VURDUR(T)MAK -ya da- İTİRAF

(Erol KARATEKİN)

 

Bir evin tek oğlu, adım Yusuf! Yok, öyle Müslüman adı, Kur’an’da yazılı Yusuf Suresinden(1) etkilenerek konulmuş bir isim değildi ismim. İlginçliği nedeniyle, başlar başlamaz söyleyeyim istedim.

Babamın, Türk ama Yahudi asıllı, bir insan olarak her türlü yardım ve desteğini gördüğü, genelde ticaret yaşamında Yusuf adını kullanan aslı; Yasef olan bir arkadaşı varmış! O da onun kullandığı gibi, yani sesli harfleri “U” harfi olarak değiştirerek Yusuf olarak şekillendirmiş ismimi.

Yasef Ağabey; ne zaman salâ verilse(2) ya da ilgili bir olayın benzeri yaşansa “Allah rahmet etsin!” der yâd ederdi(2) ve “İyi insanlar fazla yaşamıyorlar, keşke benim ömrümden kalanını, birazını değil, hepsini onun, ya da onların ömrüne katabilseydim!” diyerek hayıflanırdı(2).

Kanserden birkaç ay içinde, ıstırap çekerek(2) ölmüş. Daha doğrusu Müslüman olmasa da Müslüman gibi yaşadığından dolayı “Vefat etmiş! Allah rahmet etsin!” demek, herhalde mantıklı bir davranış olsa gerek diye düşündüm, babamın da aşırı saygısını ve sevgisini de içimde dikkate alarak.

Benim, Yasef Ağabey kadar anlatılacak fazla bir yönüm yok! Tanrının meşgul olduğu bir ana rastlamış olsam gerek, yüz fukarası(3) biriydim, yakışıklılık, cazibe(4) falan-filân hak getire!

Ancak hani belki övünmek gibi olacak, ama üniversiteyi başarılı bir şekilde bitirmiş, ayak bağı olmasın(2) düşüncesiyle askerlik görevini aradan çıkartmış, devlet memurluğunda avucunu yalamış(2) olmasına rağmen bir şirkette tercihan(4) işe alınıp kısa süre içinde göze girmiştim(2).

Ancak bu göze giriş, altıma bir araba verilecek kadar bir göze giriş değildi...

Bu nedenledir ki; ikinci el, yerli arabamla gidip geliyordum işime. “Arabamla” dediğime de bakılmasın, “Babam sağ olsun!” diyeyim ki; anlaşılacak olan, anlaşılsın! Saat gibiydi arabam, birinci elde de iyi kullanılmış olsa gerekti; “Bayan doktordan, temiz” önerisiyle satın aldığımız.

Gene de doktor hanımın acemiliğinin tüm hünerlerini bu arabada göstermiş olduğundan emindim ve bunu kimsenin inkâr etmesine(2) izin veremezdim. Ancak itiraf etmeliyim ki, ufak tefek(3) çizik-darbe gibi kusurlarını göz ardı edersek(2) doktorun arabası dediğim gibi gerçekten saat gibi çalışıyordu, motor aksamında herhangi görünen bir arıza olmadığı gibi, kış lâstiklerini de çekinmeksizin ikram etmişti doktor hanım.

Üstelik tahminim; evden-hastaneye-eve servis yapmış olsa gerek ki, 50.000 Km civarında kadardı yapılan mesafe.

Ve biz bu arabanın yağını, filtrelerini değiştirmek, benzinini, suyunu, antifrizini tamamlamak, rot-balans, sibop ayarlarını yaptırmak dışında hiçbir katkıda bulunmamıştık, ne vantilâtör kayışı, ne platin, buji, meksefe, ne de far ayarı yaptırma mecburiyetini hissetmiştik.

Ve adını  “Düldül” koymuştum, ancak bir kez daha itiraf etmeliyim ki; Düldül benim ikinci el, kendini şoför sanan biri olmama rağmen bana hemen alışmıştı, o kadar yeniydi yani! “Düldül” deyince insanın içine ister istemez bir çağrışım doluyordu, rahmetli bir sanatkârdan; “Deh! Deh!” melodisiyle. Ancak farklılıklarımız yadsınamazdı. Çünkü onunkisi at arabası, benimki eski model de olsa bir oto, o bir bahçevandı(7) eski model, ben...  

Hadi övünmeden söyleyeyim; yeni olmayan bir model mühendis, aradan geçen süre içinde çiçeği burnundan(3) düşmüş!

Yoo! Ne öyle yaşlı-başlı, ne de yağız(4) bir genç idim. Kendi halinde, kendi çapında, henüz otuzlarına yaklaşma çabasında, Allah’ın beni meşgul bir anında yarattığına inansam da, boy-kilo orantılı, bacak boyuna göre eni kısıtlı delikanlı adamdan biri, uzun bir delikanlı sayılabilirdim (Hani meselâ)!

Bu özrü şu sebepten yazmak zorunda kaldım. Düldül’de, pedallara ulaşma konusunda ayaklarım sığmadığı için koltuğumu en son kerteye(4) kadar geriye çekmek zorunda kalmıştım.

Ve bu nedenle arkamdaki koltuk bölümüne kimse otumak istemezdi, mecbur kalmamışsa. Mecburiyet olduğunda ise tek tapu sahibi(!) annemdi, özellikle memlekete giderken sık sık omuzuma dokunurdu;

“Yavaş ol oğlum! Sakin git yavrum! Bak hızlı gidersen, indir beni bir yerlerde, ben otobüslerle gelirim-giderim!” derdi, eklentisi olan çokça cümlelerle...

Oysa annem sayesinde şehirlerarası otobüsler, hatta bıçkın(4) şoförlerin elinde oyuncak gibi olan boş kamyonlar bile geçerdi bizim arabamızı.

Örneğin onların bir-iki saatte ulaştıkları yerlere, benim ekonomik olarak(!) en az yarım saat kadar sonra ulaşmam demekti, bu ekonomiklik aşağı-yukarı 50-100 Km. lik bir bölüm olarak düşünülebilir. Bu konuda en çekindiğim, hele ki gece yolculuğuna kalmışsak, ya da yapmamız gerekmişse, hiçbir ışıklandırma zahmetine girmemiş traktör ve römorklarının peşine takılıp sapacağı köy yoluna kadar onlara refakat etmekti(2)!

Ya da dar, iki yönlü ve virajlı bir yolda bir TIR’ın, yüklü bir kamyonun peşine takılıp şoförün eliyle “Yol serbest, geçebilirsin!” hareketiyle ancak geçebilirdim.

Yahut da hangi anlamda olduğu belirsiz ya da anlaşılmasa da verdiği sinyal işareti ile “Geç!” mi diyor, “Dikkat et, geçme!” mi demek istiyor, anlayamazdım.

