Sezen Aksu’nun “Sen bizim mahalleye geldin geleli…” diye başlayan “Seni yerler!” şeklinde ünlenen bir delikanlı için eserini şekillendirdiği şarkısı geçti dilimin ucundan. Çünkü taş çatlasa bir ay içinde tüm mahallenin muhtarı…

Daha doğrusu hükümdarı, kraliçesi olmuştu genç kız, sanatkârın tasavvurunun tersine…

Ben dâhil tüm gençler, hatta kendini genç hissedenler bile yanında olmak için can atıyorduk gibime geliyordu. Benim diğerlerinden farkım peşinden gitmeksizin, uzaktan, penceremin tül perdesi ardından onu sadece görmem değil, hissetmemdi de aynı zamanda.

İnanıyorum ki öğretmen olan babasının bu şehre atanmasından önceki şehirde de çok can yakmış olmalıydı, belki yüzlerce, şimdiki gibi üç-beş günde değil en fazla bir ay içinde 20-30 kişi onun umurunda bile değil gibiydi.

Gönlünün sultanını mı arıyordu, kendisini içtenlikle seven, ya da sevecek birini mi? Bilmem ne kadar mümkündü ki?

Bildiğim, ya da bilmek istediğim (kendime bile ihanet(1) sayılacak olsa da), hatta tüm bencilliğime karşın benim, onun hükmedeceği biri olmayacağımdı. O hükümdar, kraliçe olsa da, ben halktan biri olarak karşısında eğilmeyecek, ezilmeyecektim ayakları altında….

Gene de eskilerin “Mülâhazat Hanesi(2)” dediği “kapıyı açık bıraksam mı acaba?” diye de düşünmedim değil. Çünkü sapıtmaksızın kendime karşı dürüst davranıp itiraf etmeliyim ki etkilenmiştim ondan.

Bir bakıma; “Uzaktan sevmek(3)” değil, “uzaktan etkilenmek” diye bir ad koyabilirdim ona karşı gözlemime, saklanmaksızın, saklamaksızın duygularıma. Nasıl bir mazeretti ki bu sığınmaya çalıştığım?

İnsanın kendi kendine konuşması, faraziyeler(1) üretmesi ne kadar doğru olabilirdi ki? Bunun kısaca izahı; üç-beş adım ötesini görerek; ulaşamadığı ciğere mundar(4) diyen kedi, uzanmayacağı üzüme koruk diyen tilki olmak(4) olabilir miydi?

Yatılı üniversite öğrencisiydim, ailemin yaşadığı şehirden uzak, bazı-bazen hafta sonlarında evimi ziyarete giderdim, harçlığım bittiğinde ve özellikle aybaşlarında! Ağaların olduğu gibi, babaların da elleri tutulmazdı, annemin kenardan-köşeden, kirli çıkını(1) dışına taşan takviyelerinden bahsetmemem abes.

Bir de şöyle ağabeyim, ablam, hiç olmazsa bir kardeşim olsaydı! Ne bakımdan mı? Her bakımdan! Harçlık düşüncesi olmaksızın duyarlılık, dertleşme, sohbet, danışma, akla neler gelirse, “Her bir şey” anlamında.

Annem, onun mahalleye gelişinden sonra, her hafta sonu evimize gelmekte oluşumdan bir şeyler çıkartmaya çalışıyordu, nedenini bilmeksizin, ama öğrenme hevesiyle;

“Bir derdin mi var, yoksa zamanı gelmeden arkadaşın mı oldu?”

Ana yüreği, hissetse de, haklı olsa da nasıl söylerdim ki;

“Mahalleye bir kız geldi, herkes peşinde, bense onun yüzünden kendi başına ızdırap çeken(5) biriyim!” diye. O kadar kalabalığın içinde sevgi üstüne halka yağsa gökten, herhalde biri bile geçmezdi başımdan(6), çapları her ne olursa olsun!

Acaba annem, perde arkasından gizli gözlemelerimi, gözlemlerimi fark etmiş olabilir miydi?

Her ne olursa olsun, o beni bilmemeli, ama ben, ben başıma olsam da, ilerimde umut olmayacak olsa da onu bilmeliydim, ne olacağımı neler olacağını, olabileceğini bilmeksizin. Gerçeklerin yadsınması mümkün değil, o ilk ve tek görüşümde iliklerime kadar işlemiş(5), daha sonrakilerde beynim, yüreğim, gönlüm dâhil tüm cismimin sahibi olmuştu, habersiz.

Dediğim gibi ben ona her anımda ulaşmalıydım, onun bana ulaşması, bilmesi imkânsız olmalıydı, ama nasıl?

Tanrı bir kuluna; “Yürü ya kulum!(7) demişse, kulunun da ona uyması gerekli idi ve Tanrı yardımını esirgememişti benden, yürümem için.

Şöyle ki; ona âşık, bana fikir danışmaya gelen komşumuzun liseyi henüz bitirememiş oğlu isminin özelliklerine hiç de sahip olmayan, belki de olamayan Cesur;

“Senin ağzın güzel lâf yapar(5) abi!” deyip güzel aşk cümleleriyle süslü bir mesaj hazırlamamı istemişti benden.

“Git işine be arkadaşım, el elin kayıp eşeğini ıslık çığırarak arar(8), benim yapacağım bir şey yok, buluşların kendine ait olmalı. Bir şeyler kazanmak istiyorsan, kendin üretmelisin, diğerlerinden farklı olarak tabii!”

“Elimden gelmiyor!”

“Bol bol oku, okuduklarına göre çalıntı yapmaksızın üret! Sanırım bu ilgilendiğinin hoşuna gidecektir, eğer diğerlerinden birileri böyle bir çaba göstermemişse…”

“Mail attım, cevap yok, msn’yi açmıyor, cep telefonunda numaramı görüp hatırladığını, ilgilenmediğini sanıyorum, açmadığı zamanlar dışında, hemen kapatıyor da. Bir kez blog sayfasındaki şiir ve öykülerini beğendiğimi söyledim!”

“Böyle bana söylediğin gibi beğenmek şeklinde mi?”

“Eee! Tabii! ‘Beğendim!’ dedim.”

“Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer derler. Oysa bir genç kızın kalbine giden yol; basitlikleri hazmetmez, kabullenemez. Bir, hatta birkaç şiirini alsaydın eline, ya da bir öyküsünün kahramanının adıyla ve devam etseydin; ‘Benim aklıma gelmezdi, ne güzel bir buluş o öyle, şu öykündeki Ahmet’in, Mehmet’in her neyse öleceğini ben hiç tahmin edememiştim, düşünemezdim de, şu şiirinizdeki şu sözleri keşke ben size söyleyebilecek maharette olsaydım’ der gibi…”

“Söylediklerine göre benim için deveye hendek atlatmak(9), daha kolay olacak gibime geliyor. Deveyi güdemeyeceğime, bu diyardan gidemeyeceğime(9) göre, en iyisi bu sevdadan vazgeçmem(9) olacak!”

