Aklım başıma ilk olarak geldiğinde, ya da kız-oğlan, erkek-kadın farkını bilmeğe başladığımda karşılaşmıştım Gülten ablayla. Sanırım ben ilkokula başlamıştım henüz, ya da başlamak üzereydim, o ise liseyi bitirmiş, ya da bitirmek üzereydi.
Cins olarak erkek-kadın diye iki varlık olduğunu biliyordum annemden-babamdan da, erkek ve kadın neden farklıydı onu bilmiyordum işte. Ya da Allah Baba neden tüm varlıkları erkek-dişi olarak yaratmış?
İşte bilmesem-anlamasam da bu farklılığın gerekliliği nedeniyle olsa gerek kuru-sıkı âşık olmuştum Gülten ablaya. Ben çocuktum, ufacıktım(1), o çocuk değildi ama.
O komşumuzun “Ne güzel kızıydı?” Yok, öyle Ahmet Muhip DRANAS’ın “Fahriye Abla” şiirinde dediği gibi değildi tam. Belki ona benzer tarafları vardı.
Örneğin; o da güzel, şirin, vefalı, uzun boyluydu, ama saçları bazen siyah, bazen kumral, bazen sarı, ama hep uzundu. Gözleri çakır, dişleri parlak ve fakat azıcık çarpıktı bir iki tanesi. Ha akpak ten(2) konusunda da Fahriye Abla gibiydi diyebilirim. Tek farkı ismi gibi “Gül Tenli” oluşuydu da ayrıca.
Ancak; Orhan Veli KANIK’ın “Sereserpe” şiirindeki gibi “Entarisi hafiften sıyrılmış biri” de değildi. Buna zaten ben izin vermezdim!
Muhafazakârdı(3), tutucuydu(4), dindardı(4) ama öyle kapalı-türbanlı(4), öcü(4) falan gibi değildi. Ayrıca ne anlamlara geldiğini bilmesem de, iyi olmadıklarına kesinlikle inandığım, ama kötü de diyemeyeceğim bir-iki vasfı da yoktu üstünde. Ne müzmin(4) bekârdı, ne evde kalmış kız kurusu(4), ne de kendi çapında bir çöpçatandı(4).
Dedim ya bilmiyordum anlamlarını ve ben sevdiğime böyle anlamsız düzenekleri yakıştırmaz, yakıştıramazdım.
Onu bilirdim. Çünkü hep gözlerim onun üstünde idi. Nasıl mı? Gündüzleri hep onun yollarına bakardım, göremezsem hayal ederdim, geceleri ise rüyalarımı süslerdi aşkım! Bu sözü annemden babamdan öğrenmiştim, onlar bazen birbirlerine karşı böyle seslenirlerdi: “Aşkım.”
Demek ki karşılıklı kullanılması zorunlu olan bir kelimeydi. İlk karşılaşmamızda bana “Aşkım” demesini rica edecektim ben de ona!
Gecikmiştim, ilköğretime başladığım sene, daha birinci sınıfta karım oldu Gülten Abla! Tabii ki rüyalarımda, nasıl karı-koca olunduğunu bilmeden. Bunu da komşu teyzeden öğrenmiştim; “Annenler karı-koca bize buyursunlar!”
Hem anne kelimesinin kocayı da kapsadığı şekilde çoğul bir kelime olduğunu, ayrıca beraberlerse karı-koca denildiğini öğrenmiştim.
O halde Gülten ablayla ben de karı-kocaydık ve bunun başka türlü izahı da mümkünsüzdü bence!
Gülten ablanın dindarlığını bilirdim gerçekten. Örneğin annemin öğrettiği Rabbiyesir, İhlâs, Kevser; Elham dışındaki İslâm’ın ve imanın şartlarını o öğretmişti bana. Bu konudaki bilgileri babamdan önce o vermişti. İmanın şartları için Amentüyü ezberletmişti.
İslâm’ın şartları için bektaşinin fıkrasını anlatarak beynime yerleştirmişti bir kerede. Bektaşi; “Hac ile zekâta param yok, oruç ile namaza niyetim yok, kalıyor bir kelime-i şahadet” demişmiş, bu suretle İslâm’ın beş şartı da eksiksiz olarak kalmıştı aklımda.
Sadece bu söylediklerim değil tabii Gülten ablanın dindarlığı ile ilgili söyleyeceklerim. Ramazan günlerinde bazen her akşam, kandillerde mutlaka un ya da irmik helvası getirirdi, kapıyı ona hep ben açardım ve bilirdim onun da bana âşık olduğunu.
Gerçekten ama ve tabiidir ki bana inanmayanlara da saygı duymam gerekti, çevremdekilerin bana inanıp inanmamaları önemsizdi. Çünkü o beni seviyordu, çünkü ben ne istersem o, onu yapıyordu.
Örneğin bir gün V yakalı bir entariyle gelmişti yanıma, göğüslerinin ayrımı bile gözükmüyordu ama “İstemem bir daha!” demiştim, ondan sonra hep kapalı yakalı elbiseler giymişti.
Beni sevmese bir defa söylememle emir gibi uygular mıydı sözlerimi?
Bir gün kısa kollu giymişti entarisini, “Gıdığın(5) gözüküyor!” demiştim, bir gün “Diz kapaklarının görünmesini yakıştıramıyorum!” demiştim. Kollarını kapatmış, entarisinin boyunu uzatmış, ya da uzattırmıştı istediğim gibi. Âşıktı bana karım, âşıktı bana canım, vesselâm(6)!
