Yaşamda böyle bir şeyle karşılaştınız mı? Bilmem mümkün değil, mesai arkadaşlarımdan herhangi birinin de karşılaşmış olması, bilmesi imkânsız gibime gelir.
Bir yanlış yaşamda yer alıp gizlenmek, belki de “Öleceksem, memleketimde öleyim!” dediği için atanmıştı o çirkin kız, yaşadığım şehire ve daireye.
Bir uzak diyarda, gönlüne girmesini bilmeyen bir isteklisi bıçaklamıştı onu. Başlangıçlarda dekolte(1) sayılabilecek, yakası açık olmasa da, belki de mecburiyetten, sırtının kulunç kemikleri(2) üstünde sargı bezi ile kapatılmaya çalışılmış yara olması dolaysıyla sırtı kısmen de olsa açıktı denilebilirdi.
Dediğim gibi başlangıçlarda bilmediğim, bilmemin mümkün olmadığı, ama ilerilerde, çok, çok daha ilerilerde sebebini, ya da çoğul olarak sebeplerini bilmem öğrenmem mümkün olabilirdi, saklamadan söylemem gerekli ki, resmen acıyarak!
Neden mi? Çünkü sağ yanağının tam ortalarında, belki tedavi imkânının olmadığı, olamadığı ya da olmasını istemediği kocaman bir çıban ya da et beni(2) vardı, herkesin fark ettiği, ancak (ve galiba) kendisinin önem vermediği, umursamadığı…
Merak ettiğim; o kendini çok isteyenin yaralamasının öncesinde de o çıbanın ya da et beninin olup olmadığı idi. Varsa o isteyenin neden istediğini anlamış değildim, o yüz çirkinliğine rağmen içinin güzelliğini benim gibi gabilerin(1) bilemediği bir güzelliği olabilir miydi?
Kaşlarını, gözlerini, burnunu, dudaklarını, saçlarını vesairelerini tarif etmekte de zorluk çeker gibiyim ilerlemiş bir zamanda haddim bile olmayarak.
İnsan, her ne olursa olsun, üstelik bir genç kız olarak, ya da genelde kadınlar olarak kendine bakmalı, asla ve kat’a(1) çirkinliğini kabul etmemeliydi, bana göre. Hem zaten neden ”Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır!(3)” denmiştir ki?
Ne bileyim, aklımda kaldığı kadarıyla, ama bilmeksizin krem, allık, pudra, fondöten falan veya filânlarla eksikliklerini hiç olmazsa mesaiye gelirken saklamaya çalışmalıydı, diye düşünüyordum.
Oysa benim bu düşüncelerim umurunda bile değildi onun, her nedense ve beni niye ilgilendiriyor ve düşünüyorduysam? Doğrusu başlangıçta bunun nedenini bilemiyordum, sonra bir gün aynada kendimi görüp onunla benzeyişimizi fark edince ilgimi sorgulamaktan vazgeçtim. Çünkü tuhaftır ki, rastlanmayacak, belki de mümkün olmayacak bir şekilde, sanki kardeş gibi olmasa da yakın iki akraba gibi iç içeydik, desem haksızlık olmazdı.
Üstelik dediğim gibi; ben Günay Erol, o Güney Erol'du. Tek farkla onun bir de Servisimin olarak eklenti bir adı vardı, hiç kullanmadığı. Üstelik herkesin anlamsızca şaşıracağı gibi bir kardeş, bir akraba gibi birbirimize yakınlaşmamıza neden olmuştu bu benzerlik.
Bir annenin iki çocuğu olsaydık kusur sayılacak özelliklerini göz ardı etmem mümkün olsa da herkesler kardeş olduğumuz iddia edilebilirdi ki bence sakıncası yoktu. “İnsanlar çift yaratılırlarmış(4)” sözünü inkâr etmek gereksiz olmalıydı.
Onu isteyenin onu yaralayacak kadar istemesinin sebebini o çirkinliğe karşın hâlâ anlayamıyordum. Ayrıca kendine benim bile yakıştıramadığım şeyleri giymesine de akıl-sır erdiremiyordum. Oysa onun dünya umurunda değilmiş gibiydi (umurunda olmama yeniden)!
Tamam, giyinişinde hata, faul, falso(1), kusur olsa da gönlünün, yüreğinin güzelliğinden söz edebilir miydim? İlk görünüş, başlangıç olarak belki, ama benim için; hayır!
Bir geniş odaya tek başına oturtmuştu onu patron, yani müessese müdürü, sanki aşağılamakla(5) her nedense ve sanki hıncını alırmış(5) gibi. Başlangıçlarda anlayamadığım bir tahakkümü(1) vardı müdürün, emir gibi, tek tük de olsa rastladığım;
“Güney! Bugün kızımın doğum günü, şurada yeni bir pastane açılmış, artık kallavi(1) bir pasta alıver bana!”
“Güney! Göreve gidiyorsun, oranın leblebisi, şuranın kaymaklı ekmek kadayıfı, oranın peyniri... meşhurmuş artık beni de, arkadaşlarını da unutmazsın değil mi?”
Gittiği, ya da gideceği yerin inceliklerini mutlaka öncesinde öğreniyor olsa gerekti. Meselâ pastırma, eski kaşar peyniri, devayı misk(2), porselen, şeker, lokum aklına ne gelirse… Anlayamadığım şeylerden biri soğumuş olarak da olsa meselâ tandır(1), çibörek(1) gibi aklıma gelmeyen bir sürü isteklerdi.
“Güney! Sabah kahvaltısında şunu(!) canım çekti, artık gelirken almayı unutmazsın değil mi?”
Bunlar ve benzerleri kulağıma çalınan sözlerdi, anlamlarını başlangıçlarda bilmediğim gibi bilmemin de gerekmediği. Ancak ilişkilerini bilmediğim halde akraba zannedip Güney’e acıyordum. Patron her nedense düpedüz eziyordu kızcağızı, üstelik siparişleri için elini cüzdanına, ya da cebine atıp siparişlerini ödediğine de hiç şahit olmamıştım; beynimi, gözlerimi ve duygularımı zorlamama rağmen.
Hani bazen insan beşer, bazen şaşar(6) derler ya hani, bir gün tam açıklığıyla şahit olmuştum, müdürün tavrına, lâvabodan çıkmak üzereyken kapı aralığından.
“Güney! Misafirlerim gelecek, al şu parayı sigara, meyve, kolonya, artık ne gerekiyorsa biliver, paranın üstünü de getirmeyi unutma ha!” deyip de ben de gördüklerime şahit olunca, bir şeylerin uygun ve yerinde olmadığına inanıp müdürü sorgulamaya karar verdim, ama nerede ve ne zaman?
Çünkü patronun verdiğini, ya da uzattığını gördüğüm şey demir bir paraydı ve patronun sipariş ettiği şeyler en büyük kâğıt para biriminden bile fazla gibi geliyordu bana. Haydi abarttım diyelim, “Orta birimde bir kâğıt para kadar!” diyeyim.
Ve patron bir de o demir paranın üstünü istiyordu, ne anlamdaydıysa...
“Bilmediğim, üstelik Güney’in geldiğinden beri fark edemediğim yanlış şeyler olduğu düşüncesini yaşadım bu olayın hemen anında, patronla Güney arasında ispat etmemin mümkün olmadığı, ama zamanın ilerleyen bir anında bir açık, ya da yanlışla öğreneceğimi sandığım.
Önceleri otelde kalmıştı Güney.
“Gel benim lojmanımda kal, senin yerine ben otelde kalayım, tamam parasını sen öde!” dememe rağmen minnet altında kalmamıştı(5), kalmak istememişti yahut. Sadece eşyalarını benim odalarımdan birine yığmaya rıza göstermişti.
Başlangıçlarda gücüme giden şey, o odanın anahtarını alması, sonraları ise her nedense güvendiği için mi, ya da iyi intibaalar(1) bıraktığım için mi, nedir; “Al Günay Ağabey, düşürürüm, kaybederim, en iyisi sende kalsın!” deyip anahtarı iade etmesiydi. Üstelik;
“Tüm varlığımın görüntüsünü göz ardı edip size güvenmediğimi düşündürdüğüm için de affınıza sığınırım!” demişti.
Müdürün Güney’den bir beklentisi var mıydı, fiziksel anlamda? Sanmam, cingöz(1) ve zeki bir karısı vardı, evirir, çevirir, kapının önüne koyuverirdi kendisini alimallah(1) tanıdığım kadarıyla. Fiziksel etkinlik mi? Bu hem (affedersiniz, hissettiğim kadarıyla bana göre) etkinliğinin kısıtlılığı, hem de evindeki çocuklarının annesinin bilgiçliği ve dahi anne olan karısının baba tarafından varlığının inkâr edilemeyecek boyutta olması nedeniyle mümkün değildi!!!
Bir şeyler vardı, ama ne? Güney’in ne zaman o geniş salon gibi odasına iş için değil, hal-hatır sormak(5) ve bazı şeyleri ağzından kaçırmasını(5) bekleyerek, daha doğrusu sorgulamak için girsem, mutlaka yetiştirme çabasında olduğu işlerle meşgul oluyordu, üstelik kusurunu bilirmiş gibi, başını eğerek, ya da kaldırmaksızın.
Ben cüret edip(5) elimi uzatmaya çalışıyordum, amaçsız, isteksiz, sadece yardım etmek ister gibi, ama o beni elinin tersiyle itekliyordu(5).
Kadromuzun darlığı nedeniyle müessesede birkaç lojmanımız boştu. Benim talebim bekâr olmam nedeniyle reddedilmişti öncelerimde. Sonrasında tahsis edilmişti(5). Müdür ağabeylik yapmış, yaşadıklarının uzun bir öyküsü ile Güney’in lojman talebi için Bakanlıktan izin almış ve bunun bir ayrıcalık olduğunu ve gereğini beklediğini belirtmişti Güney’e düpedüz…
Hissettirmek şeklinde değil!