“Karar senin…”

“O zaman al Olcay’ın tüm adreslerini, sana bırakıyorum, hayrına birilerine verirsin belki. Çünkü senin bu taraklarda bezin olmadığını(5) biliyorum. Bakarsın; ‘Yangın anında camı kırınız!’ tedbirinde bir istekliye ulaştırırsın. Kalbime taş bağlamıyorum(5), ama haddimi biliyorum, Mevlâna gibi(10). Üstelik bu halimle, bu yaşımda, bu yoksulluğumla benden ne köy, ne de kasaba olmayacağını da…”

Bir servet bağışlamıştı bana komşu oğlu Cesur, belki de bilmeksizin, farkında olmaksızın onun adını, adaşım olduğunu bilmem dışında. Tek sakıncam; yokluk içinde, dar bir bütçeyle, burs almadan beni okutmaya çalışan ailemin şu anda cep telefonu ve bilgisayar edinmeme imkân tanımamış olmalarıydı.

Bunda belki üniversitede bilgisayarlardan yararlanmamın etkisi vardı. Çok zaman hafta sonlarında evime gidiyordum, gidemeyecek olursam kontörlü telefonlarla ihtiyaçlarımı görebilmem neyime yetmesindi ki? Ama o mahalleye geldikten sonra her hafta ailemi ziyaret ettiğimi, kontörlü telefonlara bile ihtiyacım olmadığını, söylemiştim, değil mi?

Acaba? Elimde telefon numarası, mail, msn ve facebook adresleri vardı, şansımı denesem miydi ki?

İnternet kafeye gittim, blog sayfasından birkaç öykü, birkaç şiir okudum, beni ona taşıyacağına inandığım. Gerçekten tümü, onun hal ve tavrı ile ona yakıştırmayı aklımdan geçiremeyeceğim güzel şeylerdi. Mail olarak takdir etmeyi sona bıraktım, msn olarak; “Merhaba…” yazdım, umutsuzca. Çünkü beni bilmeksizin, bana ayıracak bir vakti olacağını sanmıyordum.

İnanamayacağım bir şey, anında cevaplandı selâmımı soru ve ünlem işareti ile;

“Merhaba?!”

“Bir hayranınız efendim!”

“Buyurun hayranım efendim!”

“Bir vesile ile blog adresinize girdim ve pişman olmadım.”

“Bu ne demek, anlamadım!”

“Dürüstlüğünüze inanıyorum ve iki sual sormama izin vermenizi diliyorum…”

“Daha merhaba der demez, bu ne cüret(1)? Hem adınız ne sizin, kimsiniz?”

“Hayranınız, dedim ya. Kabul ettiniz, ben herhangi biriyim. ‘Senin Adın Kim? (11)’ ve ‘Tüneldeki Işık(11)’ öykülerinizi okudum. Çok güzel derlemeler ve beklenmeyen sonuçlar bence. ‘Senin Adın Kim?’ güzel bir yakıştırma, üstelik sonuna kadar ne olacağını bilemediğim, tahmin bile edemediğim gizemli bir öykü…

‘Tüneldeki Işık’ da ise sonu okuyucunun dileğine bırakmanız şahane. Öldüler mi, mutlu mu oldular yoksa her okurun kendine göre yorumlayacağı...

Dinliyorsunuz değil mi?”

“Evet, devam edin, bilmediğim şeyler değil söyledikleriniz, çünkü onlar benim eserlerim, çocuklarım da diyebilirim…”

“Şiirlerinizden de bir kaçını ancak gözden geçirebildim, uyaklı ya da serbest, kalan vaktimde hepsini hatmedeceğimi(5) sanıyorum, bu konuda yeteneği olmayan bir zavallı olarak, daha doğrusu iddiası olmayan demem daha doğru olacak…”

“Söylediklerinizi anlamamam için neden zorluyorsunuz ki beni?”

“Özür dilerim, ‘Duygu, kahır, sevgi yüklü, anlamak, anlayabilmek isteyenin anında anlayabileceği şiirleriniz…’ demekti maksadım, benim karalayabildiklerimin çok, daha çok üstünde diyebileceğim. Cinaslı(12), istiareli(12) kafiyeler, hangi dizelerinizden bahsedeyim ki? Örneğin ‘Beklemek (Bekleyememek de olabilir!)’ ilk kıtası;

‘Nefesimde büyüyor, yalnızlığımda kokun,
Tüm mevcudiyetimi sarıyor sanki dokun,
Sensizliğin üzüntüsünü anlatmak çok zor
Yanmazsa, tutuşmazsa alnıma bir kez dokun…(
11)

Edepsizlik saymayın lütfen, bu dizelerin içinde olmam mümkün değil. Keşke sığabilseydim.

Ve bir diğeri; saklanmaya çalıştığınız, özlediğiniz ya da var olan bir sevgili için duygu yüklü dizeleriniz, o güzelliklerin hepsini aklımda tutmam mümkün değil, hepsinin değeri var, ama (ç)alarak aynen paylaşayım sizinle;

‘Sen iste, ekmeğine hamurun,
Dile başına yağan yağmurun, Arzula tabanında çamurun Olurum…

Sevgiden yana olma hiç muhtaç,
Dertlerin için her zaman ilâç,
Ayağında çarık, başında taç
Olurum

Doğmasa güneş, olmasa ışık,
Yıldızlarla olmalı barışık,
Ben sana kul, ömür boyu âşık
Olurum...

Karışamam Tanrıya duana,
İstesem de giremem rüyana,
Ölmekse yaranmak ölüm sana
Olurum…
(11)

Yetinmem mümkün değil, ama yetinmem gerek!”

“Öncelikle söylemeliyim ki bir şiir için yaşamak değil, hissetmek gerek öncelikle. Hayalimdeki olmayan bir sevgili için dizmiş olamaz mıyım dizeleri? Benim adıma, benmişim gibi konuşmak hakkını size kim verdi ki? Teessüf ederim, tanımadan hiç yakıştıramadım size…”

“Tekrar özür diliyorum, iltifat edeyim(5) derken, çam devirdim(5). Hak etmediğiniz hem…”

“Önemsiz. Peki, anlayabildiniz mi okuduklarınızı?”

“Keşke yeteneğim olsaydı da, sizi kıskandığımı itiraf edebilseydim. Gerçekten ve içtenlikle tebrik ederim efendim!”