Söyleyin lütfen, kim sevmediği, tapınmadığı erkeğinin(!) bir dediğini iki ederdi ki? Bizimkisi berrak bir sevgiydi, öyle Kayahan AÇAR’ın dediği gibi; “Siyah-beyaz bir aşk hikâyesi” değildi, doyasıya hissettiğim kadarıyla.
Bizim aramızda elektrik de vardı, frekanslarımız(7) da uyuşuyordu, yıldızlarımızda da farklılık yoktu gerçekten, hatta âlemin(8) hissettiği gibi, tabii ki tümü bana göre.
Bu arada konudan biraz uzaklaşmış gibi görünsem de şunu belirtmemde yarar olacak. Başka kardeşim yoktu, bu nedenle dinimle ilgili birçok konuyu annem ve Gülten abla öğretti bana. Babam dinsiz değildi, orucunu tutardı, ama beş vakit namaz kılmazdı, hatta Cuma Namazlarına bile çekinerek giderdi. Ve tam ezan okunurken girerdi camiye, farzı dar-kıt(9) bitirip evde tamamlardı namazını. Sordum nedenini;
“Bıkıyorum, anlamıyor, anlayamıyorum. Diyanetin bütçesi, 7-8 Bakanlığın bütçesinden fazla, okuyup anladıklarıma göre, gördüğüm bir sürü hoca canlı-kanlı, etli-butlu. Ama cami kapısında dilenci sürüsü, göğüsleyemeden geçemediğim. Kimi Kur’an Kursuna, kimi Camiye yardım ister, kimi kendine. Dualar bedava ve bereketsizdir. Camii avlusunda birçok şey sözde yasak olmasına rağmen her türlü şeyi satan ve duygu sömürüsü(10) yapanlar orada. Bu nedenle Allah’ın emrine uyup, uyanları camide, uymamda zaruret(11) olmayanları evimde yapıyorum rahat rahat!” demişti.
Bir bayram sabahı, sanırım Ramazan Bayramının sabahı idi, uyandırdı babam beni ve;
“Haydi, bakalım ilk defa milli olacaksın! Şeker Bayramı Namazına gideceğiz beraber, önce beraberce abdest alalım, bana bakarak öğren ve de camiye biraz erken gitmemiz lâzım, içeride yer bulabilmek için, yoksa dışarıda kalırsak sabah rüzgârı çarpar seni.” dedi.
İçim sevinçle dolmuştu, ilk kez ve hem de babamla namaza gidecektik. Annem âdettenmiş, arkamızdan su döktü dualarla. Oysa ben bunun sadece asker uğurlamalarında yapıldığını zannederdim.
Duvarlardan birinin dibinde yüksekçe bir yere oturmuş beyaz elbiseli, oldukça kirli gibi siyahı fazla sakallı bir amca konuşuyordu. Başlangıçta anlamamıştım dediklerini sonraları dikkatimi çekti ve hoca o sırada babama, hatta bana göre vitesten attı(12);
“Bre zındıklar(13)! Kâfirler(13)! Dinsizler! İmansızlar! Bilmez misiniz ki ezanla gelirsiniz dünyaya, sala(14) ile gidersiniz dünyadan! Oruç tutmazsınız! Cumalara gelmezsiniz! Namaz kılmazsınız! Alnınız secdeye değmez. Ama Ramazan Bayramının namazına gelince böyle çoluk-çocuk gelirsiniz topluca, bilmem ne varsa? Allah bilir içinizde abdesti, guslü(15), setreyi(16) bilmeyenler bile vardır. Sanırsınız ki bir Bayram Namazına gelmekle hepiniz cennetliksiniz. Var mı öyle beleş(17)? Hepiniz cehennemliksiniz! Ne diyeyim, Allah ıslah(18) etsin her birinizi!” deyince, o iyi giyimli subay-memur-polis gibi kişiler, bir kısım kısa kollu gömlekli, saçı uzun, kulağı küpeli gençler, delikanlılar ayağa kalktılar, dışarıya yöneldiler.
Caminin neredeyse yarısı boşaldı, geri dönüşsüz. Bilmiyorum o beyazlı adam ki; babam “Hoca” dedi, mutlu-memnun olmuş muydu? “Biz de kalkacak mıyız?” anlamında baktım babamın yüzüne.
Namaz bitti sanmıştım, çoğu gidince. Sonra bir başka hoca tarif etmeğe başladı Bayram Namazının nasıl kılınacağını uzun uzun cümlelerle.
Babam fısıldadı: “Sen bana bakarak kıl namazı, Bayram Namazlarının kaba kuralı şu; ‘Üç salla, bir bağla, üç salla, bir yat!’ Unutma bunu!”
Namaz kılınmamışsa, neden çok insan çıkmıştı camiden anlamamıştım, hem zındık, kâfir ne demekti? Herkesin sessizliğinde namaz diye yapacağımız hareketlerin sonunda sorup öğrenmeliydim. Hem Ramazan Bayramı ile Şeker Bayramının farkı neydi? O kürsüdeki hoca denilen adam; Ramazan Bayramı, babam Şeker Bayramı deyip tutturmuşlardı.
Ve düşünüyordum ki insanları cehennemle korkutmak yerine, nasıl cennetlik olunacağını öğretseydi ya hocalar, daha iyi olmaz mıydı ki?…
Bayramı takip eden günlerden sonraki bir gün annem;
“Gülten’e dünür(19) gelmiş!” dedi.
Dünür de neydi, ne olaydı ki? Bir hastalık mıydı, yara-çıban ya da benzeri gibi bir şey miydi, aklım ermemişti? Nasıl bir şey olduğunu soramadım anneme. Genç yaşta(!) öğrenecek o kadar çok şey çıkıyordu ki önüme.
