İnsanların, yani daha doğrusu benim gibilerin bazen yaptığı öyle yanlışlıklar, hatalar, terslikler, kusurlar vardır ki, belki kabul edilebilir gibi olsa da bir mimik(1), bir hareket, bir gülüş, gülümseme, hatta tebessüm onların yerin dibine girmesine neden olabilir, hele ki bu yanlışlığı üçüncü kez yapan aynı insan, yani ben isem…

Üniversiteye henüz başlamıştım. Bir gün, üç gün, beş gün...

Birbirimizi tanıma, karşılıklı arkadaşlıklar tesis etme, falan, filân ve derslere yöneliş…

Doğrusu sınıfımızda güzel ötesi çok güzel kız arkadaşlarımız vardı, ağzı açık ayran delisi(2) gibi ağızlarına düşeceğimiz, önlerine yatacağımız(3). Nasıl ki (bana göre tabii), benim gibi çirkin oğlanlar varsa, yüzüne bakılmayacak kadar çirkinler de vardı, kızlar arasında da, ayırım yapmaksızın, ancak sayılacak gibi, sayılacak kadardı, güzel olmayanlar...

Nedense tüm o güzeller değil, o ergenlik sivilceleri(2) yüzünü kaplamış, masum görünüşlü, gözlüklerinin ardında deniz mavisi gözlerinin hırçınlığı belli olan, iyi, usturuplu(1) kıyafetli o kızcağız çekmişti dikkatimi ve beni kendine.

Yalnız mı yalnız, ilgilenilme modunda bile olmayan, kimsesiz gibi, her halinden, tavrından, davranışından taşralı(1) olduğu belliydi.

Gene de o kadar çok arkadaş varken, acıyarak da olsa ona ayırabilecek zamanımın kısıtlı olacağı düşüncesini yaşıyordum.

Ve üçüncü kez tekrar olarak o salakça anı yaşadığımda, şaşkın gülüşü ile neredeyse nefretimi kazanmıştı, o sivilceli kız.

Nasıl olduğunu hatırlasam o hatayı yapmam(4) mümkün değildi, ama olmuştu bir kere.

Evde babamla müşterek kullanmak zorunda kaldığım ayakkabı dolabından onun kışlık altı lastikli ayakkabısı ile kendi mokasen(1) ayakkabımı, şaşırmaksızın(!) sağ-sol olarak başarılı bir şekilde ayağıma geçirmiştim.

Ve o çilli-sivilceli başlangıçlarımda adını bile öğrenmeye tenezzül etmediğim(3) kızla karşılaşmıştım, ayakkabımın biri “şık-pık” diğeri “plıf-plak” gibi acayip sesler çıkarırken.

Gülümsemişti dalgınlığıma.

Be adam! İnsan hiç mi bakmazdı ayakkabılarına çıkmadan önce, çıktığında, çıktıktan sonra, otobüse binerken, inerken, okula giderken ve özellikle de “şık-plak” sesleri ile gülünç olmadan evvel, her ne kadar düşman ayağa bakar(5) gibi bir söz uydurulmuşsa da.

“Âşık mısın yoksa Erdal?”

“He! Nerden bildin Erdil?”

Galiba öncemizde karşılıklı olarak ismen tanışmış olduğumuzu unutmamış olsam gerekti. Ancak;

“Evet! Ayakkabıları bu şekilde giymek, yeni moda! Evde aynısından bir çift daha var, hani merak ettiysen söyleyeyim istedim!” diyecek kadar da yüzsüz(1) olamazdım. Hani değişik renkli çoraplar için söylesem, neyse, ne de?

Gerçeği söylemem gerekirse bu ilk vukuatım değildi.

Bir hastanede Cuma namazına kıtı kıtına ancak yetişebildiğimde, tedbirli olduğum için, pabuçlarımı arayıp bulma zahmetine katlanmamak için cebimdeki poşete yerleştirmeye çalıştığımda dalgınlıkla kendi pabucumun teki yerine bir doktorun pabucunun aynı tekini poşetin içine yerleştirdiğimin farkında değildim.

Tüm namaz bitip de iki sağ tek ayakkabı ile sırıtma modundayken, beni karşılayan doktor olduğunu öğrendiğim kişi;

“Olur böyle şeyler!” dediğinde aceleciliğimin kurbanı olarak belki de işi-gücü olan o doktorun gecikmesine neden olduğum için üzülmüştüm doğrusu. Herhalde doktorun demek istediği; “Olur böyle vakalar, Türk Doktoru yakalar!!!” modunda bir şey olsa gerekti!

Diğer olayım ise bir misafirlikte gerçekleşmişti. Artık taziye(1) mi, tebrik mi, bayram ziyareti mi neyse hatırlayamadığım. Pabucu giyip evimize geldiğimizde annem;

“Sen pabuçlarını ancak ayda, yılda bir boyatırsın yahut da ben boyarsam, boyalı olur. Giydiğin bu pabuçlar senin değil, hemen git, değiştir!” dediğinde gerçeğin farkına varmıştım.

Aynı numara, aynı renk, desen ve fakat boya farklılığını nasıl fark edemezdim ki?

Ayağımdaki pabuçlar her gün olmasa da, en fazla gün aşırı boyanmayı, pırıl pırıl cilâlanmayı hak eden pabuçlar olsa gerekti, benimkiler ise ya annemin, ya da ayda, iki ayda, yılda bir lostracının(1) himmetine(1) sığınmış pabuçlardı.

Annem “Git!” demişti, ama utancımdan gidememiştim, yarınların dibine, içine, ya da suyuna kıran mı girmişti(3) ki?

Ertesi gün, sabahın er vaktinde, pabuçlar elimde, evine terliklerle giden kardeşe özürlerimin iletilmesi dileğiyle ev sahibine pabuçları verip, kendiminkileri teslim almıştım. Bu arada, annemin haşmetli(1) bir fırçasını yediğimi de eklemeden geçmem mümkün değil. Gerçekten kuşlar, annelere her şeyi haber veriyorlardı!

Ve bu son olayda...

Erdil’in sitemli yaklaşması ve sözleri beni üzmüştü ve ben ona bu çirkin yapısında kötülük yapmayı kurgulamıştım beynimde, hiçbir kusuru, günahı olmamasına rağmen, kendimi yakışıklı bir b.k sanarak!

Oysa gülümsemekten başka ne suçu vardı ki garibin, hiçbir şeyden habersiz? Ama neden onu düşünüyordum ki çirkinliğinde, belki hissedilmeyen, görülmeyen güzelliğini?

İnkâr edecek gibi olsam da yaklaşmam, sorgulamam ve onu öğrenmem gerekti. Mademki bana gülümsemesi nedeniyle ona kötülük yapmayı plânlamıştım, o halde açıklarını, zaaflarını(1), merak, endişe, ya da korkularını öğrenmem gerekti ki; bunun da yolu yağcılık, yalakalık, hoşlanma modunda iltifatlardan geçiyor olduğunu düşünmemdi.

“Merhaba güzel arkadaşım! Kantinde biraz oturup sohbet edelim mi?”

“Beyninde bir sakatlık mı var?”

“Neden? Ne gibi? Oturup iki satır sohbet etmek istememin ne sakıncası olabilir ki?”

“Bu kadar güzel kardeşlerimiz varken, sivilceli, burnu gözlüklerini ancak taşıyabilen birine alay eder gibi ‘Güzel!’ diye yaklaşmanı ayıpladım. Yoksa cinsel içgüdülerin(2) mi beni kolay gibi görmene neden?”