“İsmini vermeyen bir hayran! Peki, iyi tarafıma geldiniz, sorun o iki sorunuzu…”

“Edebiyat Fakültesi mezunu olmalısınız herhalde?”

“Daha liseyi yeni bitirdim, nereden saplandınız ki bu düşünceye?”

“İnanmamı beklemeyin!”

“Liseden edebiyat bölümü mezunuyum ve edebiyat öğretmeni bir annem var!”

“Nüve(1) belli oluyor!”

“Böylece iki soru hakkınız bitmiş oldu, ne dersiniz doğru mu?”

“Peki! Doğru diyeyim. Ama sizi bir cumartesi sonra da, gene bu saatlerde rahatsız etmeme izin verir misiniz? Zira bilgisayar ve cep telefonu imkânlarım oldukça kısıtlı, yani kısaca yok…”

“Neden?”

“Kısıtlı imkânlarım mı, izin istiyor olmam mı ‘Neden?’ sorunuzun gereği?”

“Her ikisi de, desem?”

“Birincisi; ekonomik imkânsızlıklar. İkincisi; gerek şiir ve gerekse öykü olarak eserlerinizin önünde mi, arkasında mı diyemeyeceğim, etkilendiğimi söylemem gereken güzelliğiniz…”

“Yani siz beni gördünüz, saklanıyor, kendinizi saklıyorsunuz!”

“Faraza(1) öyle, diyeyim. İkinci sorumu sormama izin vermediniz, gerçeğim belki bu soru içinde olabilirdi!”

“Merak ettim!”

“Yani, izin verdiniz mi?”

“Evet!”

“Sezen AKSU 'yu sever misiniz, diye soracaktım ve şarkısı; ‘Sen bizim mahalleye geldin geleli...’ şeklinde biliyor musunuz, diyecektim!”

“Ne alâka?”

“Geldiniz, mahallenin havası değişti, herkes size âşık, herkes bir gülümsemeniz için yerlerde yuvarlanıp toz olmaya razı...”

“Peki, siz?”

“Hayır! Ben haddini bilen biriyim, bu kadar yazıp-çizdiğinize göre sözü biliyor olmalısınız?”

“Mevlâna?”

“Doğru! Çok değerli vakitlerinizi sarf ettiniz beni kendi satırlarınızla izlemek, bir bakıma dinlemek için...

Özür dilemem gerek! Bitirmek istemezdim, uzatmak isterdim, eğer okumak için sabrınıza güvenebilseydim ve imkânım olsaydı tabii. Ama harçlığım bitti. Dinlerseniz, okursanız anlamında gelecek Cumartesi, saat…”

Cevabı alamadım, ekran karardı, “Harç bitti, inşaat paydos! (13) anlamında.

Genç kız hem akıllı, hem zeki, hem çok okuyan, danışan ve çok düşünen bir insan olmalıydı, kanaatime, düşünceme göre. Bu nedenle beni her türlü araştırmalarla İnternet güvenlik kameralarından yakalaması ihtimaline karşı, şapkamı gözlerim hizasına kadar indirip başımı eğerek giriyordum haberleşmeyi düşündüğüm internet kafelerine. Ama yakalanmayacağımı ummak, düşünmek safdillik(1) olsa gerekti benim için.

Birkaç kez daha msn den karşılaştık, haberleştik, beni belli etmeyecek ve fakat merak etmesini körükleyecek(5) şekilde, ne anlamı olacaktıysa? Ayrıca mail adresine, gizli-kapaklı şiirlerinin cevabı olacak şekilde karınca-kararınca çiziktirdiğim, dizelediğim(5) satırlarla.

Örneğin şöyle;

“Bir varmış, bir yokmuş!
diye başlayan masallardaki gibi çaresizliğim...

Gün doğdu, yükseldi, alçalmanın eşiğinde...

Ben, hâlâ aynı ve tükenmeyen çaresizlikleyim,
ne elimin tersi ile iteklemek, ne görmezliğe gelmek çaresizliğimin çaresi değil

(hele bilmeden anlamağa çalışmak; hiç değil).

Çare;
elinin altında gibi ama uzak,
hem çok uzak!...
(14)

Netice itibariyle ben de Edebiyat Fakültesi öğrencisi, annem ümmi(1) olmasına rağmen dizelerde sanırım başarılıydım onun gibi, onun kadar olmasam bile.

Beni bulma, bilme, öğrenme çabasını bilemezdim, ta ki her seferinde değişik bir internet kafeye yöneldiğimde az kala onu monitörler(1) başında görüp de yakalanma olasılığımı fark edinceye, yaşayıncaya kadar.

Şapkam yüzümü kapatıyordu evet, boyum-bosumdan başka beni ele verecek bir güvenlik kamerası kaydı olmaması olağandı ve beni tanımasını sağlayacak hiçbir şansı yoktu, bu güzel, akıllı ve zeki kızın, her ne kadar onunla aşık atacak(5) kadar büyük değilsem de.

Dışarılardan bir telefon kulübesinden aradım onu;

“Ne güzel dertleşiyorduk, beni aramanı, beni bulmak isteğini yakıştıramadım sana. Ben ki kimim? Sanırım, bazı şeyleri vaktinde bitirmesini ve haddini aşmamayı bilmeyen garip, salak bir salyangoz, burnunu ancak çekebilen. Ve bu son güzel kız!”

“Ne olur kapatma telefonunu. Çevrem önemli değil. Yazıların, sözlerin, dizelerin önemli, sayfan, adresin olmasa da...

Beni bırakma, yaz, söyle, azarla, hatta küfret istersen, beni sensiz bırakma, alıştım çünkü.”

“Beni merak etmeyeceksen, peki! Ben sana kul-köle olup tapınmak isteyenim, dilerim ve isterim ki sen de Tanrılığını, İlâhlığını bil.

Ve biliyorsun kulun Tanrısına ulaşması için tek yol, ona canını hediye etmesi... "

“Etme! Söz, aramayacağım, sormayacağım, gizlenip araştırıp soruşturmayacağım. Adını söylemiyorsun, ama hiç olmazsa sana isim vermem için isminin baş harfini söyle!”

“İsmimin baş harfi değil, tümü; Olcay!”

“Ama bu benim ismim?”

“İlâhi bir takdir(2), aynı ismi taşıyor olamaz mıyız? Bu benim sana yönlenmemin sebebi olamaz mı sahiden? Hem öykülerinin çoğunda, ‘Yazanın Notları’ bölümlerinde dinden, imandan, Kur’an’dan bahsediyorsun, inanan insansın, bilmelisin, bilmen gerek Tanrının yol gösterdiğine…”

“Neden hayret ettin ki? Başım açık, mini etekli, dekolte(1) gibi olsam da Kur’an’ı bilemez miyim ki? Kur’an’ı anlayarak, dinleyerek, bilerek, tadına vararak hatmettim. Senin öyle düşündüğünü sanmıyorum, gene de açık bir kapı bırakarak soruyorum; dindar olmam için illâ(1) örtünmem, imam hatipli olmam mı gerek?..

