Pejmürdeydi(1) genç adam! Üniversiteyse üniversite, fakülte ise fakülte olalı beri böyle sallapati(1) yapılı, saçı sakalına karışmış, her an ağlamaklı, çevresine karşı duyarsız, yemeyi, içmeyi bilmeyen, sosyal iletişimi eksik değil, hiç olmayan, sadece Harita Metot Defteri ve kurşun kalemi ile kalemtıraşı olan birini görmemiş olsa gerekti, çevresindekiler, öğrenciler dâhil...

Onu gören, meraklı gözler de vardı tabii ki, ama suskunluğunda selâm vermeyi bile kendilerinden esirgeyen birine o öğrenci, ya da müstahdemlerin, öğretim üyelerinin ne katkıları olabilirdi ki?

Garip olan taraf, izlenildiğinin farkında olsa bile, o Harita Metot Defterine tek satır bile yazmazken, umurunda olmayan vakitlerde, amfinin en sonlarındaki yalnızlığında, ona bir şeyler karalaması, defterini özenle muhafaza etmesi göz ardı edilecek(2) konular gibi gözükmüyordu herkese.

Ayrıca yanına yaklaşmakta olan ayak seslerinden işkillenerek(2) defteri kapatıp koynuna gizlemeye çalışması ayrı bir merak konusuydu herkesçe.

Yanına yaklaşma gayretinde meraklı olan herkes, bilâistisna(1) herkes, ters tepkisi nedeniyle derslerini almışlar, onu yaşama döndürme çabalarında herkesin boynu bükük kalmıştı(2), çabalarında. Bir bakıma bunun tarifi avuçlarını yalamak(2) olabilirdi.

Genç öğrenci, yaşama dönmemekle birlikte yaşamdan da uzaklaşmıyor, uzaklaşmak istemiyor, belki de belirli bir vakti bekliyor olmalıydı, intikam, öç almak gibi belki, meselâ.

Belki, belki de bunun içindi okula devamı ve hiçbir vizede her şeye rağmen hiçbir başarısızlığının görülmemesi...

Oğlanlardan sonra kızlar uğraşmak istemişlerdi onunla. Ne de olsa her şeyden önce her ne olursa olsun insandı karşılarındaki. Hiç olmazsa mahzunluğunu gidermek için, dil dökme, tebessüm, gülümsetme umutlarının bile olmadığı bir zamanı yaşamışlardı.

Hayallerinde gülmek, gülümsemek yer etmiyor olsa gerekti, tüm çabalara karşın ve yanılmadıklarına inanmakta zorluk çekiyordu gençler, genç öğrenciler, hiçbir beklentileri olmaksızın, sadece yaşama döndürme çabalarının ufacık bir karşılığını beklercesine.

“Hepiniz, ayrı ayrı her biriniz güzel, yardımsever, iyi arkadaşlar, kardeşlersiniz, yakın olamasam da, uzak durmamın da mümkün olamadığı, olamayacağı. İlginiz de beni memnun ediyor, ama küstüğüm bir yaşamı kimseyle paylaşmak, hüznümü anlatarak çevremi boğmak istemiyorum...

Bırakın beni ben başıma olayım, bana ortak olmayın, beni üleşmeyin! Ne yaşamak, ne de yaşama dönmek gibi bir arzum var. Bu dünyada yeterince kalacağım, sonrası...

Sonrasını ben de bilmiyorum, merak bile etmiyorum!”

Her genç insanın yaşadığı felâket olayını, o da yaşamıştı, aşk denilen, deli-dolu çağlarına ulaşmadan evvel, Harita Metot Defterindeki karakalem çizgilerle belirtmek istediğine, karşılığını görüp aldığına inandığı.

Deli-dolu zamanlarını tarif etmekte güçlükler yaşıyordu. O zamanlar; daha sonra yok olmuştu, ama hatırından silinmeyen. Kalbinin ilk kez farklı bir şekilde attığını, gökyüzünün, denizlerin, dağların, ağaçların farklı renklerini, çiçeklerin farklı kokularının olduğunu, ekmeğin-suyun tatlarının iç çekişlerini, gülmeyle ağlamanın farklı şeyler olduğunu öğrenmişti.

Öğreten de öğretmek, öğrenmek isteyen de öğrenmek için arzulu olunca öğrenime beraberce devam etmeye başlamışlardı, lisenin başlangıcından itibaren, hem dünyayı, hem derslerini, hem ellerindeki birlikteliği aksatmadan, aksattırmadan ve mecburiyetten dolayı gizlenerek. Bazen satırlarda, bazen rüyalarda, hayallerde birlikte olmaktan çekinmiyorlar, ancak gizlenmelerine neden olanlardan çekincelerini de göz ardı edemiyorlardı.

Hatta buna “Korkuyorlardı!” demek de mümkündü. Sakınılan göze çöp battığının anlamını bir gün öğrenecekleri akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Eğer bazı şeyler, bazılarınca yasak, hatta günah, “Allah muhafaza…” modunda ise, gerçeğin oluşması da şu ya da bu şekilde, şu gün, ya da diğer bir şu günde mutlaka kaçınılmaz olacaktı.

Ancak, hani Tanrı meleklerini gönderse kendi katından yeryüzüne, mutlaka onlar, onları birbirine yakıştırır; “Durum böyle de, böyle!” diye tekmil verirlerdi Yaradanlarına. Yani işte öyle, işte o kadar…

Özgör ve Özgür birbirindeydiler, kem gözlerden(3) uzak, birbirlerinden ayrı olmayı akıllarının ucundan bile geçirmeksizin. Ama Tanrının bir hesabı kitabı(3) vardı bilmedikleri, alınlarına “Alın Yazısı” olarak çizdiği ve gerçekleşmesi gereken.

Okul bitmiş, son sınıf sınavları da sona ermiş, tüm yaşamlarını korkusuzca üleşme umudunu yaşamak istedikleri üniversite sınavlarına hazırlanıyorlardı, istikballerini üleşme modunda iki genç. İkisi de birbiri için, birbirinde, okulun kütüphanesinde, öğretmenlerinin nezaretlerinde var güçleriyle geleceklerini umut ederek çalışıyorlardı.

Sakınılan göze çöp batar denilmişti ya hani, bir kütüphane çıkışında el ele iken, Özgör’ün ağabeyi çıkmıştı karşılarına, belki bilmeden, belki hissederek, belki de kulağına kar suyu kaçmış(2) olarak.