“İşte bu son sözün yaraladı beni. Herkesin, genç kız, ya da oğlan fark etmeksizin, düşlediği bir hayat ve kendini heba etmekten çekinmeyeceği bir yaşam şekli vardır. Ben buna inanıyorum. Ben seni istemedim, istemek hayalimden bile geçmedi. Çünkü senin yaşamın, bedenin sana ait ve sakın onları sevemeyeceğin biri için heba etme!..

Ben sana, benim hatama güldüğün için kızdım, evet, itiraf ediyorum ve sana zarar vermek istiyordum, ama herhangi bir beklenti karşılığı gibi değil, sadece üzülmen için…”

“Dürüstlüğün için sağ ol! Ancak ben de sonrasında bir hataya gülümsememin hata olduğunu düşünüp kızdım kendime! Peki, şimdi çay ikramını kabul ediyorum!”

“Sahi mi?”

“Yalan söylemek mecburiyetim mi var? Nihayetinde aynı sınıfta eğitim gören iki yabancı değil miyiz? Yarınlarda belki birbirimizi hatırlamayacağız bile bu güruhta(1).”

“Öyle deme Erdil! Bakarsın birileri bir gün gönlüne girer, kalbini çalar, diz çöküp seni kendine ister, işte o gün ben de sizleri alkışlarım!”

“Diyorsun ve olacağına inanıyorsun, bu çirkinliğime karşın. Ben de her kadın gibi anne olmayı isterim, ama bunun mümkün olmadığını bilecek kadar akıllıyım. Ayrıca bazı şeyleri hak etmiş olabilirim belki, ama alay etmeni hak ettiğimi sanmıyorum…

İşte şimdi tekrar üzüldüm, moralim de bozuldu, hiç olmazsa umutlarım vardı ve hakkın olmadığı halde bir çırpıda yok ettin hepsini. Bu kadar kötü olduğun aklımın ucundan bile geçmezdi, ayıp ettin!”

“Dur! Söylemin yanlış! Sırtını dönme hemen. Sınıf arkadaşımsın, yanlış sözlerimle seni kırdımsa özür dilerim, bağışla beni! Her şey bedensel, cismani(1) güzellik değildir. İnsanın gönül güzelliği, manevi varlığı da önemlidir…

Ne demiş Mevlâna; ‘Nice insanlar gördüm, üzerinde elbise yok, Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok!’ Ben de sende seni gördüm, insan olarak. Elini bana uzatacağına inanmak istiyorum; eğer kabul edersen, kardeş, arkadaş, dost, hatta dilersen sevgili olarak…”

“Ne dediğinin, ne istediğinin farkında mısın sen? Üstelik bana? Bir merhabamız dışında, tüm güzel arkadaşlarıma hepiniz yakınlık duyarken bana yönelmek istemen neden?”

“Daha iyi ya! Sen benimle, ben de yalnız seninle arkadaş kalacağız, birbirimize ayıracağımız, ayırmak istediğimiz vakitler sınırlı olmayacak. Beraber ders çalışır, sınavlara beraber hazırlanırız, eğer dilersen tabii. Sen anlatırsın, ben dinlerim, ben anlatırım sen dinlersin...

Hatta moral olmasını dileyerek şarkı söylemeni bile isterim güzel sesinle, başkasının duymasını istemediğim için, sadece benim duyacağım şekilde…”

Nefes almam gerekmişti, ara vermek istercesine;

“Yakın olmak, yakınlaşmak şart mı? Düşüncelerimizi, dertlerimizi, sıkıntılarımızı, özlem ve hayallerimizi anlatırız birbirimize, saklı olmasını istediklerin hariç. Sonra mezun oluruz sen yoluna, ben yoluma. Sözleşiriz istersen, hayallerimizde olanlara kavuştuğumuzda ve o günleri üleşiriz, içtenlikle... Okey?”

“Ne diyeyim, güzel ve ikna edici bir şekilde konuşuyorsun. Dilerim ki varsa hemen, yoksa ilerleyen zamanında kavuşursun hayatının ışığına, umarım…”

“İşte orda yanıldın Erdil! Hayatımda bana ışık saçan ve saçacak biri yok! Hani, belki sen yardımcı olur da sahiplenmemiş biri ile beni tanıştırırsan, olur mu olur belki! Ama bu; tanıştıracağınla ömrümü birlikte tüketeceğimiz anlamında değil. En az seni tanıdığım kadar, onu da tanıdıktan sonra ve dahi o da beni isterse ve üstelik içi senin için gibi olması kaydıyla tabii…”

“Affedersin, ama bu ne demek şimdi, beni tanımıyorsun ki?”

“Gözledim, tanıdım, tanıdığımı sanıyorum. Bir taşra çocuğusun, gönlünün güzelliği konusunda tereddütlü, yaşam için hiç önemli olmadığı halde, her bakımdan küskün gibi. İnsanların gönül güzelliklerinin tümünü kendinde taşıdığına seni nasıl inandırabileceğimi düşünmekteyim. Ben görüp, bilip, anlayıp da senin fark etmemekte, anlamamakta inat ettiğin bu güzelliğini…”

“Bunların anlamı ne tümüyle? Lütfen…”

“Seni sevmem, sana yakın olmak için izin istemem, desem?”

“Herhalde deli olmalısın!”

“Deli olmama izin versen, taş mı olursun sanki?”

“Zırvalama(3)! Yoluna git be çocuk!”

“Ben çocuk değil, ergenim, hem de adım Erdal! Ne olur sanki elimi uzattığımda sen de elini uzatsan!”

“Acıyarak? Git Allah’ını seversen! Benimle bu kadar kafa bulman yeter! Sana hiç yakıştıramadım, yakıştıramıyorum da Erdal!”

“İnan desem?”

“Git yoluna be, yakışıklı, zeki, sözlerini kullanmasını bilen, ama saçmalayan(3) çocuk! Beni kendi halime bırak, olmaz ya, beyaz atlı prensimi beklemek, benim kaderim olsun!”

            “Sanıyorum senin kaderin ben olacağım, kendini güzel hissetmesen de, benim olacağını bilmesen de, dilemesen de…

Ve bil ki ben sabırlıyım, indimde şeklin, fiziğin önemli değil, bana yakın olduğunu hissettiğime inandığım anda duyguların önemli!”

“Saçma!”

“Neden seni sevmek istememi, sana yakın olmak dileğimi, eğer sen istemezsen kim engel olabilir ki bana?”

“Meselâ ben!”

“Sen bana ‘Hayır!’ diyemezsin!”

“Derim! Çünkü indimde bu düzenli cümlelerle beni inandırmaya çalıştığın düşüncelere karşın, indimde beş paralık bile değerin yok. Çünkü Ersoy bana senden daha yakın ve senden çok daha iyi cümleler sarf ediyor, kendisinin olmam için! Hoşlanıyorum, mutlu oluyorum…”

“Yalanlara inanır mısın?”

“Neden?”

“İnanma, demek geçti içimden. Çünkü insanlar satılmaz, satın alınamaz. Sadece eğer istenirlerse hiçbir karşılık beklenmeksizin kendilerini isteyenin olurlar. Bu nedenle mademki sana yöneldiğine inandığın, kim bilir belki de inanmak istediğin, inanmak için kendini zorladığın bir doruk var…

O halde bir kardeş gibi önerim, sadece dikkatli ol, seni sevmek için can atan, hatta şimdi sevdiğine inananı, belki de tüm sevdiklerini yitirebilirsin!”