Ve her ihtimale karşı o araçları bir benzin istasyonuna, ya da umutsuz bir vaka, ama kırk yılda bir de olsa, o araç herhangi bir yerde bir cebe girerse, ancak geçebilirdim, çünkü annemin ardı arkası kesilmeyen direktifleri(4) nedeniyle asla sollayamazdım.

Gerçi bu şekilde sollamalara Düldül’ün de gücü yetmezdi! Dört vitesli olduğu için dördüncü viteste “I-ıh!” der, üçüncü viteste ise ağlardı! Bu nedenle de ben gerçekten cesaretli olamazdım. Benim değilse bile, annemin canı pek kıymetliydi.

Aslında böyle bir yorum bana yakışmaz, anneme karşı haksızlık gibi olurdu. Çünkü annem, canının kıymetinden değil, herhangi bir şekilde yatalak(2) olarak müzmahil olmaktan(2), arkasında kalanlara yük olmaktan çekinirdi. Bu konuda babamın da onun bu düşüncesine kontenjandan, ya da alışkanlığından(!) da olsa hak verdiği gözümden kaçmazdı(2)!     

Arabamın en kötü huyu ara sıra da olsa nazlanması idi, aküsü, belki de marş dinamosu nedeniyle. Her zaman değilse de ara sıra demenin ötesinde çok zaman kontağı çevirdiğimde sanki “Gırım! Gırım! I-ıh!” gibi bir ses çıkartırdı, ne kadar zorlarsam, zorlayayım; “l-ıh!” derdi de başka söz çıkmazdı motorundan (Herhalde insan gibi dilinden bahsedecek değildim)!

Bu nedenle evden birkaç adım, yani 50-100 metre kadar uzaklıkta yokuş aşağı park eder, çalınmasın, diye distribütör kapağını alır, arka tekerleğine de taş koyardım, hani affedersiniz, görmediğin oğlu olmuş da, çekmiş şeyini kopartmış(6) örneği!

Behey adam! Yani behey delikanlı anlamında! Piyasada o kadar sosyetik araba varken hırsızlar kala kala senin arabana mı kaldılar yahu? Eee! Ne de olsa; mal canın yongasıydı. Hele ki baba emekli olup, annesince desteklenen oğlunun isteğine karşı koyamayıp da, emekli ikramiyesinin tümüyle “Tırınk Para(3)” Düldül’ü satın almışsa! Burada sözümü çarpıtmaksızın düzeltmem, doğruyu söylemem gerek, şu şekilde;

“Babası oğluna tırınk para sayarak araba almak için emekli olmuşsa...”

Doktor hanım jest yapmış(2), babamın emekliliğini beklemiş, arabasını bize teslim ettikten sonra da yeni arabasını satın almıştı.

Rutin yaşamımda ilk değişiklik sokağa yeni taşınan ailenin çıtı-pıtı(3) kızını görmemle başlamıştı, hâlisane duygularla!(3).

Oysa benim tavır ve düşünceme göre onun öncesinde dünyaya güzel bir kız gelmemişti, bundan sonra da gelmesi mümkün değildi. Ancak o bir gül dalında tomurcuk, en fazla 17-18 yaşlarında, ben ise bir kaktüstüm, koflaşmaya(2), içi çürümeye yüz tutmuş, hem hiç hakkı olmayan...

Bakkalda mı, yolda mı, kapılarının önünde mi rastlamıştım ona, farkında değildim. Bir bakışla dağlamıştı yüreğimi, onmayacak gibi(2), hakkı olmasına rağmen.

İnsan hayallerine, düşüncelerine, rüyalarına ve umutlarına sınır koymayı bilmeliydi. Kedinin uzanamayacağı ciğerin mundar, tilkinin erişemeyeceği üzümün koruk olmasından daha doğal ne olabilirdi ki?

Söyleyemezdim derdimi hiç kimseye(7), hatta anneme bile.

Ve en önemlisi boyum-bosum dikkat çekecek gibi olmasına rağmen dikkatini çektiğimi hiç mi hiç sanmamamdı.

Bakkaldan “Meselâ” deyip de öğrendiğim kadarıyla sokağa kiracı olarak yeni taşınmış olmaları ve adının Yunus(1) olmasıydı, bir erkek çocuk ismi gibi. Kimlerdi onlar, kimlerdendi, neden taşınmışlardı mahalleye? Babası kimdi, neydi, çalışıyor muydu, nerede, yoksa emekli miydi?

Ve en önemlisi; Yunus kimdi? Neden Yunus idi? Ne yapardı, ne ederdi, okuyor muydu, ev kızı mıydı? O kadar genç ve güzel olmasına karşın sahipsiz olması düşünülebilir miydi? Hem sahipli ya da sahipsiz olması beni neden bu kadar ilgilendiriyordu ki?

O gün arabamı vurdurtmadığım nadir(5) günlerden biri idi. Yokuştan dönmüş, tam caddeye çıkmak üzereyken onu gördüm, yanılmam mümkün değildi. İnsan, gönlüne yerleşmiş bir dünya güzeli için yanlışlık içinde olabilir miydi?

Kitaplarını, ya da çantasını her neyse göğsüne dayamış bir şekilde acele yürümeye çalışıyordu, muhtemelen otobüs durağına doğru. İlk kez karşılaşacaktık ve ne söyleyeceğimin şaşkınlığı içindeydim, yanına yaklaşıp durdum;

“Bağışla küçük kız! Mahallemize yeni taşınmışsınız, ağabeyin sayılırım, çekinmezsen seni istediğin yere bırakayım, eğer gideceğin yer yolumun üstündeyse...”

Genç kızın tereddütlü olması(2) normaldi, tanımadığı benim gibi bir adamın, evet bir adamın, hırlı mı-hırsız mı, kendisini arabasına davet etmesine anlam veremez gibiydi. Belki de; “Ne alâka, nasıl bir yardım teklifi bu?” gibi düşünceleri içinden geçiriyor olabilirdi!

“Tamam, binmekteki çekinikliğinizi(4) anladım. Adım Yusuf! Mahalle bakkalından, komşulardan sorup öğrenebilirsiniz beni. Oturduğunuz ev belki bizimkine yakın da olabilir, 26/11 numaralı Bilecik Apartmanının dairesi. Çekinmenizi bu nedenle mantıklı buluyorum…

Ama aynı yöne gidiyorsanız, her daim yardımcı olmayı dilerim, bu vakitlerde, işyerime giderken. İsterseniz annenize, babanıza da danışın, ondan sonra binmeyi deneyin. Yarın bu vakitlerde gene buradan geçeceğim, görürsem davet ederim, istemezseniz de ısrar etmem, neticede bu sizin hayatınız…”

Galiba tereddüdün kaynağını anlar, iç sesini(3) sanki duyar gibiydim;

“Okula gecikmem mi, ders kaybım mı önemliydi, güvenip derse yetişmem mi? ‘Ağabey sayılırım!’ demişti, hem koca şehirde bana ne yapabilirdi ki? En kötü ihtimalle herhangi bir sarkıntılığı olursa, bağırır, çağırır, kapıyı açıp kendimi yola atardım, ölürdüm. Ölürdüm ya; ırzımla, namusumla, şerefimle, müdanasız(4), baş eğmeksizin. Adı Yusuf’muş! Kendisine yazık edeceği hiç de umurunda değildi!”