Güney, yeni açılan pastaneye koşmuş, kuru ve yaş pasta, meşrubat her neyse taşımasının mümkün olduğu kadarını getirmişti toplantı salonuna. İşin tuhaf, ya da matrak(1) tarafı hiç kimsenin çay içesinin olmaması, müdürün de lojman tahsis yazısını alır almaz çay ocağının kapatılması emrini vermiş olmasıydı.
Güney’in evinin eşyalarını taşıdık, oturduğum lojmandan onun lojmanına, daireden değil, piyasadan ayarladığımız bir kamyonet ve iki işçiye takviye olarak benim katkımla, onun destek ve talimatlarıyla!
İşçiler, çoluk-çocuk katkısıyla Güney’in pide-ayran teklifini pas geçmediler, görevli olarak yetiştim!
Yalnız bir genç kızın evinden akşamın geç vaktinde çıkmamın yanlışlığını ve çevrenin “Bu ne samimiyet(1)?” diyeceklerini düşünerek;
“Evinde güle güle otur Güney!” diyerek Güney’i hiç yalvartmadan uygulamasının, müdür patronun lojman konusunda ve tahakkümünün nedenini araştıracağıma inanarak evime yöneldim.
Yarın değilse bile, ertelerinde bir gün bir bit yeniği(2) olduğunu öğrenecektim, iddialı olarak çözümleyeceğime dair bir kanı vardı içimde.
Patronun ağzını yoklamam için güvenini kazanmamın gerektiği inancındaydım. Bunu düşündürmem bile yeterli olacaktı. Çözüm için çoktan çok düşünmem ve Güney’i de zorlamam gerekti, bir elin sesi yeterli olamazdı, ikinci elin desteği(7) mutlaka şarttı. Ama nasıl?
Kafama takılıp da yok edemediğim düşüncelerle dolaşırken Güney’in şehir parkında aletlerle idman yapmaya çalıştığını gördüm eşofmanlarla bezenmiş görüntüsüyle, hiç güvenemediğim, inanmadığım şansımla. Belki benim bilmediğim bir güç yönlendirdi beni ona doğru, belki de…
Dürüst olmalıyım, kısa kesilmiş saçları, sırtındaki sargı bezi umurunda olmaksızın salınışı, ille de teninin kokusu, beni fark edince gülümseyen yüzü.
Ve inkâr edemeyeceğim, etmemin mümkün olamayacağı içimdeki kıpırtılar...
Çirkinliğinin arkasında ancak benim hissettiğim, benim gördüğüm bir güzellik vardı, beni ona çeken. Bu; merhamet, acıma gibi duygulardan çok farklı bir şeydi.
Yanına yaklaştım. Öncesinde sanki görmemiş ve selâmlamamış gibi, idmanını bırakmaksızın dudakları kıpırdarken “Ne alâka?” dercesine boynunu kırdı, sonra başını eğip gözlerini kapatarak tekrar selâmladı, daha doğrusu kerelerce selâmlayışımı nihayet kabul etti.
Eşofmanlarının üstüne bir de mont giymiş olsa gerekti, kenarda asılı gördüğüm, herhalde terlemesinin dönüş tedbiri gibi. Bir yaz gününün tuhaf, esintili, serin rüzgârının dolaştığı parkta, aletleri kullanan elleri de eldivenliydi.
Gülümsemesini karşılıksız bırakmamalıydım, tekrar ve tekrar selâmladım, dudakları titriyor, kıpırdıyordu yahut sayıyor olsa gerekti hareketlerini içini dışına vurarak. İçtenliğimi özümsemesini diledim;
“Merhaba, günaydın Cici Kız!”
Çalışmasını bırakıp sitemle yanıma geldi;
“Herkes bir yana, bana gelir gelmez el uzattın, ama böyle ‘Cici Kız!’ diyerek aşağılamanızı, hatta bir bakıma alay etmenizi asla yakıştıramadım size!”
“Asla böyle bir şey geçmedi zihnimden. ‘Güzel Kız!’ demedim, ‘Cici Kız!’ dedim, benim için gönlünün güzelliği, içinin aydınlığının önemli olduğunu bildiğim, üstelik birçok konuyu merak edip sormayı arzuladığım halde çekimserim!”
“Meselâ?”
“Bu yaz günü eldiven…”
“Herkesin dokunduğuna dokunmak istememin titizliği…”
“Montun?”
“Herkes günaha girmesin diye!”
“İşte benim diğer insanlardan farkım bu, affedersin, övünmek gibi olmasın, anlamında, güzele bakmanın değil, güzel bakmanın sevap olduğunu bilecek kadar…
Ve şimdi diğer insanlardan farklı olarak sevap işlememin mutluluğunu yaşıyorum.”
”Sağ ol ağabey, rahatladım!”
“İstersen şu ‘Ağabey’ kelimesini, daha önce bir iki kez ağzından kaçırdığın gibi tekrarlamamayı dene. Netice itibariyle meslektaşız ve birbirimizden yaş farkını azat edip farkımızın olmadığını kabullenelim. Sormam gereken çok sual var beynimde Güney…
Mademki bu kadar yakınlaştık, eğer idmanın bittiyse, montunu giy, evine götüreyim seni, duşunu al ve ‘Şurada bekle!’ de, bekleyeyim, gel ve bana bilmem gerekenleri anlat! Ahret suallerim(2) hazır, bunlara fırsat bırakacağını sanmam, içtenlikle bilmem gerekenleri anlatacağına inanıyorum. Söyle, nerde bekleyeyim seni?”
“Sana zahmet olmasın Günay Ağa… Yani sadece Günay... Benim için çok şey, hatta hiçbir şey önemli değil, sana söz gelmesin, bu üzer beni!”
“Yaşamın, namusun benim için her şeyden önemli. Merak etme, millet beni değil, seni sakız yapmaya çalışır ağızlarında ki ben buna asla izin vermem. Bu nedenle ister yaz, ister telefonda, bilgisayarda anlat, istersen Pazartesi günü sözüm ona ders çalışıyormuşuz gibi, yani işlerimizle ilgili bilgi alışverişinde bulunup bilgisayarda bir şeyleri çözümlemeye çalışırken gerekenleri de anlat bana. Ama mızıkçılık(1) yok, çaylar senden!”
Sözümü esirgemememin gerektiği uç noktadaydım ve açıldım;
“İlk ve belki de önceliğim olan soru şu; Müdür? Sen? Ve hem neden?.. Haydi, terin üzerinde soğumasın, gidelim, duşunu al, düşün, telefonum açık ve sen ne dersen o!”
“Dünyada hâlâ senin gibi insanlar varmış demek ki Günay! Bence nesli tükenmekte olanların son örneği olmalısın!”
Eldivenini çıkarttı, elime sıcaklığını bırakırken;
“Keşke özrüm olmasaydı da sana yanağımı uzatabilseydim!”
“Hani bir söz vardı; annelerin (öğretmenlerin) vurduğu yerlerde güller açarmış diye. ‘Kötü olmadığına inanan insanların’ da diye değiştirerek söylemek istiyorum aynı sözü. Uzat yanağını kötü olmadığına inananın öptüğü yerlerde de güllerin açtığını göreceksin!”
Ummadığım bir şekilde öteki eldivenini de çıkartıp montuna yerleştirdikten sonra önünde mama önlüğü olan bir bebeğin sevecenliği ile sarılarak uzattı her iki yanağını da bana, ardı ardına.
Mutluydum, muhtemelen bilmediğim çok şeyler nedeniyle Güney de mutluydu gibime gelmişti.
“Bazı fiziksel noksanlık, fazlalık, ya da yaşadıklarına bu kadar önem vermese keşke!” diye düşündüm, beni parkta bırakıp elini sallayarak uzaklaşırken evine doğru.
Sorgulamam, sınavdan geçirmem gerekti, çok soru vardı zihnimde. Çünkü çocukluğumdan beri bildiğim bir konuydu, üstelik yanlış bilgiler ve uygulamalarla sağ kolumda hâlâ izini taşıdığım, o çarşaf bantlı kolumu günlerce sakladığım.
Ufak bir sivilce idi başlangıçta, ama acı, sızı veren. Sonrasında kolum bacağım kadar, davul gibi şişmişti. Köy yerindeydik, gelen-giden baytarımız olmasına rağmen, doğal olarak doktorumuz yoktu ve babamın da beni şehre doktora götürmeye niyeti yoktu. Çünkü babamın çiftçilik yanında uzmanlık alanı doktorluktu(!), her ne kadar çoğunu eğri kesse de çocukları sünnet eden Akif Amcayı göz ardı edersek.
Babam önce çıbanın üstünü benzinle yıkadı, “Mikrop kapmasın!” diye! Oksijenli su, tentürdiyot, batticon(1) henüz icat edilmemiş olsa gerekti o tarihlerde, ya da babama göre fuzuli bir giderdi.
Sonrasında fark etmemin mümkün olmayacağı bir çuvaldız, şiş, ya da tığı(1) yanan ateşte iyice kızdırdı, bir kapta kaynatıp soğuttuğunu sandığım beyaz bir eskimiş çarşaf parçasıyla sildikten sonra, annemin gözlerini kapatmasına aldırmaksızın, beni kolumu kıpırdatmama imkân bırakmaksızın Koca Ali’nin diyet(1) olarak koluna satırı vurması(8) gibi, “Ya! Allah!” diyerek o tığı koluma batırıverdi.
Çıbanın sızısı o acıya göre daha fazla olmalıydı ki, ne hissettim, ne de “Ah!” dedim. Çünkü yola çıkan ilk gri, morumsu irin çıkışı rahatlamamın sebebini oluşturmuştu sanki hemen, daha başlangıçta.
Annem küçük bir leğeni hazırlamıştı, sonrasında mundar(1) olan. Babam tüm gücüyle çamaşır çitiler, ya da teknede sucuk kıymasını karar gibi kolumu sıkıyor, sıkıyor, sıkıyordu ve işin belki de en tuhaf tarafı gıkım bile çıkmıyordu(5), her sıkışta, her irinin boşalışında rahatlığım artar gibiydi.
Mor grilik açılmaya ve çeşitli renklere dönüşmeye başladı, kirli sarı, sarı-beyaz derken acıyı hissettiren kan kırmızısı olarak çıkmaya devam etti, belki de kan olarak…
İşlem bitmişti, babam alnındaki terleri silme gayreti yaşarken, annem leğende birikmiş olanın miktarına bakıyordu. Doğrusu ben de o yaşta, o yaşımın gereği olarak o kadar cerahat(1), irin(1) her ne denirse o pis birikimin o küçücük kolumda nasıl o kadar biriktiğinin hayreti içindeydim.
Annem tekrar ve bu sefer mor-menekşe ispirtoyla dağladı(5) çıbanın olduğu kolumdaki bölgeyi ve temiz, ütülenmiş yine çarşaftan sargı bezi ile sardı kolumu, “Kuzum!” diyerek, başımı göğsüne saklarken.
Babam, işlemi bir-iki kez daha tekrarladı. Çıbanın izi kaldı, yaşım büyüdükçe kaybolmaya meyilli, ama asla kaybolmadı.
Bu olay; Güney’i görünce hatırladığım ve şu anda ona yardımcı olmayı arzuladığım bir hatıra idi(9). Çünkü mutlaka bir çaresi, bir tedavi yöntemi olsa gerekti.
Düşüncelerimde olgunlaşmayı beceremediğim gaf(1), ya da gaflar, birkaç dakikalık mesai içine tüm sorgulamamı, sorularımı ve onun cevaplarını sığdırabileceğimdi. Ancak denemeden, çalışmadan başarılı ya da yardımcı olup olamayacağımı bilemezdim ki?
Tüm çareler tükense de, tükeniyor olsa da çözüm için de niyetler ciddi ise çözümlere ulaşılabilirdi, diye düşünüyordum. Zihnimde şekillendirmeye çalıştığım düşünceler nedeniyle çözüm ya da çözümler üretebileceğim inancındaydım.![]()
Örneğin oldukça iyi yaptığıma inandığım ıspanaklı kol böreğim vardı, bence parmaklarını da beraber yemesinin mümkün olduğu, hazır yufkadan tabii. Eğer Güney isterse bir bölümünü peynirli de yapabilirdim, eğer davetimi kabul ederse, bence sakıncası da olmazdı bunun.
Çünkü komşu lojmandaki ailenin “Fıstık” diye adlandırdığım kızı bize gönüllü olarak nöbetçi subaylık(!) yapardı, eğer isterse tabii. Yoksa avucumu yalamam(5) mukadderdi(1).
Ancak içtenlikle kabul edeceği inancındaydım, çünkü bilgisayarımda onun sevdiği oyunların çoğu vardı, sırf onun için. Söylemem gerekli mi, bilmem, lojmanımın bir anahtarı da onların lojmanında portmantoda asılı idi ve makinemin şifresi dâhil her bir şeyi ezbere(!) biliyordu Fıstık. Tabii bunun için her ne şekilde olursa olsun, dürüstlükten ayrılmaksızın gerçeklerle karşısına dikilmem gerekliliği idi...
“Daireden garip bir arkadaşım, annesiz, babasız, korumasız ve yanağında tedaviye muhtaç bir çıbanı olan…”
Sıkıştırmam mümkün değildi, kısa, küçük bir zaman içine. Uzun zamana yaymak ise, hem devletin mesaisini kullanmak, hem de dikkati çekmek anlamında hem de hakkım, hakkımız değildi, doğal bir düşünce(miz) olarak…
“Mesaiden çalmadan, evimde komşumun nöbetçi subay kızı olacak sorgulamamı kısa zamanda bitirmem mümkün değil! Ispanaklı kol böreği seversen, bugün mesaiden sonra gel bana, nöbetçi subayımızın kontrolünde kalacakmış gibi, hatta sütlü tatlı bile yapabilirim senin ve nöbetçi subayımız Ayşenur için. Bu konuda marifetli(1) olduğumu söylerlerdi. Şu sıralarda nasılımdır, uzun zamandır yapmadığım için bilemem, ama sen ve Ayşenur için özenerek yapmaya çalışırım.”
“Bu kadar özendiğine göre tatlıyı da ben yapayım bari ama neden?”
“Ağabey dediğin birinin sana elini uzatmak isteği ‘Neden?’ diye sorulacak bir saçmalık(1) değil mi Güney kardeşim? Ha! ‘Hayır!’ ya da ‘I-ıh!’ dersen teklifimi unut gitsin. Ama ellerimin böyle boş kalmasını(10) istemeyeceğimi de bil!”
“Aman! Hemen de gücenme moduna girip, duygu sömürüsü(2) yapmaya çalışırmış, çirkinliğimi başıma kakmaksızın ‘Cici Kız!’ diyen ağabeyim! Ben de patrondan üç-beş dakika izin alıp, Ayşenur Fıstıkla beraber evimde beklerim sizi!”
“Anlaştık, teklifimi reddetmeyeceğine inanıyordum, barıştık demeliyim!”
”Ne zaman küstürdün ki beni, nasıl küserim ki yaşamımda ilk kez bana elini uzatan insan olan insan, adam olan adama?”
“Düşüncelerin için teşekkürler, ama dersine iyi çalış, yaşamını gözden geçir, çünkü seni tanımak istiyorum…”
“Olur, peki! Dediğim gibi. Gönlüm isterdi ki ıspanakları ayıklayıp yıkamana ben yardımcı olayım!”
“Biraz övünme hakkımı hoş gör, sen sadece iyi bir lezzet için damağını hazırla…”
“Peki, ilerilerde de?”
“Sen iste yeter ki, yalnız bana daha önceden haber ver ki, hazırlamak için kendimi yarım gün içine hapsetmeyeyim!”
“Anlaşıldı, iyi mesailer!”
“Sana da!” dediğim anda, patron, yani müdür gözüktü kapıda. Herhalde mutat(1) kontrolü olsa gerekti, beni odamda görmemiş olmasının etkisi var mıydı, bilemem, ama istihzalı, imalı hareketi yoktu, sadece;
“Şuradan Köyündeki imalâta, inşaata bir bak ve gel Güney!”
Odama çekilmemi bekledi, ama sözleri ulaştı kulağıma;
“Bakkaldan boş viyol al, bana köy yumurtası getirmeyi unutma, ha!”
Kulağıma ulaşan “Ha!” sözü Güney’e tehdit gibiydi, bana göre.![]()
İnadıma geri döndüm ve Güney’in kapısından başımı uzattım;
“Gecikme, olur mu Güney?”
“Gecikmem ağabey, bir sorunla karşılaşırsam telefon ederim.”
Patron, anlamsız gözlerle baktı önce Güney’e, sonra bana. Öğlen paydosunda ne patronun sebebini söylemeye, ne de benim patronun gereğinin yapılması konusunda sorma sorgulama hakkım vardı.
Herkes haddini, rütbesini bilecekti, bilmek zorundaydı da. Memur statüsünde bir mühendis, patronun esareti altında bir parya(1) değildi.
Mesaiden ve gerekliliklerden sonra evimdeydim. En büyük düşüncem dersinde yardımcı olacağım vaadiyle Ayşenur’u sahiplenmemdi, sevgi, huzur ve mutluluk doluydum ve kendimi kapıp koyuvermemi göze aldığımda bunun sadece yardım etmek olmadığını kendime bile itiraf etmekte sıkıntı çekiyordum.
Evet, işlemişti gönlüme, gönül servisimde, ondan vazgeçmemin mümkün olamayacağı gibi, kısaca seviyordum ben bu kızı. Sevmeye başlamıştım değil, doğrudan doğruya. Bu ilk karşılaşmamızın görüntüsü olsa mı gerekti? Onu görmek, onunla beraber olmak, iki kelime de olsa uç uca eklemek(5) rahatlatıyor, mutlu ediyordu beni.
Görevden dönmüştü yumurtalarla Güney, ek olarak bana da, kendine de almıştı.
Fıstıkla kapısına dikildik, gecikmiştik herhalde, ya da o erken gelmişti, belki de monotonluktan kendini azat edip değişik bir gün yaşayacağı düşüncesiyle duşunu yapmış, saçlarını kurutuyordu.
“Birkaç dakika izin verin lütfen!”
Fıstık belki on yüz milyon bininci(11) kez Güney'in odalarını dolaşıyordu merakla.
“Misler gibi koktuğunu söylesem…”
Hayretle yüzüme bakarken devam ettim;
“Yoksa bugüne kadar bu sözü sarf eden olmadı mı sana?”
“Belki çocukluğumda ölmeden önce annem söylemiş olabilir, ama yetişkin olarak ilk defa duyuyorum ve sevindim, memnun olmak bir tarafa. Ama ne ve neden?”
“Aynı zamanda güzelliğini de söylemek isterim sana, fiziğe önem vermeksizin; saygın, dilin, beynin ve kalbin olarak…”
“Banyoda iyice gevşememiştim, şimdi şımarmaktan dolayı iyice gevşedim!”
“Abla, ağabey biraz da evde ve sonra konuşsanız, börek iyice soğuyacak, ya da gecikeceğimiz için annemin azarı ile ben böreğin tadına bile bakmadan yatmak zorunda kalacağım…”
“Sustum! Hemen giyiniyorum!”
“Sustum, yanında uslu uslu oturacağım!”
Ayşenur kulağıma eğildi hafifçe, duyulmasını istemezmiş gibi;
“Sizde, annem-babam gibi, anne-baba mı olacaksınız?
“Yok, daha neler? Nerden çıkartıyorsun bunu?”
“Annemle babam da böyle sizin gibi konuşup gülüşüyorlar da, onun için!”
“Onlar ne zaman böyle konuşuyorlar ki?”
“Geceleri ben yattıktan sonra…”
“Gördün mü bak, şimdi gündüz vakti, üstelik biz uyumuyoruz da, o nedenle anne-baba olmamız mümkün değil!”
“Ya ben yatınca?”
“O zaman ben Güney ablana derim ki, ‘Bu kız bundan sonra senin sevgilin, onunla yat!’ Sanırım sevinirsin?”
“Tabii, çünkü abla olmam için de çok zamanım varmış, ondan sonrasını bilmiyorum, zaten.”
“O zaman biz evde biraz daha konuşacağız, eğer bana izin verirsen, sonra sen sabaha kadar ablanla beraber olur, yatar, uyursun…”
“Anlaştık!” deyip elini uzatırken, Güney de odasının kapısından başını uzattı;
“Ben hazırım!”
“Biz de; ‘Uzun ince bir yoldayız(12)’ diye türkü yahut da; ‘Bekledik de gelmediniz! (13)’ diye şarkı söylemeye hazırlanmıştık!”
“Sesiniz o kadar güzel yani…”
“İddialıyım, diyemem hem övünmeyi de hiç sevmem!!!”
“O zaman bir münasip zamanda…(14)”
“Kordon'da olmasak da meselâ saat onda…”
“Sesinizin de esprileriniz kadar güzel olması umudum…”
Bazen anlayamıyordum Güney’i “Sen” ve “Siz” bocalamaları(5) arasında.
“İmkânın olduğunda bana haber ver, bir dağ başına gidelim, kimsenin, hatta yabani hayvanların, kuşların, böceklerin, arıların bile kulaklarını kapatacakları birkaç şarkıyı tahammülünü(1) denemek için çığırayım!”
“Yok, sen zahmet etme, ben kendi başıma intihar ederim, senin beni sesinle katletmen(5) gereksiz!”
“İşte geldik!”
Demek Güney’in evinden çıkıp, benim evime gelinceye kadar geçen zaman içinde vitesten atmıştık(5) sözlerde ve Ayşenur’un çekmesi ve süratiyle eve ulaşmıştık.
“Sözlerini sana yalatmak(5) isterdim, ama bu senin kanaatin ve düşüncen Güney, sesimi duymamış olsan da benim senin düşüncene saygı göstermem gerek!”
“Gücendin mi yoksa?”
“Nasıl gücenirim ki?”
Sofrayı hazırlamıştım...
Karnımızı doyurduk, tatlı dâhil…
“Yedik, içtik, afiyet olsun, sofrayı Ayşenur kaldırsın, bulaşıkları Güney yıkasın, evdeki adam da bacaklarını uzatıp otursun, televizyon seyretsin!”
“Yağma yok! Ayşenur ders çalışacak, ben sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkayacağım ve sen de durulamaya, kurulamaya yardımcı olacaksın, artık ilerilerde bulaşık makinesi alıncaya kadar böyle idare edersin mükemmel adam. Ama önce eline sağlık, kalanlar için üzülme, ben onları tatlı kutularına kor, evde bir münasip zamanda…”
“Meselâ saat onda...”
“O bayatladı artık, başka bir söz uydur, ya da susmayı dene…”
“Beğenmene sevindim. Haydi Ayşenur sen biz kaldırdıktan sonra masaya otur, derslerine başla! Emir büyük yerden, ablanın bulaşıkları yıkamasına yardımcı olmam gerek, ha, bilmediğin bir yer olursa ‘Amca!’ diye seslen, ben hemen gelirim yanına, olur mu fıstığım?”
“Gerçekten kendini, yapman gereken işten kurtarabileceğini düşünüyor, inanıyor musun?”
“Yoo! Sözün gelişi, yanından ayrılmak için neden istekli olayım ki?”
“Sözlerine dikkat et! Bir çirkini umutlandırır gibi olma!”
“Benim indimde çirkin değilsin, kalbinin güzelliği önemli, ben sevmeyi istersem ki, istiyorum, fiziksel görüntün, bedenin değil, sen gerekli olacaksın bana.”
Tabaklardan biri cezasını bulmuştu, ama yıkarken yaşamıştık olayı, durularken, kurularken değil! Velhasıl börek yapma konusunda uzmanlığım tartışılmazdı, ama yaşamımda ilk kez güzel olduğunu sandığım sözlerle duygularımı hissettirir gibiydim!
“Saçlarına kalbinin tüm güzelliğinin kokusunun sindiğini biliyor musun?”
“Peki sen, sözlerinle benim tüm tabakların hakkından gelebileceğimi düşünmüyor musun?”
“Peki sustum, ama bu konuda. Sonraları bu konuya tekrar dönüp deneyeceğim, şimdi ahret suallerine başlayabilir miyim? Bitmezse sana köpüklü bir Türk kahvesi yaparım, o zaman devam ederiz, olur mu?”
“Neleri yapmazsın, bilmezsin, ya da sıkılırsın, söyle de bileyim!”
“Ütü yapmak felâketlerin en büyüğü bence…”
“Valla, ‘Yardımcı olayım!’ demek isterdim, ama açık öğretime devam ediyor olmam dolaysıyla ancak kendime yetebiliyorum. Aslında bir çocuğum olsaydı, hiçbir şey hissetmediğim hayata bağlardı beni…
Oysa devlet bile bana bu konuda bir çocuğu evlât edinmem için imkân vermedi, sayamayacağım çeşitli nedenlerle. Yalnızlık senin de bildiğin gibi, ama bir kadın için zor, hem çok zor ağabey!”
“Bilmem, anlamam da zor, kendimi senin yerine koymak istesem de. Hem zaten başlangıç sorum bu olacaktı, hazır mısın?”
“Hazırım…”
“Soru bir; yanağındaki bu olay ne zaman oldu?”
“Cevap bir; o adam ilk kez önüme dikilip beni istediğinde ve bu nedenle annemi yitirmemin sonunda, yavaştan büyüğe doğru ve sonra durağanlaşan şeklinde…”
“Bunu ben de yaşadım çocukluğumda, aynı şekilde küçükten büyüğe ulaşır biçimde, üstelik de izi kaldı. Peki, sen doktora gitmedin mi, gitmeni öneren olmadı mı hiç?”
“Komşu anne ve teyzeler; ‘Korkudan, üzüntüden!’ dediler, ‘Kendiliğinden iyileşir!’ dediler, hatta korktum diye, nazardan korusun saçmalığıyla bir anne hemen çişini yapıp içirdi bana. İğk! Nasıl olduğu hâlâ tiksinerek hatırımda. Başlangıcın sonlarında ağrı, sızı, işkence hissetmediğim için üzerinde durmadım!”
“Önce afiyet olsun!”
“İğk! Alay etmen şart mı ağabey? Neredeyse şey yapacağım!”
“Özür dilerim. Ancak Türkiye’mde okumuşlar arasında bile devenin şeyinin şifa olduğuna inanan o kadar çok kafasız var ki? Tamam, anladım, batıl itikatlara(15) inandırıldığını, kocakarı ilâçları(16) kullandığını düşünüyorum; sıcak su, tülbent, sargı bezi ile kapatarak tedavi, sarımsak yeme önerisi, sıcak soğan cücüğü sarma, bir kısım otlar, kökler, yapraklar, bir kısım lâpalar(1)… Ama asla ‘Afiyet olsun!’ olayı değil…”
“İğk! Bir daha tekrarlarsan kapıyı dışarıdan kapatır giderim, dairede bile konuşmam bir daha…”
“Peki, özür dilerim, bir daha asla dönüşüm olmayacak. Ancak senin gibi ben de yaşadığını yaşadım ve neler uygulandığı da hâlâ hatırımda. Peki, başlangıçtan durağanlaştığı andan sonra hiç mi ağrı, sızı gibi şikâyetlerin olmadı senin?..
Yüzdeki böyle bir çıbanın çıbanbaşı(2), çıban özü(2) veya kan çıbanı(2) hatta şark çıbanı(2) gibi isimlerle beynini bile etkileyeceği, hatta kanını zehirleyeceği gerçeği hiç mi ulaşmadı sana çevrenden, bilebilecek, anlayabilecek birilerinden? Yavuz Sultan Selim’in neden öldüğünü(17) nasıl hatırlamazsın ki Tarih kitabından?”
“Yoo!”
“Peki! Okumuş bir kızsın, hatta ikinci bir diploma için gayret gösterip sahiplenmek üzeresin. Bir arkadaşın, bir hocan doktora görünmeni niçin önermedi? Ya da sen konuyu ansiklopedilerden, internetten ne, nedir diye sorgulamayı akıl etmedin ki?”
“Suallerin ağır ve gerçekten ahret sualleriymiş, ama neden?”
“Anlatacağım. Ama öncesinde bir sual daha, sonra da bir ya da iki eylem plânım var!”
“Sorun!”
“Senin önüne geçen, tecavüze yeltenen(5), bıçaklayan ve tayin isteğine sebep olan kişiye ne oldu? Ceza aldı mı? Bu hareket sonucunda çıbanında bir değişikliğe neden oldu mu?”
“Affedersin, it, iti ısırır mı(18)? Sözüm ona, bıçak benim elimdeymiş de, o nefsi müdafaa yapmışmış(5). Pişmiş kelle gibi sırıtışı(5) aklımdan çıkmıyor. Garibansan, sırtını dayayacağın(5) bir güç yoksa hiçbir şey onlar için önemli değil, hiçbir şeye hakkın yok, haklı değilsin asla! Hele ki ensesi kalın ve yörenin yerlisi isen tüm yolların senin aleyhinde…”
“Sonu önemli değil. Senin için gerekli araştırmayı ben yapıp, gerekirse iznini almayı bile beklemeksizin en iyiyi öğrenip seni ameliyat ettireceğim. Ancak, ‘Ameliyat oldum da, güzelleştim de, onun için bana ilgi duymağa başladı!’ deme. Geldiğinden, ilk karşılaştığımızdan günden beri gönlümdesin, hissetmen gerekti, bulduğum her uygun zamanda defalarca bildiğim konular olsa da sana sorup, saçlarını koklayıp, nefesini dinlediğim.”
“'Bir yıldan fazla zamandır?”
“Evet, atsam, atmak istesem de atamadım seni gönlümden, benim olmanı düşledim, yanaklarında dudağımın izlerinin seni etkileyeceğini düşündüm, sana razıydım, ama sen çıbanın nedeniyle itekledin beni. Her şeye rağmen börek kozumu kullanayım istedim…
Şimdi umudum var, üstelik sağlığın söz konusu olmasa da bu halinde. ‘Beni sever misin?’ diye sormuyorum, ‘Sen de beni, benim seni sevdiğim gibi sev!’ diyorum. Çünkü sen benim tümüme egemensin, senden ayrı yaşamam mümkün değil!”
“Ciddi misin, beni tanımıyorsun bile!”
“Senin iyi bir insan olduğunu gördükten sonra tanımışım, tanımamışım önemi var mı? Üstelik ufacıcık da olsa, açık yeşil diyebileceğim bir ışık görüyorum sözlerinde ve gözlerinde. Çekincem; sadece güzel olman anlamında değil, tedavi olman anlamında gerçekleşince, beni beğenmeyecek olman. Benimse iddiam; sana ait oluşum ve ömür boyu sana ait olmayı isteyeceğim…”
“Neden bu kadar iyisin?”
Sanki söyleyecek başka söz bulmamış gibiydi Güney.
“Seni sevmem iyilik anlamında övünmem değil, duygu sömürüsüyle reklâmımı yapıyor da değilim. Başlangıçlarda hayallerimde benimdin, sonlarında da benim olmanı istiyorum, senin olmayı diliyorum ve ‘Evet!’ cevabının beni mutlu edeceğini söylemek istiyorum!”
“Hayır, demem mümkün değil, yalnız yaşamla hiç ilgisi kalmamış bir kadının şoke olmasının(5) heyecanı içindeyim. Hazırlıksız yakaladın beni ve bu sana hemen ‘Evet!’ dememi engelliyor, bağışla!”
“Süre vermeni beklemiyorum, benim mutluluğum da asla önemli değil, yaşamımda bir genç kızı inkisardan(1) kurtarıp yaşama döndürebilirsem bu benim başarım. Başarımı eğer ilerleyen günlerde eşim olarak kutlar, desteklersen, bu da benim sana adayacağım ömrün mükâfatı
olur. Düşünceni buna göre yönlendirmeni ummam, herhalde yanlış olmaz diye düşünüyorum…
Üstelik söyleyeceklerim, ahret sualleri olarak sorgulamam da bu kadar değil, bu konuyu şimdilik bir kenara koyuyorum, tekrar dönmek üzere. Şimdi oturalım ve Müdür Patronla ilgili bana anlatman gerekenleri anlat, ama eksiksiz!”
O kadar çok ve uzun konuşmuştuk ki (sanırım) Ayşenur derslerini bitirmiş, uykusu gelmiş, haddini ve gereğini bilirmişçesine yanında getirdiği pijamalarını giyip yatağıma kıvrılmıştı, sözlerime ara verip de kontrol ettiğimde.
Ve aklımdan geçen yanlışlık, hata, doğruluk ya da her ne denirse; ne idi? Aylarca sonra yanağını öpmeğe ancak cesaret edebildiğim şey ilânı aşk mı, evlenme teklifi miydi, yoksa yalnızlığımızı paylaşmak mı?
“Devlet bana bebek vermiyor!” şeklinde bir sözü geçiyordu içimden. Niyetim; yanlış bir düşünce olarak bebek sahibi olmasını mı sağlamaktı, yoksa “Bebeğimiz olsun, beraber bakarız!” demek mi?
Ben aşka inanıyordum, üstelik bunun fiziksel görüntülerle ilişiğinin olmadığını bilerek. Yoksa Esmeralda neden kabul etsindi ki Quasimodo'nun(19) aşkını? Ve neden feda etsindi Samson, Delilah(20) için kendini. Kerem’den, Tahir’den, Mecnun’dan, “Aşk derdiyle hoş olan(21) Fuzuli’den farklı mıydım ki ben?
Evet belki ilintisi tartışılabilir, ama Servisimin Güney’i ufak bir operasyona(1) razı edip güzelliğine döndürmek boynumun borcuydu, varsın beni aramasın, sormasındı bir daha, onu ömür boyu sevmeme, unutmama hakkımı gasp etmeye(5) hakkı yoktu ki! Bu hakkı ona vermez, veremezdim, hem asla!
Bulaşıklarımızı yıkamış, hatta kahvelerimizi yudumlamış, cezveyi ve fincanlarını yerlerine yerleştirmiş, birbirini tanımayan iki otobüs yolcusu gibi; “İyi yolculuklar!” dileklerimizle kendi havalarımıza dönmüştük, tek farkımız oturmakla değil ayakta durmakla yorulmuş olmamızdı.
Artı, bir de nöbetçimizin uyuduğunu bilmemize rağmen, ellerimizin bile birbirine değmesinden çekinir gibiydik.
“Salona geçelim ve öncelikle neler yapmamı istediğini, neleri yasakladığını söyle, ona göre davranayım!”
“Aklımdan hiçbir şey geçmiyor.”
“Öyleyse ellerini tutmama ve seni ilk kez öpmeme izin ver. Bana bundan sonraki yaşamım için en büyük mükâfat ve destek olacak, sana sevgimin eseri olarak yıllarca, seni bekleyecek olmamın başarısı dileğim gibi…”
“Aldım, kabul ettim, ‘Allah razı olsun!’ tavrında mı? Beni istemeksizin, benim oluşunu hissetmeksizin mi? Al elimi, devamlı olarak senin olsun! Öp beni sıcaklığımı dilediğin gibi hissetmeksizin soğuk soğuk ve sensizliği yaşamaktansa derimdeki çıbanın tedaviyle bile yerinde kalacağını bilerek…
Senin içindi güzel olmak, sen benden onun yüzünden uzak durduysan şu ana kadar ve ben güzel olmazsam uzaklaşıp kaybolacaksan bu benim de geleceğimin olamayacağının ispatı…”
“Sözlerini anlamakta zorlanıyorum. Neden beni yanlış anlama gayreti yaşamayı istiyorsun ki? Demek istediğin ne?”
“Öp beni demek, kısaca!”
“Bu her ne olursa olsun, yanlış düşüncelerini de sonlandırıp nokta koyacak mührümüz olsun ömür boyu değişmeyecek. Şimdi bana patronun tahakkümünü anlat, neden seni devamlı olarak kullandığını söyle. Yeni pastane açılmışmış, köy yumurtası lâzımmış, doğum günü, şunları al, amenna(1)! Parasını veriyordur, vermiyordur bu beni ilgilendirmeyen bir konu. Ama demir para verip de ‘Şunları al! Paranın üstünü de getir!’ demesinin anlamını bilen birinin bana bunu anlatması gerek! Ne dersin?”
“Mutlaka mı?”
“Mutlaka! Elimde koz(1) olacak bir şey varsa mutlaka kullanmak isterim.”
“Beni yerimden eden, tecavüze yeltenen ve başarılı olamayanla bu müdür aynı yörenin çocukları olup aynı yerde büyümüşler, öğrenebildiğim kadar. O çirkin adam benim annemin kötü bir kadın olduğunu, benim babamın belli olmadığını söylemiş.
Müdür bununla beni iki de bir açıklama tehdidiyle yoruyor ve her istediğini aldırıyor, yaptırıyordu bana. Başka konularda iddialı olması mümkün değil, çünkü zengin olan karısından ödü kopuyor. Her insanın zayıf bir noktası olduğu gibi onun da zayıf noktası bu olsa gerek…”
“Ufak bir saplantı, madem her insanın zayıf bir noktası var, bende tespit ettiğin zayıf noktam ne?”
“Bu koridora ilk adım attığın andan itibaren beni sahiplenme isteğin, çirkinliğimi umursamaksızın beni gönül gözüyle görmen ve bunu saklamakta hem ihtiyatsız, hem de güçsüz olman. Ayrıca bilmediğin bir özelliğimiz var ki, biz kadınlar sizlerden daha güçlü sezgilere sahibiz…”
“Peki, madem öyle neden bu kadar zamanı boşu boşuna geçirdik?”
“Delinin zoruna bak, diyeceğim, ama bana kalsın. ‘Ayılıp bayılıyorsun, haydi itiraf et de senin olayım!’ mı diyecektim yani? ‘Çocuk sahibi olmama devlet izin vermedi!’ dedim, anlamadın. Yani ayıplanacağımı bile bile; ‘Tek başına bebek sahibi olunmuyor!’ mu
deseydim? Tövbe! Tövbe! Öptürdüm yanaklarımı, gülümsedim, kırıttım, saçlarımın kokusunu sindirmene yardımcı olmak için eğildim hatta…
Daha ne yapaydım yani? Bir futbolcu gibi santradan topu alıp kendi kaleme gol mü ataydım? Neyse geç oldu, güç oldu, ama oldu galiba? Yoksa yanılıyor muyum, ne dersin?”
"Ne demek? Ah! Benim aptal(22) kafam!”
“Ne anlamda?”
“Gereken anlamda herhalde, Pir Sultan Abdal olacak değilim ya! Neyse sen kaldığın yerden devam et, mis kokulum, dünyamın aydınlığı, yaşamımın ışığı…”
“Ooo! Bazen güzel kelimeleri de sarf etmekten çekinmiyorsun demek! Müdürle aramızdaki bağ için daha ne anlatayım ki, olay bu işte? Savunamadığım, itaat ettiğim, üstelik anne ve babamın namus ve iffetlerini(1) savunamadığım için susmaya mecbur kaldığım!”
“Bak Servisimin, Güney’im, aşkım, bir tanem, bugünümden sonra can yoldaşım, yarınım olmasını dilediğim güzel insan. Madem müdür patron sana eziyet etmiş, o aşağılık kompleksi(2) olan adamı aynı silâhla yola getirmeye ne dersin?..
Sen sadece susacak ve onun korkudan ne yapacağını bilmemekten dolayı pantolonun önünü ıslattığını iğrenerek de olsa görmemezliğe geleceksin. Tüm inisiyatif(1) bende!”
“Anladım, demin söylediklerini tekrarlayabilecek misin?”
“Seni seviyorum bir tanem, aşkım, hayatımın ışığı…
Çıbanını ister operasyona götür, ister götürme, sadece sağlığın ve beraber bir ömrü paylaşmamızı öneririm ve her ne şekilde olursa olsun, benim kabulümsün!”
“Ben de seni seviyorum, her olursa olsun sen de benim kabulümsün.”
Ertesi gün patronun dolaşmasını bekledik, özellikle kendi odamı boşaltım, Güney’in odasında hazırlandım eylem için, onun haberi olmaksızın. O gelince odanın kapısını arkasından kapattım.
“Geldiğiniz iyi oldu patron. Güney’in bazı mecburiyetlerden azat olmasının gerektiğini düşünüyorum. Meselâ o koca odada yalnız. Bazı konularda çok ısrar etmeme rağmen, kapımı çalıyor, saatlerce ayakta münakaşa ederek çalışıyoruz, çalışmak mecburiyetinde kalıyoruz…
Üstelik benim önceliğimin olması gereken görevlerde de onun sık sık şehir, hatta il dışı görevlere gitmesine ve gittiği yerlerden size mutlaka bir şeyler getirmesine akıl-sır erdiremiyorum. Arkadaşımla birbirimize daha iyi yardımcı olmamız, gel-git zaman kaybını asgariye indirmemiz için ben onun odasına taşınmaya karar verdim, patron…
Artık rica edeyim, masamın aktarılması, telefonlarımın taşınması için emir veririsiniz, sanırım!”
“Bayağı uzun bir konuşma metni hazırlamışsınız. Bravo! Ezberlemek için çok uğraştınız mı? Patron? Karar verdim! Ve rica…
Ne sanıyorsun ki kendini sen? Ben bir müdürüm, sense mühendis memur…”
Tepkisi zapt edilemeyecek gibiydi, istediğim de şakaklarının zonklamasıydı(5) zaten;
“Evet, sözlerimi doğru algılamışsınız. Güney Hanımla beraber oturacağım, siz de buna rıza göstereceksiniz. İsterseniz yeni tayin olacak, ya da içerideki mühendislerden birine ya da bir memura benim odamı vermenizde sakınca yok, bence.
Ben de buna mukabil akrabanızın yahut da yakın arkadaşınız mı ne, her neyse size verdiği yanlış bilgilerle hanımefendiye çektirdiğiniz azabı unutacağım gibi, karınıza da bazı şeyleri ispiyonlamaktan(5) iftira atmaktan(5) vazgeçeceğim. Uzun konuşuyorum, çünkü dediğiniz gibi ezberlerimi unutmamam gerek!..
Size o yanlış haberi getirip, ya da gönderip bir genç kızın hayatını lekelemeye çalışıp kâbusa(1) döndüren yalancıyı da itiraf etmesi ve hapse girmesi için buraya getirtmeniz kaydı ile…”
“Birincisi karım size inanmaz, ikincisi istediğinizi de buraya getirmem mümkün değil, hele hele dileklerinizi kabul etmem mi? Güldürmeyin insanı!”
“Valla patron, benim için önemli değil, ateş olmayan yerde duman tütmez, çamur at, temizlense de izi kalır, derler aynı Güney’e yapmaya çalıştığınız gibi. Gider Şehir Kulübündeki ağzı ilân gazetesi gibi olan ağabeye sizin için bildiklerimi, uyduracaklarımı fısıldarım…
İki kadeh de rakı ısmarladım mı, tüm şehir aynı Güney için uydurduğunuz gibi sizin DNA Testi(23) yaptırmadığınızı, çünkü şüpheli, ismi belirtilmeyen birinden de çocuk sahibi olduğunuza, inanmasa bile şüphe ederek öğrenir, bilmem anlatabiliyor muyum?”
Sanırım şakaklarının atmasına, yüzünün kızarması da eklenmiş, hatta titriyor muydu ne, ama henüz pantolonunun önünde herhangi bir ıslaklık fark edilmiyordu. Devam ettim;
“Bir-iki de zamparalık ilişkini yalanla uydurdum mu, yandı gülüm keten helva(2). Artık işinizden mi olursunuz, karınız yaşadığınız sarayın kapısı önüne mi koyar sizi, eşinizden, çocuklarınızdan mı olursunuz, bu sizin bileceğiniz iş. Hem bak ek olarak şöyle bir şey de söyleyeyim, Servisimin’i yani Güney’i nikâhıma alırım, biliyorsunuz...”
Durakladım, duraklamak zorunda kaldım çünkü. Niyetim kısa bir İslami vaaz vermekti, eğer Güney yanımızda olmasaydı, o vaaz şöyle olacaktı;
“Biliyorsunuzdur mutlaka İslam'da büyük günahlar şirk (Allah'a eş koşma), yalan ve iftira, gıybet (bir insanın arkasından konuşma), intihar vs. şeklinde gitmekte... Bulurdum iki hayat kadını, öderdim bedellerini, “Yaşamında var!” diye iftira ederdim, ‘Günahı boynuma!’ derdim. Tıpkı sizin iki arkadaş yaptığınız gibi; ‘İffetli bir kadına kötülük isnat etmenin51) de büyük günahlardan olduğunu yüzünüze çarparak...’ deyip öyle devam ederdim, sözlerime;
“İki şahit adamı idama bile götürür, hele ki karınız sizi varlıklı olmasıyla eziyor ve güvenmiyorsa, sizin sözlerinize değil, benim, bizim sözlerimize inanır, dairenin iki çalışanı olarak ve sanırım sizi kapı önüne koyar…”
Pantolonun önünde hafif bir ıslaklık mı peyda olmuştu(5), yoksa bana mı öyle gelmişti, yüksek mevkilere ulaşmış bir insanın, düztaban(1) mı, tabansız mı(1) uğursuz, kılıbık(1) mı ne denirse, karısından bu kadar çekineceğini aklımın alması mümkün değildi.
“Son dileğim; masam ve telefonlarım bu odaya taşınacak. O çirkef(1) arkadaşınız polisler karşısında doğruyu söyleyip hapishanedeki yerini alacak ve siz kurtulacaksınız, biz de gül gibi geçineceğiz. Benden, bizden bu kadar, karar sizin…”
Sadistlik(1) parayla değildi ya;
"Düğünümüze davet ederiz sizi ailece. Artık Güney sizin için ne kadar, ne yaptıysa, siz de onu ondan esirgemezsiniz herhalde. Bakın sevildiğinizi bilin müdürüm, kendim için bir şey istiyor, diliyorsam, namerdim(1)!”
Başka söze gerek kalmadı, Servisimin’in “İğk!” şeklinde öğürmesi(1) ve müdürün pantolonunun önündeki lekenin büyümesi ve morarmış yüzünde herhalde o durumda gereklilikleri nasıl gerçekleştireceğinin düşüncesi olsa gerekti…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Çıban; Vücudun herhangi bir yerinde oluşan ve çoğu deride şişkinlik, kızartı, ağrı ve ateşle kendisini gösteren irin birikimi, apse, cerahat kesesi, irin kesesi, irin şişi (derideki ter bezleri veya kıl keselerinin enfeksiyonu). Çıbanbaşı, çıban özü, kan çıbanı; çıbanın teferruatlarıdır. İlmi adı; Stephylococcus aureuus (stafilokok) denen bakterilerin deride yaptığı tepkime.
Servisimin; “Gümüş Selvi” anlamındadır. Mecazi olarak, mehtaplı gecelerde ayın suya vuran aksinin oluşturduğu ışıklı şeride verilen addır. Çoğumuzun servisimin anlamında kullandığımız yakamoz ise; gece denizde balıkların, ya da kayık küreklerinin kımıldanışıyla oluşan parıltıdır. Ayrıca ışık saçan tek hücreli bir canlı türünün çoğunun deniz üstünde bir araya toplanarak oluşturduğu ışık topluluğudur ki; “Denizlerin Ateş Böceği” denmesi de mümkündür.
(1) Alimallah; Bir konuda söylenen bir sözün doğruluğuna karşıdaki kişiyi inandırmak için kullanılan Arapça; “Bilici olan Tanrıdır! Allah bilir!” anlamına gelen, “Doğru söylüyorum, inan ki doğru!” anlamında söz.
Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Batticon (Batikon); Ameliyatlardan önce, kan alma işlemlerinde, yara tedavileri kullanılan, mikrop bulaşmış yerlere uygulanıp mikropları öldüren bir ilâç.
Cerahat; İrin. Yara. Alyuvarlar, bakteri ve yıkılmış doku kalıntıları gibi iltihap ürünlerini kapsayan doku sıvısı.
Cingöz; Uyanık davranarak çıkar sağlayan, imkânlardan kurnazca yararlanmasını bilen, uyanık, hiç aldatılamayan, kurnaz, açıkgöz, zeki.
Çibörek; Çok kimsenin çiğbörek telâffuzunun aksine; kıyma, soğan ve baharatın açılmış yufkaya çiğ olarak konulması ve kızartılmasıyla yapılan geleneksel bir tatar böreğidir.
Çirkef; Aslı pis ve bulanık su anlamına gelmekle birlikte ikinci manası; iğrenç, bulaşkan. Haddini bilmeksizin saldıran kimse/ler anlamındadır.
Dekolte; Kadın kıyafetlerinde kısmen açıkta bırakan giyim. Boyun, omuz, göğüs ve sırtın bir bölümünü açıkta bırakan kadın giysisi. Açık-seçik, açık, örtüsüz, çıplak.
Diyet; İslâm hukukuna göre, herhangi bir nedenle öldürme, yaralama ya da gasp, hırsızlık gibi olaylarda bir zarara sebep olunduğunda suçlunun ödemek zorunda olduğu mal, para, kan parası. (Sağlığı korumak, düzeltmek amacıyla yapılan perhiz, rejimle ilgisi yoktur) (Ömer SEYFETTİN’in Koca Ali Hikâyesi).
Düztaban; Ayağın normalde olması gereken iç uzun kavisinin kaybolarak dışa doğru kayması ile söz konusu olan ayak deformesi. (Öyküdeki anlamı; Uğursuzluk).
Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Gaf; Doğru söylenmesi gerekeni, farklı ve yanlış sözlerle ve yanlış yerlerde maksadını aşarak söyleme. Yersiz, zamansız, beceriksiz söz, kaba ya da yakışıksız davranış, pot, patavatsızlık.
İffet; Namus. Temizlik. Harama yaklaşmamak, helâl olmayan söz ve fiillerden kaçınmak. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlılık.
İnisiyatif; Bir kimsenin alınması gereken kararı öncelikle ve kendiliğinden alabilmek konusundaki yeterliliği, üstünlüğü, niteliği, önceliği. Karar verme yetisi. Bir şeyi yapmaya öncelikle davranma, önceliği ele alma, öncecilik.
İnkisar; Kırılma, gücenme, incinme anlamında kullanılan bu kelimenin diğer bir anlamı; gönül kırılması, ilenme, ilençtir.
İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.
İrin; Cerahat. Yara. Organizmanın herhangi bir yerinde yangılanma sonunda bozulmuş alyuvarlardan oluşmuş, bakteri ve yıkılmış doku kalıntıları gibi iltihap ürünlerini kapsayan, mikroplu, ya da mikropsuz sarımtırak renkte, koyuca doku sıvısı.
Kâbus; Karabasan. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Kallavi; Aslı; Vezir ve Sadrazamların giydikleri bir çeşit kavuk olmakla birlikte, değişmeceli manada çok iri, kocaman anlamında kullanılmaktadır.
Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.
Kılıbık; Karısının baskısı altında bulunan, karısından korkan, çekinen. Kazak karşıtı.
Koz; Başarı fırsatı olan elverişli durum. Saldırış ve savunma fırsatı. Ceviz. İskambil oyunlarında diğer kâğıtları alabilen, diğerlerine göre üstün tutulan belirli renk ve işaretteki kâğıt.
Lâpa; Yarma, bulgur, pirinç gibi nişastalı tanelerin suyla kaynatılarak bulamaç kıvamına getirilmiş durumu. Ketentohumu ve benzeri bitkilerin, bitki tohumlarının kaynatılmasıyla elde edilen bir tülbent içine konularak sıcak olarak vücuda dıştan uygulanan ilâç.
Marifetli; Herkesin gösteremeyeceği beceriye, becerikliliğe sahip, hünerli, usta, ustalıkla elinden bir şeyler gelen.
Matrak; Eğlenceli, gülünç, hoş. Kalın sopalı değnek. Bir topuz cinsi.
Mızıkçılık; Çeşitli sebeplerle oyun bozma, yenilgiyi kabul etmeme, kolayca darılma.
Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader. Takdir edilmiş, kaderleşmesine verilmiş.
Mundar; Murdar. Şeriata uygun olarak kesilmemiş hayvan. Kirli, pis.
Mutat (Mutad); Alışılmış yol, tarz ve şekil, şey. Her zamanki gibi. Alışılan. Alışkanlık.
Namert; Mert olmayan, korkak, alçak.
Operasyon; Ameliyat. İşlem. Elde edilecek sonuç için alınan önlem ve yürütülen işlerin tümü.
Parya; Ayaktakımı. Aşağı tabaka. Kast düzenine göre, kast dışı kalan, hiçbir toplumsal sınıftan olmayan, her türlü haklardan yoksun olanlara verilen ad.
Saçmalık; Yeri ve değeri olmayan söz, ya da davranış.
Samimiyet; İçten olma durumu, içtenlik. Biriyle senlibenli, içlidışlı olma hali.
Tabansız; Ödlek, Korkak, yüreksiz.
Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.
Tahammül; Nesne, güçlü, zorlayıcı dış etkenlere karşı koyabilme, dayanma, direnme. İnsanın kötü güç durumlara karşı koyabilme gücü, kaldırma, katlanma.
Tandır; Kışı soğuk geçen yerlerde alçak dört köşe masanın altına mangal konarak üstü zarar görmeyecek şekilde örtü kapatılan eskiden ısınmak için kullanılan bir çeşit mangal. Yere çukur kazılarak yapılan özel fırına da aynı ad verilir. Pişirme tekniği olarak odun ve mangal kömürü yakılarak ısıtılmış olan tandırın içine kuzu bir bütün olarak çengelle asılır ve tandırın kapağı iyice kapatılarak pişirilmeye bırakılır. Pişen bu ete tandır denir.
Tığ; Silâh. Ucu çengelli dikiş aracı.
(2) Ahret (Ahiret, Kabir) Sualleri; Ölen insanı kabirde Münkir-Nekir denilen Sorgu Melekleri sualleriyle sorguya çekerler, bu sorular; “Rabbin kim? Dinin ne? Kimin ümmetindensin, Kitabın ne? Kıblen neresi?” diye başlayan ve “Rabbim Allah!” cevabı verilmesi gerektiğine inanılan suallerdir. İnsanları bıktıracak kadar uzun ve devamlı olarak sorulan sualler.
Aşağılık Kompleksi; Aşağılık Duygusu. Kendini küçük görme, hakarete, incitilmeye, hor görülmeye hazırlıklı olma. Onurunun kırılmasına, aşağılanmasına izin verme, ruhsal karmaşa içinde yaşama eğilimi.
Bit Yeniği; Kuşkulu bir nokta. İşin gizli kalmış, kötü ve aksak bir yönü.
Devayı Misk (Deva-i Misk Helvası); Yumurta akı, bal ve 41 çeşit baharat ile yapılan Edirne ilimize ait helva çeşidi.
Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar. Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.
Et Beni; Deri dokusunun anormal büyüyüp yağlanmasıyla oluşan kabarcık.
Kulunç Kemiği; Aslında sadece” kulunç” demeli. Adale içindeki sert düğümcükler (nodüller) ve şeritler. Gerilim sonucu kasılmış kasların gevşemesinin ifadesidir. Kol, bacak ve gövdede görülür. Sebebi tam olarak anlaşılmayan ağrılı durum genelde sıklıkla sırt ve boyunda görülmekte.
Yandı Gülüm Keten Helva; “Olanlar oldu, iş işten geçti!” anlamında olumsuz sonuçlar için kullanılan bir söz. Kaçırılmış bir fırsat da denilebilir.
(3) Çirkin kadın diye bir şey yoktur, yalnız güzel görünmesini bilmeyen (bakımsız) kadın vardır. Jean de La BRUYERE Ruslara ait bir söylem; “Çirkin kadın diye bir şey yoktur, az votka vardır!” şeklindedir.
(4) Kur’an Zariyat Suresi, 49. Ayet; “Hem her şeyden iki çift yarattık ki, düşünesiniz. Ve her şeyin karşıtını yarattık ki (Allah'ın tek olduğunu) anlayabilesiniz. Düşünüp ibret (öğüt) alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki çift yarattık.” Ayete göre; Her insanın birbirinin aynısı iki tane yaratıldığı bidattir.
(5) Ağzından Kaçırmak (ya da Çıkarmak); Ağzında sır tutmasını bilmeyenler için söylenen söz. Sabrı tükenip o zamana kadar sakladığı şeyi söylemek, ifşa etmek, açıklamak.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.
Bocalamak; Bir işte tutulacak yolu kestirememek, ne yapacağını bilememek, kararsız olmak. Geminin rüzgâra karşı gidememesi, dolaysıyla sürüklenmesi.
Cüret Etmek; Düşüncesizce, saygısızca, saygıyı aşan davranışta bulunmak. Korkusuzca ve yürekli davranmak.
Dağlamak; Kızgın bir demirle hayvanlara damga vurmak. Hastalığı yenecek etkenleri ve bu etkinliklerin kullanılma yöntemlerini bularak hastanın sıkıntılarını metal bir araçla yakarak giderme işlemi (Sağaltım).
Elinin Tersiyle İteklemek, İtmek; Şiddetli şekilde reddetmek, kabul etmemek.
Gasp Etmek; Zorla, izinsiz almak.
Gıkı Çıkmamak (Gıkını Çıkarmamak); Hiç ses çıkarmamak. Bir davranış, bir etki karşısında hiç sesi çıkmamak.
Hal Hatır Sormak; Bir kimseye sağlığı, ekonomik, çoluk çocuklarının vb. durumuyla ilgili bilgi almak için sorulan nezaket sorusu.
Hınç (Hıncını) Almak, Hınçlanmak, Hıncını Çıkarmak, Hıncını Yaşamak; Öç almayı güden aşırı öfke, kin duymak, beslemek. Öç almak. Kin tutmak. Böylesine duyguları yaşamak.
İftira Etmek (Atmak); Bir kimseye kasıtlı ve asılsız suç yükleme, kara çalma. Kur’an, Nur Suresi.4. Ayeti; “İffetli kadınlara iftira atıp da dört tanık getirmeyenlere gelince, onlara hemen seksen vuruş vurun. Ve onların tanıklıklarını ebediyen kabul etmeyin. Onlar sapmışların ta kendileridir.” Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK
İki Lâfı, Lâkırdıyı, Kelimeyi, Sözü, Bilgiyi Uç Uca Eklemek; Aslında bu deyim menfi anlamda “İki kelimeyi, ya da iki lâkırdıyı, iki lâfı, iki sözü, bilgiyi uç uca ekleyememek” olarak kullanılmakta olup düşüncelerini, duygularını, düzgün bir şekilde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksunluk anlamındadır.
İsnat Etmek; Kara çalmak, suç yüklemek. Dayandırmak.
İspiyonlamak; Birinin gizli işlerini, sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyerek, öğrenerek bir çıkar karşılığında ilgili yerlere bildirmek, yetkili kişilere iletmek.
Katletmek; Zarar vermek. Zor duruma sokmak. Aşırı derecede rahatsız etmek. İnsan öldürmek.
Minnet Altında Kalmak (Olmak); Bir kimseden gördüğü iyiliğe karşı minnet duymak. Kendini gönül borçlusu, teşekkür borçlusu hissetmek.
Nefsi Müdafaa Yapmak; Korunmak. Nefis müdafaası yapmak. Kendini, öz benliğini korumak, savunma hakkını kullanmak.
Öğürmek; Kusarken ya da kusacak gibi olurken öğürtü sesi çıkarmak.
Peyda Olmak; Peydahlanmak; Ortaya çıkmak, kendini göstermek, oluşmak. Belirmek, görünmek.
Pişmiş Kelle Gibi Sırıtmak; Yersiz şekilde tüm dişlerini göstererek aptallık, şaşkınlık, kurnazlık veya alay belirtir şekilde, anlamsız bir biçimde gülmek. Kuzu kellesi pişirilip, fırınlandıktan sonra aldığı şekilden (gözlerin pörtlemesi, ağzın açık kalması, dişlerin görülmesi gibi) esinlenerek düzenlenmiş Türkçe bir terim.
Sırtını Dayamak; Güçlü bir yere veya birine güvenmek, yarar beklemek. Bir yere dayanmak ya da yaslanmak.
Sözünü Yalatmak; Yalan, yanlış, hatalı olan bir sözün doğru olmadığını ispat ederek geri alınmasını istemek.
Şakakları Zonklamak; Şakakların nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması, sancıması, belli belirsiz hareketi.
Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak, Şoka Girmek); Çok şaşırmak, şaşakalmak, beklenmedik, hoşa gitmeyecek bir şeyle, belirli olmayan bir zamanda karşılaşmak, şaşkına dönmek, şaşkınlıktan dona kalmak. Afallamak.
Tahsis Edilmek; Bir şeyi başka bir şey için ayırmak, kullanma hakkı vermek.
Vitesten Atmak; Çok kızmak, aşırı sinirlenmek, çileden çıkmak gibi bir anlam gözükse de, konusunu, sözünü bilmeyen, diline hâkim olamayan, ahkâm kesen, abuk sabuk konuşan anlamlarını içerir.
Yeltenmek; Altından kalkamayacağı, başaramayacağı, yapamayacağı bir işe kalkışmak. Özenmek, heves etmek, meyletmek.
(6) İnsan beşer, bazen şaşar! Sözün aslı; “İnsan beşer, kuldur şaşar!” şeklinde olup; kişinin zaman zaman şaşırmasını, yanılmasını hoş görmelidir!” anlamındadır.
(7) Bir Elin Nesi var? İki Elin Sesi Var; İnsan gücünün sınırlı olduğuna, her işi tek başına halledemeyeceğine, tek başına başarılı olamayacağı için yardım gerektiğine ait bir atasözü.
(8) Koca Ali Hikâyesi; Ömer SEYFETTİN’in DİYET adlı öyküsündeki karakter.
(9) Çıban Öyküsü; Sağ kolumda çıkan bir çıban beni bir hayli üzmüş, kolum neredeyse bacağım kadar olmuştu. Büyüklerimin basireti bağlanmış olsa gerekti, doktora götürmediler. Buna mukabil babam kolumun kabarcık olan yerini bir tığla deldi ve kolumdaki yabancılıkları (Cerehat, irin) boşalttı. O bölüm miras veya hatıra olarak kaldı kolumda. Ertesinde ulaştığımız kurban bayramında fotoğraflarımız çekildi, birkaç kez, o fotoğraflarda genelde hep arkalarda yer aldım, sağ kolum hep arkamda, saat olan kolum ise artistler gibi saatimi gösterir şeklinde idi (yani yaşanmıştır)!
(10) Ecel ayırsa bile, mahşerde buluşuruz… “Ellerim böyle boş, boş mu kalacaktı” şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güfte Sahibi (Şekip Ayhan ÖZIŞIK olarak belirtilmekteyse de) bilinmemektedir. Beste; Şekip Ayhan ÖZIŞIK’a ait olup Nihavent Makamındadır.
(11) On yüz milyon bin; Sonuna “Baloncuk” eki de konmuş bir reklâm spotu. Anlatılmak istenen ifade dilemeyecek bir miktar denebilir.
(12) Uzun ince bir yoldayım, Gidiyorum gündüz gece… Sivas-Şarkışla Yöresinden Âşık VEYSEL’in anlamlı türküsü.
(13) Bekledim de gelmedin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yesari Asım ARSOY’a ait olup eser Nihavent Makamındadır.
(14) Şu güzeller güzeli / Yâr gibi geldi bana diye başlayan Nihavent Makamındaki, Söz ve Müziği; Necib MİRKELÂMOĞLU’na ait olan Türk Sanat Müziği eserinin “Bir münasip zamanda, meselâ saat onda / Buluşalım Kordon’da der gibi geldi bana!” şeklinde olan bir bölümüne atıf yapılmıştır.
(15) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
(16) Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” de denilmektedir. Ekim olmayan kimselerin yaptıkları tavsiye ettikleri, evde yapılan, hekimlikte kullanılmayan ilâç.
(17) Çıban Türleri; “Staphylococcus aureus!” adlı bakterinin yaptığı hastalığa çıban denir, ama halk tarafından deride çıkan birçok şişliğe “Çıban” ismi verilmiştir. Şark Çıbanı, Kara Çıban, Kan Çıbanı, Şirpençe (Aslan Pençesi) Çıbanı gibi çıbanlar bunlara örnektir. Çıban Özü, Çıban Başı gibi sözler de çıbanlarla ilgili sözlerdir (Başlangıçta da bir nebze anlatılmıştır)
Şirpençe (Aslan Pençesi, Kızıl Yara); Birkaç tane kan çıbanı bir arada bulunur ve çevreye ve derinlere doğru genişlerse bu tür çıbanlara karbonkül (Latince; Carbunculus) , halk arasında şirpençe denir. Tehlikeli ve öldürücü bir kan çıbanıdır. Ağır seyreden durumlarda mikroplar kana karışır ve öldürücü olabilir. Nitekim Yavuz Sultan Selim bu çıbandan ölmüştür. Tedavi için ufak bir bilgilendirme; öncelikle kabuk kaldırılmalı, cerahatlenme için antiseptik sıvılarla pansuman yapılmalı, doktor nezaretinde antibiyotik ilâçlar kullanılmalıdır. Doktor uygun gördüğü takdirde cerrahi müdahale yapılmalıdır.
(18) İt, iti ısırmaz; Hilebaz, sahtekâr, başkalarına kötülük yapmayı alışkanlık haline getirmiş insanlar birbirlerini çok iyi tanırlar. Bu yüzden de aynı ortamda bulunuyorlarsa eğer çıkarlarından dolayı birbirlerini anlayışla karşılar ve birbirlerine zarar vermekten kaçınırlar.
(19) QUASIMODO; Notre Dame Kilisesinin Çan çalıcısı çirkin bir kahramandır. Victor HUGO’nun şahane eserlerinden biri olan Notre Dame’ın Kamburu (Orijinal isimleri; Notre Dame De PARIS, The Hunchback Of Notre Dame) çeşitli kereler filme çekilmiş; QUASIMODO ve Büyüyünce âşık olduğu çingene kızı ESMERALDA rolleri çeşitli sanatkârlar tarafından canlandırılmıştır. Hatta eserin çizgi filmi bile yapılmıştır. Çok çirkin olan Quasimodo isminin Fransızcadaki anlamı; “Eksik, tamamlanmamış” demektir. İletken bir isim olsa gerek.
(20) Samson ve Delilah; İncil’de yazıldığı üzere Samson (İsrailli) ve Delilah (Dalilâ, Filistinli) arasında yaşanan bir aşkın öyküsü. Film olarak yapılmış ve Victor Mature ve Hedy Lamar başrolleri paylaşmıştır. Hemen eklemem gerek ki; “Oh Carol…” nasıl ki “Kel Erol”, “Tombe la neige” ise “Tombul Nejla” olmuşsa bu filmin ismi de “Samsunlu Halil Ağa” olarak aklımızda yer etmiştir!
(21) Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemleri benim ölümüm sayılır). FUZULİ
(22) Aptal - Abdal; Aptal; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, ahmak, salak avanak. Aynı zamanda küçümseme veya azarlama sözü olarak da kullanılmaktadır.
Abdal; Tasavvufta Allah’ın sevgili kulları arasından seçilmiş din büyükleri (40 kişi). Bunlar dünyadaki maddi her şeyden vazgeçmiş kişilerdir. Eskiden tarikatlara bağlı gezgin (derviş) kişiler. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış belirli bir aşamaya gelmiş kimse. Üstü başı perişan, gezgin, tarikatlara bağlı derviş. Allah’a ulaşma yolunda çeşitli kademeleri adımlamış dilenci kılıklı, hırpani yoksul kişiler. En önemlilerinden biri, bilindiği gibi; Pir Sultan ABDAL’dır.
(23) DNA Testi; Ana-baba-evlât varlığının tespiti için gereken bir test olup nerede, nasıl ve kaç liraya yapıldığını öğrenmek isteyenler İnternet’e başvurabilir. Minimum sürenin bir haftadan az olmadığı, bazen uzadığı belirtilmektedir.