Hafiften enstrümantal(1) bir müzik ulaşıyordu kulağıma. Nasıl ki ineklerin fazla süt vermeleri, tavukların çok yumurtlamaları ve et olarak çabuk beslenmeleri, saksı çiçeklerinin solmaması, diriliğini saklaması için bu tip müzikler revaçta(1) ise de, ne halt yediğini(2) bilmeksizin, benim gibi idamını bekleyen mahkûmlar için de hapishanelerde böylesine müzik dinletiliyor olsa gerekti, ölümümüze çeyrek kala.
Herhalde devlet büyüklerinden olmadığım için cenazemde cenaze marşı çalınmaz, “Bir dakikalık saygı duruşu” yapılmazdı (gibime gelir).
Neden mi? Böyle dar bir hücrede, kefen tipinde, ikiye katlanıp boğaz kısmına bir makas darbesi ile delik açılmış ve başımdan geçirilmiş şeyin anlamı ne olabilirdi ki? Artık o beyaz örtüye ne deniyorsa, adını bilmiyordum, herhalde kefen olamazdı!
Düşünüyordum, acaba beni o eski çağ usulleriyle mi, ortaçağın gelişmiş usulleri ile mi, modern çağ usulleri ile mi idam edeceklerdi? Zaman kavramı yoktu beyin hücrelerimde.
Yaşadığımı sandığım, ancak nerede olduğumu bilmediğim bir çağda böylesine ayırımlar yapılmış mıdır, onu da bilmiyordum. Ama okuduklarıma, araştırmalarıma, öğrenebildiklerime ve aklımda kalanlara göre böyle bir sınıflamanın yapılmış olması bana makul ve mantıklı(3) geldiği gibi, yaşadığım zamanın da En Yeniçağ(!) olduğu konusundaki şüphelerimi dağıtmış oluyorum.
Bence “Gâvur Eziyeti(3)” diyeceğim ilkel usuller; hayvanlar tarafından sürüklenme, ya da iki hayvan arasına bağlanarak gerdirilerek vücudu bölme, parçalama, canlı canlı gömme (özellikle Araplarda yeni doğmuş kız çocuklarına ve bazı yörelerde ilkel yaşam ortamlarında), canlı canlı deri yüzme, çeşitli şekillerde kesiklerle eziyet verme(4), kaynar kazana, yılan çukuruna atma, çimentolu ayakkabı ile denize ya da yardan-uçurumdan aşağı atma, Kızılderililerdeki gibi (ya da Hazreti İbrahim gibi) yakma, toprağa sıkıştırılmış insana bal vb. sürülerek haşerenin yavaş yavaş öldürmesini sağlama(5)... aklıma ilk gelenler…
Unuttuklarım, aklıma gelmeyen mutlaka başka idam usulleri de vardır, eski çağlara ait. Meselâ arenalarda insanlarla insanlar, insanlarla vahşi hayvanlar arasındaki, silâh denen bir kısım aksesuarlarla yapılan dövüş sonucu yörenin büyüğünün aşağıya, ya da yukarıya doğru bir başparmak işareti ile sonuçlanan hatta savaş bile diyeceğim mücadeleler de bir bakıma idam sayılmaz mı?
Ortaçağ usulleri diyeceğim şeylerde ise özellikle ve öncelikle hanedanlarımızda uygulanan usuller geliyor aklıma. Örneğin Merzifonlu Kara Mustafa Paşanın(6) kafasının kesilmesi, bedeni gömüldükten sonra kafasının teşhir edilmesi gibi. Sonrası aklımda kalmamış, ancak aklımda kaldığı kadarıyla böyle kafası kesilerek Paşa gibi idam edilen bazı kimselerin ayrı iki mezarları olduğu kalmış aklımda(6), örneğin Çakırcalı Mehmet Efe(6) gibi.
Cem Sultanın boğulması, Ayşe İbrahim’den sonra recm(recim)(7) olayının unutulması, bunun yerine kırbaçla eziyet, diğer aklımda kalan bana hüzün veren olaylar.
Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, bugünün Arap ülkelerinde recm, kılıçla kafa kesme, vinçlerle asma, teknoloji olanaklarından faydalanarak silâhlarla topluca katliam(1) gibi ilkel âdetler hâlâ uygulanmaktadır.
Bunlara ekleyeceğim en güçlü cezanın Bilâl Habeşi’ye uygulanan ağır taş altında bırakılma da, bir bakıma idam cezası olsa gerek, çektiği eziyeti dikkate alırsak.
Yine ilkel kavimlerde kızgın yağla öldürme, Kazıklı Voyvoda ünüyle insanları kazıklara oturtturarak, ya da giyotinle idam(8) da saydıklarım içine katılabilir.
Bugün Türkiye’mde idam cezası yok, her ne yaparsan yap şu ya da bu şekilde devlet mecburmuş gibi ölünceye kadar o mahkûma meccanen(1) bakıyor ki, bu; her geçen gün hapishanelerin yükünün artması değil midir ki?
Zamanın da; “N’apsaydık yani, asmasaydık da ömür boyu baksa mıydık?(9)” sözünün doğruluğunun tasdiki gibi geliyor bana.
Oysa idam cezasının kaldırılmasının gerekçesi hâlâ gerçekleşmiş değil, gerçekleşeceğini de yok olarak, düşünüyorum.
“Od düştüğü yeri yakar! (10)” derler, adam almış eline silâhı, katletmiş bir aileyi çoluk-çocuk demeden, neymiş ömür boyu bak katile, yarattığı sorunlar da ayrıca cabası(1)…
Hele bir de hükümet seçim vaatleri sonucu değişir de “Af, maf çıkarsa” vicdan azabı çekmeksizin elini-kolunu sallayarak, yeni canilikler(1) ve katliam için dışarıdadır hazret! Hükümetin canına okunmamıştır ki zaten! “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!” mantığı...
Ya da genç kadının hükümet tarafından af edilen tecavüzcüsü için çığlığı; “Hükümetin namusunu kirletmedi ki, kirlenen benim, hükümet değil, ben affetmiyorum, hükümet bana tecavüz edeni benim adıma nasıl affeder ki?”
Bugün bir kısım gelişmiş ülkelerde(!) idam cezaları; darağacında asmak yanında, gaz odası, elektrikli sandalye, iğne ile zehirleme şeklinde kısaca “Uyutulma” adı verilerek halen uygulanmakta, bildiğim kadarıyla. Bilmediğim kurşuna dizme...
Bildiğim ise yaşamım boyunca çocuk yaşlarımda Saman Pazarı’nda şahit olduğum hazırlanmış üçayaklı darağacı, tekme atılan tabure (ya da sandalye), idam edilenin boynundan geçirilmiş ilmekli yağlı urgan(3), bir-kaç dakika sallanış ve pantolonunun ön tarafında gittikçe büyüyen bir ıslaklık...
Sonrası Allah’la kul arasında, çok nadiren de olsa haksızca, ya da haklılığı sonradan çeşitli vesilelerle ispatlanan yanlışlıklar olarak...
İşte ben de bu son saydığım gibi “Haksız olarak” diyebileceğim bir şekilde sonumu bekliyordum hücremde. (Ömer Seyfettin’den “DİYET” i hatırlamak gerek!) Zaten hakkında karar verilmişse, ya da tüm deliller aleyhinde bir şekilde vücut bulmuşsa, ağzınla kuş tutsan(2) bile yararı yoktur.
Her ne kadar herkes kendini suçsuz buluyor olsa ki, sanırım bir hukuk terimi; “Suçu ispat edilene kadar herkes masumdur!(11)” olmasına rağmen benim masum(1) olmadığıma daha ilk bakışta karar verilmişti.
