Bir insan bir hatayı bir kere, ya da ilk defa yapmış veyahut da kandırılmışsa buna şans, tesadüf, tedbirsizlik(1), ya da ne bileyim hata yapmak(2) şeklinde kader(1) demek mümkün.

Ancak aynı hatanın tekrarında; kişinin bilip inanarak aynı davranışta bulunması aptallık, salaklık, enayilik, gerzeklik(1), gabilik(1), kaknemlik(1), kakavanlık(1) olsa gerek...

Aklıma gelebilen sıfatları ancak bu kadar sıralayabildim.

Üçüncü kez aynı şekildeki hatayı ya da kandırılışı ise beynim kabul etmiyor. Herhalde bunun için sayfalar dolusu sıfatlar karalanabilir, bu ise benim harcım(3), tavrım değil. O halde üçüncü bir kez olmuşsa, ya da olacaksa; “Bunun tasviri; bana kalsın!” diyeyim.

Bu konuda herhalde demem gereken şu ki; “İnsanları bu şekilde hataya zorlayanlar, öylesine mikrop saçarlar ki, onlarla telefonla bile konuşmamak gerekir.(4)

Böyle olaylarla(!) karşılaşan birine, yani bana, hiç kimse; “Âşık mısın sen yahu?” diye soramaz, sorulmamalı da...

Hani bir tekerleme vardır, biraz değiştirerek söylemeye çalışayım; “Gidecektim yakın bir diyara, eskiden de öyleydim, şimdi de benziyorum hıyara(5)!”

Bu vesile ile ahmaklık(1) sıfatları olarak saydıklarıma ek olarak, kaba ya da argo da olsa bu “Hıyarlık(1)” vasfını da eklemiştim. Hem “Hıyarlık” vasfı için yakın, ya da uzak bir diyara gitmek de şart mıydı?

“Neden?” diye sorulacak olursa şöyle anlatmaya çalışayım, bu aynı zamanda yaşadıklarımın, ya da kısaca yaşadığım öykünün sonu için gerekli gibi geliyor bana...

Devlet memuruydum ve görevli olarak uçakla bir yerlere gidecektim, neresi olduğu hem hatırımda değil, hem de önemsiz gibime gelir.

Bavulumu bagaja vermiş, dersime(!) çalışmak için, bir kısım notlarımı, para-pulumun olduğu cüzdanımı, kemerimi, saatimi, cep telefonumu ve dizüstü bilgisayarımı (PC) Güvenlik Bölümünden arızasız geçmek için elimdeki çantaya sığdırmaya çalışmıştım.

Sorunum; güvenlikten geçinceye kadardı, düşünceme göre. Ya da ben öyle sanıyordum, bir kanepeye oturup derslerimden önce gazeteme dalmışken…

Giyim-kuşamları yerinde, benden genç iki delikanlı ile yüreğimi hoplatıp aklımı yerinden çıkaracak(3), bence dünyalar güzeli bir genç kız oturdu, yanımdaki kanepeye.

Kızın parfüm kokusuna, diğerlerinin ter kokusu arkadaşlık eder gibiydi.

Kız güzel, yanındaki meraklı bakışlarla etrafı süzen iki delikanlı da kara yağız(3), belki de yanlarındaki genç kızın benim yüreğimi yerinden hoplattığı gibi, oğlanlar da genç kızlarımızın yüreklerini aynen şekilde hoplatacak gibi/kadar yakışıklı idiler, bence.

Bu benim görüşüm, bunu bir de onları gören genç kızların gözleriyle gördüğüm takdirde onların da nasıl yanıp eriyip kavrulduklarını hissedebilirdim belki. O delikanlılardan biri;

“Es selamünaleyküm ya seyidi(3)!” dedi.

Selâm alıp-verecek kadar Arapçam iyiydi!!!

“Ve aleyküm selâm ya seyidi!” dedim ve durdum.

Arapça bilgim bu kelimeler dışında “Ana behibek(3)!” demenin ilerisinde değildi çünkü (Her ne kadar “Ene ahubbek” şeklinde öğretilmiş olsa da).

Aralarında vıgıl-vıgıl(6), anlamadığım bir şekilde konuşuyorlardı, çok zaman bana bakarak. Türkçemize yerleşmiş; “Basit, defa, faal, hadise, hakikat, kader, maksat, meselâ…” gibi kelimeler dışında sözlerinden hiçbir şey anlayamıyordum, yaşayacağımız kısacık vakit içinde de onlara Türkçe öğreteceğimden emin değildim!!!

Ve bilmediğim onların üçünün de sular-seller gibi(6) Türkçeyi konuşuyor olmalarını tahmin edemeyişimdi, meselâ/belki de Arap kökenli bir aileden olmalarını düşünmem ve benim bunu bilmem de imkânsızdı.

Nasıl mı öğendim, ya da tahmin ettim? İnsan murat etsin(6), “Tekeden süt bile sağardı(6)!” Övünme hakkımı kullanmaktan vazgeçiyorum, kanepelerine bıraktıkları ve son anda fark ettiğim ellerindeki Türkçe broşür ve çok iyi saklamaya çalıştıkları Türk gazetesinden anlamıştım.

Herhalde sadece resimlerine bakmak için almış olamazlardı onları, değil mi?

Genç kız o an için nedenini bilmemin mümkün olmadığı şekilde sözüm ona yarım yırtık(3) bir Türkçe ile dillendi(6), üstelik yüreğimi hoplatmasının yanında sesi ile de aklımı çelip yerinden oynatacak gibi...

“Özür...” diye uzun bir solukla konuşmaya başlama gayretini yaşadı; “Ü” harfini gereğinden fazla uzatarak ve devam etti;

“Ağabeyler, yani baba-kardeş oğullar...

Ne diyorlar, hah amca oğullar, benim ağabey akrabalar yani. Türkçe fazla yok. Bende biraz böyle-böyle, çat-pat(3) işte!”

Belki başka bir şeyler anlatma arzusu da vardı, onun güzelliği, delikanlıların efendiliği bana güven vermişti. Hatta öyle ki, neredeyse işi-gücü bırakıp o genç kızın peşi sıra gitmeyi(6) bile aklımdan geçirirken uçağımın kalkış anonsu ilişti kulağıma, hiç de işime gelmeyen, arzulamadığım, ağzı açık ayran delisi(3) gibi onu kaşlarımın altından gözlemeye, izlemeye devam ederken.

Gazetemi dürüp çantamın kenarına bırakıp, her ihtimale karşı lâvaboya gitmeyi düşündüm. Prostatı(7) olan bir amcadan aklımda kaldığı kadarıyla ve genç kızdan utanarak, genç delikanlıların yanlarından geçerken; “Teşarşür(8)!” diye fısıldadım, hiç de incelik dolu olmayan tebessümleriyle ilgilenmeyerek...

İşim bitip de kanepeye geri döndüğümde onlar yoktu, çantam ve gazetem ise yerlerinde duruyordu. Aklımdan bir şey geçmedi;

“Herhalde onların da kulaklarına anons ilişti!” diye düşündüm.

Ancak çantamı elime aldığımda çantamın hafifliği dikkatimi çekti. Açıp baktığımda dizüstü bilgisayarımın, cep telefonumun, saatimin yerlerinde yeller estiğine(6) şahit oldum!

Gene de “Allah razı olsun!” demek geçti içimden. Çünkü içini boşalttıkları cüzdanımdaki diğer her şey; Nüfus Cüzdanım, banka kartlarım ve çanta içindeki uçak biletim, evimin anahtarları ve işimle ilgili yazılı evrak aynen duruyordu.

Ya ev anahtarları ile ne yapılacaklarını bilmiyorlardı, ya da adresi öğrenme imkânları olmadığından, adresi bilseler bile evin içini de kâbusa döndürecek(6) kadar cesaretleri yoktu, bu nedenle anahtarlarıma dokunulmamasına sevincim, seyahatimi de ertelememem gerekliliği nedeniyle fazlaydı.

Güven; bana ders olmuştu, ya da olmalıydı, yapacağım bir şey yoktu; “Cana geleceğine mala gelsin! Yolcudur Abbas, sağa-sola bakmaz!” düşüncesiyle, eksilenleri, gerekli olanları, daha sonra edinebileceğim inancıyla yola koyuldum...

Maddiyattan olan cep telefonu, bilgisayar, saat her neyse hepsini yeniden alabilirdim, içi boşaltılan cüzdandaki paranın da önemi yoktu. Sanatkârın dediği gibi; “Paranın ne önemi vardı, mühim olan insanlıktı(9) ve tabiidir ki her şeyden önemlisi güven idi.

Aklımda kalan, hakkı olmayanların, hak ettiklerini sandıklarında, Hakk’ı unutmuş olabilecekleriydi.

Güvenme duygumu yitirmiş olmak benim için hüsrandı. Bundan sonra en çok zalimlere musallat olan “Şüphe(10)” beynimde devamlı olarak ve tükenmeyecek bir şekilde sabitlenmiş şekilde kalacaktı. Üstelik düşüncem “Kin(1)” olarak da şekillenmişti kafamda.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını(11), güzellikler içinde-altında çirkinliklerin de gizlendiğini öğrenmiştim, geç ama belirttiğim gibi temiz bir şekilde!

Bundan sonra “Açım!” diyeni lokantaya götürmeyecektim. “Yol param yok!” diyenin otobüs, ya da tren biletini almayacaktım. “Allah rızası için” diyerek duygu sömürüsü(3) yapıp el-avuç açanlara zırnık koklatmayacaktım(6).

“Camiye, Kur'an Kursuna Yardım!” diyenlere yardımcı olmak zaten felsefem(1) değildi.

Ancak belirtmeliyim ki; dilenmek yerine yara bandı, firkete(1), mendil, tükenmez kalem ya da benzeri gibi şeyleri satma gayretinde olanlara el uzatırdım. Komşularımın, iş arkadaşlarımın bu gibi temel(!) ihtiyaçlarını temin ettiğim gibi, evimde söylediğim bu malzemelerden hâlâ belirli bir miktarda stokum mevcuttu!