“Nasıl yani?”

Bilip öğrenmek, senin çizdiğin sınırlar içinde, ben hariç!”

“Kafamı karıştırdın, ben içimde sadece annemin sevgisini, korumasını yaşadım, sadece ona sığındım, hani kirpinin yavrusunu ‘Pamuk yavrum!(6)dediği gibi. Babam bile kucaklamakta çekingen davranırken şimdi Ersoy da, sen de bana el uzatıp yakınlığınızı anlatma çabasındasınız, bir taşralı olarak, özenmeme rağmen kesinlikle sahip olamayacağımı bildiğim.”

“Ersoy’la beni kıyaslama lütfen, gündüzle-gece, ak ile kara gibi, gerçek ile hayal, doğru ile yalan arasındaki fark kadar ayrı olduğumuz iddiasındayım. Bu farkı çözmek, çözümlemek de senin elinde. Bir tarafta gerçekleşmesi mümkün ve incinmesi akla gelmeyecek duygular, diğer tarafta istekler…

Bir tarafta eline dokunmaya bile çekiniş, diğer tarafta dilek, istemekle, istenilmek arasındaki farkı fark etmeni diliyorum…

Ve bir söz; yüksek yerlerde ki, bu yüksek yer, yani dorukta olan sensin, bunu bil ve oralarda hem kartal, hem yılan vardır(7). Ben kartal değilim, seni hak etmek için o doruğa sürünerek de olsa ulaşmak isterim, eğer o doruk da beni kabul ederse, kabul etmek isterse…”

“Kimya değil, edebiyat fakültesini tercih etmeliymişsin. Bu kadar karışık-kuruşuk(2) cümlelerle alay eder gibi ilân-ı aşk mı ettin bana, yoksa?”

“Duygularımdan, bu kısacık an içine sıkışmış ve kesin olarak emin değilim. Ama kesinlikle iddia edeceğim şey, içimden geçenler alay, acıma duyguları değil, yalnızlığını varlığımla onurlandırmaya çalışmak hele hiç değil, övünüyormuşum gibi görsen de beni…

Bir gün değil, devamlı olarak yanında olmak dileğim. Bunun sevgi, hatta aşk olup olmadığını beynimde yoğunlaştırmam gerek. Eğer gönlünde biri yoksa eğer izin verirsen, eğer kalbindeki o hazinede değersiz gibi görünse de bana bir yer, hatta bir köşe olsa da razıyım, ayırabilirsen...”

“Arkadaşım, sen kendini heba etme(3), hemen kaydını sildir, artık nasıl edersen et, edebiyat fakültesine kaydol…

Ve son söz; ‘Kendine acındırmaya çalışma, benimle yanlış konuşma bir daha ve öncelikle aklımdan, sonra yanımdan ve de çevremden...”

“Defolacağım, peki Erdil! Ama seni uzaktan da olsa görmeme, duygularımı tartmama, aynı ortamda, aynı havayı solumama da engel olamazsın ya! Senden bir tek şekilde uzaklaşırım; gerçekten gönlünde benim dışımda biri yer eder, yüreğin onun için, benim sana yüreğimin çarpışından daha fazla olur da avuçlarınızda birbirinizin sıcaklığını hissettiğinizi görür, hisseder, ya da inanırsam...

Buyur! Şimdi kalkabilirsin yanımdan, sırtını dönüp gider, uzaklaşabilirsin, ama benden değil, kendinden…”

“Peki öyle olsun, iddialaşmayacağım. Ama Tanrıma da sitem edeceğim; ‘Allah’ım, neydi günahım…(8) ki beni böyle biri ile karşılaştırdın?’ diye. Gerekli sıfatları Tanrımla baş başa paylaşacağım, istersen ‘Gıybet yapma!(9) diye emret, umurumda bile değil!”

“Diline sadece güzel şeyler söylemek yakışır. Bundan eminim ve tenin değil, için önemli benim için, bu konuda da ben oldukçanın ilerisinde iddialıyım!”

“Ben bu ısrarının nedenini anlayamıyorum!”

“Ben de. Ama bilinmeyen, bilemediğim bir güç var, beni sana çeken. Ne bileyim, seni sanki çok öncelerden tanıyor, biliyorum, seni görmüş gibiyim öncemde(10), öncelerimde. Bilemiyorum, bir neden bulamıyorum, çözemiyorum beynimi, kendimi. Ama sana sonsuz yaklaşımımın, beni iteklemene dayanamayışımın, senden uzaklaşmayı hazmetmeyi(3) değil, düşünmeyi bile kendime zül saymamın(3) bir sebebi olmalı.”

Duraklamam gerekli miydi, zorunlu muydu, bilmiyordum, ama bir nefes alımı sessizliği kucakladı dudaklarım, olmayı dilediği yer dışında.

“Hacılar, hocalar gibi istihareye yatıp(11) seni dünyamda bulduğum gibi, ruhumda da, gönlümde de bulup sana tapınan bir kulun olacağım…”

“Peki şair! Pes ettim. Dediğin gibi beni nereden bulmuşsan, bulacaksan ya da öyle seslen bana! Kim bilir bu dizeler, kaç kıza söyledikten sonra arta kalanlar olsa gerek!..

Ve biliyorsun, sevdaya, aşka, meşke(2) ayırmayacak kadar gayretli olmamız, çalışmamız gereken derslerimiz var!”

“Peki, elimi uzatsam, mutlu olmaya hakkım var mı, hayal edebilir miyim?”

“Umut, Kaf Dağının ardında değil ki, zorluklarla karşılaşasın? Hem biliyorsun; insan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar…(12) Ve senin bunu bilmemen imkânsız!”

Ve sırtını döndü, cümlesini tamamlayıp tamamlamadığının farkında olmaksızın. Sözleri;

“Çalış, didin, umut et, hayallerini gerçeğe döndürmeye çalış, yaşat, senin olayım!” anlamında mıydı, yoksa “Kaf Dağının ardını düşün, hayallerine set vurmasını ve avucunu nasıl yalayacağını(3) bil!” anlamında mıydı?

Bildiğim; beni ona çeken gerçek bir güç vardı, aşktan da üstün(13) desem, anlayamadığım, hem anlatamadığım, bilmem gerekirken, bilemediğim, belki de bildiğim halde aklıma getirip de mutluluğa ulaşamadığım.

Kimya olsa mutlaka, matematik, cebir, geometri olsa, muhtemelen gerçekte mutlaka demeye yakın bir şekilde çözümlerdim, çözümlemem mümkündü. Ama insan bir meçhuldü ve bu güne kadar hiçbir güç insanı çözememişti, çünkü insan, Tanrının bir sırrı idi…

O halde benim önce ne aradığımı, istediğimi bilmem gerekliydi. Ben bu yüzü çirkin, ama kendisinin pırlanta olduğuna inandığım kızı seviyor muydum? Belki değil, muhakkaktı yaşadığım.

Ulaşmam neden mümkün olamamıştı ona? Sevgiyle kutupta güneşi sahiplenir, çölde karların varlığını hissederdi, dağlara tırmanır, nefessiz kalmaz, ırmakları ayakları ıslanmadan aşar, denizlerde ahtapotlarla iddialı olarak tavla oynardı insan! Tabii ahtapotların zarlarla hile yapma ihtimalini yok sayarak!

Bir yol gösteren, gaipten(1) bir işaret, yol, rüya, hayal...