En güzel huylarımdan biri başkası adına, o başkası gibi düşünmemdi.

Sessizce arka kapıyı açıp usulca otururken, aynı sessizliği ile sordu;

“Üniversitenin, önünden, yanından, yakınından geçiyor musun ağabey?”

Yemin etsem, başım ağımazdı;

“Belki inanmayacaksın küçük kız, işyerim hemen üniversitenin arka sokağında ve bana hiç zahmet vermeyeceğine inan!”

“Sağ ol ağabey! Bugün önemli bir dersim vardı ve sayenizde gecikmeyeceğim, sağ olun!”

Aynı havayı tenefflis etmek, içten pazarlıklı olan(2) benim için mutluluk olacaktı, ama sakınılan göze de çöp batardı(2). (Değil mi?)

Kontak anahtarını çevirdiğimde aynı malum ve tiksindirici sesi(3) çıkarmıştı Düldül;

“Gırım! Gırım! I-ıh!”

Genç kızın tereddüdünü fark etmiştim aynadan, kapımı açıp arabaya hafifçe omuz verirken seslendim, belki de emir verircesine;

“Arabanın huyu tuttu yine, kanepeye sıkıca tutun lütfen!”

Arabanın böyle anlarında anladığı dilde kaprisini yok etmek(2); vurma, vurdurma, vurdurtma, ya da itekleme idi, bilindiği gibi. Ancak genç kıza karşı şu andaki gibi mahcup olmamam(2) için, bugünden tezi yok, akü mü, marş motoru mu, şarj motoru kömürü mü, her neyse falsosunu(4) hallettirmeli, değişecekse, değiştirtilmeli, yenilenecekse yeniletmeliydim.

Aklıma koymuştum, sadece bir gün daha idare etmesini bilmeliydim. Ertesi gün Cuma idi ve Cumanın bereketi(3) tartışılmazdı, Cumartesi arifesinde. Hem ertesi gün Düldül’ü stop ettirmezsem vurdurtmak gibi bir sorun yaşamazdım.

Aşırı bir boyutta ilgilenmeme rağmen, hakkım olmadığı bilinci ve güven vermem gerekliliği ile;

“Aynayı kapatıyorum, ders çalışacaksanız çalışın, bakınacaksanız bakının, sizi izlemeyeceğim, rahat olun lütfen! Ve tekrar ediyorum, danışın, araştırın ve hiç olmazsa sabahları otobüs bekleme derdiniz olmasın. Sizi seve seve götürürüm!”

“Ama bir bedeli olmalı ağabey!”

“Bak güzel kız, mahalle camiinde Kur’an Kursuna gittim. Kur’an’dan ayet, sure, tefsir, meal falan yapacak değilim; ‘İyilik üstüne. ‘İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir!’ şeklinde bir atasözünü tekrarlamama da gerek yok…

Ancak şu iki sözü de şimdi söylemesem olmaz; ‘Her gün birine bir iyilik yap. İyilik yapamıyorsan hiç tanımadığın da olsa birine selâm ver, bir yetimin başını okşa, hiçbiri gelmiyorsa elinden, sokakta gelen-geçene engel olan bir taşı al, kenara koy!’ ve 'İnsanlar mutluluğun en büyüğüne, ancak öteki insanlara iyilik yapmakla kavuşabilirler!.(8)

Seni sırtımda taşımayacağım ki hem, yolumun üzeri. Hem madem bedel diyorsun, bir Cumartesi-Pazar kek, kurabiye, ya da poğaça yaparsın, ben de Pazartesi sabah kahvaltımda mideme bayram ettiririm! Çok mu uzun oldu, kusura bakma!”

“Ya memnun olmazsan, beğenmezsen, mideni bozarsan!”

“Olur mu güzel kız! Güvenmiyorsan yapmazsan olur, biter. Ancak ceza olarak erken gelirsin, önümüzdeki pastanede ben çay ısmarlarım, sen poğaça ısmarlarsın, ödeşiriz. Bir de...”

“Sanırım, bana kek-poğaça yapmayı deneme imkânı vermeniz yeterli olacak, Sanırım, mahcup olmam. Peki, ‘Bir de’ ne demek?”

“Beni iyice tanıyın, yakınlaşırsanız, ya da yakınlaştığınıza inanırsanız, beni Mezuniyet Töreninize davet edersiniz, ödeşiriz. Ondan sonrası sen sağ, sen selâmet!”

“Yani balık kavağa tırmanınca, anlamında...”

“Eh! Biraz yardımcı olmayı denersen, balığa kavak ağacına tırmanmasında yardımcı olmaya da gayret ederim...”

Gülümsedi, sadece, ses çıkarmadı.

Bu, Cuma gününün de bereketsizliğinin ifadesi gibi geldi bana, göremedim çünkü onu Cuma günü.

Cuma da, gün de bitti. Ertesi gün yoktu zaten, ben ağabey, o küçük kızdı, isimlerimizden habersiz gibi.

Ve Pazartesi gelmek bilmedi bir türlü.

Oysa vaktimi değerlendirmiştim, Düldül’ün tüm isteklerini cevaplamış olarak. Bundan böyle Düldül güzel bir kızın servis arabası olmayı hak etmeliydi!

Pazartesi günü adını bilmediğim(!) Yunus adlı o küçük kız, bir termos ve dondurma kutusuyla bindi arabaya, aynı yere;

“Vaktiniz değerli, biliyorum, kurabiyelerden birini ben çeşnicibaşı(4) olarak tattım, bana bir şey olmadı şu ana kadar, sanırım size de bir şey olmaz. Termosta çay var, annemin katkısı olarak. İşyerinizde görevinizi yaparsınız artık ağabey! Afiyet olsun!”

“Sorguladın mı beni?”

“Gerek görmedim!”

“Bu kanaati verdiğim için memnunum. Sağ ol! Sanırım, asla mahcup olmayacaksın! Kurabiye ve çay için teşekkür ederim peşinen, senin ve annenizin ellerine sağlık!”

“Siz sağ olun ağabey!