Keşke o güzelle, yakışıklılar da çantamı boşaltmak yerine ihtiyaçlarını, ya da isteklerini söylemiş olsalardı. Karşılar mıydım, peki?

Evet, o güzel gözler uğruna tuz yalamış karakoyun(12) gibi dere kenarında durur, su içmeksizin gözlerine dalarak ölmeyi bile hayal edebilirdim.

Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi olduğu (Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. Peyami SAFA. Sevgi ile nefret arasında tercihini soran kişiye Necip Fazıl KISAKÜREK’in verdiği cevap enteresandır; “Nefret! Çünkü nefretin sahtesi olmaz!)” söylenmişti.

Sahi, benim yaklaşımım sevgi mi, aşk mıydı? Hem hemen, daha görür görmez, ilk başlangıçta, ilk bakışta, yoksa olay sonrası nefret mi?

“Kalp miydi, insana ‘Sev!’ diyen, yoksa yalnızlık mıydı körükleyen? Sahi ne idi sevmek; bir muma ateş olmak mı, yoksa yanan ateşe dokunmak mı? (Kalp mi insana sev diyen yoksa yalnızlık mı körükleyen? Sahi nedir sevmek; bir muma ateş olmak mı, yoksa yanan ateşe dokunmak mı? Şems-i TEBRİZİ)

“Sevmek; ne büyük felâket ki
İnsan bedenine ‘Aşk’ olarak yerleşen
Ne onsuzluk var,
Ne de onunla varsın!
(13)

“Öyle bir seveceksin ki, onu yüreğinden kimse ayıramayacak Ve öyle birini seveceksin ki seni gözleriyle bile aldatmayacak! (Can YÜCEL)

Ben sıradan basit biriyim, ancak sıradan bir sevgiye sarılacak kadar bön(1) olmadığımı sanıyorum. Ne onu sıradan bir sevgi objesi(1) olarak görebilirdim, ne de tüm varlığımı bir anda kapsamış olsa da kendimi ona sunabilirdim. Ama etkilendiğimi söylememin de altını çizmem gerek(6)!

Sahi, bu kadar söz kalabalıklarından sonra neydi aşk?

“Cefanın, hem de her türlüsünün adı aşk olarak konulmuş” olabilir miydi (Cefanın, hem de her türlüsünün adı aşk; Türlü türlü cefanın / Adını Aşk vermişler… Yunus EMRE)

Ya da “Gençliği öldüren bir katil…” (Ölüm dediğin nedir ki? Dönüşü olmayan tatil! Aşk dediğin nedir ki? Gençliği öldüren katil! ALINTI. (Ölüm dediğin nedir ki? Bir Edip AKBAYRAM Şarkısı. Ölüm dediğin nedir ki?  Ben senin için yaşamayı göze almışım gülüm şeklinde Rıdvan ÇETİN’e ait bir şiir)”

yahut da;

“Aşkı, soyut-somut olarak ikiye, belki de daha fazla ölçülere ayırmak, daha doğrusu delilik yapma” diye vasıflamak(6) mümkün müydü? (Aşkı, soyut-somut olarak ikiye, belki de daha fazla ölçülere ayırmak, daha doğrusu delilik yapmak mümkün. Delilik; William SHAKESPEARE’e aittir).

“Aşk derdiyle hoşem, el çek ilâcımdan tabip” denilen miydi [Aşk Derdiyle Hoşem, El Çek İlâcımdan Tabip; Fuzuli’nin “Aşiyân-i mürgi dil…(gönül kuşunun yuvası…)” şeklinde başlayan eserinde “Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcumdan tabib / Kılma derman kim helâkim zehri dermânumdadır (Ey tabip, ben aşk derdinden memnunum (başım hoş benim), Bana ilâç vermekten (yaramdan) vazgeç (el çek)(bana dermen hazırlama ki, senin merhemlerin benim ölümüm sayılır). FUZULİ])?

Yoksa;

“Beni bende demen bende değilem, bende bir ben var bende, benden içeri (Severim ben seni candan içeri / Yolum vardır bu erkândan içeri / Beni bende demen, bende değilim / Bir ben vardır bende benden içeri. Yunus EMRE)

ya da;

“Aşk yüzünden ben kaybettim kendimi, kendime kendim lâzımsam, kendim bulsun kendimi…” (Aklımda yanlış kalmadıysa Yunus EMRE’ye ait olan söz). gibi bir şey mi?”

Veyahut da ince bir espri ile düşündüğüm sözler, dizeler gibi mi?

“Kirli bir yaşamı üleşmektense
temiz bir yaşamda
beraber yok olabiliyorsan eğer
Ben buna sadece
‘Aşk!’ derim.
(14)

Havalanan uçakta, bulutlar üzerinde, bazen aralarında Aşk Meleği(3) ararcasına düşünüyordum, deli bir kurbağa, Mart ayını çağrıştıran bir kedi sesi, çaldığı sabunun tadından zevk alamamış bir saksağan gibi, bunlar her ne demekse, anlamı her neyse veyahut aklıma çözümsüz olarak düşüp yerleşiveren!

Aşkları bir evvelimde olduğu gibi belki de başlangıç olarak soyut-somut(3) olarak düşündüğümün farkındayım.

Soyut aşklardan önceliği herhalde Tanrı, Peygamber, din, iman gibi Tanrısal Aşk diyeceğim aşka ayırmam gerek.

Bu konuda iddialı görünmemin nedeni; dokunup hissedememek, yiyememek, tadamamak, koklayamamak, görememek, duyamamak gibi yaşam için gerekli beş duyumuzla sahiplenebileceğimiz bir şey olmamasıdır

Yine soyut, ancak duygusal kavramı içine iliştirmem(6) gereken; vatan, millet, bayrak, adalet-hak aşklarını terennüm edebilirim(6). Yoksa somut kavramı içine katmam daha mı doğu olurdu?

Somut, ancak bağlanma kavramı içinde yönlendirebileceğim aşklar ise; anne-baba-kardeş-evlât-torun aşkları olabilir. Bu çeşit bir aşkın devamlılığı, sürekliliği asla tartışılamaz, geçiciliğinden bahsetmek abestir. Vardır ve doğuştan ölüme kadar devam eder.

Bu aşklara ideolojik(1) (sağ-sol), muhafazakâr-ilerici, spor, yarış, şans oyunları, kumar aşklarını, koleksiyon yapmak gibi zaaf(1) ya da aşkları da ayrı bölümler olarak katmak mümkündür tabii.

İyi bir araştırıcı değilim, başka çeşitleri olan aşklar da olabilir aklıma gelmeyen, ya da şu anlarda aklıma gelmemekte direnen(6)...

Peki, benim yaşadığım ne idi? Görmeden mi? Görmüştüm ya! İki kelimecik de olsa seslenişine şahit olmuştum ya! Bilmeden mi? Evet, bilmeden...

Kimdi, ne idi, adı, sanı neydi, “Hırsız” kelimesi ile sade olarak özetleyeceğim bu kızın.

Herhalde en doğru şekilde yaşadığım olayın izahı; aşkın gelişi ile mantığımı, hatta aklımı yitirişim olsa gerekti (“Aşkın gelişi, aklın gidişidir” Antonine BERT).

Aslında olayı o genç kız gerçekleştirmiş olamazdı gibime geliyordu. O gençler el koymuş, o da çekinip onlarla birlikte kaçmış olabilirdi (mi?)

Benim yaşadığım; “Aşkın gözü kördür!” (Aşk, dünyadaki en tehlikeli, en öldürücü duygudur! İnsanın iradesini alırdı da ondan. Seni yönetmeye başlar, mantık kaybolur, doğru dürüst düşünemezsin bile. İnsan duygularının en tehlikelisi aşktır. Aşk aklı devreden çıkartır, insanı delirtebilir, intihara sürükleyebilir, savaş çıkartabilir, katil edebilir, tahtları taçları devirebilir. “Aşkın gözü kördür” “KARDEŞİMİN HİKÂYESİ” Zülfü LİVANELİ)  tarifi içine sıkıştırılacak “Kör bir aşk” mıydı, karşılıksız, hatta yasak gibi.

                 Hani insan karanlıkta esner de elinin tersiyle ağzını kapatır yahut da aynı karanlıkta göz kırpar(6) karşısındaki kimsenin haberi olmaz!

Ya da uzak bir mesafeden sorulan bir soruya dilini dişlerinin arasına sıkıştırıp da “Cık! Çık! Jık!” gibi çıkartılan sesten karşıdakinin haberi olmaz ya, benim yaşadığım da buna benzer, karşıdakinin ruhunun bile erişemeyeceği zavallı bir aşk olsa gerekti.

“Aşkta eşitlik

Seven=Sevilen?
Seven>Sevilen?
Seven < Sevilen?

şeklinde mi oluşur?

Bir bilen?(15)

En iyisi kendime karşı dürüst olup, yalana-dolana(3), hileye-hurdaya(3) sapmadan arzu ve düşüncelerimi saklamaksızın, gerçekçi olarak şöyle söylemem doğru olacak gibime gelir; her ne kadar “Dağ-dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur!” gibi bir söz dağarcığımda(1) yer etmiş gibi olsa da, güzelliğinden etkilendiğimden sözün doğruluğunu tartışamam.

Üstelik onu bir daha göremeyeceğimi, görüşemeyeceğimizi sanışımı da göz ardı etmek(6) mecburiyetindeydim, duygularıma karşı sorumluluğum olduğu için!

Bu düşüncemi elime alamadığıma, elimle dokunamadığına, hissetmediğime göre bu aşkı soyut olarak söylemeye çalışmam doğru olacak.

Ancak ona kavuşmayı, el ele olmayı da hatırımdan geçirdiğime göre onun varlığını soyuttan somuta yönlendirip tensel aşkımı(3), yani bir canlının, diğer bir canlıya karşı duyduğu bedeni, maddi, cismanî ya da fiziksel eğilimini(3) demem daha doğru olacak gibime geliyor!