Haşmetli bir Osmanlı tokadıyla(3) kardeşinde gereğini gerçekleştirmiş; Özgör bayılmamak için bacaklarından derman almak için diz çökerken;

“Bu kadar değil, evde devamı gelecek, sen üniversiteyi falan unut!” demişti ağabeyi, yumruklarını ikinci baskı için hazırlama gayretini yaşarken;

“Sen kimsin ki be zibidi(1)?” sözünden sonra ki söz, deyiş ve küfürlerin hiçbirini yakıştıramamak bir yana, anlayamamıştı da Özgür. Büyüğü, üstelik ömrünü adadığı kızın ağabeyi idi, karşısındaki. Eli kalkmaz, kalkamazdı, hoş; gücü de yetmezdi zaten. Yumrukları ve tekmeleri yedikçe ayağa kalkmaya çalışıyor, evire-çevire dövülmeyi hak etmeyi istiyordu sanki.

Gerçekte bunun için sebep yoktu, çünkü karşısındakinin doyumsuz niyeti belli idi, eşek sudan gelinceye kadar(2) işleme devam etmekti, yoruluncaya kadar değil. Üstelik yumruklarını, tekmelerini olağanüstü bir güçle savuran vatandaşta hiçbir yorulma emaresi gözükmüyordu hareketlerinde.

Elleri çalışırsa ayakları, ayakları çalışırsa elleri dinleniyor, hiçbir organı dinlenmek modunda boş durmuyordu, çalışkan bir devlet memuru(!) gibi, yüzünde ufacık bir ter damlası bile yoktu.

Ama insandı o ağabey, ya da vatandaş! Belki yorulmuş, belki de bir şeyleri kararında bırakmayı biliyor olsa gerekti.

Kız kardeşinin yalvaran, yakaran, gözyaşlarını aklına takmayan ağabey, silkeleyerek kız kardeşinin elinden tutmuş, hiçbir kurala aldırmaksızın, kardeşinin bedeninin neresine rastlarsa rastlasın, Allah yaratmış demeksizin, sille, tekme, tokat sürüklerken, sadistçe ayrıca yumruklamaya devam ediyordu

Bir zalimin, bir mazluma eziyetiydi uygulaması...

İnsan değil kardeşine sokak ortasında, bir evcil hayvana, bir sokak hayvanına bile bu gösteriyi yapmaz, yaşatmazdı. Ancak kendilerine egemen olan zihniyetle kadını ikinci sınıf bir yaratık, zevk ve çocuk doğurma makinesi gören zihniyet yaşadıkça kadınların yaşadığı, yaşayacağı eziyet bitip tükenmeyecekti.

Özgür dağılmıştı, darmadağınıktı, morarmadık yeri kalmamıştı, ağabey gene de insaflıydı(!) burun kemiğinin kırığından başka kırığı, çıkığı yoktu! Endişesi o vahşinin kardeş demeyip acıyı katmer katmer kardeşinden çıkartma eğilimini hissetmesiydi.

Onu, yani sevdiğini “Gel nikâhıma!” diyecek kadar da ailesinden soyutlamaya hakkının olmadığını düşünüyordu. Ve gerçekti ki; eti-budu olmayan(2), hâlâ baba eline bakan bir çulsuzdu.

Özgür’ün aklından çıkmayan; “Ağabey” denilen o kişinin, işini bitirmiş edasıyla ellerini birbirine çarpıp temizleme gayretini yaşadıktan ve işaret parmağını birkaç kez salladıktan ve boğazını keser gibi işaretledikten sonra “Kıh!” gibi ses çıkarması idi.

Kardeşine dönen ağabey, parmağını kardeşine doğru tek kez işaretlemiş ve aynı “Kıh!” sesini yinelemişti. Bir insan, kardeşini öldürmeyi düşünecek kadar kahırlı olabilir miydi? Böyle durumlarda insan bazen güçsüzlüğünden, bazen efendiliğinden, terbiyesinden yutkunmak zorunda kalıyordu, pişmanlık gibi; hangisinin daha çok acıttığını bilememek, ya da; “Bir şeyi söyleyip de keşke söylemeseydim demek mi, yoksa bir şey söylemeyip de keşke söyleyebilseydim demek(4) gibi.

Özgür’ün üzülmek için bile dermanı kalmamıştı…

Zaman duraklar gibi olsa da ki, hiç âdeti değildi, geçmeye devam ediyordu, Sevmek, hele ki sevilmek muhteşem bir duyguydu, ama yan taraftakiler; “Bir sevmenin bedelini bin defa öldürmek(5)gibi seven İnsanların burnundan fitil fitil getirmek(2) sayıyorlardı sanki.

Özgür burnunun onarımı(!) sırasında bile günlerce geçti, sevdiğinin sokağından;

“Bir kere, bir kere daha görüp işitsem(6), sonrasında alsın Allah canımı, umurumda değil!” diye düşünüyordu, bir kez daha o ağabeyle karşılaşırsa yiyeceği dayağı, bedeninde yeniden oluşabilecek aksaklıkları ve dünyayı umursamaksızın.

Bir gece, düşünmekten uykusu kaçmış, usulca sürünmüştü yatağından, çünkü anne ve babası birer gözleri açık tilki uykusu yaşarlardı, sessizliği engelleyen en ufak ses, meselâ öksürmek, ya da lâvaboya gitmek gibi, hele ki evlât sevgisinin eklentisiyle onları uyandırırdı.

Sessizdi ve arzusu canından aziz tuttuğunun sokağının ışıklarını üleşmek istercesine, sesini duymasa da, yüzünü görmese de, o; o sokakta nefesleniyordu ya, evinde…

Bekçi babanın o gece avlama günü olsa gerekti, avlandı. Bekçi baba diye yorumlaması garipti; gençten, yani kendisinden olsa olsa üç-beş yaş büyük olsa gerekti.

“Nedir hemşerim derdin, bu vakitte, üstünde pijamalar?”

“Aşk yüzünden kaybolmuşum(7), ya da yitirmişim kendi yolumu(8)

“Öyle dolambaçlı lâflar(3) etme, tahsilim kıt, cahilim, söyle derdini!”