Her neyse, koşup varsa ilâcını alarak şansımı denemek için eczaneye gitmek istedim, sonra vazgeçtim. Çünkü eczacı kalfası(20) ismine dilimin dönmediği bir ilâcı yanlış söylediğim için kafa bulup; “Hele bir sünnet ol(21) da, ondan sonra iste!” diye terslemişti beni.
Ağlamıştım. O yaz sünnet olmayı istemiştim, olmuştum da. Gülten abla altın takmıştı bana, sadece “Geçmiş olsun!” demişti. Beklerdim ki; “Erkeğim, kocam, bir tanem, aşkım!” gibi sözler etsin. Etmediği gibi “Dünürü sepetlediği(22)” sözü ulaşmıştı kulağıma.
Tahmin etmiştim dünürün ne demek olduğunu “Sepetleme” kelimesiyle. Ama ondan sonra ki cümle enteresandı söylenen, Gülten abla;
“Beyaz atlı prensini bekliyormuş!”
Bu; ben olmalıydım, ama babamın maaşının boğazımıza bile yetmediği bu zamanda nasıl bulur, satın alırdık ki beyaz atı? Hem o zamanlarda prens olmayı da öğrenememiştim henüz! Her ne kadar bir kısım masal kitaplarını ezberlemiş olsam da…
Sonra kayboldu birdenbire ve temelli yok oldu Gülten abla. Belirli, ama kendime bile itiraf etmekte çekindiğim bir nedenle taşınmışlardı bir yerlere. Benim aşkımdan kaçmak için mi? “He!” ya da “Hayır!” olabilir cevabı, belki. Bilinen o ki, ellerim böğrümde(23) kalmıştı!
Benim dünyamda şekil ve kâğıt olarak kaldı gül tenli, Gülten abla. Penceresindeki sıra sıra, renkli çiçekler açan saksılar yoktu. Oysa her sabah sırf benim onu görebilmem için titizlikle sulardı her birini, okşayarak, belki de benim duymam için şarkılar söyleyerek.
Bilirdim ki benim okula gidişimi görmek isterdi! Eh ne de olsa çok yakışıklıydım onun kaybolduğu zamana kadar.
Düşünürdüm ki, o benden sonra giderdi, okuluna. Belki o zamanlar öğleden önce, öğleden sonra yarım günlük okullar vardı da, benim aklımda kalmamıştı. Hem benden kaçtığına göre, geçmiş önemli değildi ki benim için. Belki de gerçekten bir rüyaydı Gülten abla, gelmiş-geçmiş, inanmam zor ama gerçekler yadsınamaz, iz bile bırakmadan çıkmış gitmişti hayatımdan.
Bu arada şu saplantıyı da yapmam gerek ki; genelde erkeklerin özelde benim vefasızlığımızın ilk ispatı olmuştu yaşadığım.
Onların boşalttığı eve bir başka kiracı yerleşmişti. Onların hemen hemen Gülten ablayla aynı yaşlarda olduğunu düşündüğüm tek kızlarının ismi Sibel’di. Tanıştık doğal olarak bir gün. Anlattım ona Gülten ablayı ve aşkımı.
Sonra yeni aşkım o oldu, ilköğretime devam ettiğim bilmem kaçıncı sınıf yıllarımda. Sibel abla liseyi bitirmek üzereydi ve harıl-harıl Üniversite Sınavlarına çalışıyordu. Mahalleden bazı ağabeyler, muhtemeldi ki Sibel ablanın sınıf arkadaşları, ya da akranları idiler onun evinin önünden geçerken; ”Möö sesleri sokaklara yayılır, insan buna bayım-bayım bayılır!(24)” diye melodi dolu şakalar yaparlardı, çok çalışması için olsa gerek!
Kızmazdı onlara Sibel abla, sanki hissederdim. Onun kızdığı şeylerin başında; isminin çağrışım yaptığı, herkes tarafından bilinen sanatkârların isimleri ile anılmasıydı. Bunların başında en çok Alman-Türk karışımı o artist, Türk Sanat Müziği söyleyen tombul teyze ve koluna-moluna, orasına-burasına kocaman dövmeler yaptırmış o uzun boylu şarkıcı geliyordu. “Ben; benim!” diyordu da başka bir şey demiyor, demek istemiyordu.
Ben de ona; “Sen, sensin, ama benim aşkımsın!” diyor, bir taraftan da Gülten ablaya ihanet edip etmediğimi düşünüyordum, özellikle ders çalışamadığım yalnız gecelerimde.
“Olsun!” dedim, “Aşk; aşktır!” Televizyona baktığımda gördüğüm, hatta bir kısmını Gülten ablaya, bir kısmını ileriki yaşlarımdaki ben olarak benzettiğim koca koca insanlar her gün başka başka birilerine âşık oluyorlardı.
Onların hiçbiri ihanet değildi de benim, daha doğrusu Gülten abla beni terk ettiği için Sibel ablaya âşık olmam mı ihanet oluyordu? Hem bizim rezonansımız(25) da uyuşuyordu, sadece sevgimizde değil, mantığımızda da beraberdik ve buluşuyorduk. (Bir kere daha tüm bu bildiklerimin yalnız benim bildiklerim olduğunu bilmenizde yarar olduğunu söylemeliyim!)
Bir gün günlerden acı ile hatırlayacağım, unutmam gereken günlerden bir gün karşılaştık Gülten ablayla okulum yolunda, koluna girdiği, yakışıklı, boylu-boslu, kravatlı genç bir adamla. Selâm verdi;
“Merhaba yakışıklım!” deyip yanağıma dokundu.
Demek ki bu adam için ihanet etmişti Gülten abla bana. Ben de “Ona ihanet ettim!” diye üzülmeyecektim artık. Hatta için için sevinmeye başlamıştım ve kendime; “Aferin” takdirlerimi sunarken; “İyi ki Sibel ablaya âşık olmuşum!” diye kendimi teselli edecektim.
