Elinde yumurta dolu sahanla(1) anneannesi olduğunu öğrendiğine gitmek üzere o koca cümle kapısından(2) çıkarken rastlamıştı ona.

Neden “Cümle Kapısı” denirdi ki bu kapıya, bilemezdi. “Sokak Kapısı, Bahçe Kapısı” dense daha iyi olmaz mıydı, düşünürdü hep. Üstelik o kapıdaki koca halkanın çalındığı zaman içerilerden duyulması için kocaman olmasını anlardı da, o tepedeki mavi boncuklu, patikli kocaman nal ne işe yarardı, anlamazdı! Aklında oluşan tek düşünce, okuduklarına, öğrendiklerine göre bunun bir batıl itikat(3) olması gerektiğiydi.

Belleğine yerleşik tüm bu kuruntular(1) değildi onun aklını, beynini, zihnini karıştıran.

Ufak bir çisenti, Nisan Yağmuru(4) bile denilmeyecek bir gökyüzü dökülüşünde tam cümle kapısından çıkarken görmüştü, kendi emsali, önünden rüzgâr gibi geçen(5) o genç çocuğu…

Kalbi yerinden oynamış, o gözlerde dünyayı görüp, tanımış, yaşamış, kendinden geçer gibi olunca da elindeki yumurta dolu sahan düşmemiş, yere çakılmıştı sanki. Sahanın tuz-buz olma(6) gibi bir hakkı yoktu, ama yumurtaların hepsi elden çıkmıştı, hem birkaç tanesi üst üste birbirine abanmışçasına.

Üstelik bürümcüğü(1) de aykırı yöne doğru savrulmuştu. O genç çocuğun gittiği yöne doğru savrulsa, o genç çocuk da alıp getirseydi, karşısında görüp içten içe coşsaydı olmaz mıydı sanki? Sitem etti melteme, içinden.

Neyin, ne ve niçin olduğunu anlatmak boşa bir çaba olacaktı kendine. Çünkü yüreği elinden düşen sahanın sesini duyup da irkilen(6), birkaç salise de olsa dönüp kendine bakan, aklını başından alıp(6) da, telâşının neden olduğunu bilmediği genç çocuğun peşindeydi, birçok kimselere anlatmasının zor olduğu...

“Genç çocuk?” “Delikanlı”, ya da en iyisi “Genç Adam” diye düşünse daha mı iyi olurdu ki?

Yumurtalar...

Tavukların zahmetlerine boş vermişlik edemezdi, ama elinden de bir şey gelemezdi, çarpıldığı(6) için değil, ayağı takıldığı için düşmüştü elinden sahan, yalandan kim ölmüştü ki, kendinin savunması olsa da bile?

Üstelik ilk kez kapı önünden geçerken ve ta uzaklardan sırtını döndüğünde gözlerinin çakıştığına inandığı bir insan içindi sahanın düşüşü, üstelik elinden hiçbir şey gelmeyen...

Belki ve bir ihtimal umuduyla yöneldi kümese, “Birkaç yumurta!” için. Elleri boştu, o halde eskiden elinde kalmadıysa anneannesi bu sabah yumurta yiyemeyecekti. Ama ertesi gün yumurta ihtiyacını karşılayacağına inanıyordu, herhalde tavuklar yumurtalarını kırdığı için gıcıklığına(1) yumurta yapmamak için küsüp direnmezlerdi gibisine geliyordu.

Anneannesinin evinin koskoca avlusunda, fide halinde alıp da özenle yetiştirdiği domates, biber, salatalıkları, ona yumurta götürdüğünde tellerle çevrili bahçesinden hırsız gibi çalmak hoşuna gidiyordu.

Hani şöyle nar gibi kızarmış bir domatesi, salatalığı hiçbir katkı gerekmeksizin bahçe çeşmesinde yıkayıp çıtır çıtır çıtırdatarak(6) yemek, enfes bir buluştu, kendiyle gurur duyduğu. Oysa şu an beyni meşguldü ve ne elini uzatmak, ne çıtırdatmak, ne de yemek içinden geçmiyordu.

Ha! Bu kadar hamarat(1) ve iş bilir anneannesinin neden tavuk besleyip yumurtaları kendisinin elde etmediği sorulacak olursa; ilerlemiş yaşları nedeniyle, basitçe iki kelimeyle; “Tavuk tüyüne karşı alerjisi(1) olduğunu” söylemek yeterliydi. Bu da genç kızın okula gitmeden önce iki-üç günde bir bu alerji nedeniyle ona yumurta götürmesinin sebebiydi.

Anneannesi; yalnızlığına “Dur!” demek için, kendileriyle yaşamak yerine “Evim de, evim(7)!” diyordu ve her gün ziyaret edilmekten de memnun oluyordu, her saat ziyaret edilmek isteğini çok zaman hatırlatarak.

Eğer ki canı sıkılıp anneanne kendi evlerine gelmemişse, kendileri gitmemişse ya da ziyaretçisi olmamışsa günlerden bir günün birinde mahzun(1) bir aile büyüğü oluyordu, hem de yaşama küskün gibi...

“Dede” genç sayılacak bir vakitte alıp gitmişti başını ahrete. Bir toprak kadını olan anneanne, nadir tarım toprağına sahip bu ilçenin geniş bahçeli, müstakil(1) evinde kocasının mezarını ziyaret, namaz-niyaz-dua vakitleri dışında devamlı olarak ve titizlikle bahçesiyle meşgul oluyordu.

Paraya-pula ihtiyacı yoktu doğal olarak, üç-otuz para(2) denilecek gibi olsa da kocasından kalan dul maaşı kendisine yetiyordu, ele-güne, hatta çocuklarından birinden birine mahcup olması(6) gerekmiyordu.

Çocukları? Evet...

Bir tek oğlu yanındaydı, diğer bahçeli evin kapısında görünen genç kızın babası yani, aynı şehirde. Diğerlerinin hepsi diyarı gurbette(2) idiler, memuriyetleri, ya da eşlerinin gereği. Ağaç evlâttı, ağaç olmasa meyveleri olmazdı, nine torunlarını özlüyordu, ağaçların meyveleri olarak...

Genç adamın yolunun üzeri değildi yürüyüp geçtiği yol. Şans, kader, kısmet? Hayır, sadece tesadüf ve Tanrının yönlendirmesiydi oradan, o kızın önünden rüzgâr gibi geçip, saliseler içinde güzelliğini tüm beynine, zihnine, gönlüne hapsediverdiği yol. Aynı tertip(1) bir arkadaşıyla askere beraberce gideceklerdi, kimin nereye gideceği belli olmayan.

Genç çocuk(!) ona uğramıştı bir nedenle ve yolu kesişmişti, kendisini fark etmesi mümkün olmayanla. Büyükleri ona gözle zinayı(2), güzel bakmayı ve güzel bakmanın sevap olduğunu(8) anlatmışlardı!

Fark ettiği halde, yan gözle de olsa o kıza bakmasının, o güzelliği eskitmek, ya da aşırı dozda günaha girmek olacağını düşünmüştü, o kızın genç ve güzel olduğuna o kısacık saliseler içinde nasıl karar vermiştiyse, ya da gönlünden geçirdiyse?

Berbere gitti genç çocuk, bir güzel asker tıraşı oldu, öyle alabros(1) tipi tepesinde horozibiği gibi bir tutam saç bırakarak değil, düpedüz sıfır numara.

Dönüşte, aklına hükmedip de zapt ettiğiyle yeniden karşılaşmak için aynı yoldan geçmeyi deneyecekti, gözle zina şeklinde değil, sevap şeklinde de değil, sadece beyninin tüm hücrelerine yerleştirecek gibi, eğer sahibi, kıymetlisi yoksa...

Tanrı; “İsteyin, veririm(9)!” demiş miydi, yoksa kendisi mi uydurmuştu zihninden. Evet, istiyordu onu, ama yok öyle akıllardan geçtiği gibi bir gençlik arzusu şeklinde değil, fark etmek, hissetmek şeklinde de değil, sadece içten içe görmek ve “Ben Gültekin!” demek istiyordu ve askerliği süresince unutulmamak için bir şeyler vermek ve hep aklında tutmak için bir şeyleri hatıra olarak almak gibi.

Yolunun bugüne kadar oradan geçmemesine, daha önce fark etmeyi ve edilmeyi becerememesini kendisine soruyor, kendisini sorguluyor ve hayıflanıyordu(6).

Bu düşünce yoğunluğunda berberde ne kadar vakit geçirdiğinin ve berberlerin fısıltı gazetelerinin önder ve devamlı rastlanan reklâmlar arası bilgiç spikerler olduğunun farkında olmadığını düşünüyordu, bu güne kadar.

Yıllardır gidip geldiği ve askere gideceğini çok önceden öğrenmiş olan Berber Ağabey, neler söyleyip, neler anlatmıştı farkında değil gibiydi, hatta konuşup konuşmadığını bile...

Yolunu uzattı, aynı yoldan geçmek, aynı kokuyu hissedip ciğerlerine hapsetmek, tam olarak göremediği “Güzel” diyerek bir bakıma ve resmen tasarladığı görüntüyü gönlüne ve beynine yerleştirmek ve bu görüntüye onun ağzından isim vermek çabasında olacaktı.

Kendisine öyle geliyordu ki; “Bir bekleyeni olursa(10)” askerliği de kolay geçecekti, gazi de olsa, şehit de olsa umursamaksızın. “Tüfekleri çatar çatmaz...(11)  yanında olmak gibi.

Askerlik kutsal bir görevdi, bu nedenle beklentisi; “Bekleyeninin olmasının” ertesinde “Razıyım kavuşmasam!” bölümünü yok etmek istiyordu. Evet, ölüm vardı, hele ki vatan için, bayrak için, ulus için. Vatan için ölmek olsa da, yaşamayı hak etmek(12) gereksizlik olmamalıydı.

O bahçe kapısının önünden geçti tekrar, yüreği gümbürdeyerek(6), ama umutsuz gibi. Karşılaşsa (meselâ) onunla, ne diyecekti, görmeden hissederek; “Çarpıldım!” mı deseydi? Yeryüzünde böylesine garabet bir düşünce ile bir genç kızın elini tutma isteği olabilir miydi?

Üstelik Tanrıyı suçlamak bu konuda öylesine kolaydı ki; “Vermeyince mabut, n’apsın asker Gültekin?(13) der gibi.

Bahçe kapısı kapalıydı, esirgemişti Tanrı onu hissetmesini, görmesini, biraz, azıcık da olsa. Tanrı kendisini desteklese günaha mı girerdi sanki?! Düpedüz zırvalıyordu(6). Tanrı omuzlarında sevap ve günah meleklerini görevlendirmişti ya. Günah Meleği Hard Diskine(2) yükleme yaparak hem vaktini değerlendiriyor, hem de bilgisini, ilgisini, ilmini ve imkânlarını gerçekleştiriyordu!!!