Karşımdaki masada iki roman(1), ya da çingene uyumamak için direnmekte, masa üzerinde rulo halinde bir kâğıt tomarı, iki teneke kulplu bardak ile yine tenekeden yapılmış olduğunu tahmin ettiğim bir sürahi duruyordu.
Bir hoca, imam kisvesi(1), ya da sesi görülmüyor, duyulmuyordu. Demek oluyordu ki bilmediğim suçum, doğal olarak ona bağlı günahım büyüktü ve yolculuğum doğrudan doğruya cehenneme doğruydu!
O an geldi, vakit gece yarısını geçmiş, sabaha ulaşma zahmetini yaşıyordu, ya da bana öyle gelmişti, çekinikliğimde...
Resmi elbiseli iki-üç kişi görününce romanlar ayağa kalktılar;
“Ellerimi bağlamasanız!” dediğimde önce birbirlerine baktılar, bayan olduğu belirlenen birinin işareti ile ellerimi bağlamaktan vaz geçti romanların birinden biri ve elini omzuma koydu...
“Anne…”
“Ne diye bağırıp duruyorsun, on dakikadır, akşamları çerez-merezle midene yüklenme demiyor muyum sana? Söyle bakalım, bu sefer neler gördün rüyanda?”
Annemin bedenimi de sarsan eli omzumdaydı, rüyamdaki omzuma elini koyan bayan savcı da annemdi (tuhaf, ama galiba)!
Annem beni gerçekten uyandırmış mıydı, yoksa hâlâ rüya görmeye mi devam ediyordum(12)? O üçayaklı darağacı ve sallanan yağlı urgan görünüyordu. Gökte yıldızlar, karanlığa isyan edercesine çekilip çekilmeme kararsızlığı içindeydiler.
Birden güneş doğdu;
“Yetti artık bu karabasan(1) mı, kâbus(1) mu, rüya mı, yoksa hayallerini gerçekmiş gibi yorumlaman mı? Akşam da ağır bir şeyler yememiştin hâlbuki. ‘Yarın sınavlarım var!’ deyip erken yatmıştın!” diyen annemdi, bir bardak suyla odamın lâmbasını yakarak ve devam etme gayretindeydi;
“Geceleri kaloriferleri kapatıyorlar, bu kaçıncı deyişim; ‘Kıçını-başını açma, açık bırakma, üstünü ört!’ diye! Oh olsun! Biraz da ana sözü dinle. İç bir yudum su ve iyi rüyalar görmeyi um! Güzel rüyalar için çalışsın biraz da beynin! Babanla ben de senin böyle bağırıp çağırmanla değil, hiç olmazsa, arada bir kahkahalarınla uyanalım!”
“Be güzel annem! Uyur-uyanık arası bu bağırışları ben değil, rüyamdaki ben yapıyor!” desem acaba inandırabilir miydim annemi?
Üstelik ne kadar zamandır rüyada idim, birkaç saniye mi, yoksa bir ömür kadar mı? Rüyada geçirdiğim zamanın farkında değildim desem, yalan sayılmaz. Üstelik hangi hallerle; meselâ öfke mi, keder mi, sıkıntı mı, korku mu, acizlik mi, ümitsizlik mi, hatta bir anne-babaya sahip olup da sevgilisi olmayan birinin yalnızlığı gibi mi?
İnternete girdim, sabaha çeyrek kalmış bir vakitte. Hani bazı sahtekâr, ahmak(1), kendilerinin bir şeyler bildiğini sanan hacı-hocalar var ya, onların safsataları(1) ile becelleştim(13). Bunlardan peygamberimize bile mal edilen, ancak içimden inanmak geçmeyen hadis diye yutturulmak istenen iki tanesini şöyle özetlemeye çalışayım;
“Kötü rüya gören kimseye anlatmasın!(13)” İyi ki anneme anlatmamışım demek geçti içimden.
“Rüya tabiri bir ilim işidir.” Hangi ilim dalı kapsamında olduğunu bilemediğim için kendimi esefle ayıpladım.
Rüyaların bir de sınıflaması varmış, hâl ve duruma göre değişik yorumlar gerektiren. Aynı kaynaktan edindiğim bilgiye göre, şöyle; “Yaşlı-genç, zengin-fakir, kadın-erkek, cahil-mektepli (Âlim), dindar-dinsiz-dinci, bizden-sizden(!), gece-gündüz, abdestli-abdestsiz, aç-tok, hasta-sağlam, evli-bekâr, amir-memur, misafir-yolcu-ev sahibi-mukim, hatta mevsimlere göre” rüyalar ve rüya tabirleri değişirmiş.
Ben, benim gördüğüm rüyayı bu sınıflama içine şöyle eklemek gereğini hissettim; “Suçlu-suçsuz belli olmayan, öğretmenliğe meraklı, okumakta olan (benim gibi, ya da) öğretmen-öğrenci, gamsız-meraklı, rüya görme hakkına sahip ve bu hakkı kullanan ve kullanmaya hevesli olan biri gibiydim, Allah'a şükür!
O amcaların yaptığı sınıflamaya göre rüyayı gören kendimi ise şöyle sınıflayabilirim;
“Genç, fakir (aslında yok gelirli, çok zaman dışında her zaman baba eline bakan ve baba evinde yatıp-kalkan-doyunan, sırtı pek, karnı tok, aç-susuz değil), erkek, sadece mektepli (yani okuyup, öğretmen olma çabasında ve aşamasındaydım ya). Dindar(ımtırak), karşı taraftan (sizden uzak anlamında), abdestsiz, namazsız, gece yatısında, tok, sağlam, bekâr, amirliği-memurluğu olmayan, baba evinde yerinde sabit duran (mukim kavramında), kış mevsimindeydim.”
Kendime söz verdim; bundan sonraki rüyalarımda beynime not aldığım bu vasıflara ek olarak güzel, iyi, müjdeli rüyalar görmek ve hatta bunların içine sevgili yerleştirmek gayretini yaşamak için çaba gösterecektim, nasıl olacaktıysa? Bu sözümü içtenlikle tutmak için gayret ötesinde gayretli olmayı vaat ettim kendime!
Aslında iyi, güzel, müjdeli, resimli, şeffaf rüyalar görmek için söz vermiştim, söz vermesine, ama bu sözüme rağmen karanlık, karamsarlık, yeis(1), hüzün içeren kötü rüyaları görmek istemememe rağmen, beynime egemen olamıyordum, maalesef!
Aslı; “Üfürsün” olan sözü “Kötü rüya gören soluna üç kere tükürsün!” diyen zata olan inancımla sol tarafıma dönüp üç defa tükürmüştüm, bir gündüz güzellik uykumda(3). Annem yaptığımı görmüş, anlamamış, güzellik uykumda sol tarafıma dönüp yatağımın yanına neden üç kere tükürdüğüm için sorgulamıştı beni.
“İnternetteki amca öyle söylemişti!” diyemezdim ki, desem de inanmazdı zaten; “Safsata, hurafe, batıl itikat(14)!” der geçerdi, adım gibi biliyorum, utanmış, yerin dibine girmiştim(2), handiyse(1)...
Bu yerin dibine girme hakkımı o an için ertelememin iyi olacağını düşünmem, sonralardan bir gece şekillenmişti, tabiidir ki rüyamda.
Ben ki; “Şeddeli eşşek kadar üniversite son sınıf öğrencisi” olarak daha önce sıraladığım vasıflara sahip adam, çok sıkışmıştım rüyamda ve tuvalette olduğum düşüncesiyle çok güzel bir şekilde rahatlamıştım...
Söylemem gereksiz, evden kaçtım, fark eder etmez, bir-iki gün pansiyoner bir arkadaşta, iki-üç gün de ablamda kaldıktan sonra kırmızımsı-morumsu bir yüzle dönmüştüm eve. Babamın olaydan haberi olmamış, dünyadaki varlıkların en mükemmeli olan annem ise ses etmemiş, herhangi bir eylemde bulunmadığı gibi; “Özlettin kendini kâfir(1) çocuk!” diyerek derin bir mantıkla sevgisini belli etmişti!
Git-gel Konya altı saatmiş! Ben de gidip geliyordum üniversiteye, her zamanki gibi televizyonda gördüklerimden etkilenerek, yaşadıklarımdan esinlenerek, duyduklarımdan bir kısmını rüyalarıma yerleştirerek, hülyalarıma devam ediyordum. Her zaman karabasanlar, kâbuslar egemen olmayacaktı ya rüyalarıma.
Bazen annemin “Kâfir!” takdirlerine uygun olarak güzellik uykularımda tebessüm, gülümseme ve kıkırdama modunda gülmelerim için annemin gene “Deli mi, ne? Gün gelecek bu güzellik uykularını sana yasaklayacağım, ya da git, kanepeyi işgal etmektense yatağında güzelleş, odanda kıkırda, sevgilini mi ne gördünse onunla becelleş!” şeklindeki takdir(!) sözlerini içtenlikle duyuyordum!
Haddimi biliyordum(2) oysa, bilmeliydim de hem. Üniversiteyi bitirinceye kadar elde yoktu, avuçta yoktu ki, sevgilim olsundu! Sadece televizyonda, sinemada gördüklerime kısıtlı bir âşık olma hakkım vardı! O da eğer, kız oğlana kavuşup evleniyorsa, hemen zihnimden yok oluyordu. Çünkü elkızı, artık namahremdi(1) bana (meselâ)!
Böyle günlerden biriydi, oldukça yoğun bir ders temposundaydık, sınıftaki kız arkadaşlarımdan biriyle. İyi kızdı, sevmek hatta ilerleyen yaşamımızda gerekli ve karşılıklı sevmek, âşık olmak gibi bir elektrikle donanırsak(!) evlenmeyi bile düşünebileceğim bir kızdı o. Tabiidir ki gönlüne hükmeden, gönlünün hükmettiği biri varsa o da benim için namahrem sınıfına girerdi!...
Kapıda önce bir anahtar, sonra ayak sesleri belirdi.
“Eyvah! Babam! Hemen pencereden atla!”
“Ama on üçüncü kattayız!”
“Batıl itikadın sırası değil, atla!” şeklinde bir tekrar ilişti yeniden kulağıma. (Ufacık da olsa gerçek anlamda bir fıkradan hakiki bir çalıntıya boş vererek…)
İnsan sevdiği bir arkadaş hatırına çiğ tavuk yemek yanında, pencereden de atlardı, değil mi? Tek umudum, aşağıdaki devasa(1) çam ağacının üstüne düşmek, kırık-çıkıklarım olsa bile yaşamaktı...
Gürültüye annem yetişmişti, ders çalışırken, dalmış, uyuyakalmış, rüya görmüştüm yine. Bilmediğim, görüp tanımadığım, sınıfımda olmayan bir genç kızı hayal etmiş, masadan sandalyemi de devirerek yeşil renkli halı üzerine kapaklanmıştım, sersem gibi.
Hayalim, ya da rüyamla, gerçeğim arasında uyuşan tek şey devasa yeşil çam ile, odayı boydan boya kaplayan yeşil renkli halı, bir de annemin sakınmaksızın ettiği kırmızı-mor üzerine yeşil(!) sözlerdi tabii!
“Gene kim bilir nerelere gittin? Dünyadaki tüm kızlar dört gözle senin okulunu bitirmeni bekliyorlar, sıraya girmiş olarak oğlum. Mezun olunca gönlünün sultanı edersin birini artık. Medeni ve dini hukuk bir harem(1) kurmana izin vermez, hem nasıl bakacaksın ki o kadar kıza?”
Ve diğerleri nice nice…
“Allah gözünü doyursun, âmin! Azı karar, çoğu zarar! Dörde kadar izin var, diye düşünme, defet(2) aklındakileri, aklından!” vb. gibi.
“Be güzel annem, ben hovarda(1), çapkın(1) değilim ki, beni kafesindeki ‘Çapkın’ adlı muhabbet kuşumla karıştırasın! Hem haddimi bildiğimden de eminsin. Bulup da bunayan biri de değilim. Üstelik kendime örnek aldığım; ‘İyi ki varsınız!’ dediğim bir anne, babanın tuzu kuru(3) tek çocuğuyum...
Azıcık rüya, birazcık da hülya garabetim var. O da geçecek inşallah, olmazsa bir doktora görünürüm ilerlerde, merak etme, sen rahat ol!” demek geçti içimden.
Ne zaman ayağa kalktım, farkında değilim, ancak annemin “Kuzum!” deyip sarılması ve iki tarafıma sallaması beni kendime getirmeye yetmişti.
İnsanlar hayal ettikleri müddetçe yaşarmış.(15) İnsanları serbest bırakırsan zapt edilemeyecek kadar çok hayalleri olacağı kanaatindeyim. Bu nedenle özellikle kendi hayal dünyam için, bir sınırımın olması düşüncesini taşıyorum. İnsanlar hayallerine sınır koyabilirler(16), esareti kabullenmeksizin koymalılar da. Belki bu sınır kelimesini rüyalar için de telâffuz etmemiz mümkün, her ne kadar egemenlik konusu tartışılabilirse de...
Oturup dillendirmeye çalışmıştım, duygularımı;
“Hayal dünyam mı geniş
Yoksa bana mı öyle geliyor arkadaş?
Bilmiyorum, bilemiyorum.
Bakıyorum;
Bir kral olmuşum
Veya imparator
Ya da şah, mihrace...
Kollarımda en güzeli ecelerin
Sevgilerin en doyulmazını tadıyorum
Ve yalanların en dayanılmazlarını…
Bakıyorum;
Kuş olmuşum
Uçmuş uçmuş da konmuşum
En taş kalplisine gönüllerin
Sevgiyi aşkı fısıldamışım.
Yansımış duygularla
Yumuşamış kalp
-yumuşamış, yumuşamış sözde!-
Ve sonra acıların tümü!
Bakıyorum;
Bir sükûn diyarındayım
Gözlerimden akan yaş değil
Mesut olmanın şekillenişi
“Oh!” diyorum
Bir isim dökülüyor dudaklarımdan
İsyansız,
İstekli,
Tüm duygularla şekilli.
Ve bir düşünce geliyor bir yerlerden
Beni götürüyor arkadaş;
Uzaklara,
Uzaklara
Çok uzaklara...(17)”
Belediye otobüsünden inmiş, okula doğru yürüyordum, caddeyi geçmem gerektiği için. Önümden “Kuyruklu Koyun(3)” diyebileceğim, bu cesametine(1) uygun olarak giyimini kendisine yakıştıramadığım bir...
bir...
ne diyeyim, “Bir bayan geçti!” diyeyim, gene de. Gerçekten de benzetmemin yerine “Cuk oturduğunu(2)” düşünüyordum. Adımlarını arttırdıkça, görünümü bir bayan olmasına rağmen, handiyse kuyruklu bir koyunun emme-basma tulumba(3) şeklinde salınışı(1), iniş-çıkışı gibiydi.
Bu, soğuktan ılığa geçme çabasındaki havada, ona hiç de yakışmadığım iddia ettiğim mini eteği nedeniyle, yarısına kadar görünen baldırları, telâşı ve telâşının rüzgârı nedeniyle daha üst noktalara kadar görünüyordu ki ben tarifte zorlanıyorum, niye bu kadar dikkatle izliyorduysam?
Gıybet(18) ediyor olsam da terbiyem bazı konularda müsamahakâr değildi, ama görünen oydu ki o baldırlar neredeyse benim belim kadardı, mübalağa hanemi kısıtlamak zahmetine girmeksizin. Bir ara yüzünü döndü, bana doğu kuyruklu koyun! Bence rüküşlüğünün(1) zerresi yoktu o ufacık yüzünde, tam anlamıyla “Güzel” kavramı içine sığışırdı(2), bedeni hariç…
Ancak onun bu geriye dönüşü, her ne sebeple olursa olsun, pahalıya mal olmuştu kendisine. Direksiyon hâkimiyetini yitirmiş bir sürücü ona dokunmasa da onu cesameti dolaysıyla bariyerlere doğru savurmuş, iteklemişti.
30-40 metre kadar ilerledikten sonra durabilen arabadan inen bir genç kız, yan tarafa savrulan koyun kuyruklu bayana; “Abla!” diyerek yönelmişti.
Böyle bir rastlantının, geniş boyutlu bir Türk filminde olabileceğini, muhtemelen o bayanın kör, sesi güzel bir sanatkâr, son gördüğü kişi ben olduğum için bana âşık olacağını, eriyip zayıflayabileceğini ve sonra da bir vesile gözleri görmeye başlayınca benim yerime babama âşık olabileceğini hayal edebilirdim!
Gerçek ki; gördüklerimin bir hayal olabileceği düşüncesiyle “Maymunun gözü açıldı(19)!” tavrıyla, kitaplarımı apış arama sıkıştırarak göz kapaklarımı ellerimle iyice açmaya çalıştım ve tüm yaşadıklarımın gözlerimin şahitliği ile gerçek olduğu kanaatini yaşadım.
Üstelik yere düşmüş kadına, gerçekten yaşadığıma ve yaşadığına inanmak için “Size dokunabilir miyim?” cümlesini saygısızca ve canının yanmış olmasına aldırmaksızın söylediğimin farkında değildim.
Bu sözü çok zaman dalgınlıklarımda arkadaşlarıma da söylerdim, bazen de “Kolumu çimdikle!” şeklinde ki bu, şu an hiç de gerekli değildi (galiba)!
Gördüklerim, yaşadıklarım gerçekti, hayal ya da rüya değildi, yaşıyordum, arkalardan gelen arabasından inen bir hanım;
“Açılır mısınız lütfen!” dedi, toplanan ve her kafadan bir ses çıkartan kalabalığa doğru ve ekledi;
“Ben doktorum, izninizle bir bakıp kontrol edeyim!"
Devam etmeğe gerek yok, nasıl ki “Acı patlıcanı kırağı çalmaz!(20)” maşallahı vardı kuyruklu koyunun, koç gibiydi! Bir kez daha maşallah!
“Etki-Tepki Prensibi(21) nedeniyle olması gereken şey, arabanın tamponuna olmuştur!” diye düşündüm, hayal etmeksizin.
Doktorun yardımıyla ayağa kalkan, bedenini kapattığını sandığı elbisesini silkelerken, kilotlu çorap olduğunu sandığım çorabının kaçmasından (belki de) üzüntü duyarak yahut da yaşayarak kendisine “Abla!” diyen genç kızın koluna girerek 30-40 metre kadar ilerideki arabalarına binerek hayallerimden de, düşüncelerimden de, yaşantımdan da uzaklaştılar.
Normal bir ders günü nasıl geçmesi gerekirse, öylesine geçmişti, günün sabahında yaşananlar, yaşanmamış gibi. Ta ki eve gelip, dersler için mölememin(!) arifesinde güzellik uykusu dediğim, kanepeye uzanıp kestirdiğim ana kadar.
Peygamberimize mal edilen hadislere göre; “Gündüz görülen rüyalar doğru çıkarmış!” üstelik benim gördüğüm gibi; rüyalarda “Kadın görmek; hayrın”, ek olarak “Deve görmek; korkunun”, “Yeşil renk görmek; cennetin”, “Hurma görmek; ise rızkın delili” kabul edilirmiş.
“Ya rabbim! Sen aklıma sahip ol!” diye yalvarırken bir ara rüyamda devasa yeşil bir çam ağacı gördüğümü hatırladım da mutlu oldum doğrusu, “Bundan böyle bana karada ölüm yok!” diyesim geldi, “Hem Cehennem Korkusu da yaşamam!” diye düşünmeden edemedim, cennet benim için garanti idi, nasıl olsa!
Ben o kazayı yapan genç kızı tıpkı gerçek yaşamımdaki rüyamdaki gibi yeşil bir takım elbise ile görmüştüm, sanıyorum, rüya ya da hayallerin boş olduğunu bile bile, sadece bunun bir yakıştırma olduğunu bilecek gibi ve de o rüya ya da hayal dediğim ana dönerek, onu nasıl resmettiğimi bilemez tavrındaydım.
“Sözü doğru olanların rüyaları da doğru çıkarmış!” hani daha önce aktardıklarıma ek olarak. Sözüm doğudur, sözüm dışında bugüne kadar hiçbir yalanım olmadığı için (hani meselâ) rüyamın da cesaretle gerçekleşebileceği düşüncesindeydim.
Arkadaşlarımdan birinin; “Atamer'in dört sözünden üçü garanti yalan, biri ise şüpheli” demelerini daima kandırıcı bir şakatör(22) olarak iltifat olarak kabul etmişimdir.
Oysa babam bile “Şu zıpır bilmecelerden(23), zırtapoz sorulardan(23) vazgeç!” diye kim bilir kaç defa ikaz etmişti beni? Oysa “Soy soya, bulgur suya çeker!” demişler. Gençliğinde babamın benden farkı yokmuş. Hatta bir ara annemi de bilmeceleri ile kendine yâr ettiğini fısıldamıştı kulağıma.
Onun sözlerini hisseden, belki de duyan annemin “Aman benden uzak durun!” diyerek babamın sözlerine aldırmamıştı. Bu nedenledir ki annemin, benim yalan sözlerim için takdir(!) cümlelerini aktarmak pek içimden gelmiyor!
Neyse! Rüyamı gerçeğe dönüştürmek için nasıl bir çaba göstermem gerekliydi bilmiyordum, ama düşünmeliydim, tabiidir ki, kaderimde varsa ve bir tek bakışla(24), bir tek görüşle insan neleri sahiplenirse, sahiplenebilirse? Bunun için rüya ya da hayal, yanlış olmayacak şeyler yer etmeliydi zihnimde.
Ne isim, ne cisim, ne plâka numarası, hatta arabanın rengi bile resmedilmemişti zihnime, o hareli gözleri(3) ile bakışı dışında. Beyaz mı, krem mi, sarımsı beyaz, Ürgüp Beyazı olarak tarif edilen tonda mı idi arabasının rengi? Bir tek bakış...
Sadece bir tek bakış ve dimağıma(1) işleyip beni bahtsız kılan, suskun, şaşkın eden, çaresiz bırakan ve koskoca şehir içinde bulmamı imkânsız kılan. Bir görüntü dışında hiçbir şey yoktu elimde, avucumda, beynimde, gönlümde, ona ait...