Benim bundan sonra sevgilerimle tek aşkım Sibel abla olacaktı. Hem Sibel abla, Gülten abla gibi değildi. Okul kıyafeti giyimi dışında bir başka tür giysiyle görmüyordum onu, hem de hiç. Belki de o bana kendini okul kıyafeti dışında göstermiyordu. Olur mu? Neden olmasın idi ki?
Ona; “Gıdıklarını kapa! Dizlerini gösterme!” demem gerekmediği gibi, Sibel abla Gülten ablaya göre çok cömertti, sık sık kucaklıyor, öpüyordu beni, hem “Aslanım, yakışıklı delikanlı!” deyip yanağımı sıkıyordu bazı bazı, hem açık açık, bu; beni hoşnut ediyordu(26).
Sibel abla düpedüz âşıktı bana canım. Ben onu ne kadar seviyorsam ki, tüm sevgimi ona aktarmıştım, başka kimseye kalmayacak kadar ve geri iadesi olmayacak şekilde, o da beni o kadar seviyordu. Ama onun sevgisinin iadesi konusunda aklıma ters bir şeyler gelsin istemiyordum.
Gülten ablaya göre Sibel ablanın tek eksiği (bence) kandillerde falan helva getirmemesiydi ki, o kadarcık kusur, kadı kızında bile vardı ve bu; aşkım yanında üstünde durulmaması gereken bir konuydu.
Benim eksiğim yok muydu? Vardı tabii. Babamın verdiği harçlığın tümünü kendi ihtiyaçlarım(!) için harcıyordum. Bir günden bir güne;
“Gel Sibel abla, sana dondurma ısmarlayayım, sonra da sana evde sünnet resimlerimi ve pul koleksiyonlarımı göstereyim!” diyerek herhangi bir davette bulunmamıştım. Olacaktı o kadar canım. Kusur sayılmamalıydı, davranışım!
Sibel abla bırakmadı beni. O büyüdü, mezuniyetinin sonunda Üniversiteye gitti, ben de yerimde saymadım, büyüdüm, öyle ki; pir(22) büyüdüm. Artık Gülten ablayla asla evli olmadığımı, onu aldatmadığımı, ona ihanet etmediğimi biliyordum! Ama ya Sibel ablayla?
O Üniversiteye başlayalı beri, ancak yaz tatillerinde ve eğer zaman ahenkli ve bana acır bir şekilde cömertçe ilerlemişse, bayramlarda-seyranlarda görüşür olmuştuk, liseye devam etme ve liseyi bitirme çabalarımda.
Dünün çocuğu, çocukluk aşkını yaşayan, henüz sakalları tek-tük ışıldamaya başlayan ben, “Aşk” diye tutturuyor, kelimeyi tam anlamıyla anlamaya çalıştıkça aşk aczi(28) yaşıyordum, hüzün duyuyordum.
İnsanlar sadece büyümüyorlardı. Büyüyenler de yaşlanıyorlardı. Babam çalıştığı yerden emekli olmuştu. Annem zaten yıllardır; “Hadi köyümüze dönelim!” diyordu. Babam direndikçe de;
“Başkalarının bebeleri yatılı okuyor, varsın bizimki de yatılı okuyuversin!” diyordu da başka bir kelime eklemiyordu sözlerinin ardına.
Pardon eklediği birkaç cümle daha vardı sözlerinin ertesine;
“Buranın ev kirasını ona veririz, rahat rahat okur, işte! Köyde her bir şeyciğimiz var şehir gibi, hiçbir şeyciğin eksikliğini duymadan tüketiriz ahir ömrümüzü(29), atalarımızın yadigârında(30), otağımızda(31).”
Kısacası, bir evin tek canı olup, özel ihtimam(32) beklerken ikinci plânda kaldığımı hissetmiştim. İçimden ne “Hayır!” demek, ne de bağırmak-çağırmak geçiyordu. Tek düşüncemi yalnız kendimle paylaşıyor, paylaşabiliyordum, başka da bir şey olması mümkün değildi zaten.
Olgun yaşlarımın eşiğinde, hatta ilerleyişinde ona artık “Abla” demememin gerektiğini, “Sibel” demenin özrüm olacağını düşünüyordum.
Hele ki hele “Aşkım” demek “Külliyen memnu bir vaka(33)” idi. “Pes artık!” denilmesin.
Devekuşu nasıl ki başını kuma gömdüğünde görülmediğini sanıyorsa, aptal bir âşık da çevresini öyle görüyordu. Yani bir bakıma Newton Kuralı gibi; “Etki-Tepkiye(34)” değil, görmek-görmemeğe eşittir, gibi… Zırvalamak(35) ki, hem de ne zırvalamak…
Evli-evine, köylü-köyüne gitti. Daha doğrusu evi olan, bırakıldığı yurduna konuşlandı. Yeni öğrendiğim bu kelime hoşuma gittiğinden bir kereye mahsus da olsa kullanayım istedim.
Ve tahmin edildiği gibi o mahalleye, o sokağa bir daha adım atmadım.
“Ne sütçü, ne yoğurtçu geçiyor o sokaktan
Ne de ‘patates, soğancı’ sesi duyuluyor
Hatta sokak köpekleri, kedileri bile yok
Rüzgâr kol gezmekte o sokakta şimdi yalnız.
Üç camiden yükselen ezan sesleri yankıda
O iki kumru terk etmiş bahçeyi açlıktan
Hatta kurtlu kiraz veren ağaç bile kurumuş
Yalnızlığın ıslığı, bunalımıyla sokakta.