Ne olursa olsun, razıydım, çünkü beynimin tüm hücrelerini, bedenimin kemiklerimin iliklerine kadar hepsini sahiplenmiş, bana bir şey bırakmamıştı Erdil, üstelik ben beni anlamıyor, anlayamıyordum…

Doğal olarak ben kendimde değilsem, beni kendine saklamışsa, neyin ne olduğunu nasıl anlayabilirdim ki? Onu yaşamam için bana da bir şeyler bırakması gerekmez miydi?

İnsan bazen gerçekten saçmalıyor benim gibi; “Bana bir şeyler bırakması” gibi.

Oysa kendini bırakmıştı ya bana, kendi kendini bırakmak istemese de bendeydi ya o, zor alırdı kendini benden, tövbe billâh(2), yer yerinden oynasa iade etmez, vermez, asla iade etmezdim...

Çaresizlik, bir çözüm bulamazlık saçmalatıyordu insanı ve eğer saçmalamak parayla olsaydı, dünyanın en zengin kişisi olmasam bile, herhalde ilk 100 içinde ismim geçerdi gibime gelir!

Of ki Of!

Günler geçti aradan, o saklandı, istemesem de ben gizlendim. Belki o sevmekten korktu, ben çaresizlikten çekindim. O hüzünlendi mi bilmem, ben üzüldüm, neşe yasaktı çünkü bana.

Ve muhtemeldir ki o gülmese, gülümsemese bile ben ağladım için için. Yollarımızı bile çakıştırmamak için amfinin(1) bir ucunda hayal-meyal(2) o, diğer ucunda kendini sınama gayretinde olan ben.

Bekleyen...

Yok, sabreden derviş, murada erermiş(14), her ne kadar dervişlikle ilgim olmasa da beni ona çeken yıldırım(2), şimşek(2), mıknatıs...

Her neyse öğrenecektim, o bana destek olmayı, yardımcı olmayı düşünmese de. İstediğim fazla bir şey değildi ki! Zararı yok, dokunmasın, hatta görmeyeyim bile, yeter ki bana el uzattığını hissedebileydim…

Onun için demini almamış cümleleri kurmam(15), yazmam, derlemem, karşılaştığımızda ortama uygun bir şekilde sergilemem şart ya da gerekli değildi. Bir gün aklı başına gelecekti, kendisine yoğun sevgimi fark ettiğinde. Bir gün bir şeyleri nasıl bir yerlerde bıraktığını vakti gelince mi, vakti geçince mi fark ettiğinin bilincinde olduğunda(15) anlar mıydı ki?

İnsanların kader(16) diye yorumladıkları şans, tesadüf, olanak gibi gizlilikleri kapsayan bir yaşam şekilleri var. İyiyse “Ben yaptım!” kötüyse tüm suçu “Kader!” deyip bazen üstünde durdukları bazen savsakladıkları(3).

Ben kader değil, o an, Erdil’in değil de Tanrının bana elini uzattığı “o an” diyebileceğim bir şekilde karşılaştık.

O kadar dikkatli olmamıza rağmen ne karşılaşma ama…

Tüm şiddetiyle kaza yapmış iki motosikletli, kamyon, tren, araba her neyse onlar gibi, belki de gözlerimiz kapalı çarpışmıştık, hem de ne çarpışma, ama tekrarlamakla bile anlatabileceğimi sanmadığım.

O; “Of!” dedi, kaykıldı, diz çöktü, kitapları dağıldı, ben “Ah!” dedim, bayılmak yerine ayıldım, yanına çömeldim. Cesur oldum, çarptığım alnını öptüm, dünyayı bile umursamaksızın;

“Benim sevdiğimin alnı uf olmuş!” diye şımarıklıkla(1). O ses çıkarmadı, belki de âlemi çatlatmak(3) istercesine.

Bu bir tohumun çatlaması gibi idi, bence, büyüyecek, kök salacak, dalları, yaprakları olacak, nihayetinde meyvelerini verecek…

Özürlerimin bini bir para ederken(17), bir taraftan da kitaplarını toplama gayretinde idim. Malûm üniversite öğrencileri, daha lise yıllarından itibaren çanta taşımamaya başlarlar, üniversitede hele hiç! Maksatları; üniversitede okudukları, yerleri bilinsin midir, çevrelerinde olan kişiler tarafından, ben bilemiyorum.

Ancak itiraf etmeliyim ki hiçbir kitap ya da defterin görünen yüzlerinde öğrencilerin kendilerini belli edecek isim, cisim, tarih, numara gibi belirgin bir şey yoktur. Belki kaybolursa, birilerininki ile karışırsa diye bir işaret, ya da kendilerince bilinen iç sayfalarda belirli bir şekil, rumuz(1), imza gibi bir şeyler olurdu, ama silinecek gibi.

Örneğin benim memleketim Bilecik olduğu için hep 11 numaralı sayfada olurdu işaretim. Kitaplardaki işaretlerin silinecek şekilde kurşun kalemle işaretlenmesinin nedeni bir sonraki devrede ihtiyaç sahibi öğrencilere kitapların aktarılması idi.

Yılsonlarında sınıflarını geçen öğrenciler, kantinin köşelerinde bir yerlerde iki masayı yan yana getirip birleştirerek, kitaplarını özenle yerleştirdiklerinde, alanın da, verenin de birbirinden haberi olmazdı.

Nitekim benim de, Erdil’in de; “Başlangıcımızda satın aldığımız tek bir kitap bile yoktu!” desem yeri ve bu kazancımızdı ikimizin de. Biz de daha senenin başlangıcında tüm sınıf sözleşmiştik, yeni alanlar, alınanlar da dâhil olmak üzere, kitaplarımızı bir sonraki dönemlere tertemiz bırakacaktık.

Erdil’in kitaplardan biri dikkatimi çekmişti; “Bozüyük’te Yemek Kültürü...” Şaklabanlık parayla değildi ya, ben onu şarkı ile iyileştirme amacındaydım, bu kez, şaşkın bakışlarına aldırmaksızın elinden tutup kaldırma gayretini yaşarken, bugüne kadar neden böyle bir iletişim kurmanın aklımdan geçmemesine hayret ediyor gibiydim.

“Kız, sen Bozüyük’ün neresindensin?”

“Affedersin arkadaşım! Öptün, ses çıkarmadım diye hemen şımarman gerekli mi? Hani; ‘Sana ne?’ diyeceğim, ama terbiyem sınırlayacak beni. Meselâ içinden, ya da falanca köyünden desem, senin için önemi olacak mı?”

“Çekinmeyip ‘Arkadaşım!’ demek yerine ‘Erdal!’ deseydin, memnun olurdum. Ama şımarma hakkımı kullanmak istediğimi belirtmeliyim, beni neden kendine yönlendirdiğinin, ya da çektiğinin sebebi olarak. Çünkü ben de Bilecikliyim ve karşıtlığını değil, yakınlığını arzuladığımı tekrarlamak İstiyorum.”

“Böyle bir tesadüf ve ısrarcılığın aklımın ucundan bile geçmezdi, hemşerim olarak, ama gerçekten hemşerim olarak uzatıyorum elimi...”

“Sevgiyle diye de eklesen günaha mı girersin, elinin sıcaklığından beni bir süreliğine de olsa mahrum etmesen…”

“Bana bak manav(1), yörük(1) ya da muhacir(1) çocuk! Biraz yavaş ol! Daha okulun başlarındayız, bırak elim bende kalsın! Ders başlamak üzere, haydi yetişelim, ilgimi dağıtmayacaksan, edebiyatınla beni derslerden uzaklaştırmayacaksan, yanıma oturabilirsin, yoksa git, amfinin öbür tarafına, dünlerde olduğun gibi!”