O sokakta belki dikkati çekecek kadar git-gel yaptığının farkında değildi, yüreği met-cezir(2) aczinde tsunami(14) çılgınlığını yaşar gibiydi.

Evin önü sularla yıkanmış, muhtemelen yumurtaların yüklü olduğu sahanın, kendisinin ve karşısındakinin heyecanının üst üste binme çabası yumurtaların sonu olmuş, bu nedenle temizleme aşamasında mevta olan o yumurtalar ilgili mekânlarına yolcu edilmişlerdi!

Hepsi bu kadar mıydı? Devamı var mıydı? Daha ne olsundu ki? Gaipten bir ses(2) sanki “Var!” demişti. Gönlünden geçirdiklerine göre Tanrının yardımını ummak fazla bir iyimserlik mi olsa gerekti?

O kapıya bir işaret bıraksaydı meselâ. Bir yaprak, bir dal, ya da beyaz bir kurdele parçası... Meselâ kapıdaki o kocaman halkaya, ya da o en üstteki cicili-bicili(2) nala. Anlar mıydı? Anlardı tabii. Başkası; meselâ anne, baba, ağabey gibi? Anlamazlardı, anlamamaları gerekliydi kendi için, en basitinden anlamamaları umudu ve düşüncelerindeydi.

İnanan ve sevgisinden emin olan birinin Tanrıdan başka dayanağı yoktu. Kendinden bir işaret olarak kapıya koyabileceği dal, yaprak gibi bir şeyler ararken, ilerilerdeki bir dut ağacının üste yakın dallarında kendini bekleyen genç kızın bürümcüğünü gördü.

Düşüp ölecek de olsa ağaca tırmanacaktı. Onu oradan almakla dünyanın yıkılacağına inansa bile bunu başarmalıydı, başaracaktı ve başardı da…

Genç kızın kokusu sinmişti sanki o kadar zaman asılı durup havalanmış olmasına rağmen, o koku yok edilmemiş gibisine. Hemen çarşıya çıkıp çeyiz mağazalarından birine yöneldi, kenarları el işi işlemeli beyaz bir bürümcük, bir not defteri ve bir kalem aldı, not defterinin ilk sayfasına;

“Sahibine sormadan, haberi olmadan almayı ve kendime saklamayı uygun görmedim. Gültekin” diye yazdı. Sabahın ona ilk kez rastladığı anlarının üç-beş dakika…

Yoksa üç-beş saati öncesinde mi, ne bıraktı, o genç kızın bürümcüğünü kılıf yaparak.

Bir saat...

İki saat...

Sonraları da geçti oralardan, bürümcük yerinde yoktu, ama kendisine işaret olarak bir belirti de yoktu. Öyle ya karanlıkta göz kırpmıştı, genç kızın kendinden ne haberi olmuş olabilirdi ki?

Ama umutsuz yaşayamazdı insan. Akşam karanlığı şehre inerken, tomurcuklanıp açmış sümbüllerin ışığında aynı halkaya aynı bürümcüğün asıldığı gördü, heyecanla ulaştı ona. Defterin ikinci sayfasına;

“Haberim oldu, alabilirsin, ama neden?” diye yazılmış, açmayı becerememiş bir gül goncası ile bir beyaz mendil eklenmişti, kalemle birlikte.

Şehir küçük, tüm insanların ise kulakları delikti, bir kulaktan diğer kulaklara haberlerin ulaşması gibi. Şehrin en kötü huyu bu idi, her kulaktan kulağa iletimde, bire bin katmak zorunluluk gibiydi.

Örneğin gencecik bir genç kız bir oğlanla konuşurken görülmüşse kulaktan kulağa yayılırdı haber şehrin bir ucundan diğerine katkılarla. Şehrin öteki ucunda ya iki çocuklu bir dul olurdu genç kız, ya da kıskançlıkla kocası tarafından öldürülmüş gibi...

Mizansen(1) uydurmakta, Türk dizi ya da filmleri için en olgun senaryoların üretildiği(6) bir mekân kabul edilebilirdi şehir!

Mutluydu Gültekin sessizliğinde. Sabahtan o vakte kadar geçen zamanında adımlamaya çalıştığı o yollarda; “Ne haber, ne mektup geliyor senden?(15) diye çığırmıştı kendi kendine, içten, içtenlikle. Bu sözleri sarf edecek kadar hakkı vardı, ya da yoktu, umurunda değildi. O haberi istemek kendindendi, haberi vermek ise karşıdan...

Şimdi ise mutluluk şekilleniyordu dudaklarında. Anlayamadığı gül goncası ve geri kafalılığın(2) sembolü “Mendil alıp vermelerinin, ayrılık anlamı taşıdığı(16)” idi.

Oysa biraz okusa, biraz kütüphanelere gitse, ya da büyüklerine danışsa “Mendil Vermenin” simge olarak “Söz Vermekle” eşdeğer olduğunu öğrenebilirdi. Ancak, kafası kendisini geriliğe iteklemişse yapılacak bir şey yoktu.

Üçüncü sayfayı çevirdi;

“Mendil vermeyi; uğursuzluk, ayrılık sembolü kabul etmeyeceğim, bürümcüğün yeter bana, ancak gül goncası ne demek, o da mı hatıra, anlamadım, hem adın ne senin? Gültekin”

Notu tam nal üstüne yerleştirecekken kapı açıldı birden, çekingenlikle sırtını döndüğünde;

“Gültekin?” diye soran sesle irkildi;

“Yüreğimi yerinden oynatırcasına gözlerimin ta içine bakmayacaksan, korkudan değil, canım acıyacağından da değil, tutkum(1) nedeniyle dönerim sana!”

“Elimden gelse, peki, ama dön bana!”

Şaşkınlıkla, çekinerek, hatta korkarak döndü yüzünü Gültekin, genç kızın elinde yumurta dolu sahan vardı yine, kapı önünde, cümle kapısını kapatma çabasını yaşıyordu.

Gültekin, çekinerek de olsa, genç kızın elindeki yumurta sahanını alarak eşiğe yerleştirirken;

“Akıbetleri benim yüzümden bir kez daha gerçekleşmesin!” diyerek adını bile bilmediği genç kızın elini tutup göğsünün üstüne koydu. Aslında belki buna gerek de yoktu, kalbinin çarpıntısı duyuluyor, hem de gömleğinin üstünden bile fark ediliyor, hissediliyordu.

“Bağışla! Senin!” dedi, dilinin döndüğünce.

Genç kız aynı şekilde Gültekin'in elini tutup özenle yerleştirdi sol göğsünün altına koyup fısıldadı;

Kalp kalbe karşıdır(17), derler, inanıyorum!”

“Ben de... Birkaç saniyelik göz hapsimde, sahan sesinde, tüm benliğime egemen oldun, hakkın olduğuna inanarak. Ama çok insanın kulağının kesik, delik, açık olduğu bu şehirde sana bir söz gelmesin isterim. Haydi, yumurtaları nereye götürüyorsan, götürmeye devam et, ben de peşinden kendimi anlatarak gelmeye çalışayım, olur mu?”

“Peki!” dedi genç kız, sahanı alıp rüzgârın bürümcüğünü uçurduğu yöne giderken.

“Seni sevdim, ilk karşılaştığımız o kısacık süre içinde ve seviyorum, benim olman da dileğim! Ama yaşamam gereken bir görevim var!”

Şaşkınlıkla, hayretle ve sitemle döndü genç kız, olmayacak bir haberle sarsılacakmış gibi.

“Telâşlanma! Önemli değil! Askere gidiyorum, iki güne kadar. Seninle karşılaşıp, konuşup da ayrılmak zor gelecek bana, ama vatan hizmeti, görevim!”

“Beni daha başlangıcımızda böyle bırakıp, sevgini doyasıya işittirmeden, sıcaklığını aktarmadan, nefesini koklatmadan? Neden daha önce geçmedin kapımın önünden? Ya da neden askerliğini yapmadın kapımın önünden geçme öncesinde? Defalarca sahanları düşürürdüm senin için, ben ne yapacağım şimdi sen olmadan, sensiz?”

“Yüreği öncelikle gümbürdeyen bendim...”

“Yanlış!”

“İkide bir geriye dönüp söz yetiştirme bana. Tamam, söz veriyorum, yazacağım sana, her umduğum vakitte, bulduğum da değil! Aşk böyle bir şey olmalı, ne adını biliyorum, ne de adresini. Hadi sana söz gelmesin, bu benim ıstırabım olur, dön önüne, bir bakışta beni kör, kendine kul-köle eden(6) ilâhem(1)!”

Duraklar gibi oldu genç kız, yere bir şey düşürmüş de alıyormuş gibisine yarımca yan dönerek;

“Gerçekten adımı bilmiyor musun?”

“Nasıl bilebilirim ki?”

“Mendilinin içindeki gül goncasından, ikinci sayfadaki sözlerimin sonuna eklediğim gül resminden ‘Anlamadım!’ deme, üzülürüm!”

“Sen üzülme, ben senin yerine de üzülürüm, gerekirse. Ama daha ilk karşılaşmamızda yalanla dikilmek istemem karşına. Üstelik bu; ömrüm boyunca sana yalan söylemeyeceğimin kanıtı olsun isterim. Sen bana adresini yaz aynı bloknota, nal üstüne asarak, ben yarından sonra asker ocağına yöneleceğim ve bu gece tüm gecemi sana ayıracağım, içimdekileri yazarak…

Ne zaman içime doğduğunu, ne kadar zamandır bu kalpte yaşadığını ve beraberce kocamak dileklerimi dilimin döndüğünce. Sen de bana çekinmeksizin, ürkmeksizin, gözlerine bakarak nasıl yaşayacağımı anlatmaya gayret et Gül…

Daha görmeden, bilmeden beni kendine nasıl kul-köle ettiğini anlatmaya çalış bana. Hani bir defa daha dünyaya geldiğimde(18) seni arayıp bulacağım ya, o zamana hazırlıklı olmam için...”

Sözlerini nefes almaksızın sıralama gayretinde olmuştu Gültekin.

“Seni göğsüme yaslayıp, ya da dizlerine yatıp, saçlarımı okşarken dinlemeyi çok istiyorum. Kim ne derse desin, seni devamlı olarak görmek, yüzüne karşı ‘Seni seviyorum!’ demek istiyorum. Ben, beni sana veriyorum, Tanrı huzurunda. Haydi, tut elimi, ilk müjdeyi anneanneme verelim. Anneannemden ayrıldığımızda da ilk kez sar, öp beni dünyayı umursamaksızın. Buna ihtiyacım var, uzunca bir süre görüşemeyecek oluşumuz nedeniyle bende hatıran olarak kalsın istiyorum.”

Anneannenin bilgece beklediği, umduğu, özendiği bir gelecek olsa gerekti; onları karşısında mahcup, utangaç, yakın olmayı istedikleri halde uzak-uzak durur gördüğünde;

“Girin! Anlatın! Benim yaşayıp unutamadıklarımı yaşamaya başladığınızı söyleyin bana, içinizden geldiği gibi.”

