, hatırlamak ister gibi, sonra vazgeçti anlatmaktan, sınıfa girmiş olduğumuz için belki de tek-tük de olsa ön sıralara yerleşen arkadaşlarımızdan çekinerek fısıldadı;

“Nedenini, niçinini, nasılını sorma. İkisi de yok şimdi. Öldüler beraberce, üstelik mezarları bile olmaksızın. Ancak kıvançla mı belirtmem gerek bilemiyorum, babamın hasbelkader(2) ve zorunlu olarak emekliliği ile kazandığı emeklilik ikramiyesine biraz takviye ile satın aldığı başımızı sokacak bir evimiz, babamdan bize kalan yetim maaşları ablamla-beni ele-güne avuç açmadan(3) yaşamamız için yeterli oluyor…”

“Nasıl, yani?”

“Sorma, dedim ya!”

“Demek ablan seni çekip çeviren, öyle mi?”

“O; dünyanın bir tanesi, güzelim, sevgilim, aşkım, annem, babam, ablam. Onu anlatmaya ömrüm yetmez, kısacık anlar içine sığdıramam onu. Üstelik sınıfın nüfusu artıyor, kısa kesmem gerek! Dinlediğin için sağ ol!”

“Biraz da olsa rahatlayabildin mi?”

Yaklaşan arkadaşlarımız cevaplamasına imkân tanımadı, ancak benim onu tanımam, başının üstündeki elin gerçek nedenini, sırrını çözmem için daha çok beraber olmam gerektiğinin farkındaydım. Bir insan olarak ona bu vakti ayıracak, çözmem gereken ne ise çözmek için gayretli olacaktım…

Olaysız, vukuatsız yaşadığımız çokça ilerleyen günlerden birini daha tüketiyor gibiydik sınıf da diyebileceğimiz amfide, öğle paydosunda. Övünürcesine açtı çantasını;

“Hadi, gene iyisin, bu öğle simide talim etmeyeceksin. Ablama anlattım seni adaşım olarak. O da bugün için ikimize de aygıtlı salçadan(1) ayrıca ekşimikli(2) sandviç yaptı. ‘Sevmem!’ dersen ayrıca çıplak iki dilim ekmekle, keçi peyniri de var…”

“Neden zahmet etti ki?”

“Bu deyişini saklayacağım, ona söylemeyeceğim. Ablam bir tanedir demiştim, adı; Ebru. Şımartır beni bazen ‘Narçiçeğim(2)!’ diyerek. Narçiçeği güzel midir, yakışıklı mıdır, ne renktir, güzel mi kokar, bilmem.

Ama terden sırılsıklam olup(3), leş gibi koksam(3) da; 'Mis kokulum!' deyip koca bir bebek gibi kucağına oturtturup dakikalarca sever, okşar, koklar beni, hem sıkılmaksızın ‘Derslerim var!’ deyip kurtulana kadar…

Ben onun için kendimi Allah’a kurban etmekten çekinmem. Ve tabii eğer inanırsan bana...”

Bir süre tereddüt etti, sözlerini tamamlayıp tamamlamama endişesiyle herhalde, sonra devam etti;

“Kuzguna yavrusu Anka görünür(4), derler, ama ablam dünya güzelidir de, o da henüz üniversitede okuyor, bitirmek üzere olsa da hamarattır(2) eli çabuktur, ev işlerinde ne benim yardımımı bekler, ne de ister…

Üstelik bugüne kadar kendisini istemek için kapımıza gelmek isteyenleri de, gelenleri de elinin tersiyle itekledi(3), sanırım gönlünün sultanına rastlamak için değil, sırf benim yalnız kalacağımı düşünerek, benim için…”

Tekrar durakladı, ne söyleyeceğine, sözlerine nasıl devam edeceğine karar verememiş gibi;

“Söyle adaşım, böyle bir abla nasıl sevilmez, tanısan sen de seversin onu…”

Gaf yaptığının(3) farkına varmış gibi durakladı, lâfı eveleme-geveleme(3) telâşı içinde olmadık bir cevher yumurtladığının(3) farkına varmadı bile;

“Yani; demem o ki; ‘Âşık gibi değil, kardeş gibi, abla gibi sevmek(12) anlamında…”

“Oh! Ho!! Ne dediğinin farkında mısın sen İbrahim? Maksadın duygu sömürüsü(1) yapmak mı her ihtimale karşı düşüncesiyle? Ablanı daha görmedim, henüz tanışmadım, bilmiyorum, tanımadım bile ve sana bu kıskançlık hezeyanını(2) yakıştıramadım, üstelik sitem etme hakkımı kullanmayı da düşünmeksizin…”

“Dil sürçmesi(1) kabul et!”

“Kabul ettim! Şimdi şu sandviçimi ver de, midem bayram etsin be kardeş!”

“Bu kadar çabuk?”

“Ne, bu kadar çabuk?”

“Kızmaksızın, kırılmaksızın, gücenmeksizin...”

“İnsanın doğasında vardır, düşündüğün...

Yalnız bilesin ki, günlerden bir gün eloğlunun biri gelip, ablanın kalbini çalıp senin elinden alacak onu. Bence kendini buna yavaş yavaş hazırlasan iyi edersin, derim!”

“Ben ‘Hayır!’ desem de mi?”

“Gönül ferman dinlemez(4). Her ne kadar birileri; ‘Mutlu aşk yoktur! (13) demişse de, sen inanma, ben yaşamadım henüz, ama okuduklarıma göre mutlu aşk vardır…

Ve sanırım aşk varsa, ısrar da kâr etmez, sen istediğin kadar ablana ‘Hayır!’ desen de. En kötü, belki de sana göre en iyi ihtimal, sen okulu bitirinceye kadar böyle bir olasılık olmayacağına dair umutlu olman. Gene de sözü uzatmayalım istersen, ablanı zihninde, aklında, gönlünde ve elinde muhafaza etmeye çalış, beyninde herhangi bir şekilde üzülmesine izin verme!”

Suskunlaştı İbrahim İsmail kardeşim, sandviçlerimizi kendi başımıza, ağızlarımızı şapırdatmalarımıza(3) dikkat ve aldırış etmeksizin yerken. Hadi ben uzun zamandır böyle sandviçler yememiştim, gök görmedik(4) gibiydim, ama İbrahim’e ne oluyordu ki?

Havadan-sudan konulara(1) girmedik suskunluğumuzda. O, sanırım terk edemediği kıskançlık krizi ve istikbal endişesi içindeydi benim sözlerim üzerine belki, bense merak…

Anlatmak istiyordu içindekileri, boşalmak, rahatlamak istiyordu, ben de dinlemek, hem de dediğim gibi merakla. Keşke zaman uygun olsaydı, ya da kimsenin engelleyemeyeceği bir zamanda ve mekânda biz bize olaydık, hiçbir menfi olasılığın fark etmeyeceği...

Hani imkân olsa bir trende boş bir kompartımanda, otobüste arka kanepelerde muavinsiz, vapurda güvertede “Çaylar!” sözlü muhabbetsiz, uçakta en son belki de boş olacak sıralarda kabin görevlisi, hostes olmaksızın.

Yahut da paramız ve de alışkanlığımız olsaydı bir meyhanenin dip köşelerinde, ya da din-iman muhabbetinde bir mescidin en sonlarındaki ihtiyar ya da özürlüler sandalyelerinde ezanları beklerken...

Öğle paydosu bitmiş, arkadaşlarımız sökün etmeğe(3) başlamış, birer-ikişer üleşmeye başlamışlardı amfinin taburelerini, bense meraklarımdan kurtulamamış olarak üşümeye başlamıştım, o ise yazsaydı neler yazardı, ciltlere sığmayacak gibi(5) kim bilir?

Eskimeyen, eskimesi mümkün olmayacak günlerden birine daha ulaşmamız gerekliydi bence, kesintisiz, sakin, sözler bölünmeksizin ve yankılanmaksızın...

O güne ulaşmanın öncelerinde bir akşamüzeri şeytan mı dürttü(4) beni, ben mi şeytana uydum(4), bilmemin mümkün olmadığı, belki de ihtiyacım olan bir şeyleri almak için çarşıya yöneldiğimde rastladım İbrahim’e, “Üçü bir lira!” diyerek kalem satışında idi;

“Şey!” dedi, “Evin bütçesine katkı için!”

“Utanılacak bir şey değil ki kardeşim, memlekette bu kadar arsız(2), malı hamuduyla götüren(4) hırsız varken. Ben de kalem almaya çıkmıştım, ver bakalım üç tane!”

Sana satmam!”

Bu diyaloğun(2) benzerinin, yani kalem satmasının ileride değil, hemen birkaç saat sonrasında başına dert açacağını ne onun, ne de benim bilmem mümkün değildi, kalemleri cebime koyup da her şeye boş verip pansiyona yöneldiğimde.

Ardımdan birkaç şehir eşkıyası(1) kalemleri bedava sahiplenmek ve olan parasını almak için;

“Hızlandırılmış din dersi verip Mevlâ’sına kavuşturalım!(4) diyerek, içindekiler dâhil, çantasını ve ceketini alarak onu cascavlak(2) ve darbeli bir şekilde ortalıkta bırakmışlar, anlatıldığı kadarıyla aklımda kalan. Çünkü perişanlığını önce trafik polisleri fark etmiş, karakola götürmüşler. İsmimi vermiş, pansiyon adresimle.

Aklıma gelen;

“Be kardeşim, güvenlik kameralarının olmadığı yerde neden durdun ki?” demekti. Çünkü iz yoktu bulunduğu çevrede, ayrıca duyarsız insanların çok olduğu ülkemde, birilerinden “Durun! Yapmayın! Noluyo? Sakin olun!” gibi bir şeyler beklemek de mantıklı değildi ki!

Sanırım, benim adresimi vermesinin nedeni, o haliyle ablasına görünmek istememiş olsa gerekti. Oysa “Dünyada bir tane olan ablası; mis kokulusunu” merak etmez miydi? Evli olmasa da sabaha kadar onu bekleyip meraktan dokuz doğurmaz mıydı(4)? Yanlışlığım; bunu benim de akıl edememiş olmamdı…

Duş yaptı İbrahim, utanmaksızın, yardımımla, çünkü ihtiyacı vardı, bana göre. Benim temiz çamaşırlarımdan verip, benim yatağıma yatırıp güvenlik görevlisinin nöbetine gönüllü olarak ortak oldum, bir sandalyeye tüneyerek, gece boyu, hatta İbrahim uyanıncaya, kendine gelinceye dek.

“Hakkını helâl et! Bu insanlığı senin gibi iyi aile terbiyesi almış biri dışında kimse fedakârca yerine getirmezdi, yapmazdı!”

“Helâl, hoş olsun!” dedim, ama onun olayın mana ve ehemmiyetine(1) uygun(!), geniş kapsamlı fırça yiyeceğini(3) de düşünmediğim için hayıflandım(3). Üstelik ablasının, onun eve gelişine kadar gamlı bir baykuş(1), kukumav kuşu(1) gibi beklediğini, gözlerinin kan çanağına döndüğünü(3), dudaklarının uçukladığını(3), dişlerini kasmaktan(3) dişlerinin ihmale gelmeyecek şekilde kastığını(3), kanattığını da o anlatmasa bilemezdim tabii, doğal olarak.

Kızcağıza, yani ablaya haber veremediğim değil vermediğim gibi, yaptığı jestlerden de utanmadım değil. Paketleri bozulmamış atlet, fanila göndermişti tam takım, İbrahim’in kullandıklarının yerine.

Ayrıca bu olay kendisine ders niteliği vermiş olduğundan dolayı, hatları kendi adlarımıza alıp, numaralarımızı kendisine mutlaka bildirmemizi isteyerek İbrahim’e ve “Tanımıyorum, ama iyi bir çocuk, sana kol-kanat gerdiğine(3) göre” deyip bana da bir cep telefonu almıştı.

Bedelini ödemek konusunda ısrarım değersiz kalmıştı. Sadece telefonumun numarasını İbrahim ona bildirdiğinde “Teşekkür ettiğimi, hem de çok teşekkür ettiğimi, minnettar kaldığımı(3) da” söylemesini istemiştim.

Görmemiş, bilmemiş olsam bile İbrahim’in telefonunun sesini açmış olması dolaysıyla sesinde İbrahim’in “Kardeş gibi sev! (12) deyişinin huzurunu yaşadım.

“Ablanın bir sonraki benzer bir olayda seni merak etmemek, benden seninle ilgili olası bir haberi almak için bu telefonu alıp hediye etmesini anlıyorum. O halde seninle beraber olup mezun olacağımız tarihe kadar bu telefonu muhafaza edeceğim…

Ablana; ‘Gerekirse gerektiğinde gerekenleri ona ulaştıracağım!’ Sen bunu ablana lütfen uygun bir dille anlatırsan memnun olurum, ne de olsa ablana göre ben bir elim, yabancıyım yani…”

Söylemeye gerek var mı bilmem, ablası İbrahim’e ayrıca gıcır gıcır(1) bir çanta da hediye etmişti, ceketine ek olarak, üstelik kim bilir ne kadar borç ve taksit yükümlülüğünü üstlenerek. İki yetimin varlığı, hadi biraz daha genişleteyim, birikmişleri, tasarrufları ne kadar olabilirdi ki?