“Senin yanında olmak mutluluğum. Ama huysuzum(1), bana bu imkânı yarattığın için şımarıklığa devam eder, duramayabilirim. Ben en iyisi haddimi bilip(3) amfinin diğer ucuna kaçayım, emrettiğin gibi…”

“Kaçma, git! Ama fazla gitme, uzaklaşma!”

“Mikrop bulaştırmayacak kadar yakın?”

“Senden bana asla kötülük gelmez, elimi uzattığımda sana dokunacak, soru sorduğumda, sessizce cevaplayacak kadar yakın ol bana, ama şiir, şarkı, öykü içine beni hapsetmeksizin!”

“Gönül dostum ol, yüreğimde birikmeye çalış, demek mi bu?”

“Hey ya Rabbim! Ben ne diyorum, karşımdaki ne anlıyor? Aklı fikri başka şeylerde. Kısaca; ‘Derse geç kalmayalım!’ diyorum, her halde anlıyorsundur. Bak, yemin ederim, bir daha sıkışırsam, değil elimi tutmak, öpmek, yüzümü bile...

Pek görülecek bir yüzüm olmasa da, yüzümü bile göremezsin bir daha, bilmem anlatabildim mi?”

“Peki, derse yetişelim haydi! İncitmem, gücendirmem, küstürmem seni. Nefesini bile hissetmem yeter bana, uzaktan da olsa. Zamanımızı umut edip beklememe engel olma, yeterli benim için. Hadi, dediğin gibi şimdi gecikmeyelim, acele edelim…”

Devamlı olarak beraberdik, uzaktan, uzaklardan da olsa, ayrılmak istemezcesine, bu benim kanaatim.

Öyle her anımda, zırt-pırt(2) yanımda olma, arkadaşlar da aramızda bir şeyler var sanacaklar!”

“Bir şeyler yok mu sanki? Aynı yörenin çocukları değil miyiz? Birbirimize yakın olmamızın eller indinde ne yanlışlığı var ki? Hem önümüzdeki yıllar, boşuna mı tükensin istiyorsun?”

 “Gene zırvaladığının farkında…”

Cümlesini tamamlayamadı Erdil.

“Ooo! Hayırlı işler arkadaşlar!”

“Ooo! Hayırlı mesailer arkadaşlar!”

Sınıfın, bölümün, fakültenin, hatta üniversitenin ağzı çok lâf yapan, devamlı sakız çiğneyen, derslerden başka her şeyle ilgileri olan birinin adı Ersoy hani şu sevdiğimin ilgisinden memnun olduğunu söylediği kişi, iki zengin çocuğunun sözleriydi bunlar; züppe(1) histerik(1) dedikoducu, lâf taşıyıcı(2).

Bu sıfatlar dışında mutlaka başka sıfatları da hak ediyorlardı, aklıma gelmeyen, ya da terbiyemle örtüşmeyen. Ancak, onlara sırtını döner dönmez dilinin ucuna gelenleri esirgemeksizin, çekinmeksizin söylemekte tereddüt etmeyecek biri vardı benim karşımda.

“Al, işte! Senin yüzünden rezil oldum(3). Babam, ağabeyim duyarlarsa kesin olarak beni kör bir bıçakla keserler, okuldan da ayırırlar, sen de ne yapacağını öğrenirsin o zaman!”

“İzin vermem, hemen nikâhıma alırım seni!”

“Güldürme beni! Ne bu? Etimiz ne, budumuz ne ki? Daha bir kere bile ‘Seni seviyorum!’ demeden evlenme teklifi mi bu? Hem de daha üniversitenin ilk yılında, hatta başlangıcının başlangıçlarında. Aklından zorun mu var senin? Aklını başına devşir(3)…”

“Ufacık bir umut ver, üç yıl daha bekleyeyim, neyim var, neyim yoksa yuvamız için biriktirmeye gayret edeyim.”

“Yanımda olman yetmemiş, yaramamış anlaşılan. Demek ki hak etmemişsin beni. O zaman bu, gene amfide eski yerine ulaşmanın gerekliliği. Pek umudum yok, ama bu tavrın o iki zirzop(1), zibidi(1), serserinin dilinden kurtarır beni...”

“Benim için hiçbir sakıncası yok!”

“Erkek milleti değil misiniz? Hepiniz aynısınız; taraflı, egoist, duyarsız(1)! Hadi Erdal, hadi kardeşim, doğru yerine, sonra da kendi yoluna!”

“Erdal; amenna(1)! Kardeşim; I-ıh! Sen ancak kendini bana yasaklayabilirsin. Ben bu yasağa uymam, uymayacağım da. Sen benden sakınsan da, dileklerine uymaya gayret edeceğim, ama asla sakınmayacağım. Seni benden, düşüncelerimden ayrı tutacak hiçbir güç yok, olmayacak da…”

“Edebiyat öğretmenim! Gelecek dersimizin konusu ne acaba, öğrenebilir miyim?”

“Sen dalga geç, aşağıla, sırtını dön, ama bir gün sakın üzülme. Bugünleri, yani benden uzak durmak için tüm gücünle çırpındığın bugünleri an ve boşa geçirdiğin günler için hayıflan(3)!

“Baş üstüne öğretmenim!”

“Hâlâ benim sana içtenliğimin farkında değilsin, ama pes etmeyeceğim(3), benim olacaksın!”

“Ben pes ettim bile!”                   

“Başarılı olamayacaksın, ne izin verecek, ne de göz yumacağım. Sadece ölürsem o zaman yumarım gözlerimi ki, bugünkü tavrınla o gün bayram olur sana. Çok şey daha söylemek istiyorum, ama seni üzmekten çekiniyorum…

Şimdi, korkudan ödü patlamış bir sokak köpeği gibi, kuyruğumu bacaklarımın arasına sıkıştırarak ama cıyaklamadan, hak ettiğimi belirttiğin amfinin diğer sırasının en ucuna geçiyorum. Tekmeleyip, atıp, silip, yok edinceye kadar kalbim seninle olacak, istemesen de!”

Genç kızın cevap vermesini beklemedim. Ancak onun kokusuna, gözlerine, ellerine muhtaç olarak da yaşayamayacağımın bilincindeydim.

Bir, üç, beş gün…

Sonrasında haftalar, aylar geçti nerdeyse, bu minval(1) üzerine. O yabancılaşmaya, uzak durmaya çalıştığı halde, benim duygularım katmerleşiyordu(3).

Sınav sonuçlarını bekliyordum. İlân edilmesinden sonra ona göre de hastaneden gün almıştım, kasıklarımdaki, iki taraflı şişlikler için. Kimseye haber vermemiştim, kimse dediğim ondan başka kimsem yoktu ki.

Ama anlatmama da gerek yoktu. İki taraflı fıtık ameliyatım laparoskopi(18) denilen bir çabayla halledilecekti. İyi ki tatile girecektik, annem dâhil kimseye haber iletmediğim için memnundum.

Ailemi “Stajım var!” diyerek geçiştirebilirdim, eğer inanacaklarına inansaydım, bir süre çalışmak için öğrenci yurdunda kalmamın gerekliliği gibi. Hani biraz da olsa sevdiğimin ilgisini hissetsem, acaba ona da söyler miydim, uzak durmasına rağmen. Ama hayır, başarısız bir sonuca pek tahammüllü olabileceğimi aklımın ucundan bile geçiremiyordum.

