Oldum olası hayranımdır bu insanlara. "Geri Dönüşümcüler” derim ben onlara, kısaca. Hani o kendi imalâtları olan geniş torbalı arabalarıyla kâğıt, karton, pet şişe, cam şişe ve teneke kutu toplayan, yaşam savaşı içinde olanlara...
Kimse bilmez onların titizliklerini, temizliklerini. Ben bilirim ama görevim gereği, bazen sabahın er, bazen gecenin geç vakitlerinde. Örneğin beyaz ve renkli şişeleri ayrı ayrı toplarlar. Karton, reklâm kâğıtları ve diğer kâğıtları ayrı ayrı toplayıp depolarlar. Şişelerin diplerinde eser miktarda da olsa kalmış kola, zıkkım(1) her neyse yudumlamazlar, asla!
Duvarlara konmuş, direklere asılmış, kuru, küflenmiş ekmeklere dokunmazlar, onları toplayanlar başkalarıdır. Yok, öyle kümes hayvanı, davar besleyenler değil. Kendilerinden yaşlı, artık toplama yeteneğini yitirmiş olanlar içindir onlar.
Yaz-kış demeksizin, ancak kışlara daha çok önem vererek sokak kedi-köpekleri ve her cins kuşlar için toplarlar onları. Yanında, yakınında bildikleri açık bir bahçedeki çeşmeden su takviyesi ile onları doyurmak için.
Ancak aynı torbalar hayır için kazak, gömlek, pabuç konulmuş şeklinde ise, işine yarayan el koyar, önce hangisi gelmişse, yoksa yok, ikinci gelen şansını dener.
İnanması güç gibi görünse de, tüm sokak kedi-köpekleri ile kuşlar o yaşlıların “Toplanma Mahallerine” geldiklerini görünce, bayram, iftar vakti gelmişçesine sevinirler. Ama yalakalık, yaltaklanmak(2) modunda değil, öğrendiklerince, efendice, akıllıca.
Her kedi ve köpek eğitim almışlarcasına, sıralarını bekleyerek başlarını torbaları getirenlerin dizlerine sürterler, kuşlar omuzlarına, başlarına konmak için arzulu beklerler. Ne öyle mırıldanmak, havlamak, cikciklemek, ötmek, ne de öyle üstüne başına atlamak doğasını yaşarlardı, sadece hasta ve yaşlı olan hayvancıklar hariç.
Hasta ve yaşlı olanlar sevgiyi bizzat beklerlerdi, doymak istemeksizin. Ve galiba son arzuları, insanlar gibi başlarında durulması, bir yudum suyun dudaklarına akıtılması ve cenazelerinin(!) çöp konteynırlarına(2) atılmayıp, daha önce “Garibanlar Mezarlığı(4)” denilen bir uç noktadaki sahipsiz, ya da miras kavgası nedeniyle üleşilemeyen arsadaki toprağa gömülmeleri idi.
Birkaç kez, belki 8-10 kez bu cenaze törenlerine(!) de rastlamıştım, bilerek, isteyerek.
Geri Dönüşümcülerin şefkat ve sevgileri yanında “Hayvan Severler, Doğa Bekçileri, Hayvan Koruma, Hayvan Hakları, Koru-Sev…” gibi dernek ve vakıflar, ya da kurum ve kuruluşların esamisi(1) bile okunmazdı bence.
“Herkes kapısının önünü süpürse, şehir tertemiz olur!” örneği genç-yaşlı demeksizin, kibar iyi öğrenim görmüş(!) insanların yollara umarsızca serpiştirdikleri atık ve artıkları da toplarlardı. Hani demiştim ya, “Gariban Mezarlığı” diye, oraya her ölen hayvan için bir fidan dikiyorlardı Geri Dönüşümcüler.
Mezarlık; yani o boş arsa, korudan orman hüviyetine geçme çabasında idi, oksijen çoğaltımı, erozyonu önleme gibi takviyeler dışında. Şimdilik ismi “Sevgi Korusu” idi bu mezarlığın, ileride mutlaka “Sevgi Ormanı” olacağı konusunda bire bin bahse girebilirim.
Gururludurlar, dedim. Gözleri elecekte-delecekte(3) değildir. Kimsenin namusuna, göz dikmedikleri gibi, kendi namuslarına da göz dikilmesinde canavarlaşırlar ve kimsenin etlisine-sütlüsüne karışmazlar.
Büyükten küçüğe hepsinin kafa kâğıdı vardır, özbeöz TC vatandaşıdırlar, çok zaman askere gidenler “Adam” olup dönerler. Şöyle-böyle değil, “Has Adam” olurlar. Kendilerince iyi denebilecek işlere yerleşirler, gocunmaksızın(2) amelelik bile yaparlar, ama gene de gururludurlar.
Yalakalık anlamında; “Ne iş olsa yaparım abi!” demezler. Ağızlarından böyle bir şey duymadım ben. Bu nedenle iyimser, tevazu sahibi, gururlu bu insanların günden güne nüfusları azalmaktadır ki, bunu da en iyi bilenlerden biri benim.
Çok çaresiz kalmışlar ve acıkmışlarsa; “Bir simit parası!” derler, “Açım!” demekten çekinip “Yavuz dilenciler(5)” gibi; “Ekmek parası, çocuğa süt parası, şuraya gidecem, yol parası” demezler.
Hiçbir cami önünde vakit namazlarında da, Cuma namazlarında da o güruh(1) içinde onlardan birini görmek mümkün değildir.
Israr edersin; “Gel lokantaya ne yemek istiyorsan, ısmarlayayım sana!” diyerek ısrarın üzerine kız-oğlan fark etmeksizin teklifini bin bir nazla kabul ederler ve bir çorba ile bir somun ekmeği tüketip, “Elhamdülillah!” diyerek Tanrıya, “Sağ ol abi!” ya da “Sağ ol abla!” diyerek sana şükrederler.
Velhasıl kelâm(3) insanlar içinde insan olmayanların asla bilmedikleri, bilmek de istemedikleri hatta haberdar veya farkında bile olmadıkları bir topluluktur onlar, bilinmeyen, kendi çaplarında nerede, nasıl yaşadıkları fark edilmeyen...
Böyle bir günde bir görev başlangıcının ortalarında rastladım o bıyıkları bile terlememiş delikanlıya. Bir lokanta vitrinindeki ateş üstünde dönmekte olan tavuklara bakıyordu, (sanırım) iştahla.
“Allah kullarını açlıkla terbiye etmesin!” diye düşündüm, “Aç mısın?” diye sordum. Mahcup olmuşçasına(2) kaçmak uzaklaşmak istedi, kolundan tuttum, kaldırmadı başını, pet şişe dolu arabasını devirmeme gayretiyle öylece kaldı, tuttuğum şekilde.
“Gel!” dedim.
Arabasını usta bir şoför gibi park edip peşimden girdi lokantaya. Tenzih etmem(2) gereken salaş(1) hatta bir kısım lüks lokantaları saymazsam; “Müşteri; velinimetimdir!” sözüne sadık kalmayan(2) çok lokanta sahibi hoşlanmazdı böyle hırpani(1) kılıklı müşterilerden, hele ki kendi başlarına lokantaya girmek gafletinde(1) bulunmuşlarsa.
Onların yeri bedeliyle de olsa, ekmek arası bir şeylerle kaldırım kenarına oturup yiyeceklerini tomurmalarıydı(2)![]()
Oysa bilmeleri gerekliydi ki; “Dün ben de senin gibiydim, bir gün sen de benim gibi olacaksın!” yazılıydı bir mezar taşında. Anlamı; “Mezara çıplak ve kefenle girer insan, biri diğerinden farksız ve mezar taşı yoksa ya da yitmişse çürümüş kemiklerden kimin kim olduğu anlaşılamaz!” demekti. Öyleyse bir çul için itibarlı olmak, ya da olmamak gerekli miydi?
Ne demişti Mevlâna; “Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm içinde insan yok!” Bu sözlere karşı dünyada olup da dünya malına değer verip yaşayanların ne söz söylemeye hakları olabilir ki?
Neden ve niçin etkilendiysem, genç tüysüz delikanlıyı dili yok, dilsiz sandım. Delikanlı olduğuna da nereden ve nasıl kanaat getirdiysem?
Vitrini gösterdim, sadece parmaklarının uçlarını gösteren eldivenli eliyle çorbayı işaret etti. Parmağımı salladım; “Hayır!” anlamında. Masaya oturtturup yarım tavuk ve ayran koydurdum önüne. Elimi kemerimin sola kaçık kısmını açarak rozetimi gösterdim, kalçamdaki şişkinlikten haberinin olması şart değildi. Çekinmemesi için, sonrasında selâm işareti yapıp hesabı ödedim ve çıktım.
Biliyordum ki; “Sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmaması” yanında “Yapılan iyilik, denize atılmalıydı ve bunun sadece Hâlik(1) tarafından bilinmesi(6)” yeterliydi.
Arkamdan koştu yetişti, elimi öpmek istedi;
“Yukarıda Allah var, büyüklük ona has, benimkisi üç-beş kuruşluk bir jest, hadi afiyet olsun!” dedim, önce göğü, sonra lokantayı işaretleyerek.
Elimi silkeledi öpmek için, bir kez daha gayretle. Kukuletası(1) sıyrıldı başından, uzun, atkuyruğu şeklinde bir marketin paket lâstiği ile bağlanmış saçları gözüktü, omzunun birinin yan tarafına saklamaya çalıştığı. Başlangıçtan beri bıyıkları terlememiş delikanlı dediğim kişi, genç bir kızdı, kukuleta-pardösü ile kendini gizleyen ve belki de gizlemek zorunda kalan.