Bu; kısa, öz ve başlangıç olarak ve sonralarında da sırdaşları(1) ve yandaşları olacağının vaadi gibiydi ve Gültekin’in hemen aklına ulaşması gerektiğine inandığı bir fikir getirmişti, mademki sırdaşları idi, o halde imkân buldukça yazacağı mektupları da sırdaş anneannenin adresine gönderebilirdi.

Gül anlattı yaşadıklarım dolu dolu, dilinin döndüğünce değil, içinden geldiği gibi, süreyi umursamaksızın.

Ancak gecikmesini merak edeceklerin olduğunun farkında değildi, anlatmakla doyamayacak oluşunun hazzını(1) yaşarken, Gültekin’in suskunluğunda. Merak edilecek bir şey yoktu ki aslında, dünyaya yeniden ve daha henüz gelmişti, kalbi ilk kez çarpmaya, henüz nefes almaya başlamıştı, bu duyguyu anneannesinin himayesinde yaşar gibiydi, onun dışında Allah’tan başka kimseye haber vermeksizin, çekinmeksizin.

Çalan telefona Gül uzandı, anneannesine “Açayım mı?” şeklinde işaret ederek. “Olur!” anlamında başını eğince ahizeyi kaldırdı. Olağan gibi bir arayıştı, ama yaşadığının, hissettiklerinin hissedildiği inancını yaşadı bilinçsizce.

“Bugün hafta sonu, okulum yok. Yumurtaları anneanneme getirdim, uzun zaman sonra anneannemle iki sözü uç uca eklemeye çalışıyoruz, merak etmeyin!” dedi Gül telefonu kapatırken ikisine de masumane(1) ve içtenlikle bakarken.

“Eh çocuklar! Gül’ün yanımda olduğu biliniyor olsa da çay demlemek uzun sürer, size nar şerbeti mi, kızılcık şurubu mu getireyim soğukça?”

“Ben getiririm anneanne! Sana zahmet olmasın!”

Yerinden doğrulma hamlesini yapmıştı Gül. Gültekin şaşkın, suskun, başı öne eğik, ne yapacağını, nasıl davranacağını ve neler olacağını bilemez bir şekilde birleştirdiği avuçlarında başparmaklarına taklalar attırmakla meşguldü.

Gerçek ki; anneannenin kendisini hemen kabullenmesinden dolayı memnun, hatta mutluydu. Tutku ile tutukluluğun(1) aynı şeyler olduğu düşüncesindeydi, sevginin de aynı şey olduğunu, sadece biçiminin farklı olduğu kanısındaydı.

“Sen ne ya da hangisini tercih ederdin Gültekin?” deyişi ile seyrini tamamlamaya çalıştığı düşüncelerden uzaklaşma gayretini yaşadı.

“Sen ne istediysen, ben de aynısını dilerim Gül!”

Tanrının büyüklüğü asla tartışılmazdı, hele ki şimdi, hiç! Gültekin Gül’de, Gül Gültekin’de olmanın huzur ve mutluluğu içindelerdi, kısa sayılacak bir an içinde, ancak doğduklarından beri birbirinin olduğunun henüz farkına varmışlar gibi.

Anneanne mutfağına yöneldiğinde, ikisi de birbirine uzattı ellerini, eller birleştiğinde çekingenliklerinden değil, bir elektrik akımına kapılmış gibi ayrıldı birden. Sonra bir ömrü beraber paylaşacak olmanın, umudu, hayali ve düşüncesi ile yavaş yavaş buluşturdular ellerini tekrar, birbirinin sıcaklığını kaçamak bakışlarla da olsa hissederek, hissettirerek.

“Ellerini ellerimden ayırma hiç ne olur(19), ömür boyu!”

“Vaat ediyorum, söz veriyorum, asla bırakmayacağım, ömrümün sonuna kadar, ama ya benden önce ölmeye kalkışırsan...”

“Tanrının hükmüne karşı gelemem, direnemem de, ama yalvarırım Tanrıma; ikimizi de ahretine yan yana koysun, ecelde de, mahşerde(1) de böylesine el ele, gönül gönüle olalım!”

Anneanne yaşamış, görmüş, bilen bilge bir kadındı. Mutfaktan çıkarken öksürerek haber vermesine gerek kalmaksızın;

“Nar şerbetleriniz geliyor!” şeklinde “u” harfini oldukça uzatarak anons yapmış, onlar da acele ile ayırmışlardı ellerini birbirinden. Kim eski topraklar(2) gibi bilge ve anlayışlı olmak istemezdi ki?

“Haydi çocuklar, gidin artık! Sizi, kendinizi dünya-âleme(2) ilân edercesine kol kola, el ele görmek istiyorum. Arkanızdan bakıp; ‘Allah selâmet versin! Sevginizin doruklarında yaşayın ve tekrar görüşelim!’ temennisiyle uğurlamak istiyorum.”

Emrin, demiri kesmesine gerek yoktu, içlerinden geçen de oydu zaten, el ele oldukları o kısacık an hiç yeterli olmamıştı kendilerine, yaşamlarının sonuna kadar birbirlerine asla doyamayacaklarını bile bile.

Gereken; bunu usulünce, adabına uygun(2) olarak ailelerine anlatmaktı.

Gül için konu olağandan öte, iyimserlik doluydu. Öncelikli şansı; ağızlarından girip burunlarından çıkmaktı(6) ailesinin, şımarıkça da olsa. Gültekin askerdeyken nasıl olsa okulunu bitirecekti, tek kız olarak çeyizi dünlerden hazırdı ve yaşarken destekçisi olan anneannesi vardı...

Yaşarken? Ummak ve yaşamak arasındaki farkı şu an bilir gibi değillerdi ikisi de.

Gültekin’in inkâr etmesinin mümkün olamayacağı sorunları vardı, istemese de kabul etmese de, ailesinin kendi adına görüp, beğenip, bir bakıma mendil aldığı...

Anne ve babası; kendileri görücü usulü(20) baş göz oldukları, yani evlendikleri ve hâlâ ataerkil(1) bir yaşam düzenini devam ettirme arzusunda idiler.

Bu nedenle kendisi adına görüp beğendikleri Kevser ile askerlik sonrası için evlendirme hazırlıkları içindeydiler. Hatta nişanlamak bile istemişlerdi, sanki Gültekin’in Gül’le karşılaşacağı içlerine malûm olmuş(6) gibisine. Gültekin kabul etmemişti.

Özgürdü Gültekin, sözleşerek ayrıldı kapının önünden Gül’ün bağışladığı bürümcüğü koynundan çıkarıp öpüp koklayarak. Gül, başındaki bürümcüğü çözdü, kokladı, öptü ve tekrar başına bağladı, anneannesinin tembihlediği gibi tüm dünyaya ilân edercesine.

Ve ayrı olsalar da bitmesini istemeyecekleri bir gece başladı, sabahın özlemlerine katkı vermesini arzularcasına gecenin bitmesini diler gibi, kısa bir süre içinde gecenin sonlanıp tekrar kavuşmalarına umut olmasını diler gibi…

Ve daha uzaklaşmadan Gültekin dizeleri sıralayıverdi boğazının düğümlerine;


   “Ne zaman bir gül görsen
-solmuş da olsa-
Pembe
Beni hatırla;
hayallerin pembe.

Ve ölürsem bir gün
uğruna senin,
senin için
-ki adağımdır bu-
Mezarıma
yalnız bir gün
bir tek defa
bir tek gül getir;

Pembe
ve gözlerin gibi
yaprağı…
(21)


“Duygu sömürüsü(2) yapıp sonuna parantez içinde ‘Eğer oralarda ölürsem beni buralarda yıkayın!(22)diye yazsam mı ki?” diye de düşünmedi değil.

Vedalaşmak için tahtadan asker bavulu(23) yerine, sıkış-tepiş(2) ihtiyaçlarını yerleştirmeye çalıştığı ufak bir valizden kırma çantayla Gül’ün kapısına geldiğinde Gül’ü ağabeyi Berat ve ailesi ile görünce şaşkınlığının ötesinde kendisinin hemen kabullenilmesinden dolayı mutluluk da yaşadı.

Çünkü o grup içinde anneanne de vardı ve bir bakıma Sırat Köprüsünden(2) geçmek için ilk adımı atmıştı Gültekin;  Tüfekleri çatar çatmaz, ibibikler öter ötmez... (11) ailesinin de kendinden, kendilerinden haberdar olmasını sağlayacaktı.

Gül’ün tren istasyonuna onu uğurlamaya gelmesi, bu düşüncesi için ilk adım olur muydu acaba? Olurdu da bunu dili dönmeden, heyecanlanmadan, ayrılık hüznünü hissetmeksizin nasıl söyleyebilir, teklif edebilirdi ki?

Anneanne yetişti imdadına, bir bakıma;

“Hadi kızım gel, bu genç adamı beraberce uğurlamaya gidelim!”

“Arkadaşıyla vedalaştıktan sonra istasyona geleceğini...” söylemişti Gültekin ailesine.

Ne arkadaşının uğurlamaya gelememesinin sebebini söylemiş, ne de arkadaşından, isminden, sevgili olup olmadığından söz etmişti. Anneannenin davranışının bir başlangıç mı, bir son mu olacağının tereddüdü içindeydi. Zihninde yer edip de defedemediği(6) bir düşünce içindeydi, çünkü ailesi onu çoktan baş göz edip evlendirmişlerdi gönüllerinde.

Sadece; “Askerliğini yapmayana kız verilmez!” sözünün etkisi altında kalarak ertelemişlerdi plânlarını. Evini geçindirebilecekmiş, iyi adammış, huyu iyiymiş, içkisi-sigarası, âleme(1), işrete düşkünlük(2) gibi kötü alışkanlıkları yokmuş umurlarında değildi kız tarafının.

Oğlan tarafı? Kız beğenildiyse, her bakımdan “Karı olmaya” uygundu vesselâm.(1)

Berat atıldı ortaya söz olarak;

“Ver kardeşim çantanı, istasyona kadar ben taşıyayım!” diyerek Gültekin’in elindeki çantaya abandığında, anneannenin yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı tıpkı Gül ile Gültekin’i kendisine malûm olmuşçasına karşıladığı anda yaşadığı gibi;

“Eee! Mademki çok ısrar ettin, sen de katıl bize torunum!” dedi.

Gayet resmi bir yürüyüş içindeydiler, askere hep beraber gidiyorlarmış gibi, daha askerlik eğitimi almadan uygun adımlarla ritmik(1). Oysa anneanne ve torun gençleri arkalarında bırakıp önden-önden gitselerdi ya.

Onlar da dillerinin döndüğü kadarıyla fısıltılarla da olsa içlerinden geçenleri birbirlerine söyleselerdi ya, olmaz mıydı? Olurdu da, olmasın diye düşünmüş olsa gerekti anneanne!