“İyi yolculuklar, iyi tatiller! Kulağım çınlarsa, pek sanmıyorum, ama senin beni hatırladığını düşüneceğim, andığını değil. Bana doyum olmaz, birkaç gün bir sıkıntım için burada olmam gerekiyor, sonra ben de tatile yönelirim. Aynı iklimi paylaşmaktan dolayı mutluluk hissederim, sen bunun farkında olmasan da…

Belki de bu tatil benim için temelli niteliği taşıyabilir, okumamın anlamı yok, eğer ulaşmak istediğine ulaşmak mümkün değilse. Sen yaşamımda olmadıktan sonra var olmam için de bir sebep bulamıyorum, göremiyorum, bilemiyorum zaten. Erdil…”

Defterlerinden birinin arasına bu ufacık pusulayı yerleştirirken, sözle sarkıntılığa devam etmemin uygun olmayacağını düşünmüştüm. Öyle ya bana ilgisinin kırıntısını bile lâyık görmeyen birine sözle de “İyi tatiller!” dilemenin nesi, neresi haklı olabilirdi ki, sarkıntılık söylemi dışında.

Bu notumun hemen fark edileceği ve onu şaşkınlaştıracağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Anlatmak istediğim -acıyarak da olsa kabulüm- bana yönlenmesiydi. Yaşamımızın uzun sürmesini dilediğim devrelerinde, onu bana kul-köle edemesem(3) de, onun kulu-kölesi olarak kendimi kabul ettirip sevdireceğimi düşünüyordum ki, bu olası idi, garantiymiş gibi gözükmese de.

O zamanın teknolojileri yavandı. Evet, bir yerden bir yere ulaşmak yayan gitmek yerine otobüslerle mümkündü, ama bir yerden diğer bir yere erişmek için yürümek, hatta koşmak gerekiyordu.

Erdil de onu yapmak zorundaydı, zorunda kalmıştı değil, bilerek, isteyerek, belki de hiç umudum yoktu, ama çektirdiği azabı yeterli görmüş olarak, biletini tarihsize çevirtmişti.

Aramızdaki fark onun hâlâ Bilecik çocuğu olarak devamı, benimse ailemin yıllara egemen olmuş yerleşik düzeni ile resmen değilse de doğum yeri olarak Ankaralı oluşumdu, kütüğüm Bilecik olmasına karşın.

Kökenimi inkâr etmem asla mümkün değildi, sene içinde dini bayramlarda mutlaka, sair zamanlarda da, bir-iki defa mutlaka gidiyorduk, özellikle ölüm yıldönümlerinde mezar ziyaretleri için babamın memuriyeti sırasında, deniz-meniz yerine.

Ne zamanki babam emekli olmuştu, artık yazın sona erdiği günlere kadar köye taşınır olmuşlardı annem-babam, dedemden yadigâr(1) kalan evimize annemin hamaratlığı(1) ile yerleşircesine.

Allah’ıma şükürler olsun ki, havalar soğuyunca soba yakma derdinden kurtulmak için kürkçü dükkânına dönüp beni yalnızlıktan kurtarıyorlardı. Gerçekten lise son sınıfta, sınavlarda bir hayli sıkıntı çekmiştim bu konuda.

“Annemin hamaratlığı” dedim, köye gidişleri için. Her nedense köyden ayrılır ayrılmaz örümceklerin payitahtı(1) oluyordu evimiz. Şuradan buradan sığışan sarıca arıları, bal arıları, salyangoz, sümüklü böceklerin ise dört duvarı kapalı köy evimize nasıl girdiklerini anlayamıyorduk, köye her gelişimizde ölülerini topladığımızda.

Annemin hamaratlığının diğer bir yönü de, keyfimiz içindi, desem yanlış olmayacak. Çünkü kışlık tarhana, erişte, salça, keçi peyniri, turşu, reçel gibi akla ne gelirse hazırlıyordu annem, hobi gibi.

Doğrusu köy havasında sallapati(1) adamsendeci(1) bir şekilde dolaşırken beynimi boşaltmak(3) bulunmaz bir nimetti benim için.

Anneme haber vermek zorunda kalmıştım, o da babama tabii. Annem hamaratlık tatili için öncesinde köye gidecek, ben de ameliyat sonrasında babamla birlikte gidecektim köye.

Erdil’in herhalde içine doğmuş olsa gerekti, hissettiğim gibi bilet konusunu halletmek ve beni araştırmak. Yurtta kalan, gitmekte geciken arkadaşlardan galiba birilerine ağzımdan kaçırıp ameliyat olacağımı söylemiş olsam gerekti.

“Ameliyat olacağını söyledi, ama ne zaman, nerede, neresinden bilgim yok!”

Çirkin de olsa, çirkinlik; zekâsına, zeki olmasına engel değildi. Hastanelerin görevlilerini zorlayarak, yattığım hastaneyi ve cümbür cemaat(2) diğer hastalarla beraber olduğum koğuşu öğrenmişti.

Yattığım koğuştaki amca ani bir kalp krizi ile yoğun bakıma yetiştirilemeden dünyayı terk etmişti bir solukta. Ciğerleri iflas ettiğinden yaşarken öldüğünün farkında olmaksızın, hastanede bile ondan-bundan sigara istemiş, içmiş ve ciğerleri tüm zemin betonunu kaplamıştı, hastabakıcıların zift gibi teraneleriyle(1) silmeye çalıştıkları.

Benim bilip anlamadığım, ancak doktorların bilip anladığı bir sondu bu. Evet, ölüm Allah’ın emriydi, ama böyle göçüşler ve arkada bırakılan izler insanın canını sıkıyor, moralini bozuyordu.

Koku ve saklamaksızın söylemem gerekli ki korku da tüm koğuşu kaplamış, ayaklanabilen hastalarla birlikte doktorun “Eks Raporunu(19)” vermesini beklemeksizin, hava almak için ayakları yere basabilen birkaç hastayla beraber koridorda cam kenarına iliştirmiştik bedenlerimizi.

Ortalığı çınlatan bir “Hayır!” sesi şaşırttı beni. Aynı şaşkınlığı babamın da yaşadığına emindim.

Erdil gelmiş, odaya bakmış, yatakları boş ve benim olmadığımı görünce, ölenin ben olduğumu düşünüp kapanmış sedye üzerine, babam dâhil, cümle âlemin(2) hüzünlü ve şaşkın bakışlarına aldırmaksızın.

Yaşı muhtemelen seksenleri aşmış bir yaşlı adamın sedyedeki ölüsü, üstüne kapanan bir genç kızın feryatları ve arasına karışan, nefes alışları arasına sıkıştırmaya çalıştığı belli-belirsiz cümleler.

“Seni seviyorum, seni çok seviyorum, daha gençsin, beni sensiz bırakma, ben de yaşayamam artık sensiz…”  ve benzeri cümlelerdi kulağıma çalınan...

Omzuna dokundum;

“Bunları söyleyeceğini bilsem, daha önce ölürdüm!”

Çevreye bakmadan, bakınmadan doğruldu, kucakladı, öperken, daha doğrusu nefes almamı engellerken;

“Sadist! Seni seviyorum!” diye fısıldadı.

Belirgin olan tek şey vardı, el ele okulumuzu bitirecektik…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Hiç de övünülecek olay değil, ama üç ayakkabı olayını da muhtelif tarihlerde ve muhtelif gülümsemelerle aynen yaşadığımı itiraf etmeliyim!