Ne kapı, ne pencere var dostça açılan
Bırak hikâyeyi -gerçek yaşanan- masal gibi
Unutmak, serbestçe takılıyor hatırlanmaya
Yalnız sessiz sessizlik sokağın havasında…
Bir buruk iştah damağında kaldırımların
Bir ayak sesinin özlemi sağır kulaklarda
Saçlarında çiy-gözyaşı bulutları karışık
O sokak ağlamakta şimdi unutkanlığa.
Sık sık ampulü patlayan lâmba direği yok
Kokoreç hayranı şarapçı sarhoş gözükmüyor
Bulutlar küskün, güneş mahzun, ay ‘Adam sen de’ ci
Sokak, unutulmanın hüznünde bitkin ve şaşkın.
Ne şarkı, ne türkü, ne şiir okunuyor toprakta
Nefes yok, soluk yok, ses-seda yok, sessizlik yalın
Yorgun, pısırık, aciz, ritimsiz, akortsuz renkler
Sokak, bir zamanlar sokak olmanın üzüntüsünde(36)”
Ama gerçektir ki özledim, gözledim, aradım-taradım Sibel’i. Ve desem ki sadece; unutmadım, unutamadım. Çünkü çevremde kimse ilgimi çekmiyor, ben çevreme ilginç gözlerle, istemle bakmıyordum, belki de gerçekten bakamıyordum.
Üniversiteye başlamam, uçuk-kaçık, mecburen liseyi bitirme arzumun bir görüntüsü idi. Hafızlama(37), inekleme(37), möleme(37), artık ne denirse. Hu çeker(37) gibi ders çalışmam gereken bir okuldu devam etmeğe başladığım, yasalarla iç-içe. Tabiidir ki bu okul bitince okul bitmiş olmayacaktı, devam edecekti. Anlaşılmıştır herhalde, Hukuk okuyacaktım.
Daha başlar-başlamaz, daha ilk sınıfta ilk andan aklaşmaya başlamıştı saçlarım, dert etmiyordum, ama bir de dökülmeseydi ya.
Diğer mesleklerden de vardı mutlaka yaşam boyunca devam edenler ama hukukçunun okuma yazması hiç bitmez gibi geliyordu bana. Parlamentoda(38) canı sıkılanların, belirlenen olaylarla yeni oluşumların, gelişen teknolojinin yasalara mutlaka etkisi oluyordu. Mecburiyetti sanki bu.
Oysa H2 + O = H2O yani; su idi her zaman yani. Kızılırmak’ın boyu değişmezdi baraj yapılsa bile, denizlerin alanı değişmezdi taş-toprak-kum dökülse bile, terliksi hayvan, solucan yine kendi hayatını yaşar, dünyanın hiç bir yerinde iki kere iki, ne beş ederdi, ne de üç. (a + b) = a2 + b2 + 2ab, e = mc2 idi her zaman.
Yedi renk ancak bir beyazı meydana getirirdi. Gün 24 saat, güneş hep Doğudan doğar, dünyanın eğimi 23,5o idi. Mevsimler yarım küremizde, ozonun(39) canına okunmuş olsa da aynı minval(40) üzere gelir-geçerdi de, bir gemi okyanusu altı günde geçerse, altı gemi okyanusu bir günde geçemezdi!
Ama Hukuk? Yerinde duramazdı, her gün yenilenirdi ve yenilenmek zorundaydı. Ve de Hukuk’u zapt etmek zordu. Bir Hukukçu zamanının çoğunu Adliye Binasından çok, kütüphanesinde, kitaplar ve Resmi Gazeteler arasında geçirirdi.
Hukuk adamını hep mecbur kılardı yasalar. Ve ben işte böyle bir badirenin(41) içine atmıştım kendimi, ama isteyerek.
Dersler başlamıştı, her hoca, yani eğitim görevlisi, sıkmamağa çalışıp bir şeyler anlatıyor, notlar-teksirler veriyor ve gidiyordu. Birinci kural ısındırmak olmalıydı herhalde kişileri; seçimlerinin iyi olduğuna inandırmak ve kendileri gibilerini yetiştirip cemiyete faydalı kılmak.
Sanırım bu dediklerimin bir kısmını doktorlar, öğretmenler, ziraatçılar, veterinerler için de söylemem gerek. Mutlaka başka meslekler de vardır belki, ama onlar da her şeyi benden beklemesinler başka propagandalarını(42) yapacak kişiler bulsunlar demek isterim (özür dilerim).
Bir derse genç bir bayan hoca girdi; “Merhaba arkadaşlar!” diyerek ve ağzım açık kaldı. Hemen ön sıralardan birine, en öne geldim oturdum. Ağzımın açıklığı devam ediyordu, fark edilmemem hemen hemen imkânsızdı. Tüm sınıf mı, sadece o mu? Umurumda bile değildi. O Sibel ablam, Sibel’di, yani yaşamımdaki ilk değilse bile, son aşkım.
Bence; ne o ders anlatabildiğini anlattı, ne de ben o dersten tek kelime anladım, anlayabildim. Sadece bir sevenin bir sevdiğine kavuşması gibi idi duygularım, üstesinden gelemediğim ve reddetmekte zorlandığım.
Ders sona erdiğinde, millet sigara molası için acele edip dışarıya yöneldiğinde o yanıma geldi;
“Son dersinizden sonra odama gelmenizde bir sakınca olur mu müstakbel(43) meslektaşım!” dedi.
Duyulmasını istemezcesine;
“Emriniz olur efendim, isterseniz hemen!” dedim, bundan sonraki dakikaların nasıl geçeceğinin endişesi ile.