Yine de buna gerçek aşk diyesim gelmiyor, içimden geçmiyor. Bu yaşadığıma “İlk göz Ağrısı(3) demek de bana yanlış gibi geliyor, yaşımı düşünüp, gerilere göz attığımda(6) gerçeklerin bana yönelttiklerini görür gibi olduğumda.

O halde bu son olay için içimde saklamadan söylemeliyim ki unutmam gereken; fiziksel görünüm içine gizlemeye çalıştığım, içine cismanî duyguları yerleştirdiğimden kesin olarak emin olduğum, sevgiden, şefkatten(1) ziyade şehvete(1) dayalı ilâhi aşk(3) değil, maddi bir aşktı.(3)

Sahiplenmek, bir ve beraber olmak gibi benim düşündüğüm; yanlıştı… Tabii ki yanlıştan öte, yanlışın yanlışından bile çok yanlış!

Neler düşünüyordum ki ben? Alan almış, gereği çoktan, gereğine ulaşmış olmalıydı. Tek soru işareti beynimde, neden Güvenlik Kameralarına(3) yönelmediğimdi, sanki oralardan başarılı bir sonuç edinecekmişim gibi.

Birinci neden, uçağımı kaçırıp bir-iki gün daha beklemek ve görevimdeki aksaklığa tahammülüm olmayacağı idi.

İkinci neden? Diyelim ki Güvenlik Kameralarında görüntülenenler; Ahmet, Mehmet ve Ayşe. Eee! Sonrası? Eğer kişiler teşkilâtlarını kumpas kurmak(6) için yaşayıp, yaşatmak istemişlerse, saç-sakal-bıyık, peruk, lens(1), giyim-kuşamla(3) tebdili kıyafetle(3) çalışmış olamazlar mıydı, isimlere gerek kalmaksızın?

Eğer o genç kızda da o lenslere, saçlara bakıp da duygusallaştığımı düşünürsem, ömür boyu affetmezdim kendimi salaklığım için, daha önce kendime yakıştırdığım sıfatlara bir kez daha arıtılarak(6) artırılmış yüzdelerle katkıda bulunarak...

Başımdan geçenleri, yaşadıklarımı tüm unutma haklarımı kullanarak görevimi tamamlayıp dönmüştüm geriye; kendime bazı vaatlerde bulunup gereğini öyle yapmak üzere.

Örneğin; cüzdanımı hep cebimde tutacak, cep telefonumu ve PC(1)’mi şifreleyecek(6) ve mutlaka bavuluma koyacaktım.

Saatim ucuz bir Çin malıydı, notlarım ise CD(1)’lerden flash belleklere(3) aktarılmış olarak kayıtlıydı zaten. Eskisini hatıra gibi sakladığım, yenisini göz alıcı olmasa da çekici gibi olan çantamı daima elimde tutuyordum artık; bir musibet, bin nasihatten evlâdır(16) modunda.

Görevden döndüğümde mesai arkadaşlarımdan biri; “Bir kadının, bozuk bir Türkçe ile beni arayıp; ‘Kendisinde olan bir emaneti göndermek istediğini’ söylemiş, o arkadaşım da çekinmeksizin adresimi vermişti.

Adımı, telefon numaramı bilen birinin adresimi bilmemiş olması (şu an için!) muamma(1) idi, benim için.

Çalınan çantamda; “Adım telefon numaram varsa, adresim de olmalıydı!” diye düşündüm, ümitsiz olarak da olsa. Arkadaşımın “Bozuk bir Türkçeyle” demesiyle karşımda şekillenen o yalancı, yabancı beni etkilemiş olan, adını bilmediğim o sima için neler geçmedi ki aklımdan?

Oysa konu o kadar basitti ki bir şeyleri üst üste koyup düşündüğümde.

Arkadaşım telefonumu çaldırdığımı bilmiyordu o an, kendi telefonu çaldırıldığında, telefonumun rehberindeki ilk numara ona aitti çünkü. Arkadaşım; “Buyur Hakan! Ne var, ne yok?” deyince öğrenmişti adımı, arayan ve adresimi öğrenen.

Arkadaşımın eksikliği; “Hakan’ın cep telefonu sizde ne arıyor?” demeyi o an akıl edememesiydi!

Ve sonra masamda ufaktan büyük, büyükten ufak bir paketi gördüm, aynı şehirden postalanmış, muhtemelen “Sarı Çizmeli Hanım Ağa” modunda uydurulmuş isim ve adres yazılmış olarak…

Paketi açtığımda birkaç flash bellek ile birkaç CD ve tek kelimelik ufak bir not vardı; “Özür” yazılı, noktaları, ünlemi ve devamı olmayan...

Aslında gerek yoktu, yedeksiz çalışmadığım için ve işyerimdeki bilgisayarıma tüm verileri yüklediğimden, sonra da yedek CD ve flash belleklerden yeni bilgisayarıma aktardığım için. Ama gene de bilgilere ihtiyacım olduğunun düşünülmesinden dolayı mutlu olmuştum.

Ve anlamıştım...

O canımı yakan genç kız; ya acımış, üzülmüş, ya da işim gereği gibi düşünüp vicdan azabı çekmiş(6) olsa gerekti. Dizüstü bilgisayarımdaki tüm bilgileri yüklemişti gönderdiklerine, bilen biri gibi.

Bilgilerin başka birinin, birilerinin elinde olmasının hiç önemi yoktu benim için. Faydası da olmuş sayılmazdı, elimde yazılısı olan notları, bilgileri tekrar yazmaktan daha önceden kurtulmuş olmam nedeniyle.

Gıyabında(1) teşekkür ettim kendisine, gerekmese de, üstelik hiç olmayacak bir şekilde dudaklarımı; “Sağ ol!” şeklinde kıpırdatarak.

Ve bir düşünce geçti aklımdan, saçma sapan(5) da olsa; etkilendiğim kadar, etkilemiş olabilir miydim ki onu? Yok, daha neler?

İkinci bir başka görev için havaalanına yöneldiğimde bavulumu, ceketimi, çantamı ve hatta kemerimi güvenlik masasına bıraktım, kontrolden geçmek için o dar kapıya yönelip ikaz(1) sesi işitmeksizin Güvenlik Masasından geçen bavul ve çantamı, ceket ve kemerimi almaya yöneldim.

Ceketimi hemen orada giyip, biraz ileri gittiğimde, bu kere elimdeki çanta ağırlaşmış gibi geldi bana ve yanımda beliren amca;

“Herhalde benim çantamı almışsınız genç arkadaşım!” dedi.

“Nasıl olur?” dememin cevabı;

“Çok dalgın olduğum ve sık sık çantamı karıştırıp kaybettiğim, sorunlarla becelleştiğim(6) için, teyzen çantamın kenarına bir akıl kurdelesi(3) bağladı. Torunumu özledim, gidiyorum, istersen aç içine bak, pijamam, iç çamaşırlarım ve ilâçlarım var!”

Gerçekten çantanın kenarında mavi bir kurdele vardı, fark etmediğim. Gene de amca açıp çantasını göstermişti, gerçeği, düşüncesinin onaylanmasını istercesine. Peki, benim çantam neredeydi?

Vaktim müsaitti. Güvenlik Standına(3) gittim. Güvenlik Görevlisine(3) derdimi anlatmaya gayret ettim. Bir odaya götürdüler beni ve o genç kızın amcaoğullarından birini gördüm içeride, aynen.

Nedenini merak etmeme gerek yoktu. Muhtemelen diğeri belki de aynı makyajla ve çantamı kontrol masasına girmeden önce alıp kaçmış olsa gerekti. Yapacağım bir şey yoktu, tongaya düşmüştüm(6) yeniden...

Ve ilk seferki gibi ulaşmam gereken yere yine ulaşmam gerekliliği nedeniyle olayın üstünde durmamam gerektiği düşüncesini yaşıyordum ve çantama ulaşamayacak oluşumun düşüncesi vardı içimde.

Ancak bu kez eseflenecek(6) bir kaybım yoktu. Neticede bir çanta, ucuz bir saat daha alacaktım! Ivır-zıvır(3), eften-püften(3), tırı-vırı(3) şeyleri aklımda tutmama hiç gerek yoktu.

Diyelim ki o adamın akrabası Ayşe idi, ben de Ahmet. Genelde alfabenin ilk harfleri gelir böyle konularda başlangıç olarak; “A” ve “A” gibi.

Oysa bana ters gelir böyle düzenlemeler sıralı olarak.

Ben de bu nedenle karışık olarak kullanırım yaşamımdaki çok şeyi olduğu gibi, böylesine durumlar için unuttuğum isimlerin baş harflerinin yakıştığı isimleri, asla has isimlerini hatırlayamadığım için söylemeksizin...

Örneğin isminde “E” harfinin olduğunu hatırlıyorsam; “Erol!” derdim, karşımdaki düzeltirdi beni nasıl olsa, meselâ; “Ersoy!” diyerek...

Genç bir kız arkadaşım vardı öncesinde, hem de çok, çok öncesinde. Genç kıza, ilk göz ağrıma bir harf yakıştıracağım, ama önce kendime yakıştırmayı istediğim harfi söylemek geliyor içimden.

Mademki öykümü yazıyorum, sonu bana bağlı, zurnanın son deliği(3) gibi, o halde ben “Z” olayım. Hemen anlatmayı düşünürüm ki; kullanmayı düşündüğüm, kullanacağım harflerle ilgili işaretlemeye, göstermeye, ya da herhangi birini anmak gibi gönderme yapmaya dair belirgin bir benzetişim yok.

Ancak başlangıcı “A” olan harfle “Z” harfine ulaşmak için “A” ile “Z” harfleri arasındaki diğer 27 harfi de kullanmam mümkün değil. Ne zampara(1), ne Don Juan(3), ne de şıpsevdiyim(1). Hâlâ devam eden yalnızlığını kendisi ile paylaşma gayretinde olan biriyim.

Bunun içindir ki; birbirinden en uzakta, başlangıçla bitim arasındaki harfleri yönlendirdim biz için. “A” en başta olduğu gibi, sonda da olacak, özenle saklayacağım onu çünkü. “A” ile “Z” arasındaki mesafe “Ayrılık” olarak nasıl tartışma götürürdü ki zaten?