Beraber gidiyorduk, günler geçiyordu, aynı ayna örtüsü, aynı arka koltuk ve “Ağabey, Küçük kız” teraneleriyle.

Cesaret ondan geldi öncelikle;

“Bu kadar zamandır beni okuluma götürüyorsunuz, bir kutu kurabiyeye karşılık olarak…”

“Asla karşılık beklediğimden değil. Cici bir kızın ağabeyine ‘Allah razı olsun!’ dilekleri ve güzel bakışları her şeyden önemli ve değerli. Hem biliyorsundur mutlaka; ‘Güzel bakmak sevaptır(9)’ Ayrıca bir süre önce uzun cümlelerle aktarmaya çalıştığım gibi gülümsemek de ibadettir, iyilik yapmaktır. Ha! İyilik yapacak çevrende birini ya da imkân mı bulamadın, aynaya bak, kendine gülümse, kendin kendinle sevaba gir!”

“O halde aynayı kendine çevirir misin ağabey! Sevaba girmek istiyorum da!”

“Gerek yok ki! Sen her sabah bana gülümsüyorsun, gülümsemek gülmek sana yakışıyor(10) ve sadece bana karşı yaşadığın sevaplarla. Tanrının işine karışmak gibi olmasın, ama daha bu yaşta cennetlik olma hakkına kavuşmuşsun gibi geliyor bana.”

“O sizin iyi niyetiniz ağabey!”

“Peki, öyle olsun, güzel kız!”

Sustuk.

Bu suskunluk bir süre devam etti ve yaşamda olmayacak, olmasını istemediğim bir hal geldi başıma, yaşadığımı hissederken, aynı ortamda nefes alırken, aynı konumda seslerimizi paylaşırken ve saklamaksızın söylemem gerek ki, içten pazarlıklı olarak; onu severken; “Hem, ilk karşılaştığımız andan beri, saklamaya uğraştığım duygularla…”

Başıma gelen olay, patronumun güvenini kazandığım için olsa gerek, beni bir çalışma ve sonrası sözleşme için belirsiz bir süreliğine il dışına görevlendirmesiydi. Nasıl, niçin gibi sorular cirit atıyordu(2) tüm varlığımda, bir daha sonraki gün için...

“Bağışla!” dedim. “Görevlendirildim, il dışında olacağım bir süre. Kurabiye ve çay haklarımı muhafaza et(2) dönüşüm için tabii. Allah nasip ederse(3) gene görüşürüz inşallah! Cep ya da ev telefonunu vermen mümkün mü, eğer sakıncası yoksa? Gördüklerimi, yaşadıklarımı anlatmam, seni yormaz, değil mi?”

“Ne sakıncası olur ki ağabeyim? Yalnız gündüzleri, derslerde dikkatimi dağıtmasın diye kapalı tutuyorum, sessize bile almıyorum. Ancak derslerden sonra açıyorum, o da annemin merakını yenmesi için... “

“Peki, bugüne kadar hep ağabey, güzel kız olarak anlattık birbirimize bizi. Ama şimdi telefon numaranı kaydetmem için adını söyleyecek misin küçük kız?”

“Yunus!”

“Anlamadım!”

“Erkek çocuk ismini çağrıştırıyor, değil mi?”

“Galiba...”

“Aslında ailemin beklentisi de öyleymiş. Dedem Kur’an okuyormuş, doğumumu beklerken. Yunus Suresine geldiğinde ben doğunca ismimi öyle koymuş dedem, kimse de itiraz etmemiş!”

“Benimki de Yusuf, ama Kur’an’da ki ayetlerle, surelerle ilgisi yok, öylesine bir isim işte, bence alâkasız!”

“Peki, güle güle git, güle güle gel ağabey ve döndüğünde de mutlaka bana haber ver, zahmet olmazsa!”

“İşlerimi çabuk bitirmek için gayretli olacağım, hem boş vakitlerimde, hem de döndüğümde seni mutlaka arayacağım, küçük kız!”

“İşlerini çabuk bitirmek için gayretli ol, özletme kendini...

Yani, otobüslere mecbur etme beni, anlamında...”

Okula gelmiştik!

“Allahaısmarladık, kendine iyi bak küçük kız, ben de özleyeceğim seni Yunus!"

“Dualarım seninle olacak ağabey, kendine iyi bak. Allah işlerinde yardımcın olsun! Âmin!...”

Ne yollar bitti günlerce, ne görev...

Her gün patronumun sonuçla ilgilenen telefonunu bir kenara ayırmak zor olmuyordu. Ancak her akşam onu özlemle arayışım bıkmaksızın, ama belki bıktırarak da olsa mutluluğumdu. Onu duymasam sanki işlerim rast gitmiyordu(2).

Evet; “Nasılsın, iyi misin, derslerin nasıl?” dışında bir söz dizisi yer almıyordu sözlerimde, ama içimden geçenleri söylememek için kendimi zor zapt ediyor, kendime iüraf bile zorlanıyordum.

Felsefem(4); davulun bile dengi, dengine çalması gereken bir ortamda, vaktinden önce kocamış bir çınarla, bir gülfidanının kıyaslanamayacağı(2) şeklinde idi. Ne zamanki öncesinde onun söylediği gibi; balık kavak ağacına çıkar, ya da kösenin sakalı biter yahut da katır doğurur işte o zamanda olmayacak duaların “Âminleri” kabul olurdu!

Kişi âdâbını bilmeli(2), boyuna-bosuna-yaşına bakmalı, ondan sonrasında hükmedeceği bir gönül için aydınlığı dilemeli, hatta gerekirse kendi için uygun olandan dilenmeliydi, karanlığa mahkûm olduğundan kesinkes emin olduğu dünyası için...

Gönül ferman dinlemiyordu(11) ancak, kalp atmasına devam ediyordu, görevli gibi, fakat ritmi farklıydı, gören göz kördü, duyduğunu sanan kulak sağırdı, sessizliğin egemenliğinde ve gönül tüm eksiklere, tüm aksiliklere, tüm tersliklere, tüm hata ve yanlışlıklara karşı direnme arzusunu taşıyordu, haddini bilerek(2).

Ama nereye kadar?

Dünyanın en yararlı ve cefakâr(4) hayvanı eşektir(12), ne kadar yük vurursan vur, gıkı çıkmaz. Ta ki; su dolu bir bardağa eklenen son su damlasının bardağı taşırması gibi, eşeğe de tahammülü üstünde bir kilo daha yüklerseniz eşek çöker, tüm telkinlere(4), şiddet ve cebre(4) rağmen yerinden bir santim bile kıpırdamaz. Ben o son damlanın hezimeti(2), o son bir kilonun kahrını yaşıyor gibiydim!