Allah’tan ki son dersten bir önceki ders idi yaşadığım ve ben son dersi nasıl dinlediğimin bile farkında değildim, sonlara doğru oturduğum sıradaki yerimde hülyalara dalmıştım ve kaybetmeme endişesini yaşıyordum.
“İyi akşamlar, meslektaşlarım!” demesi ile kendime geldim hocamızın. Demek ki bu bir hitap şekliydi hocaların. Biz de bir ağızdan;
“İyi akşamlar üstat(44)!” dedik. Bu da bizim söylememiz gerekendi ama Sibel’e böyle dememiştik. Acaba henüz “Üstat” olamamış mıydı?
Can havliyle bir canlı nasıl koşarsa öyle bir ivecenlikle(45) yarıştım, oysa odasını bilmiyordum, bir iki kat arasında mekik dokuduğumda(46) nefes nefese kalmıştım. Oysa sigara-migara içmezdim.
Her neyse, duygularımı anlatmam gereksiz, okuyanların anlaması işimi bitirmiyordu, ona nasıl anlatacaktım ki? Hem hocaydı, acaba hangi unvandaydı, Profesör olmuş muydu ki? Girerken kapısındaki levhaya alelusul(47) değil, iyice bakmalıydım. Ama gerçek şu idi ki, ona bakmaktan derslerini dinlemez, dinleyemez ve mutlaka kaba anlamda o dersten çakardım ilk senemde…
Kapısını tıklattım. O zamanlardan değil, bu zamanlara ulaşan bir sesle “Gel!” dedi. Izdırap çektiğimi bile bile, kafasını kaldırmadı meşgul olduğu izlenimini verdiği belgeden, “Otur!” bile demedi.
Saygım, tepkinin ondan gelmesinin gerektiğini söylüyordu;
“Anlat bakalım!” dedi. İsmimi söylememişti, hem şu anda ben bile bilmiyordum ismimi. Anlatmalıydım içimden geçeni, hem de bir çırpıda;
“Sizi sevdim! Seviyorum! Seveceğim!” dedim. “Sibel abla” demek geçmedi içimden, sadece “Sibel” demeye de oldukça çekindim, “Hocam!” demekse mantıksızdı benim için. Hiddetlenmiş gibisine ayağa kalktı, benim hâlâ kapı önünde ve ayakta olduğumu yok sayarak;
“Ne yani sen bana evlenme teklif edeceksin, kırk küsur yaşımdaki ben, yirmi beşine bile varmamış senle evlenmeyi mi düşüneceğim?”
“Aşkın yaşı yoktur ki sevgilim!”
“Sevgilim deme bana!”
“Ya ne diyeyim; aşkım mı?”
“Hiç bir şey deme, hocam de sadece!”
“Yani imam olan hoca anlamında mı?”
Gülümsedi, fırsatı kaçırmak istemedim;
“O zaman dışarıdan hacı-hoca aramamıza gerek kalmaz. İmam nikâhımızı da sen kıyarsın sevgilim.”
“Gerçekten deli misin, yoksa deliliğe mi vuruyorsun?”
“O zaman önce şu dizeleri sunayım sana, sonra da sıralamaya çalışayım söylemek istediklerimi, olur mu?”
“Dünyada en kolay belki de en zorlu cümle;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Haykırmak isterim sevdiğime tüm gücümle;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Karanlığı yırtarcasına doğunca güneş,
Siyah, aslı beyaza dönerek olunca eş,
Neşe, sevinç olunca mutluluklara üleş;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Başkasının hayatını yaşamaktır; sevmek,
Cümlelere sığmayanı anlatmaktır; övmek,
Bunlara karşın, kendini ruhen dövmek;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Denizin öfkesi birleşince gökyüzünde,
Yazın solunca baharın neşesi hüzünde,
İsterim yedi renk şekillenince yüzümde;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Dolaşsa parmaklar saçlarında muhabbetle,
Nefeslense gözlerinde dudaklar şefkatle,
Açılınca eller Yaradan’a ibadetle,
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!’
Doğan bebeğin seslenişi gibi anneye,
Gencin serzenişi gibi herhangi bir şeye,
İsterim çağrı gibi Azrail’e hediye;
‘Seni seviyorum!’ demek ‘Seni seviyorum!”
Hissetmek zor ama söylemek o kadar kolay,
Doğruyu söyleyen için gerçek olmaz olay,
Kabir görünüverince kişi için saray;
‘Seni seviyorum!’ denir; ‘Seni seviyorum!(48)“
“Ben, sen mahallemize geldiğin gün açlığımla hapsettim seni gönlüme. Aşk; din, dil, ırk, yaş bilmezdi, benim bildiğim. Senden önce kimse yoktu diyemem, bir abla vardı gönlümde, biri ile evlenen. Benimkisi aşk değildi onun için, seninkisi farklıydı ama. Sen geldin kalbime yerleştin ve asla terk etmedin kalbimi. Seni mutlaka arayıp bulacaktım. Ama birkaç gün içinde, ama yıllar sonra, kocayıp pir olduğumuzda ve mutlaka ve mutlaka söyleyecektim sana seni sevdiğimi…”
Mademki başlamıştım, frenlememeliydim kendimi;
“Allah büyük, büyüklüğünü gösterdi ve seni karşıma çıkardı. Sen bana o gün hükmetmiştin zaten bu gün bana hükmünü tasdiklettin; tüm kalbime, gönlüme, mevcudiyetime, et-deri-kemik-sinir ve kanıma. Ve seni benden ayırmam imkânsız. Seninle yaşamak istiyor, diliyorum. ‘Bekle!’ dersen beklerim, ‘Vazgeç!’ dersen, ölürüm de vazgeçmem. İster misin yalnız başıma ölmemi, seninle yaşayıp bir ömrü paylaşmak varken. Ve dileğim seninle yaşamak, bir ömrü paylaşmak…”
Hâlâ kapının yanındaydım ve hâlâ “Otur!” dememekte direniyordu, devam ettim;
“Ve dileğimin devamını söylememi de sözümü kesmeden dinler misin? Senden önce göçmek isterim. Ve Tanrı’nın lütfunun esirgenmeyeceği o uygun yere gidip orayı da seninle paylaşmak. Günahsızım diyemem, ama seninle yaşayınca tüm günahlarımdan arınacağıma eminim. Seninle yaşayınca günahım olmaz, olamaz. Çünkü sen benim sevabımsın. Tanrı’mdan sonra beni Tanrı gibi yaşatacak tek Tanrı’sın sen benim için.”