Kalbe dolan o ilk bakış unutulmazmış(17)! Ama nasıl? Tek cins tedrisat(1), ya da öğrenim gördüğüm okulum bir Erkek Lisesiydi ve okul dışında bir yerlerde de ayrıca yatılı öğrenciydim koca şehirde.

Şehirdeki arkadaşlarımın kız arkadaşları ile ilgili olarak her türlü anlatışları; doğru-yalan-dolan, abartılı olsa da özenç yaratıyordu zihnimde. Benim de bir kız arkadaşım olsun, seveyim hem hatta ömür boyu bağlanayım istiyordum o kıza. Ama nasıl? Ara ki bulasın, meğerki rastgele(18)!

O aramadan rast geldi(6) bana banliyö treninde, ya da ben rastladım ona. Yakın arkadaşlarımdan birinin uzak bir akrabasıydı, ya da akrabalarından birinin kızı, o güne kadar hiç ilgimi çekmeyen. Ya da anlatılanlara göre içimdeki arzu önceliği ile bir anda dikkatimi çeken.

Her ne kadar kalp kalbe karşı(19) olsun istenirse de arkadaş, hatta kardeş kadar yakın arkadaşımın hatırı vardı.

Ve akrep gibi (Akrep gibisin kardeşim, Nazım Hikmet RAN’ın önemli şiirlerinden biri. Aynı şiir içinde insanları vasıf olarak serçe, midye, koyun, balık gibi benzetip şiiri; “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” şeklinde bitirmektedir. Akrabanın akrabaya yaptığını akrep yapmaz; Atasözünün aslı; “El akarib (Akrabalar) / Kel akarib (Akrepler gibidir) / Lâ tukarib (Yaklaşma)  / Yeldeğuneke (Zehirlerler)” şeklindedir) davranışım olamazdı, bana göre.

Banliyö trenlerine sadece yatılı öğrenciler binmiyorlardı ya. Ve belki arkadaşımın uzak akrabasının yakınlığı neden olmuş olabilirdi övündüğüm, daha doğusu övünmek istediğim sahiplenme duygusu(3).

Durumum sakıncalıydı. Arkadaşımın akrabası olan kızla arkadaş, hatta sevgili olmayı hayal ederken, arkadaşımın sevgilisinin bana yönelik sakıncasız, çekincesiz davranışları beni hayrete düşürmek yanında, etkilemişti de.

Gerçeği inkâr etmeye(6) çalışmamın kime yararı olurdu ki? O, benim olsun istediğim değil, gerçekten benim olan diyebileceğim ilk göz ağrım, ilk sevgilimdi, üstelik arkadaşıma karşı hainlikle, utanmazlıkla...

Karşılıklı bakışmalarımızdan başka hiçbir şey olmadı aramızda. Bir kere bile elimi eline değdirmişiyim yoktu. İlerleyen tarihlerde kardeşim dediğim akrabam akranımla(1) o genç kız yakınlaşıp, nişanlanmıştı sonra.

Bu ilk göz ağrımın adı (G)izliliği çağrıştıran “G” harfi olsun meselâ. Ondan hatıra, tek ya da dürüstçe söylemem gerekirse hiçbir şey yok, ne elimde, ne aklımda, ne de gönlümde.

Hüznüm, “G” ile “Ğ” olarak adını vereceğim akrabamın, ilerleyen tarihlerde, yuva kurmamak için nişanlarını bozduklarım öğrenmemdi! Üstelik de buna “Z” olarak benim sebep olarak gösterilmem beni daha da üzmüştü. İlgilenmişim de, hissedilmiş de, olmazmış da…

Sonralarında “G” de “Ğ” de ayrı ayrı yuvalarını kumuşlardı. Çoluk? Evet! Çocuk? Bilmiyorum...

Bir diğeri… Meselâ “E” de beni etkileyen bir başka varlıktı. Hem bana, daha doğrusu okuyup-yazanların söylediklerine göre dünyada çirkin kadın yoktu (istisnalar hariç) ancak güzelleşmesini bilmeyen kadınlar vardı, ya da bunun benzeri gibi bir şey (Çirkin kadın diye bir şey yoktur, yalnız güzel görünmesini bilmeyen (bakımsız) kadın vardır. Jean de La BRUYERE Ruslara ait bir söylem; “Çirkin kadın diye bir şey yoktur, az votka vardır!” şeklindedir)!

Ama itiraf etmeliyim ki “E” de, “G” kadar güzeldi. Zaten söylenilen ne idi; “Gönül kimi severse güzel o (Gönül kimi severse, aşk onda güzeldir. Neşet ERTAŞ) değil miydi? Üstelik; “Gönül sana tapalı…(20)diye kim söylemişti ki?

Hele ki plâtonik(1) olup; “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli(21) sözleri arasında beynime yerleşmişti unutamadığımdan. Onunla da göz göze bakışmamız dışında bir iletişimim olmadı, diyeceğim ama yalan. Doğrusu; tek bir cümlelik “Sevdiğini ileten” bir söz dışında, başka bir şey yoktu, bir kâğıda özenle zapt ettirilmiş!

Onun için şiirler yazdım mı, haberi bile olmayan? Galiba(22)! Peki, sevgisinin belgesini sakladım mı? Hayır! Etkisi(23); vardı! Tepkim(23)? Olamazdı, bilmiyordum! Beni aradı mı, buldu mu? Belki(24)! Aradım mı? Buldum mu? Hayır desem de benim de “Belki!” demem gerek galiba! Belki bir sosyete dergisinde, bir magazin haberinde, meşhurdu, ses çıkarmamamı gerektiren, çünkü.

Meşhur, mutlu, çoluk-çocuğa karışmış birine, eskilerden dem vurup(6), ileriki hayatında görünmek, gözükmek ne kadar doğru olurdu ki? Hani beyi, kıskançlık denilen bir olayı yaşasa, ayrılsalar, dağılsalar, hatta ben dâhil cinayetler işlense mutlu mu olurdum ki, üstelik elime geçen bir şeyin, kazancımın olmayacağını bile bile? Asla!

Yuvayı yapan dişi kuştu(25) ve her daim(3) insan olan insanın önceliği sevdiğinin mutluluğu olurdu. Bu bir kural mıydı? Bilmiyorum, belki de ben kural haline getirmiştim, iddialı olarak öncesinde, hatta üniversite yıllarım arifelerinde.

İnsanların üniversiteyi kazanmaları kolay olmuyor, hele ki o günün koşullarında, çeşitli tercihler nedeniyle, çeşitli kurslara, dershanelere gitmen, sınavlara girmen, sorman-soruşturman(6) gerekirken...

İşte “N” ile böyle bir zamanda karşılaştık.

“N” ninki; “Her yürek sevebilseydi eğer, ayrılık hiç olmazdı. Her seven yürekli olsaydı zaten ‘Aşk’ bu kadar basit olmazdı!”(Can YÜCEL) sözünde şekillendiği gibiydi.

Tanıştık, önce beraberdik, sonra üniversiteyi kazandım, ayrıldık. Defalarca yazdı, üstelik şiirlerle de sevgisini, aşkını anlatmaya, hatta kanıtlamaya(6) çalıştı dolu dolu...

Mutluydum, sevilmek güzel bir şeydi. “Kız seni alan yaşadı(26)!” değil, “Kız ben seni alacağım, hayatımı yaşayacağım!” diyordum içimden ve ilk karşılaşmamızda; “Büyüyünce benim ol!” diyecektim, demeyi plânlamıştım. “Büyümem!” demek “Büyümemin gerekliliği” demekti.

Ta ki onun “E” nin yazdığı o kısacık notu eline geçirip de, şah damarlarını zonklatarak(6) kıskançlığını tahammül edilemez bir şekilde kustuğu(6) karşılaştığımız o ana kadar.

Evet, bir kadının kıskançlığı normaldi. Bir kadının âşık olup yutkunduğu erkeğin son aşkı olmasını özlemesi, istemesi hak idi (Bir kadının âşık olup yutkunduğu erkeğin son aşkı olmasını özlemesi haktır; Erkekler kadınların ilk aşkı, kadınlar da erkeklerin son aşkı olmak isterler. Oscar WILDE), itiraf etmekte sıkıntı çekiyor olsam da. “E” sonucuna ulaşılamamış bir hikâye idi ve eski defterleri açmaya(6) gerek var mıydı?

“Eğer Allah seni bana yazmışsa; benden kaçışın yok! Lâkin kader seni benden (beni senden) almışsa ağlamaya da lüzum yok(35)! (Şems-i TEBRİZİ) demekten başka çarem olmadığını ona anlatmam nasıl mümkün olabilirdi ki?

 “Aşk; her şeyin başlangıcı, ortası ve sonudur! (La CORDARE) denmişse de “Sevmeden yaşamanın da yaşamak olmadığını… (Sevmeden yaşamak; yaşamak değildir, sevmek ise sürüklenmektir. François FENELON) en iyi bilenlerden biri olduğumu iddia edebilirdim.

Belki içten sevmeyi “Z” olan bana “N” nin öğrettiğini de söylemek kadirşinaslık(1) değil, gerçeğin kendisiydi. Çünkü o düşünürün dediği gibi; (Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu, ona aşkı öğreten kadındı! Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır. Paul GERALDY)” Bundan gayrısını dört dörtlük saçmalık(3) olarak düşünüyordum.

Ayrıldığımızda “N” yoğun bakımda bir hasta gibiydi, çöker gibi oturmuştu, somyaya. Duygusuz kalamazdım. Ama daha okurken, “N” nin sevgi dışında ellerimizde fol yokken, yumurta yokken(3) kıskançlığıyla beni şimdilerden otoriter(1) bir şekilde sahiplenmesine, etki altına almasına(6) (bir bakıma tahakkümüne(1)) de rıza gösteremezdim!

Mektuplar vardı, o günkü teknoloji ile başka türlü haberleşmemizin mümkün olamadığı” ve son” son olarak şekillenince bir sonbahar akşamının serinliğinde cadde ortasında yakıp da ısındığım.

Onun ne yaptığını bilmiyorum, ne mektuplarını istedi, ne de mektuplarımı “Al, başına çal!” diyerek iade etti, benim için masum seslenişlerdi ona uzanıp uzattığım, ben unuttum, o da unuttu herhalde, unutmak mecburiyeti hissederek (herhalde).

Bundan sonra; “P” harfini, ona bir bombe(1) koyarak ondan kaynaklanan “B” harfini, bir çentik(1), ya da kuyruk atarak da “R” harflerini kullanmayı deneyeceğim. Herhalde Türkçe Alfabemizde yer almayan, kullanılmayan Q, X, W gibi harfleri tercih edecek değildim ya(27)!

Ancak harflerle simgelediğim(6) bu üçünün de yabancı menşeili(1) olduğunu, sona sakladığım “A” harfi dışındaki I (malûm yabancı dillerde büyük “İ” harfi yok) O, U harfli ülkelerden olduklarını belirteyim.

Belirteyim; “Kabul edelim!” anlamında değil. Çünkü gittim gördüm ve meselâ âşık oldum ikisine, diğer üçüncüsü ise, bir fotoğrafıyla sakladı kendini kalbime, yani doğru-düzgün söz olarak; âşık etti beni kendine (meselâ saklantısıyla).

Buraya ufak bir saplantı yapmam gerekirse bu kızlar için Ö ve Ü harflerini de kullanabilirdim, Türk kökenli yabancı, ya da yabancı kökenli Türk varsayarak. Müşterek dilimiz İngilizce idi ve başlangıcı; “Annabel Lee” şiiri ile yapmıştım; “It was a many many years ago, in a Kingdom by the sea (Senelerce senelerce evveldi, Edgar Allan  POE) ve eklentileri şeklinde. İlk ve tek İngilizce dörtlüğü de onlar yararına dizeler hale getirmiştim, hayalle-gerçek arası(3).

“If you feel something
you must try to write

If you want to live something
you must not look
to the back…
(28)

“Hissediyorsan yazmalısın, yaşamak istiyorsan arkana bakmamalısın…”

Ve belki de tek şarkıyı söyledim İngilizce; “When I was just a little boy…” olarak, onlar “little girl” olarak katkı sağladılar, “Küçük bir çocukken…”

Söylememde sakınca yok, üçü de güzel kızlardı, benim gibi sarsak gönüllü bir salağı gerçekten etkileyen. Oysa insanın bilmediği, daha doğusu aşkı bildiğini sanan ben gibilerin, aşk konusunda zerre kadar bilgilerinin olmadığı, aşkın insan kalbine bir kez ve “A” olarak girdiğini bilmemesiydi.

Aşk, hiçbir zaman; "Geçiyordum, uğradım, eh azıcık da âşık olayım bari!” şeklinde bir aptallık değildi. İnsanı iliklerine kadar sömüren, yaşamla, dünyayla ilgisini, ilişkisini yok eden, yaşadığını sanırken yaşamadığına inandıran bir duygu idi.

Aşk; trafikte U dönüşü olmayan (Yorulacaksan, zorlanacaksan, şikâyetçi olacaksan, sığınacaksan söze “Ama” diye başlayacaksan, girme aşk yoluna; aşk yolunda U dönüşü yoktur! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ) kelebek gibi bir kavramdı (Kelebek misalidir aşk; anlamayana ömrü günlük anlayana bir ömürlük! Nazım HİKMET). Bilmeyene, anlamayana, yaşamayana, ya da bunlar için hasleti(1) olmayanlar için hiç denilecek, hasleti olanlar için bir ömürlük gibi olan.

Aşk; 24 saatlik gibi bir kavramla ölçülemez, yaşanmazdı asla. Her ne kadar düşünür; “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor! (Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor. William SHAKESPEARE) demişse de.

İnsanlar, günün 24 saat olduğunu bilseler bile o 24 saat içinde sevgiliden ayrı geçen bir saniyenin, bir ömre bedel olduğunu nasıl bilmez, hissetmezlerdi ki  [İnsanlar, günün 24 saat olduğunu bilseler bile o 24 saat içinde sevgiliden ayrı geçen bir saniyenin, bir ömre bedel olduğunu nasıl bilmez, hissetmezlerdi ki… (“SENDEN AYRI GEÇEN HER SANİYE” Baki ERKARALI’ya ait şiir)]?

Oğlunu intihar edişiyle yitiren şair Ümit Yaşar OĞUZCAN, AĞIR ŞİİR’inde; “En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum!” ve; “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!”

Aşk; bağlanmaktı, hem yaşamda bir kere girerdi insan kalbine ve yalnız bir kişiye…  

Tıpkı benim “A” için yaşadığım duygular gibi, ama onu kaybettiğimde her şeyi yitirdiğimin geç farkına vardığım (Onu kaybettiğimde her şeyi yitirdiğimin geç farkına vardım. Hayatta her şeyini bir kişiye bağlama. Çünkü onu kaybedersen her şeyini kaybedersin. Can YÜCEL.

Lev Nikolayeviç TOLSTOY’un “Varlığı bir şey kazandırmayan insanların, yokluğu hiçbir şey kaybettirmez.” Sözü ile hiçbir ilintisi yoktur). Bunun için (kimden alıntıladığımı bilmediğim söz söylenmiş) olabilir miydi; “Aşk için yitirilen bir benliğin kendini yeniden kazanması zor!”

Yalnız akıllı insanların sevmesini bildiğini iddia ederim, sözüm herhalde gülünç kaçmasa gerek. Peki, yalnız sevmesini bilen insanların sevdiğini yitirmesini nasıl yorumlamak gerekirdi ki?

Sevip yitirmek, sevmemiş olmaktan daha mı önemliydi, gerçekten (Yalnız akıllı bir insan sevmesini bilir. Sevip de yitirmek, sevmemiş olmaktan daha iyidir! Lucius Annaeus SENECA)?

                 Bu vesileyle; nereden ve kimden aklımda kaldığım hatırlayamadığım; “Aşk, birbirine değil, birlikte aynı yöne bakmaktır (Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE) !” sözüne kanmak(6) geçiyor içimden. Benimle ne birlikte birbirimize, ne de aynı yöne bakan, ismini bile bilmediğim bir kızı özlemekteydim.

Bunun duygusallık(1) olarak görülmesi mümkün ama olmayan bir yaşamda “A” ile “Z” arası nasıl yakın olarak yorumlanabilirdi ki?

Bir tutkudur, aşk! İnsana aşk duygularıyla görüntüsü öyle bir anda gelir ki, dilin-damağın kurur(6), nefes alamazsın, kulağın çınlar, gözün seğirir, elin ayağın tutmaz olur, bir başka çarpar kalbin, engelleyemezsin.

Değil şarkı söylemek dudağını bile kıpırdatamazsın. Felç olmuştur(6) beynindeki egemen olamadığın hücreler. Bir bakıma “Beyin ölümü(29) gerçekleşmiş ceset gibisindir, üstelik bağışlayacağın organlar hiç kimsenin işine yarayacak gibi değildir!

Kendine gelmen güçtür, şoka girmiş(6) bir insanı tokatlamak şekli kâr etmez(6). Almışsındır başını gitmişsindir bir yerlere(6).

Bir de bakarsın ki yitirmişsindir kendini(6).

Ki bu; zavallılıktır, kendine gelmen zor olur, üstelik bu zorluk da öylesine uzun sürer ki...

Unutursun aklına dizdiklerini, hatırlaman güç ve zor olur; hani namazda gözü olmayanın ezanda kulağının olmaması gibi bir şeydir bu. Ya da bir farz namazı için gittiğin cami ya da mescitte hocanın farz namazının bittiğini işaret eden selâmı vermiş olması, namaza yetişememenin ıstırabını yaşatır sana.

Zorlanırsın; Aşığın; “İnsanı aşkın güzellikleri yaşatır! (MOLIERE (Jean Baptiste POQUELIN) demesine inanmakta ve kime ait olduğunu hatırlayamadığım; “Aşk gülü dikeniyle avuçlamaya benzer. Ellerin kan içinde kalır, ama dikenlerin hesabını gülden soramazsın!” gibi sözleri kabullenmekte.

Bazen yanlışlar yer eder zihninde meselâ “Aşkın bir elma şekeri olduğunun (Aşk bir elma şekeridir, şekeri yersin, kazığı kalır. Romantik olduğu söylenen, ancak kaba, saygısızlık, seviyesizlik yüklü ve iffetinden şüphe edilecek bir söz.)” tarifinde, sonunu söylemeyi kendime yakıştıramadığım. Bir şarkı ıstırap olarak yorumluyordu aşkı; “Aşk, bir ıstırap…(30) şeklinde.

Ve diğerleri, bana kısmen de olsa beynimin alamayacağı şekilde görünen yahut da anlamakta zorlandığım diyeyim; şöyle ki;

Aşk ve sevgi farklı… Aşk bir kere yaşanır, karşılıksız, karşılık beklemeksizin, sevgi sonsuz kere, üstelik karşılığını almak için beklersin de…

Aşk; Mucizedir. Tecessüstür(Meraktır). Tevekküldür (Beklemektir). Hasrettir (Özlemdir). Emirdir, emri kabuldür. Umut, hülya, rüyadır. Ekmek, su, toprak, ateştir. Havadır. Karşılık beklenmeksizin vermektir.

Aşk ile ilgili iddia önemli; Kimine göre aşk; aptallık, kimine göre değil…

Aşk; bir mucizedir. Ayşen BOZKUŞ

Aşk; en güzel mucizedir. Sibel KARA

Aşk; İbadettir. Suzan KURAN

Aşk; Açgözlülüktür. Oscar WILDE

Aşk; Canın belâsıdır. FUZULİ

Aşk; Şuur bozukluğudur.  PLÂTON

Aşk; Örgütlenmektir. Ece AYHAN

Aşk; Tutkudur. EPIKTETUS

Aşk; Haindir. Özdemir ASAF

Sanırım, başka eklentiler de olabilir.

“Hafıza-ı beşer, nisyan ile malûldür(31)da demişler. Bu da yanlış... “Geçse de günler, haftalar, mevsimler yıllar…(32) Kalbe dolan o en son bakış(17)” nasıl unutulurdu?

Hele ki insan; Unutmak için sevmediği(33) kanısındaysa(1).

Gerçekten geçen yılların farkında değildim, göz açıp kapayıncaya kadar nasıl da tükenmişti? Demek ki o düşünürün söylediği ihtimal % 100 doğruydu; “Ayrılıklar, küçük sevgileri azaltıp büyükleri artırır, tıpkı rüzgârın mumları söndürüp, ateşi tutuşturması gibi. (La ROCHEFUCAULD)

Atalarımızın güzel bir sözü vardı; “Aramakla bulunmaz meğerki rastgele!”

Elimde olmaksızın arıyordum onu, hem her yerde, kalbimde onun için sadece bir taht değil, payitaht(1) işaretlemiştim, dört gözlü sadece, kanım o idi ki, bu dört odayı kendi başına sahiplenip kendiyle üleşen, ancak habersiz.

“Bekleyen derviş, murada erermiş!(34) örneğinin zıddına beklemiyordum, beklemem gerekeni ve inanç yoktu gönlümde. “Gözden ırak olanın, gönülden de ırak olacağını” söyleyen büyük düşünüre hak vermek de içimden geçmiyordu;

“Dediler ki gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Dedim ki; gönüle giren gözden ırak olsa ne olur Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ)?”

Bir ilkbahar sabahı, ağaçlar tomurcuklanmaya çalışırken, çisil çisil(3) bir yağmur altında yönlenmiştim havaalanına doğru. Dudaklarımda sesimin bayatlığına rağmen fısıltı halinde iki şarkı şekillendi arka arkaya. “Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç(35)?” ve “Nisan Yağmuru kadar kısa süren aşkımız...(36) 

Sanki, başlamış bir aşk varmış gibi…

Hafif su birikintilerine “Cof! Cof!” ya da “Şlap! Şlop!” sesleri çıkartarak giren otobüs, sanki olacak, oluşacak bir şeylerin habercisi gibiydi. Çünkü ne şimşekler çakıyor, ne yıldırımlar dökülüyordu, sadece sinsi(1) bir yağıştı yaşadığımız. Muhtemelen o kargaşada gökkuşağı da görüş ufkuma yerleşmek için sırasını bekliyordu!

Uçak yolculuğum öncesi salonda beklerken bir ses ismimi söyledi gibi geldi bana, onun “A” nın sesi gibi. Mademki cep telefonum, dizüstü bilgisayarım (ç)alınmıştı, telefonla adresimi öğrenmişti, bana seslenenin o olduğu şeklinde umutlanmamı engelleyebilir miydim? Yahut da kim engelleyebilirdi ki?

Özlemle ve yanılmamış olmak dileği ile yöneldim beni çağıran o sese(37). Tanrı arayışlarımda rehber olmak yerine, dualarımı kabul etmiş olsa gerekti, ama insafsızca. Çünkü o; o idi, yani “A”.

Havaalanının Bekleme Salonunda ilk karşılaştığımız günkü kanepede otururken karşıma dikilen ve aramıza mesafe koymayı ve o mesafeyi korumak için çaba gösteren, üstelik “A” olması dışında hiçbir şeyini bilmediğim o idi.

Bir elini diğer eli içinde ovuşturarak(6) ve gözleriyle beni mahvetmek(6) istercesine bakarken;

“Özür dilerim!” dedi sadece, başka bir söz ulaşmadı kulağıma, sırtını döndü ve beni alık bakışlarımla(3) bıraktı kanepede.

“Varsın

-inanıyorum-

Yoksan; yoğum

-inancım; varım-

Varlığıma

-ya da- yokluğuma

karar veren kim?

Ben değilim,

ya Tanrı? (38)

Neden sonra uyandım, gördüğümün rüya, hayal ya da gerçekliği kararsızlığında...

Uçağım kaçmış, O ise bir bilinmeyen gibi yok olmuştu, hem de fark edemediğim kısa bir an içinde.

Ben; öncesinde “A” sızdım, tıpkı şimdi olduğum gibi yaşama küskün(3), kalan ömrümü “A” olmaksızın çürütmekteydim(6) ve aklıma gelenleri çığırmaya(6) çalışıyordum, nefretle, lânet ederek(6) hem;

“Ben küskünün feleğe…(39)

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Uvertür; Başlangıç, açıklık. Müzikli sahne eserlerinin başındaki orkestranın çaldığı açılış, giriş ya da başlangıç müziği olmakla birlikte Türkçede geniş anlamda söz verilen saatte sahnenin açılması için dolgu malzemesi anlamında, bir bakıma saz eseri, taksim, bağlamaya yol göstermek gibi şeyler. Poker oyununda açılış.

(*) Aşk üzerine söylenmiş ciltler dolusu olacağına inandığım tüm sözleri, aklımda kalan, not aldıklarım dâhil bir öyküye sığdırmam mümkün değil, Öykünün içeriğine hükmeden birkaç sözü serpiştirmeye çalıştım, sadece.

Ukalalık sayılmazsa romanların, öykülerin, hatta masalların, şiir, şarkı ve türkülerin çoğunun aşk üzerine derlenmiş olduğunu kabul etmek hayalperestlik olmasa gerek!

(*) Ve bir söz daha; böylesine bitmiş bir öykünün sonuna, yaşayanın izni olmadan bir eklenti yapmak ne kadar doğru olur ki, demek isterim? Meselâ şöyle; “Z" ismine yakışır bir şekilde aklını yitirmiş (ya da öyküsüne uygun bir şekilde “aklını kaçırmış” olarak) “Z”ırdeli bir yaşama katlanmak zorunda kaldı!” gibi.

(1) Ahmaklık; Zekâca az gelişmiş olma durumu, aptallık, bönlük, budalalık.

Akran; Yaşıt, eşit, denk. Yaş, meslek, toplumsal durum ve benzeri bakımından birbirine eşit olanlardan her biri. Boydaş. Emsal.

Bayat; Güncelliği geçmiş, önemini yitirmiş, bir özelliği kalmamış, çok tekrarlanmış, zamanı geçmiş, eskimiş. Taze olmayan.

Bombe; Kabarık, şişkin.

Bön; Gabi. Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız,  gerzek, geri zekâlı.

CD; Compact Disc ya da Yoğun Disk; optik veri saklama kabıdır. (CD; Cross Dresser ayıbıyla karıştırılmasa iyi olur)!

Çentik; Sert ve kesici bir şeyle yapılan işaret, iz, kerte.

Dağarcık; Aslı meşinden yapılmış çoban ya da avcı torbası olmakla birlikte bir kimsenin sözcük, ya da bilgi birikimi. Bellek, akıl, hafıza, zihin.

Duygusallık; Duygu ile ilgili, duyguya dayanan, duygunun ağır bastığı, aşırı ölçüde etkilenme.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Firkete; Kadınların saçlarını toplayıp bir arada tutturmak için kullandıkları U biçiminde kemik, bağa, naylon ya da telden yapılmış bir tür toka. Bazen çengel iğne anlamında da kullanılmaktadır.

Gabilik; Ahmaklık, anlayışsızlık, bönlük, geri kafalılık.

Gerzeklik; Geri zekâlılık, zekâsı yaşından geride olma durumu.

Gıyap (Gıyab); Hazır bulunmama, yokluk, yitiklik.

Haslet; Kişinin yaratılışından gelen özelliği, yaradılış, huy.

Hıyarlık; Kaba saba, budalaca davranış, kabalık.

Istırap  (Izdırap); Üzüntü, sıkıntı, keder.

İdeolojik; İdeoloji ile ilgili. Bir kişi ya da kurumun karar ve davranışlarını etkileyebilecek güçteki düşünceler  topluluğuna ait.

Kader; Dini bakımdan; “Başlangıçtan sona (ezelden ebede) kadar meydana gelecek olayların Allah katında bilinmesi” anlamında olup, imanın şartlarından biridir ve Amentü’de bu husus kesinlikle şekillendirilmiş ve kadere inanmayanın Müslüman olamayacağı, dinden çıktığı inancı vardır. Ölçü, miktar, bir şeyi belirli bir ölçüyle yapmak, program belirlemek, insan yaşamındaki olayları kaçınılmaz bir şekilde ayarladığına inanılan güç, alınyazısı, yazgı, biçim, gelecek, baht, kaçınılması mümkün olmayan talih.

Kadirşinaslık; Kadirbilirlik. Değerbilirlik, iyilik bilirlik, kıymet ve değerleri anlamak, anlayabilmek.

Kakavanlık; Bilgisizlik, budalalık, kendini beğenmişlik, sevimsizlik.

Kaknemlik; Çirkinlik, huysuzluk, aksilik.

Kanı; Kişinin düşünerek vardığı ve inandığı sonuç, inanılan ve kesin düşünce.

Kin; Birine karşı duyulan ve öç almak amacını güden gizli düşmanlık.

Lens (Kontakt Lens); Güzel görünüm, özgüven ve özgürlük sağlayan, görme bozukluklarının düzeltilmesinde, göz renginin değiştirilmesinde, kornea hastalıklarının tedavisinde kullanılan şey.

Menşe (Menşei olarak da söylenir); Kökeni olan, kökenli. Bir malın üretildiği, dış satımının yapıldığı yer, bir şeyin çıktığı, dayandığı temel yapı, biçim, sebep, yer, soy, asıl.

Muamma; Anlaşılmayan, bilinmeyen bir şey. Bilmece.

Obje; Nesne. Görülebilen ve dokunulabilen herhangi bir şey. Konu.

Otoriter; Yetkili. Sultalı. Otoriteli. Otorite sahibi (Otorite; Yetke, sulta, velâyet. Yaptırma, yasak etme, emretme, itaat ettirme hakkı ve  gücü. Siyasi veya idari güç. Çalışmalarıyla kendini kabul ettirmiş, başarılı kimse).

Payitaht; Başkent. Başşehir.

PC (Personel Computer); Kişisel Bilgisayar. Şahsi kullanım için tasarlanmış (Masaüstü, dizüstü, tablet) uzmanlık ve operatör yardımı gerekmeyen bilgisayarlar.

Plâtonik; Aşk ve sevgi için tensel olmayan, düş gücüyle yüceltilen, hep öyle kalması istenilen ideal duygu.

Sinsi; Gizli ve kurnazca kötülük yapan, gizlilik ve kurnazlık belirten.

Şefkat; Acıyarak ve koruyarak sevme. Sevecenlik. Bir şeyin üstüne titreme. Merhamet gösterme.

Şehvet; Aşırı istek, arzu, istek.

Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.

Tahakküm; Hükmetme, baskı, zorbalık, buyrukçuluk, etkileme eylemi.

Tedbirsizlik; Önlem alınmamış olmak. Hazırlıksızlık.

Tedrisat; Öğretim.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Zampara; Sürekli olarak kadınların peşinden koşan çapkın erkek.

(2) Hata Yapmak; Sözü; “İnsan bir kere hata yapar ve farkına varırsa bu bir hatadır. Aynı hatayı bir kez daha yaparsa bu saflıktır yahut da tercihtir. Üçüncü kez yaparsa bunun adı aptallıktır, salaklıktır, ahmaklıktır” şeklinde hatırlıyorum.  “Herkes hata yapar, en büyük ahmaklar aynı hataları yapıp farklı sonuçlar bekleyenlerdir. Dünyanın en zeki insanları aynı hatayı iki kez yapmayan insandır. “Ben eğer aynı hatayı iki kere yapıyorsam, mutlaka bir yerlerde yanlışım vardır!” deyip düzeltir, ders çıkartır sonra üstünde düşünmem bile. Albert EINSTEIN

Aynı hatayı iki kez yapamazsınız. İkinci kez yaptığınız hata değil, tercihtir.” Stewen DENN

Akıllı ve olgun bir mümin aynı delikten iki kez sokulmaz, ısırılmaz.” Peygamberimize mal edilen HADİS.

(3) Ağzı Açık Ayran Delisi; Yeni gördüğü her şeye alık alık, aptal aptal, yeniymiş gibi bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran, basit şeyleri bile aval aval izleyen, amaçsız, serseri bir şekilde, ne yaptığı belli olmaz bir şekilde dolaşan, çevreye aptalca ve hayranlıkla ve merak ederek bakan kişinin tarifi.

Akıl Kurdelesi; Unutmamak, tanımak, akılda tutmak giyeceklerin, taşınacakların, kaybolmaması istenen şeylerin kenarlarına bağlanan iplikten, ipekten ya da herhangi bir kumaştan yapılmış enlice şerit.

Alık Bakışlar; Aptalca, şaşkınca, merakla bakışlar.

Aşk Meleği; Sanal bir kavram. Elindeki ok ve yayla karşılıklı sevgiye muhtaç olanları birbirine bağladığı varsayılan.

Çat Pat; Yarım yamalık, şöyle böyle, çok az, biraz, kırık dökük. Uygunsuz zamanlarda. Zamanlı zamansız.

Çisil Çisil; İncecik yağmur yağışının ifadesi.

Don Juan; Çekici ve çapkın erkek.

Dört Dörtlük Saçmalık; İtiraz edilemeyecek kadar yeri ve değeri olmayan sözler, ya da kanıksanacak davranışlar.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

Eften Püften; Baştan savma yapılmış, dayanıksız, derme çatma, çürük, değersiz.

Ene Ahubbek;  (“Ana Behibek” şeklinde söyleniyormuş, ben bilmiyordum, Arapça) “Seni seviyorum” demek.

Fiziksel Eğilim; Bir nesneye, karşı cinsten bir varlığa, karşı duyulan hislerin etkisiyle bir amaca ulaşma arzusu, girişim isteği. (Bildiğimden değil, bir inceleme yazısı, gazete veya magazin dergisinde dünya lisanlarında "Seni seviyorum nasıl denir?” okuyuşumdan aklımda kalan. Herhalde ileri yaşlarımda bir Arap'la karşılaşabileceğimi düşünmüş olsam gerekti).

Flash Bellek; Kaynak gücü kesildiğinde bile sakladığı veriyi tutabilen, elektronik olarak içeriği silinip yeniden programlanabilen bellek türü.

Fol Yok, Yumurta Yok; Ortada konuyla ilgili hiçbir belirti yokken varmış gibi havaya girilmesi durumunda sarf edilen söz.

Giyim-Kuşam; Özenli, temiz ve güzel bir giyim şekli.

Güvenlik Görevlisi; Kamuda ya da özel sektörde İş Kanunundaki genel çalışma prensipleri bağlamında güvenliği sağlayan kişi. İşçi sağlığı, iş ve işçi güvenliği gibi konulardan da sorumludur. Güvenli ve sağlıklı bir iş ortamı sağlamakla yükümlüdür.

Güvenlik Kamerası; Ev, işyeri, site, fabrika giriş güvenlik ve tedbirleri sağlama amacıyla kullanılan görüntüleme sistemi.

Güvenlik Standı; Havaalanları, otogarlar, tren garları gibi yerlerde güvenlik amacıyla eşya ve kişilerin kontrollerinin yapıldığı bölümler.

Hayalle Gerçek Arası; Hayal ve umut edilenle, düşünülenle, rüyalarla, beklentilerle gerçekler arasındaki farkın iyi düşünülmesini gerekliliği. Gerçeklerin mutlak, somut, hayallerin ise soyut olduğunun belirtisi.

Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.

Her yiğidin harcı değil; Herkesin yapamayacağını belirten söz.

Hile Hurda; Sözün aslı; Hile-Hud’a (aldatmak) şeklindedir. Birini aldatmak, yanıltmak için hiçbir kısıtlama olmaksızın, sonuçları düşünülmeksizin, hatta çıkar amaçlı hile, düzen, dolap, ayak oyunu, alavere-dalavere, desise, entrika şeklinde her türlü oyunu kaygısızca sergilemek.

Ivır-Zıvır; Küçük, önemsiz.

İlâhi Aşk; Şiddetli ve aşırı sevgi ile Allah’a karşı hissedilen aşk.

İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

Kara Yağız; Koyu esmer erkek.

Maddi Aşk; Tensel Aşk. Beşeri Aşk.  Mecazi Aşk. Uzri Aşk. Varlıkların erkek ve dişi olarak birbirine yöneldiği aşk.

Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.

Sahiplenme Duygusu; Dışarılardan oluşabilecek maddi, manevi eylemlere karşı koruma, himaye etme, ben duygusu, bencillik, egoizm duyguları.

Somut-Soyut; Somut; Doğada belirli olarak var olan, varlığı duyularla algılanabilen, elle tutulup gözle görülebilen, gerçekliği ve nesnelliği olan. Soyut; Anlaşılması, kavranılması zor olan, varlığı ancak düşüncede olan.

Tebdili Kıyafet; Gizlenme, kılığını değiştirme, kimliğini saklama, saklanma, sahte kıyafet, maskelenme.

Tırı Vırı; Değersiz, boş, aptal, bön.

Ya Seydi, Ya Seyidi; Efendiye yakışır bir biçimde olan kişiye hitap şekli.

Yalan Dolan; Hile, düzen, dalavere, yolsuz davranışlar.

Yarım-Yırtık (Yarım-Yamalak);Eksik, kusurlu, üstünkörü. Baştan savma bir şekilde. Yalap şalap.

Yaşama Küskün; Özellikle beklentilerin karşılanmaması nedeniyle yaşamaktan zevk almamak, devamlı olarak “Ne, neden, niçin” gibi sorularla yaşamı kendine zehir etmenin ifadesi.

Zurnanın Son Deliği: Zurnada pek de fonksiyonu olmayan son deliğe izafeten söylenmiş bir deyiş olup, gereksiz şeyler ve özellikle insanlar için kullanılan bir deyim. (Buna benzer olarak “Dış kapının mandalı” gibi bir deyim de kullanılmaktadır).

(4) Bazıları öylesine mikrop saçıyorlar ki, onlarla telefonla bile konuşulmaz Ve Hakkı olmayanlara kavuşanlar Hakk'ı unuttular! Yekta Güngör ÖZDEN

(5) Sözün aslı aklımda kaldığı kadarıyla; “Gidiyordum çok uzak bir diyara, eskiden turp idim, şimdi döndüm hıyara!” şeklindedir.

(6)

Aklını Çelip (Çalıp) Yerinden Oynatmak; Kişiyi kendi kararından ve düşüncesinden yoksun bırakarak kendine yakışıp yakınlaştıracak bir çerçeveye, bir yola sokmak.

Alıp Başını Gitmek (Başını Alıp Gitmek); Kimseye danışmadan ve nereye gideceğini söylemeden, çevresindekilerle ilgisini kesip, bulunduğu yerden ayrılmak.

Altını Çizmek; Vurgulamak. Bir sözün, bir olayın önemini belirtmek için onun üzerine dikkat çekmek.

Arıtılmak; Arıtma işlemine tabi olmak (Arıtmak; Pislikten, kirden temiz (arı) bir duruma getirmek, temizlemek. İçinde bulunan yabancı maddelerden kurtarıp karışıksız bir duruma getirmek. Tasfiye etmek, rafine etmek).

Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

Çığırmak; Çağırmak, seslenmek. Avaz avaz türkü, şarkı söylemek.

Dili Damağı Kurumak (Dili Damağına Yapışmak); Aşırı heyecandan, susuzluktan, ya da çok konuşmaktan dolayı ağzı kurumak

Dillenmek; Konuşmaya başlamak. Dile gelmek, getirmek.

Direnmek; İnat etmek. Karşı koymak. Herhangi bir düşüncede, bir durumda, bir istekte ayak diremek.

Eseflenmek; Acınmak, acımak,  üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.

Eski Defterleri Açmak Karıştırmak); Çözüme kavuşmuş eski olayları, işleri çıkar umuduyla veya ortamı karıştırma gayesiyle tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek.