Üç kez ve son seferinde Laparoskopik Fıtık Ameliyatı da yaşadığım gerçeklerden biri.

(1) Adamsendeci; Önemsemeyen, vurdumduymaz davranışlar içinde olma.

Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir.  Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.

Amfi; Genelde üniversite (fakülte) salonlarında, tiyatrolarda, oturulacak sıraları önden geriye doğru basamak basamak yükselen salon çeşidi (Ders, ya da eserler izlenen). Ayrıca herhangi bir kaynak tarafından üretilen sesi hoparlöre gidene kadar kuvvetlendiren cihaz. İki yönlü, çevre. Amfiteatr sözünün kısaltılmışı.

Cismani; Yalnızca maddeye dayanan. Gövdeyle, bedenle ilgili.

Duyarsız; İlgisiz. Kayıtsız. Bir insanın toplumun veya diğer insanların duygusal, sosyal ve fiziksel yaşamlarına ilgi duymaması.

Gaip; Nerede olduğu, ne durumda bulunduğu bilinmeyen, göz önünde olmayan, hazır bulunmayan. Üçüncü kişi. Görünmez, bilinmez.

Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen, sürü denilebilecek topluluk.

Hamaratlık; Elinden iyi iş gelme, beceriklilik.

Haşmetli; Görkemli, muhteşem, gösterişli, heybetli, büyük, kibar, nazik, alçakgönüllü.

Himmet; Yardım, kayırma, iyi davranma. Çalışmak, emek, gayret, lütuf, iyilik, kalp isteğiyle gösterilen gayret, emek, çaba, kutsal sayılan bir (ermiş) kişi tarafından yapılan etkili bir davranış. Meyil, arzu, istek, azim, niyet, irade…

Huysuz; Huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret.

İsterik (Histerik); Duyu bozuklukları, ruh karışıklıkları, çırpınma, kasılma ve bazı inlemelerle kendini gösteren sinir bozuklukları yaşama. Aşırı istekli olma, çok isteme, istemekten kendini alamama, kendini kaybetme. Herhangi bir konuda duygularına hâkim olamama durumu. Bir şeyi her şeyden çok istemek, arzulamak.

Lostracı; Lostra (Ayakkabı boyanan kapalı yer)Salonunda ayakkabı boyayan kimse.

Manav; Yörüklerin bir kolu. Ancak göçebeliği asırlar önce bırakmış Sünni (Hanefi) bir Türkmen topluluğu. (Ayrıca yaş meyve sebze satan)

Mimik; Duyguları, düşünceleri belirtecek biçimde yüz kaslarının kasılmasıyla kımıldanışlar, hareketler. Bakış ve yüz çizgilerinde oluşan değişikliklerden doğan yüz anlatımının bütünü. Bir duygu ve düşüncenin beden, göz, el, kol ve yüz hareketleriyle anlatılması.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Mokasen; Genellikle sokakta giyilen, altı kösele, bağcığı olmayan ayakkabı, pabuç. Kısa ve ökçesiz ayakkabı.

Muhacir (Macır); Dinleri için yaşadıkları toprakları terk eden ve başka yerlere yerleşen Müslümanlar. Türkiye’mize Balkanlardan gelen Göçe zorlanmış göçmenler. Hicret edenler.

Payitaht; Başkent. Başşehir.

Rumuz; Simge. Gizli anlamları olan işaret, ya da sözler. Adın gizlenmesi gereken, ya da istenen konumlarda ad yerine kullanılan sözcük, harf, kelime, şekil, işaret.

Sallapati; Düşüncesizce, saygısızca ve patavatsız, özensiz, dikkatsizce, baştan savma, ve kaba-saba bir biçimde davranışlar veya eylemler.

Şımarıklık; Şımarık olma durumu. Şımarığa yakışır davranış.

Taşralı; Taşrada yaşayan, taşra halkından olan kimse. Dışarlıklı.

Taziye; Başsağlığı dileme.

Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

Usturuplu; “Derli-toplu, akla mantığa uygun, ortama yakışır bir biçimde, düzenli, ustalıklı ve uygun” anlamlarında kullanılan bir terim.

Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.

Yörük (Yürük); Yürümeyen manav anlamında. Göçebe yaşam tarzını seçmiş halk. Yaylak-kışlak hayatı yaşayan yürükler Anadolu halkının oldukça mühim bir miktarını teşkil eder. Balkanlardaki Türkler arasında da yürükler bulunmaktadır.

Yüzsüz; Arsız. Utanması, sıkılması olmayan.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

Zirzop; Uygunsuz, yakışıksız, delice davranışları olan, aklına eseni yapan, delişmen.

Züppe; Giyinişte, konuşma biçiminde, dilde, düşüncede toplumca gülünç ve doğala aykırı bulunan yapmacıklara ve aşırılıklara kaçan.

(2) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Aşk-Meşk; İki kişinin karşılıklı duygularının iletişiminin anlatıldığı deyim. Meşk kelimesi asıl anlamı dışında sadece bir tamamlamadır.

Cinsel İçgüdü; Canlı varlıkların erkek ve dişilerini birbirine karşı yakınlık duyup anlaşmaya ve birleşmeye yönelten doğal güdü.

Cümbür Cemaat; Bazen “Cumhur Cemaat” olarak da telâffuz edilen deyim; toplu olarak, hepsi birden gibi bir anlam taşımaktadır.

Cümle Âlem (Dünya Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Ergenlik Sivilceleri; Akne. Derimizdeki özellikle ergenlik döneminde rastlanan yağ bezleriyle ilgili bir cilt problemi. Oksitlenmeyle siyahlaşan sivilcelerin (Komedon) yağ bezlerinde oluşturduğu iltihaba; Enflamasyon denir.

Hayal Meyal; Açık seçik olmayan, şöyle böyle, bulanık, flu bir görüntü gibi, belli belirsiz.

Karışık-Kuruşuk; Aynı nitelikli şeylerden oluşmuş, düzensiz şeyler, kargaşa halinde, açık-seçik olma durumunu yitirmiş, düzensiz, intizamsızlık, dağınıklık konusunda üst düzeyde olma.

Lâf Taşıyıcılığı; Birinin bir kimse için, ötekinin de onun için söylediği kötü sözleri, onların aralarını açmak amacıyla kendilerine ulaştırma.

Şimşek-Yıldırım; Şimşek; Bulut-bulut arası etkileşim. Yıldırım; Bulut-yeryüzü arası etkileşim.

Tövbe Billâh; Yapılan bir günahtan, suçtan pişmanlık duyarak bağışlanmak için destekli bir şekilde; “Allah’tan bağışlama dilerim!” demektir.

Zırt-Pırt (Zırt-Zırt); Sık sık, ikide birde, uygunsuzca, yerli yersiz, gereksiz yere.

(3) Aklını Başına Devşirmek; Aklını derlemek, toplamak, düzgün duruma getirmek. Akıllı işler yapmaya çalışmak. Akılsızca yaptığı işlerden vazgeçmek, normal hareket etmeye başlamak.

Âlemi Çatlatmak; Kendisi dışındaki insanları kıskandırmak, özendirmek.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Beynini Boşaltmak; Beynin aşırı yüklenmesini önlemek, ruh sağlığına hükmetmek için, Hayatın çirkinliklerini, atılan kazıkları, tutulmayan sözleri, kendilerine güvenip de hayal kırıklığı yaşatanları, üzücü, kırıcı bazı şeyleri yaşama ait stres ve yorgunlukları unutmak, unutmaya çalışmak.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hazmetmek; Kimi durumlara katlanmak.

Heba Etmek; Boşuna harcamak, ziyan etmek.

Katmerleşmek; Kat kat olmak, katmerli duruma gelmek, katmerlenmek, Sorunların üst üste gelmesi.

Kıran Girmek; Daha önce çok olan şey bulunmaz olmak, ortadan kalkmak. İnsan ve hayvanlar için kısa zaman içinde çok sayıda ölmek. (Kıran; İnsan veya hayvanların topluca ölümlerine sebep olan, yol açan salgın hastalık)

Kul Köle Etmek; Tam doğruluk ve özveri ile kendine bağlanmasını sağlamak, o kişinin kendinin tüm isteklerini yerine getirmesine sebep olmak.

Önüne Yatmak; Bu söz küfürleşmelere kadar uzanan siyasal polemik, dalaşma. Öyküdeki anlamı; konuyu uzlaşmacı bir tavırla çözmek için olağana göre biraz aşağıdan almak, hoşgörü beklemek.

Pes Etmek; Birinin kurnazlığı karşısında savunmaktan ya da o eylemden vaz geçmek. Güreşte sırtının yere gelmesini istemeyen pehlivanın yenilgiyi kabullenme anlamındaki sözü.

Rezil Olmak; Toplum içinde ayıplanacak bir duruma düşmek.

Saçmalamak; Zırvalamak. Gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

Savsaklamak; Zorunlu, geçerli bir neden olmaksızın bir işi bilerek, isteyerek geri bırakmak, zamanında yapmamak, geciktirmek. Umursamamak, ertelemek, ihmal etmek, üzerinde durmamak, boş vermek.

Tenezzül Etmemek; Kendi durumuna, düzeyine aykırı bir şeyi, bir durumu, bir işi kabul etmemek.

Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.

Zül (Zûl) Saymak (Addetmek)(Bir olayı, ya da sözü); Küçültücü, alçaltıcı, ayıplanacak, düşkünlük, zaaf olarak değerlendirmek.

(4) Hata Yapmak; Sözü; “İnsan bir kere hata yapar ve farkına varırsa bu bir hatadır. Aynı hatayı bir kez daha yaparsa bu saflıktır yahut da tercihtir. Üçüncü kez yaparsa bunun adı aptallıktır, salaklıktır, ahmaklıktır” şeklinde hatırlıyorum.  Albert EINSTEIN; “Herkes hata yapar, en büyük ahmaklar aynı hataları yapıp farklı sonuçlar bekleyenlerdir. Dünyanın en zeki insanları aynı hatayı iki kez yapmayan insandır. “Ben eğer aynı hatayı iki kere yapıyorsam, mutlaka bir yerlerde yanlışım vardır!” deyip düzeltir, ders çıkartır sonra üstünde düşünmem bile. Stewen DENN; “Aynı hatayı iki kez yapamazsınız. İkinci kez yaptığınız hata değil, tercihtir” demekte.

Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata kendini hatasız sanmaktır. Doğan CÜCELOĞLU

Ben hata yapmam değil, yaptığım hataları bilirim… Betül FIRAT

(5) Dost başa, düşman ayağa bakar; Temiz giyim-kuşamın dikkati çektiğini anlatan atasözü. Başımızı dik ve yukarıda görmenin dostlarımızı sevindireceğinin, ayaklarımızın kayıp düşeceğimizi, manevi anlamda kazandığımızda dostlarımızın mutlu, düşmanlarımızın ise hüzünlü olacağının ifadesi.

(6) Kirpi yavrusunu; “Pamuğum!” diye severmiş; Herkesin kendi yarattığı şey, çirkin de olsa gözüne güzel görünürmüş anlamındadır. (Aynı anlamdaki benzer sözler; Sinek yavrusuna; ‘Kurban olurum o karabacaklara, beyaz duvarlarda yürüyorlar!’ dermiş. Kuzguna Yavrusu Anka (Şahin) Gözükmek (Görünmek)! Komşunun tavuğu, komşuya kaz gibi görünmek! Küçük suda büyük balık olmamak! Sabır acıdır, ancak meyvesi tatlı olmak!

(7) Yüksek yerlerde kartala da, yılana da rastlayabilirsin. Biri sürünerek, diğeri uçarak ulaşmıştır oraya. Cenap ŞAHABETTİN

(8) Allah’ım neydi günahım… diye başlayan İbrahim TATLISES’e ait olduğu söylenen, en iyi yorumu Kayahan AÇAR’ın yaptığı bir türkü.

(9) Gıybet Etmek (Yapmak); Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Hucurat Suresinin 12. Ayeti; “Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” Gıybet, Acizlerin işidir. Hazreti ALİ

(10) Dejavu; Yaşanan bir olayı veya anı daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı yaşanmışlık halini, hissini yaşamak. Görülen bir yerin daha önceden görülmüş olma duygusu. Pek çok kişide zaman zaman yaşanmaktadır

(11) İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)

(12) İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar; Yahya Kemal BEYATLI’nın “DENİZİN TÜRKÜSÜ” adlı şiirinin son dizesi olup aslı; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar” şeklindedir.

(13) Aşktan Da Üstün; Bir sevginin (Vatan, toprak, bayrak, ana, kardeş vb. gibi) aşk ile sevgili ile kıyas edilemeyecek yücelikte olduğunun anlamıdır. Bu isimde ülkemde çevrilen iki film hatırlıyorum. Birinde; Zeki MÜREN ve Filiz AKIN, diğerinde; Ayhan IŞIK, Ahmet MEKİN ve Peri HAN başrollerdeydi. Ancak bu sözle en ünlü yapım; orijinali Olive Higgins Poutry’nin “NOTORIOUS” isimli romanıdır. Her konuya Alfred HITCHCOCK’un el koyduğu, Ingrid BERGMAN ve Gary GRAND’ın başrollerini paylaştığı, Türkçe çevirisi “AŞKTAN DA ÜSTÜN” olan filmdir.

(14) Sabreden derviş, murada erermiş! Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz (Derviş; Bir tarikata girmiş, o tarikatın töre ve yasalarına, şeyhe bağlı kimse (mürit). Yoksulluğu, çile çekmeyi (çilekeşliği) benimsemiş, alçak gönüllü, tevazuu sahibi, kanaatkâr, sûfiyane bir hayat yaşayan kimse. Dilenci, yoksul,  muhtaç).

(15) Demini almamış cümleler benim değil! Betül FIRAT

Herkes her şeyi bir gün bir yerde bırakır ama vakti gelince, ama vakti geçince! Betül FIRAT

(16) Kader; Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.

Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır.

(17) Bini Bir Para Etmek; Çok fazla ya da çok ucuz olan şeyler için kullanılan bir deyim (Özellikle; “Yalanların, tehditlerin bini bir para!” şeklinde).

(18) Laparoskopi; Genel anestezi altında yapılan optik bir cihazla (ince bir teleskop) karın bölgesini görmek için üç bölgeden yapılan görüntüleme prensibine dayanan kesik ve yapılan tedavi. “Kansız ve bıçaksız ameliyat” adı da verilir.

(19) Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. (Doğru hali; “Exitus Lethalis”)  Yunanca ‘sız..., çıkış’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölü, Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş, ölerek çıkmış” ölü, ölümcül hasta, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan, ya da işlevini yitirmiş kişiler için de kullanılmaktadır.