Kişi noksanını bilmek gibi irfan olamazmış(13), noksanlıklarının artılarından haberdar olmayana arif(2) demek, irfan sahibi(3) demek mümkün müydü? “Keşke on sene sonra doğmuş olaydım!” demenin ne yararı vardı benim için? Haddimi bilmeliydim, bilecektim de...

Yoğun bir çalışma temposu içine girmiştim. Bedbinliğe(4) mahkûm bir ergen olarak aramam gerekeni düşüncelerim yanlış gibi görünse de aramıyordum, aramam gerekeni, aradığında da açmıyordum telefonumu. Ben bana lâyık değildim ki, lâyık olmayı(2) arzuladığıma lâyık olma gayreti içinde olaydım.

Yalanım hazırdı; “Öncesinde yoğun işlerim nedeniyle ilgilenememiş, sonrasında telefonumun şarjı bitmişti!” demeyi düşünüyordum.

Peki ya döndüğümde? Sözüm ona bu, onu unutmam, aklımdan çıkarmamın evveliyatı olacaktı. Ne mümkün? İlik gibi kemiklerime, et gibi bedenime, al-ak her ne ise o yuvarlar ile kanıma işlemiş, kalbime mal sahibi tapusu elinde gibi kurulmuştu. Mal sahibini ise adresinden kovmak, kovalamak asla mümkün değildi!

Gün geldi, şairin dediği gibi; yol değilse(14) de, görev bitmişti, hem de patronun hoşuna gidecek imkân, kazanç ve bereketle. Primi(4) hak etmiştim, ama umurumda değildi. Hak etmediğim kanaatini yaşadığım primi düşünmek, hakkım değil gibime geliyordu, onsuz yaşamımda. Uzak durmamın unutmayı da sağlayacağından emindim. Göz görmeyince, gönül katlanırdı(15), nasıl olsa.

Bilmediğim bir genç kızın ilk heyecanı ve hülyaları ile benim onu hak etmediğim düşüncem idi. Telefon açıp, her şeye rağmen;

“Ben geldim, yarın bekle…” derken cümlem yarım kaldı;

“Ben sensizlikle, habersizlikle perişan oldum(2)! ‘Yokluğunda buldum ben seni. Gelme artık, neye yarar? (16)dedi, telefonu sitemle kapatırken.

Anlamamıştım, belki de anlamaktan vazgeçmişçesine aptallaşmıştım(2). Bir tam gün sessizlik yaşadım, dayanılmaz bir özlemle. Bazı şeyler sünnetlikten, vaciplikten çıkar farz haline dönerdi. Yaşadığım buydu, nasıl olsa telefonunu açmazdı, küs idi, küsmüştü yahut ya da ben öyle sanıyordum, dargındı, hissediyordum, mesaj çektim;

“Ben bekleyeceğim, bundan sonrası sana kalmış. S.S.” olarak. Nazi subaylarının unvanı gibi SS değildi, gizli-saklı “Seni seviyorum!” demek isteğimi gizlemiştim, haddim olmayarak. Ne seslendi, ne de merakı ulaştı bana, herhangi bir şekilde…

Bekledim...

Sabah geldi, sitemle açtı arabanın arka kapısını, sessizce oturdu yerine;

“Küs müyüz?”

Cevap vermedi.

“Benim inancıma göre, üç günden fazla küs kalınmaz. Hem surat asmak(2), küs olmak yakışmıyor sana. Ben haddim olmasa da yaş farkımızı göz ardı etmeğe çalışsam da gülen, sevgi dolu gözlerine â... Yani beğeniyorum demek istedim!”

“Cümlen devrik(3) oldu, başladığın sözü anlamını vererek bitirmek zor mu? Üstelik haksızlığının farkında bile değilsin!”

“Seni küskünlüğünle baş başa bırakıyorum, bu üç günde de seni alıp okuluna götüreceğim. Üç gün sonunda benimle barışacağını umut emek istiyorum. Çünkü saplantılarım(4) olsa da özledim seni, yani seni görmeyi!”

“Evet! Yanlış saplantılar! Size hiç yakışmayan…”

“Sen öyle diyorsan, öyledir küçük kız. Ama şimdi aklından ne geçiyorsa unut, akşama telefon et, seni okulundan almama izin ver! Ve yine izin ver ki, somurtmuş(2) olsan da ara sıra yüzüne bakmam, seni görmem için aynamı karartmayayım!"

“Ben sadece bir yolcuyum, araba sizin, siz ne arzularsanız, o doğrudur, onu yaparsınız. Karışmam, karışamam, söz düellolarına giremem(2), becelleşemem(2)!”

Ben “Sen” dedikçe o “Siz” demekte ısrarcı idi. Demek ki farkında olmaksızın budalalığım, kaprisim, kendimi aşağılayışımla(2) uzaklaştırmıştım onu kendimden. Gene de ümit dünyası, okuldan çıkışında onu almak için umutlanmayı diliyordum.

Mesaj geldi, genelde reklâm amaçlı olarak düşündüğüm mesajlara pek bakmazdım.

Ama bu kez oldukça erken bir vakitte gelen mesaja bakmam için şeytan dürtmüştü(2) beni. Ondandı;

“Dersim bitti, okul önündeyim, beklemek istediğimden değil, S.S. ne demek, anlamını öğrenmek istediğimden...”

Üç noktanın ardında isim yoktu.

Hemen çıktım ofisten, sadece patrona haber vererek, hem ilk defa izin almaksızın; “Çıkıyorum!” diyerek. İşten atılacak olsam da umurumda değildi. Benim bazı değerlerim vardı ki, tıpkı Yunus gibi, onlar işimden de önemli idi, değeri tartışılmaz, tartışılamazdı

Küskündü, suratı asık, başı eğikti, arka koltuğa otururken sadece “Evet?” dedi sorarcasına.

“Ne zamanki hiddetin, şiddetin, küslüğün, somurtman geçecek, o zaman?”

Ses çıkarmadı, ya da üstelemedi(2), arabanın motor gürültüsünden başka ses yoktu, zaten korna çalma alışkanlığım yoktu, dikiz aynasından gözlerini görmek için baktığımda, sanki gözlerini saklamak istercesine başını eğik tutuyordu.

Sokağa girdiğimizde heyecanlandı;

“Annem-babam, konu-komşu arabayla geldiğimi görmesinler, çekinirim, çünkü sizi benden başka kimse bilmiyor!”

Aslında gerçeğini saklıyordu Yuıus. Çünkü ikinci el olan arabanın ilk sahibi olan doktor özbeöz(4) teyzesiydi. Benim bunu bilmem mümkün değildi, zekâmdan şüphem olmamasına rağmen hareketlerden hissetmem gerekirdi, hatta daha ilk karşılaşmamızda arabaya binmesinden anlamalıydım, çok sonralarda söylediğinde değil.