“Ne zaman nefes almak için duracağını merak ettim. Tüm söylediklerine karşın sana ‘Evet!’ demeyeceğimi biliyorsun!”
“Ben de ‘Evet!’ cevabını alıncaya kadar çıkmam bu odadan. Polis çağırsan bile, ‘Beni seviyor da onun için kovmak istiyor!’ derim. Ha! Maksadın diz çökerek dileklerimi tekrarlatmak ise onu da yaparım.”
Tam diz çökmek üzereyken kapı çalındı ve hemen açıldı, bir genç kız, önce girmekle-girmemek arası tereddüt, sonra bir şeyler demek çabasını yaşadı ve geriledi;
“Affedersin teyze, öğrencin olduğunu bilmiyordum!” dedi, teyzesinin tüm ısrarlarına rağmen içeride kalmak yerine;
“Ben dışarıda beklerim!” deyip kapıyı dışarıdan kapattı.
“Kardeşimin kızı. Gördün bana da çok benziyor. Onu sevmeyi, onunla mutlu olmayı denesen, ben aradan çekilsem, ‘Hayır!’ dememi kabul etsen!” dedi yalvarır gibi.
“Kardeşinin kızı çok güzel gerçekten. Dünyada ve ahrette kardeşim olsun, derim. Ben cisim sevmedim ki Sibel, ben seni sevdim, ta çocuk yaşlarımdan beri bugüne kadar ve bugün de. Benim gönlümde tek güzel var belirlenmiş, Rabbin bana nimeti olan tek sevdiğim, yaşamımda değer verip eşim olsun istediğim, o da sensin(49).”
Ben beni biliyordum, o beni bilmek istemiyor gibiydi, devam ettim, içimden geldiğince;
“Bir kere değil, bin kez dualarımda da yine sen olacaksın. Dileğim, bana sarılman çocukluğumdaki gibi, ama bu kez sevgili gibi, bu kez beni ister gibi, bu kez ‘Seni seviyorum!’ diyerek. Çok mu zor bunları yapmak? Dizginlemek yerine serbest bıraksan kendini, azat etsen(50), kollarıma koşarak. Bak açtım kollarımı ve sevgine açım, kucakla beni. Lütfen ve yalvarırım.”
Koştu kollarıma Sibel;
“Seni seviyorum!” derken henüz öpemeden kapı çalınıp açıldı tekrar, gelen ablasının kızı o genç kızdı yeniden ve;
“Affedersin teyze!” deyip kapıdan geri geri çekildi…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Öyküdeki Ramazan Bayramı Vaazı öyküde anlatıldığı gibi aynen gerçekleşmiştir. Oysa benim hocamdan aldığım ilk ders; “Allah’la kul arasına kimsenin girmeyeceği, her koyunun kendi bacağından asılacağı” şeklinde idi.
(1) Çocuktuk, ufacıktık / Top oynadık acıktık… Ziya GÖKALP’in ALAGEYİK isimli şiirinin başlangıcı. Başka şairlerin de “Çocuktum…” diye başlayan şiirleri vardır.
(2) Ak Pak Tenli; Alımlı, tertemiz, beyaz tenli.
(3) Muhafazakâr; Tutucu, koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse.
(4) Türbanlı; İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olan.
Tutucu; Muhafazakâr. Koruyucu. Mevcut toplumsal düzeni düşünceleri ve kurumları değiştirmeden olduğu gibi korumak isteyen kimse. Mutaassıp. Bağnaz.
Dindar; Dini inancı güçlü, din kurallarına bağlı kimse.
Öcü; Küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Müzmin; Uzun süreli olan, ne kadar süreceği belli olmayan, uzun zamandan beri olan.
Evde Kalmış Kız Kurusu; Evlenmemiş, evde yaşlanmış kız.
Çöpçatan; Kadın ile erkeğin arasını bulan, evlenmelerine aracılık eden kimse.
(5) Gıdık (Gidik); Çene altı, boyun, gerdan. Keçi-koyun yavrusu ve bir nevi sepet.
(6) Vesselâm; İşte o kadar, son söz budur.
(7) Frekans; Birim zamanda titreşim ve sıklığı, devirli bir olayda saniyedeki devir sayısı (Öyküdeki anlamı; aynı titreşimlerin iki tarafça da hissedildiği anlatılmak istenmiştir).
(8) Âlem; Dünya, kâinat, evren, ortam, minare tepesi, iz, nişan, Bayrak, sancak. İçkili, çalgılı sefahat düşkünlüğü.
(9) Dar-Kıt; Ancak.
(10) Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak.
(11) Zaruret; Zorunluluk, zorunluk, gereklilik. Sıkıntı, yokluk, fakirlik.
(12) Vitesten Atmak; Çok kızmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
(13) Zındık; Hacı-hoca takımının “dinsiz-imansız” anlamında sıkça kullandığı bir kelime. Yani Müslüman göründüğü halde, gerçekte İslami inanış ve bununla ilgili bilgi ve belgeleri kabul etmemiş kişi. Daha doğru bir cümle ile “İmansız, dinsiz, ahrete ve Allah’a inanmayan, ateist” demelidir.
Kâfir; Tanrı’nın varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
(14) Salâ; Essâlat, Salât. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde okunan dua.
(15) Gusül; Bütün vücudun usulüne uygun olarak temiz su ile yıkanmasıdır. Kur’an’ı Kerim Maide Suresi 6. Ayetinde; “Eğer cünüp iseniz, temizleniniz!” denmektedir.
(16) Setre; Düz yakalı, önü ilikli, çuhadan yapılmış bir ceket olmakla beraber hoca(!) denilen kişinin söylemek istediği; namazda örtülmesi gereken yerler (Avret Yerleri) anlamında Setr-i Avret kelimesidir.
(17) Beleş; Bedava. (Argo olarak) hiç para ödenmeksizin elde edilen, karşılıksız, emeksiz.
(18) Islah Etmek; Bir şeyi daha iyi bir duruma getirmek, düzeltmek, iyileştirmek. Yola getirmek, uslandırmak.
(19) Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de aynı ad verilir.
(20) Kalfa; Çırakla usta arası aşamada olan, ustalıktan yetişme mimar yardımcısı. Saraylarda ve konaklarda halayıkların başında bulunan kişi.
(21) Sünnet; Erkek cinsiyet organının ucundaki derinin kesilmesi.
(22) Sepetlemek; İşten atmak, kovmak, ya da uzaklaştırmak. Meyve-sebze gibi şeyleri sepete yerleştirmek.
(23) Böğür; İnsan ve hayvan gövdesinin yanlarda, kalça ile kaburga arasında kalan bölümleri. Bedenin yanları her iki yanı.
(24) Kuş sesleri ovalara yayılır, İnsan buna hayran olur bayılır… Bu çocuk şarkısından esinlenilerek kopyalanmış şekli; “Möö sesleri sokaklara yayılır, insan buna bayım-bayım bayılır” dir.
(25) Rezonans; Tınlaşıma. Etki altında salınımların meydana gelmesi ve salınımların sistemin frekansına eşit olması halinde sonsuz etkileşim. Akustik oluşum. (Öyküde aynı düşüncede olmak anlatılmak istenmiştir)
(26) Hoşnut Etmek; Memnun etmek, yakınmasının, şikâyetinin olmamasını sağlamak. Bir kimseyi memnun etmek.
(27) Pir; Yaşlı, koca, ihtiyar kimse, eskimiş kimse.
(28) Acz; Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak.
(29) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.
(30) Baba (Ata) Yadigârı; Babadan-dededen kalan şeyler örneğin miras, ev, araba, tarla, bahçe gibi…
(31) Otağ; Yaşanan yer.
(32) İhtimam; Dikkatli davranma, özenme, özen. İyi bakım. Özenli bakım. Özen gösterme.
(33) Külliyen Memnu Bir Vaka; Bütünüyle tamamen, yasaklanmış, yasak olan olay.
(34) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(35) Zırvalamak; Saçmalamak, gereksiz, tutarsız, saçma sapan, boş, anlamsız sözler söylemek veya bu tür davranışlarda bulunmak.
(36) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SOKAK” dizeleri.
(37) Hafızlamak; Çok çalışmak, ezberlemek. Bir şeyleri akılda tutmak.
İneklemek; Çok fazla ders çalışmak, çok çalışarak öğrenmek (argo).
Mölemek; İnek gibi bağırmak denese de ineklemek kelimesi ile eş anlamlıdır.
Hu Çekmek; Ayinlerde devamlı surette “Hu!” çekmek olsa da öğrencilerin aynı ritimle çalışmaları anlatılmak istenmiştir.
(38) Parlamento; Belirli sürelerde ve belirli bir süre için, yurttaşların oylarıyla seçilen milletvekillerinin oluşturduğu, ülkenin yasalarını yapan, devlet bütçesini çıkaran, hükümetini denetleyen ve anayasaya göre daha başka görevleri ve yetkileri bulunan meclis. Bu meclisin görev yaptığı yapı.
(39) Ozon Tabakası; Ozonosfer. Dünyanın yüzeyinden 30 Km. yukarıda bulunan Güneş’ten gelen mor ötesi ışınların dünyaya erişmesini ve doğaya zarar vermesini önleyen gaz tabakası.
(40) Minval; Biçim, yol, tarz.
(41) Badire; Ansızın ortaya çıkan tehlikeli durum, zor durum.
(42) Propaganda; Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.
(43) Müstakbel; İleri bir tarihte, gelecek, bulunulacak olan.
(44) Üstat; Bilim ya da sanat alanında üstün bilgisi yeteneği, ustalığı olan kimse.
(45) İvecenlik (Evecenlik); Çabuk davranma alışkanlığında, huyunda olma.
(46) Mekik Dokumak; İki yer arasında hiç durmadan gidip gelmek.
(47) Alelusul; Âdet yerini bulsun diye, yol-yordam gereğince, kurallara uygun bir biçimde.
(48) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “SENİ SEVİYORUM!” DEMEK dizeleri.
(49) Solsan da sararsan, yine gül pembe dehensin, Rabbin bana bir nimeti varsa o da sensin! Güftesi; Ahmet Refik ALTINAY’a, Bestesi; Mısırlı İbrahim Efendi’ye ait olan ve en iyi şekilde Zeki MÜREN’in yorumladığına inandığım Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.
(50) Azat Etmek; Serbest bırakmak, salıvermek, özgürlüğünü geri vermek.