Ve ablası, sanki hissettiklerimi anlamış gibi, hepsini taksitle aldığını söyleyerek; “Allah'a şükür, sırtımızda kambur yok, ele-güne muhtaç değiliz, yavaş yavaş öderiz!” demiş İbrahim’e.

Telefonları edinişimizin hemen sonlarında, daha doğrusu o bilinen hırpalanmanın(3) sonunda, İbrahim’in beyninin oldukça çok bölümü hasara uğramış gibiydi, zannediyorum. Eli neredeyse devamlı olarak başının üstünde durmakta idi. Kısmen de olsa aklı başındaydı ama.

Kış mevsimi nedeniyle palto ve eli şapkasının üzerinde okula gelirken, bir amca onun kafasını kaşıdığını düşünüp;

“Oğlum, başını kaşıyacaksan, şapkanı çıkarıp da kaşısana!” dediğinde belki de bir fıkradan esinlenerek verdiği cevabı kahkahayla gülerek anlatmıştı;

“Eee amca! Popom kaşınırsa, bu durumda pantolonumu çıkarmam mı gerekecek!”

“Amca, morardı(3), mosmor oldu(3)!” dedi, kahkahasını duraklatmaksızın. Espritüeldi, aklı başındaydı, bence iğneyle kuyu kazmam(4) gerekse de onun için bizim olan günlerden duygusal bir günün gelmesini sabırla bekleyecektim, yaşadıklarına öneri olarak ne gibi bir katkım olacaktıysa?

Gecikmedi o gün;

“Gel kardeş!” dedi. “Ablama söyledim, dayak yediğim yeri göstereyim sana. Hem de bir yerlerde oturur iki-üç kelime ederiz...”

“Orası sana rastladığım yer değil mi İbo?”

“Doğru! Unutmuşum...”

İbrahim kendisine rastladığımı da, pansiyona geldiğinde anlattıklarını da, yaşadıklarını da unutmuş olabilir miydi acaba?

Bana göre bu, hafıza kaybının(1) bir işareti gibiydi. O halde “Zevk edindiği, bende neşe aramayın! (7) dediği dertleri öğrenmeli ve en kısa zamanda bildiğim kadarıyla, bilmediklerimi ise danışarak, gerekirse ablasından iletişimle edineceğim kazanımları da öğrenip derdine yahut da dertlerine çözüm üretmeliydim.

Onun yaşadığı dert, ya da dertleri ben yaşıyor olsaydım, sanırım o da bana, benim şu anda onun için düşündüğüm gibi destek olurdu gibime geliyordu, her ne kadar insan yaşamındaki bir kısım, hatta birçok kısım unsur birbiri ile örtüşmüyor olsa bile…

Anlatmak için o da hevesliydi, çözülmek için alesta(2) bekliyor gibiydi sanki, bir kahvehanenin bir köşesine sinip çaylarımızı söylediğimizde. Kim bilir dertleşmemizin ne kadar süreceğini bilemediğimiz bir zaman içinde karbonatla şekillendirilmiş, renklendirilmiş ve bayatlığı önlenmiş çaylarla midelerimizi hırpalayacaktık?

“Bahçelerde mor meni, verem etti o kız beni... (14)  diyerek başladı sözlerine, kederli içini yiyip kemiren günleri(15) bana anlatmak ister gibi.

Rahmetli öğretmen olan annesinin okulundaki öğrencilerinden Firdevs adında biri imiş kendisinin canını yakan...

Gerçekten sırılsıklamdı ve karşısındakinin de aynı duyguları yaşadığı inancındaydı, ama bir noktaya kadar.

Birileri söylemiş ona, Firdevs’in bir düğünde subay mı, doktor mu, yoksa mühendis mi birileriyle dans ettiğini aradaki yaş farkını umursamaksızın. Sonra hafıza-i beşer(4) devreye girmişti, unutmuş olsalar gerekti birbirlerini, ya da üstünde bile durmamışlardı bir dans periyotuna sığışan eylemi.

Kendisi anlatmıştı, nasıl olduğunu beynine çivileyemediği lise öğretmenlerinden birinin Firdevs’e elini uzattığını ve yakınlaştığını ve beraberliklerinde gözleriyle görmüştü mahalle çocuklarından birinin getirdiği zarfı.

Yanılmış olabileceğini düşünüyor, hatta kabul ediyordu İbrahim, o mektubu Yadullah’ın Firdevs’e gönderdiği konusunda.

Onu hayrete düşüren, Firdevs'in fark ettiği bir heyecanla mektubu açması, okuması ve yapmacık bir hareket ve “Üf!” sözü ile mektubu, belki de sadece zarfı yırtıp cebine koyması idi. İliklerine kadar işkence çekerken(4) Firdevs onun kıskançlığından çekinmezcesine;

“Kaygın olmasın İbrahim, lokantaların vitrinlerine bakacaksın, ama yemeğini daima evinde yiyeceksin(16)!” demiş.

Mikrofonu, yani sözü ağzından kapmam gerekti;

“Yani İbrahim, tamam sevdiğin biri, anlıyorum, ama ‘Aynı yastığı paylaşmak dışında ben her bir haltı yiyebilirim(3)!’ demek olmuyor bu? Affedersin, midesi ne kadar geniş(1) bir sevdiğin olmuş ve de varmış senin, doğrusu hayret ettim, özür dilerim…”

“Dileme, çünkü özrü hak etmiyor(3) ve o şimdi yok artık!”

“Nasıl yani?”

“Anlatayım; mektubu gönderen mahallemizin çocuklarından Yadullah ağabeydi. Mahallenin zenginlerinden birinin oğlu, yakışıklı, tahsilli ve ne ararsan hepsi olan, yaş farkı ise kulak ardı edilecek...

Konuşmuşlar, anlaşmışlar, Firdevs’in ailesi böylesine hayırlı bir kısmeti neden tepsindi ki? Nişan ve…

İki satır iliştirilmiş bir düğün davetiyesi; ‘Ben aşkımı buldum, sana elveda!’ şeklinde…”

Engelleyemedim İbrahim’i. Başından çektiği elini, diğer taraftaki eliyle destekleyerek yumruk şeklinde iki şakağına doğru kuvvetli ve acımasız bir şekilde defalarca, kerelerce vurdu, ben zapt edinceye kadar.

“Bak İbrahim!” dedim, Yunus Emre'nin dizeleriyle; “Olsun be aldırma Yaradan yârdir, / Sanma ki zalimin ettiği kârdır, / Mazlumun ahı indirir şâhı / Her şeyin bir vakti vardır…”

Gecikmiştim ellerini tutmaya, zapt etme modu ötesinde. Kalemleri ve ceketini çaldırdığında, bakışlarının değiştiğini fark ettiğim, hatta buna inandığım İbrahim tırlattırıyordu(3) kaba anlamda, belki de tırlatmıştı da, ben farkında değildim…

Çünkü kahvehanedeki insanların şaşkın bakışlarına aldırmaksızın, hem ağlıyor, hem de ellerini serbest hisseder hissetmez, şakaklarını yumruklamaktan vaz geçmiyordu, tüm engelleme çabalarıma rağmen.

Tek yol, işi-gücü, ders çalışmayı bırakıp kendisini ablasına teslim etmekti. Eve yöneldik, kapıyı çalmadan önce;

“Sen git!” dedi, ablasının evde olmadığını belki de hatırlamaksızın, belki de benim yüzümden aynı kıskançlık moduna girmesi nedeniyle. Belki hayatla, daha doğrusu kendi yaşamıyla dalga geçmeye başlamıştı...

Belki şakaklarına ilk yumruk darbelerini iliştirdiğinde, belki de kapı zilini çalmadan önce, “Sen git!” dedikten sonra başlamış olabilirdi yaşamla dalga geçmeye başlaması ve hüznü…

Ben gittim, çünkü sözlerin değil, davranışların egemen olduğu bir evredeydik(17) ve;

“Eğer ben İbo olsam, ne yapardım?” diyerek çözüm üretemememin zavallılığını yaşıyordum. Öyle ya, insan önce iğneyi kendisine batırdıktan sonra çuvaldızı başkasına yönlendirmeliydi(4).

Üstelik hilesiz-hurdasız(1), yalansız-dolansız(1), hatasız-yanlışsız...

Çünkü düşünülebileceği gibi; yalan diğer yalanlara önderlik eder ve yalanlar büyüdükçe pisleşirdi(18).

Yalan; gerçeğin saptırılmasının en güzel örneği, üstelik şeytanın ilk çabalarından biri değil miydi? Yalanın süsleri; palavra(2) desise(2), entrika(2) hatta kaba anlamda üçkâğıtçılık idi. Yalan şirkin(2), iftiranın(2) ve gıybetin(2) önderidir. Ebedi gerçeği; apaçık, tertemiz, saf ve beyaz olarak şekillendirirsek, fani yalan(1) gri bile değil, siyah, hem simsiyahtır, üstelik başka renk tonlarıyla da özdeşleşmesi(3), tarif edilemez…

Ve hepsinden önemlisi yalan gerçeğin üstüne asla ve kat’a(2) yorgan olamaz. Yalan doğruyu, gerçeği sindiremez, yok edemez, atıl(2) bırakamaz(18).

Her yeni doğan güne bakmak; bakış açısına göre değişir(19). Karamsarsan güneş yoktur yeni doğan günde, iyimsersen aydınlanmaya başlar gün, daha geceden. Oysa bir telefon konuşması karanlık günlerden birinin başladığının habercisi idi, sabahın er vaktinde. Ebru idi, arayan, abla demek ekini unuttuğum.

“İbrahim?” dedi, sorarcasına.

Domuzluk herhalde bana hayvanlıktan aktarılmış olsa gerekti, sesi tanımama, onun “O” olduğundan kesin olarak emin olsam da…

Evet; “O”. Türkçemizde yalnız başına kullanılan tek harf ve yaşamımda beni tek etkilediğine inandığım O, hem sadece sesiyle ve İbrahim kardeşimin anlatışıyla. O dışındaki O dâhil tüm harfler yanına ikinci bir harfi ya da başka bir harfi alırlar, arkadaş olarak, aklımda yanlış kalmadıysa…

Ve benim için “O” harfi ne ise, “O” da “O” idi, kendime karşı dürüst davranmam gerekirse, başka ek harflere gerek kalmayacak…

A, E, I, İ, Ö, U, Ü yanına mutlaka kardeşini ya da diğer bir harfi yanına alması gereken harflerdi, o da sadece ünlem ve soru haklarını kazanmak için; “Aa! Ee? Iı! İğk! Öf! Uu! Üf! Gibi…”

“Sesinizi alamadım?”

“Şu anda bu soğukluğunuza(2) tahammül etmem zor, ben Ebru. İbrahim bu gece eve gelmedi ve de hâlâ da yok!”

“Nasıl yani?”

“Sorduğuna göre senin yanında değil, senin de haberin yok, anlaşılan?”

“Üzüldüm, peki ne yapmamı istersin Abla?”

“Abla? Pek hoş değil...

Üstelik acele anlatmam gerekirse İbrahim üstünde saati, cüzdanı, nüfus kâğıdı gibi ne varsa masanın üstüne yığmış, ekinde bir not bırakmaksızın ve sadece tişörtle çıkmış bu kış zamanında. Perişanım!”

“İsterseniz geleyim, konuşalım kafa kafaya verip. Fotoğrafını çoğaltıp asalım belirli yerlere, gazetelere ilân verelim, ne yapabilirim sizler için, nasıl destek olabilirim, çekinmeksizin söyleyin lütfen!”

Bazı insanlar sudan bahanelerle(1), bu olay sudan bahane gibi gözükmese de kendilerine tanınan bazı imkânları değerlendirmek için fırsat kollarlar, yani tıpkı içten pazarlıklı bazı insanlardan olan vasıfsız bir ben gibi...

“Abla” demem düşüncelerimi, hevesimi, hatta arzularımı gizleme, bir bakıma İbrahim’e verdiğim “Kardeş gibi sevmek(12) sözümün reddine gayret etmem gibiydi. Çünkü bilmeden, etmeden, görmeden, hatta ve hatta yaşamadan, içimde inkâr edemeyeceğim duyguları yaşıyordum, yalan ve her türlü yanlışlığı kabullenerek.

Belki ilerilerde, ya da sonlarımda; “Baltayı taşa vurduğumu(4), bir çuval inciri berbat ettiğimi(4), akım demek isterken(4) başka bir özürlü kelimeyi ağzımdan kaçırdığımı” fark edecektim...

Gerçekten yaşadığımın rüyadaki, hayaldeki bir sevgiliyi bulmuş olmak gibi bir garabet(2) olduğunun farkında idim, üstelik üstesinden gelemediğim(4). Ancak söz bir, Allah birdi, söz namus demekti ve ben mademki İbrahim’e “Kardeş gibi(12) demiştim, sözümü tutmalı, namusumu yitirmemeliydim!?

Gücümün yettiği kadar değil, gücümün sonuna kadar İbrahim’i bulma çabasından, umudumdan vazgeçmeyecektim, vazgeçmemeliydim de. Bunun da tek bir yolu vardı, tekbir getirmem(3) gerekse de; Ebru’ya (İçten pazarlıklı olmak başka ne türlü bir görüntü gerektirirdi ki, hem “Kardeş gibi(12)”, hem de “Abla” takıntısı eksik sadece “Ebru” demek gibi?

Görünmemek, saklanmak, duygusal olarak, kör, sağır, topal, çolak olmak gibi, görmeden sevdiğimi düşündüğüm bir insanın mutluluğu benim de mutluluğumdu, farklılıklarımız olsa da.

“Düşüncen doğru, gerçekten konuşalım, ama sen gelme İbrahim. Ben okula geleyim, ya da bir pastaneye, kafeye…”

Sanırım, mahalle baskısını(1) göz ardı edememenin(3) hüznünü anlatmak istemişti, kardeşi yanında olmayan bir genç kız olarak.

“Okul önünde bekleyeyim sizi

“Siz? Önce abla, şimdi siz! Kelimelerin beni yaraladı, o kadar kocamış, o kadar evde kalmış kart bir kız olarak mı düşündün beni? Ama önemli değil, mademki öyle demeyi arzuladın, derdim o kadar çok ve büyük ki kardeşim İbrahim’in yaşattığı tavır nedeniyle, iddialaşmayacağım seninle. Yarım saat, bilemedin kırk, kırk beş dakikaya kadar sonra orada olurum. Sen beni hiç görmedin, tanımıyorsun, ama beraber fotoğraflarınız var kardeşimle, ben sizi tanırım!”

“İsterseniz elime gazete, çanta, ya da herhangi bir şey alabilirim, beni tanımanız için.”

Espri(2) değil, sululuk yapmanın ne zamanı, ne de sırası idi, dersimi alınca anladım.

“Gerekli değil, çok zeki değilsem de, bazı şeyler görünürde ahmaklık izlenimi veriyorsa da IQ’um o kadar düşük değil, aptal da değilim…”

Telefon kapandı.

Sana ne be adam, Türk filmlerindeki gibi klişeleşmiş(3), vizyonu(2) tükenmiş o sözü kullanmak. Elin genç kızı, yani arkadaşının ablası, böyle söyleyip kıç üstü oturtturur(4) işte adamı, dersini alırsın işte böyle…

Gerçekten yarım saat sonrasında beraber olduk okul kapısının önünde. Bir yerlerde oturduk, onun önerdiği, benim seçtiğim ve konuştuk dolu dolu…

Sonrasında eksiklikleri tamamlamak, ya da sonuçlardan birbirimizi haberdar etmek için telefonlaşmak üzere sözleştik, ilk kez elinin sıcaklığını hissederken.

O; yaşamında ve itiraf etmeliyim ki yaşamımda tek olduğuna inandığım O, sanırım ki her zaman mutlu ve şenken şimdi, şimdilerde hüzünlü olan O; eğitimini aksatmadan ara sıra diyebileceğim bir şekilde arası uzun, sırası gecikmeksizin kardeşini aramaya koyuldu, gücünün, zamanının yettiği kadar.

Ben, el ve gazete ilânlarıyla meşgul oldum. Derslerimin, vizelerimin ve sınavlarımın izin verdiği sürece dağ-bayır, köşe-bucak, yol sıra-çay sıra(4), köy-şehir, mahalle-sokak, sabah-akşam aramaya devam ettim, Ebru’nun (Hâlâ ve ısrarla, yaş farkımızın olacağını umursamaksızın, “Abla” demeksizin) aradığı gibi, onun kadar ve onun gidemediği yerlere ulaşırcasına...

Bir yıl belki de daha uzun bir süre geçmişti, koyun can derdinde, kasap mal derdinde(4) örneği yakınlaştığımı, onu görmezsem derslerimin rast gitmediğini hissettiğim. Oysa O, üzüntü, uykusuzluk ve yeterli gıda almaya önem vermediğinden olsa gerek zayıflamış değil, erimiş, çökmüştü.

Saçlarında beyazlıklar tek-tük de olsa fark edilir gibiydi ve bakımsızdı bence. Eğer uyuyabiliyorsa, öyle kalkıp gidiyor olsa gerekti okuluna veya öyle düşüyordu kardeşini aramak için yollara...

Benim tavrım belki devede kulak(4) gibiydi. Yakınlaşmayı o kadar çok istememe rağmen bu koşullarda uzak durmam, uzaklaşmam gerektiğinin bilincini yaşadığım halde beni ona itekleyen bir gücün etkisi altındaydım. Utandığım için söyleyemediğim “Nokta-Nokta” diyerek ne kadar galiz(2) küfür veya kötü söz varsa kendim için sıralıyordum. Ayıp ki ayıp!

Günlerden bir gün...

Akşamın karanlığı inmek için hızını artırma çabasında ve ben bir otobüsle, meselâ İbrahim’i arama modunda bir yerlere gitmek isterken onu yani İbrahim’i gördüm gibime geldi, otobüsün buğulu camlarını bir kez daha aydınlatmak için silmeye çalışırken.

Saç-baş birbirine karışmış, çapaçul(2) olarak bir çöp bidonundan bir şeyler alıp ağzına doğru götürüyordu, gözümün iliştiği kadarıyla.

“Durdur! İnecek var!” diye bağırdım, şoföre.

“Kurallar var, durak harici duramam!”

“Hay sizin kurallarınıza…”

Durağa eriştik, koşarcasına geri döndüm, o yoktu. Bu kadar çabuk kaybolamazdı. Bir tavuk lokantasının vitrinine bakarken gördüm onu, sevinçle yönelip bağırdım;

“İbrahim!”

“Ellerini yumruk yapıp şakaklarına vurdu birkaç kez, ben onu güçlükle zapt edinceye kadar, ses çıkarmaksızın.

“İbrahim! Tanımadın mı beni? Ben adaşın İbrahim! ‘Tanımadım!’ deme, inanmam!”

Sadece, konuşmaksızın, hiçbir tepki vermeksizin, melül-melül(3), bön-bön(3) yüzüme baktı, geçen zaman içinde düşünme, duyma, konuşma yetilerini yitirmiş olmalıydı, belki de kendisine gerekmeyeceği için, sadece gözleri yetiyor olsa gerekti kendisine.

Yeme işareti yapıp lokantaya soktum onu, mal sahibinin iğrenç bakışlarına aldırmaksızın. Bir bütün tavuk ve ayran söyledim garsona, onun için…

Gelen parçalanmamış bütün tavuğu, parçalamadan iki eliyle tutup yemeğe koyuldu, elinin birinde neredeyse yarısı yok olmuş deri bir eldiven vardı.

Bir yıl ortada gözükmeyen, üstüne-başına dikkat etmeyen, aldırmayan, belki de bilmeyen bir insan ne kadar kirli olursa o, o kadar kirli idi, sadece tırnaklarının uçları kirli olmasına rağmen, kısa olmasına hayret etme hakkımı kullanmıştım. Ayranı ağzına götürdüğünde dudaklarından göğsüne doğru, bir yıllık leş gibi duran tişörtüne akmıştı, o önemsemeksizin.

Üstünde, tişörtünü gizlemeye çalıştığı söküldüğü belli olan İspolet(2), kokart(2) ve apolet(2) yerleri belli tek bir parıldayan düğmesi olan bir subay paltosu ile aynı renk bir şapka vardı, işaretsiz. Fark ettiğim kadarıyla iç çamaşırı yoktu tümden.

Pantolonu düşmesin amaçlı olarak iple bağlı idi, fermuarı bozuk olduğundan içi çıplak olan bedeni tamamen olmasa da yarı yarıya ötesinde fazlasıyla görünüyordu!

Mesaj çektim Ebru’ya, gösterişsiz, ona göstermemeğe çalışarak. Evet, Ebru’ya, geçen zaman içinde sadece Ebru ve İbrahim, hatta İbo olmuştuk;

“İbrahim’i buldum, kusuru sadece sağır ve dilsiz oluşu, acele gel!” diyerek. İbrahim’i nasıl, nerede, ne şekilde, ne zaman bulduğumu o kısa mesaj içine sığdırmam; hem mümkün, hem de gerekli değildi.

Yarım saat bile olmadı Ebru lokantanın kapısından girerken, İbrahim kedilere köpeklere bırakmaksızın kemikleri en ince teferruatına kadar aldırmaksızın sıyırırken.

Ebru’nun kapıdan girişini görünce irkildi, önce şakaklarını yumrukladı, sonra ayağa kalktı, fermuarının bozuk olduğunu hatırladı herhalde, eldivenli eliyle kapatma çabasıyla sandalyeye belki de kahırla çöktü, iliştirdi(3) bedenini...

Ebru şaşkınlık içindeydi, yanıma otururken, ilk defa, belki de heyecanla, mutlulukla, sevinçle elimi tuttu masa altından, sıktı. Demem o ki bu; minnetinin ifadesi olsa gerekti.

Sonra çantasını açtı, belki de mesajımın içeriğinin etkisiyle duvar ilânlarını, İbrahim'in fotoğraflarını, nüfus kâğıdını, saatini, dokunulmamış cüzdanını yaydı masanın üzerine.

Umulmadık bir şey, belki de benim ummadığım, kan; kanı çeker örneği, İbrahim çıplak, yağlı, kirli eliyle önce yanağını, sonra saçlarını okşadı ablasının. Çekinmedi, sakınmadı, iğrenmedi Ebru, bilakis öptü elini içtenlikle, sevgiyle, hissettiğim.

Elini ablasından kurtarıp bir kez daha yumrukladı şakaklarını İbrahim.

Ve ablasının gözlerindeki hüznü kendisi de yaşadığından olsa gerek, tekrarlamadı hareketini.

Sonra bana döndü İbrahim, ablasına yaptığı hareketlerin aynısını tekrarladı bana da, yağlı elleriyle. Ebru fısıldadı;

“Reddetme! Öp!”

Öptüm elini, hatta ayağa kalkıp kucakladım da onu, battı balık yan gider(4), örneği.

Ve sonrasında yürüme ve direksiyonla gitme işareti yaptım, seslerden bihaber(2) olduğunu unutmuşçasına “Bırım! Bırım!” sesiyle dudaklarıma yüklenerek.

Ayağa kalktı, parlaklığı sırıtan tek düğmesi kalmış paltosuyla önünü gizlemeye çalışırken, eldivensiz eliyle tuttu ablasının elini, hatta başını yaslama gayretini gösterdi, ablasının omzuna, başına.

Gördüklerime göre berbere uğradım, elektrikli bir tıraş makinesi edinmek için, bu tip makinelerin nerelerde satıldığını bilmediğim ve bu vakitlerde açık dükkân bulup da satın alamayacağım endişesi ile.

Markete uğradım, onlar abla-kardeş bir köşelerde otururlarken sessiz. Büyük çöp torbası, sabun, şampuan, kese, tüy dökücü kremler aldım. Bir yıldan fazla süre birikmiş kiri-pasağı(1) nasıl söküp çözeceğimi düşünüyordum evlerine yönelirken, ama endişe etmeden, korkmadan, çekinmeden.

Allah’tan evde şofben(2) olduğunu öğrenmiştim, Ebru’nun fısıldamasıyla, baştan aşağıya ben yıkayacaktım İbrahim’i.

Taksi şoförünün merak, hayret ve hatta iğrenç dolu bakışlarına aldırmaksızın evlerine geldik. Oysa temiz bir çöp torbasını ortasından ayırarak İbrahim’in rahat oturmasını, koltuğun kirlenmemesini temin için altına sermiştim.

Dış kapıdan içeri girmeden evvel, siyah poşetlerden iki-üçünü hazırlayıp Ebru’nun içeriye girmesini önledim, bir bakıma.

“Sen girme şimdi, kapı aralığından üstündekilerin tümünü uzatırım sana. Torbalara koyacaklarımı doğrudan çöpe at, ben izninle onu banyoya sokayım, sana seslenirim öyle girersin içeri. Sanırım mücadelemiz bir-iki saatten önce bitmez, bu arada sen çamaşırlarını mı hazırlarsın, yatağını mı düzenlersin, artık ne yaparsan yap!”

Önce kendim soyundum, sadece külotla kalarak. Bu, belki onu cesaretlendirmem için gerekli idi. Uysal bir şekilde kendini teslim etti bana, sadece apış arasını elleriyle kapatarak.

Çorapları da, iç çamaşırları da gerçekten tahmin ettiğim gibi yoktu. Üstünden tüm çıkardıklarımı doldurduğum torbaları kapı aralığından uzatırken, onun bilir bir şekilde banyoya yönelişini hayretle izledim, konuşmaksızın, zaten faydası da olmayacaktı eylemimin.

Salondan banyoya doğru yöneldiğimizde, ablasının ve kendisinin büyükçe çerçeveli bir resmini görünce durakladı bir an. Serbest eliyle, konuşmaksızın önce resmi işaretledi, sonra acayip bir sesle işaret parmağıyla kendini gösterdi. Sadece başımı salladım.

Banyoya girince saçlarını önce üç numara ile sonrasında sıfır numara ile sıfırlamayı sağladım. Gereken temizliklerini utancını belli etmesine rağmen yapmam, biriken küsuratını(2) ve keselediğimde oluşan partiküllerin(2) gider bölümünü tıkaması nedeniyle ikide bir temizleyip çöp poşetlerinden birine istiflememin gerektiğini söylemem fazlalık olmayacak herhalde.

Ne de olsa vakit alıyordu bunlar. Bu, hareketler yanağımdaki ve saçlarımdaki yağ birikintilerine ek olarak leş gibi terlememe de neden olmuştu.

İki saat mi, daha az, ya da daha çok mu sürdü onu arındırmam(3) farkında değilim. “Ebru!” diye bağırmam belki de eser miktarda da olsa duyup, dikkatini çekmesine neden olmuştu İbrahim’in.

“Havluları uzatır mısın?”

“Sağ taraftaki dolapta, üst kapakta bornozu var, pijamalarını ve iç çamaşırlarını da hazırladım…”

“Affedersin, benim çamaşırlarımı da uzatabilir misin? Leş gibi terledim. İznin olursa ben de iki su dökünebilir miyim?

Ve eğer çekinirsen İbrahim’i de banyodan çıktığımda ben giydiririm.”

“Neden çekineyim ki? O benim kardeşim, üstelik şimdi dünlere göre daha çok ihtiyacı var bana. Senin çamaşırlarına gelince, unut onları, çamaşır makinasına atacağım. Senin için de İbrahim’inkilerden eşofman ve çamaşır hazırladım!”

“Neden zahmet ettin ki?”

“Sen bana kardeşimi bulup dünyaları bağışladın, neden zahmet olsun ki?”

“Peki!”

“Peki!”

Banyodan çıktığımda İbrahim muhtemelen kendi yatağına yatmış, günlerin, belki de bir yıldan fazlasının yorgunluğunu çıkarmak istercesine usulca horluyordu.

“Sen de dinlen biraz, kanepeye yer hazırladım, rahat edemem dersen, benim yatağımı da sahiplenebilirsin iyi adam!”

“Abartma istersen, İbrahim kardeşinse, benim de ‘Kardeş!’ dediğim bir kardeş. İnşallah durumunun bir çözümü, bir tedavisi vardır, yine abla-kardeş beraberce yaşarsınız.”

Ebru bir şeyler söylemek istedi, yutkundu, vazgeçti ve benim rahatça giyinmem için mutfağa, belki de banyoya yöneldi, çünkü en az benim kadar o da yağlı ve pasaklı idi.

Huzur, gönül yorgunluğunun çaresi idi, uyumuşum, farkımı, kendimi bilmeksizin, süresini anlamaksızın.

Bir el okşuyordu saçlarımı, mis gibi kokan, göz kapaklarım kıpırdamak(20) istemezken sesler ulaştı kulaklarıma;

“İyi insan! Kardeşimi bulmak için kendini paralayan varlık! Ve her şeyden çok benimle ağlayıp, benimle gülen, teselli veren güzel insan! Hem kalbime egemen, hem gönlümün sahibi olmayı başaran insan! Beni sevmeyi, senin olmamı düşünmek istemez miydin?”

Neler duyuyordum Allah’ım? Kendimde miydim? Rüyamda onun ağzından kendimle mi konuşuyordum, nispetsiz? Bende mi İbrahim gibi ellerimi yumruk yapıp kafamı yumruklayarak kendime gelmeyi denemeliydim?

Evet! Onu mahcup etmeksizin(3) beynimde kendimi bulmalıydım.

Sesler kesildi, sütliman(2) oldu etraf. Gecenin ilk defa bu kadar güzel yaşandığına şahit oluyordum. Kafamı yumrukladım, İbrahim gibi, tek soru beynimde cirit atarken(4).

“Hak ediyor muyum?”

Sorgulamam gereken o kadar çok soru vardı ki zihnimde, hani o kuyrukları birbirine değmeden dolaşan, bir hapishane avlusunda volta atan(4) tilkilere benzeşen;

“Kimdim? Neydim? Ne yüzle? Ne hakla? Kardeşim dediğim adaşıma söz verdiğimi unutmuşçasına davranışımın açıklaması ne olabilirdi ki? Annemin babamın nar tanesi, nur tanesiydim, ama hak etmediğime inandığımın bir tanesi miydim?”

Cevap kısaca; “Kıçı kırık(4) bir üniversite öğrencisi, o kadar!” O halde adabı muaşeret(1) kurallarına uymayı düşünmesem bile, kendi oluşturduğum anayasaya göre haddimi ve hakkımı bilerek ortalardan çekilmeyi bilmeliydim, bana yakışan da bu olmalıydı.

Kıştı, soğuktu, karanlıktı zifiri. Bilmediğim, ilk defa konakladığım bir evde, bana bağışlanmış bir kanepeyi kendimle üleşiyordum, pansiyon havasından uzak, anne yuvam gibi sıcacık, kulağıma ulaşan seslerle heyecanlı, gönlüm ılık, ancak beni misafir edenlere karşı edepsizlik sınırlarını zorlar gibi.

Pijamaları çıkardım, diyeyim, bu karanlıkta neyi, nerede, nasıl bulup pansiyonuma dönebilirdim ki? Gene de ses etmeksizin ayağa dikilmiştim, sessizliği dinler gibi, sonra deli danalar(1) gibi dört dönmeye(4) başladım karanlıkta aradıklarıma erişmek istercesine. Işığı yakmam, haberdar olmasını istemediklerime ulaşan bir yansıma olabilirdi belki, çekindiğim.

Bilmediğim, kadınların hissi kabl el vuku(1) duygularının erkeklere göre üstünlüğü idi. Tanrı onların altıncı hislerini(1) de, duygularını da bizlere göre üstün kılmıştı. Yoksa “Tavuk gibi korkak” deyimiyle ürkekliğe sembol olan bir anne tavuk, civcivlerine ulaşmak isteyen bir kartala, kediye yahut da sevmek isteyen bir insana karşı nasıl aslanlaşır(3), aslan kesilirdi ki?

Aynı şeyi; kedinin kaplana, ineğin boğaya, hatta ek olarak tavuğun horoza dönüşmesi olarak da tarif etmek mümkün kısaca. Korku, cesaretle biterdi, annelikte(36).

Bir inek annesini şu ya da bu sebeple yitirmiş bir kuzuyu doyurabilir, bir muhabbet kuşu evin ana kedisiyle kucak kucağa uyuyabilir, hatta kedi-köpek hırlaşmaz(3), dostça paylaşırlar mama kabını, eğer birinden biri anne içgüdüsüne(1) sahipse…

Tıpkı Ebru-İbrahim kardeşler gibi, biri diğerinin, diğeri birinin yaşamlarında çiçek-kelebek, toprak-su, hatta arı-bal gibi sevgi bağlamında birbirlerini tamamladıklarına inanıyorlarsa...

Ben bir tazı gibi çevremi koklayarak bana ait olanları el yordamıyla(1) karanlığa diklenerek aranırken lâmba yandı birden ve sorular tertiplenmiş gibi yöneldi arka arkaya;

“Bir şey mi aradın? Gitmeyi mi düşündün yoksa gecenin bu kör vaktinde(1)? Rahat ettiremedim mi yoksa seni? Aylardan, hatta bir yılı aşkın süreden sonra kardeşimi bulmamızın heyecanını çok mu gördün bana?”

Başını eğdi, belki de en can alıcı soruyu, en sona iliştirmeyi düşünüp başını kaldırdı;

“Ben hiç miyim indinde? Yok mu ilgin, benimle?”

“Sevgi anlamında?”

“Başka ne olabilir ki?”

“Çekindim!”

“Elini uzattın da ben ‘Hayır’ mı dedim?”

“Şimdi uzatsam, ta başlangıcımızın heyecanıyla?”

“Dene! Engelleyen mi var?”

Elimi uzattım, beline sardı kolumu, yaklaştı, nefesi yüzümü aydınlatıyordu.

“Ne zaman anladın beni?”

“Fotoğraflarını görüp de benim olacağını hissettiğim ilk görüşümde, ya sen?”

“İbrahim’in yaşattığı ilk kıskaçlık krizinde ve tıpkı senin gibi elini tutmaktan çekindiğim İbrahim’e söz verdiğim için merhametini dilediğim ilk anda…

Ama bilemiyorum, İbrahim iyileşir de; ‘Ne söz vermiştin, kardeşim?’ diye sorgularsa ne cevap vereceğimin endişesini yaşıyorum.”

“Beni seviyor musun?”

“Mutlaka…

Mutlaka…

Ama şu anda ne diyeceğimi bilemiyorum.”

“Yardımcı olayım mı? Ben seni seviyorum, sonsuza değin, tükenmeyecek bir sevgiyle…”

“Ben de seni aynı duygularla...”

“O halde gereği lütfen!”

“Resmi olmadı mı bu dileğin?”

“Zulmetme! Öp beni! Çünkü sana İbrahim kadar, İbrahim’le birlikte ihtiyacımız var!”

Birden aklımda, İbrahim için beni kullanacağı düşüncesi yer eder gibi oldu. Kendimden utandım düşüncemde. Çünkü benim yapmam gerekenleri o yapıyor ve o söylüyordu;

“Evimin direği olacak, gönlümün tek sahibi; ölünceye kadar beni korumanı dileyeceğim senden, sığınağım olarak sığınacağım tek insan... “

Sözleri arasında saçlarımı kokluyor, kulaklarımı, burnumu, yanaklarımı yüzümde nereye rastlarsa öpüyordu, yitirecekmiş gibi, hissettiğim sevgiyle.

“Hadi, uslu bir çocuk ol, benim bebeğim! Sabah ola, hayrola! İbrahim için neler yapabiliriz, onu dünyasına tekrar nasıl ulaştırabiliriz, kimlere danışabiliriz?

Ve aklımıza şu kısa an içinde yerleşmemiş sualler...

Hepsini düşünüp konuşmaya çalışırız, eğer İbrahim de iyi olmak için cidden niyetli olursa...”

“Sabaha kalmasa, nasıl olsa ayaktayız, düşüncelerimiz nedeniyle uykumuz da kaçtı, kollarını esirgeme benden, ‘Kadın kısmısı, eksik etek, aklı kıt!’ derler, bütünleştirelim bendeki yarımlarla, eksiklerle senin aklında olanları, aklına gelen bütünleri...

“Tamam! Ancak yaşayacağımız yarın olacak bugünde, sizler için ayıracağım vakitler kısıtlı. Her ne kadar uykusuz gibiysem de, çalışamamış da olsam, önemsiz gibi görünse de almam gereken bir vizem var, aklımda kalanlarla başarılı olmam gereken...

Ayrıca takip etmekte zorunluğum olan bir de dersim. Şimdi sorgulamam gerek. Babanızdan maaş aldığınıza göre sosyal güvenceniz olsa gerek, İbrahim için ne yaparız, ne ederiz düşüncemiz öncesinde…”

“Sağlık karnelerimiz var!”

“Paranız?”

“Biraz ötesinde birikmişimiz var!”

“Sormam hata! Dert etme! Şimdi sizler gün boyu abla-kardeş el ele olun. Söyleşilerinizi diyemiyorum, ama yaşadıklarınızı, resimlerle, işaretlerle, sevgi ile en ince noktasına kadar paylaşın, paylaşmaya çalışın, bıkmaksızın, usanmaksızın, eskilerden, anneden-babadan, aklına ne gelirse...

Ancak tüm yaşadıklarınızı en ince noktasına kadar aklında tut, mutlaka not al kendin için, benim için değil, doktorların sorgulamalarında yararlı olacak en ince detayı kaçırmamak için.”

Bazen faydalı, cesaret isteyen sözleri öylesine ardı ardına sıralıyordum ki! Hızımı alamamıştım, gerçekten belki de bir hiç için kendini yitirmiş İbrahim’in kendine gelmesini arzuluyor, istiyordum. Bunda Ebru’ya karşı hissettiğim duygusal esaretin(1) de katkısı var mıydı? İtiraf etmekte zorluk çekiyorum, sözlerime devam etme arzusunu yaşarken;

“Tepkileri önemli bence, çıkarmağa çalıştığı sesler, yeme-içme, özellikle lavabo-tuvalet davranışları...

Kesinlikle kafasını yumruklamasına izin verme, sev, okşa, sarıl, öp, aklına ne gelirse. Ben de onun için neler yapabileceğimizi çevremde araştırayım…

Öncelikle hocalarımıza danışırım, İbrahim’i tarif etmeden. Onların arkadaşları, tanıdıkları mutlaka vardır. Hastane, doktor isim ve adreslerini alırım…

‘Şımardı!’ demezsen, zahmet olmayacağına inancını sergilersen, akşam yemeğini sizinle paylaşabilirim, sadece İbrahim’i gözlemlemek için. Tabii mecburiyet duyduğun gereklilikler için de söz vererek, tıpkı şimdiki gibi!”

Sarıldım, kucakladım, ellerine sarılıp öptüm ellerini ve onu, karşı gelmedi, sadece gözlerini kapattı, utanırmış gibi…

Yeni bir günün başlangıcında idim, mutlu, huzurlu, İbrahim adına umutlu ve neşeli bir sabaha ulaşmanın keyfiyle.

Gün; bugün olmuştu. İbrahim bir yıl biriktirdiği uykusunun susuzluğunu doya doya gidermek çabasında gibiydi. Elimle öpme işareti yaptım, yatağına doğru, düşünürken.

Biz bize gelin-güvey olmak kolaydı.

Da...

Ebru'nun mezuniyetine bir yıl, benim mezuniyetime iki yıl, bir de arkasından aklımdan çıkarmamın mümkün olmayacağı askerlik görevim vardı. Emindim, mutlaka biliyordum da, babam her türlü imkânı olmasına rağmen bedelli olarak askerliğimi gerçekleştirmemi onaylamazdı.

“Sen cumhuriyet çocuğusun, tek evlâtsın, hakkın yaşamak, ama gerekirse vatanın için şehadet şerbetini içmekten(4) çekinmeyeceksin, tıpkı atalarımız gibi!” der, ya da benzerlerini öğütlerdi dünyevi aşkın, vatan aşkından sonra geldiğinin ilânı gibi.

Bu demek oluyordu ki; sevdiğime kavuşmak için önümde en az dört yılım vardı, yani dört yıl içinde ölmemeliydim, kim öle, kim kala ömür terazisinin kefelerine ait ibre hep ortada, dengede kalmalıydı.

Allah bereket versin, azı karar, çoğu zarar modunda başarılı olarak geçirdiğimi düşündüğüm vizemde alacağım not kurtarırdı beni, aslında pek de önemle üstünde durmasam da.

Ancak ders önemliydi, öğrenmem, zihnimde tutmam, not almam, hatim etmem(3) ve hafızlamam(3), ya da kaba tabirle "Mö!” demem için! Çünkü sınıf geçmek için değil, hayat tecrübesi olarak ilerilerimde de beynimde bilgi olarak tutmam için.

Laga-luga yapma(4) zamanı değildi. Önce vizeyi yapan hocama sordum, İbrahim’le ilgili olarak sormam gerekeni. Başarılı olamamış, ters yüzüme dönmüştüm. Sonra ağır dersin hocasının önünü kestim.

“Pek umut var değilim, tam olarak arkadaşımın branşı mıdır? İyi arkadaştır, yalnız biraz kasıntıdır(2) ama size mutlaka yol gösterir!” dedi, cebinden çıkardığı adres defterinden telefon numarasını vermesine rağmen, odasına da çağırıp kartvizit dosyasından adresini de yazdırdı. Odadan çıkmadan önce;

“İstersen bir de Baha Hocaya görün, hem çevresi geniş, hem şehrin yerlisi. Ayrıca şehir kulübünün kadrolu briç(2) ustası ve de bildiğini sandığım konuda; ‘İç bâde güzel sev...(22) modunda çok arkadaşı var!” dedi.

Gerçekten Baha Hoca, hocamın verdiği adrese ek olarak, on kadar daha adres verdi, sağa sola telefon etti, “Mutlaka şu hastaneye gidin!” diyerek beni oturtturup çay söyleyerek. “Sonuçtan beni de haberdar etmeyi unutma, ha!” diye de tembih, daha doğrusu tekdir ve tehdit etmeyi de unutmadı. Çünkü öğrenmek için o kadar zorlamıştı ki beni; ona “İbrahim’in İbrahim olduğunu” itiraf etmek zorunda kalmıştım.

Daha önce fısıldamıştım (galiba) İbrahim benden ileride, bense vasat bir öğrenci idim, ancak şeytan tüyü olan(4) ve “Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geri olacağım!(23)”deyişini peşinen kabul eden.

Ayrıca övünerek olsa belki, Ebru’nun elimi tutup beni gelecek için yönlendirmesi nedeniyle, mezun olduktan sonra yüksek yerlere yılan gibi sürünerek değil, kartal gibi uçarak yükselmeyi(24) ancak bunun için asla yalnızlığımı dert etmemem gerektiğini de; “Kartallar tek uçar! (25) öğüdü sonucu kafama koymuştum.

Neyse! Övünme konusunu bir kenara koyayım. Dâhiliyeci, Hariciyeci, ama öncelikle ve özellikle Kulak-Burun-Boğaz uzmanları ile saklamadan söylemem gerek ki, tımarhane(2) kelimesini etmeksizin asabiyeci(2),meşgul olacaktı İbrahim’le. Sonra psikiyatr(6) psikologlara(6) ve pedagoglara görünmemiz gerekli idi.

Yani, ne ararsan var örneği, neredeyse bir harita-metot defteri dolusu adresle yetişmiştim akşam yemeğine, biraz abartmış gibi görünsem de. . .

Ebru dinlene dinlene anlattı, ben dinledim İbrahim’in suskun bakışlarında, ağızlarımızı şapırdatmaksızın. Sonrasında sıra bana gelince belki de İbrahim’in etkileneceğini düşünerek onu yatırdıktan sonra oturup plân yapma gayretini yaşadık.

Doğal olarak mutluluğumuzun simgesi gibi görünecek mecburiyet şeklinde değil, gereğini gereğine uygun gerçekleştirdikten sonra. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok!

Kendime göre ilk sorun olarak Kulak-Boğaz-Burun bölümünden randevu aldığımı söyleyince Ebru; “Aferin!” demek yanında “Gereğini” bir kez daha gerçekleştirdi, reddedemeyeceğimi aklına yerleştirmiş olarak…

Sabah erkenden ilk sıra olarak önce kulak bölümüne gittik. Doktor ışıklı bir cihazla bakıp uzamış bir sesle “Hım!” dedikten sonra İbrahim’in sandalyesini sabitleyip bir hemşirenin yardımını bekledikten sonra, bir kulağına bir alet soktu, belki de dalgınlığı ile İbrahim’in duymayacağını varsayıp “Çekinmeyin!” diyerek.

Bir yıldan fazla zaman içinde kulağında birikmiş kiri, banyoda o kadar dikkatle yıkamış olmama rağmen sarımsı bir irin(2) ve içinde bir karınca ile sivrisinek aktı kulağından.

Herhalde diğer tarafına yattığından dolayı bu kulağını kaşıdığında bu varlıkları mevta ettiği(!) için bu kulağının sağırlaştığını düşünmemiz normal gibi gelmişti bana, daha doğrusu bize.

Mevtalar hariç, öteki kulağından da aynı sarı irinimsi sıvı akmıştı. Doktor bu kez yaptığının sonucundan eminmiş gibi elini İbrahim'in omzuna koydu ve;

“Nasılsın dostum?” dediğinde, hissettiğim kadarıyla duyuyor olmasının şevk(2), heyecan ve belki de sevinç ve mutluluğuyla doktorun önce elini öptü, sonrasında kollarını açarak bir çocuk gibi(!) elleriyle okşamak yanında yanaklarımızı öptü.

Diğer bölümlerde hiçbir arıza görülmeyince;

“Bir de başhekimle görüşün!” dedi genç doktorlardan biri, önümüze geçip rehberlik ederek.

Başhekim doktoru dinledi, eline verilen dosyayı inceledi bir süre, bizim söylediklerimiz, İbrahim’in öyküsü dosya içindeydi zaten, ayrıca teyit etmeye, dinlemeye gerek görmedi, ancak kovarcasına dışarıya davet etti bizi, hastasıyla baş başa kalmak için olsa gerek, bize rehberlik eden genç doktorla birlikte içeride kaldı.

Yarım saat, belki de bir saati aşkın bir süre el ele merak, endişe dolu gözlerimizi birbirimizde dinlendirirken geçen zamanın farkında değildik, ta ki o genç doktor kapıyı açıp; “Buyurun!” deyinceye kadar...

“Gençler! İbrahim bir şok geçirip kendini yitirmiş, anlattığınız ve dosyada yazılı olanlardan anladığım kadarıyla. Kendisini kendine getirmek için fiziksel çabaların fazlasına da gerek yok, dediklerimi tasdik ederseniz…

Psikolog, psikiyatr, pedagog üçgeninde kendisini kendisine kazandıracağımızı düşünüyorum…

Bunun için karı-koca olarak sizlerin de bana yardımcı olmanız gerek!...

Çünkü çalışmalarımızda aydınlık bir desteğe muhtacız, bu da ancak sayenizde olabilir. ‘Yok! Biz özel olarak eğittireceğiz, eğiteceğiz!’ derseniz de ısrarım yok, biraz maddi gideriniz olur, ama bu sadece maddi gideriniz ve zaman israfınız olur, kazanacağınızı düşündüğünüz zamanın ise yararı olacağından emin değilim, sebebini siz bilin! Gene de isterseniz size bir-iki özel yerin adreslerini verebilirim!”

“Paranın önemi yok efendim. Siz ne derseniz o!”

“Bağışlayın efendim. Karı-koca ikimiz de üniversite öğrencisiyiz. Bu nedenle paramız kısıtlı. Biz tüm olanaklarımızla sizin destek, öneri ve çabalarımızla kardeşime destek olacağız. Ne zamanki dışarıdan da destek gerekli derseniz o zaman sadece cüzdanımızı değil, tüm varlığımızı bile feda ederiz!”

“Daha okurken evli-barklı olmanıza hayret ettim. Ama bu sizin hayatınız, karışmam doğru değil…

İbrahim şu andan itibaren bizim! Tüm gereklilikleri bu genç doktor arkadaşım gerçekleştirecek…

Ve sonra İbrahim’i üleşeceğiz. Sizlerin de destek ve çabalarıyla onu kısa zaman içinde kendine getireceğiz inşallah...

Siz sadece en kısa zamanda ona gerekli olacak şeyleri; pijama, çamaşır falan-filânı getirmek için süratlenin, demek isterim...”

İşlemler bitti, İbrahim’i bırakıp yola çıktık, acele etmemiz gerekenler için.

“Karı-koca?”

“Üstelik ellerimizde yüzük bile yokken, değil mi? Ama gönlüm senin, seninim, bedenleri de üleşmek şart mı?”

"O halde İbrahim’i kazanmak için aynı evde benimle yaşamayı düşünmez misin? Hiç kimseden çekincem yok! Bu hayat bizim başından sonuna kadar, birbirimize destek olalım. İçinden ne geçerse, ne geçirirsen o olsun, ama kendini mecbur hissederek değil!”

“Ama ben sana mecburum(26)! Çünkü sen, o gün, o zaman gelince anneme gösterip anlatacağım tek kızsın!”

“Sevgi olarak?”

Senin nefesinin olduğu bir evi paylaşarak, evet!

“O halde Evlenme Cüzdanı diyeceğimiz bir belgeye ihtiyacımız yok! Seni anlatan, seni söyleyen, seni gösteren, nefesin, bakışın, candan sarılıp kucaklayışın, öpüşün, her şey yeterli benim için!”

“Evet, yok! Hatta şu anlarda, İbrahim kendine gelip aramıza karışıncaya kadar anneme-babama haber vermeme bile gerek yok. Zamanının geldiğine inandığımız ana kadar!”

“Seninle biter!”

“Eh! N’apalım? Kaderde varsa okulu bitirinceye, askerden dönünceye kadar da beklerim, yeter ki sağlığımız yerinde olsun, sağlığımız bizi taşısın!”

“Ve İbrahim de kayıplarını telâfi edip(3) aramıza katılsın!”

“Hadi, hemen pansiyona gidelim, sadece kitaplarını al, diğerlerini arkadaşlarına dağıt, gerekenler dışında…

Ve beni bekletme! Koşarak gel, aynı salonda beraber nefes alalım, beraber ders çalışalım, bugünlerimiz aşk ve sevgi olarak yetsin bize. Sonramız maddi ve manevi olarak Allah Kerim!”

“Seni özlememe fırsat bırakmayacağın için Allah’ıma şükrediyorum!”

Günler...

Haftalar...

Aylar geçti…

Çok zaman İbrahim’le, az zamanlarda biz bize ve okullarımızda, derslerimizde.

Gün geçtikçe kendine gelmeye başladı İbrahim. Önce kafasını yumruklamayı bıraktı, unuttu, unutması gerekenlerle birlikte belki. Sonra kelimeler, cümleler, hareketler oluşmaya, yerleşmeye başladı, dilinde ve bedeninde.

Zaman durmaksızın ilerlediğinde Ebru okulunu bitirmişti başarıyla, iş aramaya yeltenmedi, “Önce kardeşim!” dedi, gene de birkaç kurum ve kuruluşa CV’sini(2) göndermeyi ihmal etmedi.

Benim derslerimse oldukça ağırlaşmış, İbrahim’e ayırdığım zaman kısıtlanmıştı, gene de geçen her günde onun kendisine gelişini gözlemlemekten, her seferimizde beraberliğimizde artan bir sevgi gösterisiyle karşılaşmaktan gerçekten memnun oluyordum.

Ellerime sarılması, saçlarımı koklayıp öpmesi ve “İbrahim!” deyip sonunu getirmekte zorlansa bile, cümlesini; “Ne iyi kardeşsin sen!” diye tamamlaması mutluluğumdu.

Bir akşam ben harıl harıl ders çalışma(4) gayreti yaşarken, Ebru ütü yapıyor, ya da yapma gayretinde gibi, ayrıca mutlu gibi görünüyordu.

O kadar uzun zamandır biz bizeydik ki gözlerindeki sinsiliği(2) seziyor, ancak anlamlandıramıyordum.

Hele ki bir gömleği ütüleyip astıktan sonra, derslerimde her seferinde 10-15 dakika gerilettiğini bilmesine rağmen kucaklayıp öpmesi tekrarlanan bir bonus(2) idi benim için, mutlu oluşumu inkâr edemeyeceğim.

Sokak kapımızın açıldığını hissettim gibime geldi, yavaşça da olsa, ayakkabılarını çıkartmamış bir bedenle bir baş uzandı kapıdan;

“Ben geldim!” diyerek.

Gelen Ebru’nun sessizliğinin eseri, sevgi tezahüratının nedeni ve geleceğini kesinlikle bilip sürpriz yapmayı istediği İbrahim İsmail idi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Bir kısım italik yazılarla belirtilen benzetmeler; Osman YAZICI'nın “ÜÇ CEMRE, Bir Bahar” isimli kitabından aktarılmıştır, bir bakıma ona ait deyişler olup (ç)alıntıladıklarımdır kısaca.

(*) Ebru; Kaş. Kâğıt süslemeciliğinde kitre ve kola gibi yapıştırıcılarla yoğunlaştırılmış su üzerine neft yağıyla sıvılaştırılmış yağlıboya damlatılarak yapılan ve üzerine konulan kâğıda geçirilen süs.

Firdevs; Kur’an’da geçen bir isim olup cennet, cennet bahçesi, cennetin tamamı veya bir bölümü (cennette altıncı kat). İçinde her türlü ağacın özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe, bostan.

Yadullah; Aradım, anlamını bulamadım, yaşarken kendisine sormak da aklımdan geçmedi rahmetlinin. Herhalde "Allah’ı an! Allah’ı hatırla!” anlamlarında bir isim olsa gerek!

Baha; Paha, kıymet, eder, değer, bedel. Güzellik, zarafet, alışma.

Rahmetle andığım; Firdevs Abla, Yadullah Ağabey ve Baha Hocam yaşamışlardır.

(*) Üniversitede beraber okuduğumuz, ismi İbrahim olan, mezuniyetinden yıllar sonra nedenini bilmediğimiz bir şekilde, üstündekilerin tümünü yatağının üzerine bırakarak intihar eden arkadaşımın hareketinin de öykü için malzeme olduğunu söylemem yanlış mı olur?

(1) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.

Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

Anne İçgüdüsü; Annenin kendinden çok karşısındakini, çocuğunu düşünmesi, Tanrının annelere bahşettiği ilham, sevki tabi, sevki ilâhi denen duygu.

Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Kentlerin düzen tasarlarında, özel koruma önlemlerine konu yapılmaları gereken, çağ bilim, güzelduyu ve sanat yönünden büyük değerler taşıyan eski yapıt ve yapılar.

Aygıtlı Salça; (Yöresel olarak öyküdeki anlamı) Evde sadece domatesten yapılmış salçaya eklenen, kırıklanmış ceviz, baharat,  zeytinyağı (tercihlere göre az miktarda sarımsak da) eklenerek salçanın kahvaltılık çeşnili hale getirilmiş hali.

Cin Gibi Bakışlar;  Çok akıllı, zekice bakışlar.  Beceriklilik ifadeli bakışlar.

Deli Dana Gibi; Danalarda ve sığırlarda görülen, beynin süngerleşmesi nedeniyle son safhalarında ölümcül olan o safhaya kadar hayvanlarda dengesizlik yaratan olayın, dengesizliğin insan yaşamı olarak; ne yapacağını, edeceğini bilmeden şaşkınca davranması

Dil Sürçmesi; Sözleri düzgün ve yerinde söyleyememe. Söz ya da yazıyla belirtilmek istenen bir düşüncede kimi sözcüklerin istenmeden yanlış söylenmesi, araya girmesi, yanlış anlaşılması ve anlam değiştirmesi. (“Hoşça kal!” yerine “Hoş çakal!” gibi bir anlam çıkması)

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Duygusal Esaret; Sevgi, hatta aşk nedeniyle boyunduruk altında olmayı, köleliği, tutsaklığı, esareti, esirliği kabullenme.

El Yordamıyla; El alışkanlığının yardımıyla. Bulunduğu yeri tahmin edip el ile yoklayarak.

Fani Yalan; Hemen fark edilecek, çabucak anlaşılacak, olması mümkün olmayacak, inanılmayacak yalan.

Fersah Fersah; Pek çok, bol bol, kat kat anlamındadır. Arası zor kapatılacak bir mesafede, yetişilmesi güç, çok ileri noktada bulunma durumu.

Gamlı Baykuş; Çok kimsenin korku veren, uğursuz olduğunu belirttiği kuş. Baykuşun gam yüklü olarak uğursuzluk getirdiğine inanılan biçimi. Bir şeyler düşünüp kimseyle paylaşmayanlara kasvet taşıdığı düşünüldüğü için deyim kendiliğinden oluşmuş olup, “Gamlı baykuş gibi tünemek” şeklinde bir diğer şekli de vardır.

Gıcır Gıcır; Tertemiz, yepyeni, pırıl pırıl. Gıcırtı.

Hafıza Kaybı (Geçici Hafıza Kaybı, Amnezi veya Demans Hastalığı demek de mümkündür); Kişinin yaşından beklenen beyin performansını (Hafıza, düşünme, mantık yürütme, yer ve zaman tayini) göstermemesi, okuduğunu anlamama, konuşamama, günlük basit işleri yapamama gibi durumları kapsar. Ancak, kesinlikle Alzheimer ile ilgisi yaratan sebep olarak bilinmelidir.

Havadan Sudan Konular; Önemsiz, üzerinde durulmayacak konular.

Hilesiz Hurdasız; Sözün aslının; Hile-Hud (aldatmak) şeklinde menfi düzenlenmesi gerekirdi; Hilesiz-hudsuz (aldanmamak) şeklinde. Aldatmaksızın, yanıltmaksızın, çıkar amacı gütmeksizin  sonucuna dikkat ederek, kısıtlamalarla bir işi, bir görevi yerine getirmek.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Kış Kıyamet; Çok yoğun, kışın en şiddetli ve soğuk günlerinin tarifi.

Kir-Pasak; Kir.

Kukumav Kuşu; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, yeterince sabırlı, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde durağanlık vurgulanmıştır).

Mahalle Baskısı; Muhafazakâr kesimin dini verilerine uymak istemeyenlerin, mecbur kaldıkları durumların özeti. 

Midesi (Mezhebi) Geniş; Yaptıkları uygun görülmeyen, ayıplanan, kınanan insanlar için söylenen söz.

Olayın (Günün) Mana ve Ehemmiyeti; Olay veya gün ile ilgili önemli veya dikkat çekecek bir söz söylenecekse; dikkat çekmek için başvurulan başlangıç sözü.

Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.

Yalansız Dolansız; Hilesiz, hurdasız, düzen kurmaksızın, dalavere, yolsuz gibi davranışlar sergilemeksizin.

(2) Alesta; Harekete hazır, tetikte.

Apolet; Omuzluk. Rütbeyi göstermek için subay üniformalarının omuzlarına takılan, yünlüden, ipekten vb. yapılan üzerinde rütbe simgesi bulunan parça. Kimi giysilerin omuzlarına süs olarak takılan parça.

Arsız; Utanması, sıkılması olmayan, yılışık, sırnaşık,  yüzsüz, açgözlü davranan. İyi yetiştirilmemiş çocuk. (Bitkiler için kolay üreyebilir olan)

Asabiyeci; Sinir hastalıkları uzmanı olan hekim.

Atıl; Tembel, uyuşuk. İşsiz, güçsüz, boş, aylak, çabasız, etkisiz, eylemsiz, işe yaramaz durumda, girişgenlik vasfı olmayan.

Avurt; Yanakların elmacık kemiğinden, çene kemiğine kadar olan ve ağız boşluğu hizasına gelen kısmı.

Bihaber; Habersiz, bilgisiz.

Bonus; İkramiye, fazladan ödenen bir meblağ, prim, kâr payı, teşvik primi, herhangi bir şey, sürpriz.

Briç; İkişer kişilik iki takım arasında elli iki kâğıtla oynanan İstanbul’da başlanan ve 1932 yılında kurallara bağlanan bir iskambil oyunu.

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

CV; Curriculum Vitae kelimelerinin baş harfleri olup “Çerçevelenmiş Hayat” anlamındadır. Günümüz Türkiye’sinde İş başvurusunda bulunan birinin eğitim, deneyim, tecrübelerinin, nelere yetenekli, nelerde becerilerinin ve deneyimlerinin olduğunun gösterildiği belge. Özgeçmiş, kısa bir yaşam öyküsü (hal tercümesi= tercüme-i hal)  anlamındadır.

Çapaçul; Kılığın veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.

Desise; Aldatma, oyun, dalavere, düzen, hile.

Diyalog; İki ya da daha çok kişi arasında geçen karşılıklı konuşma, anlaşma, uyum sağlama, çalışma. Edebi yapıtlarda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması.

Ekşimik; (Yöresel olarak) Lor. Çökelek. Kaynatılmış ayran, ya da kesilmiş sütten, yahut da yoğurdun orta ateşte ısıtılmasıyla meydana gelen suyundan ayrıldığında meydana gelen peynire benzer yiyecek.

Entrika; Bir işi sağlamak, ya da bozmak için girişilen gizli çalışma. Oyun, dolap, düzen, dalavere, desise, hile.

Espri; Nükte. İnce anlamlı, güldürürken düşündüren, düşündürücü ve şakalı söz. Yazıda, sözde, resimde ve davranışlarda ince ve derin anlam.  Şu derin anlamlı sözü de eklemeden geçemedim; Espri yapmak da, anlamak da zekâ işidir… Espriyi ciddiye almak ise geri zekâlıların işidir…

Filozof; Felsefeyle uğraşan ve felsefe biliminin gelişmesinde katkıları olan, felsefede çığır açan düşünür ve felsefe yapmaya düşkün kişi.

Galiz; Kaba, çirkin, iğrenç.

Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an, Hucurât Suresinin 12. Ayetinde  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.

Hasbelkader; Rastlantı sonucu olarak, rastlantıyla, tesadüfen.

Hezeyan; Abuk-sabuk, saçma-sapan konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.

Hoşgörü (Müsamaha); Tolerans. Tahammül. Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamak. Kendine, düşüncelerine ters gelse bile başkalarının düşünce, fikir ve davranışlarına karşı anlayışlı davranma, rahatsız olmama, tepki göstermeme, sabırla katlanma.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak. Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yükleme, kara çalma. Kur’an, Nahl Suresi, 56 Ayet; “Allah’a and olsun ki; yaptığınız iftiralardan mutlaka hesaba çekileceksiniz!”  Kur’an, Nur Suresi, 4. Ayeti; “İffetli kadınlara iftira atıp da dört tanık getirmeyenlere gelince, onlara hemen seksen vuruş vurun. Ve onların tanıklıklarını ebediyen kabul etmeyin. Onlar sapmışların ta kendileridir.” Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK

İrin; Cerahat. Yara. Organizmanın herhangi bir yerinde yangılanma sonunda bozulmuş alyuvarlardan oluşmuş, bakteri ve yıkılmış doku kalıntıları gibi iltihap ürünlerini kapsayan, mikroplu, ya da mikropsuz sarımtırak renkte, koyuca doku sıvısı.

İspolet;  Askerlikte subay ve erlerin yakadaki sınıfını ifadelendiren renkli gösterge. (Apoletten farklıdır).

Kasıntı; Büyüklenme, büyüklük taslama, kurumlanma, gururlanma. Bunu davranışlarıyla belli etme. Giyeceği daraltmak, ya da kısıtlamak için yapılan eğreti dikiş.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Kokart; Belli bir topluluğa özgü olan işaret. Asker şapkalarına takılan, rengi uluslara ve asker sınıflarına göre değişen işaret.

Kopça; Agraf. Bir giysinin iki yanını birleştirmeye yarayan ve metal bir halka ve çengelden oluşan araç (Agraf).

Küsurat; (Öyküde saç ve kıllar için kullandığım  bana ait bir deyim). Arta, geriye kalan parçalar. Küsurlar.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü, duygulu.

Mertebe; Aşama, derece, rütbe, basamak, evre, safha.

Narçiçeği (Nar Çiçeği); Nar meyvesi için özelliği olan parlak kırmızı renk (Şavkıması sana doğru yolların… “Günaydınım, nar çiçeğim” şeklinde nakaratı olan Kürdili Hicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Feyzi HALICI’ya, Bestesi; Çinuçen TANRIKORUR’a aittir).

Palavra; Herhangi bir konuda gerçeğe aykırı, uydurma uzun ve boş konuşma, söz veya haber. Martaval. Atmasyon. Posta vapurlarında bir güvertenin adı.

Partikül; Parçacık, zerre. Tanecik. Granül.

Sinsilik; Sinsi olma durumu, huyu. Sinsice davranış.

Soğukluk; Eskiden buzdolabı mı vardı? Yöresel olarak evin, kuyunun soğuk yeri, hatta kuyuya bir ip ya da kova ile sallandırılan yeri. Ayrıca hamamlarda yorgun ve bunalmış bedenlerin dinlenmesi için hamam içine göre soğuk olan dinlenme bölümü. İnsanlar arasında iletişimsizlik nedeniyle oluşan menfi konum.

Sütliman; Dalgasız, durgun, yatışmış, sakin, sessiz, gürültüsüz, yatışmış, olaysız.

Şevk; İstek, heves, sevinç, neşe.

Şirk; Allah’a eş, ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir. Kur’an da şirk üzerine ayetlerin sayısı çoktur. Özel olarak; Kur’an Nisa Suresi, 48. Ayette; Doğrusu Allah kendisine ortak koşulmasını asla affetmez. Ondan başkasını ise, dilediği kimseler için bağışlar ve mağfiret buyurur. Her kim Allah’a şirk koşarsa gerçekten çok büyük bir günah ile iftira etmiş olur.” Denmektedir.

Şofben; Şebeke suyuna bağlı olarak, gazla ya da elektrikle çalışan ve çok kısa bir zaman içinde suyu ısıtan, sıcak su sağlayan aygıt.

Tımarhane; Akıl Hastanesi.

Vize; Bir ülkeye girmek veya çıkmak için yetkili makamlardan alınması gereken izin. Bazı resmi kâğıtlara uygunluk ifadesi için vurulan mühür (işi). Vize (Sınavı); Yükseköğrenimde yarıyıl içinde yapılan sınav, ara sınav.

Vizyon; Ülkü. Geleceğe ait, kafamızda tasarlayıp kurguladığımız resim. Aslı görünmez şeyleri görme sanatı. Birilerinin şirketlerinin nerelerde olmasını istedikleri (hayal kurdukları) konu ve ulaşma düşünceleri.

(3) Ağız (Ağzını) Şapırdatmak (Şaplatmak); Aslında özenip beğenip sevdiği bir şeyi gördüğünde kendinden geçercesine beğenmek.  Misophonia denilen hastalık şekli değildir.

Arındırmak; Arı bir duruma getirmek.  Her türlü pislikten, kirden temiz bir duruma getirmek. Temizlemek.

Aslanlaşmak; Yiğitleşmek, korkusuzlaşmak.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Bön Bön Bakmak (İzlemek); Anlamaz, anlatılamaz bir şekilde, anlamayarak, safça, şaşkın şaşkın etrafa (çevresine) bakmak, bakınmak.

Cevher Yumurtlamak; Cevahir Yumurtlamak. Değerli sözler söylediğini sanarak, saçma sapan şeyler söyleyenler, saçmalayanlar için alay yollu kullanılan bir söz.

Çözülmek; Çözmek eylemine konu olmak. Gevşemek. Gevşeyip yumuşayıp erimek, erimeye başlamak. Açıklama yapmak mecburiyetinde kalmak.

Dişlerini Kasmak; Dişlerini baskı altında tutmak.

Dökülmek; Dökmek eylemi, kır yol, sokak gibi yerlerde çokça birikmek. Çok yorulmak, bitkin hale gelmek.

Dudakları Uçuklamak (Dudağı Uçuklamak); Şiddetli şekilde korkmak.

Ele Güne Avuç Açmamak; Yabancılardan yardım istememek, dilenmemek, para istememek, ya da para ister duruma düşmemek.

Elinin Tersiyle İteklemek, İtmek; Şiddetli şekilde reddetmek, kabul etmemek.

Eveleyip Gevelemek; Bir sözü tam olarak söylememek, mırıldanmak, ağzının içinde kıvrandırmak. Kıvırtmak. Sözü gereksizce uzatmak.

Fırça Yemek (Atılmak); Azarlanmak, paylanmak, horlanmak, aşağılanmak, sitem edilmek, hakaret edilmek.

Gaf Yapmak; Yersiz, zamansız ve uygunsuz davranışta bulunmak. Kaba ve yakışıksız söz söylemek, münasebetsizlik etmek.

Göz Ardı Edememek; Gereken önemi verememek, vermekten çekinmek.

Gözleri Kan Çanağına Dönmek; Uykusuzluk, ağlama, çok içki içme gibi nedenlerle gözleri çok kızarmak.

Hafızlamak; Çok çalışmak, ezberlemek. Bir şeyleri akılda tutmak. Nasıl ki; “İneklemek, hatim etmek, mölemek” gibi kelimeler ders çalışmak anlamında kullanılıyorsa, hafızlamanın da ayrıca öyle bir anlamı vardır.

Hak Etmemek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmamak, hak kazanamamak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görememek, alamamak.

Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.

Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an’ı Kerim’i “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hınçlandırmak; Öç alma duygusuyla yüklü olarak öfkelendirmek.

Hırlaşmak; Birbiriyle ağız dalaşına girişmek, tartışmak, dövüşmek. Karşılıklı olarak hırlamak. Birbirine hırlamak.

Hırpalanmak; Şiddetli şekilde azarlanmak, sertçe paylanmak, azarlanmak, dövülmek, darbelenmek, zarar verilmek, sızı, acı verilmek. Canını yakılması.

İçine Sindirememek; Hazmedememek. Tahammül edememek.  Kimi durumlara katlanamama.

İliştirmek; Hafifçe tutturmak, eğreti bir biçimde takmak, bağlamak.

Klişeleşmek; Basmakalıp söz, yazı ve davranışlarda bulunmak.

Kol Kanat Germek (Olmak); Yardım etmek, gözetmek, himaye etmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.

Leş Gibi Kokmak; Çok pis, çok kötü,  ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.

Mahcup Etmek; Bir toplulukta kişinin güvenini yitirmesine çalışmak, rahat konuşturmamak, rahat davranmasına engel olmak.

Melil Melil (Melül Melül), Melûl Melûl) Bakmak; Boynu bükük, usanmış, bıkmış, bıkkın, hüzünlü, mahzun, üzgün, zavallı, yoksul bir şekilde bakmak.

Minnettar Kalmak (Olmak); Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duymak. Kendini gönül borçlusu, teşekkür borçlusu hissetmek.

Morarmak; Herhangi bir söz ve davranıştan dolayı bozulmak. Herhangi bir sıkıntı, hastalık ya da ezilme dolaysıyla morlaşmak, mor duruma gelmek, mor renk almak.

Mosmor Olmak; Bozulmak. Kötü duruma düşmek. Mahcup olmak. Dağılmak, bozguna uğramak. Bir şeye kızmak, içerlemek.

Özdeşleşmek; Özdeş durumuna gelmek (Özdeş; Her türlü nitelik yönünden ayırt edilemeyecek kadar/gibi eş, eşit, benzer olan. Bir ve aynı olan, bir ve aynı anlamda olan).

Pranga Vurmak; Ağır cezalı insanların ayaklarına kalın zincir, ve topuz takmak (vurmak).

Sırılsıklam Olmak; Ipıslak, her yeri belli olacak şekilde ıslak.

Sökün Etmek; Birden bire görünüp arkası gelmeksizin görünmek kesilmeden gelmek. Bir çok şeyin birbiri ardından gelmesi.

Süzmek; Öyküdeki anlamı; Gözle inceleyerek dikkatle bakmak. Akılda kalacak şekilde inceleyip okumak, hafızasında tutmak. Baygın ve anlamlı bakmak. Sıvıları katı maddelerden ayırmak için süzgeçten, ya da tülbentten geçirmek.

Tekbir Getirmek (Almak); İslâm’da Tanrının ululuğunu, yüceliğini belirtmek için söylenen “Allahüekber!” sözünü söylemek ve makamıyla dua okumak.

Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek. Kötü bir etkiyi veya sonucu başka bir etki ile karşılamak, yerini doldurmak, yok etmek.

Tırlatmak; Aklını yitirmek, çıldırmak, delirmek. Bir bakıma öldürmek.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına, Kalbine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete, ayrılığa, hüzne,  hicrana sesini çıkarmadan katlanmak.

(4) Akım derken, b.kum demek (Deyim); Sözünü yerli ve yeterince söyleyememek.

Bağlamayla Yol Göstermek (Deyim); Halk Müziğinde esas türküye geçmeden önce bir bağlamacının saz grubuna uvertür şeklinde öncelik etmesi (Yol Göstermek; Çoğunlukla gerçek anlamından çok ayrı bir anlam taşıyan, çekici bir anlamı bulunan, ifadeyi zenginleştiren bir sözdür).

Baltayı Taşa Vurmak (Deyim); Biriyle konuşurken, farkında olmayarak, ya da boş bulunup ona bilmediği, dilemediği muhtemelen dokunacak, üzecek, kızdıracak  sözler söylemek, pot kırmak, çam devirmek.

Battı balık yan gider (Deyim); Durum artık kötü nasıl olsa, işler kötü gittiğine ve düzelme umudu olmadığına göre artık istenildiği gibi davranılabilinir. “Durum iyi değil, ben de ipin ucunu bıraktım, artık ne olacaksa olacağına varır, bildiğim yolda devam ediyorum, ne olursa olsun!” anlamında bir söz dizisi.

Bir Çuval İnciri Mahvetmek (Berbat Etmek) (Deyim); İyi olan, yolunda giden bir durumu yanlış davranışlarla bozmak, olumsuz bir gidişe sokmak, bir işi bozmak.

Cirit Atmak (Deyim); Bir yerde meydanı boş bulmuş gibi çokça bulunmak, sık dolaşmak, serbestçe ve istediği gibi. davranmak (Atlı askerlerin attığı mızrak, atlarla değnek atılarak yapılan oyunla ilgisi yoktur).

Çay Sıra Gidip, Yol Sıra (Gelmek) (Deyim); Herhangi bir işi isteksiz olarak yapmak.

Devede Kulak (Deyim); Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır. Bir bütüne göre çok ufak bir parça.

Dokuz Doğurmak (Deyim); Sabırsızlanmak, büyük bir merak ve heyecanla beklemek. Bir işi zorluklar içinde ve güçlükle tamamlamak. Bir şey ha oldu, ha olacak diye tasalanmak, ya da sabırsızlanmak. Ayrıca; Dokuz ayın Çarşambası bir araya gelmek,  Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulması, Dokuz canlı olmak, Dokuz körün bir değneği olmak, Dokuz yorgan paralamak (eskitmek)… Dokuz rakamının reklâm özelliğidir. Bunlara; Dokuz atın bir kazığa bağlanmaz atasözünü eklemek de mümkündür!

Dört Dönmek (Deyim); Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa-sola koşmak, koşuşturmak, çare aramak.

Emanete Hıyanet (Olmaz) Etmemek (Atasözü); Kendisine emanet edilen kutsal şeylere, emanetlere, namusa, ırza, mahremiyete el uzatmamak, kötülük etmemek, karşı davranma, hainlik, ihanet etmemek. Görevi kötüye kullanmamak, aldatmamak, vefasızlık göstermemek. Duyulan güveni boşa çıkarmamak, olumsuz yönde kullanmamak, emanet edilen bir şeyi süresi içinde tüm imkânları olumlu şekilde kullanarak muhafaza etmek.

Gecenin Kör Vakti (Deyim); Gecenin ilerlemiş ve en karanlık olduğu an. Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.

Gök Görmedik (Deyim); Sonradan görme, görgüsüz, eksikliklerini kabul etmeyen, özellikle ani varlığa kavuşanların tavrı (Gök görmediğin oğlu olmuş; Sözün aslı; Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi).

Gönül Ferman Dinlemez (Atasözü); Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Sevgiye yasak  konması mümkün değildir. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi (gönlüne yasak ve engellemeler koyması, yasaklara, kurallara uyması) oldukça zordur., hatta mümkün değildir.

Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür (Atasözü); İnsan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir).

Harıl Harıl (Vızır Vızır) Çalışmak (Deyim); Çok ve durmadan başarılı olmak için çalışmak.

Hızlandırılmış din dersi verip Mevlâ’sına kavuşturmak (Argo); (Ç)alıntı bir söz. Sanırım anlamı; defterini dürmek, malını-mülkünü çalıp çırpmak, imkânlarını kısıtlamak, dışlamak, emeğine el koymak, ortada cascavlak bırakmak şeklinde argo birikimi bir söz olabilir.

İğne İle Kuyu Kazmak (Deyim); Yetersiz araçlarla, imkânsızlıklarla (oldukça büyük) bir işi geç ve güç de olsa başarmaya çalışmak, sürekli ve sabırlı çalışmalarla çok güç olan ya da çok ağır yürüyen bir işi başarmaya çalışmak, gayret etmek. Benzeri sözcük; “Çay kenarında kuyu kazmak” da denilebilir.

İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır (Atasözü); Hoşlanılmayacak, hatta canımızı yakacak bir davranışın en küçüğünü başkalarından önce kendimizde deneyip etkiyi gördükten sonra bunun daha büyüğünü başkalarına uygulamanın ne denli uygun olup olmayacağına karar verilmesi anlamında bir atasözü. Kısaca kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi başkalarına yapmamak gerektiğinin önerisi.

İliklerine Kadar İşkence Çekmek (Deyim); Duyguların inkâr edilemeyecek kadar kendini belli etmesiyle veya umudunun gerçekleşememesi ihtimaliyle kişinin kendini işkence çeker gibi hissetmesi. Benliğin iyiden iyiye etki altında kalması.

Kıç Üstü Oturmak (Deyim); Herhangi bir konuda yenilmek. Umduğunu elde edememek, ulaşamamak, başarısız olmak, başarısızlığı kabullenmek.

Kıçı Kırık (Deyim); Önemsiz, değersiz, aşağılama anlamında aklını, mantığını ve tecrübesini geliştirmemiş kişileri paylama, azarlama anlamındadır.