“Bu sokakta şu karşıki evde sevdiğim…

Göremiyorum, göstermiyorlar, daha ne deyim? İstersen at beni hapse, zindanlara umurumda değil, oraların karanlıkları, benim gönlümün karanlığı yanında solda sıfır kalır!”

Acımış olsa gerekti bekçi ona, düdüğünü bir kez hızlı, bir kez de yavaşça üfledi. Herhangi bir hareket olmadı, ne sokakta, ne de karşı evde. Yapacak bir şey yoktu.

Bekçi kolundan tutup Özgür’ü evinin kapısına kadar götürüp, kapıda meraklı bakışlarla dikilen babasına teslim etti. Annesi de pencerede bekliyordu kendisini herhalde gönlünden geçen sözler;

“Bizim oğlan çıldırdı, belki de delirdi, hocalara mı okutup üfletsek, kurşun mu döktürsek(2) şeklinde olsa gerekti.

Oysa kesinlikle tımarhanelik hali yoktu biliyordu kendisi, kendinde kendinin bu halini. O halde sabah erken olmalıydı. Akşamın dinlediği seslerini yok edip sabaha en tez zamanda ulaşmalıydı, aklında devşirdiklerini(2) eylem haline getirmeliydi.

Üniversite sınavı da, üniversiteye gitmek de beyninin bir köşesinde bile yer etmemişti, yer etmiyordu, hatta umurunda bile değildi. Hamallık yapar, pazarlarda limon, maydanoz satar bakardı sevdiğine, yeter ki sevdiğini kendisine vermeseler de uzaktan görmesine, işitmesine izin versinler…

Giyindi, kuşandı, yalandan kim ölmüştü ki, okula, kütüphaneye gidiyordu. Zaten bir sokak kavgasını ayırmak istersen araya girmesi nedeniyle burnu kırılmamış mıydı!? Yalan söylediği için Allah’ın kendisini taş yapmayacağından emindi.

Çünkü Allah sevenlerin dualarını kabul eder, onlar için yanlış bir kader belirlemişse vazgeçerdi. Aslında bunun gerçek bir hüsnü kuruntu(3) olduğunu biliyor, gene de kaderin değişeceğine inanmak geçiyordu aklından.

Sabah, o sokakta sindi bir köşeye, evden erkeklerin çıkmasını beklemek için. Aldığı terbiye “defolmalarını(2)” demeyi uygun görmemişti kendine. Umudu anne yüreğinin duygusallıkla elini kendine uzatacağı yönündeydi.

Evden önce; “Eşeğin sudan dönmesini” nasihat eden(!) ağabey çıktı! Titiz de olsa gerekti, ayakkabılarını çekecekle giymiş, bir de sarı bir bezle tozlarını almıştı, parlatmak istercesine.

Arkadan çıkan ihtiyar Özgör’ün babası olsa gerekti, korkusundan hiç görmediği. Sonra kim olduğunu bilip anlayamadığı apaş(1), şopar(1) tip ve kıyafetinde biri daha...

Herhalde evde ana-kız kalmış olsalar gerekti.

Yalvaracak, yakaracak göremese bile, sesini duymasına izin vermesini dileyecekti annesinden. Zil yerine, kapıyı tıklattı, parmaklarının ucuyla.

“Kim o?” diyen onun sesi değildi.

“Ne olur anne, bir kerecik yüzünü göreyim, hiç olmazsa sesini işiteyim Özgör’ün!”

“Git, oğul! Öldürtcen mi kızı? Katil mi etcen oğullarımı? Ondan sana, senden ona hayır yok! Ana yüreği, biliyom, anlıyom, ama anlatamıyom oğul, hade git yoluna!”

“Anne! Hiç olmazsa sesini duyayım!”

“Git, oğul! Çişini yaptı, odasında yemi, ekmeği, suyu var. Bana bilem güvenmedigiler için oda gapısı gitli, bi de asma kilit takdılar. Anahtarın biri benim herifte, biri oğlanlardan birinde. Elimden bi şey gelmez gari, hade git! ‘Güle güle! Selâmetle!’ diyom! Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler(9) belki bile demem, ama sen gene de gözünü ayırma, hade git artıkın(1)!”

İnsanların anlamak istemedikleri hakikatler vardı, ailenin anne ve kızı dışındakilerin anlamak, bilmek istemedikleri. Ve hakikatlere kör bir insanın bir fili(10) ya da bir başka hayvanı, renkleri, çiçekleri tarif etmeleri gibiydi ulaşamadığı bakışları daha doğrusu sözleri.

Ana yüreği, kızına kapı ardından, arkasından da olsa arandığını iletmiş olmalıydı, gerçek, ya da gereği de bu olmalıydı, herhalde.

Akşam üçü birden dönmüşlerdi, işlerinden, güçlerinden, elbiselerini kanepelerin üzerine, uluorta, dağınık bir şekilde atarak.

O hırpani(1) kılıklı sivil polis genç adam babası ile birlikte kapıyı açmıştı;

"Çişin gelmiştir, hadi git, rahatla, sofrayı hazırla annemle, sonra da biraz televizyon seyredebilirsin, istersen, ama açık-saçık istediğin yerleri değil, bizim istediğimizi!”

Özlemi doruk noktasındaydı, yorulmuştu duygularında Özgör. Hele o gün sevdiğinin sesini işitmekten bile mahrum kalmak onu delirtmiş, umulması bile mümkün olmayacak uç kararlara yönlendirmişti kendini.

Yazacaklarını yazmıştı zaten, odasında gün boyu düşünüp taşınarak. Düşüncesini gerçekleştirmek için tek bir eyleme ihtiyacı vardı, mademki kavuşmak ve mutlu olmak yasaklanmıştı kendisine, yaşamasının da gereği kalmamıştı!

Lâvaboya yöneldi, abdest aldı, her günahkârın yolculuk öncesinin hazırlığı gibi; “Bağışla Allah’ım!” diyerek. Masanın örtüsünü serdi, ağabeylerinin elbiselerini düzgünce askıya yerleştirdikten sonra, polis olan ağabeyinin silâhını alıp, odasına çekilirken, anahtarı alıp içeriden kilitledi odasının kapısını

Tek bir el silâh sesi duyuldu, “Ah!” sesinin bile eklentisinin olmadığı. Kapı kırıldığında yapılacak bir şey yoktu. Mevta yatağının üzerindeydi, gözleri açık…

O gece evin tüm ışıkları açıktı, bekçi bir uzun, bir kısa çaldı düdüğünü, Özgür’le birlikte, hiçbir hareket olmadı sanki evlerde, ışıklarda, perdelerde…

Sadece bir silâh sesi duyulmuştu, uzaklardan, sarhoş bir maganda aşka gelip bir mermi göndermiş olmalıydı gökyüzüne, belki de ay’ı vurmak için, her ne kadar ay gökte, ayı ormanda idiyse de.

Oysa yanılıyordu bekçi de, Özgür de. O silâh sesi Özgör’ün sonunun ilânıydı.

Bekçi, beklemesi gereken vaktin sınırlarını zorlarken, Özgür’ü aynı köşe başında bırakıp yöneldi ışıkları yanan evin kapısına. Silâh sesinin o evden geldiğinin farkında değildi bekçi. Bilse anında olayın üstüne eğilmez mi, çağırmaz mıydı cankurtaranı?

“Hayırdır, lâmbalarınız açık!”

“Kız kardeşimizi yitirdik de!” dedi polis olan, yukarılardan sadece höykürmekte(2) olan bir kadınının hıçkırıkları göğe yükselme çabasını yaşarken. Erkeklerin tümünün, hatta babanın bile yüreklerinde olmayan sevgi, taşlaşmış düşünceleriyle birlikteydi. Kendilerince, belki yorum çok acımasız gibi görünecek, ama onlar için sadece bir can yok olmuş gibiydi dünyadan, o kadar!

Merak edip yakınlara kadar ilişen Özgür; “Hayır!” diye ünledi. Gökyüzünde ay, bu naradan ürkmüş, belki de genç adamın hüznüne ortak olmayı düşünmemek için bulutların arasına gizlenmişti sanki. Ancak bulutların aralarından süzülen yıldızlar bu haykırışın elemine karşı şaşkınlıklarını gizleyemiyor modundaydılar.

Kararmış bir dünyada, onların ışıklarına hiç ihtiyacı yoktu Özgür’ün. Bir şarkıdan esinlendi; “Batsın bu dünya…(11) derken o da bekçinin silâhını alma gayretini yaşadı, sevdiğinin peşinden aynı yolculuğu yaşamak istercesine.

“Boşuna çabalayıp heveslenme, tahtadan o, oyuncak tabanca bile değil. Hoş, tabanca olsa da tahsisat(1) yok, mermi yok, dolaşıyoruz işte buralarda Allah’a emanet. Hırlı-hırsız, hayırsız, uğursuz, katil, cani neyse ne de bizim hiç olduğumuzu bilen kötü kadınlarla uğraşmamız çok zor. Hele ki kirli paralarıyla bizleri satın almaya kalkışmaları…”

Nefes alır gibi yaptı, devam etme gayretini yaşarken.

“Sana ‘Ben cahilim!’ dedim, ilk karşılaşmamızda. Gerçekten okuyamadım, ama hayat da bir okul. Ölenle ölünmez kardeşim, oku, adam ol, beni ve benim gibileri de okumaya teşvik et ki, hem daha iyi hizmet edelim, hem daha iyi mücadele edelim kirlerle, kirlilerle, kirliliklerle, çirkinliklerle, kötülere, kötülüklere karşı…

Sizler çoğaldıkça bizler de güvenlerinize lâyık olmaya çalışırız. Bunu bil! Yaşa! Ölme! Eğer dinlersen sana nasihatim budur. Bir gün karşılaşırsak eğer bir başka mekân ve zamanda seni ayaklarının üstünde görmek isterim.”

Aklına bir şeyleri getirmek istercesine suskunlaştı birkaç saniye;

“Cenaze eğer yarın defnedilirse, cenaze namazına gel! Ben de senin için, sana destek olarak orada olacağım. Ama metin ol! Kendini yitirme! Ve dilersen ben hazırım, arkadaşın, ağabeyin olmama izin ver!”

“Şu anda söz vermem çok zor ağabey. Ama himayene muhtacım gibime geliyor, tesellin ayakta kalmamı sağladı. Unutmayacağım seni, yaka numaranı beynime kazıdım.”

“O halde kolay bulursun beni, adıma gerek yok aslında. Ama gene de söyleyeyim, adım Öztekin. Kardeşler, arkadaşlar genelde Tekin, ya da Tekin Abi derler bana. Sen ne dersen de, bence sakıncası yok!”

“Tekin Abi!”

“Oldu! Burada hüzünlenmene gerek yok, git evine, mümkün değil gibi görünse de, uyuyabilirsen uyumaya çalış, hiç olmazsa gözlerini kapat. Sanırım yarın, normal bir gün olmayacak!”

Tekin görevine, Özgür evine yöneldi, tarifsiz kederler(12), acılar ve duygular içinde. Yaşama arzusu tükenmiş, yaşamdan uzaklaşmış, umutsuz, üstelik sevdiğinin ölümüne neden olmuş gibi bir alçalış vardı içinde.

Öğlede kılınmadı cenaze namazı. Abdesti vardı ya, işini, gücünü, yani kursunu, sınavını bırakmıştı, umutları umurunda değildi. Ziyaret(13), Tahiyyeatü'l Mescit(13), Şükür(13), Vakit namazlarının kazalarını kıldıktan sonra Evvabin Namazı(13) bile kılmıştı Özgür.

Her ne kadar ekonomik sorunlar nedeniyle hacca gidememiş olsalar da babası sokaktaki mescidin kadrolu cemaatinden idi, ayrıca müezzin, hoca mazeretleri nedeniyle mescitte olmadıklarında, gerektiğinde müezzini de, hocası da olurdu mescidin, sevabına.

Ve bu nedenle ne bilmesi gerekiyorsa babası öğretmiş ve bir kısım bilgileri de Namaz İlmihâli(3) kitabından, Kur’an’ın Türkçe mealinden edinmişti.

Hem zaten bunun içindi, Özgör’ün arkasından koşmak isteğiyle çabalamış olsa da intihardan vazgeçişi. O bilmiyor olsa bile;

“Bak Tanrım, ben intihar etmedim(14), geleyim huzuruna, sevdiğim, yaşamımın tek ışığı olan Özgör yerine beni al, beni yolla cehennemine. Ya da sevdiğim en az benim onu sevdiğim kadar sevdiğine inandığım Özgör’ü huzurunda bana bağışla. Huri-muri istemem yalnız o olsun ahretinde yanımda…

Ve sonra istediğin gibi karar ver, ya at ikimizi de cehennemine, ya da kabul et cennetine!” demeyi düşlüyordu, ilerleyen zamanda üstüne toprak atılıp da Münkir-Nekir'le(15) baş başa bırakıldığında.

Bu nedenleydi küskünlüğü, ama çilesi bitmemiş olarak.

İkindi ezanı okunurken konulmuştu camiinin musallasına(1) sevdiğinin tabutu. Uzaktan Bekçi Tekin’le son görevini yapma gayretindeydi Özgür. İntihar edenin de cenaze namazı kılınırdı bildiği kadarıyla(14).

Birden ne olduysa oldu, tek eşeğin değil, üç eşeğin birden sudan dönmesi saldırısına uğradı. Ailenin üç erkeği birden yüklendi üzerine Özgür’ün. Tekme, tokat, sille, yumruk, eşek sudan gelinceye kadar haddini bildirmek için, bu konuda bir tanesi önceden nasılsa tecrübeliydi ya! Abananların camii avlusu, bir mevtaya saygı gibi düşünceleri yoktu.

“Nasıl aklını başından aldın kardeşimizin?”

“Buna sevgi mi denir, aşk mı, haydi oradan!”

“Seven, sevdiğinin ölümüne razı olur mu?”

“Allah belânı versin! Soysuz(1)! Cibilliyetsiz(1)! Hırsız köpek! Namus Düşmanı!”

Tekin araya girip Özgür’ü onların ellerinden kurtarıncaya kadar, ilk seferdeki gibi, ama bu kez üçünden de gereken darbeleri almıştı, ayağının biri kırılmış, kolu omuzundan çıkmış, gözlerinin ikisi birden neredeyse görmez gibi olmuştu.

Bu nedenledir ki üniversite sınavına biraz abartılı gibi olacak, ama 3-5 dakika kala, yani gün olarak ancak yetişebilmişti.

Ayağı alçıdaydı, gözlerinin ancak % 25'i görebiliyordu. Hastane raporuyla iki mümeyyiz(1) görevlendirilmişti başucunda. Onlar okuyor, kör gözleriyle görme arzusu ile şıklara cevap veriyor, mümeyyizler de karşılıklı olarak birbirine bakarak cevapları işaretliyorlardı.

Galiba, yaşamda, son zamanlarda neler çektiğini biliyorlardı onlar da. Ama cevaplarına karşı o mümeyyizlerin, hani meselâ yanlışlarını da doğru olarak işaretledikleri aklının ucundan bile pek geçmiyordu.

Netice? Çok istediği birinci sırada işaretlediği mühendisliği oldukça yüksek bir puanla kazanmıştı. Bilmediği mihmandarlarını(1) tanımıyordu ki, ola ki kendi dışında katkıları olmuşsa teşekkür etsin!

İşte, yaşama küskün, sevdiğinin resmini devamlı olarak Harita Metot Defterine çizen, yaşamı umursamaz, kendini dünyadan bile soyutlamış pejmürde Özgür, bu Özgür’dü sınıfında. Sağına-soluna dikkat etmeyen, bulunduğu tüm mekânlarda ve yerlerde yalnızlığı tercih eden ve fakat ömrünün kalanını nasıl tüketeceğinin bilincinde olmayan.

Yaşamda hiç kimsenin, hiçbir insanın kendini yaşama döndüreceği inancında olmayan bir insandı. Daha doğrusu kendince kendisini insan sanan, bir insan müsveddesiydi Özgür aslında. Mecburen yiyip, içen, doğal ihtiyaçlarını gideren ve bıkkın(1), insanlardan uzak durmak için hep yürüyen, okula yürüyerek gidip-gelen.

Böyle dalgın günlerinden birinin sabahı, belki sabahının ortası, belki de sonu olsa gerekti, çarpışmıştı birileriyle dalgınlığında, göğsünde, kazağının arasında, cümle âlemden sakındığı, yalnız kendisinin olan o Harita Metot Defteri sıyrılıvermişti kazağının arasından ve üstelik sayfalardan biri açık.

Heyecanla, korkarak, hatta kıskanarak sahiplenmek istedi defterini, ama karşısındaki o genç, farkına ancak vardığı genç kız, daha atik davranmış, defteri eline almış, resme ilgisizce baktıktan sonra defteri uzatmıştı kendisine, hiçbir şey söylemeksizin.

Gözlerine inanamamıştı Özgür, dünyada böyle bir şeyin gerçekleşmesi asla mümkün değildi, gene de heyecanını yenemeyip; “Özgör!” diye fısıldadı, umutsuzca.

İnanamıyordu gözlerine Özgür, resimdeki, beynindeki, yaşamındaki burnunda tüten sevgilisi o idi sanki sevdiğinin burnundan hık deyip düşmüş(2) gibi, insanların çift yaratıldığına(16) neredeyse, inanmayı kabul etmeye çalıştığı.

Ama ilgisizliği? Bilinmeden birinin resimlenmesi ve eline alıp hiç hayret etmeme ha? Hayret eder gibi bile bakmaksızın, bu kadar ilgisiz ve bencil olabilir miydi bir insan?

Öğrendi, öğrenmek mecburiyetindeydi de hem, kimdi, neydi? Aynı dönem, o ana kadar hiç farkında olmadığı ayrı bir bölümdeydi o. İsmi önemli miydi? O; eğer o ise yaşama küskünlüğünden vazgeçebilirdi. Bunun ne kadar budalaca bir düşünce olduğunu 8-10 saniye içinde kafasına dank edince(2) anlamıştı. Çünkü…

Çünkü o, Özgör’ü sevmişti, görünüşünü, fiziğini, bedenini, öpüşlerini, kokusunu değil, tümünü. O halde manyakça serüvenlere yönelmek ne haddineydi ki?..

“Haddim değil, seni öğrendim, resimlerindeki sana ait olup bana benzeyeni de. Ama bir çay ısmarlarsan, derdini deşmeden(2), hiçbir beklentim olmaksızın sana arkadaş olmaya razı olabilirim, dinler, teselli etmeye çalışır, yol göstermeye gayretli olurum.”

“Yani beni teselli edeceğinden o kadar eminsin, öyle mi küçük bayan? Benim ömrüm karanlık. Güneş bile yeterli olamadı karanlığımı aydınlatmaya. Bir benzerliği ilke edinip beni teselli edeceğinizden nasıl bu kadar emin olabilirsiniz ki? Gene de düşüncenize saygılıyım, sağ olun, var olun, kendi dünyanızda yaşayın ve beni bırakın, ben kör olmaya devam edeyim!”

“Sevdiğinizin yerine bir benzerlikle geçmem mümkün değil! Hem niyetim de yok! Üstelik gönlüm de dolu. Neden el uzatıp sizi teselli etmeme imkân sağlamak istemiyorsunuz ki? Hem bu saç-sakal ne? Kendine bakman, düzgün olman bu kadar mı zor? Sevdiğin yaşasaydı eğer, bu haline tahammül edemezdi herhalde...

Ben de tahammül edemiyorum, üstelik yarın düzenli bir beyefendi gibi gelmezsen, söz veriyorum, yanına bile yaklaşmam bir daha! Eğer yakışıklı olursan, yanına gelirim ve ‘Neden el uzatmama imkân sağlamıyorsun?’ diye sormak da isterim size, yok, yok, artık sana demem gerek!”

“Defterimdeki yüzünü inkâr mı ediyorsun yani?'

“Her insan hayalindekini resmedebilir ve hani meselâ sizin gibi sevdiğini yitirmiş olabilir, ya da hiç yokken benzeriyle karşılaşabilir. Ama elektrik yoksa etki-tepki(17) yaratılmamışsa, hele ki biri yitirdiğine, diğeri yaşayanına bağlıysa birliktelik nasıl olabilir ki iki ayrı cins insan arasında?..

Bir de birbirini unutmak zorunda kalacaksa o iki insan. Ben unutmam, unutamam da. Yaşarsam ve yakınlığını görürsem, hele ki bu yakınlığa devam edersen, ben de ilgilenmediğim onu unutacağımı pek sanmıyorum, ama sana yönelebilirim.”

“Peki, küçük, sevgili bayan...

Ya sevdiğiniz, yani ilgilendiğiniz beni sizinle görür, kıskanır, o da diğerleri gibi sille-tekme-tokat girişirse(2) bana? Gerçi alışkınım, tuzum kuru(2) sopa yemekten derilerim nasırlaştı, ama sizin o genç adamınıza değil, sizi düşünüp size üzülürüm!”

“Gördünüz mü, birbirimize yakınlaşmak o kadar da zor değilmiş!”

“Valla, siz kadınların tatlı dillerinin, yılanları deliğinden çıkardığına inancım var oldu. Yalnız dikkat et küçük hanım, o yılan zehirli olup da sizi, sonrasında da beni ısırıp sizi sükûtu hayale uğratmasın(2), ya da yok etmesin!”

“Henüz yolumun başındayım, öğrendiklerim de yeterli değil, ama yıllardır meraklı olduğum bir konu, eğer istersem öyle bir yola getiririm ki sizi

“Sevgilin kıskanmazsa, hele bir dene de, göreyim, boyunu-bosunu!”

“Kazancım ne olacak?”

“İşlev sonunda beni sana versem?”

“İşe yaramazsın, kabul etmem! Hem seni neden isteyeyim ki? Hani meselâ şöyle bir yabancı ülke seyahati olsa neyse ne de?”

“Peki, şimdi züğürt(1) bir durumdayım, söz versem, 15-20 yıl sonra evim, arabam olsa da onları versem, tabiidir ki kaybedersem…”

“Oradan bakınca ben çıkarcı biri gibi mi görünüyorum?”

“Yoo! Affedersin! ‘Ne istersen hepsi kabul!’ anlamında söylemek istediğim. Çünkü iyi ve aynı sevdiğim insan, Özgör gibisin!”

“Beni yok olmuş sevdiğine benzetip kıyaslamak yerine Öznur desen ve beni öyle tanısan?”

“Peki Öznur, deneyeceğim öyleyse!”

“Yahu hiç mi kimya okumadın? Önce hazırlıklar yapılır, malzemeler yığılır, tedbirler alınır ve kimsenin zarar görmemesi arzulanır…”

“Ne zarar görmek, ama ne de senin zarar görmeni istemem güzel bayan!”

“Şu iğrenç, iğneleyici sözleri bırakıp, ismimle çağırsan beni, adım Öznur, hani unutmadıysan…”

Günlerce her boş anında terapi(18) uyguladı Öznur, düzgünleşen, kendine gelmek için çaba gösteren Özgür’e. Bazen bir çay içiminde, bazen bir gezişte, Luna Parkta, Gençlik Parkında, özellikle ellerini saklayarak, bedenini uzak tutarak.

Fiziksel değil, ruhsal yakınlık önemliydi çünkü genç kıza göre. Ancak yetenek yoktu ki Özgür’de. Çünkü Özgör’ü sahiplenmek yetmişti ona.

Öznur'un ikinci ve en önemli destekti ellerini avuçlarına bırakıp sıcaklığını hissettirmek ve kıskançça dileğini iletmek;

“Beni de resimlemen mümkün mü, yitirdiğinin yerine değil, benziyor olsak da, sadece ben olarak ve bir diğer resminde beni yanına al, resmen, resmi olarak durmuş olsak da olur, çünkü... çünkü…”

“İşte orda dur, küçük bayan!”

“Öznur!”

“Peki Öznur! Ben yokum, sen benim sende olmamı istiyorsun, yanılıyor muyum?”

“Nereden ulaştın bu düşünceye?”

“Gibi geldi bana…”

“Gibi gelmesin arkadaş! Her insanın bir gönül dünyası vardır ve oraya biri girmişse, o çıksın da ben gireyim olmaz bir başkası için.”

“O zaman faraziyelerle(1) birbirimizi anlatmaya, aldatmaya kalkışmayalım Öznur. Ben birini yitirdim, öncelikle seni ve beni yitirmek istemiyorum. Eğer bana geçmişimi unutturup yalnızca senin olmamı istersen, beni sahiplen!..

Senin olmaya, seninle bir ömür beraber olmaya ve o ömrü seninle harcamaya ihtiyacım var! Evet, seni seviyorum, ama beni sev diyemem, sevmeni de bekleyemem. Eğer beni dinlersen, sana iyi bir yaşam sunmak için, tüm yaşamımı ayaklarının altına sererim. Ama…”

“O cümleyi tamamlamaya gayret etme istersen, beni o olarak seviyor ve istiyorsan defol yaşamımdan. Ama beni ben olarak isteyip diliyorsan, ben gönlündeyim, beyninde gibi! Ama tüm varlığınla benim olman ve okulumuzu başarıyla bitirmek kaydıyla tabii ki!”

“Ama ailelerimiz de haberdar olsun istesek?”

”Bence sakıncası yok!”

“Eh! Bence de öyle!”

“O halde bu akşam kahve içmeye buyurun, istersen ailenle. Ben kamuoyunu(1) oluştururum!”

“Ben de oluştururum hem gecikmeksizin!”

Evler yakındı, giyindiler, kuşandılar oğlan ve tüm ailesi. Kapıyı çaldıklarında o bekçi çıktı karşılarına;

“Siz?”

Hayret nidası yükselmesine fırsat bırakmaksızın cevapladı Özgür;

“Evet, biz!”

“Abisi olarak...

Öleni unutturabileceğini vaat etti kardeşim bana, senin yeniden sevebileceğini emretti, ikna etti beni. Denildiği gibi; ‘Ölenle ölünmemesi gerek’ eğer öleni unutturmak mümkün değilse de, unutturmak çabasını yaşatacak biri çıkarsa karşına, onu kucaklamak gerek!’ dedi kardeşim?”

“Valla abi, bilsem kaderin o gün doğrusunu, görseydim kaderimin ufkuma nasıl doğduğunu, o gün kapanırdım dizlerine; ‘Kardeşini bana ver!’ diye.”

“Hemen vermek isterim kardeşimi sana, ama önce birbirinizi hak ettiğinize beni inandırın!...

 

YAZANIN NOTLARI:

(1) Apaş; Kabadayı, külhanbeyi, hayta, başıboş, bir baltaya sap olamamış, serseri, serserice yaşam şekli.

Artıkın; Yöresel olarak “Artık” kelimesi yerine kullanılan; “Bundan böyle, bundan sonra, yeter” anlamlarında kullanılan söz.

Bıkkın; Çok usanmış bezmiş, bıkmış.

Bilâistisna; İstisnasız, ayırım yapılmadan, ayırımsız, ayrıcalıksız, dışarıda bırakılmadan.

Cibilliyetsiz; Tıynetsiz, soysuz, sütü bozuk. Karaktersiz, yaradılış, huy, maya eksikliği olan.

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.

Kamuoyu; Bir sorun konusunda halkın düşüncesi, kanısı. Halkın benimsemiş olduğu, halkı tamamen ilgilendiren ortak görüş.

Mihmandar; Resmi ya da özel konukları (misafirleri) ağırlamak ve onlara kılavuzluk etmek için görevlendirilen kimse. Konukçu.

Musalla; Genelde Musalla Taşı şeklinde kullanılır. Cami avlularında tabutun konulduğu kıble duvarına yakın masa şeklindeki taş seki. Namaz kılmak için ayrılmış yer, namazgâh. Halk dilinde daha çok cenaze namazının kılındığı yer olarak bilinir.

Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.

Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsizce, baştan savma, ve kaba-saba bir biçimde davranışlar veya eylemler..

Soysuz; Dejenere, yoz. Soyunun özelliklerini yitirmiş olan. Çok belirgin bir şekilde kötü.

Şopar; Genel olarak, Çingene çocukları için kullanılan çingenelerin çocuklarına seslenme sözü olmakla birlikte, “şımarık, küstah, yaramaz, edepsiz çocuk” gibi daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir söz.

Tahsisat; Ödenek.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz (Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma. Kötü sonuçlanmış, ya da sonuçlanması muhtemel işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme).

(2) Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Boynu Bükük Kalmak; Üzüntülü, durgun olmak, kimsesizlik, arkası olmama, zavallı, melül durumda kalmak, olmak.

Burnundan Fitil Fitil Getirmek; Yaşanan güzel olayları üzüntü veriri duruma sokma, zehir etmek. Hoş bir durum, elde edilen bir güzel şey sonrasında yaşanmaması gereken durumu yaşatmak.

Defolmak; Çekip gitmek. Savaşmamak.

Derdini Deşmek; Bir kişinin sıkıntı ve kederlerini hatırlatıp yenden üzülmesine neden olmak.

Devşirmek; Bir araya getirmek, derlemek, toplamak. Katlamak, düzgün duruma getirmek.

Eşek Sudan Gelinceye Kadar Dövmek; Fena halde kızılan, öfkelenilen bir kimseyi, ya da kimseleri hınç alınıncaya, öfke dininceye kadar, adamakıllı, çok ve sıkı bir şekilde kıyasıya dövmek.

Eti-Budu Olmamak; İmkânları kısıtlı, yeterli birikimi olmamak. Şişman, tombul olmamak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Hık, (Hıh!) Deyip Burnundan Düşmek; Her durum ve huyuyla birbirine çok benzemek, birbiriyle uyumlu hareketleri yapmak.

Höykürmek (Heykirmek, Hökünmek); Yüksek sesle ağlamak, heyecanlı ve kızgın bir şekilde bağırarak konuşmak, korkudan bağırmak, haykırmak.

İşkillenmek; Kötü bir durumla, hoş olmayan bir şeyle karşılaşacağı zannını yaşamak (zannına kapılmak).

Kafasına Dank Etmek; Bir olay sebebiyle birden kendine gelmek, ayılmak. Doğruyu anlamak.

Kulağına Kar Suyu Kaçmak; Yanlış bir haber işitmek, müşkül bir duruma düşmek, şüphelenmek (de olabilir) ancak öyküde genel anlamda kullanılan; gizli tutulan bir şeyi öğrenmek anlamında kullanılmıştır.

Kurşun Dökmek; Batıl bir itikat olup, kişilerdeki olumsuz enerjiyi yok ettiğine, nazardan hastalandığına inanılan kişi iyileşsin, biri bir yerlere gidecekse, kazadan, belâdan uzak olsun diye bir kapta eritilen kurşunun o kişinin başının üzerinden çevirerek su dolu bir kabın içine boşaltmak. Sözüm ona bu yöntemle sorun yaşayan kişi rahatlar(mış)!

Sille, Tekme, Tokat Girişmek; Karşısındakini cüssesi itibariyle dövmeye başlamak.

Sükûtu Hayale Uğratmak; Düş kırıklığı, hayal kırıklığı yaşatmak, hayal kırıklığına uğratmak.

Tuzu Kuru Olmak; İşi, kazancı yolunda olmak, kaygılanacak bir durumu olmamak, kötü bir durumdan herhangi bir şekilde etkilenişi, zarar görme durumu olmamak.

(3) Dolambaçlı Sözler (Lâflar); Bilinmeyen kelimeler, anlaşılması güç, dolambaçlı cümlelerle söz söyleme, bir bakıma kulağı ters taraftan gösterme gibi bir eylem. Karmakarışık, anlaşılamayacak şekilde konuşma.

Hesap Kitap; İyice düşünüp taşındıktan sonra. Hesaplama sonunda.

Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)

Kem Gözler; Baktığı şeyi nazara uğratan gözler.

Namaz İlmihali; İslâm dinin belli başlı temel niteliklerinden olan namazı, İslam’la ilgili ilkeleri, kuralları, şekilleri anlatan kitapçık.

Osmanlı Tokadı; Elin ve kolun omuzdan hızlı ve açısız biçimde hedeflenen noktaya sert bir şekilde teması (şamarı, tokadı) ile gerçekleşen olay. Çok sert tokat.

(4) Hiç düşündünüz mü hangisi daha çok acıtıyor? Bir şeyi söyleyip keşke söylemeseydim demek mi, yoksa bir şey söylemeyip keşke söyleyebilseydim demek mi?  İkisinde de üzülmek var nasılsa, ne fark eder ki?.. Oğuz TOPOĞLU’dan alıntı

(5) Bir sevmek bin defa ölmekmiş, bir defa ölmek, hiç ölmemek demekmiş… Rahmetli Barış AKARSU Şarkısı.

(6) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK” Şiir başlangıç ve son olarak şöyledir; “Bir kere, bir kere daha duysam sesini, / Bir kere, bir kere daha görsem seni, / Bir kere daha perde arkasında siluet olup / Gece lâmbalarında pervaneleşsek... / …Ve sonra... / Ve daha sonra... / Tükenen yolun başında geriye bakıp / Önümüzdeki sonsuzluğu bilinçsizce çiğneyip / Yok olsak!”

(7) Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, Kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi… Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz.

(8) Derbederim şeklinde ünlenen, “Yitirmişim ben gülümü, Uçurmuşum bülbülümü, Kim görmüş ki güldüğümü, Derbederim, derbederim…” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser; Hüzzam Makamındadır.

 (9) Hakk, şerleri hayır eyler, / Zannetme ki gayr eyler, / Mevlâ 'm görelim neyler, / Neylerse güzel eyler! ve Hiç kimseye hor bakma, / İncitme gönül yıkma, / Sen nefsine yan çıkma, / Mevlâ 'm neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI

(10) Körün fili tarifi düzeyinde bakar olduk hakikate… Cem MUMCU

(11) Yazıklar olsun diye… başlayan ve nakaratı “Batsın bu dünya” olan şarkı Orhan GENCEBAY’a aittir.

(12) Boğaziçi’nde, Bir fakir Orhan Veli’yim… Orhan Veli KANIK’ın “İSTANBUL TÜRKÜSÜ” şiiri. Son dizeleri şöyledir; “İstanbul’da Boğaziçi’ndeyim, Bir fakir Orhan Veli, Veli’nin oğlu, Tarifsiz kederler içindeyim…” Şiir, Şekip Ayhan ÖZIŞIK tarafından Hicaz Makamında bestelenmiştir.

(13) Namaz Çeşitleri; Farz (Beş vakit ve Cuma), Vacip (Vitir, Bayram) Sünnet (Beş vakit namazların önünde ve arkalarında kılınan namazlar) ve Nafile (Teravih, Teheccüd, Tahiyyatül-Mescit, İsrak, Duha, Evvabin, İstihare, Tespih) namazlardır. Bu namazların her birinin kendilerine göre kural ve şekilleri vardır (Tahiyyeatü'l Mescit Namazı; Mescide girince oturmadan önce Allah'a hürmet için kılınan iki rekât sünnet namazı. Evvabin Namazı; Akşam namazından sonra kılınan 4 veya 6 rekâtlı sünnet namazıdır).

(14) İntihar ile ilgili ayetleri ve Diyanet’in intihar ile ilgili yorumunu yazmadan geçmek içimden gelmedi;

Ölme, öldürme ve intihar ile ilgili ayetlerin bir kısmı; Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”

Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır  ve Allahümme inna ileyhi ve inna ileyhi raciun!...” Ölüm Duası. Kur’an, Yunus Suresi, 56. Ayet; ”O hem can veren, hem can alandır. Ve hepiniz ona döndürülüp götürüleceksiniz.”

Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.”

İntihar, büyük günahlardandır. Canına kıymanın, katil olmaktan farkı yoktur, hatta daha kötüdür. Ancak bunu helâl saymadıkça intihar eden kişi İslam dininden çıkmış olmaz. Dinden çıkmayı gerektiren bir davranışta bulunmamış olan, her Müslümanın cenaze namazı kılınır. Diyanet yorumu.

(15) Münkir-Nekir; Kur’an’da yeri olmayan, hadislerde rivayet edilen, ölen bir insanı mezarda sorgulayan melekler. Sorgu Melekleri denilen bu meleklerin isimleridir; Münkir-Nekir’dir. Sordukları suallere Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri denmektedir. “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir.

(16) Kur’an Zariyat Suresi, 49. Ayet; “Hem her şeyden iki çift yarattık ki, düşünesiniz. Ve her şeyin karşıtını yarattık ki (Allah'ın Tek olduğunu) anlayabilesiniz. Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık. Her şeyden iki çift (erkek dişi) yarattık ki düşünüp öğüt alasınız.” Ayete göre; Her insanın birbirinin aynısı iki tane yaratıldığı bid’attir.

(17) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(18) Terapi; İnsanların zihinsel ve duygusal olarak rahatlamalarını sağlayan tedavi şekli olup çeşitleri vardır. Amaç; ruhsal bir denge sağlamaktır. Bu konuda terapiyi uygulayacak olanla (Terapist) ona danışan kişi arasında bilimsel bir yaratıcılık ve zekâ gerektiren sürecin geçirilmesi gerekir, hatta zorunludur da.