İstasyon curcuna(1), cümbür-cemaat(2) bir arada idi, gelecek Sütçü Beygiri(2) tipindeki posta trenini beklerken. Gideceklerin tümünün sülâleleri oradaydı, ellerinde bayraklarla.

Eee! Ne de olsa; “Gidip de gelememek, gelip de görememek... (24) gibi bir yaşam biçimi egemendi, terörün ülke, ilke, cins, fikir, din, mezhep, ırk, il, ilçe tanımaksızın tanımlandığı.

Kuraların nereye çıkacağı, hangi sınıf askerler olacakları belli olmayan, ancak kadere ve teröristlere karşın meydan okuma dileği yaşıyordu gönüllerinde.

Baba, anne, kız kardeşi Habibe ile onların yanındaki genç kız ve ailesi onları daha karşılarında gördüklerinde somurtmaya başlamışlar ve o genç kızla ailesi paketlerle perondaki çeşmenin ardına gizlenmeye çalışmışlardı, hissettiklerinin yanlışlığını bilir gibi, fark edildiklerine aldırmaksızın.

Farkı fark edenlerin en başında da Gül’ün ağabeyi Berat vardı, ilk kez, ilk görüşte, eli ayağı kesilmişçesine. Kıvrak bir tebessümle yaklaşmak, yakınlaşmak istedi yanlarına.

“Gidenlerden hangisinin akrabasısınız?” dedi, yanlarına yaklaşmak için başka bir sebep bulamaksızın.

Anne ve baba şöyle bir kahırla baktılar Berat’ın yüzüne, gözlerine, kim olduğunu bilmeksizin. Genç kız ise dudaklarını ısırıyor, hissedilecek şekilde soluyordu, bazen bir ayağını, bazen diğer ayağını çeşme yalağına(2), ellerini çeşmenin tavanına vuruyordu.

Sesleniş üzerine döndü, çarpılacağını aklından bile geçirmeksizin.

“Asker uğurlanıyor, dediler, merak ettik, onun için. Peki siz kimsiniz? Size ne bizden?”

“Öyle demeyin efendim. Bir bakıştan çok şey anlayacak kadar beynimdeki hücreler faaliyette(25). Kim olduğum değil, kim olacağım önemli, eğer izin verirseniz...”

Durakladı Berat ve genç kıza döndü;

“Lütfen anne-babanız yanında bu kadar cüretkâr(1) olmamı bağışlayın. Ancak demek isterim ki, eğer yanılmıyorsam, üzüntünüze sebep olan karşınızdakini serbest bırakın dönerse sizindir zaten, dönmezse hiçbir zaman sizin olmamış(26), demektir. Buna mukabil esir olduğunu fark edip de azat edilmeyi beklemeyenlerin, beklemeyecek olanların da yaşamda olduğuna inanın, adım Berat efendim!”

Genç kız ne söylendiğini anlamak gayretinde ve cevap vermek suskunluğundayken, annesi elinden tuttu;

“Kevser! Gel kızım! Elin ne idiği belirsiz(2) adamlarına cevap verme! Genç adam! Hadi siz de azar işitmek istemiyorsanız ayrılın kızımın yanından!”

Berat sessizliğine saygısını katarak uzaklaşırken;

“Demek adı Kevser, yolcuları uğurlar uğurlamaz, şehir kazan, ben kepçe, mutlaka bulacağım onu!” diye söylendi kendi kendine, içindeki kıpırtılara engel olamaksızın.

Gültekin somurtkan(1) suratlı ailesine Gül’ü nasıl anlatacağının tereddüdü içindeyken, anneanne yetişti yine sözleriyle;

“Gül, benim torunum. Gültekin de sizin oğlunuz. Karşılaşmışlar. İznimi aldılar. Askere gidince birbirlerinin duygu, düşünce ve davranışlarını tartacaklar. Eğer yaşamları için bir karar verirlerse bu onların tercihi olacak. Ben sonucuna razıyım ve her halde kabullenirim. Sizler de benim gibi düşünmeye çalışın, sanırım bu sizin de mutluluğunuz olacak!”

Bir kısmının suskunluğunda, bir kısmının gözyaşlarında, bir kısmının elindeki sürahilerdeki suları dökerek(27), diğer bir kısmının ellerindeki ay yıldızlı bayrakları sallayarak “En büyük asker, bizim asker!” tezahüratlarında hareket etti karma posta treni(2), uzayıp giden o tren yollarında(28) seyrine başlamıştı(6)

Gültekin daha tren hareket eder etmez, makas başından(2) düzlüğe çıkar çıkmaz ilk dizeleri sıralamaya başladı elindeki bloknotun dördüncü sayfasından itibaren, ilk imkânıyla anneannenin adresine Gül’e göndermek için.

O yazacak, anneanne Gül’üne ulaştıracaktı. Peki...

Gül yazarsa? Komutanlarının Gül’ün kendisine seslenişlerini duyup okumalarına tahammül edemez, kıskanırdı.

“Sakın! Bir satır bile gönderme! Ben saat belirtir, sana ulaşır, sesini duyar, mutlu, huzurlu olurum!” demişti, son sözleri olarak Gül’den ayrılmadan evvel, aklı başındayken!

Dağıtım için ilk istasyonda indiklerinde posta kutusunun onu bekliyor olmasından mutlu oldu, mektubu postalarken...

Komanda olmuş, sık tepelerle çevrili bir karakolun en üst tüneğine yerleşmeden evvel beklerken ve sıkıntıdan patlarken, dize dize Gül’ü yaşamış ve ayrılmadan evvel o satırlarının da ulaşmasını dilemişti Gül’üne;

“Sen bir kez hülyamda güldün ya,
Ben de söylerim ki; ‘Gül Dünya!’
Ak çiçek, al çiçek değil hiç
Sen; gönlümde açan güldün ya!

Bülbül âşık olunca güle,
Gül elbet naz eder bülbüle,
Hem gün uzun, hem yollar uzak
Demez ki bülbül; ‘Güle güle!’

Sevda yüküyle açınca gül,
Ona âşık olmuş bir bülbül,
Deli gönül coşmuş, ağlamış
Bülbül demiş; ‘Hey! Sen de gül!’

Aşkı tatmış serseri gönül,
Yardım etmiş ona al bir gül,
Sevgiye vermezsen hiç değer
Derim ki; ‘İster ağla, ister gül!’

Gül isteyince gülü versen,
Surat asmayıp gülüversen,
Uzağı-yakını yok sayıp
İçimdekini biliversen!

Al gülün olurum, ak gülsen,
Gamzelerin olurum sen gülsen,
Sabır taşım asla çatlamaz
Mutlu olup yeter ki gül sen!

Yârin elinde bir deste gül,
Naz etme, bir de şu dosta gül,
Yitirilmişken tüm besteler
Sen de yap güle, beste bülbül!

Şiir gibi gelince dile,
Şakır bülbül, gibi şelâle,
Ayrılığın zor olduğunu
Anlatamaz ki bülbül, güle
(29).”

Sakinliğinde yazıyor, biriktiriyordu yazdıklarını bir çanta içinde, ulaşım ve ulaştırmak zordu, kuş uçmaz, kervan geçmez karakolun olduğu bu bölgede ulaşacağı bir PTT Şubesi nereden olsundu ki? Sadece adresini bildirmişti ailesine, Gül’e yazdığı son dizeleri gönderirken. Harçlığa bu dağ başında neden ihtiyacı olsa gerekti ki?

Telsizden ulaşan haberlerle kahroluyordu Gültekin. Falanca yerde roketatarlarla, filânca yerde ağır silâhlarla, şuralarda mayına basmakla, şöyle saldırı, böyle kahpelik ve şu kadar şehit…

“Şu kadar terörist etkisiz hâle getirilmiş!” sözü kendisini hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

Komutanı “Baba” bir komutandı, hepsinin içini dışını öğrenip bilen, herkesin derdi, yaşamı, konumu ile ilgilenen.

“Ben sizler için yaşıyorum, sizler varsanız ben varım, yoksa bu dağlar mezarım olmuş, umurumda değil!” diyordu ve vakit buldukça da Gültekin’e sataşıyordu(6).

“Vaktin oldukça yazıyor, yazıyor, göndermiyor, muhtemelen gönderemiyor, üstelik cevap da alamıyorsun. Belki kumanya alımı falan için şehre indiğinde gönderiyor, ya da ankesörlü telefonlardan haberleşiyorsundur. He mi? Saklama! Biz de bir zamanlar gençtik, küsünceye, bedenimi dağlara vuruncaya kadar!”

Yalnızlığının, kimsesizliğinin sebebini ne erat bildi, yakınlığından hoşnut olarak(6) anlatmasını dileyerek, ne de kendisi anlattı mahzunluğunda, sigarasının ateşini saklayarak dumanını dağlara doğru üfürdüğünde.

“Sigara içme, ölürsün!” demişti doktor.

“İçmesem ölmeyecek miyim? Ecelimi beklemek yerine, ecel gelsin isterim, ama öyle moktan(1) yere de şehit olmak yok hedefimde...” demişti.

“Evet, nerde kalmıştık asker? Göster bakalım yazdıklarını!”

“Şey! Komutanım...”

“Bu senin yaşamın, ne emir veririm, ne de verebilirim. Ama evlât babasından esirgemezse eserlerini, babanın da onları evlâdının yazdığını düşünerek gururlanıp mutlu olacağını bilmeli, diye düşünürüm!”

Gültekin yerinden doğruldu, acele ile koğuşa gidip çantası ve bloknotuyla birlikte komutanın masasına koydu, “Hazır ol!” durumunda bekleyerek.

“Otur, oğlum!” dedikten sonra zarflardan birini aldı komutan, okudukça duygulandı.

“Gülen yüzün daima gülsün, hiç solmasın,
Gönlüne asla elem, keder, yas dolmasın,
Kapat avuçlarını! Hiç açık kalmasın
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Açsan gecikme; bir şeyler atıştır, doyun,
Gülen gözlerin yapsın neşe için oyun,
Bunaldın mı? Çıkar mantonu, rahat soyun
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Sensin yaşadığım, havam, toprağım, taşım,
Sensin bir damla su, lokmam, ekmeğim, aşım,
Seninle yere eğilmez bilirsin, başım
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Goncalar dallarda, dallar yapraklı olsun,
Gönlüne hep neşe, sevinç, mutluluk dolsun,
Sen benim için Tanrıya ulaşan yolsun
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Yalnız seninle güzel, doğadaki renkler,
Yalnız senle tatlı, musikide ahenkler,
Sana aşkım, sevgim, saygım, hevenk hevenkler
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Yaşam arzum, mis kokulum, sevdiğim, canım,
‘Gülen ayvam, ağlayan narım’, heyecanım,
Gül yüzlüm, dileğim, emelim, sevinç anım
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Bil ki sen; seni sevdiğim için güzelsin,
Yaşamım için önerilen tek bedelsin,
Ömrümü tüketmediğin için ezelsin
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Tanrı yaratmış, cismim için olmuşsun put,
Ya da gonca bir gül gibi saklanan yahut,
Diyemem gizlenen olsam gibi bir yakut
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Açsam, susuzsam... Açlık, susuzluğa çare,
Saygım vardır senden gelecek her habere,
Emrindir! Dua mı etmeliyim habire?
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Şiirini yazmış; Enis Behiç KORYÜREK,
Erol SAYAN, Rast bestelemiş, hissederek,
“Geçsin günler, haftalar...
(30)” bizim şarkımız tek
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Biliyorum senin için her an çileyim,
Üzülme sen hiç, ben yerine üzüleyim,
Ömür boyu senin için, duam, dileğim;
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Gerekirse, gereğince çekerim çile,
Senin için meydan okurum ben ecele,
Sevemez kimse seni
(31), hatta Tanrı bile
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Beğenmezsin, en berbat huyum; telaşlanmak,
Yazılmıştır Tanrının kuralı; yaşlanmak,
Güzeldir bir ömüre yeniden başlanmak
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!