Koyun can derdinde, kasap et derdinde (Atasözü); Kötü bir duruma düşmüş kimi kimseler acı içinde kıvranırken, kimileri de kendi küçük yararlarını düşünürler ve hiç umursamadan bu durumdan istifade etmeye çalışırlar. Başkasının büyük zararı karşısında kendi küçük yararını düşünenler için sitem olarak söylenen söz.

Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek) (Atasözü); Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamında olup buna benzer diğer sözleri şöyle tasnif edebiliriz; Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünür! Küçük suda büyük balık olmaz! Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır! Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kirpi yavrusunu; ‘Pamuğum!’ diye severmiş.”

Laga-Luga Yapmak (Argo); (Genelde laka-luka şeklinde de söylenir) Önemli olmayacak biçimde, değer verilmeden anlamında argo olarak kullanılan bir söz (Bazen, nadiren de olsa harala-gürele, zamburuk-zumburuk şeklinde de söylenmektedir).

Malı (Deveyi) Hamuduyla (Havuduyla) Götürmek (Yutmak) (Deyim); Yasal olmayan yollardan büyük yarar sağlamak, herkesin gözü önünde büyük hırsızlık yapmak.

Soy soya, bulgur suya (soydur) çeker (Atasözü); Genelde (istisnalar olmakla birlikte ki; kaide bozulmaz) herkes soyunun özelliklerini taşır. Bir şeyin aslı ne ise, devamı aynıdır. İnsanlar; yaratılış özelliklerinin gereğini yaparlar. Farkındalık beklemek yanlıştır.

Şehadet (Şahadet); Şehit olma. Vatan uğruna, yüksek bir ülkü uğruna ölme. Bu şekilde ölene ise "Şehadet Şerbeti içti!” denilmektedir. Ancak (özellikle mahkemelerde, yanlış olarak) tanıklık, şahitlik (şahadet) olarak da kullanılmaktadır.

Şeytan Dürtmek (Deyim); Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak, kötü bir şey yapmak.

Şeytan Tüyü Olmak (Deyim); Kusurlarına rağmen kendisini herkese kolaylıkla sevdiren kişilerde bulunan özellik.

Şeytana Uymak (Deyim); Doğru yoldan ayrılmak. Dinin emirleri dışına çıkmak, haram olan işlere bulaşmak.

Tencere yuvarlanmış (yuvarlandı), kapağını bulmuş(buldu)! (Deyim); İkisi değersiz, her bakımdan birbirine benzeyen iki kişinin asgari müşterekte değil tümüyle birbiriyle aynı yaşam şeklinde olması.

Üstesinden (Hakkından) Gelmek (Deyim); Üzerine aldığı zor bir işi başarmak, istenildiği gibi yapmak. Bitirmek, kotarmak. Birini hak ettiği bir şekilde cezalandırmak.

Volta Atmak (Deyim); Bir aşağı-bir yukarı gezinmek, gidip-gelmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde).

(5) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(6) Psikolog-Psikiyatr; Çok kişi psikolog ile psikiyatrist kelimelerini, anlamlarını ve görevlerini karıştırmaktadır. Psikiyatrist, Psikiyatr; Tıp Fakültesinden mezun, psikiyatri ihtisası yapmış, ruh sağlığı konusunda uzmanlaşmış bir doktordur. Ruh Hekimi. Ruh ve sinir hastalıklarıyla ilgili olarak kişilerde görülen önemli uyumsuzlukları önlemeye çalışan, teşhis ve tedavisi ile uğraşan uzman kişi. Psikolog ise; Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü mezunu olup Ruh bilimi ile uğraşan, ruh bilimci olup doktorluk hüviyeti yoktur. Psikolog, psikiyatrist ile beraber çalışabilir, ancak tanı yetkisine sahip değildir.

Pedagog; Yunanca “Çocuk” ve “Eğitim” kelimelerinden meydana gelmiş olup çocuklarda öğrenme, eğitim, bilim  teorilerini inceleyen bilim temsilcileri. Sadece çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden eğitici bir eğitim dalı eğitmeni. Bu dallar arasında GESTALT denilen bir dal daha vardır ki; “Biçim, boy, durum, yapı ile ilgili psikolojik olarak bir bütün veya biçim olduğunu düşünen bir görüş. (Tüm bilgiler Google’dan derlenmiştir.) Kendi fikrimce; bunu en iyi şekilde yorumlayanlardan biri Stuart MILL olsa gerek.

(7) Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar!” Güftesi; Sırrı UZUNHASANOĞLU’na, Bestesi; Selahattin İNAL’a ait Kürdîlihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

Dertliyim, ruhuma hicranımı sardım da yine… şeklinde başlayan Segâh Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a aittir.

(8) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna. Örneğin; ayakları olmayan birini gördüğünde Pollyanna’nın ayakları olduğuna şükretmesi…

(9) Kur’an, Alak Suresi, 1. Ayet. Oku; “Yaratan Rabb’inin adıyla oku! (İkra’ bismi rabbikellezi Hâlak)”

(10) Adam Olmak; Büyümek, yetişmek, topluma yararlı olmak, iyi olmak, adam gibi davranmak, bir duruşa sahip olmak. Bir gruba dâhil olmak değil, bir duruşa sahip olmaktır.(Meşhur hikâyedir; “Kaymakam olan bir oğul, babasını makamına getirttirir ve “Adam olmazsın!” diyordun, “Kaymakam oldum!” sözlerine karşılık “Ben kaymakam olamazsın demedim ki, adam olamazsın, dedim. Adam olsaydın beni getirttirmek yerine gelir elimi öperdin!” demiş).

“Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözü insan olamayanlara, yalakalıkla mevki, makam edinmiş kişilere yakıştırılmış deyiştir.

Tanrıya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk, Tanrının inanacağı adam olmakta. Albert EINSTEIN

Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

Her okuyan, üniversite bitirmiş olsa bile adam olmuyor, ya da adam gibi adam olmuyor. Örneğin kaymakam, devlet başkanı oluyor, ama adam olamıyor. Örnek mi? Çevremize bakalım, biraz. O kadar çok ki! Erol KARATEKİN

(11) Kur’an, Saffat (es-Saffat) Suresi; Mekke döneminde indirilen “sıra sıra dizilenler, saf saf duranlar” anlamında toplam 182 ayettir. İlk dört ayette Allah’ın tek oluşuna ve her şeyde kudretli oluşuna vurgu yapılmaktadır. Öyküde değinmek istediğim Saffat Suresindeki önemli olan 102 ile 107 ayetler arasıdır. Burada; “İbrahim ile İsmail ve sözleri yer almakta, İbrahim’in Allah’a kurban edilmesi ve gönderilen kurbanlığın İsmail yerine İbrahim’e bağış edilmesi” anlatılmaktadır.

(12) Ne olursun güzelim, sevsen beni…  diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinde; “Âşık gibi sevmezsen kardeş gibi sev beni…” ve “Yaktın, yıktın, kül ettin, erittin beni…” bir bölümü olup eserin Güfte ve Bestesi; Rüştü DEMİRCİ’ye aittir ve Muhayyerkürdî Makamındadır.

(13) İnsan her şeyi elinde tutamaz hiçbir zaman. Mutlu aşk yoktur!  José Luis ARAGONES

Sevgi ve onun hükmettiği aşk dışında hiçbir şey sonsuz değildir, olmayacaktır da! Erol KARATEKİN

(14) Bahçelerde mor meni; Aslı; “Bahçalarda mor meni (menekşe), verem ettin sen beni… şeklinde Gaziantep yöresi türküdür.

(15) Kederli günlerimde arkadaş oldun bana / Ne güzel anlaşırken şimdi ne oldu sana? Beste ve Güftesi; Suat SAYIN'a ait olan Hüzzam Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(16) Lokantaların vitrinlerine bakabilirsin, sakıncası yok, ama yemeğini mutlaka evinde ye! Cinsel tercihlerin aranılmaması, sadece evinde gerekliliğinin belirtilmesi, sadece güzel bakmanın izin olduğunun belirtilmesi anlamında bir söz.

(17) Sözlerin değil, davranışların egemen olduğu bir evre; Anlatılmak istenen sessiz bir tiyatro oyunu olan Pandomima (Pandomim, pantomima) değildir. Sözlerdeki nüans farklılıkları, sözler yerine mimik ve hareketlerin davet veya nefret ettiren bir şekle dönüşmesidir.

Acizâne görüşüm şöyle; İnsan, sevgi dile (yani; sevgi gereğine uygun olarak dillendirilip) gelince anlaşılır. Alıntıladığım bir söz, kime ait, benim için değerli, ama diyeni hatırlayamamam da kusur sayılmamalı. Ancak demem o ki; sadece söz değil, mimik, hatta sözün söyleniş şekli bile önemlidir sevgide. “Evet! Evet? Eveeet!” Tek kelime ama anlamı seslerde, söylenişte saklıdır! “Seni seviyorum.” Yasak savmadır. “Seni seviyorum!” fırtınadır, elini uzatırsan. Ancak, uluorta çevrene umursamaksızın sevdiğinin saçlarını koklamak, yanağına hafifçe dokunmak, sırtına elini koymak ve “Seni seviyorum!” demek, aşktır! “Ben, geleceğinim, sen, geleceğimsin!” demenin kısa bir tasviridir. Benim anladığım bu! Sadece bakışların, hareketlerin değil, sözlerdeki heyecanın da önemli olduğunu bilmek gerek bence! Erol KARATEKİN

(18) Yalan, diğer yalanlara önderlik eder ve yalanlar büyüdükçe pisleşir; Söz aforizma olarak alıntıdır. Diğer bir kısım yalanlar;  Uydurmak, Üstünü Örtmek, Örtbas Etmek, Blöf Yapmak, Dikkat Çekmek, Abartmak, Hayranlık, Saklamak, Aldatmak, Alışkanlık, Masumane bir şekilde uydurmak,  İhtiyaç için, Örnek alınarak, Amaçsız, Patolojik, Psikolojik, Sosyolojik, Kendini koruma amaçlı… Ancak, insan yalanı söylediğinde, bir başka ortamda söz konusu olduğunda yalanı takviye etmesi gerekir. Bu doğruyu söyleyemeyecek durumda olacağımıza göre yeni bir yalanı ve daha sonra diğer bir yalanı aklımızda tutmamızı gerektirir ki, hiçbir insan çok yalanları aklında tutacak kadar zeki değildir. Dolaysıyla bir gerçeğin, yani doğrunun ortaya çıkması onun pisleşmiş olduğunun delili olmaz mı?

Yalan gerçeğin üstüne asla ve kat’a yorgan olamaz. Yalan doğruyu, gerçeği sindiremez, yok edemez, atıl bırakamaz; Yalanın gerçeği örtbas edemeyeceğinin, doğrunun mutlaka gerçeğe ulaştıracağının ifadesi.

(19) Bakış açısı için şöyle bir yorum dikkati çekebilir; Buradan bir kova su gibi görünüyor, ama bir karıncanın bakış açısından engin bir okyanus, bir filin bakış açısından sadece soğuk bir içecek, bir balığın bakış açısından ise, elbette onun yurdu… Phantom Tool BOOTH

(20) Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; Kemalettin KAMU’nun “KİMSESİZLİK” isimli şiirinin ikinci kıtası şöyledir: “Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, / Kıpırdamak istemiyor göz kapaklarım; / Yan odadan bir ince ses diyor gibi gel! / Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım.”

(21) Korku, cesaretle biter, annelikte. Değerli üstattan (ç)alıntı (Osman YAZICI). Açıklamaya gerek var mı? Anne, demek Allah’tan sonra korku hissetmeksizin, cesurca sığınılacak en büyük, en yüce sığınak demek.

(22) İç bâde, güzel sev, varsa akl-ı şuûrun, dünya var imiş, ya ki yoğ olmuş, ne umurun…  olan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ziya Paşaya ait olup eserin; Hacı Arif Bey veya Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelendiği söylenmiştir.

(23) Bu konuda Nazım Hikmet RAN'a ait şu meşhur sözü hatırlamamak olabilir mi? “Babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim!”

(24) Yüksek yerlerde sizin gibi kartallar da olabiliyor, benim gibi sürüngen yılanlar da… Sözün aslı; “Yükselmenin en alçakçası, zayıfların sırtına basarak yükselmektir! (Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlarsın, biri uçarak, biri sürünerek ulaşmıştır oraya… Cenap ŞAHABETTİN) Ve buna karşı çok berilerden beri benim yorumum: Biri, ya da birileri yükselmişse mutlaka zayıfların sırtına mı başmışlar, demektir. Meselâ torpil dediğimiz şey bu sözün içeriğinde düşünülebilir mi? Yükselmenin en alçakçası sırtını bir kuvvetliye dayamak, ya da torpil yapmak desek, daha mı doğru olur ki?)

(25) Karanlık aydınlıktan, yalan doğrudan kaçar. Güneş yalnız da olsa, etrafına ışık saçar. Üzülme, doğruların kaderidir yalnızlık, Kargalar sürü ile kartallar yalnız uçar. Ömer HAYYAM

(26) Ben sana mecburum, bilemezsin, adını mıh gibi aklımda tutuyorum.  Attila İLHAN

Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden... Ben sana âşık olduğumu ölsem (de) söyleyemem! Özdemir ASAF