Beni, teyzesinden öğrenip, daha ikinci görüşünde “Siz” demesine rağmen duygularındaki ilerlemeye engel olamadığını da. Dolaysıyla ne çekinikliğine, ne de birilerinin bizi görmelerinden endişeleneceği aklımdan geçmemeliydi. Bilemezdim...

“Seni de kimse bilmiyor, benden başka. Gittiğim yerden ufak bir hediye almıştım, babana bir tespih, annene başörtüsü...

Sana aldığımı ise küskünlüğün bitince vereceğim, barıştığında. Eğer küslüğe devam edeceksen bak, bir gün bitti, son iki gün sonunda, belki S.S. ne demek, onu da anlatırım!”

Daha önce söylemiş miydim, söylemiştim sanıyorum, ama tekrarında sakınca yok; sakınılan göze çöp batar, gibi. Tanrı sakınılan göze o çöpün nasıl batacağını bildiği gibi, nasıl çıkaracağını da biliyor olmalıydı.

Ertesi gün beraberce yola çıktığımızda direksiyonun çekişinden, gücün ahenksizliğinden ve arabanın olumsuz yalpalamasından(2) lâstiklerden birinin patladığını anlayıp iyice sağa çektim. Sol arka lâstiğim patlamıştı.

“Beş-altı dakikada değiştiririm, ama sen okuluna geç kalma, duraktan taksi çağırayım, sen git!”

“Olmaz! Anca beraber, kanca beraber(3), yardım ederim sana!”

“Yardım etmek yerine barışsan benimle!”

“Olmaz, üzdün beni, en aşağı iki gün daha çek, ondan sonrası Allah Kerim, belki bir daha hiç binmem arabana!”

“Bu kadar zalim olma!”

“Olurum!”

Uzatmama gerek yoktu, stepneyi çıkardım, yol üzerine koyup üçgen reflektörü de onun meraklı bakışlarına aldırmaksızın üstüne yerleştirdim, dikkatlice. Bu arada dörtlü ikaz ışıkları yanıp sönmeye devam ediyorlardı.

El freni çekilmesi, bijonları gevşet, çıkar, lâstiği değiştir...

Kısa sürmüş, bitmek üzere idi işim. Değiştirdiğim lâstiğin bijonlarını sıkılaştırmaya çalışırken, muhtemelen müşteri kapmak için yarış yapan iki dolmuş minibüsünden sağdaki neredeyse beni sıyırarak yanımdan geçmiş, ancak rüzgârı benim savrulmama yetmişti. Başımı lâstiğe çarpmam, kanamasına rağmen yaşam ile kaygı duymamam gerektiğini fısıldamıştı duygularım sanki kulağıma.

Elimde olmaksızın; kendimde olmama rağmen “Allah!” demem irkiltmişti Yunus’u. Üzerime kapandı, yüzümü çevirmiş, nerem rastlarsa öpüyordu ve yalvarırcasına söyleniyordu;

“Ne olur ölme, beni sensiz bırakma. Yaşayamam sensiz, seni seviyorum, küsmeyeceğim, üzmeyeceğim seni, yeter ki yaşa, ne olur?”

Hınzırlık parayla değildi, bir Türk filmi çevirmeme kim engel olabilirdi ki;

“Affet beni!” dedim, duygulu, can çekişir gibi bir tonda. “Sana aldığım madalyon sağ cebimde bir kutu içinde, onu al tak, beni unutma! S.S. ‘Seni seviyorum!’ demekti, seni sevdim, canımdan çok sevdim seni, canımdan çok seviyorum seni. Ama sen beni ahrete uğurla ve bakma bir daha arkamdan…

Ve beni sevdiğini bir kere daha söyle ki rahatça göçeyim!”

“Ne olur ölme, seni seviyorum, seni çok seviyorum, her şeyden vazgeçecek kadar...

Daha fazla ıstırap çekmesine dayanamazdım, üstümü silkeleyerek doğuldum yerimden.

“Eh! Madem bu kadar ısrar ettin, madem bu kadar çok seviyorsun beni, ben de ölmemeğe karar verdim!”

Hayretle açılan gözleriyle etrafımızdaki kalabalığa aldırmaksızın, bana vurmaya, yumruklamaya çalışırken, bir taraftan da nefesini tüketircesine bağırıyordu;

“Zalim! Gaddar(4)! Hain(4)! Bir kızı duygu sömürüsü(3) ile üzen...”

Sonrasında bu sözlerin devamını da getirdi mi, hatırımda değil.

Trafik polisinin;

“Dağılalım arkadaşlar! Gençler! Hadi siz de kavganıza evinizde devam edin!” sözü ile bana saydığı sıfatları sona erdirmek zorunda kalmıştı…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Yasef; Tüm iyi vasıfları üzerinde tuttuğum ağabey Türkiye’mde İstanbul’da yaşamıştır.

Vurdurtmak (Vurma, vurdurma); Vurma işlemi yapmak. Benzinli araçlarda akünün görev yapmaması nedeniyle aracın iteklenerek çalıştırılması işlemi. Araç yokuş aşağı park edilir veya bir iki kişi ile iteklettirilir. Kontak açık, araç ikinci viteste, ayak debriyajdadır. Yeterli hız sağlandığında debriyajdan ayak kaldırılır, motor çalışır.

Düldül; İslâm âlemi için gerçek anlamı; “Kırk katır” dır. Ancak Türkçemizde eski ve yavaş giden araçlar ve atlar için söylenen mizahi bir terim (Sütçü Beygiri gibi).

(1) Kur’an, Yusuf Suresi. 12. Sure olup, 111 ayetten ibarettir. İlk üç ayet Medine’de, diğerleri Mekke’de indirilmiştir Surenin tamamı Yusuf Peygamberle ilgilidir.

Kur’an, Yunus Suresi. 10. Sure olup 109 ayetten ibarettir. 40, 94, 95 ve 96. Ayetler Medine’de, diğerleri Mekke’de indirilmiştir. Adı Yunus kıssasından dolayı konmuştur.

(2) Adabını Bilmek; Edebiyle, edeplice, usulünce, adabı-ı muaşeret kurallarına uymayı bilerek.

Aptallaşmak; Şaşkınlaşmak. Alıklaşmak. Salaklaşmak. Aptal görüntüsüne bürünmek. Pısırıklaşmak. Ahmaklaşmak.

Avuç (Avucunu) Yalamak; Beklenenin, umulanın olmaması, umduğunu bulamamak, elde edememek, umulanın ele geçirilememesi, umduğunu, istediğini ele geçirememek. Sükûtu hayale uğramak. Umulan, beklenilen bir şey ele geçirilemediğinde kullanılan bir deyim.

Ayak Bağı Olmamak; Bir yere gidilmesine veya bir işin yapılmasına engel olmamak.

Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

Cirit Atmak; Bir yerde çokça bulunmak, sık dolaşmak ve serbestçe davranmak.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Göze Girmek; Davranışları, ya da yeteneğiyle sevgi ve güven kazanmak.

Gözünden Kaçmamak, Kaçırmamak; Dikkatle izlemek sonucu.

Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”

Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.

Hezimet Yaşamak; Büyük bozguna, büyük ve ağır yenilgiye uğramak, yaşamak.

Istırap (Izdırap) Çekmek; Çok etkileyici bir acı ve üzüntü içinde bulunmak, acı çekmek.

İçten Pazarlıklı Olmak; Alçak, korkak, namert olmak, sadistlik etmek.

İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

Jest Yapmak; Gönüllemek. Cömertliği, soyluluğu ile dikkati çeken davranışta bulunmak.

Kaprisi Yok Etmek; Geçici, düşüncesizce, değişken, istekleri yok etmek. Geçici isteklerde bulunmanın, huysuzca davranışların yapılmasına izin vermemek.

Kendini Aşağılamak; Onuruna önem vermemek, tahkir edilmeye rıza göstermek, onursuzluğu kabullenmek.

Kıyaslanmak; Karşılaştırılmak, örnek alınmak, bir tutulmak, sayılmak.

Koflaşmak; Gücünü, zindeliğini yitirmek. İç boşalmak, kof durumuna gelmek.

Lâyık Olmak; Yakışmak, uygun olmak.

Mahcup Olmamak; Bir toplulukta güveni yitirmemek, rahat konuşmak, rahat davranmak, utangaç, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş gibi durumları yaşamamak.

Muhafaza Etmek; Olduğu gibi tutmak, korumak, saklamak.

Müzmahal Olmak; Yöresel olarak “Müzmehel, müzmahil olmak” şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmek, yok olmak, çökmek, yenilmek, mağlup olmak, yıkılmak, sefil olmak perişan olmak” şeklindedir.

Onmayacak gibi yüreğini dağlamak; Tedavi olmayacak, teselli edilemeyecek şekilde, acıyla, özlemle içi yanmak, acıyla kavrulmak.

Perişan Olmak; Toplu, düzenli bir durumda olmamak, dağılmış bir durumda bulunmak, dağınıklık, düzensizlik, kırışıklık, karışıklık. Acınacak, zavallı durumda olmak.

Rast Gitmek; İstenilen bir biçimde gelişmek, uygun düşmek, gerçekleşmek, isabet etmek.

Refakat Etmek; Birlikte bulunmak, birlikte gitmek, eşlik etmek.

Sakınılan Göze Çöp Batmak; Esirgediğimiz, üzerine titrediğimiz şeye her halde zarar gelmesi anlamında bir atasözü.

Salâ Verilmek; Essalat, Salât Verilmek. Müslümanları bayram ve Cuma namazlarına çağırmak, bazı yerlerde cenaze için kılınacak namazı haber vermek için minarelerde bilen biri tarafından okutturulan dua.

Somurtmak; Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak, surat asmak.

Söz Düellosuna Girmek; İki kişi arasında yapılan herhangi bir tartışmanın başlangıcı. Söz yarıştırmak.

Surat Asmak; Kaşlarını çatarak yüzüne küskün bir anlam vermek. Somurtmak. Küskünlüğünü, bir şeye kırgınlığını, can sıkıntısını, neşesizliğini anlatacak biçimde yüzünü buruşturmak, keyifsiz ve suskun durmak.

Şeytan Dürtmek; Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak.

Tereddütlü Olmak; Mütereddit. Kararsız olmak.

Üstelemek; Üst üste istemek, yapmak. Hastalığın yeniden ortaya çıkması.

Yâd Etmek; Anmak, anımsamak. Hatırlamak.

Yalpalamak; Dengesi bozularak bir sağa, bir sola eğilmek. Düşecek, yıkılacak gibi olmak. Kararsızlık içinde kalarak ne yapacağını bilmemek.

Yatalak Kalmak (Olmak); Yataktan kalkamayacak durumda olmak.

(3) Allah nasip ederse; Allah izin verdiği takdirde.

Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.

Cumanın Bereketi; Cuma gününe has bazı şeylerin olağandan, alışılandan çok olma durumu, bol verim, bolluk, gürlük. Bol ürüne yol açan şey, yağmur.

Çıtı Pıtı; Minyon, ince, küçük, cici, Ufak tefek ve sevimli.

Çiçeği Burnunda; Çok taze, çok yeni. Henüz, çok az vakit geçtikten sonra.

Devrik Cümle; Türkçede cümleyi oluşturan öğeler genelde; Özne+tümleç+yüklem şeklindedir. Bu sıralanışa uymayan, ya da zaman konusunda şaşırma olursa bu tip cümlelere verilen addır.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Halisâne Duygular; Halise yakışır bir biçimde, içten duygular.

İç Ses; Herhangi bir ses yokken, sessizlikte, yaşantımıza uygun olarak duyduğumuzu sandığımız bizi yönlendiren ses.

İrfan Sahibi (İrfanlı);Anlama, bilme ve güçlü sezisi olan kişi.

Tırınk Para; Peşin, hemen ödenecek para anlamına gelen söz.

Tiksindirici Ses; Bir sesin abartılı bir şekilde öğürtü, kusma, gıcık vermekötü, iğrenç, iğrenildiği belirtilir şeklinde çıkışı.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Yüz Fukarası; Yüzüne bakılmayacak kadar çirkin, suratı Çarşamba pazarı gibi, nasırlaşmış gibi olan.

(4) Arif; Anlaması, kavraması, sezgisi güçlü, anlayışlı.

Bedbinlik; Karamsarlık, kötümserlik.

Bıçkın; Gözü pek, korkusuz, yürekli, yaman, acar. Kabadayı. Külhanbeyi, serseri, hovarda.

Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni. Yerçekimi. Kendi kendine akma, yönlenme.

Cebir; Zor kullanma, zorlayış, zora başvurma, zor.

Cefakâr; Eziyet çeken, eziyete, zulme uğrayan.

Çekiniklik; Çekingenlik. Saygı, korku ve utanma duyguları nedeniyle ürkeklik. Pısırıklık. Pasiflik.

Çeşnici; Genelde “Çeşnici Başı” şeklinde kullanılan, sofra işlerini yöneten, yemeklerin, lezzetinden, tadından, tuzundan, kalitesinden ve güvenilirliğinden sorumlu, yemeği ilk tadan kimse.

Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.

Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Gaddar; Başkalarına haksızlık etmekten çekinmeyen, acıması olmayan, insafsız davranan, taş yürekli kimse.