Seni sevdiğimi dünya(lar) âlem bilir,
‘Adını kitap yaptım dinime!
(32)’ denilir,
Göçüşüm kesinleşince elden ne gelir?
Yeter ki sen sağ ol, sana bir şey olmasın!
(33)

“Demek ki; benim içimde de ne sanatkârlar varmış!” dedi, gözyaşlarını saklamak gayretiyle elindeki zarfı ve çantayı Gültekin’e uzatırken.

O gece telsizden ulaşan haberler hiç de iç açıcı(2) değildi. İnsansız hava aracı (İHA) ile elde edilen bilgiler anında ulaştırılmıştı Gültekin’in bulunduğu karakola.

“Vatan için ölmek de var(12) çocuklarım, ama tekiniz bile birkaç teröristi yok edip, haklamadan ahrette karşıma dikilirseniz, gücenik dururum, affetmek istemem o çocuğumu. Haydi, şimdi, gazamız(1) mübarek olsun! Hepiniz hakkınızı helâl edin, benden yana kat kat helâl olsun. ‘Ya Allah, bismillah, Allahüekber!..’

Ben ‘Hücum!’ demedikçe sakın ola yerinizden kıpırdamayın, tek bir mermi bile harcamayın, çünkü bu kalleşlerin(1) ne yapacağı belli olmaz! Şimdi dağılın ve ne öğrettiysem, öyle yaşayın!” dediğinde karşılardan ilk silâh sesi yankılanmıştı. O kadar yakınlara kadar sokulmuşlardı demek ki!

“Termal kamerayla(2) izleyin, hedefi görmeden ateş etmeyin, bu melunlar(1) için fazla mermi yakmaya gerek yok. Allah yardımcımız olsun! Ateş!”

Ritimsiz bir curcuna vardı, yankılarla iyice gürültüsü artan. Tek tük de olsa bağırış, çığırış, ahlama, oflama gibi sesler de ulaşıyordu kulaklarına anladıkları, ancak anlamak istemedikleri, kardeş-kardeş yaşamayı bilmeyen, ancak insan oldukları da asker tarafından bilinip unutulmayan.

Çatışma, sabaha kadar sürdü. Günün ilk ışıkları ile birlikte uzaklaşmaya başladı sesler, üç-beş yakın silâh sesi teröristlerin ağır yaralı, ya da taşınamayacak şekilde olan yandaşlarını konuşmamaları için kurşuna dizercesine(6) katletmelerinin(6) belgesiydi.

Askerden tek bir yaralı vardı, sakınamamış omzundan yaralanmıştı.

Çekinmeksizin ayağa kalktı komutan, yaralı asker için ambulans helikopter çağırılması için askerine emir verirken. Etraf kan kokuyor, boş mermi kovanları, taşınamayıp bırakılmış bir kısım silahlar ve mermileri, sağlık ve gıda malzemeleri etrafa dağılmış şekildeydi, ölen terörist cesetleri dağı kirletiyordu.

Komutan ve belki de en inandığı asker olan Gültekin’le terörist yığınları arasında dolaşıyorlardı, yapacak bir şeyleri olup olmadığının kararı gibi.

Muhtemelen yaralı ve öldürülmekten kurtulmuş teröristlerden birinin inildediğini gören komutan yaralının yanı başına çömeldiğinde, sonunun Murat Hüdavendigar(34) gibi sonuçlanacağını aklından bile geçirmemişti.

Yan tarafına dönen terörist, komutan yanına çömeldiğinde elindeki el bombasının pimini serbest bırakmış, kendisi parçalanırken, komutanın da canını yakmaktan öte hırpalamıştı.

Komutanın durumu feci idi; göğsünde büyük bir boşluk vardı, darmadağınık. Gültekin sallanan kendi sol ayağına aldırmaksızın kapağını zorlukla açabildiği matarasıyla birlikte elini uzattı, elinin kanadığını ancak fark etmişti belki de sıcaklığını henüz yaşadığı için.

“Elini uzatacağını ve zemzem gibi suyu bana ulaştıracağını biliyordum(35)!” dedi, komutan yutkunurken, bir yudum su göğsünün açık bölgesinden dışarı çıkarken “Allah” demesi şehadeti(35) olmuştu.

Bombanın ve helikopterin sesini duyan eratın çoğu birden ulaşmışlardı yanlarına, karakolla ilgili gerekli tedbirleri diğer arkadaşlarına bırakarak.

Komutan için yapılacak bir şey yoktu. Gültekin’in eksilmiş gibi sallanan sol ayağına ilâveten sol tarafındaki bir kısım eksiklikler ve hırpalanmalar da göz ardı edilecek gibi değildi. Gene de bayılmadan ve helikoptere bindirilirken “Çantam... Çantamı verin!” diye bağırdı ranza arkadaşına. Yazdıklarını bilmeyen yoktu ki, içindekileri bilmeseler de.

Helikopter bir süre geciktirildi, ölen için yapılacak bir şey olmadığı, yaralı askerin yarası hafif olduğu için ve Gültekin’in iyi bir bakımla ölmeyecek oluşunun tesellisiyle.

Gültekin çantasını kutsal bir emanet gibi kucakladıktan sonra ve bayılmasına çeyrek kala helikopter yükselmeye başladı.

Olay televizyonlarda gösterilmiş, komutanın şehadeti, kahraman iki askerin ise yaralandığı fotoğrafları ile birlikte yer almıştı haberlerde.

Televizyonda yarı uykulu haberleri izleyen Gül’ün babası aniden kendisine gelmişti;

“Kızım koş, acele gel, bak şu haberdeki asker, seni isteyen oğlan değil mi?”

Odaya yıldırım hızıyla gelen Gül, haberin mantığına erişemeden, şok olmuş(6) ayakları yerden kesilmiş, çökekalmıştı(6) olduğu yere, salonun ortasına, kendinden geçerek, dilinden tek bir kelime bile dökülmeksizin. Babasının;

“Kızım kendine gel, Gültekin ölmemiş, sadece yaralanmış!” demesi bile uzun süre kendine gelmesi için yeterli olmamıştı. Neden sonra kendine geldiğinde canhıraş(1) bir şekilde bağırıp, çağırıp, ağlayarak ağabeyi ve babası ile birlikte Askerlik Şubesine gidip saatler süren bir bekleyişten sonra durumunu, konumunu öğrenmişlerdi.

Sol bacağı dizden itibaren yoktu, sol kolu oldukça derin hırpalanmıştı, yüzünün o tarafı bilinenlerin bilebileceği kadardı ancak. Bir hafta-on gün kadar sonra merkez askeri hastanesinden taburcu edilecekti, ancak bir süre daha yoğun bakımda olması gerekiyordu ki, ısrarla doğup-büyüdüğü, sevip-sevildiği ilçede iyi olmayı istiyordu, başka bir beklentisi olmaksızın.

Sevildiği? Öyle ya; sevgisi devam etmesine, yazdıkları koynunda olmasına rağmen, yarım adam olarak sevdiğinden kendisini sevmeye devam etmesini nasıl ister ve özlemle bekleyebilirdi ki?

Ne kaderi şikâyet etmeye, ne de kaderinden şikâyetçi olmaya hakkı vardı. Tanrı yazmış ve yaşaması gereken yazılanı yaşamıştı Gültekin.

Gül çılgın gibiydi, öğrenebildikleri dışında kendisini askerine ulaştıracağı. Öyle ki Gültekin’in anne ve babası bile kendi telâşıyla öğrenmişlerdi, oğullarının gazi olduğunu...

Tüm ısrarlara karşın değil bir hafta-on gün, aylarca da sürecek de olsa hastane kapılarında, banklarda, koridorlarda geceleyerek de olsa nöbet tutacaktı. Askerlik Şubesinin ve hastane görevlilerinin “Gelir-gelmez haber vereceğiz!” demelerine aldırmaksızın gecelerin serinliğinde, gündüzlerin nârında(1), bir Ramazan dindarı gibi beklemeye başlamıştı, çok zaman aç-susuz, arada bir de olsa lâvabolara bile gitmeksizin.

“Üç su, bir ekmek yerine geçer!” diyerek hastane bahçesindeki musluktan gideriyordu içesini. Çünkü yalandan kimse ölmemişti, ama o, özlemle yolunu beklediğinin kocası olduğunu da söylemeyi ihmal etmemişti, askeriyeye de, hastaneye de...

Neden bir hafta-on gün kadar idi? Anlam veremiyordu. Yoksa durumu ağırdı da, yolculuk yapacak kadar iyileşmesini mi bekliyorlardı? Güvenlik? Bürokrasi? Taşıt imkânı? Sabrının sonlarında gibiydi; “Ne hasta beklerdi sabahı, ne de ölüyü mezarı...(37)

Ölürdü, ölebilirdi hem hemen, “Uğruna öl!” dese birileri, hemen oracıkta...

Geçmeyen zaman, ömrünün dakikalarından harcıyor olsa da geçecekti. Akşamın karanlığı ilçe üzerine inmek üzereyken bir helikopter sesi duydu; “Hayırdır inşallah!” demesine gerek yoktu, o geliyordu, yaşamının tek ışığı, erkeği, umudu, sığınağı, herkesin bildiği(!) kocası, kısaca her şeyi...

Hastane bahçesine inen helikoptere doğru koştu, tüm uyarılara önem vermeksizin. Onu, sedyede indirirlerken bile heyecanını zapt etmekte zorluk çekiyordu.

Gülümser gibi oldu Gültekin ona baktığında, sonra acısından değil, ama kırmızılaştı, morlaştı, kapkara olurken kapattı gözlerini bedbinlikle(1), üstelik sıkı sıkıya muhafaza ettiği çantasını da koynundan düşürdüğünün farkında olmaksızın, artık bu durumuyla nasıl “Benim ol!” diyebilirdi ki, diz çökesi yoktu, oysa umudu olsa tek bacakla bile diz çökebilirdi.

Düşen çantayı hemen aldı Gül, uyarılara bakmaksızın yine, hem zaten birileri çantayı almaya çalışanları uyarmıştı; “Bırakın, yabancı değil, eşi o!” şeklinde.

Zeki kızdı Gül, çekimserliği, umutsuzluğu kapalı gözlerinde, nefes alıp verişinde bile hissetmişti Gültekin’in duygularını. Ne zaman görüp konuşabileceğini sordu doktorlara;

“Yol yorgunu, helikopterle gelmiş olsa da, en az 24 saat yoğun bakımda misafir etmemiz, gözetmemiz, gözetlememiz gerek. Siz de çok beklediniz, ama hadi gidin evinize, biraz dinlenin!”

Ankesörlü telefona erişti Gül, ailesine, Gültekin’in ailesine haber verdi, 24 saat sonrası için. Hastanenin sokak lâmbalarıyla aydınlanan kanepelerinden birine oturup, özenle sıra numarası verilmiş zarfları teker teker, sanki incitmekten çekinerek açıp okumaya başladı.

Zarfların kapakları açıktı ve netice itibariyle hepsi kendisine yazılmış, hepsi kendi için dizilmiş satırlar üzerinde yoğunlaşırken; “Keşke gelecek günlerden 24 saat ödünç alıp onu görebilseydim!” diye düşündü.

Zamanın ne acelesi, ne telâşı, ne de insafı vardı Gül için! Oysa onsuz tek bir an bile heder olmuş(6) gibiydi gönlünde, gözyaşlarını zapt edemeksizin düşünürken.

Okumaktan yorulmuş gibiydi, oturduğu kanepeye baktı dikkatlice dolaşmadan önce. Vidalardan birinin yerinden söküldüğünü, tamamlanmasının, gezdiği kısımlardaki kaldırım taşlarının elden geçirilmesinin gerektiğini düşündü. Muhtemelen yanar sigara atıldığı için yanmış çöp tenekesinin değiştirilmesinin, altından geçmeye çalıştığı çam ağacının yaya ve taşıtları üzen dallarının budanmasının yararlı olacağı düşüncesine boğuldu.

Bacak kadar çocuğun(2); “Çöpçünün parasını sen mi ödüyon abla?” edepsizliği(1) ile yere attığı kâğıtları ensesine bastırarak toplatmayı hak görüyordu kendinde...

Tüm gece bitmemişti, 24 saat dolmuştu, telâş, curcuna, cümbür-cemaat, kurallara uymama teşebbüsleri 24 saat öncesinin öncesinde başlamıştı. Bir ağızdan anlayamadığı konuşmalardan anlayabildiklerini cevaplamaya çalıştı Gül. 24 saati tamamlaması böyle mümkün olabilmişti kendisi için.

Ne getirilen çayları-kahveleri içesi, ne de “Üç gündür bir şey yemedin, bu süre içinde ‘İğne-ipliğe döndün!’ yahu!” şeklinde ki tesellilerle verilen sandviçleri yiyesi vardı. Sadece azat edildikçe, çanta içindekileri bir kenara, hatta lâvabolara gizlenip tekrar tekrar okuyordu.

Vakit özünü serbest bıraktığında doktor;

“Yaralı kardeşimizin sağlığı için ikişer-ikişer lütfen!” sözü ekinde önerilerinin diğer bölümlerini de sıralama gayretindeydi, ama kime dinletecekti, Gül’ün kendisi dışında tüm aileler, tam anlamıyla cümbür-cemaat sığışmaya çalışmışlardı o küçücük odaya, her biri bir ağızdan, söylenenler duyulamayacak, anlaşılamayacak bir biçimde.

Bir tek Gül kalmıştı dışarıda. Ağabeyinin nişanlısı Kevser bile içerideydi. Ancak hasta hastaydı, kurallar da hastanın iyileşmesi içindi, birkaç koldan eyleme geçen doktor ve hastabakıcılar onları yaka-paça dışarıya alarak(6), dışarıda sıraya dizmişlerdi, ikişer-ikişer, “En fazla beşer dakika!” diyerek.

Öncelik anne-babadaydı, doğal olarak, sonrası kendi başına sıralıydı, zurnanın son deliği(2) gibiydi Gül. Hep Gültekin yazacak değildi ya, dizeler dökülüverdi, mahzunluğunda, gecikmişliğinde, özleminde;

“Hiçbir şey sevemez
Ne yavrusunu ana
Ne çiçeğini dal
Ne bulutunu yağmur
Ne emanetini toprak...
         Benim gibi
         Benim kadar...
(38)

Nihayet sıra kendisine geldi, küskünce, en berbat hali ve haşinliği ile yöneldi karyolasına doğru Gültekin’in. Onun ağzını açmasına, tek bir kelime bile söylemesine izin vermeksizin, tane tane sıralamaya çalıştı sitemlerini, özlemini saklayarak, o söylüyormuş, onun ağzından dökülüyormuş gibi.

“Ayağının biri yok! Kolun darbeli, yüzün özürlü. Nerde o sevdiğim, yakışıklı Gültekin’im, nerde sen? Eskisi gibi değilsin, kabul et! Ha? Ben seni terk edince ailenin senin için uygun gördüğü Kevser için de hâllenme(6)! Onu ağabeyim sahiplendi, seni uğurlarken gönülleri kaynaşmış, geçenlerde nişanlandılar. İşte bu kadar...”

Durakladı bir süre Gül, Gültekin’in siyahtan arınmaya çalışan gözlerine bakarak;

“Sen de bana; ‘Sana lâyık değilim, senin için ben artık yokum, özürlüyüm!’ falan gibi buna benzer sözleri sarf edecektin, değil mi? Tebessümünün ardında gerçekleştirmeye çalıştığın karanlıkta bunun gibi sözler şekillenecekti, öyle değil mi? Tıpkı duygu sömürüsü yapan, insanı ağlama moduna götüren; ‘Ben senin elini-ayağını değil, seni sevdim!’ tezahüratı işleyen Türk Filmleri gibiydi beklentin benim için değil mi?”

“Susuyorsun! Peki, ben içimden geçenleri söyleyeyim siyah-beyaz bir Türk filmi(39) gibi değil. Daha göbeklerimiz kesildiğinde, sen benim dünyamdaydın, sanırım ikimiz de birbirimizin dünyasına girmiştik, iddialıyım sözümde. Tanrının ufak bir iteklemesiyle birbirimizde yaşamımızı şekillendirmemiz gerekiyordu…

Karşılaştık. Ben, beni sana verdim, ömür boyu ve seni aldım canıma. Ya şehit olaydın, senin beni, sensiz bırakmaya hakkın var mıydı? Bir mabut kulunu nasıl azat eder ki kulluktan?..

Ve bir kul, mabudunu nasıl terk eder ki bir-iki sıyrık ve bir-iki eksikle? Ben, gerekirse sırtımda taşırım bana kul-köle olanı…

Susma, bana cevap ver, diyeceğim amma henüz kendine gelemedin. Gece-gündüz, gündüz-gece yanında, yanı başında olacağım. Canımsın benim, sensiz bir dünyada yaşayamayacağımdan emin olduğum tek insansın sen. Sensiz bir dakika bile geçirmeyeceğim, bundan sonraki yaşamımızda…

Ziyaretçilerin vardı, yoruldun biraz. Öldürecek olsalar bile sana sevgi nöbetimde bir saniye bile kusur etmeyeceğim, haydi uyu bir tanem, çantanı bana verdiler, yazdıkların benim içindi, okudum, tekrar tekrar ve bıkmaksızın okuyacağım...”

O ana kadar dudakları kıpırdamayan Gültekin, sağlam eliyle Gül’ün elini tutmaya çalışırken;

“Ben canımdan çok sevdim seni. Bir terörist kurşunuyla değil, ama senin için ölmem vazifeydi benim için, seviyorum da, ancak bir soru meşgul ediyor, cismimi?”

“Ne gibi?”

“Sana ‘Deli’ anlamında bir şeyler diyen oldu mu?

“Şimdi mi fark ettin yoksa?”

“Başlangıçtan beri biliyordum, ama seni, senin beni sevdiğin kadar sevdiğimi ve sevmeye devam edip, sensiz olamayacağımı da bildiğimi iddia edeceğim!..”

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Berat  (Patent); Genellikle sanayi alanlarındaki bir buluş için devletçe verilen, bilimsel ve teknik bir buluştan, haktan uygulama alanlarında yararlanma hakkını gösteren, sağlayan devletçe verilen belge. Osmanlı döneminde padişah buyruğu. Arapça olarak aynı anlamda Berat (Beraat, günahlardan arınma) Şaban Ayının 15. Gecesine rastlayan Kandil anlamındadır. Bir kimseye madalya veya herhangi bir ayrıcalık verildiğini belirten, belge. Resmi, imtiyaz belgesi. İnsanın bir yükümlülükten kurtulma belgesi. Dinen; Günahlardan arınmak, temize çıkmak, ilâhi af ve rahmete nail olmak. Beraat; Borçtan, hastalıktan, suçlanmadan, cezalanmadan kurtulma. Suçlu sanılarak hakkında ceza davası açılan sanığın, yargılama sonunda suçsuz bulunması. (Kürtçe; Serbest).

Kevser; Cennette bulunan bir havuz olduğuna, sütten ak, kaymaktan yumuşak, baldan tatlı, kardan soğuk olduğuna ve içenin bir daha susamadığına inanılan kutsal su. Kur’an’da 108. en kısa surenin adı. İsim olarak genelde kız çocuklarına verilmekle birlikte erkek çocuklara da konulan isim. Maddi ve manevi çokluk. Kalabalık.

Habip (Habib)(Erkekler için) Habibe (Kızlar için); Sevgi duyulan, sevilen, sevgili, beğenilen, dost, seven.

(1) Alabros; Fransızcadan aktarılmış (Ancak Amerikan veya kabadayı tıraşı da denilen) dik kesilmiş saç anlamında olmakla beraber Türkçemizde yanları alınıp tepelerinde düzeltilerek kesilmiş saç bırakılan  saç kesimi, tıraş biçimidir.

Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan, bayrak, sancak. İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü.

Alerji; Hipersensitivite. Duyarca. Aynı miktar ve koşullarda başka kişiler için zararsız olan farklı yabancı maddelere karşı, bazı kişilerin duyarlılık göstermesi. Ya da kimi canlıların bir takım yiyeceklere, toz, koku, tüy gibi nesnelere, kimi ilâçlara karşı gösterdikleri hastalık derecesindeki tepki. Ayrıca; bir kimseye, ya da bir şeye karşı duyulan aşırı derecede hoşlanmama, sevmeme duygusu.

Ataerkil; Erkek otoritesine (pederşahi) dayanan bir toplumsal örgütlenme düzeni. Bu düzenin temeli soy erkekler tarafından belirlenir, hâkimiyet erkeklerdedir. Erkeklere kadınlardan daha çok saygı, sevgi, itibar, söz hakkı verilmesinin gereği görünen ananedir. Erkek otoritesine dayanan toplumsal düzen. Anaerkilden farklı olup; kültür, adalet, inanç, mitoloji bakımından bambaşka bir düzendir.

Bedbinlik; Karamsarlık, kötümserlik.

Bürümcük; Ham ipekten yapılmış kumaş olmakla beraber, bu kumaştan yapılmış başörtülerine verilen ad. “Bürüncük” de denilmektedir.

Canhıraş; Tüyler ürpertecek denli korkunç, yürek parçalayıcı, acı acı çığlık, bağırma. Yürek paralayan, kulak tırmalayan, acı veren, tüyler ürpertici.

Curcuna; Çok gürültülü, karışık, hüzünlü ya da eğlenceli durum. Alaturka musikide bir usul.

Cüretkâr; Cüretli; Atak, Cesaretli, cesur, yiğit, delikanlı, atılgan, gözü pek, cüretli, yürekli, saygısız.

Edepsizlik; Utanmazca davranış, utanmazlık, sıkılmazlık, terbiyesizlik. Şirretlik.

Gaza; Müslümanlığı yaymak, ya da korumak ereği ile Müslüman olmayanlara karşı yapılan savaş, din uğruna savaş (Muhtemeldir ki, komutan manasını biliyor olmasına karşın askerlerini moral olarak takviye etmek ve terörist çakallarla muharebeye hazırlamak için söylemiş olabilir).

Gıcıklık; Karşı tarafın sözleri, hareketleri ve davranışları ile ilgili olarak intikam alma duygusu. Sinir bozucu durum.

Hamarat; Ev işlerinde çalışan, çalışkan, elinden iyi iş gelen, her işte becerikli kadın.

Haz; Hoşlanma, tat, keyif alma.

İlâhe, İlâh; Tanrıça, Tanrı.

Kalleş; Birine gizlice kötülük eden. Sözünde durmayıp bir işin yüzüstü bırakılmasına neden olan.

Kuruntu; Kesinliği olmayan, gerçekleşme olasılığı düşük, şüphe, vehim. Olmayacak bir şeyin olacağı sanısına kapılma. Yersiz ve yanlış bir zannetme, düşünce.

Mahşer; Dinsel inanışa göre, kıyamet günü dirilecek olanların toplanacakları yer. Büyük ve gürültülü kalabalık.

Mahzun; Üzgün, üzüntülü. Hüzünlü, duygulu.

Masumane; Masum bir biçimde, masum, temiz,  saf. Masumca, günahsız, suçsuz olarak.

Melun; Tanrı tarafından lânetlenmiş, lanetli, nefretle karşılanan, kötü, alçak.

Mizansen; Bir oyun düzeni. Bir şeyi, bir durumu, olduğundan değişik göstermek amacıyla hazırlanan düzen (Tiyatrolar için değişik anlamı vardır).

Mok; Söylenmek istenen “.ok” demektir. (Öyküdeki komutan, insan olarak utandığından, karşısındakilere karşı terbiyeli davranmak istediğinden kelimeyi o şekilde yumuşatmak istemiş olsa gerek!

Müstakil; Bağımsız.

Nâr; Kur’an’da ve hadislerde daha çok cehennem ateşini ifade etmek için kullanılan bir kavram.

Ritmik; Ritimli. Düzenli aralıklarla tekrarlanma, tartımlı, dizemli.

Sahan; İçinde yemek ısıtılıp yenen, yağ yakılan, ya da yumurta ve benzeri şeyler pişirilen metalden yapılmış, derinliği az, tabak benzeri kap.

Sırdaş; Birinin sırlarını bilen, onun sırlarına ortak olan, o sırları saklayan, güvenilir kimse.

Somurtkan; Somurtak. Somurtuk. Asık suratlı, yüzü gülmez, sıkıntılı, çekilmez. Sürekli somurtan, asık suratlı, abus.

Tertip; Kanka, Kanki gibi aynı dönemde eğitim görmek, askerliğe alınış düzeni, aynı dönem askerlik yapanların birbirine göre durumu. Uygun bir sıraya, düzene koyma, düzenleyiş, sıralanış biçimi, dizin. Hile, düzen, komplo.

Tutku; İhtiras. Aşırı, güçlü istek. İrade ve yargıları aşan güçlü coşku.

Tutukluluk; Tutuklu olma hali (Tutkun. Bir şeye bağlı olma, bağlılık).

Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.

(2) Âdâbına (Aktöreye) Uygun; Âdâp; edep sözünün çoğuludur. Usul, yol, yordam, davranış kaidelerine, ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzlarına uygun.

Bacak Kadar Çocuk (Velet); Çok küçük, ufacık ya da öyle görünen çocuk.

Cicili Bicili; Süslü giysi veya süs eşyası olan.

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Cümle Kapısı; Bir yapının ana kapısı.

Çeşme Yalağı; Akan suyun çevreye sıçramasını ya da akıp gitmesini önlemek için çeşme altına konan taş tekne. Hayvanların su içtikleri taştan ya da ağaçtan oyma kap.

Diyarı Gurbet; Gurbet diyarı, yabancı bir şehir, ülke.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eski Toprak; Yaşlandığı halde dinçliğini, yetilerini, maharetlerini koruyan kimse.

Gaipten Bir Ses; Görünmez, bilinmez, gizli âlemden, kâinattan (sözüm ona ulaşan) ses(ler).

Geri Kafalılık; Yenilikleri istememe, eskiye, bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olma. Dinde bağnazlığı aşırıya vardırma, başkalarına baskı yapma, fikirlerini asla değiştirmeme. İrtica. Aksilik, inatçılık.

Gözle Zina (Göz Zinası); Zinaya yol açan haram davranışlar veya büyük haramlara; götüren günahlardandır. Göz Zinası; kısaca harama bakma anlamındadır. (Ayrıca kulak, dil, el zinası gibi çeşitleri de vardır).

Hard Disk (Hard Disc); Sabit disk de denilen, bilgisayarın kendisine yüklenen bilgileri sakladığı, depoladığı donanım.

İç Açıcı; İnsanda iyi, güzel duygular uyandıran, ruha, gönle ferahlık veren. İyi bir durumda olan, umut veren.

İşrete Düşkünlük (Gicimik); Bir şeye karşı aşırı ilgi duymak, kendini aşırı derecede kaptırmış olma, tutkunluk, müptelâ olma (iptilâ), alışkanlık.

Karma Tren; Bir kısmı yolcu, bir kısmı yük taşıyan vagonlardan oluşan tren.

Makas Başı; Demiryollarında tren raylarının birleştiği veya birbirinden ayrıldığı ana demiryoluna çıkışın başladığı kavşak.

Med-Cezir (Arapça); Denizlerin yükselmesi, kabarması, uzaması;  Med, Alçalması ise; Cezir demektir.

Ne İdiği Belirsiz, Ne İdüğü Belirsiz; Ne ve kim olduğu, içeriği belirsiz.

Sıkış Tepiş; Balık İstifi. Üst üste, çok sıkışık bir durumda. Sandviç gibi, kıpırdamaksızın bir arada.

Sırat Köprüsü; İslâm inanışına göre, cehennemin üzerinde kurulmuş bulunan, mahşer günü üstünden yalnız günahsızların geçebileceği ve geçenlerin cennete gideceği dar köprü.

Sütçü Beygiri; Çok tembel, miskin, aheste, aksak, çok yavaş gidildiğinde söylenen bir tekerleme. Aslında; “Sütçü Beygiri Gibi Ayakta Uyumak” şeklinde kullanılan bir deyimdir.

Termal (İnfrared) Kamera; Görüntüleme yöntemi olarak gözle görülmeyen kızıl ötesi IR (Isıl, termal) enerjiyi esas alan ve görüntünün genel yapısını renk ve şekil olarak görüntüleyen güvenlik amaçlı sistem.

Üç Otuz Para; Maaşın, satılacak bir malın, ya da çok ivedi bir şekilde satılması gereken bir malın çok düşük olduğunun ifadesi.

Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle saygınlığı ve değeri olmayan, önemsiz bir konumda bulunan insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

(3) Batıl İtikat; (Batıl İnanç, Hurafe). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.

(4) Nisan Yağmuru; Nisan aylarında yağan ve doğaya iyi geldiğine, bereket getirdiğine inanılan yağmurlar.

Nisan yağmuru kadar kısa süren hayatımız… “Hani ne oldu aşkımız…” şeklinde başlayan Güftesi; Rafet BAŞARAN’a ait Rast Makamında Türk Sanat Müziği eseri (Bestekârını bilemiyorum).

(5) Rüzgâr Gibi Geçti (Gone With The Wind); Margaret MITCHELL’in 1936 yılı yapımı eseri olup meşhur bir film versiyonunda Olivia de HAVILLAND ile Clark GABLE oynamış olup bir çok ödülü sahiplenmiş bir Amerikan filmidir.

Öfke rüzgâr gibidir, Bir süre sonra diner; ama birçok dal kırılmıştır bile. Mevlânâ Celâledîn-i RÛMÎ sözünü yazmayı da istedim.

(6) Ağzından Girip Burnundan Çıkmak; Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak, hatta aldatmak, bir bakıma ikna etme sanatı, yolu ya da yöntemi de denebilir.

Aklını Başından Uçurmak (Almak); Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.

Çarpılmak; Çekiciliğine kapılmak. Çarpık duruma gelmek, eğrilmek. Çarpmak eylemine konu olmak.

Çıtırdatmak (Çatırdatmak); Çıtır çıtır, çatır çatır, çatır çıtır şeklinde ses çıkartmak.

Çökekalmak; Çökmek, yığılmak.

Defetmek; Kovmak. Savuşturmak, savmak, başından atmak, uzaklaştırmak, göndermek. İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak.

Hallenmek; Bir şeye karşı istek duymak. Yeni bir duruma girmek, değişmek. Kendinden geçer gibi, bayılır gibi olmak.

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Heba Olmak (Etmek), Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Yok olmak. Ziyan olmak.

Hoşnut Olmak; Memnun olmak, yakınmamak, şikâyetçi olmamak. Bir kimseden, ya da durumdan memnun bulunmak.

İçine Malûm Olmak; İçine doğmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.

İrkilmek; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak.

Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.

Kul Köle Etmek; Tam doğruluk ve özveri ile kendine bağlanmasını sağlamak, o kişinin kendinin tüm isteklerini yerine getirmesine sebep olmak.

Kurşuna Dizmek; Kurşuna dizerek infaz etmek. İdam cezasını askeri bir birliğin (manganın) aynı anda tek  komutla attığı kurşunlarla yerine getirmesi, öldürmesi (Özellikle savaş zamanlarında).

Mahcup Olmak; Bir toplulukta güvenini yitirmek, rahat konuşamamak, rahat davranamamak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş olmak.

Sataşmak; Birini sürekli rahatsız etmek, birine musallat olmak, herhangi bir eylem için birinin peşini bırakmamak.

Senaryo Üretmek; Bir olayı başka bir yöne, bir amaca ulaştırmak için yalan uydurmak. Tiyatro oyunu, piyes, film, dizi film vb. eserlerin sahnelerini ve akışını gösteren yazılı metini yazıp hazırlamak.

Seyrine Başlamak; Gidişine, ilerleyişine, yürüyüşüne başlamak. Bir yerden başka bir yere gitmeye başlamak.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak, Şoka Girmek); Çok şaşırmak, şaşakalmak, beklenmedik, hoşa gitmeyecek bir şeyle, belirli olmayan bir zamanda karşılaşmak, şaşkına dönmek, şaşkınlıktan dona kalmak. Afallamak.

Tuz Buz Olmak; Kırılıp parçalanmak, çok küçük parçalara ayrılmak, paramparça olmak.

Yaka Paça Dışarı Atmak; Hazırlanmasına, ya da derlenip toparlanmasına olanak bırakamadan, palas pandıras, apar topar bulunduğu yerden dışarıya göndermek, gitmesini sağlamak.

Yüreği Gümbürdemek; Kalbin (Yüreğin) heyecandan, bunaltıdan, telâştan, sevgiden dolayı olağandan öte atması, nabzın yükselmesi.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

(7) Evim de evim; İngilizce; “My home! My sweat home!” sözünden alıntı olarak Türk insanının yalnız yaşıyor olsa bile her hal ve şartta evine olan özleminin ifadesi.

(8) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(9) Dua edin, İsteyin veririm; Kur’an’da böyle bir ayet, sure, söz yoktur. Kur’an Nisa Suresi 134. Ayetteki; “Kim dünya nimetini isterse bilsin ki dünya ve ahiret nimeti Allah katındadır” ya da Kur’an İsra Suresi 18. Ayetteki; “Kim geçici dünya arzularını isterse, isteğini çabuklaştırırız” yahut da Bakara Suresi 199 Ayetteki; “Allah’tan bağışlanmanızı isteyin. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” mealindeki ayetler kastedilmiş olabilir. Kur’an Mümin Suresi 60. Ayette ise; “Bana dua edin, isteyin benden, duanıza cevap vereyim!” denmekte. Ayrıca Hacı Bayram VELİ’nin “Bir bölüm insan dünya malını ister, bunlar sürülere benzer. Bir bölümü ahreti ister, bunlar korku yönlendirir. Bir bölümü de Tanrıyı ister. Tanrı; “Kullarım; beni isteyin, size bulunayım!”  der...” sözünü unutmamak gerek diye düşünürüm.

(10) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU ve ARABACI” şiirinin ortalarında bir yerde şöyle denilmekte; “Düştüğün yollar gibi / Sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da / Razıyım kavuşmasam…” Şiir; Suat SAYIN tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir. Aynı şiirde; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(11) Karagözlüm efkârlanma gül gayri, ibibikler öter ötmez ordayım! Sütler kaymak tutar tutmaz ordayım. Tüfekleri çatar çatmaz ordayım… Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “KIŞLADA BAHAR” isimli şiirinden bölümler olup eser,  Münir Nurettin SELÇUK, Gültekin ÇEKİ, Erol SAYAN, Yusuf NALKESEN tarafından Nihavent, Rast ve Kürdilihicazkâr Makamların Türk Sanat Müziği eseri olarak bestelenmiştir.

(12) Vatan senden hayat umar, Sen yaşarsan o canlanır; Vatan için ölmek de var, Fakat borcun yaşamaktır... Tevfik FİKRET’in KÜÇÜK ASKER Şiirinden bir parça.

(13) Vermeyince Mabut, Neylesin (Aslı) (Kel) Mahmut; Eğer Allah geniş bir yaşama ya da yetenek kısmet etmişse kul sevinir. Ancak Allah’ın vermediğini kimse veremez, verdiğine de kimse engel olamaz. Benzer Sözler; Kişinin ters giderse işi / Muhallebi yerken kırılır dişi, Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar, Kısmetinse gelir Hind’den Yemenden / Kısmet değilse ne gelir elden, Ağustosta suya girsem balta kesmez buz olur (Mabut; Kendisine tapılan varlık, tapacak, Tanrı, ilâh, ilâhe). 

(14) Tsunami; Liman ya da deniz (deprem) dalgası. Okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, yanardağ patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları sonucu denize geçen enerji(tektonik olaylar) nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgası.

(15) Ne mektup, ne haber geliyor senden… “Gözlerin doluyor gecelerime” Güftesi; Halit ÇELİKOĞLU’na, Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait Uşşak Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(16) Mendil Vermek; Anadolu’da genelde söz vermek, ”Bekleyeceğim!” anlamına gelmektedir. Ancak; mendil vermenin ayrılık getirdiği de söylemler arasındadır.

(17) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(18) Gültekin'in vurgulamaya çalıştığı şey; “Reenkarnasyon; Yeniden Doğuş, Tenasüh, Tekrar Dirilme, Tekrar Doğma, Ruh Göçü...” gibi isimlerle vurgulanan olay olsa gerekti.

(19) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.

(20) Görücü Usulü Evlilik; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma arada aşk olmadan sevişerek evlenmenin zıttı, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması şeklinde bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.

(21) KARATEKİN, Erol. 1968 Yılı. “GÜL”

(22) Beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar…  “Eğer ölürsem buralarda”  şeklinde başlayan Bir Anadolu (Artvin Yöresi) Halk Türküsünün nakarat bölümü. En iyi yorumlayan, herkesin tercihi farklı olabilir, ama ben grup AYNA diyorum.

(23) Asker Bavulu; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (her ihtimale karşı genelde tahta olarak belirlenen ve konulduğu yerden kaldırılmasında sıkıntı çekilen) bavullarına koymaları gereken malzeme listesidir. Banyo malzemeleri (Sabun, lif, kulak temizleme pamuğu, hatta kürdan), tırnak makası, cımbız, bol miktarda her iki cins portatif tıraş jileti (Elektrikli tıraş makinesi, kolonya ve parfümler, spreyler yasaklar listesinde), fanilâ ötesinde soğuk bir durum olursa korunma içliği. Yara, nasır ve özellikle mantar için bantlar (ve ilâç). Saat, ankesörlü telefon kartları (Cep telefonu da, I-Pad, PC vb. de yasaklar listesinde), siyah-mavi tükenmez kalemler, zarf-kâğıt, bloknot (Sevenlere, sevilenlere yazma gereğine uygun tutulacak notlar için). Ailelerin gönderecekleri harçlıklar için banka kartı (Tercihan T.C. Ziraat Bankasından).  İhtiyari olarak ve mümkünse cep feneri, iğne-iplik, çengelli iğne gibi dikiş seti, bot boyası, fırçası, elbise askısı. (Namazla-niyazla ilintileri olanlar için ufak bir seccade…)

(24) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

(25) Berat’ın söylemek istediği söz; Mevlânâ Celâledîn-i RÛMÎ'ye ait “Gerek yok her sözü lâf ile beyana. Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana.” olsa gerek.

Bazen bakışlar, bazen sözler vardır; Sözün insanlar üzerindeki etkisinin büyüklüğünü yerinde söylenen sözlerin işlerin yoluna girmesini, sert söylenen sözlerin karşıdakileri menfi etkileyeceğini anlatan Bu düşünceye uygun olarak şunlar bir çırpıda söylenebilir. Duygular vardır anlatılamayan, sevgiler vardır kelimelere sığmayan, bakışlar vardır insanı ağlatan, insanlar vardır unutulmayan! Victor HUGO Bazen küçük bir bakış insana dünyaları verir, bazen o küçük bakış, insanı cehennemin derinliklerine yollar…  Jean Jacques ROUSSEAU Söz vardır, asalet dolu, söz vardır, rezillik diz boyu! Söz vardır gelip geçer, söz vardır, delip geçer! Söz vardır baş götürür!  Şems-i TEBRİZİ (Atasözü olarak da yeri var!)

Gri Hücreler; Yazdığı cinayet romanlarıyla tanınan ünlü İngiliz yazar Agatha Mary Clarissa Miller Christie MOLLOWAN’ın yarattığı Belçikalı Hercule POIROT karakterindeki dedektifin zekâsı, espri yeteneği, gözlemciliği ile “Küçük gri hücreler” dediği beynini kullanarak olayları çözmesinin ifadesi gibidir.

(26) Berat'ın hatırlatmak istediği; Eğer birini seviyorsan, onu serbest bırak… Dönerse senindir, beklediğin üzere. Dönmezse zaten hiç senin olmamıştır! (KARAMSAR TİP İÇİN) (Derya SEVDE’den ALINTI).

(27) Giden Birinin Arkasından Su Dökmek; İslam’da görünmeyen, batıl bir itikat olup herhalde giden kişinin hedefine kazasız, belâsız su gibi gidip dönmesinin görüntülenmesi olabilir.

(28) Uzayıp giden o tren yolları… diye başlayan şarkının Güfte ve Bestesi; Naci TEKTEL’e ait olup eser Saba Makamındadır. Benim gençliğimde bu şarkıyı en güzel yorumlayan sanatkârın Abdullah YÜCE olduğu konusunda iddialıyım.

(29) KARATEKİN, Erol. 2004 Yılı. “GÜL ÜSTÜNE MANİLER”

(30) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

(31) Sevemez kimse seni… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin şarkının Güftesi; Suat SAYIN’a, Bestesi; Teoman ALPAY’a ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(32) Adını kitap yaptım dinime; Nasıl ve nereden edindiğimi bilemediğim, saçma-sapan bir ALINTI.

(33) KARATEKİN, Erol. 2007 Yılı. “BAŞKA KİM BİR TANEDİR Kİ? (Sana Ait Olandan Başka) (Şiirin birkaç kıtası öyküyle uyum farklılığı nedeniyle eklenmemiştir.)

(34) Murat Hüdavendigar (I. Murat, Gazi Hünkâr) I. Kosova Savaşı sonunda (2.06.1389) Sırp Miloş Obilic tarafından hançerlenerek öldürülmüştür.

(35) Beklediğime deydi; Çanakkale Savaşında yaşandığına dair benzeri bir öykü canlandı gözlerimin önünde; Yoğun ateş altında yaralı arkadaşını kurtarmağa çalışan askere, ölmek üzere olan arkadaşının “Geleceğini biliyordum!” demesi ve bunu anlatırken “Ölmeden önce onu kucakladığıma deydi!” demiş.

(36) Şehadet (Şahadet şeklinde söylenmesi yanlıştır); Şehit olma. Vatan uğruna, yüksek bir ülkü uğruna ölme. Bu şekilde ölene ise “Şehadet Şerbeti içti!” denilmektedir. Ancak (özellikle mahkemelerde) tanıklık, şahitlik olarak da yanlış olarak kullanılmaktadır (Şahadet; Tanıklık, şahitlik).

(37) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK

(38) KARATEKİN, Erol. 1987 Yılı. “SEVGİ”

(39) Bizimkisi Bir Aşk Hikâyesi, / Siyah beyaz film gibi biraz… Kayahan AÇAR