İnancı olup gizliden ibadet eden, dinin gereklerine uyan bir insan olamaz mıyım? Ve diyorsun ki; ben İlâhmışım, sen kulsun, benden önce dünyayı ziyaret etmene rağmen benim adımı taşıyorsun, öyle mi?”

“Beni, düşüncelerimi yanlış anlatmaya çalıştım galiba, özür dilerim. Biliyorsun Tanrılar hiç yaşlanmaz, kulları her zaman onun istediği yaşlarda olurlar. Ben senin istediğin yaşta sana ait bir kulum, seni buluncaya kadar beni fark etmediğin…”

“Fark etmeme izin versen, tanısam seni ve inanıyorum ki çevremi ayaklarımın altına alacak kadar dünyamı aydınlatsan…”

“Olmaz güzel kız! Ben senin lâyığın değilim şu an. Sana lâyık olmam için beklemem gerek. Ne zamanki sana hazır olduğumu hissederim, ‘Bu; işte bu benim!’ diyerek karşına çıkarım. Fiziksel görünüşüme boş verirsen ki, ben bir şeyler değilim, istersen senin olurum!”

“Sözlerinle, tanımadan hükmettin(5) bana, ben senin olurum!”

“Sen öylesine muhteşemsin ki, benim olman değil, senin olmam önemli!”

“Peki, ne zaman görüp, tanıyıp, bileceğim seni?”

“Seni hak ettiğime inandığımda!”

“Bence, sen beni çoktan hak ettin!”

Ben “Hayır!” diye cevaplayana kadar kartımdaki kontörler(1) bitmişti, üstelik bir genç kıza, gönlümün sahibi olduğuna yüzde bin kanaat getirdiğim bir genç kıza karşı gizemli hareketimi kendim bile çözümlemekte sıkıntı çekiyordum.

Neden?

Kalbimi ısıtanın sevgi olduğunu bilmeyecek, anlamayacak kadar geri zekâlı olabilir miydim?

Söylemek istediğim o kadar çok şey vardı ki. İnternet kafelerden birine girdim, başım eğik, etrafımı kolaçan ederek(5) sayfasına girdim. Yeni öyküleri vardı, sanki uzun uzun cümlelerle beni yerleştirmeye çalıştığı, hiçbir özelliğime dokunmaksızın, sadece boyum, sesim ve sözlerim olarak. Benim için yerleştirdiğini sandığım dizeler vardı, tarifimin içinde olmadığı, ama benim hissettiğim.

“Yüce dağlar,
mavi deniz,
çıplak ağaçlar,
kuş sesleri
ve bunaltı dolu bir sabahta ben,
bana ihtiyacı olduğunu sandığım beni
arıyorum
koyu seslerde…

Beni bir gün
 -mümkün
bulacağım.

İnanıyorum.(15)

“Önceleri çok sevdiğini hissediyordum
-beni-
şimdiyse
çok sevdiğini biliyorum
-adım gibi-

Öyleyse;
'Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler neden
(16)?
 ve neden bitmez yalnız geceler
kuruyan dudaklarda
isminle
(17)?”

Bir taraftan klavyeye dokunurken, bir taraftan da telefonu çaldırmayı istiyordum. Önceliği dizelere verdim onu sığdıramayacağımı bile bile onun için, sonra yeni bir kart alarak kontörlü bir telefona yöneldiğimde düşünüyordum.

“Bana bir mektup geldi
İçinden ben çıktım
(18)

diyen şairin sevincine karşılık
benim kalmasın sevincim yoksul,
olmasın neşem buruk
haydi aç şu telefonu artık
bayram etsin mevcudiyetim

bayram etmeye meyilli bir gönüle
kısaca;
“İyi bayramlar” desen de olur

karşındaki;
benim...
(19)

Eve gitmek yerine ders çalışmayı tercih ettiğim bir resmi bayram gününde bitip tükenmez isteklerimi yadsımamam gerek; ihtiras ve cinsellikten uzak, bencillik içeren arzular içindeydim.

Kendime itiraf etmekte zorlansam da özlem dolu bir aşk kurgusu ile ellerinin sıcaklığını hissetmek, gözlerine bakıp yaşadığıma inanmak, saçlarını koklayıp nefes aldığıma şükretmek gibi idi içim.

Ve ben ve maalesef ben, onu hak edeceğim bir güne ulaşacağımı düşünemiyordum. O halde yaşam hakkı olan bir genç kıza eziyet etmeye çalışmam nedendi? Aptallık, gerzeklik, tıfıllık(1) oranında bilgisizliğim vardı.

Nasıl ki alınan bir nefes, ağızdan çıkan bir söz, yayından boşalan bir ok geri dönmezse(20), “Sayım-suyum yok(21)! Bana doyum olmaz! Hata ettim, kusura bakma!” gibi avam sözlerle sırt dönmem olur muydu?

“Bağışla!” deyip sinmem(5), kaybolmam, yok olup sessizliğe bürünmem(5) onun iyiliğine mi olacaktı?

Hadi ben kalp taşımıyorum, yarama tuz basıyorum(5) unutmak için, peki kalp taşıyana karşı nasıl nankörlük eder(5), edebilirdim ki? Gene bencillik, egoizm onu düşünüyormuşum modunda kendi ilkelliğim. Bir çözüm olmalıydı, ama nasıl? “Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam…(22)”, “Başucumda biri bana su yok desin…(23) sözlerine razı iken “Hakikatin hülyamı yarım bırakmasına…(23) rıza mı gösterecektim?

Benim, “Benim!” demem mi(24), yoksa benim ben olduğumu bilmesine olanak sağlayıp kararını beklemek mi doğru olacaktı? Düşünmem, daha çok, yoğun bir şekilde düşünmem gerekti, bunun için bir süre yok olmam, ortalıklarda ses, yazı ve cisim olarak görünmemem en doğru şey olacak gibime geliyordu.

“Bir müddet yokum!” dedim telefonda.

“Beni sensiz bırakma! Seslenmesen bile yazmayı bırakma. Seni azat etmem mümkün değil, sen bilmediğim, tanımadığımsın, ama tüm gönlüme egemen olansın!”

“Bak güzel kız! Hayallerin varsa ki… (“Hayallerinin esiri olma!(25)demek geçemedi içimden) Gençlik heyecanı, hep el üstünde tutulmanın, her dileğine kavuşmanın, en önemlisi de hayallerinle gerçeklerini ayıramamanın…”

“Çok mu yaşlısın, görünmez misin bana?”

“Öncemde, öncemizde söylemiştim, var say ki öyle!”

“Saymam!”

“Bak güzel kız, bir hata yaptım, ulaşamayacağımı, ulaşmayı düşünmek gafletini(1) yaşadım. Çünkü sen gül dalında goncasın(26), bense bir çam dalında yanlış, şapşal bir kozalak…(1) Yanmasını bilen, yakmasını değil. Yani alevsin, oysa ben savrulan kül(25)

Sen kendini tart, ben yalnızlığımla haksızlığımı düşüneyim bir süre, yok olmak için. Bir süreliğine gözükmeyeceğim ortalıklarda, eğer aradığımda cevap verecek olursan gözükeceğim sana…

“Öylesine işlemişsin ki gönlüme, mademki sınamak istiyorsun beni, kaybol öyleyse, ama fazla uzaklaşmadan, fazla zaman harcamadan. Sesini duyduğumda; “Ben, benim, seni unutmayan!’ diyeceğime inan!”

“İnanmak yerine ummak demek isterim.”

“Hem inan, hem um! Senden başka çarem yok yaşamda ve her ne olursa olsun, benim dünyamı aydınlatıp renklendirmen için sabırlı olacak, bekleyeceğim seni…”

“Allahaısmarladık!”

“Güle güle demeyeceğim. Sen de inanan insansın, hissettiğim, sözlerinden anladığım kadarıyla. Eğer Tanrı bir şeyleri uygun görmeyip de sen beni yanına alıncaya kadar Tanrım beni yanına almayı isterse, biliyorsun, itiraz hakkım yok!”

“Allah muhafaza... (2)

Ve tüm dünyama, tüm dünyaya sessizliğin egemen oluşu…

Dayanamıyordum, bir gün, üç gün, beş gün, kütüphanede, bilgisayar başında, kontörlü telefon kulübelerinde ve arzum karşılığı babamın aldığı cep telefonunu elimde takla attırırken...

Cep telefonumu kullanamazdım, gizliliğimin görünecek numara ile açığa çıkması yakalanmam, sihrin bozulması(2) demekti benim için. . .

Yaşamda olmadık şeyler de olabiliyordu, perde arkasından gözlemlerimde hissettiğim, hissedebildiğim, hissetmeye çalıştığım.

Annem yıkadığı çamaşırları kurutamamıştı; “Öğle otobüslerinden biri ile gidersin artık!” dediğinde, tembelce oturmuştum, pencere kenarına, olmaması gereken düşüncelerime egemen olamamamın hüznü ve kaygısıyla(1)

Olamazdı, o ve annesi ellerinde çanta, hatta bir bavulla görünmüşlerdi sokak kapılarında, babaları da onlara yetişme çabasında gibiydi fark ettiğim, ama kıt aklımın(2) “Yok artık!” dercesine anlayamadığım ulaşma çabası nedeniyle…

Böylesine gecikmem gereken, yitirdiğimi düşündüğüm dersleri arkadaşlarımdan tamamlamak için bu günlerde ve eğer derslerimde bir kısım gereklilikler bilgisayar ya da okul kütüphanesinde çalışmamı gerektiriyorsa bugünkü Pazar günü gibi öğle otobüsleri benim okula ulaşmam içindi. Dalgınca yine perdeler arkasından çevremi gözlemlediğimin farkında değildim...

Otobüse binip okula yöneldim. Karşılaştım birden, ayaklarım birbirine mi dolaştı ne?

Onu böyle bir anda görmemin şaşkınlığı ile irkildim(1) birden, sanırım fark edilmiştim. Sadece irkilişimle mi? Bu ne kadar yüce bir iyimserlikti ki, ummak gibi, üstelik zekâsından ve IQ(1) konusunda tereddüdüm olmadığını bilmeme rağmen...

Başımı eğip geçtim yanından, tavrım deve kuşunun tavrından(27) farklı değildi o an fark bile edemediğim şekilde. Öyle ya benim siluetimi muhtemelen internet güvenlik kameralarından biliyor olsa gerekti, tıpkı şimdiki gibi başımı önüme eğdiğim gibi. Üniversiteye başladığı ve aynı fakültede öğrenci olduğumuz aklımın köşesinden bile geçmezdi.

Kütüphanede arkadaşımdan aldığım notları Harita-Metot Defterime kaydederken karşımdaydı. Diğer bilgisayarda çalışıyormuş modunda, benim de kalbimin sesinin duyulacağı endişesini yaşamama rağmen ilgisizlik tavrımda…

Birkaç kez daha karşılaştık benim ilgisizliğim, onun merak içre tavırlarıyla hissettiğim. Sanırım şüpheleniyordu, ama delilleri yoktu, delil toplamaya, ya da bulduğu delillerle kesin sonuca ulaşma gayreti yaşıyor olsa gerekti, ben; kendini nimetten sayan(2), bulunmaz Hint kumaşıydım ya(2)!

Bir keresinde bir arkadaşına “Bak! Güzel kız!” dediğini duydum, arkadaşı da ona hiddet içeren bir tonda “Ne? Olcay?” demişti.

Duymamam gerekliliği ile ve bu kez kendimi tuttum irkilmemek için. Bilmediğim şeylerden biri Tanrının kadınlara bahşedip(5) biz erkekleri mahrum(5) ve mahzun bıraktığı(5), esirgediği, zırnık bile koklatmadığı(5) altıncı his(2), hissi kabl el vuku(2) idi. Bunun için kadının fendi her zaman erkeği yenmiyor(28) muydu?

O hafta sonu evime gitmek için otobüs durağına yöneldiğimde biraz uzakların yakınlarından onu gördüm, annesiyle birlikte otobüse biniyorlardı. Otobüste eğer yer varsa, yetişir, el işareti yapar binerdim, ama mademki saklanmak istiyordum, bir sonraki otobüsü beklemeliydim. Oysa kalkan otobüs tam yanımdan geçerken durdu ve muavin;

“Gel abi, yer var, gecikme!” dedi.

Evet, her hafta sonu ve başı evime gidip geliyordum, ama muavinin beni böyle tanıyacağı ve davranacağı aklımın ucundan bile geçmemişti, seven, hatta bu konuda sırılsıklam olanların akıllarını da yitirdikleri sebeple her nedense hatırlama yeteneğimi yitirmiş olmalıydım.

Hele ki birilerinin mal bulmuş mağribi(2) gibi, dudaklarını büzerek(5) sinsice gülümsediğini(5) imkânı yok, düşünemezdim. Otobüsün en arka sırasına oturduğumda devekuşu taklidinde başarılı olduğum düşüncesindeydim (maazallah(1))!