Hain; İhanet, hıyanet eden. Bağlı olduğu, bağlı olması, savunması gerektiği halde bu düşünce ve görüşlerinden vazgeçerek onlara ters düşen. Güveni kötü kullanan. Kişiye, topluluğa, ülkesine kötülük eden. Bir kimsenin güvenini yok eden (Doğrulukla hareket etmeyip, hile düzenini tercih eden, güveni kötüye kullanan, gördüğü iyiliğe karşı nankörlük eden. Rahmi TURAN).

Kerte; Sonra, sonrasında. Sert ve kesici bir şeyle yapılan işaret, iz, çentik.

Müdana; Minnet.

Özbeöz; Öz, gerçek.

Prim; İşçiyi, çalışanı isteklendirip iş verimini artırmak amacıyla artan üretim, satış vb. den dolayı işverenin işçiye, çalışana ücreti dışında ödediği para. Pay senetlerinin asıl bedeliyle piyasa fiyatı arasındaki artış.

Saplantı; Sabit fikir, psikolojik rahatsızlık. İdefiks.

Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tercihan; Tercihle, öne geçirerek, önde tutarak. Yeğleyerek.

Yağız; Karaya çalan buğday rengi. Esmer.

(5) Elmayı alan bilir oy oy… diye başlayan Uşşak Makamındaki Rahmetli Zeki MÜREN Güfte ve Bestesini sahiplendiği Türk Sanat Müziği eserinin Nakarat Bölümü; Bahçevan geldi! Bahçevan geldi! / Deh! Deh Düldül!  Deh! Deh! Düldül! Sen düldülsün, ben bülbül!” şeklindedir.

(6) Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi.

(7) Söyleyemem derdimi kimseye… diye başlayan şarkının Güfte Sahibi bilinmemektedir. Eser; Şükrü TUNAR tarafından bestelenmiş olup, Hicaz Makamındadır.

Gizli aşk bu, söyleyemem derdimi hiç kimseye… Güfte ve Bestesi; Zeynettin MARAŞ’a ait Nihavent Makamında Türk Sanat Müziği eseri.

(8) İyilik Üzerine Bir-iki Kur’an Ayeti; Kur’an’da 70-80 civarında iyilik üzerine ayet bulunmaktadır. Dini bir konuya öykü içinde yer vermek abes olsa gerek. Ancak mealen de olsa kısa örnekler vermek gerekirse; “2 (Bakara) /195 Allah iyilik edenleri sever, 3 (Âli İmran)/134 Allah işini güzel yapanları sever, 5 (Mâide) /93 Allah rızasına uygun davrananları sever ve 11 (Hûd) /115 Allah güzel iş yapanların mükâfatını yitirmez” ayetlerini sayabiliriz.

(9) Güzel Bakmak Sevap; Asıldır. “Güzele bakmak sevap!” yanlış, değiştirilmiş halidir. Bu durumda hani hatırlatılmak istenirse güzele çirkin bakmanın da günah olacağını varsaymak mümkündür, eğer, denilen gerçek ise.

(10) Yan yanayken, diz dizeyken… şeklinde başlayan anonim şarkının nakarat bölümü; “Gülmek sana yakışıyor!” şeklindedir.

(11) Aşk (Gönül) Ferman Dinlemez; Ne denli engel, ne denli yasak konulursa konulsun, gönül sevdiğinden asla vazgeçmez. Çünkü insanın gönlüne söz geçirmesi oldukça zordur. ATASÖZÜ

(12) Eşeklerin İnsanlardan Farklılıkları; Eşekler aslında küfürlerde ön sıralarda yer almalarına rağmen muhterem hayvanlardır, hem her bakımdan. “Eşek” deyip geçmemelidir. Öncelikle söylenmesi gereken onun gözlerinin çok güzel olması ve yerine göre bazı insanlardan da akıllı olmasıdır, onunla dağda yol bulmak mümkündür. Çünkü eşek hem akıllı, hem de iyi bir kılavuz olup gittiği yönü ve yeri asla unutmaz, en az zahmet verilecek, en yararlı, en kestirme ve en düzgün yokuşu tahmin eder ve kısa dönemeçlerle yorulmadan götürür sizi istediğiniz yere. Yoksa niye kervanların önüne eşek konulsun ki? Ve “Eşek bir çamura bir defa düşer” deyimi neden oluşsundu ki? Doğal olarak insanların konu olduğu, Ziya PAŞA (Abdülhamid Ziyâeddin)’nın dizinlediği “Altından semeri (palanı) olsa” da insan adam olamamışsa, şu veya bu unvan ya da mevkie sahip olup da babasını ayağına getirttiriyorsa eşek ondan daha azizdir. Nitekim göstergesi; “Okumak (Tahsil yapmak) cahilliği alır; Hamurunda yoksa eşeklik baki kalır!” sözleri insan olamayanlara yakıştırılmış deyişlerdir.

(13) Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz; İlk satırı; “Çeşm-i insaf kadar ârife (bazı deyişlerde; kâmile) mîzân olmaz”  “Olgun insana insaf gözü gibi ölçü bulunmaz, kişinin kendi eksiğini bilmesi gibi irfan olmaz” Talib-i KADİM şeklinde olup haddini bilmek, başkalarının kusur ve yanlışlıklarını görmemek anlamında kullanılmaktadır. Buna benzer iki şairin şöyle deyişleri de vardır; Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” ” (Bir kişi hakkında yargıya varmak, nasıl bir kişi olduğunu öğrenmek istiyorsanız onun hakkında söylenen sözler yerine, yaptığı işe bakınız. Çünkü yaptığı o iş, onun ne kadar sorumlu, bilgili ve yetenekli olduğunu açıklar) olabilir ve “Söyletirsen dillerinde lâf çok / Zerre kadar birisinde hâl yok!”

(14) Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’e ait “YOLCU İLE ARABACI” şiirinin başlangıcında bir yerlerde Arabacı; “Henüz bana ‘Yolunun sonu budur!’ denmedi / Ben ömrümü harcadım bu yollar tükenmedi” ortalara doğru bir yerlerinde de; “Düştüğüm yollar gibi sonsuzdur benim tasam / Bekleyenim olsa da razıyım kavuşmasam...” Ve sonuna doğru bir yerlerde de; “Senin de yolun biter, diner gözünde yaşlar / Benim uğursuz yolum bittiği yerden başlar!” denilmektedir.

(15) Göz görmeyince gönül katlanır; İnsan, yakınında bulunan kimseyle sık sık görüşmeden edemez. Ama bu kişi uzak bir yere giderse görüşmekten umudunu keser, ayrılığa katlanır. Yiyip, içtiğimiz şeylerin hangi koşullarda üretildiğini görüp bilmediğimiz için onları temizmiş gibi kabul ederiz.

(16) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar.  /  Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?”  “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK