Bahar temizliği, bir taraftan da yemek hazırlama gayretinde olan annem, odamda bilgisayar başında derslerimle ilgili hafızlama(1), hatimleme(1) çalışmalarıma aldırmaksızın bağırıyordu;
“Emre! Oğlum! Duymuyor musun beni?”
Cevap vermeme gerek yoktu, o gür sesi ile zaten ne yapmam gerektiğini aynı desibelde(2), nasıl olsa tekrarlayacaktı, kulak kesildim(1), bağırışı boşa gitmesin anlamında;
“Salona açık pencereden bir güvercin girmiş, artık güvercin mi, kumru mu, her neyse sen bilirsin, avizeye takılmış, onu incitmeden kurtar ve tekrar sal gökyüzüne. Ama unutma; ‘Azat, buzat, beni cennete uzat(3)!’ diyerek azat et!”
Kim bilir kaç kez izah etmiştim; kumru-güvercin, sığırcık-serçe-kırlangıç ve diğer bir kısım hayvanların farklılıklarını...
Üstelik güvercinin insana en yakın olan, barışın da sembolü olan kuş olduğunu...
Ve dahi belki sırası olmasa da “Barışa uzanan elin havada kalmaması gerektiğini, sıkılmazsa sıkılacağını...(4)”
Anneme anlatmakta en çok garibime giden ve zorluk çektiğim, zavallılık yaşadığım hayvan; katırdı. Öylesine ahiret sualleriyle(5) donatırdı ki beni, nasıl anlatabileceğimi bilemiyordum bile.
Hayvanlar âlemini bildiğimden, anladığımdan değil bilgi birikimim. Aslında okuduğum fakültenin konusu da veterinerlik değil. Sadece merak, belki de hobi demem daha doğru boş zamanlarımda televizyondan National Geographic Channel ve Discovery Channel’den aklımda kalan bilgi birikimlerinin ve bunların; “Usulünce anneme bilgiç gibisine satılması…” diyebilirim.
“O bir güvercin anne, merak etme, onu bulunduğu yerden kurtarıp azat edeceğim!” dedim. Annemin sesi kesilmedi, devam geldi;
“Sonra da elektrik süpürgesiyle tüylerle ilgili işleri sevabına tamamlarsın artık!”
Babamın yokluğunda, yani (ayıplanmazsa, ya da annemin kulağına ulaşmazsa) babamın, annemin sözlerine(!) direnme gücünü sonuna kadar sabredişinin sonucunda göçüşünün ardından çarşı-pazar dâhil angaryaları bana yüklemekte hiç de çekimser ve nazik değildi annem.
Neyse şikâyet de, teselli de bana kalsın, yapmam gerekenler için, görevim icabıydı yaşamam gereken ve doğal olarak yapmalıydım da!
Babam emekli olup ölmeden önce bir süre bir arkadaşının desteği ve önerisi ile avize imalâtına soyunmuştu. Öyle ki; ikinci kattaki evimizin girişinde, banyosunda bile avize vardı, hani “Gök görmediğin oğlu olmuş(6)” örneği…
Ölenin (hele ki babamın) arkasından kötü konuşmanın günah olduğunu biliyorum(7), ama gerçeği de saptırsam, ya da saklasa mıydım ki? Bir üst katta oturan ablamların farkı damadın, yani eniştemin, belki ablamın da girişte ve banyoda avize çılgınlığındaki çekimserliği idi.
“Tamam anneciğim, hiç merak etme, olay ve işlemin gerçekleşmesi benim elimde, bende, yani benim egemenliğimde…”
Gerçekten güzel, erkek bir güvercin avizeye asılı kalmış ve biteviye(2) feryat ediyor ve çırpınıyordu.
Neden erkek? Eh! Biraz televizyon bilgisi yanında, öylesine pehlivan yapılı, cüsseli ve gururlu, “Küçük dağları ben yarattım(8), o dağlar benim eserim!” tavırlı, barış sembolü olmasına rağmen karşısındakileri küçümseyen ve dışarılarda dişisinin etrafında dört dönerek kur yapanlardan(1) farklı değildi ki?
Salon merdivenine çıktım, sanki konuştuğumuz lisanı biliyormuşçasına, lâf aramızda ben de güvercince(!) bilmiyordum, öyle bir lisan varsa.
“Endişelenme cici kuş! Avize de, damla taşlar, kristal taşlar, ya da swarovski(2) taşlar, ya da camlar her neyse onlar elden çıkacak olsa da, hepsinin canı cehenneme(5). Benim için senin canın önemli, değerli taşlar yok olsun, ama senin canın sağ olsun, annemin dediği gibi beni cennete uzatmasan da. Sadece sen bil beni, gayrısı hiç de önemli değil!”
Avizeden kurtardım ayağını, bence incitmeksizin ve rahmetli babamın “Pahalı” olarak değerlendirdiği taşların bir-ikisini değer dışı bırakarak, umursamaksızın.
Balkona çıktım. Annem emretmişti ya; “Azat, buzat, beni cennete uzat!” demeyi unutmaksızın, yaşamaya hakkı olan doğaya salıvermek istedim onu. Öncesinde içimden geldi, gagasından öperken onu, sanki korkusu, ya da kurtarma aşamasındaki çabam gereği sıkıntısından haberdar değildim.
Gönül dili, beden dili, söz dili, her şeyden önemlisi saçmalık gibi görünse de güvercin dilleri arasında fark var mıydı, adını bilmediğim veya adını koyamadığım güvercin için, bilmiyordum, ayıp değildi ya!?
Once şaşaladı, şaşkınlaştı, serbest bırakmam karşısında, 1/2 gt2 serbest düşme ivmesini gerçekleştirme gayretindeyken, birden yükselme çabasına yöneldi. Belki avizede çabalarken kendini sıktığından, belki de salonumuzu kirletmeme amacından(!), belki de geleceğe ait korkusundan sıyrılmış olduğundan, bağırsaklarındaki tüm birikimle gerçeğini gerçekleştirdi aslanım güvercin!
Güvercin nasıl aslandır, bilmiyorum, ama ilerisini düşünürken, nedense “Aslanım!” demek geçti aklımdan içtenlikle, belki de hissederek avans gibi.
Güvercinin bağırsaklarıyla ilgili sorunu, tam balkon altından geçen kızlı-erkekli grup anında gerçekleştireceğini bilmem, hatta düşünmem bile mümkün değildi.
Tanıdığım, daha doğrusu simalarını hatırladığım mahallemizin, sokağımızın çocukları idi onlar, biri hariç ve aslanım güvercin gereğini tam da onun başına isabet ettirmişti, gereğinden çok biriktirmiş olarak rahatlamasının gereğini!
Yukarıya baktı o kızcağız, olayı benim gerçekleştirdiğimi düşünmemesi için kendimi savunma ihtiyacı hissettim;
“Ben masumum(2)!” dedim. “Suçlu evimizi işgal eden o güvercin!” diye de ekledim. Kayıtsızca yaşanan bazı şeylere tesadüf demek(9) mümkün değildir.
Ne söylemesi gerektiğinin suskunluğu içinde elini başına götürdü, “İii! Öğh! İğk! Öf! Cıyyak!” gibi yazmamın ve tekrarlamamın mümkün olmadığı sözlerle gruptan ayrılıp geriye döndü.
Olası ki; güvercinin başına ettiğini temizlemek olsa gerekti maksadı. Kirlenmiş eli yerine diğer elini kullanarak çantasından çıkarmakta zorlandığı kâğıt mendille başını sıvadı önce şöylece.
İnsanlar, hele ki benim gibi endaze(2) denilen ölçüden, ölçekten, şakulün nasıl kaydığından(1) haberi olmayanlar, bazen terbiye sınırlarının dışarılarına yöneldiklerinin farkında olmuyorlardı;
“Geçmiş olsun Küçük Abla! Hemen bir piyango bileti al, bakarsın büyük ikramiye çıkar, balkonu biliyorsun, ortak olarak benim hakkımı da unutmazsın, değil mi? Ha! Baktın, bir şey çıkmadı, gene de dert etme, aşkta kazanırsın…”
Durakladı bir süre, sonra gerekliymiş gibi uzattı bu süreyi yerinde kolundaki kitapları düşürmemek çabasında, bana baktı hınçla, kahırla, haşin bir tavırla ve tek söz heceledi;
“Terbiyesiz!” ve ekledi, belki de benim bilemeyeceğim bir nedenle;
“Ben Küçük Abla değilim!”
Gerçekten hak etmiş olmalıydım, suçlu o azat ettiğim güvercin olsa da! Sana ne be adam? Olay; genç ve güzel bir kızla azat-buzat dediğin güvercin arasında...
Gerekli gibi görüp karşılamak istiyorsan; “Özür dilerim!” de geç!
Sana ne piyango bileti, aşk falan! Edepsizliği de, terbiyesizliği de gerçekten hak etmiştim(1), üstelik genç bir kızı “Küçük Abla” diyerek aşağılar(1) gibi.
Sabahın behrinde(5) içimden o anda kendim kendime belki de içten içe küfrederek söyleniyordum, bana yakışmadığını bile bile. Acaba, içtenlikle özür dilemek için onu arayıp bulmalı mıydım?
Yoksa sessiz bir testere olan(10) zamana mı bırakmalıydım kendim, kendimi, kendimle gerekiyorsa? Her şeyin bir zamanı olduğunu bildiğimi iddia etmeme rağmen, bir an için de o genç kızın sözlerinden ve uzaktan da olsa gözlerinden etkilenmiş gibiydim.
Arayıp bulmak, handiyse(2) rast gele tavrında Sarı Çizmeli Hanım Ağa gibi mümkün müydü? Eğer onu geleceğimde görme olasılığım yoksa ya da görmem mümkün değilse, onu her şeye rağmen geçmişimde bırakmak daha doğru değil miydi(11)?
Her ne kadar zaman; o genç kız gibi haşin bir kavram ise de, gizli ve açık olarak beklememi gerektirse de beklemeyi deneyecektim, başlangıç olarak etkilendiğimden dolayı mı, yoksa gerçekten üzüldüğüm için özür dilemek arzumdan dolayı mı, kendime bile dürüst olamadığım bir düşünce idi bu.
Gün bitti düşüncelerimde, hatta yok oldu kendiliğinden, açtığım kitapta tek sayfa çevirmeksizin, hatta yaşadığımın bile farkında olmaksızın.
Ve gece uyku moduna bile giremedim, uzunca bir süre.
Ne çitten atlayan koyunlar, ne dolu ya da gerçek olarak boş düşünceler gitmedi zihnimden. Rüyamda o genç kızı göreyim, dizlerinin önüne çökeyim, “Affedersin!” diyeyim geçmek bilmediği gibi hayalimde bile canlandıramadım yaşamak istediğimi.
Beş vakit abdestinde, namazında olan anneme karşılık bazı şeylere vakit ayıramıyordum, ama Tanrıyı biliyordum, beynimde yoğunlaşmış düşüncelerin yarattığı yorgunlukta tek sığınağım o idi çünkü. Sığındım ben de, medet umarak(1)!
Unuttum! Belki de unutmak zorundaydım, ya da budalaca unuttuğumu sandım, gabi(2), gudubet(2), gerzek(2) gibi kepaze(2) olmak anlamında. Yahut da eti ne, budu ne, sınıflarında ilerlemiş de olsa bir üniversite öğrencisinin hayal etmesinin bile yasak olduğu bir yaşamda unutmak gerekliliğini nasıl düşünemezdim ki?
Sebepler mi? Mezun olmak, anneme daha rahat ve huzurlu bir yaşam sunmak...
Başka sayılması mümkün unsurlar mı? Onları da şu anlarda omuzlarımın ardına atmak...
Nasıl ki develerin tellâl, pirelerin berber olması gibi bir masal dünyasında yaşanıyorsa, bazen gerçekten bu kadar kesin olmasa da gerçek hayatta da bazı şeylerin yaşanılması kaçınılmaz görünüyor, bir bakıma daha önce de söylediğim gibi tesadüf dediğimiz kavram, şansla hiçbir ilintisi olmayan.
Bir sınav öncesiydi, belki de takip etmemde gereklilik olan bir derse yetişme ivecenliği(2)...
Metroya bindiğimde hemen yanında kalmışım, başlangıçta fark etmediğim, güvercinin eseri, adını bile bilmediğim genç ve güzel kızın.
“Of! Uf!” gibi sıkıntısını belli eden sözleri onu görmemin müjdesi sayılabilirdi, eğer ki kabalığım unutulmuş olsaydı!
“Affedersiniz, rahatsız oluyorum, biraz kenara çekilir misiniz?”
“Hayhay küçük hanım!” demek şirretliğimin(2), efendi modundan çıkışı olacaktı, belki de o günkü gibi yeniden, ama demedim.
“Özür…”
“Dilemeyin!”
Kısa, kesin bir emir gibiydi, o kadar kalabalığın içinde azarlar gibi. Ben ise onu taciz(1), en yaklaşık ve edepli tabirle rahatsız etmişim gibi.
Sözün altında kalmamalıydım, özür dilemek anlamında olmaksızın, öncesindeki yanlışlıklarla dolu olsa da bir sözüm üzerine bu kadar kin tutmasının nedenini öğrenmeliydim. Genç kızın güvercinlere karşı özel bir tutumunun, ilgi ya da merakının olabileceği geçiyordu aklımdan.
Onu yitirmemem gerekliydi daha önce görmediğim için tek çare olarak, indiği yerde peşine takılıp, gerekirse kolundan çekip “Nedir, bu kin, kahır?” diye sormalıydım. Herhalde daha başlangıçlarda; “Söyle naz mı bu kaş çatış?(12)” diye başlayamazdım sözlerime.
Sınav mı, ağır ders mi? Boş verdim, telâfi edebilirdim(1). Ama şimdi içimdeki ukdelerle(2) demez, diyemezsem sittin sene(5) hiç denememem bile gerekebilirdi.
Bir kez daha tesadüf! Aynı istasyonda inip aynı yöne yöneldik. Fark etti takip ettiğimi, durakladı, yanına ulaşmamı beklercesine. O beklerse ben neden ona ulaşmayayımdı ki?
“Unutamadığınızı değil, unutmamak için çaba gösterdiğinize inandığım bir söz üzerine beni yargıladığınıza inanamıyorum. Metroda bedenlerimiz arasında en az bir karış fark vardı, ‘Özür dilerim!’ demek dışında sesim çıkmadı, arkanız dönüktü, gözlerimi göremezdiniz. Yani ne fiziki, ne sesle, ne gözle size sıkıntı verecek, sizi taciz edecek bir durumum olmadı…
Gönlümde yer etmiş olmanız da mümkün değil, öncemde. O halde neden kovdunuz yanınızdan beni, tüm orada bulunanlara karşı, edepsiz bir mahlûkmuşum gibi, hak etmediğim ve özür dilediğim halde…”
“Bunlar mı sizi üzen? Belki nefesinizden huzursuz olmuş, olamam mı?”
Cevap vermeme fırsat kalmadı, havadan nem kapan, işkilli(1) bir insana, yani bir genç kıza karşı nasıl bir yaptırırım olabilirdi ki?
Uzaklardan bir genç kız yöneldi bize doğru ve oldukça patavatsız(2) bir biçimde;
“Cemre!” diye bağırdı.
“Hah!” dedim içimden. “Buldum belâmı(1); havaya, suya, toprağa inen cemrelerden biri mi, hepsi mi?” diyerek. Düşüncemi tamamlayamadım. O genç kız manalı bir şekilde ikimizi de süzdükten sonra;
“Gecikmemişsin, arkadaşın mı?”
“Ne alâka?”
“Bu ne demek şimdi?”
“Ne bileyim, aklımdan öyle geçti!”
“Geçmesin güzel kardeşim! Sokağından geçtiğim, özür dilemesini bile bilmeyen, beceremeyen bir…
bir…”
“Terbiyesiz bir Emre, efendim!”
“Sözün gelişi, öyle demek istemedim, sadece özür dilemekte tesadüften yararlanıp geciktiğinizi anlatmak istedim…”
“Peki, şimdi dilesem?”
“Deneyin bir, Emre Bey!”
“Cemre Hanım! Suçlu güvercin olmasına rağmen, sözlerimle size karşı saygısızlık ve kabalık ettiğim için beni bağışlayın lütfen!”
“Aslında olmadı, ama özrünüz kabul edildi, bir daha görüşmemek umuduyla…”
“Sağ olun efendim!”
“Hadi gel Nihal, derse geç kalmayalım!” diyerek arkadaşının koluna girdi Cemre, fakülteye doğru yönelirken.
Olur şey değildi, aynı fakültenin öğrencileri miydik yoksa? Peşlerinden geldiğimi hissedip döndü Cemre;
“Eee! Niye hâlâ takip etmekte ısrarlısınız ki? Özür dilediniz, kabul ettim, bitti…”
“Aynı fakülte öğrencileri olabilir miyiz acaba, sizler başlangıçlarda, ben sonlara doğru…”
“Olamaz!”
“Neden olmasın ki?”
“Tesadüfe de, şansa da inanmam!”
“Derslerinize geç kalmayın, ben de gecikmeyeyim, sınavım var zaten! Sadece izniniz olursa ve de karşılaşırsak eğer yeniden, selâmınızı esirgemeyin benden, malûm selâm Tanrı kelâmıdır(13)!”
Her şeyin bir zamanı var, zaman su gibi akıp geçiyor(14) olsa da. Bir özür dileme sonucunda çok şeyin beklentisi içinde olmamalıydı insan, yani ben! Üstelik kendime karşı dürüst olmam gerekmez mi? Hiç olmazsa…
Erkekçe itiraf etmeliyim ki (kadınca, ya da kızca nasıl itiraf edilir, bilmemem doğal!) kanıma girmişti(1), aklımı başımdan alıp(1) gitmişti, ilk karşılaşmamızla bugünkü karşılaşmamız arasında geçen zamanın fark edemediğim birikimiyle.
Acaba umut var olsam mıydı? Olabilirdim, aynı süre içinde onun da unutamadığı kin ve nefretten cesaretlenerek. Çünkü eğer yanlış okumadıysam; Aşkla (daha doğru bir deyişle sevgiyle) nefret arasındaki aralık o kadar ince idi(15) ki!
Hop! Ne oluyordu bana? Sevgi? Sevgi! Aşk? Aşk; bu kadar ucuz, “Ha!” dediğinde oluşan, üstelik üstesinden gelmenin gerekli olduğu tüm sorumlulukları, zorunlulukları göz ardı edecek(3) kadar güçlü bir şey miydi ki?
Görmek istiyordum onu, kısacık bir zaman içinde özler olmuştum. Dersi bırakmıştım kendi haline! Yoksa sınav mıydı alıp da başını giden? Ben, beni bende bitirir gibiydim.
Ya çıkmasaydı karşıma, ben unutmayı istediğim hayalle yaşasaydım ömür boyu, ya da mademki egemen olmuştu gönlüme, o da gönlünün kapsamına almalıydı beni. Ama acıyarak, kendini mecbur hissederek değil, sadece sevgiyle, elini uzatarak.
Koridor-koridor dolaştım bina içinde, bahçelerde volta attım(1), kantinde gözlerimle soruşturdum köşe-bucağı.
Ve ben inanması zor gibi ama “Kalbimden başka yerde bulamadım…(16)” rastlayamadım ona tükenen günümde. Sondan sonra koridorlardaki panolara baktım. Nerede, hangi birim ya da bölümde, sınıfta olabilirdi?
Cemreler fiziksel olarak üç tane olsa da, benim dünyamda tek bir Cemre vardı, o da beni, tüm dünyamı sahiplensin istediğim Cemre idi.
Fark edildiğimi umursamadığım bir şekilde, yiyemiyor, içemiyor, uyuyamıyor, ders çalışamıyordum. Çok zaman güvercinleri izliyordum pencerelerden, gerçekleştirdiklerinin benim için hayır mı, şer mi(5) sevap mı, günah mı olduğunu sorgulamak istercesine…
Pusudaki kedilerden, hırpalamaya hazır köpeklerden ben de sakınıyordum güvercinler gibi.
Olacak şey değil, ama ağaç dallarında tünemiş görüyordum kendimi, güvercinlerin bana hediyesi olan Cemre’m için. Annemin manidar ve meraklı bakışlarına aldırmaksızın balkona tahta bir tepsi bağlamıştım, demir çubuklar ve tellerle destekli olarak.
Üzerine her gün bir miktar mısır tanesi ile bir tas su koyuyordum her sabah, mısır tanelerini almak için tüm harçlığımı boğazımdan keserek. Boğazım benim değildi, zaten gereği de yoktu boğaz olarak hem...
Kuşlar...
Yani güvercinler, hatta kumrular bile müşterimdi balkonumda ve annemin tekdirleriyle her akşam okuldan döndüğümde balkonun temizliğini yapmak görevim.
Zamanı tutmak mümkün değil, hele ki elinde, avucunda, akar, akıverir, tükendiğinin farkında olmazsın, bir de bakarsın ki şairin dediği gibi saltanatın gözleniyor, taht misali musalla taşında(17);
“Er kişi niyetine...”
O halde Emre, yani ben, gerekeni gerektiğinde gereğince gerçekleştirmeliydim, o “Er kişi niyetine…” zamanının gelmesinden önce, hem de elimden geldiğince değil, elimden gelmeyeceklerin de gayretiyle.
“Kalp, kalbe karşıdır, derler! (18)” Bence doğru. Geçen sürenin farkında olmadığım bir öğle çıkışında Cemre’yi beni bekler gördüm, dershanemin kapısında.
“Nasıl buldun beni?”
“Arayan Mevlâ'sını da…(19)”
“Sakın sonunu getirme, ‘Sen’ dediğim için de beni bağışlama gayretini gösterirsen sevinirim, her ne kadar birinci ve ikinci karşılaşmalarımızda tatsızlık yaşadıysan da ben yine senden özür dilerim.”
“Artık gereksiz Emre Ağabey, büyüğümüzsünüz. Ancak moralim bozuk biraz. Güvercininizi bir pikap ezdi ve ben alıp gömmek için yetişinceye kadar sokak kedileri kokusunu almışçasına üleşip bitirdiler onu…
“Benim güvercinimi?”
“Başka ne olabilir ki?”
“Doğru, sokaktaki tüm güvercinlerin nüfus kaydı benim üzerimdeydi, unutmuşum!”
“Alay etmene gerek yok ağabey, ben sadece hüznümü, en duyarlı kişi sizi bildiğim için paylaşayım istedim. ‘Bizim güvercinimizi’ diyeyim, bari!”
“Peki, gel küçüğüm, seninle kantine gidelim, sana çay ısmarlayayım ve içinden geçirdiklerini dinleyeyim.”
“Gene aynı hata! Ben küçük değilim, farkındaysanız aynı fakültenin öğrencileriyiz. Farkımız sizin sınıfınızın benimkinden ileride olması...”
“Bu da senin ağabey demenin gerekçesi?”
“Saygı duymalıyım!”
“Adımı söylesen, saygını mı yitirmiş olacaksın?”
“Yoo! Alışmak için bir süre gayretli olmam gerek!”
“Umarım kısa sürer!”
“Neden?”
“Gerekçesiz!”
“Peki, öyle olsun. Ben çay içmek için hazırım.”
“Ben de seni dinlemek için…”
O anlattı, ben dinledim, ben anlattım o. Tanıdık birbirimizi, Nüfus Kâğıtlarımızın suretlerini çıkarmaksızın! Ve belki de ağzımdaki baklayı çıkarma(20) gayreti yaşadım, sitemini peşinen kabullenerek;
“Hani o gün kızmıştın bana, sanırım aynı kelimeyi sarf etmezsin bu sefer; rahmetli güvercinin işlemiyle ilgili olarak piyango bileti aldın mı?”
“Batıl itikat(5)! İnanmam!”
“Ben de…
Ama mademki tanıştık, hadi gel ortak bir piyango bileti alalım, ama sen çek! Okuldan çıkınca bekleyeyim mi seni?”
“Olur, mademki ısrarcısın ağabey!”
“Sözünün sonunu bağlaman gerekli değildi!”
“Daha bugün ‘Merhaba!’ dedim size. ‘Emre’ demem için biraz süre verin bana...”
“Peki, güzel abla!”
“Dikkatinizi çekecek kadar güzel ve üstüne üstelik abla olmadığımı da biliyorum. Teselli eder gibi gözükseniz de…”
“Gönül kimi severse, güzel odur! (21)”
“Bu, ne demek şimdi ağabey?”
“Sadece bir deyiş, söz gelimi, dilimin ucundan düşen…”
“Dilinizin ucuna her geleni söyler misiniz?”
“Asla, ya da nadiren(2) diyeyim. Böylesine azarlar(2) gibi sitem edeceğini bilseydim, söylemezdim, unut gitsin!”
“Unutmayacağım! Sözüm hiç de sitem değildi, kapris de değil. Şu an ne olduğunu değerlendiremediğim bir şey?”
“Peki, derslerini engellemezsem her gün bir çay zamanını ayırman mümkün olabilir mi bana?”
“Neden olmasın ki? Ben de isterim!”
“Peki, her gün aynı saatte!”
“Peki, başka?”
“Akşam çıkışta piyango biletini beraberce alalım, her ne kadar inanmasak da. İznin olursa seni sonra evine bırakayım, sonrası Allah Kerim. Çok erken bugün, daha birinci gün ve Cumartesi-Pazar günleri okulların açık olmamasının teessürünü şimdiden yaşamaya başladığımı bil!”
“Bu kadar kısa zaman içinde bu kadar cesur olacağını aklımdan geçirmem mümkün değildi!”
“Affedersin, bir şeyler için daima acele ederim, demek ki arkadaşlarım bana ‘Acul(2)’ demekte haklılar!”
Çaylar bitti, dersler başladı, son dersten çıktık. Ortak piyango biletini aldık, evini öğrendim, sokağının başında bırakırken.
Ve sadece gözlerine baktığım, medeni cesareti(5) kısıtlı bir varlık olarak kusurlu günlerimi yaşamaya başladım, neden kendime insanlığı yakıştıramadığımı sorgularken, çay ikramlarında.
Ne ellerini tutmak, ne bir yemeğe davet etmek, hiçbir şey geçmiyordu aklımdan, akıl tutulması yaşarken. Züğürt(2), salak bir âşık olarak günlerim tükeniyordu, ben bende kimsesiz olarak.
“Kimsesiz” demek, sadece “Onsuz olmak” yani “Cemre’siz yaşamaya çalışmak!” demekti benim için.
Piyango biletine o günün parasıyla beşerden on lira vermiştik. Amorti bile çıkmadı. Gülümsedim, şansta kaybedenlerin, cihar atıp şeş oynamalarına(21) gerek kalmaksızın aşkta kazanacaklarına inandığım için.
Ve bugünlerimizin en önemli olayı; sözlerimizde Cemre ve Emre olmuştuk, mesafeli de olsak. Metroya aynı saatlerde, aynı vagona biner olmuştuk sözleşmiş olarak. Taciz etme ya da rahatsız olma aralığı bırakarak, ama sakınmaksızın.
Bizden ayrılmayan tek şey, paylaştığımız nefeslerimizdi. Eğer gözlerim yer kapabilseydi gözlerinde, dilim konuşma yetisine sahip olsaydı, gönlümden geçenleri uluorta kimselerden çekinmeksizin defalarca söylerdim Cemre’ye.
Ama ben, bende yaşadığım suskunluğun ne nedenini, ne de çaresini bilebiliyordum, onunla baş başa iken bile (meselâ)!
Tükenmemesi gereken günler tükeniyordu, ben suskun, Cemre belki beklenti içinde hüsnü kuruntumla(5)![]()
Bir çay içiminde, nasıl olduğunu bilmeksizin; “Eli elime değdi de, hem ben yandım, hem kendi…(23)” modunda bütün cismimin kızarıp yandığını, tiril tiril titrediğimi(1) fark ettim.
Ben artık ben değildim, ben beni yitirmek üzere değil, ben beni tamamen yitirmiştim, ateşler içinde. Cesaretlendim birden, hatta ipin ucunu kaçırarak(1).
“Sen yaşamımda anneme tanıştırmak istediğim tek kızsın!” dedim, o ikinci sınıfa, ben son sınıfa doğru yükselirken!
“Bunun anlamı ne? Açıklar mısın lütfen?”
“Bildiğin, hissettiğin, ama benim söyleyemediğim bir şey işte!”
“Benim aklım yok, aklım kimsesiz! Biri alıp götürdü tümden, ben bir şey bilmiyorum, neymiş o bildiğimi sanıp da söyleyemediğin şey!”
“Gerçekten mi?”
“Allah'ım sen bana sabır ver!”
“Allah sana sabır vereceğine, seni bana verse ya?”
“Devam et!”
“Güvercinin bize ulaştığı günden beri, senin için yaratıldığımı biliyorum, içtenlikle.”
“Nasıl yani?”
“Tanrım seni benim için göndermiş dünyaya...”
“Ya sabır!”
“Tamam! Bu itekleyişlerinle cesaretlendim. İnan! Seni seviyorum, bir ömrü beraber tüketmeyi isteyecek kadar!”
“Çok şükür Allah’ım! Bilseydim, çok daha öncelerden böyle kaza ile değil, bilerek, isteyerek dokunurdum eline, düşüncesizce, yanlışlıkla değil, bile bile tutardım elini. De...
Boşa geçen zamanlarımızı nasıl iade edeceksin bana?”
“Tüm hayatımı versem, sevgimle seni yaşatmaya çalışsam...”
“Elimi bir kez tutmayla...
Gene de kabul. Ama önce benim seni ailemle tanıştırmam gerek, hem de hemen!”
Emir, demiri keserdi, ya cep telefonu denilen nesneyi unutmuştu Cemre, ya da ailesi önemsizliğimi vurgulamak istemişti, yüzüme karşı, ev kıyafetleriyle çıkmışlardı karşıma, hatta ağabeyinin eşofmanı duruyordu üstünde.
“Kimsin? Nesin? Ne düşünüyorsun? Erken değil mi? Okulunuzu bitirseydiniz bari gelmeden evvel! Nasıl geçineceksiniz?”
Sanki görücü(2) olarak gelmiştim, sanki usul-edep-erkân bilmeksizin(5) kızlarını istiyordum, anlaşılmaz bir sorgulama çabası içindeydiler, başlangıçta, oysa sadece tanıştırılıyordum. Bir yanlışlık olmadığını anlatmaktı maksadım/ız.
Ya da Cemre’nin tavırlarında hiç hissetmediğim, ama varlıklı oldukları tüm evin halinde belli idi. Veyahut da şöyle benzetmeye çalışayım klâsik Türk filmlerindeki senaryolardaki gibi; “Zengin Kız, Fakir Oğlan!” görünümü…
Cevaplarım kısa ve özdü ve tavırlarından hissettiğim kadarıyla kapıya yönelmem en doğru hareket olacaktı;
“İzninizi alabilir miyim efendim?” dedim, inceliğimle.
Kapıya yönelişime kadar bekledi Cemre’nin babası ayağa kalkmadan, Cemre’nin şaşkın, durgun ve sessiz solunumunda. Sonra aklına bir şeyler gelmiş gibi yetişti o adam;
“Bak delikanlı! İyi, efendi, terbiyeli bir çocuksun, bu belli! Kızım sevmiş, gönlünü vermiş, her neyse, sen de onu sevmiş olabilirsin. Ama sana; ‘Bir daha görüşmemek kaydıyla güle güle!’ diyorum.”
Yaşamda değer verdiğim tek insanın babası olmasaydı, ona Mevlâna'nın şu dizelerini fısıldamak isterdim;
“Yüzde ısrar etme; ‘Doksan da olur!’
İnsan dediğinde; ‘Noksan da olur!’
Sakın büyüklenme; ‘Elde neler var?’
‘Bir ben varım deme; ‘Yoksan da olur!’
Hatasız dost arayan, dosttan da olur…”
Sanırım Mevlâna, son dizelerde benim varlığıma bakıp “Damattan da, kızından da olur!” demeyi bana bırakmış olmalı (idi)!
Bir de Kızılderili Atasözlerinden küçücük bir sözü de fısıldamak isterdim, anlayana, eğer anlarsa, anlayabilirse;
“Herkesi kendine eşit gör, her kim olursa olsun / Bir insanı küçümsemek akılsızlık…”
Çılgına dönmüş(1) gibiydi Cemre, babasının son sözlerinden sonra. Portmantoya uzandı, belki de bilincini yitirmiş(1) olarak montuna uzanırken;
“Beni de götür, annenle tanıştır!” dedi.
“Olmaz Cemre! Onlar ailen! Onlar doyurdu, büyüttü, okuttu seni bugünlere kadar. Ben sonra katıldım sana. Bu dünya sizin, hepinizin...
Ailen için senin mutluluğun önemli. Bu nedenle Emre olmasa da olur. Sende sadece sevgim kalsın, ben senin yerine de sevmeyi kısıtlamam kendime. Allahaısmarladık!”
Küskünleşti Cemre, elini bile uzatmaksızın sırtını döndü. Hissettiğim kadarıyla onun dışındaki aile, kapıyı dışarıdan kapatmamı bekliyordu, ben de dışarıdan kapattım kapıyı...
Cemre’yi bir daha göremedim okulda, yaşama küsmüş, küstürülmüş olsa gerekti, ya da bensizliğe mecbur edilmiş olması gücüne gitmiş olmalıydı (mı?)
“Beni öldür, ama sen ölme! Esirgeme beni senden!” diye mesaj çektim cep telefonuna, bir akşam yalnızlığımı tek başıma yaşamamın yükünü taşıyamazken.
“Bana dolu dolu bir ömür bahşet! Bir ömrü sen olmadan tüketeceksem; yaşamışım, yaşamamışım, ailemle birlikte olmuşum, önemi var mı?”
“O halde esirgeme seni benden!”
“Senin olacak mıyım?”
“Sen ölümüme ve ölünceye kadar benimsin. Ama Mevlâna’nın deyişiyle; ‘Gel(24)!’ ne olursa olsun gel bana, aile büyüklerin gibi beni sensizliğe, çaresizliğe bırakma!”
“Hemen sendeyim !”
“Hemen demek, ‘Yarın okuldayım!’ demek, değil mi?”
“Keşke yarın şimdi olsa?”
“Biz sabretmesini bilen iki derviş(2) değil miyiz?”
“Evet…”
“O halde beni rüyanda gör, hayal et! Hem dua da et; ‘Şükür!’ diyerek!”
“Edeceğim, hem yarının sabahının ilk aydınlığına kadar!”
“O halde Allah rahatlık versin, dünyamın aydınlığı bir tanem!”
İlk kez dudaklarımdan dökülen sözlerdi bunlar.
“Sana da…”
Bitmesin isteğindeydim, ama onun cep telefonundan odasından, benim cep telefonumdan odamdan yankılanan “Dit! Dit!” seslerinin sadece reklâmlar için oluştuğunu söylememiz, anlatmaya çalışmamız herhalde yalanların en katmerlisi en daniskası olacaktı.
Annem bana sormadı, ben de söylemedim. Peki ya, Cemre? Kabahat miydi ki yaşadığımız, özrümüz olsun?
Annem değişikliğimi sorgulamak için başucumdaydı, saçlarımın arasından geçirdiği parmaklarıyla başımı okşayarak;
“Anlat!” dedi sakince.
Bu beklediğim dökülme ve içimdekilerin boşaltılması demekti. Bunun yerini de, zamanını da, muhtaç oluşumu da annem dışında kim bilebilirdi ki? Babama karşı haksızlık gibi görmüyorum davranışımı, eğer babam yaşasaydı gene de elini uzatan, benimle ilgilenen annem olurdu, asla başkası değil!
Döküldüm, anlattım; güvercinden başlayıp benim tek güvercinim Cemre’ye kadar yaşadıklarımı kare-kare, gözyaşlarımın farkında olmaksızın.
“Aşk insanı ağlatır, dert söyletir, demişler. Hissettiğim kadarıyla karşısı ataerkil(2) ve varlıklarının çok olması dolaysıyla şımarık, ya da ne oldum delisi(5). Söyleyeceğim tek şey; ‘Uçurtmanın rüzgâr sayesinde değil, rüzgâra karşı durduğu için uçmasıdır!(25)’ Demek istediğim bu sözü özünde, anla!..
Ve razı et, onu bana getir. ‘Bir oğlum vardı, bir de kızım oldu!’ diyeyim, gönül rahatlığıyla!”
Başımdan ayrıldığında kendi kendine söyleniyordu, duyulmasını istemez gibi;
“Vah garibim! Vah cennetlik kuzum! Dünyamın bir tanesi oğlumun aklını başından alan gönlü güzel kız!”
Daha görmemişti ki Cemre’yi; anlatışımla, tarif edişimle belki, vasıflarını nasıl arka arkaya sıraladığını anlayamamıştım.
Anlatmakla rahatlamış mıydım, peki? Ne gezer? Ya da nerde o bolluk? Gönlüm de bedenim de yorgundu, hem alışkın olmadığım bir şekilde, sevip de sevdiği ile birlikte olmamak bir hamalın bile taşıyamayacağı bir yük yüklüyor olsa gerekti uykusuzluğumda bana.
Cennetin ayaklarının altında olduğuna inandığım annem, neredeyse apartmanın tüm dairelerindeki kadınlarla ahretlik(2) idi ve hiç kimsenin girdisine-çıktısına, varına-yoğuna, şununa-bununa karışmazdı.
Sadece cenaze, mevlit, kandil, yardım dileklerine koşar, Cuma gecelerine özel olarak itina ederdi(1), tarikat, “Hu!” demeyi(1) falan bilmezdi.
Ve bu gece de başımdan çekildikten sonra ibadetine, dualarına başlamıştı.
Kendisine yöneldiğimi hissettiğinde ellerini yüzüne sürdükten sonra;
“Tanrı af dileyeni, affetmeyi sever(26), ‘İsteyin vereyim(27)!’ der, hadi sen de abdest, hatta duş al ve dile oğlum!” dedi.
Diledim Tanrımdan, uykusuz geçen gecemin sabahında erkenden okulun kapısında olmayı yeğledim(1).
Yaşamımın tek ışığı benden önce okulun kapısının içinde, girişteydi. Bir kot pantolon, bir kazak, bir deri-bir kemik, gözleri çökmüş, perişan ve titreyişiyle...
O cıvıl cıvıl(5) Pollyanna(28) gibi neşeli olan kız gitmiş, küskün, hüzün dolu bir kız dikilmişti karşıma.
Montumu giydirip acilen çevirdiğim bir taksi ile eve yöneldim.
Akşam pandomima(2) ötesinde hır-gür(5) denecek gürültü kopmuş, anne ve oğulun sessizliğinde, babasının sırtı dönük seslenişinde;
“Ne buldun elin zibidi(2) çulsuz oğlanında, bilmem ki? Zamanı geldiğinde, benim istediğim biriyle evlenmezsen, sana zırnık(2) koklatmam mirasımdan, evlâtlıktan da reddederim!” demiş.
Sabahı dar-kıt(5) etmiş Cemre, ufacık bir market poşetine bir-iki iç çamaşırı koymuş sadece, cep telefonunu, ziynetlerini, bir otobüs parası dışında tüm parasını masanın üstünde bırakıp, sadece nüfus kâğıdını alıp, iki satır not bırakmış;
“Dünya sizin olsun, ben dünyama yöneliyorum!” sözleri ile.
Kapıya yöneldiğinde babası yetişmiş arkasından;
“Eğer o kapıyı dışarıdan kapatırsan bir daha giremezsin bu evden içeri…” demiş.
Cemre dışarıdan kapatmış kapıyı, üstünde tarif etmeye çalıştığım, yasakları savacak giysi ve poşetiyle. Bunları, belki de hatırlayamadıklarımı anlattı, belki de katkısını önemsemediği unuttuklarını da…
Annem mutluydu, kendi kendine söylediklerini tekrarlarken ona sarılıp, onu iki tarafına doğru sallarken.
“Vah yavrum! Vah kuzum! Canım! Bir tanem!” gibi sözlerle elindeki poşeti aldı;
“Üşüyorsun, banyo hazır, gir çabuk! Isın iyice! Orda çamaşır da havlu da var, gençliğimden, çeyizimden sakladığım. Sana nasipmiş(2), çekinme. Sonra gel, tarhana çorbam var, iç, yat, dinlen!..
Ve eğer dilersen Cuma vakti beraberce dua ederiz. Bu ev senin, sizin yuvanız artık, sen ne dilersen Emre hepsini yapar, senin için…”
Uzanmıştım, gönül huzuru ile gibi, uyur-uyanık arası. Bir lokma, bir hırka örneği bir derviş gibi yaşama mahkûm etmiş oluyordum, bugünlere kadar bolluklar içinde ulaşmış bir genç kızı. Aşk nelere kadirdi, yetinmek(1) gereğini hissettiriyordu, yetinecektik…
Öylesine güzel uyuyordu ki annemin telkini ile ben Cuma namazına gitmek üzereyken. Telefonum çaldı, adres Cemre'ydi, ama Cemre yanımdaydı, uyuyordu ve ben geri zekâlı değildim;
“Buyurun?” dedim sorarcasına.
“Emre Bey?”
Bir kadın sesiydi kulaklarıma ulaşan, duygusuz, aşağılar gibi sorgulayan.
“Affedersiniz efendim! Annem daha Cemre’yi ilk kez görmesine rağmen; ‘Yavrum, kuzum!’ diye kucakladı, siz bana içtenliği olmayan bir şekilde ‘Bey!’ diyorsunuz. Her şeye rağmen sevdiğim insanın annesisiniz, buyurun efendim!”
“Cemre'yle görüşmem gerek! Babasının onu affedeceğini söyleyeceğim, eğer gerçek anlamda geri dönüp, özür dilerse…”
“Yani onunla görüşmek için mecbur ediyorsunuz beni? Hayır efendim, Cemre kahvaltısını ve banyosunu yaptı ve şimdi uyuyor, dinleniyor, uyandıramam onu, ancak…”
“Yoksa?”
“Ne demek yoksa? Kızınıza güveniniz, sevginiz bu kadar mı? Nasıl bu kadar fesat(2) ve aykırı düşünceler içinde olabilirsiniz ki? O tertemiz bir kız, doğduğu günkü gibi temiz, ama doğduğu günkü gibi şefkat(2) ve sevgiye muhtaç, sadece ellerinden tutulmasını bekleyen, isteyen. Önce Allah, sonra annem şahittir ki, onu nikâhıma alıncaya kadar o, sizin bir an için bile içinizden geçirdiğiniz biri olmayacak…”
“Peki!”
“Söyleyeceğiniz bu kadar mı? İsterseniz birbirimizi kırıp üzmeyelim. Ben şimdi Cuma Namazına gidiyorum. Telefonumu Cemre’nin başucuna bırakacağım, aradığınıza dair bir notla. Artık o mu sizi arar, siz mi onu arasınız, o size kalmış efendim!”
Telefonu karşısı açmıştı, yapacağımın yanlışlık olduğu bilincinde olmama rağmen, telefonu kapattım.
Anneme emanet ettim Cemre’yi, başucundaki sehpaya telefonu koyup, "Annen telefon etti!” diye ufacık bir not bırakarak. Onun derin olduğunu sandığım uykusunun arasında bölük-pörçük(5) de olsa, sessizliğimin dikkatli olduğunu sansam da sözlerimin bir kısmına ulaştığını bilmem mümkün değildi.
Namazdan eve döndüğümde, ayak seslerimi hissedip kapıyı açan annem kucakladı beni ve;
“Yetiş ve kucakla, teselli et onu!” dedi.
Yatağına bağdaş kurarak tünemişti güvercinim sessiz, gözleri morarmış olarak kapalı ve sağır...
Farkında değildi nefesimin, yanına sokuluşumun. Aklıma ailesinin duygu sömürüsü(5) yaptığı dışında bir şey gelmedi. Sessizliğinde anlatmaya bile mecali(2) yok gibiydi, hıçkırırken.
Sarıldım, içtenlikle kucakladım ve ilk kez öptüm gözlerinden, gözlerden öpmenin ayrılık getirdiği hurafesine(2) inanmaksızın. Sesini çıkarmadı, iç çekişini göğsünün inip kalkması destekler gibiydi. Doluydu, belki boşalmak da arzusuydu, ikilem(2) içinde, dilini yutmuş gibi sessizdi.
Bağdaş kurduğu ayaklarını çözdüm, uzandık beraberce, üstüne pikeyi çektim, ben üstümle-başımla yanındaydım pike üstünden ve kolumu başının arkasına yasladım;
“Dinlen güvercinim, yaşamımın ilk ve son noktası. Koynumdasın, ben ölünceye kadar himayemdesin(2), her ne zaman, her ne olursa…”
Dili çözülür(1) gibi, belki de gönül yorgunluğunun etkisi ile zorlanarak, ama gayretle;
“Sensiz yaşayamam!”
“Ben de...
Ama şimdi nefeslerimizi üleşelim ve dinlen!”
Annem geldi başucumuza, belki bizi o halde görmenin mutluluğunu yaşamak ister gibi. “Sus!” işareti yaptım. Yataktan salona geçtiğimizde;
“Analık hakkımı helâl etmem, demiş annesi. Babalık hakkım, miras falan diye zırvalamış babası, ağabeyinin ne dediğini ise anlamamış. Sen gittiğinden beri duruşu böyleydi, anlattıklarından sonra bir kelime daha eklemeksizin…”
”Bana neden haber vermedin anne?”
“Derslerde telefonunun kapalı olduğunu söylemiştin, namaza gittiğinde de telefonu evde bırakırsın, camidekiler rahatsız olmasın, diye. Unuttun mu yoksa birden?”
Bir sokak satıcısının hoparlöründen evimize taşan “Cemre düştü...(29)” şarkısından etkilenmemem mümkün değildi. Hani bazen garip duyguların etkisi altında kalır ya insan, tüm varlığımı öylesine bir duygu esaret altına almak ister gibiydi. Telâşla Cemre'ye yöneldim.
Nefes yoktu odada. Cemre’nin kahra dayanamamıştı yüreği, toprağa düşme arzusu duymuş olsa gerekti(30). Cennetlikti, sevgisi onu cennete ulaştıracaktı mutlaka. Kösnüldüm(1), çaresizlikten yaşama arzumu yitirmiş olarak.
İlk ve son olarak alnından öptüm Cemre’mi, bedeninin henüz soğumaya alışamamış olmasına aldırmaksızın.
Anneme bile haber vermedim, haykırışla, nutkum tutulmuştu(1), serseri gibi, donuk, bilinçsiz...
Telefonum çalmaya başladı; “Cemre” görünüşüyle, açmadım. Havaya, havaya çaldı, sessiz konuma alıncaya kadar, “Cemre’m rahatsız olmasın!” diye diledim sanki.
Cemre toprağa, sessizliği havaya düşmüştü. Ben Cemre’ydim ve yerim belliydi su olarak.
Anneme hissettirmeden rahmetli babamdan hatıra kalan tabancayı sakladım belime, denize ulaşıp suya düşmek için her ne kadar cemreler hava, su, toprak olarak sıralanmışsa da sırasına bakmaksızın.
Cebimde Nüfus Kâğıdım dâhil ne var, ne yoksa hepsini çalışma masamın çekmecesine bıraktım.
Kapıya yönelip de dışarıya çıkmak üzereyken annem;
“Nereye oğlum?” diye sordu, sessizliğimden bir şey anlamamış gibi.
Sustum sadece, oysa saygımı yitirmiş olaydım;
“Cehenneme” demek isterdim, Cemre'den bir kez daha ayrılacak olmanın hüznüyle...
YAZANIN NOTLARI:
(*) Cemre; İkisi şubat ayında ve biri mart ayı başlarında olmak üzere, birer hafta arayla önce havada, sonra suda ve daha sonra toprakta oluştuğu sanılan sıcaklık yükselişi.
Yanmış kömür parçası, kor, çakıl taşı. Hacıların Mina denilen yerde şeytana attıkları taş parçaları.
Emre; Âşık. Dost. Büyük erkek kardeş.
Nihal; Fidan, taze sürgün. İnce ve düzgün vücutlu sevgili.
(1) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir
Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
Aklını Başından Almak; Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Azarlamak; Birine, bir davranışından, kusurundan dolayı, sert sözler söylemek.
Belâsını Bulmak; Kendi yol açtığı tehlikeli bir durumun içine düşmek, hak ettiği cezayı görmek.
Bilincini Yitirmek; Mantıksızlık yaşamak. Doğru düşünme, isabetli karar verme yeteneğini kaybetmek. Deli gibi olmak, deliye dönmek, delirmek.
Çılgına Dönmüş Gibi Olmak; Çok öfkelenmek ya da çok sevinmek ruh hali yaşamak durumunda olmak.
Dili Çözülmek; Dili açılmak. Bildiklerini saklayan bir kişinin bildiklerini söylemeye başlaması. Susan birinin konuşmaya başlaması.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Hafızlamak; Çok çalışmak, ezberlemek. Bir şeyleri akılda tutmak. Nasıl ki; “İneklemek, hatim etmek, mölemek” gibi kelimeler ders çalışmak anlamında kullanılıyorsa, hafızlamanın da ayrıca öyle bir anlamı vardır.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görmek, almak.
Hatmetmek, Hatim Etmek (Hatim İndirmek, Hatimlemek); (Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek). Asıl anlamı; Kur’an’ı “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek [hatta hafızlamanın (Hafızlamak), ineklemenin (İneklemek) benzeri gibi] ders çalışmak anlamında da kullanılmaktadır.
Hu Demek (Çekmek); “Hu!” ayinlerinde, bir bakıma ibadetmiş gibi devamlı surette “Hu!” demek.
İpin Ucunu Kaçırmak; Bir yeri yönetmede, işte veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hâkim olmamak, çıkmaza girmek. İşi düzgün bir biçimde, yolu-yordamıyla, gereğince yürütme imkânlarını yitirip artık duruma egemen olamamak.
İşkilli Olmak; Tedirgin, kuşkulu, kuruntulu, vesveseli olmak.
İtina Etmek; Özen, ihtimam göstermek, ayrıcalık tanımak
Kanına Girmek; (Öyküde ki anlamı; Aldatma, işini gördürme, yaptırma amaçlı olarak kandırmak). Birini öldürmek, öldürtmek. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek. Br kızı iğfal etmek, ırzına geçmek.
Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, pısmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye, sesi çıkmayacakmış gibi boğulurcasına kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.
Kulak Kesilmek; İyice anlamak amacıyla hiçbir eksiklik bırakmaksızın dinlemek, işitip zihnine not almak.
Kur Yapmak; Karşı cinsten birine ilgi göstererek onun hoşuna gitmeye, gönlünü çelmeye çalışmak, bir kimsenin duygularını okşayacak biçimde davranarak onu elde etmeye çalışmak.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Şakulü Kaymak; Tertibini, düzenini, yaşam şeklini yitirmek, çığırından çıkmak, akli dengesinde istenmeyen geçicilikler yaşamak.
Taciz Etmek; Tedirgin etmek, rahatsız etmek. Huzursuz kılmak. Sıkıntı vermek. Canını sıkmak.
Telâfi Etmek; Ziyan olan, yok yere elden çıkan bir şeyin yerini onun değerinde bir şeyle doldurmak, zararı karşılamak. Yanlış ya da eksik olan bir şeyi düzeltmek, yerine geçirmek. Kötü bir etkiyi veya sonucu başka bir etki ile karşılamak, yerini doldurmak, yok etmek.
Tiril Tiril Titremek; Titreyerek üşüyor olmak.
Volta Atmak; Bir aşağı-bir yukarı gezinmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde)
Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.
Yetinmek; Bir şeyi kendisi için yeter bulup daha çoğunu istememek, elinde bulunanları yeterli görmek.
(2) Acul; Aceleci. Acele eden. Pimpirikli.
Ahretlik (ya da Ahret Kardeşi); Birbirine kardeş gözüyle bakacaklarına ve ahrette birbirlerine şahadet edeceklerine söz vermiş iki kadından her biri, aralarında sözleşmiş karı-koca.
Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.
Biteviye; Yeknesak, tekdüze, değişmeksizin, monoton, hep öyle, aynı biçimde, sıklıkta sürüp gidecek. Sürekli.
Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç.
Desibel (dB); Ses şiddetini gösteren birimin onda biri.
Endaze; Ölçü. Eskiden kullanılan 65 cm. boyundaki uzunluk ölçüsü.
Fesat; Ara bozuculuk, karıştırıcılık, karışıklık, kargaşalık çıkarma. Hile. Herhangi bir konuda iyimser olmayan, kötü yorumlayan, karıştırıcı, arabozucu kimse.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gerzek; Geri zekâlının (zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.
Görücülük; Evlenmesi söz konusu olan kızın görücü gibi belirlenen kişiye kaza ile, tesadüfen, bir vesile görünmesi.
Gudubet; Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, sevimsiz, huysuz ve nursuz insan. (Böylesine menfilik dolu aklımda kalan sözlerden birkaçı da şöyle; mendebur, ucube, çaçaron…)
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Himaye; Koruma, gözetme, esirgeme, elinden tutma, gözetme, kayırma.
Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda, aceleciliğinde olma.
Kepaze; Çok kötü nitelikli, gülünç, değersiz. Okçu olmak isteyenlerin kaslarını güçlendirmek için boş yay çekmelerine verilen ad. (Kepaze olmak; “bir işe yaramayan” anlamında Türkçemize yerleşmiş olsa gerek!)
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz. Küçük çocuk.
Mecal; Can, dinçlik, derman, kuvvet, takat, canlılık, güç.
Nadiren; Seyrek olarak, ara sıra, pek az, seyrek. Binde bir.
Nasip; Birinin payına, hissesine düşen, elde edebildiği, sahiplendiği şey. Kısmet, talih, baht, günlük kazanç.
Pandomima; Pandomim, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu (sözsüz oyun) demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir. Söz ironi olarak kavga, gürültü, patırtı, şamata, ağız bozularak, küfür edilmeden yanlış sözler söylenmesidir. Ki öyküde davranış bozukluğunun ifadesi olarak özellikle belirtilmiştir.
Patavatsız; Sözlerinin nereye varacağını düşünmeden saygısızca konuşan. Davranışlarına, hareketlerine dikkat etmeyen.
Swarovski; Bir avize taşını imal eden kişinin adı olup, kristal taşlara özel kesim teknikleri uygulayarak pürüzsüz bir pırlanta görünümü veren, kristal gibi olan taşlara verilen ad. Doğal olarak pırlanta değildir.
Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.
Şirretlik; Kavga çıkarmaktan hoşlanma, geçimsizlik, huysuzluk, yaygaracılık, edepsizlik, kavgacılık.
Ukde; İçine dert olmak, bir konunun kapalı kalmasından dolayı duyulan acı. Düğüm, yumru.
Zırnık; Doğal olarak kimyasal bir madde olmakla birlikte herhangi bir şeyin en küçük, en önemsiz ve işe yaramaz parçası. Arsenik.
Züğürt; Parasız, yoksul, meteliksiz (Züğürt Tesellisi; Elde ettiği önemsiz bir şeyin, elde edemediği önemli bir şeyi aratmadığını söyleyerek kendini avutma. Kötü sonuçlanmış, ya da sonuçlanması muhtemel işte, çok önemsiz iyi bir yan bularak sevinme).
(3) Azat buzat (mezat), beni cennet kapısına uzat (Beni cennet kapısında gözet, Beni iki cihanda gözet!); Tuttuğu niyetin yerine gelmesini dileyenlerin herhangi bir şeyi azat etiklerinde kullandıkları söz dizisi.
(4) Barışa uzanan el havada kalmamalı, sıkılmazsa sıkılır. ALINTI
(5) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Bölük Pörçük; Bütünlüğü olmayan, sağlanamamış, parça parça. Bütünlüğü sağlanamamış durumda. Bütünlüğü olmayan.
Canı Cehenneme; Ne kadar kötü duruma düşerse düşsün, beni ilgilendirmiyor şeklinde bir deyiş.
Cıvıl Cıvıl; Yerinde duramayan, neşe saçan, canlı, neşeli, şen, şakrak. Kuşlar için kendine özgü sesler çıkararak cıvıltıyla ötüşmek.
Dar-Kıt; Yöresel olarak; Zar zor. Ancak. Sabırsızlıkla, her şeye boş vererek, umursamaksızın.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Hayır (Hayr) ve Şer; İyilik ve kötülük.
Hır Gür; Kavga, geçimsizlik ya da tartışma. Kavga veya tartışmanın yapılması olasılığı.
Hüsnü Kuruntu (Hüsn-ü Kuruntu); Zararsız kuruntu, güzel kuruntu anlamlarını içermekte. İhtimali bulunmadığı halde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, kendini buna inandırma. Herhangi bir durumu kendince, bencilce iyiye yorumlamak denilebilir. (Süslü Kuruntu; Avam dilindi söyleniş biçimi.)
Medeni Cesaret; Girişken olmak, haksızlıkların karşısında dik durmak.
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Sabahın Behrinde; Sabahın uzunca bir zaman öncesinde, erken bir vaktinde, zamanın henüz ilerlememiş bir anında.
Sittin Sene; Mübalağalı olarak uzun bir sene, sonsuza kadar, mütemadiyen anlamındadır, ancak asıl anlamı; “60 sene” demektir.
Usul, Edep, Erkan Bilmek; Bir işin gerektirdiği şekilde Adab-ı Muaşeret kurallarını, yolunu yordamını bilmeyi anlatan söz dizisi.
(6) Gök görmediğin oğlu olmuş; Sözün aslı; Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi.
(7) Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.
(8) Küçük Dağları Ben Yarattım; Çok böbürlenmek, kibirlenmek, üstünlük taslamak, kendini olağanın üstünde var saymak.
(9) Kayıtsızca yaşanan onca şeye tesadüf denemez... Yarına plânlanan hayallerin gerçekleşebilirliğinin tesadüfü baki değildir... Hiçbir şey tesadüf değildir, aksine her şeyin nedeni bellidir… Filiz KARACA (TESADÜF ÜZERİNE)
(10) Zaman, sessiz bir testeredir! Emmanuel KANT
(11) Eğer birileri seni geleceğinde görmüyorsa onları geçmişte bırakmanın vakti gelmiş demektir! Elif ŞAFAK
(12) Söyle naz mı bu kaş çatış, benden uzaklara kaçış, sensiz hayatım olur kış… Canımın ta içisin sen Beste ve Güftesi; Yusuf NALKESEN’e ait Kürdîlihicazkâr Makamında Türk Sanat Müziği eseri.
(13) Selâm Tanrı Kelâmıdır (Selâm Allah kelâmıdır); Önce selâm verilir, sonra konuşmaya başlanır, anlamındadır.
(14) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr / ve bir su gibi aksın / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir.
(15) Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA
Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!”
Sevgi ile nefret arasının çok ince bir çizgiyle ayrıldığı… Hatice Mine BAHADIR’ın bir şiirinin ilk dizeleridir. “Tutku ile aşk arasında, / kalın bir çizgi vardır…” dedikten sonra son satırlarda isyan edercesine bu çizginin sevgi ile nefreti nankörce ayırdığını söyler
Tutkulu bir aşk, güçlü bir nefretin ikiz kardeşidir. Conan DOYLE
Ümitsiz bir aşkın panzehri ise nefrettir. Peyami SAFA
The thin line between love and hale (Aşkla nefret arasındaki aralık o kadar incedir). Iron MADEN
(16) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde” diye başlayan dizeler vardır.
(17) Neylersin ölüm herkesin başında, / Uyudun, uyanmadın olacak / Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında? / Bir namazlık saltanatın olacak / Taht misali o musalla taşında… Cahit Sıtkı TARANCI, “35. YAŞ ŞİİRİ”
(18) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.
Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler” Aslı GÜNGÖR
Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(19) Arayan Mevlâ’sını da belâsını da bulur; Kişi hayatını doğruluk ve dürüstlükle devam ettirirse güzelliklerle, sahtekârlık ve yalancılıkla sürdürmeye çalışırsa belâlarla karşılaşır.
(20) Ağzından (Ağzındaki) Baklayı Kaçırmak (ya da Çıkarmak, Dilinde Bakla Islanmamak); Türkçede bakla ile alâkalı iki deyim var: Her ikisi de kurutulmuş baklanın zor ıslanması ve zor yumuşamasıyla ilgilidir
Kurutulmuş bakla, ağza alındığında ıslanıp yumuşaması uzun bir süreyi gerektirir. İçinden geçtiği halde, yer ve zaman uygun olmadığı için nezaket veya doğal kurallar gereği söylenemeyen veya söylenmek istenmeyen şeylerin zaman ve yer uygun olduğunda ifşa edilmesi denilmek istenmiştir. Diğer anlamı ise, ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
(21) Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. Neşet ERTAŞ
(22) Cihar Atıp, Şeş Oynamak; Hile yapmak. Üçkâğıtçılık yapıldığının belirtisi olabilir mi? Yani olanla, olması gereken yerine uygulamanın kişinin lehine olan davranışı biçiminde yorumlanabilir belki.
(23) Eli elime değdi de, hem ben yandım, hem kendi. Hatay yöresine ait türkü.
(24) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.
(25) Uçurtmalar, rüzgâr gücü ile değil; o güce karşı koydukları için yükselir… Winston CHURCHILL
Uçurtmalar rüzgâra karşı uçar. Soner YALÇIN
(26) Kur’an’da affedilmek üzerine ayetler oldukça fazladır. Ancak öyküdeki annenin Emre'ye söylemek istediği, Bakara Suresinin 199. Ayeti olup mealen; “Allah’tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir!” anlamındadır.
(27) Dua edin, İsteyin veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir. Kur’an Mümin Suresi 60. Ayette ise; “Bana dua edin, isteyin benden, duanıza cevap vereyim!” denmekte. Ayrıca Hacı Bayram VELİ’nin “Bir bölüm insan dünya malını ister, bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister, bunlar korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrıyı ister. Tanrı; “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım!” der...” sözünü unutmamak gerek diye düşünürüm.
(28) Pollyanna; Yaşam koşulları ne kadar acımasız olursa olsun, her şeye rağmen iyimserliğini yitirmeyen bir kız çocuğunun çevresini de etkileyen bir kız çocuğunun öyküsü. Eleanor Hodgman PORTER’ın dilimize yerleştirdiği “Pollyannacılık” kavramının sahibidir Pollyanna. Dünyaya oldukça pozitif ve mutlu bakan, kötülerin cezalandırılacağına, iyilerin ödüllendirileceğine dile getiren “Güzel gören, güzel düşünür, Güzel bakmak sevaptır!” felsefelerinin kâşifi, mucididir Pollyanna.
(29) Yıllar var bir geceydi... diye başlayan “Cemre düştü” şeklindeki Türk Sanat Müziği eserinin Bestesi; Özcan KORKUT’'a aittir.
(30) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” “Küllü nefsin zâlikâtül mevt” olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”
Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 145. Ayet; “Allah’ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölüm yoktur. O; süresi belirtilmiş bir yazıdır
(31) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?
Kur’an, Maide Suresi,32. Ayet; “Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.”
Kur’an, Yunus Suresi, 49. Ayet; “De ki; Ben kendime dahi Allah’ın dilediğinden başka ne bir yarar sağlama, ne bir zarar verme gücüne sahibim. Her ümmetin bir süresi (eceli) vardır. Süreleri (ecelleri) gelince artık, ne bir saat öne alınırlar, ne de geriye bırakılırlar.”