Elimde ufak bir çanta vardı, yıkanacak kirli çamaşırlarım ve çalışmak zorunda olduğum kitaplarım. Otobüsten inerken sözüm ona yakalanma ihtimaliyle karşılaşmamak için şehrin girişlerinde bir yerlerde inmek için muavine rica ettim. Kalan yolu yürüyerek ulaşacaktım evime.

Hani devekuşu taklidinde demiştim ya, başını kuma sokup görünmez modunda imiş gibi. Gibi değil ben farkında olmaksızın lâmı-cimi olmaksızın(5) deve kuşu idim. Aslında utangaç bir yapım vardı, para bulacakmış gibi başımı eğerek kaldırımlara bakarak yürümek şeklinde.

Öylesine alışık olmuştum ki onunla tanıştıktan sonra iyice başı eğik dolaşmaya, belki de tedbir olarak. Bu, onun beni balkonundan gözlediğinden de haberdar olmamam demekti. Gene de ben, kendime inanmışlıkla şüpheli gibi olsam da tanınmadığım, bilinmediğim kanaatindeydim.

Pazar akşamından yönlendim pansiyona, her ihtimale karşı. Sabah da fakülteye girmek üzereyken Sezen Aksu’nun sesi ulaştı kulağıma; “Sen bizim mahalleye geldin geleli canım...”

Fark edilecek şekilde durakladığımın farkında değildim, gene de arkama dönmeme gayreti yaşadım. Biliyordum, arkamdan o teybi dile getirenin beni bilmek istediğini, ama gene de kendimi belli etmek istemedim.

Aşağılık kompleksi(2) tüm cismime egemendi. “İnsan, sevgi dile gelince anlaşılırdı(29) ve bence sevginin ne sözü, ne işareti, ne de alfabesi vardı. Bir tek bakış(30) bile dille belirtileceklerin tümünü belli edebilirdi.

O, öylesine güzel ve duygulu idi ki, saklanmam gereğiyle gözümü budaktan, sözümü dudaktan sakınmamaya(31) gayret etmeyi düşünür olmuştum.

Bir süre sonra kütüphaneye gittim, içimde merak dolu. Allah’ıma şükür yoktu o. Blog sayfasını açtım, yazılarını da onu da özlemiş olarak. “Son Şiir” dikkatimi çekti;

“Sanırım, bu son şiir; bunda da sen varsın ilkinde olduğu gibi.

Bir ömürdün sen dolu dolu ve ben seni tüketmemek için
hep şiirler(im) içinde sakladım, korudum.

Bilmek,
düşünmek,
anlamak istemesen de hepsinden önemlisi, hissetmesen de…
(32)

Dip notta da; “Ya tanı beni, ya göster kendini, ya da seni bildiğimi bilip uzat elini” yazıyordu. Kendinden bu kadar emin olmasının nedeni ne olsa gerekti ki? Arkamda durup Brütüs gibi(33), gereğine ulaşacak son ipucunu da, kozunu da eline alacağını bilemezdim.

Sesini duyayım istedim, aslında uzak durmak istediğim için gerekli olduğuna inandığım süre geçmiş gibiydi aradan.

Ankesörlü telefona gidip cep telefonunu çaldırdım. Yakınlarımdan çalışını duydum sanki açıldı;

“Ben…”

“Evet, sen…”

“Nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.”

“Hemen yanında, yakınındayım, söyle!”

“Nasıl?” diyerek döndüğümde karşımdaydı cep telefonu elinde, ahize elimden kaydı.

“Önce cümleni tamamla!”

“Seni seviyorum, hem ilk gördüğümden beri…”

“Gecikmedin mi?” dedi sessizce, içtenlikle, kimselere aldırmaksızın, boynuma sarılırken önce iki hece döküldü dudaklarından, beni düşünür gibisine, istediğim, devamına katlanmak zorunda olduğum;

“Ben de…

Ancak…

Bana çektirdiklerinin tümünün karşılığı olarak geniş boyutlu bir cezayı hak ettiğinin farkındasın, değil mi?”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Cesur; Yürekli, korkusuz.

Olcay; Baht, talih, ikbal, şans. Bahtlı, talihli (Kız ve erkek çocuklarına ayırım yapılmaksızın konabilmektedir).

(1) Cüret; Düşüncesiz ve saygıyı aşan davranış. Korkusuzca davranış, yüreklilik.

Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık, örtüsüz, çıplak.

Faraza; Varsayalım ki, tutalım ki, diyelim ki, demem o ki, ola ki…

Faraziye-Nazariye; Varsayım. Bir konudaki düşünce, tahmin, teori, hipotez.

Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.

IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

İhanet; Hıyanet, hainlik. Bağlı olduğu, savunduğu düşünce ve görüşlerden vazgeçerek onlara ters düşme. Sevgide aldatma, vefasızlık, sadakatsizlik. Güveni kötüye kullanma. Bir topluluğa, ülkesine kötülük etme. Gerektiğinde yardımda bulunmama, bir kimsenin güvenini yok etme, hainlik. Kötülük etme.

İllâ;  İlle. Ne ve hangi şartlarda olursa olsun. Her halde. Hele. Ne olursa olsun. Özellikle, mutlaka.

Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü.

Kozalak; Koza. Kozalakların genellikle yuvarlak ve tepesi koni biçiminde odunsu meyvesi. Bazı ağaçlarda üreme yapılarını barındıran bölüm. Dişi ve erkek olarak ayrılmakta döl üreten dişi kozalaktır.

Maazallah; “Tanrı korusun! Tanrı esirgesin!” Kötülüklerden Allah’a sığınmak. Kötülüklerden Allah'a sığınırız.

Monitör; Ses dalgası iletiminde, iletimi kesmeden ve bozmadan niteliğini denetleyen düzenek. Yetiştirici.

Nüve; Bir şeyin özü, çekirdek. Alındığı nesep.

Safdillik; Saflık ,kolayca aldatılma,  temiz kalplilik, alçak gönüllülük, kolay inanırlık, aldatılabilirlik, kerizlik.

Tıfıllık; Acemilik, toyluk, zayıflık, ufak tefek olma durumu. Gelişememişlik, büyümemişlik.

Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.

(2) Aklı Kıt (Kıt Akıllı); Doğrusu az, yanlışı çok olan, aklını gereği gibi kullanamayan.

Allah Muhafaza; Allah korusun!

Altıncı His; Duyusal sızıntı. Gelecekte olacakları görmek, falcılık, astroloji gibi sahte bilimsel yaklaşımlardan biri. (Bir bakıma hissikablelvuku) Bir insanın olacak ya da olması muhtemel olayları tamamen sezgi yeteneğinden gelen doğal bir güdü ile önceden bilmesi. (Meselâ misafir geleceğini bilmesi gibi…)

Aşağılık Kompleksi; Aşağılık Duygusu. Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

İlâhi Takdir; Takdir-i İlâhi; Yazgı, kader. Alın yazısı.

Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.        

Kirli Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); (Çıkın; Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça) Yoksul görünmesine karşın çok para biriktirmiş, çok parası olan.

Mal Bulmuş Mağribi; Mağrubi şeklinde de kullanılan, “Kendinden umulmayacak işleri yapan kişi” anlamında kullanılan bir deyim. Büyük bir zenginliğe kavuşmuşçasına, büyük bir sevinç, neşe ve coşku ile.

Mülâhazat Hanesi; Bir şey, konu hakkında düşüncelerin yazıldığı yer.

Sihrin Bozulması; Sihir ya da büyü gibi düşünülebilecek karşı durulamayacak denli çekici ve güçlü etkinin yok olacak şekilde bozulması.

(3) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(4) Uzanılamayan Üzüme Koruk Demek; Genelde; “Tilki uzanamadığı üzüme…” şeklinde bir deyiş. Tilki her ne kadar etobursa da demek istediğim imkânsızın, imkânsızlığı anlamında. Kişinin başaramadığı bir şey için mazeret bulması anlamındadır. (Benzeri deyim; Kedi erişemediği (ulaşamadığı, uzanamadığı, ulaşamayacağı) ciğere “Mundar! (‘Pis, kirli’ anlamlarında)” dermiş! Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş! Uyuz keçi oluktan su içermiş! Yılan kendi eğriliğini bilmez, deveye boynun eğri dermiş! Keçinin sevmediği ot burnunun dibinde, yılanın sevmediği ot yuvasının başında bitermiş!) deyime yakışan sözler olabilir. Hepsi mazeret uydurma anlamlarında olup tilki ve kedinin farklı anlamlarda yarıştığı bellidir.

(5) Ağzı Lâf Yapmak; Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği bulunmak.

Aşık Atmak; Yarışmak, yarış etmek.

Bahşetmek; Karşılıksız olarak vermek, sunmak, bağışlamak.

Çam Devirmek; Pot kırmak, gaf yapmak, lâfın nereye gideceğini düşünmeden konuşmak.

Dizelemek; Dize (mısra) kurmak. Dize oluşturmak.

Dudaklarını Büzmek (Bükmek); Tepkiyi göstermek için sessiz, sözsüz bir uyarı şeklinde bilinçli bir mesaj iletme biçimi. Ve genelde duygulanan bir genç kızın duygusal ağlamadan önce fiziksel ön çalışması!

Hatmetmek (Hatim İndirmek, Hatim İndirmek); (Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek). Asıl anlamı; Kur’an’ı “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir.

Hükmetmek; Buyruğu, etkisi, egemenliği altında bulundurmak. Düşünme ya da yargılama sonunda bir kanıya varmak.

Istırap (Izdırap) Çekmek; Çok etkileyici bir acı ve üzüntü içinde bulunmak, acı çekmek.

İliklerine Kadar İşlemek; Duyguların inkâr edilemeyecek kadar kendini belli etmesi durumunu hissetmek. Aşk, İnsanı iliklerine kadar sömüren, yaşamla, dünyayla ilgisini, ilişkisini yok eden, yaşadığını sanırken yaşamadığına inandıran bir duygudur. Erol KARATEKİN Bulutlar bile bırakıyorken / Kendilerini ağırlaştıran yağmurları / Sen hüzünleri, öfkeleri, korkuları neden tutuyorsun ki / Bırak kendini yağmura / Bir melodi dinler gibi… / Dans et / Yıka bütün duygularını / Yaşamı iliklerine kadar hisset! Cavit ÇAĞ

İltifat Etmek; Beğenmek, rağbet etmek, saygı ve ilgi göstermek.

İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.

Kolaçan Etmek; Çevrede olan biteni anlamak amacıyla dolaşmak.

Körüklemek; Anlaşmazlık ya da kavganın daha da artmasına yol açmak, azıştırmak, kızıştırmak, kışkırtmak. Körükle üflemek.

Lâmı Cimi Olmamak! Değişmesi mümkün olmamak, kesinlikle. Mazeret uydurmak gereksiz olması.

Mahrum Bırakmak; Yoksun, hissi olmaksızın, mahzun bırakmış olmak.

Mahzun Bırakmak; Üzgün, üzüntülü, hüzünlü, yoksun bırakmak.

Nankörlük Etmek; İyilikbilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik.

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Sessizliğe Bürünmek (Gömülmek); Sessiz duruma gelmek. Susmak, içine kapanmak, tek kelime bile etmemek.

Sinmek; Kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak. Korku, yılgınlık gibi nedenlerle konuşamamak ya da tepki göstermemek.

Sinsice Gülümsemek; Sinsilikle, gizlice, kurnazca bildiğini belli eder gibi öncelik ve özellikle dudaklarını büzerek gülümsemek.

Yaraya Tuz Basmak; Var olan bir derdin acısını çoğaltmak. İşkence. Sadizme yakışan bir eylem, denebilir. (Eskiden tedavi amaçlı uygulanan tehlikeli bir yol)

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına, Kalbine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

Zırnık Koklatmamak; Çok değersiz, en ufak, en kötü bir şeyi dahi vermemek.

(6) Gökten halka (kasnak, simit vb.) yağsa biri bile bizim başımızdan geçmez, amma iki kazık düşse gökten biri girer de, öteki de “O çıksın da, ben gireyim!” diye sıra bekler… Şansızlıkla ilgili bir özdeyiş!

(7) Yürü ya Kulum; Az zamanda çok para kazanan ve işinde başarılı olup, çok çabuk ilerleyenler için söylenen bir söz (Allah kimine; “Yürü ya kulum!” der, kimine; “Sabır ya kulum!” der. Şems-i TEBRİZÎ).

(8) El, elin kaybolan eşeğini türkü çığırarak (çağırarak) arar; Kimsenin sıkıntısına çare olacak kişi, bunu acı hissederek değil, kayıtsızca, önem vermeksizin, hatta zevk ve eğlence duyarak gerçekleştirir.

(9) Deveye Hendek Atlattırmak; Birisine yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak anlamında bir deyim (Cahile lâf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur. ATASÖZÜ).

Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi güdeceksin; Her hal ve şartta yapması gerekeni yapmasının gerekliliği ile ilgili bir söz dizisi. (Aslı; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin!” şeklinde olup bir işi yapmak ya da bir şeyi elde etmek için kesinlikle uyulması gereken kurallar olduğunu, yapılmazsa vazgeçilmesi halinde bir kısım fedakârlıkların gerektiğini belirten bir söz dizisi.

(10) Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

(11) Senin Adın Kim? ve Tüneldeki Işık; Bana (Erol KARATEKİN’e) ait öykülerden ikisinin adı.

KARATEKİN, Erol. 2011 Yılı. “BEKLEMEMEK! (BEKLEYEMEMEK de olabilir!)”

KARATEKİN, Erol. 2020 Yılı. “OLURUM!” Birkaç dize?

(12) Cinas; Yazılışları aynı, anlamları farklı kelimeler. “Niçin kondun a bülbül dalımdaki asmaya, ben yârimden ayrılmam götürseler asmaya.”

İstiare; Eğretileme. Ödünç alma. Türk edebiyatında bir sözcüğü kendi anlamı dışında kullanarak, bir şeyi benzediği başka varlığın adıyla anma sanatı. Benzeyen ve benzetilen iki öğeli, açık ve kapalı olmak üzere iki çeşidi vardır.

(13) Harç bitti inşaat (yapı) paydos; Yaptırılmak istenen işin yapılması için, çözümlenmek istenen sorunun tüm olasılıklar ortaya konduğu halde çözümlenmesinin sonuna gelindiği, çaresizliğin belirlendiği konum.

(14) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “ARA!”

(15) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı.  “ARAYAN BULUR!”

(16) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.

(17) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “KAHIR DOLU GECELER”

(18) Bana bir mektup geldi, / İçinden ben çıktım. Cavidan TÜMERKAN, “SEVİNÇ”

(19) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “MESAJ!”

(20) Ağızdan çıkan söz söylendiğinde, zaman geçtiğinde ve güven yitirildiğinde asla geri dönmezdi! Sözün Aslı; “Ağızdan çıkan sözü, yaydan çıkan oku, silahtan çıkan kurşunu geri döndüremezsin… (Ek olarak; kaçan fırsat, giden gençlik) DIMME” şeklindedir.

(21) Sayım Suyum Yok; Bir işte ciddi olunduğunun anlatımı. Çocuk oyunlarında “Kısa bir süre için oyun dışındayım!” anlamındaki söz.

(22) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam…” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir. Aynı şiirde; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(23) Bir yudum su veren olmasın; Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(24) Kim o, deme boşuna / Benim, ben… / Öyle bir ben ki gelen kapına / Baştanbaşa sen!KİM O DEME” Özdemir ASAF

(25) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.

(26) Ben dağ yolunda yonca; sen gül dalında gonca… Aslı; “Sen gül dalında gonca, ben dağ yolunda yonca” olarak belirtilen bu Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Orhan Seyfi ORHON’a, Bestesi; Kasım İNALTEKİN’e ait olup, eser Hicaz Makamındadır. Öyküde; söz kaktüs olarak şekillendirilmiştir.

Sen nisansın; Sözlerini Bekir MUTLU'nun yazdığı, Kutlu PAYASLI'nın besteleyip seslendirdiği Muhayyerkürdî Makamındaki Türk Sanat Müziği eseri; “Sen nisansın daha, ben sarı eylül / Sen goncasın açan, ben kuruyan gül / Sen alevsin, ben savrulan gül” şeklindedir.

(27) Deve Kuşu Gibi Sinmek (Devekuşu Gibi Başını Kuma Sokmak) Tavrı; Bir tehlike, bir olay karşısında duyarlı olmamak, gerekli tepkiyi göstermemek, gerçekleri görmezden gelmek, sorun yokmuş gibi davranmak. Kendini aldatarak başkalarını aldattığını sanmak şeklinde tavır sergilemek.

(28) Kadının Fendi (Fent; Düzen, hile), Erkeği Yendi; Kadınlar kurnazlıkta erkeklerden daha üstündür. ATASÖZÜ

(29) İnsan, sevgi dile (yani; sevgi gereğine uygun olarak dillendirilip) gelince anlaşılır; Alıntıladığım bir söz, kime ait, benim için değerli, ama diyeni hatırlayamamam da kusur sayılmamalı. Ancak demem o ki; sadece söz değil, mimik, hatta sözün söyleniş şekli bile önemlidir sevgide. “Evet! Evet? Eveeet!” Tek kelime ama anlamı seslerde, söylenişte saklıdır! “Seni seviyorum.” Yasak savmadır. “Seni seviyorum!” fırtınadır, elini uzatırsan. Ancak, uluorta çevrene umursamaksızın sevdiğinin saçlarını koklamak, yanağına hafifçe dokunmak, sırtına elini koymak ve “Seni seviyorum!” demek, aşktır! “Ben, geleceğinim, sen, geleceğimsin!” demenin kısa bir tasviridir. Benim anladığım bu! Sadece bakışların, hareketlerin değil, sözlerdeki heyecanın da önemli olduğunu bilmek gerek bence! Erol KARATEKİN

(30) Bazen bir bakış, bir damla gözyaşı çok şey anlatır. Bunu ciltler dolusu kitapta bile anlatmak mümkün olmaz.   William Tecumsah SHERMAN

Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. OSHO

Bazen küçük bir bakış, insana dünyaları verir. Bazen küçük bir bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar. Jean-Jacques ROUSSEAU

Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır.  Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO.

Hayatta saadeti yapan şeyler çok küçük parçalardır. Bir iyilik, bir gülümseme, tatlı bir bakış, iyi bir dilek. Aslında mutlu olanlar, bu küçük şeylerin huzuruna varmış olanlardır. George Bernard SHAW

(31) İnsan gözünü budaktan, sözünü dudaktan sakınmamalı; Gözünü budaktan sakınmamak; Tehlikeli işlere girişmekten sakınmamak anlamında görünse de insan gözünü budaktan sakınmalı, her ne sebeple olursa olsun. Hele ki sözleri, iki dudak arasından çıktığında geri dönüşü olamayacak bir söz ise mutlaka sakınmalı. Bu nedenle sözün; “İnsan gözünü budaktan, sözünü dudaktan sakınmalı, esirgemeli, iyi düşünmeli!” şeklinde olması kanısındayım.

(32) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “SON ŞİİR (BÖYLE) OLMASIN (İSTERİM)”

(33) Brütüs gibi; Roma imparatoru Julius SEZAR’ı bıçaklayanlar arasında, en yakın dostu Brütüs’ü gören Sezar’ın sarf ettiği en son söz olan; “Sen de mi Brütüs?” sözünden esinlenerek kurulmuş bir cümle. Özdemir ASAF; “KIRILMADIK BİR ŞEY KALMADI” adlı kitabında bu konuda şu satırları dizmiştir; “-Sezar’ı ne öldürdü? / +Brütüs’ün kaması. / -Brütüs’ü ne öldürdü? / +Sezar’ın sözleri…”