Tanrı, yanlış rüya ve hayaller gören, bunun yanında yaşamlarına karınca kararınca(3) devam eden kulları için umut denilen bir duyguyu vermişti, kanıma göre! Benim için bu umut, çok değilse de birazdan az fazla sahip olduğum bir şey gibi geliyordu bana, hatta iddialı olduğumu söylemem yanlış olmaz mıydı ki?
Eğer ki dindarlık; zayıf dindar, az dindar, dindar, çok dindar, fevkalâde dindar olarak sınıflara ayrılırsa herhalde zayıf dindar ile az dindar arasında yer alırdım gibime gelir.
Buna mukabil dinsizlik konusunda, aynı sınıflamaya göre, zayıf dinsiz olduğumu kabul edebilirdim. Aslında gereksiz, hatta ne gerek var ama Tanrıya dini dar(3), dinciler gibi yalakalık yapmasını bilebilsem şeyh bile olabilirdim, müritlerimin beni uçuracağı(25) (meselâ).
Bu sözlerim ışığında Tanrının iyi kulu olmasam da bana göre, kötü kulu da değildim gibi geliyordu bana! Bu nedenle de asla yitirmemiştim umudumu ve yitirmeye de niyetli değildim
O genç kız zengin, varlıklı, çok güzel olabilirdi, ama benim gönlüm daha zengindi, ben onu değil, o beni hak ediyordu! Bencilce bir düşünce tabii! Onu hak etmek istediğimi, ancak hak edemeyeceğimi bilen, dünyanın en talihsiz, kadersiz, şanssız insanı bendim.
Gene de kenarlarda, köşelerde, sokaklarda, civarlarda arıyor, özellikle trafik sıkışıklıklarında, ışıklarında duran arabaların içlerine, sürücülerini rahatsız edercesine bakıyordum, taş atıp da kolum mu yorulacaktı ki? Ancak bu hareketim haddini bilmemek olmaz mıydı ki?
Etim neydi, budum neydi? Daha okulum bitecekti, bir kısım zorluklarım, zorunluluklarım vardı. Öf ki öf! “Kevgir misin be kardeşlik?(26)” modunda haddini bilmezlik çabası ve “Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır(27)”, “Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur(28)” teranesi(1), teorisi(1), felsefesi(1), kuramı(1) her neyse ne de, her şeyden önemlisi yanlışlık yüklü, kendine has, yasak bir hayaldi yaşamayı düşündüğüm...
Mevsim değişmişti, sıcak havalardaki sınavların verdiği zahmetleri, hatta rehaveti(1) anlatmam mümkün değil. Hele ki unutmuş olarak aynı arabaların sürücülerini üçüncü-beşinci kez kontrol etme garabetimi de üstüne eklersem.
Herhalde sonuç olarak o arabaların sürücülerinin benim için; “Manyak(1), deli, sapık, ahmak, salak, berduş, aptal” ve benzeri aklıma
gelmeyen tüm iltifat(!) cümlelerini sarf etmekte haklı olduklarını söylemem yanlış olmayacak (gibime gelir)!
Sonlara yakın bir sınava yetişme çabasındayken olmadık, daha doğrusu hayal bile edemeyeceğim gerçeğimle karşılaştım.
Beyaz arabadaki o, o idi. Kırmızı ışıkta durmuş, pencereleri açık, direksiyondaki elleri ile ya içinden geçirdiği bir şarkıya, ya da radyosunda benim duyamadığım bir şarkıya tempo tutuyor gibiydi. Aklım başımdan gitmiş, ne diyeceğimi şaşırmıştım, açık penceresinden başımı uzattığımda.
“Merhaba! Sen kimsin?”
“Pardon?”
“Affedersiniz, selâm vererek siz kimsiniz, demek istemiştim!”
“Selâmı iade etmek Kur’an’ın emri(29), karşılıyorum ancak size kimliğimle ilgili cevap olarak söylenecek çok kaba bir söz var, ama söylemeye terbiyem izin vermiyor. Sizi neden ilgilendirdiğimi bilmiyorum. Haydi kardeşim, sabah sabah beni günaha sokma, sen yoluna, ben yoluma. Ha! Dilenciysen arkadaki araba korna çalıncaya kadar seni harçlıksız bırakmamaya çalışayım!”
Trafik ışığı yeşile dönmüş, arkadaki araba Nanosaniye(30) denilecek gibi, anında kornaya basmış, ben de kapıyı açıp binmiştim, adım, sanım, daha doğrusu hiçbir şeyini bilmediğim genç kızın arabasına.
Araba üç-beş adım ilerlemiş, kaldırım kenarına yanaşıp durmuştu;
“Harçlığı hak etmediniz! Eşkıya(1) mısınız siz? Edep yahu(31)! Tahammül mü etmeliyim size? ‘İmdat, adam öldürüyorlar!’ diye bağırmadan önce efendi, efendi çabucak inin arabamdan! Lütfen!”
“Peki, hemen!”
Araba üç-beş adım ilerledikten sonra, trafik kurallarına uymaksızın, aykırı olarak, dörtlü ikaz ışıklarını yakarak geri geri gelip yanımda durdu;
“Merak ettim, neden?”
“Üç-beş ay kadar önce arabanızın rüzgârı ile kaza yapıp ablanızı üfürmüştünüz yol kenarına doğru, o olayı görmüştüm, ablanızı merak etmiştim de...”
“Peki, size bugüne kadar çevrenizden, arkadaşlarınızdan yalan söylemekte hiç de başarılı olmadığınızı söyleyen oldu mu?”
“Bilakis, tersine, yalan konusunda takdirlerini iletenler bile oldu, annem-babam dâhil Hem yalandan kim ölmüş ki? Beni bir tanıdığıma sormanız mümkün olsa, dört sözümün üçünün kesinlikle yalan, birinin ise şüpheli olduğunu ‘Şıp diye!’ aktarır size.”
“Yanılmışlar, oysa dikkat eden biri yalanınızı hemen yakalar!”
“Nasıl yani?”
“O da sır olarak bana kalsın! Şimdi sadede gelmeniz(2) mümkün mü?”
“Tekrar yalan olarak mı?”
“Doğru olarak!”
“O halde önce dokunabilir miyim size, yaşadığımın gerçek mi, hayal mi, rüya mı olduğunu bilmem için?”
“Hoppala, yüz verdim, diye başlayacağım bir cümle geçiyor aklımdan, ama demeyeceğim. Buyur, dokun bakalım hayalperest(1) adam!” derken elini uzattı, yaşadığım gerçekti, olmasını istediğim gibi tıpkı.
“O halde haddim değil, ama o gün beğenimi kazandınız, rüyalarımdan, hayallerimden eksik olmadınız, kapsadınız beni tüm varlığınızla, tekrar ediyorum hiç haddim ve hakkım olmamasına rağmen. Aramama rağmen tekrar karşılaşacağımızı hiç umut etmiyordum, bugün birdenbire karşımda görünce sizi, saçmaladım işte, affedersiniz!”
“Ne diyeceğimi bilemedim.”
“Bağışladım, deyin, zihnini zorlama, deyin, ‘Davul bile, dengi dengine!’ deyin, ya da ‘Haddini bil! Arkana bakmaksızın, defol!’ deyin!”
“İnanın, enteresan(1) bir insansınız!”
“Evet, gerçekten öyleyimdir! Size baygın baygın bakıp, lâk-lâk ederken bugünkü sınavı kaçırıp bütünlemeye kaldığımı bilecek kadar!"
“Yani suçlandım mı şimdi?”
“Asla! Bu benim kusurum! Haddimi bilmemekte ısrarcı olmam nedeniyle, ben hak ettim mezuniyetimi ertelemeyi!”
“Üzüldüm!”
“Üzülmeyin, boş verin! Kötüye bir şey olmaz, acı patlıcanı kırağı çalmaz. Bakın, bana lâf yetiştirmeye çalışırken, her nereye gidiyorduysanız siz de oraya gitmekte geciktiniz!”
“Bir telefonluk gayret yeter bana!”
Arabadan uzaklaşmaya yöneldiğimde, son sözler dökülsün istedim dudaklarımdan, belki de bilmediğimi öğrenme çabasıyla;
“Sizi belki de üzdüm, rahatsız etmiş olmam da cabası, adını bilmediğim güzel bayan. Ben Atamer, size sağlık dolu günler diliyorum…”
“Madem sınavınızı kaçırmanıza ben neden oldum, bir çay ısmarlasam özür dilemek olarak, yitirilen bir şeyin yerine gelmeyeceğini bile bile…
Hem hayalleriniz mi, rüyalarınız mı her neyse o etkinliklerinize beni daha çok misafir edersiniz…”
“Ciddi misiniz, bir sokak serserisine(3), bir salak öğrenciye el uzatıyorsunuz! Ya yamyamsam, korkmuyor musunuz?”
“İnsan değer verdiğini yemez, gönlünde muhafaza eder, hatta bu duygularına karşılıksız da olsa ‘Sevmek’ kelimesini monte etsem(2) de...”
“Ben söylemedim!”
“Ama anlattınız, hem yalan söylemeden…”
“Nasıl?”
“Gözler yalan söylemez(32), haydi binin arabaya, eğer benden çekinip korkmazsanız çay içelim beraber. Sonrasında ise ne düşünürüz, daha doğrusu ne düşünürsün, bilemem!”
“Son günlerde bir şarkı var, çok söylenen, ‘Çok şükür, çok şükür…(33)‘ diye.”
“Ama Tanrı beni sana vermedi ki!”
“'Hayal etmemi, rüyalarımda sahiplenmemi de engelleyemezsin ya!”
“Haklısın!”
Çaylarımızı ilk yudumladığımızda olmadık, akla, hayale gelmeyen bir anı yaşadık, güçlü ve hatta büyük bir sarsıntı olarak...
Çekindi, belki de korkudan olsa gerek, hemen yanıma geldi, koluma sarıldı. Birkaç ufak sarsıntıdan sonra yaşam bıraktığımız yerden devam etmeye başladı.
Hesabı ödeyip ayağa kalktığımızda saçlarının kokusu eksilmeksizin ciğerlerimde kalsın duası içindeydim, sıcaklığını ise muhafaza etmem zordu, hem çok zor...
“Bu çaydan bir tat almadım, bir saat ver, seni oradan alayım, yemeğe çıkalım, bu kez sen ısmarlarsın yemeği, olur mu? Şimdi nereye bırakayım seni?”
“Okula bırakırsan memnun olurum. Bakalım hangi sualler çıkmış, bilmediğim yerlerdense bütünlemeye kaldığıma üzülmem, hem soruları öğrenir, bütünleme sınavı için daha bir hazırlıklı olurum.”
“Ama yemek saatini söylemedin.”
“Yarın sınavım yok. Aynı yer, aynı saatin iki saat sonrası desem?”
“Peki, seni nereden alayım?”
“Ben orada olacağım güzel bayan!”
Farkına varmıştım hâlâ ismini bilmiyordum, hissetmiş olsa gerek; “Atiye!” dedi.
Okuldan çıkan arkadaşlar vardı, sınavın bu kadar çabuk sonuçlanacağına inanmadığım. Ben arabadan inerken, meraklı gözlerle bana bakan Atiye de ayrılmamıştı henüz durduğu yerden.
“Hayırdır!” diye sorduğumda, zelzele nedeniyle herkesin paniklediğini(2), tüm sınavların iptal edilip ertelendiğini, tekrarlanacağını söylediklerinde, bunu öğrenmekle mutlu olmuştum, şaşkınlıkla.
Sevincimi paylaşmak istedim, elimle “Bir dakika!” şeklinde Atiye’ye işaret vererek. Atiye de arabasından inmişti, hayretle bana doğru yönelerek;
“Sınıfta kalmamışım bu dersten, zelzele nedeniyle sınavlar ertelenmiş!” dedim, ona sarılarak, iki tarafa sallayarak ve hatta farkında olmaksızın bir-iki saatlik tanışmanın şımarıklığıyla öperek...
“O zaman yarın yok, hemen yemek ısmarla bana, üstelik rüyanda beni nasıl gördüğünü, beni nasıl hayal ettiğini de anlat bana…
Belki içinden geçiyordur, belki söylemeye çekiniyorsundur, istersen beni sevdiğini bile söyleyebilirsin bana, ben henüz bir kıvılcım dışında bir şey hissetmiyorsam da...”
“O kıvılcımı kor bir ateş haline çevireceğim inşallah, eğer bana izin verir, katlanabilirsen.”
Cevap vermedi, sadece yüzüme baktı.
Arabaya bindik, tüm düşünceleri, tüm yoksunluk ve yoksullukları, kısaca tüm dünyayı indirdim sırtımdan silkelenerek, arabasını kullanmasını engelleyecek şekilde elini tutup başladım, bizim olsun dilediğim şarkıya;
“Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin…(34)”
YAZANIN NOTLARI:
(*) İdamlar ile ilgili bilgiler; ansiklopedilerden ve İnternet ortamından yararlanılarak kısmen aktarılmaya çalışılmıştır. Bir bakma (ç)alıntı demek mümkün! Ayrıca Lucius Annaeus SENECA’ya hak vererek, bu öyküye de aktarmaya çalıştığım gibi “Hayat bir öyküye benzer, önemli olan yanı; uzun olması değil, iyi olmasıdır.” Ben de gerçekleşmesi mümkün gibi kaleme almağa çalıştığım hayat gibi öykünün iyi olması, uzamaması için tüm çabamı harcadım.
(*) Atiyye (Atiye); Bağış, bahşiş, ihsan, lütuf, hediye. Gelecek, istikbal. Veren Bağışlayan.
(1) Ahmak; Zekâsı pek gelişmemiş, zekâ yoksunu, alık, aptal, salak avanak. Gerzek, gabi.
Caba; Bir şey ödemeden, para vermeden alınan şey, bedava, fazla olarak, fazladan, üstelik. Üstüne üstlük.
Cesamet; Büyüklük, irilik.
Çapkın; Zampara. Sürekli olarak kadınların peşinden koşan çekici erkek.
Devasa; Dev gibi, çok büyük.
Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.
Enstrümantal (Müzik); Ses için değil, yalnızca çalgılarla çalınmak için yazılmış müzik…
Enteresan; İlgi çekici. İlginç.
Eşkıya; Dağda, kırda yol kesen, adam soyan ve öldüren, yasadışı eylemlerde bulunan silahlı topluluk ve haydutlar.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
Handiyse; Yakın zamanda, hemen hemen, neredeyse.
Harem; Korunan, mukaddes, muhterem yer. Saray ve konaklarda iç avluya bakacak şeklide kadınlara ayrılan bölüm. Bu bölümdeki kadınların tümü.
Hayalperest; Sürekli hayal kuran, hep hayal peşinde koşan. Düşçü. Hayali şeylerle uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan.
Hovarda; Geçici aşkları olan, çapkın. Zevki için para harcamaktan çekinmeyen kimse.
Kâfir; Tanrının varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Karabasan; Kâbus. Sıkıntılı, korkunç olayları ve bu yüzden gerilim ve bunalımları kapsayan düş. Bir kimsenin içinde bulunduğu karmaşık, sıkıntılı ruh durumu.
Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.
Kisve; Kılık-kıyafet, hacıların Kâbe’de üstlerine giydikleri beyaz üstlük.
Kuram; Bir bilim ya da sanatla ilgili, ya da herhangi bir sorunu ilgilendiren, uygulanmadıkça gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, doğru olup olmadığı bilinmeyen, düşüncelerin ilkelerin tümü. Gözleme dayanan zan. Soyut Bilgi.
Manyak; “Aptal, çılgın, deli, dengesiz” anlamlarında bir seslenme sözü. Gülünç garip, şaşırtıcı davranışları olan kimse.
Masum; Suçsuz, günahsız, temiz, saf, kabahatsiz. Küçük çocuk.
Meccani, Meccanen; Arapça bir kelime olup ücretsiz olarak, parasız, bedava anlamlarında kullanılmakla beraber eskiden, parasız yatılı okuyan öğrenciler için de kullanılan bir deyimdi.
Namahrem; Yabancı, el. İslâm dinine, hukukuna göre evlenmelerinde sakınca olmayan anlamında olmakla beraber kendisinden kaçınılması gerekenler, mekruh hatta günah sayılma durumu.
Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.
Revaç; Geçerli ve değerli olma, herkesçe istenme.
Roman (Romen); Sepetçi, elekçi de denen kökeni çingene olan topluluk.
Rüküşlük; Gülünç bir biçimde giyinme ve süslenme (kadınlar için).
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Salınış; Yürürken uygun hareketlerle, hafifçe bir sağa bir sola eğilme, yaylanma, süzülme..
Teori; Hayal ürünü, afaki, dayanaksız fikir yürütme.
Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
Yeis; Umutsuzluktan doğan karamsarlık. Üzüntü.
(2) Ağzıyla Kuş Tutmak; En zor, en güç işleri yapsa da, ustalık gösterse de sonuç yok. Ne yapsa, ne etse de başarılı olması mümkün değil.
Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Defetmek; Kovmak. Savuşturmak, savmak, başından atmak, uzaklaştırmak, göndermek. İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Halt Etmek; Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak.
Monte Etmek; Bir yapıtı, bir taslağı uygulamak, kurmak, kurgulamak, yerleştirmek, montajlamak.
Paniklemek; Büyük bir korkuya kapılmak, aşırı ölçüde korkup ne yapacağını bilemez olmak, paniğe kapılmak.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Sığışmak; Bir yere güçlükle sığmak.
Yerin Dibine Girmek (Geçmek); Çok utanmak, sıkılmak, kaybolmak, göze görünmez olmak.
(3) Dini Dar (Müslüman); Aklını kullanamayan, aklını neredeyse başkalarının emrine sunmuş iradesiz, kişiliksiz kişi. Bağlı bulunduğu grubun, kişilerin, dini kullanan kimliğin emirleri ve komutlarıyla hareket eden, hiçbir konuda re’sen, yani kendi başına karar veremeyen çobanı tarafından güdülen varlık.
Emme Basma Tulumba Gibi Salınış; Emme Basma Tulumba; Pistonun yukarı hareketi sırasında aynı anda silindirde ki su boşaltılırken bir yandan da silindir yeniden kaynaktan su ile doldurulmaktadır. Emme-basma tulumbada ise su öncelikle silindire çekilir ve pistonun aşağı hareketi ile pistondaki çıkıştan dışarı pompalanır. Kişinin salınışı bu pompanın hareketi gibi sağ-sol, aşağı-yukarı, yani bir bakıma emme-basma şeklinde yorumlanmaktadır.
Gâvur Eziyeti (Yapmak); Acımadan zalimce davranmak, bile bile zahmet vermek.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Hareli Gözler; Açılıp kapandıkça (sanki) hâreler (menevişler) görünen gözler.
İlmekli Yağlı Urgan; Hafifçe düğümü yapılan, genelde sabun veya yağla kayması ve keskin düğüm haline gelmesi sağlanan, keten, kenevir, pamuk gibi dokuma maddelerinden yapılmış ince halat.
Karınca Kararınca (Karınca Kaderince, Kararında, Kararınca); Az da olsa elden geldiğince.
Kuyruklu Koyun; Kuyruk yapısı koyun ırklarınıın başlıca özelliklerinden biridir. Kuyruklu Koyun Irkları, yağlı olup; Mor Karaman, Ak Karaman, Dağlıç ve İvesi olarak şekillenir. İnce Kuyruklu Koyun dediklerimiz kamçı kuyruklu olup Sakız, Kıvırcık, Karayaka ve Merinostur. (Öyküde kuyruklu koyun benzetişiyle genç kadının kalçasının, poposunun benzetildiği düşünülmelidir)
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Tuzu Kuru; İşi, kazancı yolunda olan, kaygılanacak bir durumu olmayan, kötü bir durmadan herhangi bir zarar görmeyecek durumda olan.
(4) Ling Chi; Canlı bir insana çeşitli şekillerdeki kesiklerle eziyet verme, yavaş yavaş doğrama, kesme.
(5) Scaphism; İnsanın üstüne bal, tatlı vb. sürülmesi ve haşerelerle öldürülmesi olayı.
(6) Kelle Koltukta; Önceki devirlerde başı kesilerek idam edilen birinin başı kesildikten sonra koltuğunun altına konulurmuş. Deyim buradan türemiştir. Ölümü göze almak, gözünü budaktan esirgememek.
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; Büyük bir Türk askeri ve devlet adamı, II. Viyana Kuşatmasının kahramanı. Ancak Padişah Mehmet (IV.) tarafından idam ettirilmiş ve bu olay sonrasında Osmanlı Devletinin felaket yılları başlamıştır. Acı olan idamından sonra başının kesilip bedeninin Belgrat’ta bırakılarak, öldürüldüğünün ispatı için İstanbul’a getirilip padişaha gösterilmesidir.
Çakırcalı Mehmet Efe; İzmir Valisi Kâmil Paşa tarafından “Kır Serdarı” unvanı verilmiş, kendisi için bestelenen İzmir’in Kavakları” Türküsünde adı geçen Kamalı Zeybek ve Martini tüfekleri ile nam salmıştır. Vasiyeti olarak öldürüldüğünde arkadaşları tarafından başı ve elleri kesilmiş, derisi yüzülmüştür. Ancak eşi kalçasındaki ben ile cesedi tanımış Çakırcalı Efenin öldüğü bu şekilde anlaşılmıştır. (18.11.1911)
(7) Recm (ya da Recim); Kur’an’da ifade olarak yeri olmayan, kafatasçı, gelenekçilerle, Kur’an’da belirtilen İslam’ı ve denilenleri savunanlar arasında zıtlık yaratan bir konu. Genel olarak; zina yapan, erkek veya kadının taşlanarak öldürülmesi anlamını taşımaktadır.
(8) Giyotin; Guilotin, Madam Giyotin, Ulusal Jilet gibi adlar da verilen Joseph Ignace Guilotin tarafından imal edilen ve ilk kez Jacques Nicholas PELLETIER için, son olarak da Olimpe de GOUGES için kullanılan (arada Marie Antoinette, Lavoisier, Robespierre gibi ünlülerin de canlarına okuyan) baş kesme şeklinde bir çeşit idam aleti olup 1939 yılında kullanımdan kaldırılmıştır.
(9) N’apsaydık? Asmayıp da ömür boyu baksa mıydık? Bir Türk büyüğüne ait söz, ama kime? Not almamışım, bulamadım!
(10) Od (Ateş) düştüğü yeri yakar; Bir yıkım, acı, yangın, vakitsiz ölüm vb. ancak çevresindekileri üzer, hüzünlendirir, acılara gark eder, kıvrandırır. Bu hüznün; başkalarınca da hissedilmesi mümkün değildir.
(11) Evrensel İnsan Hakları Bildirisi; Mevzuat, İçtihat, AİHM Kararları yanında özellikle Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. Maddesi “Hiç kimse… şeref ve şöhretine karşı saldırılara maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır”, Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 17. Maddesi “Hiç kimsenin… adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz.” Yani; “Hiç kimsenin cürmü ispatlanıncaya kadar suçlu olmadığını” bildirmektedir. Keşke uygulansa, uygulanabilse, gerçekten…
(12) Sahte Uyanış; “Yanlış Uyanma” ya da “Rüya içindeyken rüya görme, Rüyadayken rüyadan uyanma” adlan verilmekte. Bir bakıma Kâbus ya da Karabasan olarak da adlandırmak mümkündür. Kişi o an için rüyadan uyandığını zannetmekte, asımda hâlâ rüya görmeye devam etmektedir.
(13) Kötü rüya gören kimseye anlatmasın; Peygamberimize mal edilen bu konudaki hadisler şöyledir. “Sizden biriniz sevdiği bir rüya gördüğünde bu rüya Allah’tandır. Bundan dolayı Allah’a hamd etsin. Sizden biri sevmediği çirkin bir rüya gördüğü zaman ise gerçekten o rüya mutlaka şeytandandır. Kötü rüya gören O (şeytan ve kötü rüyanın) şerrinden Allah’a sığınsın. Ve o rüyayı hiçbir kimseye anlatmasın. Bu durumda o rüya kendisine zarar vermez. Rüyayı ancak bir âlime veya iyi yorum yapan, nasihat eden ehil birisine anlatsın.”
(14) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
(15) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(16) Hayallerinin Esiri Olmamak; Rudyard KIPLING “EĞER (IF)” isimli şiirinde, (If you keep your head when all about you… şeklinde başlayan) “Çevrende herkes şaşırırsa, bunu da senden bilse, sen aklı başında kalabilirsen eğer… Eğer hayal edebilir ve hayallerinin esiri olmazsan” denilmekte. Rahmetli Bülent ECEVİT bu şiiri “ADAM OLMAK” olarak tercüme etmiş ve bu dizeyi; “Düşlere kapılmadan, düş kurabilir(sen)” şeklinde belirtmiştir. Bu konuda Mallarme, Baudalaire, Rimbaud, Varlaine, Valery ve Poe’nun sayılamayacak çok güzel sözleri vardır.
(17) KARATEKİN, Erol. 1966 Yılı. “DÜŞÜNCELER III”
(18) Gıybet Etmek (Yapmak); Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Hucurat Suresinin 12. Ayeti; “Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.” Gıybet, Acizlerin işidir. Hazreti ALİ
(19) Maymunun Gözü Açıldı; Daha önce kolayca kandırılan bir kişinin aynı konuda aynı hatayı tekrarlamaması, kandırılamaması olarak söylenen söz.
(20) Acı Patlıcanı Kırağı Çalmaz; Hayatta birçok problemlerle karşılaşıp bunlardan başarı ile çıkmış olanlar, bundan sonra karşılaşacakları zorlukları da atlatıp başarı ile çıkarlar anlamında bir söz. Herhangi bir duruma alışkın olan kimseyi benzer kötü durumlar etkilemez. Kötü durumda olan bir kimseyi, yeni kötü durumlar etkilemez anlamına gelen atasözü.
(21) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(22) Şakatör; Türkçemizde böyle bir kelime olduğunu sanmıyorum. Bir arkadaşımdan edindiğim bilgiye göre, “Şaka yapmayı, uygulamayı, tahammülü bilen, şakacı” anlamında bir kelime olsa gerek.
(23) Zıpır Bilmeceler; Saçma-sapan, delice ve ölçüsüz, anlamsız bilmeceler. (Örneğin sekizin yarısı kaç? Dört değil, sıfır gibi)
Zırtapoz (Zıpır, Zotkacı, Zıpırdak) Sorular; Aynı anlamlara sahip argo kelimeler olup şımarık, saçma-sapan, delice hareketlerde ve ölçüsüz davranma biçiminde sorular (Zırtapoz; Genelde “İşe yaramaz” anlamında ve küfür şeklinde kullanılmaktadır).
(24) Bir bakış bir âşığı aşkından emin eder / Sevişenler daima gözlerle yemin eder. Bir bakış, bir âşığa neler neler anlatır, bir bakış bir âşığı saatlerce ağlatır. Bir bakışın kudreti, bin lisanda yoktur / Bir bakış bazen şifa, bazen zehirli bir oktur. Victor HUGO.
Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. OSHO
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(25) Şeyh (Şıh) uçmaz, mürit (Mürit= Mürid; Dileyen, isteyen, talep eden, arzu eden, irade ve istek sahibi. Derviş) uçurur. ATASÖZÜ
(26) Cep Delik, Cepken Delik; Hiç parası olmayan, yoksulluk tarifi, züğürt anlamında deyim; Orhan Veli KANIK’ın “DELİKLİ ŞİİR”nin ilk mısraı olup, “Kevgir misin be kardeşlik?” şeklinde devam eder.
(27) Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır; Derin bir umutsuzluk ve karamsarlık ifade eden, özellikle askerlerin söylediği, askerler için söylenilen bir Kayseri Türküsü.
(28) Kara bahtım kem talihim, Taşa bassam iz olur… diye başlayan Adana Yöresi Türküsünü Aziz ŞENSES isimli üstat derlemiştir. Ağustosta suya girsem, balta kesmez buz olur, eklentisidir.
(29) Size bir selâm verildiğinde ona aynısıyla ya da daha güzel selâm verin. (Kur’an; Nisa Suresi, 86. Ayet). Bu nedenle “Ve aleykümüsselâm” ya da “Ve aleykümselâm” denildikten sonra “ve Rahmetullahu ve Berekâtühu” kelimeleri de eklenerek selâm cevaplanır. Bilindiği üzere selâm; Arapça bir kelime olup esenlik ve selâmet anlamlarındadır.
(30) Nanosaniye; Bir saniyenin milyarda biri olduğunun ifadesidir. Yani bir saniye içinde 1.000.000.000 nanosaniye vardır. (ns-nsec-n şeklinde gösterilir. Nano kelimesi; Grek lisanında “Cüce” demektir ve önüne geldiği her kelimenin milyarda birini[10-9] ifade etmektedir).
(31) Edep Ya Hû; Göz, kulak, dil gönül kapılarını her türlü harama karşı kapattığına inanılan söz. DİYANET TAKVİMİ
(32) Gözler Yalan Söylemez; İnsanın en önemli uzuvlarından olan gözler bağımsız olarak hareket ettiklerinden açık ve doğru bilgileri verir anlamındadır. Hakan ATİK Şarkısı.
(33) İrem Derici’ye ait HUZUR isimli şarkının ilk bölümü; “Dualar eder insan, / mutlu bir ömür için / sen varsan her yer huzur, / huzurla yanar içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene...” şeklindedir.
(34) Seni ne çok sevdiğimi söylesem de bilemezsin… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Necla GÜRER’e, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup eser Bayati Makamındadır.