Dünyanın bin bir türlü hali vardı ve herkes güvenilecek yetiye sahip değildi. İti de vardı, kopuğu da, hırlısı da vardı, hırsızı da, tedbirli olması gerektiğini bu 17-18 yaşlarındaki genç kız gereğince, gereğini gereğinden önce öğrenmiş olmalıydı.
Hayret ettiğim şey genç kızın sadece “Sağ ol!” deyip lokantaya yönelmesiydi. Her şeyi bilebileceğini mesleğinin gereği gibi düşündüğünü sanan biri ancak bu kadar yanılabilirdi! Karşısındaki Geri Dönüşümcü genç kız ve üstelik de dili var olandı.
İnsan beşer, bazen şaşar, bazen de yanılabilirdi, ama o gözlerdeki masumiyet(1), o dildeki sevgi isteği, yalnızlık, korku ve çekincesi ile bir lokma-bir hırka derviş(7) örneği yaşam tarzı etkilemişti beni.
Kimdi, neydi, nedendi? Doğma-büyüme bu yaşlara ulaşıncaya kadar Geri Dönüşümcü olmadığı belli idi, yaşamımın ve görevimin bilinciyle beynimi güçlendiremediğim. Tüm senaryolaştırmaya çalıştığım düşüncelere göre bir bilmediğim birimden meslektaşım olabilir miydi, kendisini böyle özenle kamufle etmiş(2)?
Takip edip öğrenmeliydim, ama hemen değil, tüm sokaklar benim değil miydi? Şehir kazan, ben kepçe, bir gün, bir yerlerde mutlaka ve tekrar karşılaşırdık, buna mecburdum.
Ve işin bana göre yanlış tarafı bu mecburiyeti neden hissettiğimdi? Farkında olmamak, ne hissettiğini ya da düşündüğünü bilmemek de ayrı bir garabetti(1) benim için...
İnsanların, hele ki benim gibi görevlilerin, bir bakıma saklamaksızın söylemem gerekli ki uçan kuştan, esen yelden nem kapmak(2) gibi bir duygumuz vardı, geleneksel değil, özel...
Takip ediliyormuşum hissine kapıldım, düşünürken birden. Gözlerim velfecri okumak(2) modunda gibiydi. Usulca ayakkabımın çözülmüş bağını bağlar gibi çömelip, aniden geriye döndüm.
Evet, takip ediliyordum, Geri Dönüşümcü, adını bilmediğim, başlangıçta bıyıkları
terlememiş oğlan dediğim genç kız, benim gibi değilse de, Allah’ın onlara verdiği özel altıncı hisle, peşimden yürümeyi bırakmış, sabit bir şekilde duraklamıştı.
Bunun minnet değil, yakınlık hissinin olmasını istediğimi düşündüm, bencilce, hakkım olmayarak. El salladım, belli-belirsiz kalktı-indi eli, sanki aynı düşünceleri beraber yaşıyormuşuz gibi.
İnsanlar...
Hele ki benim gibi egoist olanlar, mesleklerinin katılaştırdığı yüreklerinde sevgi kırıntılarına bile yer vermeyenler, ancak benim gibi, benim kadar düşünebilirlerdi, ummak ama umursamamak gibi.
Gece bitmedi, birkaç Geri Dönüşümcü, birkaç yalpalayan(2) sarhoş, birkaç tanıdık yüz, ama beni bilen, ama sataşmayan, seks işçisi(3) kadın(!)…
Cep delik, cepken delik(8) olmama rağmen, Tanrının bereketini esirgemediği bir insan olarak çoğunun hayat hikâyesini, nedenlerini dinlediğim, Geri Dönüşümcü olma imkânı bile yaratılmamış, çok zaman açlıklarına, otobüs paralarına katkı yapmaya çalıştığım insanlardı onlar, itilmiş, kakılmış, cemiyette insan olarak görülmeyen, ancak gecelerin karanlıklarından medet uman…
Ben bir derviş, evliya(1), çelebi(1) değilim, ama öncemde de dediğim gibi; veren el, alan elden daha hayırlıdır ve üstelik sağ elin, sol elden haberinin olmaması gerek! Bunu bir zorunluluk (muş gibi) taşıyordum gönlümde.
Neredeyse hepsini tanırdım, vesikalı, ya da vesikasız, mecburiyetim olmasa da yasal olarak, ama gerçekçe söylemeliyim ki, hiç birini tanımazdım, görevim gerektirmediği için! Mecburiyetim, içimden gelmese de bu kader mahkûmlarının ahlâk polislerince baskınlarında oralarda bir yerlerde isem destek olmam gereği idi.
Beni görürlerse boyunlarını bükerler, beni tanımazlardı, çünkü bilirlerdi beni, hiçbiri ile yakınlaşmadığım, sadece dertlerine derman olma çabasında biriydim. Kiminin “Abi”, kiminin “Dayı, Baba, Gardaş, Kardeş” dediği. Asla hiçbirinin ağzından “Amca” sözü çıkmazdı, bir garabetti bu, ama çok iyi anlamaya çalıştığım…
“Gün geçmez bölmelerde yaşa!(9)” demiş düşünür. Evet, dün geçti, yarın ne olacak, belli değil, yalnızca bugün var elimizde. Benim için geçmemiş olan birkaç saat öncesiyle birlikte unutamadığım, belki de unutmak istemediğim yahut da unutmakta zorlandığım bir bütün için sadece bir bölüm, bir kısımdım.
Minyon(1) bir yüz, atkuyruğu saçlar, parmak uçları dışarıda eldivenler, kukuleta ve pardösü ile gizlenmeye çalışan Geri Dönüşümcü görünüp Geri Dönüşümcü olmayan bir genç kız. Atsam, atamıyordum bu derdi(10), benim de dayanamayacağım gibi bir yüktü sanki ömür boyu taşımam gereken, ilk kez yaşadığım.
Umut, insanların tüketmemesi gereken bir şeydi, ancak insanların umut ettiklerinin de ne olduğunu bilmeleri gerekmez miydi? Bilecek kadar aklım olsaydı keşke!
İnsanlar...
Hele ki kendilerini akıllı zanneden, benim gibi kendisini tanımayanlar, karşılarındakilerin de kendileri gibi düşündüğü kanaatinde olsalar gerekti!
Geri Dönüşümcü Kız, Tanrının ona verdiği nimet ya da nimetler dışında akıllı ve zeki olmalıydı. Sormuş, soruşturmuş olsa gerekti beni, sadece cismen. Akıllı kız demiştim ya hani, dilsiz olduğunu düşünerek yakamı göstermiş olmama rağmen mesleğim konusunda ses çıkardığını zannetmiyordum.
Belki ismimi bile öğrenmiş olabilirdi, ondan beklediğim. Peki, ben? Bir kısım olaylara, bir kısım isimlerin dediği gibi Fransız'dım(11).
Kışın boy gösterdiği yorgun, ihtiyatlı ve asabi günlerden biri idi. Bir görev için çapaçul(1) giyinmek zorunda kalmıştım. Evimin kapısına yakın bir yerlerde beni beklerken gördüm onu, ismimi söyledi, demek ki öğrenmişti ve o halime rağmen tanımıştı beni.
“Ergün Abi!” dedi, dikkatimi çekmek istercesine ve devam etti;
“Minnet borcum var, ödeyecek gücüm yok ama. El uzattıklarının olduğunu biliyorum. Beni de dinler misin, lütfen? Annem-babam var, ama bugün kimsem yok! El uzatırsan ömür boyu minnettar kalırım!”
“Söyle bakalım adını bilmediğim delikanlı genç kız! Ama önce söyle bakalım karnın aç mı?”
“Şey!”
“Anlaşıldı, bu kez arabanı bir yerlere bırak, beraber doyunalım, böyle görülmemin sakıncası olmayacak bir yerlerde, hatta kaldırım kenarında, iki Geri Dönüşümcü gibi. Sen anlat, ben çözüm üretmeye çalışayım!”
“Sonra da ben sizi, sizin ağzınızdan tanıyabilir miyim?”
“Tabii, neden olmasın ki?”
Saklı olmamız gerekiyordu, en basitinden benim. Pejmürdelik(1) ikimiz için de normaldi, ellerimizde ekmek arası bir şeyler, bir park kanepesine oturduk, ama nasıl, ne görünümde ve kimler olarak?
Anlattı, dinledim, çözüm için, bir bakıma mecbur kalarak ben de anlatmak zorunda kaldım beni ve ailemi. Dileğimi ailemle görüştükten sonra söyleyeceğimi söyledim. Annemin tepkisini ve yatalak bir babam olması dolaysıyla onun tepkisini beklemem gerektiğine inanıyordum, düşüncemin gerçekleşmesini arzularken…
Aslında tahmin ettiğim gibi gerçek bir Geri Dönüşümcü değildi ismini öğrendiğim Güner. Başlangıç cümlesi de;
“Görevini öğrettin bana, kurtar beni ağabey, elini-ayağını öpeyim, kulun-kölen olayım, ömür boyu dua edeyim senin için!” şeklinde idi, düzgün bir Türkçeyle. Köyden şehire inip şaşıran biri değildi, annesinin desteği ile bir meçhule sığınma gayreti yaşayan şehirli bir kızdı.
İlköğretimi bitirip liseye başlayacağı yılmış, bu yılı, beş-altı ay öncesinde hevesle beklediği. Ancak o günün öncesinde bırak “Ağabey” demeyi, hep “Amca” dediği kişi, belki mal varlığı ile belki tehditle dünürlüğe gelmişti evlerine.
Anne ve babası çaresizlerdi, dayanacak ne dayıları, ne himmet(1) bekleyecekleri dayı ötesi dayıları(!) ya da amcaları vardı! Üstelik karşılarındaki kişi bugünün Türkiye'sinde bir şehir eşkıyası(3) kisvesinde (1) idi.
Kendisi, kendini yok edecek cesarete sahip değildi, karı olmaktansa intiharı düşünmesine rağmen. “Şansımı deneyeyim!” diyerek sadece üstündekilere bir hırka, bir çorap ekleyerek ve annesinin nesi var, nesi yoksa bir çıkın(1) içine yerleştirdiği ziynet ve paralarla kaçmış o şehirden, bu şehire.
Şansı varmış, yoksa “Yokmuş!” demek mi daha doğru olurdu? Himmet dediği Geri Dönüşümcü dede ile karşılaşmış. Dede sarmış-sarmalamış, yedirmiş, içirmiş, doyurmuş, birbirlerinin yardımlarını beklemişler, karşılıklı olarak, ancak birkaç gün, çevresini tanıyıncaya, dedenin tanıtmaya mecali devam ettiği kadar.
Dede, yalnızlığı ve yaşlılığı nedeniyle olsa gerek koparamamış onu çevresinden. Farkında olmadığı, ya da kimselere belli etmediği kalbi, bir sabah içtimaında(1) -ki söz toplanma, işe çıkma anlamında kendisine aitti- durup terk ettirivermişti ruhunu bedeninden.
Ekmeğinden bir lokma ısırmamıştı genç kız, anlatırken, aldığı aile terbiyesi gereği bir yerlerinden iki kâğıt mendil çıkartarak, ayrı ayrı gözyaşlarını ve burnunu sildi, ses çıkartmaksızın.
Sonra eğildi, elimi öptü, başına koyarak, öyle sosyete bebeleri gibi çeneye dayayıp çekmek şeklinde değil. Sonra;
“Büyük adamsın, iyi adamsın, yol göster, korkumu dindir, anneme-babama kavuştur, okumama destek ol ağabey, bu hayat bana göre değil!”
Bir tarafta giyimim kuşamım nedeniyle peşinde olmam gereken görevim, diğer tarafta yardıma muhtaç bir genç kızın yalvarışı...
Duygularım ağır bastı, aileme danışmaktansa, tanıştırmayı düşündüm, anında, ekmeklerimizi aynı poşetin içine koyarak, elinden tuttum;
“Bakmak zorunda olduğumuz yatalak bir babam, annem ve sen yaşlarda bir kız kardeşim var, liseye devam eden. Sanırım gelişini, misafirliğini yadırgamayacaklardır. Seni onlara emanet edeceğim. Bana nasıl güvenip açılıp anlattınsa, onlara da her şeyi anlatıp güvenebilirsin…
Benim seni bırakmam, hatta uzaklaşmam gerek! Görevim bir gün mü, üç-beş gün mü, bir ay mı sürer, bilemem, dönüşümde ne istiyorsan aileme anlatırsın, ben de yapabileceğim bir şey, ya da bir şeyler varsa içtenlikle gayretli olurum, oldu mu Küçük Abla?
“Adımı söyleseydiniz mutlu olurdum, ama bana elini uzatan, minnet duyduğum bir ağabeyin bu sözü de yeterli benim için…”
Eve ulaştım;
“Bu kız, bu Küçük Abla yani, benim himayemde, ben görevden dönünceye kadar size emanet. Vedalaşmıştım sizlerle. Kazasız, belâsız geçsin arzuladığım göreve, gecikerek de olsa devam etmek üzere ayrılıyorum. Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler(12), hayır dualarınızı eksik etmeyin. Allahaısmarladık!”
Devam ettim görevime, ağır-aksak(3). En ciddi ve tehlikeli yanım; hırpani kılıklı bir dilenci olarak silâhımın, telsizimin, kendimi belli edecek nüfus cüzdanı dâhil herhangi bir belgenin üzerimde olmamasıydı.
Zaten annemin felsefesi(1); “Ziynet, erkeğe haram(13)!” sözüyle ve vazgeçmemin mümkün olmadığı prensiplerim nedeniyle yüzük, kolye, küpe gibi ziynet sayılacak bir süsüm olmadığı gibi, saat takmayı da sevmezdim. Meydanlardaki, vitrinlerdeki, tabelâlardaki saatler, ya da gündüzleri güneşin, ya da aydınlığın durumuna bakmam, yetiyordu, geceleri ise gereksizdi saat.
Bir lokma, bir hırka derviş misali, bir kuytu(1), ya da tamamlanmamış bir inşaat meskenimdi. Tek sıkıntım, soğuk kış günleriydi, şu anda sözünü etmemin gerekli olmadığı…
Döndüm evime, başarılı bir takip, el birliği ile yönetim ve başarılı bir sonuç, detayının önemi olmayan, sıradan gibi.
Eve döndüğümde, her zamanki gibi saç-sakal karışık, pejmürde, kirli ve pasaklı(1) idim. Kardeşim Gülgün’ün direktifleriyle iç kapı önünde don-atlete kadar soyunup hepsini bir çöp torbasına koymalıydım.
Çapaçul da olsa diğer görevler için saklanmak üzere zamanı geldiğinde depodaki asli(!) yerine teslim etmek, kendimi yıkamak ve adam haline getirmek(!) önemli mecburiyetlerimden biri idi.
Titiz olduğum konulardan biri bit-pire-kene-tahtakuruları ile asla ve kat'a samimiyetimin olmaması idi. Hem zaten hele ki olsundu, tüm ailem tarafından, doğru şehir hamamına postalanırdım, tüm üstümdekileri de bir konteynıra atmak, yok etmek şartıyla...
Uzunca, hatta yarım güne sığdırmaya çalıştığım bir banyo serüvenim olurdu, böyle görevlerden dönüşümde!
Ve silâh zoruyla da olsa susturulmamın mümkün olmadığı çok iyi söylediğim(!) şarkılara katlanırdı ailem!
Bu görev dönüşümde eve girer girmez, özlemiş olarak görmek istediğim halde, neden göremediğimi bilemediğim misafirimiz, yani için-için içimdekileri tarif etmekte aciz kaldığım duygularım için sessiz kalmamın ve “Umarım bizi terk etmemiştir!” dualarımın gerektiği kanaatinde olduğum Geri Dönüşümcüyü göremememin hüznünü yaşar gibiydim.
Bilemezdim Güner’in evin bir parçası, kızı olduğunu, babama baktığını, annem ve kız kardeşimle gerçek bir iletişim içinde çarşı-pazar-market işleri için koşuşturduğunu.
Ve dahi mutfak görevi için markete gittiğini tabii.
Bildiğimse titizliğinin en üst seviyesinde olan anneme yardımcı olması ile “Keşke bir kız kardeşim olsaydı!” diye eseflenen Gülgün'ün bir kız kardeşe sahip olmasının heyecanını yaşamaları idi…
Bu sevinci, hatta mutluluğu onlara yaşatanın Geri Dönüşümcü kızın Güner, ya da düşündüğüm gibi “Küçük Abla” olduğunu öğrenmek benim de heyecanım, mutluluğumdu, itiraf etmem gerek!
Hem zaten kız kardeşim de, bugüne kadar asla “Gülgün” olmamıştı benim için. O da “Küçük Abla, Fıstık, Güllü Lokum, Cici Kız...” idi.
Ondan sonraki günlerde artık hangisine rastlarsa, ya da hangisine isabet kaydettirebilirsem, kızdırmam gerekirse, ya da herhangi bir nedenle beni kızdırmışlarsa “Tombul Lokum!” oluyorlardı.
Örneğin bir tatil günü, “Tembel Çocuk” şarkılarıyla, kahvaltı için uyandırmaya kalkışmışlarsa, bir sakal tıraşı olacak kadar bile zaman bırakmaksızın, “Lâvaboyu fazla meşgul etmeyiniz, sırada insanlar var!” gibi sözler sarf etmişlerse…
Ya da ortalıkta kaza ile ya da tesadüfen kalmış terliklerim, ya da etajerin üzerine özenle yerleştirilmiş olan çoraplarım için inkâr edilmeyecek şekilde ağız dolusu söz etmişlerse… Çilemin(14) hangi birini sıralasam ki?
Şimdi evde iki “Küçük Abla” olduğuna ve her zaman “Tombul Lokum” imkânım olmayacağına göre ne yapacaktım? “Küçük Abla l, Küçük Abla 2” olamazdı ki? Hem hangisi bir, hangisi iki olacaktı ki, hem neye göre? En iyisi Güner'in, Güner olarak ve kardeşimin de Küçük Abla olarak kalmasıydı.
Banyo mu yapıyordum, düşünüyor muydum, sesim çıkmadığına iki işi bir arada yapamayacağıma göre banyo yaptığımı söyleyemezdim, her ne kadar yeti gerektiren piyano çalarken, şarkı söylemek, ya da araba kullanırken konuşmak mümkün ise de…
Her neyse yarım günü geçmeyen başarılı bir banyo işgalinden sonra, sadece gözleriyle dertlerini, dileklerini isteklerini anlatan babam dâhil herkes beni bekliyordu (sanki).
Annem kucakladı öptü, “Mis kokulu oğlum!” diyerek. Fıstık aynı şekilde “Aslan ağabeyim!” diyerek. Güner ne yapması gerektiğini bilmez gibi bağladığı ellerinin başparmaklarına takla attırma çabasında idi.
Ona düşünme payı vermem gerektiğini düşündüm, babama yönelip kucaklayıp ellerini, yanaklarını öptüm ve Güner'e döndüm, belki de onun hak etmediği bir tavırla;
“Seni unuttuğumu sanma Geri Dönüşümcü Küçük Abla!” dedim, sarılmaya, kucaklamaya çalışırken.
Sözüme her nedense incinmiş gibiydi, heykel gibi durmuştu, hareketsiz, sözsüz, mimiksiz(1).
Annemin ve kız kardeşimin hayret dolu bakışlarını ise görmezliğe geldim, sofraya otururken...
Kimsenin ağzını bıçak açmadı, çatal-kaşık-bıçak sesleri bile duyulmadı, sadece;
“Çay yaptınız, değil mi? Çok çaysadım(2), çok özledim çünkü!” dedim, başka tek bir eklenti yapmaksızın, şaklabanlık modunda. Eee! Susadım oluyordu da, "Çaysadım!” Neden olmasındı ki?
Çayları Güner getirdi, Gülgün’ün manidar bakışlarına aldırmaksızın. Kardeş-kardeşe dedikodumu yapmış olabilirler miydi? Sanmıyorum, genç kızın düşüncesi, bir an önce ailesinden haber almak olsa gerekti.
“Şöyle yanıma gel Güner! Kardeşim bir kâğıt-kalem versin, aklında kaldığı kadarıyla adresini yaz, eğer çetrefil(1) bir yerlerdeyse eviniz, krokilendir. Önce ben, hatta katılırlarsa annem, ya da kız kardeşimle gidip etrafı bir kontrol edelim, nabız yoklayalım(2)!”
Birden ayağa kalktı Güner, sarılırken neredeyse sandalye ile birlikte üst üste yığılacaktık, eğer masanın kenarından tutunmasaydım, belki de can havliyle(3) (desem?)
“Ağabeyim! Canım! Ne mükemmel bir insansın sen! Daha dinlenmeden benim için, ailem için çaba göstermeye gayretini ömür boyu unutmayacağım. Ama çok yorgunsun, çok isterim hemen yola koyulmanızı, ama siz dinlenmeden asla olmaz. Ben sabırlıyım, her şeye katlanırım, bana el uzatan, kucak açan, beni kendilerinden farklı görmeyen sizlere karşı!”
Başımı kaldırdım, yüzüne baktım, minnet dolu gözlerinde bilmem kaçıncı kez güzelliğine takılmıştım. Gerçekten o kadar zaman olmuş muydu?
Ve ben yaşamımda ilk kez çok güvendiğim beynimin olmadığına karar verdim, her nedense kalbim yerinde duruyordu sanki çakılı.
Annemle gittim ilçeye, sorup-soruşturmaya gerek kalmaksızın bulduk enkazı...
Evet, enkazı...
Güner’in evi terk etmesinin hemen ardından, tesadüfen(!) çıkan bir yangın, sadece evi değil, anne-babayı da kül etmişti. Güner korkmakta, tedirginlikte yerden göğe kadar haklıydı.
Ve duyarsız insanlar o yangın sonunda karı-kocadan kalanları, mezar olduğu düşünülemeyecek bir çukura bir arada gömmüş ve başlarına belki de devrilme olasılığına karşı, yerinden sökülmüş bir kaldırım taşını yatay olarak yerleştirmişlerdi. Muhtemelen ve belki de, tebeşirle yazılmış yazılar da olsa gerekti taş üzerinde.
Annemin nutku tutulmuş(2), gözlerinde şaşkınlık sabitlenmişti. Belki o da benim gibi gerçeği nasıl anlatacağının hüznünü yaşıyor olsa gerekti, şimdiden.
Kendine talip olan(2) ihtiraslı adam bir başka kız çocuğunu almıştı koynuna, görkemli bir tantana(2) ile ölenleri umursamaksızın.
Doğal bir olay değil gibiydi bana göre, Hırpani olup, yıllık iznimi alıp enine-boyuna, belki meslektaşlarımdan da yardım alarak inceleyecektim yangının nedenini, oluş şeklini ve bilmem gereken ne varsa. . .
Ama öncelikle Güner bilmeliydi, bilmesi gerekeni…
Anlatmamıza, teskin etme(2), moral depolama dileklerimize rağmen yığışıverdi bir top çile kumaşı gibi olduğu yere, çeşitli anlamsız sözler sarf edercesine. Toplamakta, toparlamakta güçlük çektik. Kiraladığım arabayı teslim etmedim geri, telefonla süresini uzatarak. Öğrendiklerimizi sıcağı sıcağına öğrenmeli, bilmeli, görmeliydi Güner de…
Gülgün’ü babamın bakımı için onun başında bırakarak, külçe haline gelmiş(2) Güner’i kollarından tutup hatta sürükleyerek oturtturdum annemle birlikte arka koltuğa, hıçkırıkları, hissettiğini düşündüğüne lânetler yağdırarak(2)…
Evi, daha doğrusu evin yerini gördü önce, enkaz bile denemeyecek bir-iki parça kalıntı ile. Yangın kırıkları içinde elini dolaştırdı okşar gibi, hüzünle. Belediye, ya da buna sebep olanlar mutlaka enkaz için gereğini yapmış olsalar gerekti sokak için, evin kapladığı şimdilik sahipsiz arsa için.
Mezar denilecek yığıntıda ise, tarif edilemeyecek bir şekilde dizlerinin bağı çözüldü, yığıldı, yıkılıverdi yığın üstüne Güner. Ellerimizi uzattığımızda, bizlere sarılırken;
“Canlarım, her şeylerimsiniz benim, Allah’ım sizlere sağlıklı ve uzun ömürler versin, kaderiniz asla benimkine benzemesin!” dedi, hıçkırıkları arasına sığdırabildiği kadar.
“Mezarlarını yaptıracağız!” dedi annem, benim hüzünlü sessizliğim, Güner'in derin hıçkırıkları arasında kaybolmayan nefesiyle. Kendime geldim;
“İstediğinde dönelim, ben gene döneceğim, ama Geri Dönüşümcü olarak, her şeyi başından, bugüne kadar, ne kadar ve nasıl öğrenmem gerekiyorsa öyle…”
“Katil, katiller” ya da “Azmettiriciler(1) varsa” diyemezdim, bu bir bakıma elde hiçbir kanıt yokken, tahminle dereyi görmeden paçaları sıvamak olurdu. Acele işe şeytan karışırdı, hem. Gene de bugünün işini yarına bırakmamak, erken kalkanın yol aldığını unutmamak gerekleri kafamın içindeydi.
Sessiz kalamayacak oluşumuzun sebebini anlatma gayretiyle evimize döndük. Güner artık bizimdi temelli, ben mutluydum, Gülgün mutluydu, acının kasvetini(1) içimize gömerek. Güner’de hüznünün yarattığı bir küskünlük, annemde izahı güç bir suskunluk vardı, günün hemen sona ermesini ister gibi.
Oysa babam da gözlerini kırpıştırışında Güner’in bizimle kalacak olmasının mutluluğunu yaşar gibiydi...
Günler, haftalar, aylar geçti aradan, Güner’in kendine gelmesi için. Bir-iki kez hüznünü paylaşmak için annemle ve Gülgün’le mezarların ziyaretini yaptık, mezarlarını, mezar taşlarını yaptırdık, Güner’i taşımaksızın, sormaksızın, etmeksizin, mezarları açmaksızın, Güner’in hüznünün doruklara yükselmemesini, bir kez daha annesi ve babası gibi yanmamasının izahı için…
Annesinin, babasının yokluğuna alışamadığı için hep hüzünlü, hep mahzun olan Güner evimizin doğma-büyüme fertlerinden biri olmuştu, eni-konu(3), iyiden iyiye(3), kendisinin de, bizlerin de içtenlikle kabullenip bağrımıza bastığımız.
Bir yılını boşu boşuna tükettiğine inandığı tahsili için oldukça acılı, kaygılı ve özlemli idi. Hele ki Gülgün’ün her sabah okula gidişinde uğurlayışı, akşamları dönüşünde, asla kıskançlık gizli olduğunu düşünmediğim şekilde karşılayışında.
İyi bir ev kızıydı, saygılı, hamarat(1) elinden her iş gelen, uz(1) becerikli, eline-ayağına çabuk(3), ailesinden, kanından, yaradılışından gelen. Annem azat kılmıştı sanki kendini, varını-yoğunu kendini bu yaşlarına kadar mutlu etmeğe çalıştığına inandığı, ancak ani bir inme(1) ile yatağa bağlı kalan babama ayırır olmuştu, çekincesiz, istekle, arzuyla ve kendinden geçercesine.
Böyle günlerden bir akşamın ilerleyen vaktinde Gülgün ders çalıştığı için usulca markete yönelmişti Güner, ertesi günün bir kısım mutfak gereklilikleri için, annem de kendinde değilmişti, babamın başında. İş dönüşümde fark ettim. Elindeki poşetlerden birini almaya çalışırken;
“Güzel, Küçük Abla, yardımcı olabilir miyim acaba? Hem tanışmış, hem de arkadaş olmuş oluruz. Bunu benden esirgemeyin!” dedim.
“Sizi tanımıyorum, hem benim ağabeyim var emniyetten, sizi döver!”
“Sen de bu adama kıyarsın, öyle mi?”
“Hiç kıyar mıyım, canımdan bir parça, beni sokaklardan kurtaran, beni yaşama bağlayan en değerli hazinesin sen? Tıraş olurken yüzünü kesmen bile ızdırap verir bana!”
“Bu kadar yürekten sevme beni!(15)”
“Elimde değil, hem sevmekten kim usanır(16), üstelik bunun sadece minnettarlık olmadığını da biliyorum!”
“Anladım…”
“Anlamadın, ama öyle davranmak gereğini hissettin belki…”
Yürüyor ve konuşuyorduk sözüm ona, artı gabiliğim doruk noktalarında iken. Birden sokak lâmbaları söndü, cereyanlar kesildi bölgede. Trafoya kedi girmiş olsa gerekti! Ya da ne bileyim sarhoş bir sürücü trafoyu fark etmeyip içine dalmış olabilirdi, aklıma başka bir şey gelmemişti o an, düşündüğüm dışında.
Onun da karanlıktan bu kadar çekineceğini, ya da içindeki duyguları saygı ile eğildiklerine inandığım sokak lâmbalarının inancıyla benim gibi açığa vuracağını, benim gibi onun da şaşkınlaşacağını düşünemezdim;
“Ergün!” dedi, ilk kez.
“Yanındayım, bir tanem, tut elimi!” derken nefesini hissettim yüzümde, içimde birikmiş sevgi, kendini serbest bırakmak arzusunda gibiydi. Yaklaştım, burnu değdi dudaklarıma, sonra dudakları...
Çekilmedi, çekinmedi; “Affedersin!” dediğimde;
“Bir gün cesaret edeceğine inanıyordum başlangıcımızdan beri, neden affedeyim ki, ben de istedim, ama bir defalık değil, ömür boyu…”
“Hissettin ve elini uzatmadın?”
“İlk adımı atman için bu kadar beklemen gerekli miydi Ergün? Allah’ıma şükürler olsun ki, elektrikler kesildi, benim cüretimi(1) de inkâr edemezsin, kim bilir cesur olmak için ne kadar bekletecektin beni? Hadi içinden geçeni söyle de, elektrik direkleri yerlerinde sıralansınlar aydınlansın yolumuz, gidelim evimize…”
“Seni seviyorum!”
“Çok beklettin beni, ama olsun, bundan sonrası da yeter bana. Eğer beni okutursan, hem minnettarlığım uçurur beni, hem de eğer teklif edecek olursan bir gün sana destek vermemi beklemeksizin, sana ‘Evet!’ der, eşin de olurum senin!”
“Söz! Okutacağım seni ve benim olman için de diz çöküp yalvaracağım!”
Anahtarlığımdaki gizli ışığı yaktım, yolumuzu aydınlatmak için, poşet tutan ellerimiz yer değiştirdi, koluma girdi, sonra elimi tuttu ve ikimizin elini montumun cebine sığdırmaya gayret etti, başarılı da oldu.
Mutluydum, belki babamdan da fazla ve Güner’in annemden de çok mutlu olmasını diliyordum...
İçim içimi yiyordu, sessiz ve derinden gitmeli, kimseye, özellikle tüm varlığımla kendimi teslim ettiğim tek dünyam olan Güner’e bile hissettirmeden Güner’in anne-babasının olayını araştırmalıydım, diğer görevlerden farklı olarak…
Geri Dönüşümcü poşetli araba, hırpani kılık-kıyafet, arabanın ön gözündeki ekmek ve su koyduğum küçük torba içine kamufle edeceğim teyp, silâh ve hüviyetimle.
Söylememe gerek yok, Güner’in arabası çoktan buharlaşmıştı, ben de yeni bir tanesini satın aldım, ucuz-pahalı demeden, hatta sonrasında iade edeceğimi bile vaat ederek.
“Çocuktan al haberi!” derler. Bir çocuk; "Kocaman kocaman, büyük adamlar gidiyorlardı, ellerinde bidonlarla…” derken muhtemelen bir şeyleri silkelemek için pencereyi açan, çocuğun annesi olabileceğini tahmin ettiğim kadın da destekledi çocuğu;
“He! Ben de gördüm onları, konuşuyorlardı, ama anlamadım!”
“Kaç kişiydiler?”
“Tekrar görseniz tanır mısınız?”
“Karanlıktı, tanımam!”
“Ama şişman mı, zayıf mı, uzun mu, kısa mı bilirsiniz, değil mi? Hem merak ettiğinize göre nereye doğru gittiklerini de görmüş, belki sokak lâmbaları da size yardım etmiş, olabilir!”
Çekinmiş olsa gerekti kadın, bu kadar çok sorum için. “Gel, oğlum!” deyip pencereyi kapatmış, kapıyı aralayarak oğlunu kapı arkasına gizlemişti. Demek oluyordu ki;
“Korku, dağları bekliyor, şüphe; haddini bilmeyen zalimler için kol geziyordu.”
O mahalleye yakın kahveye girdim, girmemle birlikte çıkmam, yani kovulmam arasında geçen süre bir dakika bile olmamıştı; “Dışarı!” komutuyla kahve önünde buldum kendimi, “Çay!” bile diyemeden.
“Demek ki; benim gibilerden hazzetmeyenler sadece büyük şehirliler değilmiş!” diye düşünerek, kahve önündeki merdivenlere tünedim. Acımış olsa gerek ki, elinde fenerle(1) geldi, “Dışarı!” diyen sahip.
Şekeri kavanozuyla birlikte getirmişti. Elimi göğsüme dayayarak; "Sağ ol!” derken hayret dolu bakışlarına aldırmaksızın şekerleri geri uzatıp çayı yudumlamaya koyuldum, biraz abartılı bir biçimde hüpleterek(2), yakışanı o olmalıydı herhalde.
Dikkatli ve merak dolu bakışları üzerimdeydi, hissediyordum, kahveye gelmeden önce onun mahalle muhtarı olduğunu da öğrenmiştim (zaten).
“Seni buralarda hiç görmemişim!”
“Buralı değilim, hani şu evi yanan garipler(1) var ya, onların akrabasıyım, yayan-yapıldak(3) geldim buralara, hani bir şeyler kaldı mı, Güner n’oldu, diye merakımdan. Evin arsası işe yarıyo mu deyom! Mezarlıkları var mı? Bi dua okusam deyom! Mıhtarı bir bulabilsem, ama bilmiyom ki!”
Yarım-yamalak(3), şehirli ağzı ile yabani şive(3) farklılığım, gariban tavrım ne kadar inandırıcıydı, bilmem mümkün değildi. Belki de ilgilendirmemiş olsa gerekti muhtarı, ancak Güner’in adını söylemem, sandalyeyi çekip yanıma oturmasına neden olmuştu.
“Güner’in kaçması mahvetti onları. Buralarda, bizim pek muteber(1) olmayan bir adam istemişmiş de onu, ondan dolayı kaçmış diyorlar kızı. Ben bu mahallenin muhtarıyım.
Onlardan bir şey kalmadı, evin arsası az-biraz da olsa para eder, ama onu sen değil, ancak kızları Güner alabilir sanırım, eğer hayatta ise ve yolu buralara düşerse…”
“Mezarları var mı? Tamamen mi yanmışlar, bari gelmişken, dönmeden önce bir şeyler okuyum!”
“Benden duymuş olma da, başka sözler geçiyor mahallede…”
“Ne gibi?”
“Kızı vermediler, ya da kaçırdılar da kaçmış, dediler diye o adam cezalandırmış diyorlar, gene de ben yalancının yalancısıyım. Şu arkadaki iki adam, o pehlivanın adamları, onlara bir danış, istersen birini çağırayım. Mezarın yerini göstersinler...
Bazıları onları görmüş, inkâr ediyorlar, ama bana yalan söylüyorlar gibi geldi. Pek zeki birine benzemiyorsun, ama belki sana bir şeyler söylerler. Akrabasısın, ama buralardan biri değilsin, yabancısın. Biliyorsun iki gerçek şahit, adamı vezir de eder, rezil de…”
“Sağ ol ağa, adı ne onların?”
“Dursun ve Selâmi…”
Yanlarına gittim;
“Abi, ben evi yanan garibanların akrabasıyım. Duydum, belki bana bir şeyler kalmış mı diye sormak için geldim, muhtar ‘Avcunu yala!’ gibi bir şeyler dedi. Buraya kadar gelmişken okumam yazmam da pek yok, ama mezarlarını ziyaret edip birazcık okuyayım diyorum. Kızları da kaçmışmış, biliyor musunuz, nerededir?”
Gariban, köylü, şehir görmemiş, geri dönüşümcü, kepaze(1) tavırlarımı unutmak gibi bir hakkım olduğu geçmiyordu aklımdan!
“Kızını bilmem de mezarlarının yerini göstereyim, kızları gelmiş de mezarını yaptırmış diyorlar, ben de yeni göreceğim, nasıl bir şeymiş, acaba?”
“Merak ettim, dur, ben de seninle geleyim, bir göreyim ben de Selâmi. Hem hava almış olurum!” derken pahalı markalardan sigara paketini çıkardı, kendi aldı, Dursun’a bir adedini verdi bir adedini de bana uzattı;
“Al bakalım, ciğerlerin bayram etsin, kıymetini bil, ha!”
“Şimdi değil, ekmeğimi tomurduktan sonra içerim gari(1)…”
İnsan körse, Allah’tan görmek için tek göz istemiş ve Allah da ona iki göz vermişse, nasıl şükretmezdi ki? Şükrettim…
“Aha, şurası!” dedi, öncesinden bildiğim ve yaptırdığım mezarı göstererek. Hayret etmiş gibiydi, ikisi de, mezarı ve taşlarının düzenini görünce. Hayret etme hakkımı kullandım;
“Uuu! Amma çok para gitmiştir, be yav! Kızı mı geldi ki? Bu kadar parası vardı da, insan akrabasına da haber vermez mi ola?”
Biri yani Dursun, hayretimi umursamaz bir şekilde ağaçlardan birine yanaştı, bir köpek gibi işini görürken, yani bir bakıma çöğdürmek(2) ya da teşaşür(1) gibi (affedersiniz) öteki merak etmeksizin dönüş yoluna yönelmişti. Bence eylem için vakit gelmişti.
“Hele dur Selâmi! Sen de yanaş bakalım Dursun!” dedim, torbadan silâhımı ve teybi çıkartıp çalıştırdım ve devam ettim;
“Ya şimdi efendice anlatırsınız akrabalarıma neler olduğunu, ya da ne yaptığınızı...
Yahut ben şuracıkta akrabalarımı gönderdiğiniz gibi gönderirim sizleri onlar gibi, yalnız farklı olarak sizleri eşek cennetine(3)!”
Korkudan titriyorlar mıydı, yoksa bana mı öyle gelmişti, oldum olası bir şeyleri yerinde bırakmak gibi iyi bir huyum yoktu, devam ettim;
“Ha! Eşşek cennetine gidince de her şey hallolacak sanmayın. Zahmet olmasın diye sizinle izbe(1) bir yere gideriz, sizlerle elimi kirletmek istemem, birbirinizi çırılçıplak oluncaya kadar soyarsınız, yemelerinde zahmet olmasın diye sizleri bağlarım…
Ve çakallara, sırtlanlara, kedi, köpeklere afiyet olmanız için bırakırım öylece. İstediğiniz kadar bağırın, çağırın, Allah’tan başka sesinizi duyuracak birine kavuşamazsınız. Yahut da bir kuburluğa(1) atarım canlı canlı, farelere, keseğenlere(1) ziyafet için, takdir sizin!”
Çözüldüler, itiraf ettiler kullanıldıklarını, bir sıkımlık canları varmışçasına(3). Biri hani o
ağaç altına giden ve köpek gibi işini gören var ya, işini pantolonunda tamamlamıştı! Leş gibi(3) ıslaktı önü. Kikirik(1) gibi olan ötekine herhangi bir işlem yapmama gerek kalmadı, kendiliğinden bayılıverdi.
Arkadaşını Geri Dönüşüm torbasına koydurduktan, Dursun’a kendisinin de torbaya girmesini rica ettim(!) ve kafasına şöyle dokunuverdim pehlivanın, sanki o da arkadaşı gibi bayılmak için sırasını bekler gibiydi.
Yolculuğumuz karakola kadar sürdü, önce tanıttım kendimi, tanıştım sonra tanıştırdım torba içindeki Dursun ve Selâmi’yi, teypteki seslerinin desteğiyle.
Ölenleri geri getiremezdim, ama suçlar da cezasız kalmamalıydı, üstelik cezalananları görmek de hem Güner’in, hem annemin hakkıydı. Gülgün’ün o günkü baba nöbetinden bahsetmem gereksiz.
Söylemeyi unuttum; benzin bidonlarını da o korkakların tarifleri üzerine atıldıkları yerlerde bulmuştum. “Minareyi çalanın kılıfını hazırlaması” değil, aklını kullanması önemliydi, Bir yerlere atmak yerine bir çöp konteynırına atsalar, çöplerin toplanıp atıldığı yerde bulmam mümkün olamayabilirdi (belki).
Ve o zengin adam ve aveneleri(1) kendileri için uygun olan yerlere yerleştirildiler yasaların onlar için vereceği kararı beklemek üzere. O adamın yeni karısının “Oh!” çektiğini hissettik (sanki), karşılaştığımızda “Beni de kurtardınız!” der gibi tavrından anlamaya çalıştığımız.
Yüzlerine tükürmek mümkün olsaydı, Güner bu hakkını, ya da şansını kullanmak isterdi, gibime geldi. Azmettirene(2) ve gerçekleştirenlere devletin yasalarının vereceği hüküm, hiçbirimizin umurunda değildi.
Güner’in ve benim dediğimiz gibi; gidenlerin geri dönmeleri mümkün değildi. Ancak onlar için mezarlarının en kısa zaman içinde yapılması için siparişi öncesinde vermiştik ya!
Güner önce elimden tuttu, sonra hıçkırıklarla sarsıldı, başını omzuma yaslayarak. İlk defa saçlarının, teninin kokusuna ulaştım, etkilendiğimi sandım (Yalana sarılmam yanlış)!
Şehre gelirken otobüslerle geldiğimiz ve sonra şehrin son kalkan otobüsüne yetişemeyip geri dönemediğimiz için, karakoldaki arkadaşların yardımı ve pazarlıklarıyla bir taksi ile döndük evimize, arkadaşlarımın ısrarlarına karşılık, kalamayacak oluşumuzun sebebini anlatma gayretiyle…
Garabet yüklü olacağını tahmin edemeyeceğim, hatta aklımdan bile geçiremeyeceğim günlerden biri idi yaşadığımız, ya da yaşamaya çalıştığımız günlerden biri idi. Ben işime, Gülgün okuluna yönlendik, annem de komşulardan birinin ikindi namazından sonraki mevlidine gidecekti, “Dedene bakıver sevabına!” demişti Güner’e.
Hüznünün, çaresizliğinin, düşüncelerinin egemen olduğu ortamda bunalıp, yapacak bir şey olmayınca, akşam için ek bir şeyler yapma arzusunu yaşamış Güner.
Babam belki de ecelini bekliyordu, ilgisiz kalınca, belki ilâcının ya da ilâçlarının verilmesi unutulunca babam cenaze olmuştu, zaten yaşadığı zannedilen bir ölü idi, annem dışında hepimiz hazırdık sonuna, Tanrının verdiğini ancak Tanrının alacağı kesin kanaati ile.
İşyerime telefon etti Güner, hemen yola çıktım, annem benden önce eve gelmiş ve yerde yatan Güner’i tekmeliyordu;
“Nankör(1) kız, çirkef(1) kadın, yuvamızı, gönlümüzü açtık sana, Allah’ından bul!” gibi sözlerle hem tekmelemesini sürdürüyor, hem de eğilmiş olarak saçlarından tutuyordu, “evire-çevire dövmenin(2)” tarifi bu olsa gerekti diye düşündüğüm.
“Ne yapıyorsun anne?” deyip annemi engellemeye, Güner’i yerden kaldırmaya gayret ettim. Zorlandı yerinden kıpırdamakta, bir dakika, ya da belki daha az sallandı yerinde ve merhamet dilercesine bakışlarını anneme ulaştırmaya çalıştı.
Annem sinirini alamamış, kahrını yok edememişçesine, bir yarış atının tökezlemesinin(2) ardından yarışı yitirmesi bedbahtlığıyla(1) burun kanatlarını açıp kapatarak soluyor, hatta solumaya çalışıyordu.
“Anne!” dedi Güner, hiçbir şey yaşamamışçasına soluklanıp ve devam etti;
“Ben ekmek yediği kaba şey edecek, barındığı kapıya nankörlük, ihanet edip, katil olmayı göze alacak, hem bunu isteyecek kadar neden hain(1) olayım ki?...
Beni sokaktan kurtardınız. Beni yaşama bağlayan tüm sevgimi esirgemeksizin vermeyi dilediğim Ergün’ü bırakacak kadar vefasız(1) biri miyim?...
Yanlış tanımışsınız beni, ya da tanımamışsınız. Ben varsa bir hakkım helâl ediyorum… Hak etmem gerekeni de hak edeceğim, çünkü indinizde(1) ne de olsa babamın katiliyim ve bu düşünce ile yaşama devam etmeyi değil istemem, düşünmem bile hata…”
Aniden açık pencereye doğru yöneldi Güner, koşarcasına, halının saçakları nedeniyle tökezleyince, ona yetişmem mümkün oldu, eylemini gerçekleştirmek için koltuk üzerinden kendini boşluğa bırakmak üzereyken tuttum, kolundan;
“Değer mi?” dedim kısaca.
“Sevgiyi yitirmişsem, neden değmesin ki?”
Gözleri kanlanmış, morarmış, dudağı patlamış, annemin hiddeti ile bedeninde çürükler olduğunu da düşünüyordum.
Birden boşaldı annem;
“Kuzum, kuzum, iki canımdan biri kızım. Ben ne yaptım? Neden bu kadar vahşileştim, nasıl bu kadar kendini bilmez sadist bir yaratık haline dönüştüm? Ellerim, ayaklarım kırılaydı da sana eziyet etmeseydim. Bu açık pencereye benim yönelmem gerek!”
“Ben size ‘Anne!’ dedim, annesizliğimi bilmeksizin, annem yoktu, içtenlikle ‘Anne’ saydım sizi, annemsiniz, anneler döver de, sever de, üstelik annelerin vurduğu yerde gül bitermiş...”
Sözlerini tamamlayamadı, devam edemedi, kösüldü(2) sanki annemin kucağına yerleştirdi başını. Yanına yaklaştım, diğer dizine de ben koydum başımı, Güner’in elinden sıkı sıkı tutarak.
Annem; her ne şartta ve her kim olursa olsun bağışlamanın sadaka olduğunu ve merhametin buz tutmayacağını, her ne olursa olsun, affetmenin; bir bakıma bağışlamanın gönül zenginliğinin, cömertliğin simgesi olduğunu, eğer insanlar bağışlamasını bilirlerse öfkesinin üstesinden de gelebileceğini unutmuş, ya da hatırlamamış olsa gerekti, yanlışlık dolu öfkesinde. Onun pişmanlığını yaşıyor olabilir miydi? Belki…
Kapı açıldı, Gülgün girdi içeriye, bazı, hatta hiçbir şeyleri bilmeksizin, anlamaksızın, babamı yitirdiğimizden bile haberi olmaksızın, fark etmeksizin. Sırtından sarıldı anneme, gözyaşlarını zapt etmekte sıkıntı çeken anneme.
Güner’in ne yüzünü görmüştü, ne de hıçkırıklarını duyar gibiydi;
“Bu ne içtenlik? Kıskandım!” dedi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) İsimler; Gülgün kendiliğinden oluştu. Ergün ve Güner adlarının hecelerinin yerlerini değiştirdim sadece.
(*) Dernek, Vakıf, Kurum ve Kuruluşların sadece bir kısmının isimlerini yazdım, tümünü sıralamaya gerek görmedim.
(*) Geri Dönüşümcü; Kullanım dışı kalan geri dönüştürülebilir atık malzemelerin çeşitli geri dönüşüm yöntemleri ile hammadde olarak tekrar imalâta kazandırılması geri dönüşüm, bu işle uğraşan kişilere ise “Geri dönüşümcü” denmekte. Geri dönüşüm eylemi hammadde ihtiyacının azalması ve azaltılmasında önemlidir.
(*) Bu öykü; Suriyeli, Afgan vb. asalak mülteciler yurdumuzu işgal etmelerinden önce kaleme alınmıştır. Dilenciliği de şiar edinen kendilerini geri dönüşümcüler sayan güruhlar, “Asil geri dönüşümcüler” yanında değersizdirler.
(1) Avene; Kötü bir işi birlikte yapanlar, kötü bir eylemde birbirine yardım edenler, kafadarlar, yardakçılar.
Azmettirici; Bir eyleme yönelten, bir eylemi yapmasına kesin karar veren, yaptıran, gerçekleştir meşine neden olan.
Bedbahtlık; Talihi kötü olma, talihsizlik.
Cüret; Düşüncesiz ve saygıyı aşan davranış. Korkusuzca davranış, yüreklilik.
Çapaçul; Kılığının veya eşyasının düzgün ve temiz olmasına özenmeyip düzensizlik içinde yaşayan, bir bakıma pasaklı kişi.
Çelebi; Okuma-yazma bilen, okumuş, nazik, asil, soylu, zarif, terbiyeli, kalender, karşısındakine gereğine uygun, incitmeksizin haksızlığı yaşatmaksızın davranışları olan kimse.
Çetrefil; Karışıklığı dolaysıyla, anlaşılması, içinden çıkılması veya sonuca bağlanması, anlaşılması güç. Yapı ve ses kurallarına aykırı kullanılan dil. Sarp, engelli, engebeli.
Çıkın (Ya da Çikin veya Çıkı); Bezle sarılarak düğümlenmiş küçük bohça. (Yöresel olarak çikin, “r” harfi düşmüş olarak “Çirkin” anlamında da kullanılmaktadır).
Çirkef; Aslı pis ve bulanık su anlamına gelmekle birlikte ikinci manası; iğrenç, bulaşkan. Haddini bilmeksizin saldıran kimse/ler anlamındadır.
Esami; Adlar, isimler.
Evliya; Velinin çoğulu olan “eren” demektir, yani gizli bilgiler ile donanmış, zaman ve mekân bağlamı dışında kalan, Allah tarafından özel koruma altında olan kişi, ya da kişiler. Allah’ın istediği şeyleri yapan, onun rızasını kazanan, peygamberlerin gösterdiği yollarda giden kişi.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
Fener; Tepesinden kulplu, kahveci tepsisi, askı (Öyküdeki anlamı). Saydam bir maddeden yapılmış, ya da donatılmış, ışık kaynağı ile aydınlanmayı sağlayan araç. Gemicilere yol gösteren ışık kulesi.
Gaflet; Gafil olma hali. Gafillik. Aymazlık. Dalgınlık. Dikkatsizlik. Boş bulunma. İhtiyatsızlık. Nefsin arzularına uyarak zamanı önemsiz şeylerle geçirmek.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık, acayiplik.
Gari; Gayrı. Artık, bundan böyle.
Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen, sürü denilebilecek topluluk.
Hain; İhanet, hıyanet eden. Bağlı olduğu, bağlı olması, savunması gerektiği halde bu düşünce ve görüşlerinden vazgeçerek onlara ters düşen. Güveni kötü kullanan. Kişiye, topluluğa, ülkesine kötülük eden. Bir kimsenin güvenini yok eden (Doğrulukla hareket etmeyip, hile düzenini tercih eden, güveni kötüye kullanan, gördüğü iyiliğe karşı nankörlük eden. Rahmi TURAN).
Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.
Hırpani: Perişan kılıklı, derbeder.
Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…
İçtima; Toplanma, bir araya gelme. Toplantı. Birden çok kimsenin belirli bir amaç için bir araya gelmesi. Askerlerin silâhlı ve donanımlı toplantılarına denirse de, İslâm Hukukunda “Kavuşma” anlamındadır. Dünya, ay ve güneşin bir sıraya gelmesi anlamını taşır. Ay sırtını dünyaya dönmüş ve tamamen karanlık haldedir.
İndinizde; Yanınızda. Sizin için. Sizin düşüncenize göre. Nezdinizde, sizde.
İnme; Vücudun bir bölümünde hareket ve duyumların yok olması durumu. Felç. Beyin krizi. Beyne kan akımının yavaşlaması, bozulması, durması.
İzbe; Basık, boş, nemli, kuytu (yer).
Kasvet, Kasavet; İçe sıkıntı veren, içi daraltan sıkıntı. Üzüntü, tasa, kaygı, sıkıntı. İç sıkıntısı.
Keseğen; Toprak içinde yaşayan bitki köklerini yiyerek zarar veren, danaburnu, Kök Kurdu da denen bir böcek. Çok büyük (beden hacmini büyütmüş) farelere de verilen ad.
Kikirik; Zayıf, ince, uzunca boylu, çıtkırıldım tarifinde bir kimse.
Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
Kubur; Helâ Çukuru. Lâğıma inen borular. Boru şeklindeki kaplar. İnsanların öldükten sonra defnedildikleri mezarlar (Kubûr; İnsanların öldükten sonra defnedildikleri mezarlar).
Kukuleta; Yağmur, soğuk vb. dış etkenlere karşı ve tanınmamak için başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık.
Kuytu; Gözden uzakta, ıssız, sessiz, kimsesiz yer. Gün ışığı, rüzgâr, yağmur vb. almayan yer.
Masumiyet; Masumluk, kabahati olmamak, suçsuzluk, saflık, temizlik, iyi yüreklilik.
Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.
Minyon; İnce, küçük, sevimli, çıtı pıtı, sevimli, cici.
Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.
Nankör; İyilikbilmez, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmeyen.
Pasaklı; Giyimine kuşamına, eşyalarının düzenine, temizliğine önem vermeyen.
Pejmürde; Eski püskü yırtıklı, üstü başı dağınık, perişan. Yırtık pırtık.
Salaş; Aslı sebze-meyve satmak için kurulu eğreti, derme-çatma, dükkân ya da baraka. Bu şekilde Eğreti, derme çatma, tahtadan, ağaç dallarından yapılmış çok kötü görünen evlere, gölgelik ve çardaklara da böyle denilmekte.
Teşaşür; Küçük abdestini, çişini yapmak, çöğdürmek, ileri doğru fırlatmak.
Uz; Eli işe yatkın, işini iyi yapan, temiz, dikkatli, akıllı, anlayışlı, becerikli, uygun, doğru usta, uzman. İşinin eri, ehliyetli. Yakın, içten.
Vefa; sözünde durma, sözünü yerine getirme, borcunu ödeme, sevgi, dostluk ve bağlılıkta sebat etme, kendini sevenleri, kendine iyiliği dokunanlar unutmama, dostlarıyla ilgiyi kesmeme anlamlarına gelir. Bu vasıflara sahip olanlara vefalı, vefakâr denilir. Vefanın zıddı; vefasızlık, nankörlüktür. (Zeki Müren'in güftesini yazdığı, Selâmi ANDAK'ın bestelediği bir adı da “Kandil” olan “Vefa arıyorum!” şarkısı geçti dilimin ucundan)
Zıkkım; Zehir, ağı, sıkıntı veren şey. İçki, sigara gibi alışkanlıklar için söylenen söz.
(2) Azmettirmek; Bir eyleme yöneltmek, bir eylemi yapmasına kesin karar verdirmek.
Çaysımak; Öyküde de belirtildiği gibi Türkçemizde böyle bir deyim yoktur. Susamak gibi, çay içme isteği duymak anlamında uydurulmuştur.
Çöğdürmek; İşemek, ileri doğru fırlatmak. Teşaşür.
Evire Çevire Dövmek (Pataklamak); Şiddet kullanımında aşırıya giderek büyük bir şiddetle, hıncını alır gibi dövmek, dayak atmak, pataklamak.
Gocunmak; Bir davranıştan, bir sözden, bir davranıştan alınmak, bir şeyden kırgınlık duymak.
Gözleri Velfecri Okumak; Gözlerinden kurnazlığı, kurnazca, şeytanca zekâsı belli olmak.
Höpürdetmek; Bir şeyi içerken ses çıkarmak, bir şeyi ses çıkartarak içmek.
Hüpletmek, Höpürdetmek; Bir şeyi içerken ses çıkarmak, bir şeyi ses çıkartarak içmek.
Kamufle Etmek; Alalamak, gizlemek, saklamak.
Kösnülmek; Kösülmek şeklinde de kullanılan bu söz; genel olarak; “Uzanıp yatmak, ayakları uzatarak yatar gibi oturmak, sere serpe oturmak, büzülmek, toplanmak, toparlanmak, yorulmak, gücünü kaybetmek, öfkesi geçmek, yatışmak ve yılmak, pusmak, korkmak” anlamlarında kullanılan bir kelime olmakla birlikte yöresel olarak; kendinden geçinceye, sesi çıkmayacakmış gibi boğulurcasına kadar ağlamak anlamında kullanılmaktadır.
Külçe Haline Gelmek; Yığın gibi, öbek şeklinde olmak. İnsanların yığın şeklinde bir arada olma şekli.
Lânet Yağdırmak, Lânet Etmek (Okumak), (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrının merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.
Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Nabız Yoklamak; Bir konuyla ilgili olarak niyetin, eğilimin ne olacağını anlamaya çalışmak.
Nem Kapmak; En küçük bir şeyden alınmak, çok alıngan olmak.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Sadık Kalmak; Birine ya da bir şeye içten bağlılığını sürdürmek, bağlılıktan ayrılmamak.
Talip Olmak; İstemek. Evlenmek için isteğini belirtmek.
Tantana Etmek (Yapmak); Kuru gürültü yapmak, gereksiz yere söz etmek, boşu boşuna konuşmak.
Tenzih Etmek; Kusurdan uzak tutmak, kusur kondurmamak. Kusurlu kabahatli olmadığını, kötü vasıflardan uzak olduğunu anlatmak.
Teskin Etmek; Acı, öfke, heyecan gibi duyguları yatıştırmak, dindirmek.
Tomurmak; Tomurcuklanmak anlamı dışında, bir şeyi ısırıp, çiğneyip, yutarak, doymak için yemek (Yöresel bir deyiş).
Tökezlemek; Yürürken ayağı bir yere çarpıp sendelemek, düşecek gibi olmak, güçlük ve engellerle karşılaşmak. Sahnede sözleri tam olarak söyleyememek, ya da yanlış şeyler söylemek, duraksamak.
Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Düşecek, yıkılacak gibi olmak. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.
Yaltaklanmak; Dalkavukluk, yalakalık, birine hoş görünmek, onursuzca davranmak.
(3) Ağır Aksak; Düzgün olmayarak, pek yavaş olarak. Alaturka musikide bir usul.
Bir Sıkımlık Can; Çok cılız ve güçsüz olmanın tarifi.
Can Havli İle (Havliyle); Ölüm korkusundan meydana gelen güçlü bir tepkiyle. Ölüm korkusu yaşayarak.
Çöp Konteyneri; Evsel ve katı atıkların geçici olarak toplanması için şehrin uygun yerlerine konulan çöp kabı.
Edecekte-Delecekte; Böyle bir söz yok. Herhalde kör cahil yaşlı adamın söylemek istediği Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim) olsa gerek. Yani; iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).
Eline Ayağına Çabuk; Hamarat, titiz, çalışkan kimse. Pek kısa zaman içinde, çok çabuk iş yapan, iş bitiren kimse.
Eni Konu; İyiden iyiye, oldukça ötesinde, iyice meydanda olma, görünme.
Eşek Cenneti; Öbür dünya. Cezaevi, hapishane.
İyiden İyiye; Eni Konu Açığa Çıkma. Oldukça ötesinde, iyice meydana çıkmak, gelmek.
Leş Gibi; Çok kötü kokan, hayvan ölüsü şeyler gibi.
Seks İşçisi; Cinsel hizmet sunarak para kazanan kişi. Bir bakıma fahişelik.
Şehir Eşkıyası; Kent içinde soygunlar yapan, cinayetler işleyen azılı haydut.
Velhasıl Kelâm; Velhasıl, Elhasıl, velhasılıkelam, Kısacası.
Yabani Şive; Bir dilin konuşulduğu sınırlar içinde bölgelere ve değişik kültür düzeylerine göre söyleyiş özelliğinin bozuk bir şekilde taklidi, uydurma bir şekilde benzetme şekli.
Yarım Yamalak; Yalapşap. Yalap şalap. Baştan savma, üstünkörü.
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yayan ve yalınayak gibi, yalınayak yürüyerek.
(4) Garibanlar Mezarlığı; Mezarlık, Ziyaret Makamı anlamındadır. Büyük şehirlerde mezar yerleri para ile satılmakta. Ancak sahipsiz, garip ve garibanlar öldükleri zaman ilgili kurum bunları mezarlığın bir köşesinde ayrılmış bölüme, gereken tüm dini vecibeler yerine getirilerek, gerektiğinde üst üste bile defnedilmektedir. Tahmin edileceği üzere bu mezarlarda mezar taşı ve bilgi yoktur.
(5) Yavuz Dilenci; Güçlü, yaman, duygu sömürüsü ve istismarında en üst seviyede ağzı lâf yapan, fiziksel özelliklerini çeşitli şekillerde kapatarak, eksik göstererek, görünen insanların şekillerine Lombrosso gibi karar vererek yardım dileyen (Örneğin; “Allah sevdiğine kavuştursun!” gibi) dilenci tipi.
(6) Sağ elinle yaptığının sol elinden haberdar olmaması; Bir hadis değil, Kur’an’da bir itiraf. Aslında; “Birine yaptığın iyiliği gizli tut, herkesin önünde yaparsan o kul incinebilir!” Ve gösterişi yasaklamaktadır. Günümüzde fitre, fidye ve zekâtların uygulamasına yanlış olarak “Alıp kabul ettin mi?” gibi rencide edici bir uygulama. Yapılmamalı, bence! Asıl olan kişinin kendisini göstermesi değil, kendini göstermeden muhtaç olanı sevindirmesidir.
İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir. İyilik yapmanın karşılık beklemeksizin yapılmasının gerektiğinin, iyilikle yapılan hiçbir şeyin karşılıksız kalmayacağının ifadesidir. Bir bakıma sağ elin yaptığından sol elin haberinin olmamasının gerektiği gibi (Hâlik; Yaratıcı. Yaratan. Allah. Tanrı).
(7) Bir Lokma, Bir Hırka Derviş Örneği; Dervişçe yetinmeyi, az şeyle geçinmeyi, çok malda gözü olmamayı anlatan bir söz. Sofilerin, çelebilerin, dervişlerin, hacı-hoca takımının yaşam felsefesi, sadece Allah’a ibadet önemli, dünya yoktur. Sadece “Hu!” önemlidir. O halde dünyaya gelişimizin nedenini sorgulamamız gerekmez mi? (Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi benimsemiş, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul, muhtaç).
(8) Cep Delik, Cepken Delik; Hiç parası olmayan, yoksulluk tarifi, züğürt anlamında deyim; Orhan Veli KANIK’ın “DELİKLİ ŞİİR”nin ilk mısraı olup, “Kevgir misin be kardeşlik?” şeklinde devam eder.
(9) Dale CARNEGIE; (1888-1955) Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, iletişim uzmanı. En önemli eseri; “How To Win Friends and Influence People (Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı)” “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!” demekte.
(10) Orhan Veli KANIK; “DAYANILIR ŞEY DEĞİL” dizelerine “Bilmem ki nasıl anlatsam…” şeklinde başlar “Atsam, atamıyorum” diye bir bölümü yoktur, devam eder ve “… bir dert ki dayanılır şey değil” şeklinde bitirir. (“Atsam atamıyorum” bir kısım şairlerin dizelerinde yer almakta.)
(11) Fransız Kalmak (Olmak); Türkçemizde; “Bir konuyu gerektiği gibi bilmemek, özellikle de konunun özüne inmemiş olmak, ilgilenmemek, önem vermemek, hatta soğuk davranmak” gibi anlamları kapsar. Tamamen ilgisiz ve bilgisiz olmaktan farklı bir deyiştir.
(12) Hiç kimseye hor bakma, incitme gönül yıkma, Sen nefsine yan çıkma, Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler! Erzurumlu İbrahim HAKKI
(13) Ziynet erkeğe haram; Peygamberimize mal edilen hadise göre; Peygamberimiz iki eline aldığı ipek ve altını yanındakilere göstererek; “Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir!” demiş! (Ziynet; Süs. Bezek).
(14) Çile (Çekmek); Zahmet, eziyet, ıstırap, sıkıntı Çekmek. Dervişlerin yaptığı bir ibadet şekli.
Çilemek; Tatlı tatlı ötmek, şakımak. Saçmak, serpmek, ekmek.
Çile; Şairlik taslayan, şairlik satmak isteyen, şair olmayıp şair olduğunu öne süren, şair gibi görünen, sahte şairlere “Müteşair” denmektir. Bununla ilgili şahane bir benzetme vardır: “Çile bülbülüm” şarkısındaki gibi meselâ: Burada; “çile” kelimesinin “çilemek” fiilinden geldiğini görebilen “ŞAİR”, Farsça “ızdırap” anlamına geldiğini sanan kişi ise; “MÜTEŞAİR” dir. Müteşairin dizelerine, Kandemir KONDUK gibi; “Şiir Gibiler” demek de mümkün (bana göre).
Bülbülüm geldi dile… şeklinde başlayıp “Çile bülbülüm” şeklinde meşhur olan Muhayyer Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a aittir.
(15) Bu kadar yürekten çağırma beni… diye başlayan ve “Bir gece ansızın gelebilirim!” diye ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ümit Yaşar OĞUZCAN’a, Bestesi; Rüştü ŞARDAĞ’a ait olup eser Rast Makamındadır.
(16) Sevmekten kim usanır, tadına doyum olmaz… diye başlayan Güftesi; H. Münir EBCİOĞLU’na, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.