Eskilerden Dem Vurmak; Eski durumlardan, eskide kalmış konulardan, şeylerden söz etmek, konu açmak.

Etki Altına Almak; Büyülemek. Bir şeyin etkisini çok güçlü bir şekilde hissettirmek, büyü altındaymış gibi çekiciliğine kaptırmak. Büyü yoluyla etkilemek.

Felç Olmak; Felç; Zehirlenme veya yaralanma sonucu vücudun bir kısmında veya çoğunda hareket etme, hissetme yeteneğinin kaybıdır. Ancak öyküdeki anlamı; bu duruma düşmüş gibi olacak kadar olayın abartılmış şeklidir.

Gerilere Göz Atmak; Üzerinde uzun boylu durmayıp şöyle bir bakıvermek, şöyle bir bakıp geçmek. Kısaca bakıvermek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Gözleriyle Mahvetmek; Derin, manalı, etkileyici, hükmedici bakışlarla ortadan kaldırmak, yıkıp yok etmek. Bozup işe yaramaz hale getirmek.

İliştirmek; Hafifçe tutturmak, eğreti bir biçimde takmak, bağlamak.

İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

Kâbusa Döndürmek (Çevirmek); Bir yaşam içinde duygusal rahatsızlık yaratan rüya, hareket, olay yaşamaya başlamak.

Kanıtlamak; Bir şeyin doğruluğunu, gerçekliğini, gerçek yönünü, olabilirliğini, yapılabilirliğini kanıtla, belgeyle ya da eylemle ortaya koymak.

Kâr Etmemek; Olayla ilgili olarak etki olmamak, yarar ve zararın söz konusu olmamak.

Karanlıkta esnerken elinin tersiyle ağzını kapatmak, karanlıkta göz kırpmak; Bir bakıma kibarlığın tarifi gibi görünse de insanların gereksizliklerle uğraşmamasının tembihidir, bence.

Kendini Yitirmek; Bayılmak. Kan dolaşımının ve solunum görevleri sürmekle birlikte yavaşlaması, duyumların ortadan kalkması, fizyolojik aksamalarla geçici bir süre için kendinden geçmek, baygın duruma geçmek.

Kumpas Kurmak; Birisine karşı, onu güç duruma düşürecek gizli bir düzen, tuzak hazırlamak.

Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler etmek. Yanlış, telâfi etmesi mümkün olmayan sözler söylemek. Öfke ile geri dönülmesi mümkün olmayacak sözleri sarf etmek.

Lânet Etmek (Okumak) (“Lânet Olsun!” Demek); Bir kimsenin Tanrının merhametinden, muvaffakiyet ve bereketinden mahrum kalmasını dilemek.

Murat Etmek; Dilemek, istemek, istek duymak.

Ovuşturmak; Eli bir şeyin üzerinden ileri geri bastırarak geçirmek. Eli birbirine sürtmek.

Ömrü Çürütmek; Hiçbir etkinliği, yararı olmayan, dünyaya gelişi ile geri dönüşü arasında farklılık görünmeyen bir ömrü yaşamış olmak.

Peşi Sıra Gitmek; Arkasından, ardından, ardı sıra çabuk ve hızlı adımlarla bir yere doğru yürümek, gitmek, koşmak.

Rast Gelmek; Hiç ummadığı, düşünmediği halde karşılaşmak. Düşünmediği, düşünülmediği halde payına düşmek.

Simgelemek; Belli bir insan topluluğunun uzaklaşarak, kendisine somut bir nesne veya işaret olarak belli bir anlam yüklemek. Sembol halinde belirtmek. İşaretlemek.

Sorup Soruşturmak; Detaylıca, etraflıca araştırma yapmak.

Sözüne Kanmak; Söylenilen sözün, anlatılan konunun doğruluğuna gerçek olduğuna inanmak. Öyle olduğunu kabul etmek. Tatlı sözlere kanmak.

Sular Seller Gibi Türkçe Konuşmak; Türkçe bir metni, bir söz dizisini, bir konuyu, bir dersi, yanlışsız, doğru olarak konuşma.

Şah Damarlarını Zonklatmak; Bir olay karşısında gerekmediği halde haddini aşacak şekilde sinirlenmek, kızmak.

Şifrelemek; Bir metni şifreli duruma getirmek.

Şok Olmak (Şoke Olmak, Şok Geçirmek, Şokta Olmak, Şok Yaşamak, Şoka Uğramak, Şoka Girmek); Şaşırmak, şaşakalmak, hoşa gitmeyecek bir şeyle karşılaşmak, şaşkına dönmek.

Tekeden Süt Sağmak (Çıkarmak); Olmayacak şeyi olur duruma getirmek. Umulmayan şey ve işlerden fayda temin etmek, çıkar sağlamak, olmayacak işi başarmak.

Terennüm Etmek; Mırıldanır gibi güzel ve alçak sesle şarkı söylemek. Kuşlar için ötmek, şakımak.

Tongaya Basmak (Düşmek); Tuzağa düşmek, hile, düzene maruz kalmak.

Vasıflamak; Nitelemek. Durumu hakkında bilgi vermek, özelliklerinden bahsetmek.

Vıgıl Vıgıl Konuşmak; Usandıracak, anlaşılmayacak bir şekilde hızlıca konuşmak, söylenmek.

Vicdan Azabı Çekmek; İnsanın yaptığı bir hata, yanlıştan ötürü sürekli üzüntü, hüzün, içten acı duyması, çekmesi.

Yerinde Yeller Esmek; Artık bulunmamak, görülmemek, görünmemek, gözükmemek, yok olmak.

Yüreğini Hoplatmak; Heyecanlandırmak.

Zırnık Koklatmamak; Çok değersiz, en ufak, en kötü bir şeyi dahi vermemek.

(7) Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, İyi Huylu Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır. Yapılan bir araştırmaya göre köpeklerin, idrar kokusundan bu kanser türünü tespit ettikleri ifade edilmiştir. Prostatektomi; Prostat bezinin ameliyatla çıkarılması işlemi.

(8) Teşarşür; kelimenin aslı; Teşaşür olup küçük abdestini, çişini yapmak anlamındadır. (Araya eklenmiş “r” harfi, yazanın hatasıdır...)

(9) Paranın Ne Önemi Var, Mühim Olan İnsanlık; Özdemir ERDOĞAN şarkısı.

(10) Şüphe ve güvensizlik en ziyade zalimlerde bulunan bir hastalıktır. Zalimler en çok sevdiklerinden şüphe ederler. AKHILLEUS

(11) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam.

“Olabilir de, olmayabilir de!” Lao TZU

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir insan gülüyor olabilir, ama aklında nelerin olduğunu, daha önceleri neler yaşadığını bilemezsiniz.

(12) Karakoyun Türküsü; Aslı Yozgat yöresine olmakla beraber Nevşehirlilerin ve Çukurovalıların da sahiplendikleri bir öykü ve uzun bir türkü; yalnızca kavalla çalınan, çoban ve ağa kızı aşkını ilginç bir şekilde belgeleyen Karakoyun Türküsü. Karakoyun öyküsünü ve türküsünü bilmeyen olduğunu sanmıyorum. (Karakoyun tuz yalamıştır ve çobana nispet olsun diye o kavalını çalarken ve tüm sürü onu dinlerken, suyun başına gelip ıstırap çektirmiştir çobana, nedeni belli bir şekilde…)

(13) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “IS’SIZ (KİMSE’SİZ) DERLEMELER” den bir bölüm.

(14) KARATEKİN, Erol. 2014 Yılı. “YAŞAM SÖYLEMLERİ’ nden bir bölüm.

(15) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “IS’SIZ (KİMSESİZ) DERLEMELER” den diğer bir bölüm.

(16) Bir musibet, bin nasihatten evlâdır. Bin nasihatten, bir musibet yeğdir. Yanlış bir yol tutmuş insanlara verilmiş nasihatlerin, öğütlerin fayda etmediği, ancak başına gelen bir felâketin onu doğru yola getirmekte daha etkili olduğuna dair TÜRK ATASÖZÜ

(17) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim”  vardır.

Öyküye uygunluk bakımından bestekârından özür dileyerek “İlk bakış” sözünü “'En son bakış” olarak yazdım!

(18) Aramakla bulunmaz meğerki rastgele; Eski deyim olarak; Tesadüf yoktur, tevafuk vardır. Yaşamda oluşan olayların bir sebebinin, bir sağlayıcısının olduğunu, insanın sadece olmakla bunun gerçekleştiğini ifade eden deyim.

(19) Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

(20) Gönül sana tapalı / Kapın bana kapalı… Acemaşiran Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Fuat Halis DEMİRELLİ’ye, Bestesi; Sadettin KAYNAK’a aittir.

(21) Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli;  “Gel desem gelemem ki” isimli şiir ve şarkının bir dizesi. Eser’in Yaşar GÜVENİR’e ait olduğu, kendisinin meşhur ettiği, diğer bir kısım sanatkârlara da şöhretin bu tango ile açıldığı söylenmektedir.

(22) Bu kısma şiirlerim dediklerimden bir-iki eklenti yapabilirdim. Ancak bana ait dizelerin bir öykü içinde bir kadına yönlendirilmesi pek doğru gibi gelmedi bana!

(23) Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)

(24) Kezban Marşı; Bir tarihlerde “Cici Kızlar” denen bir grubun “I-ıh!” ya da “Kezban Marşı” adıyla seslendirdiği bir şarkıydı galiba, kim yazmış, kim bestelemiş hatırımda kalmayan. “Hayır dersem belki demek, / belki dersem evet anla…” şeklinde ve eklentisi “Çok söz söyler kadınlar / evet demezler asla” gibidir!

(25) Yuvayı Yapan Dişi Kuştur; Bir evin yönetim, geçim düzenini ve ailenin mutluluk içinde yaşamasını kadın sağlar.

(26) Kız Seni Alan Yaşadı; Sözlerini Hakkı YALÇIN'ın yazdığı, Mustafa SANDAL'ın besteleyip seslendirdiği “Kız sen ne güzel bakıyorsun?” diye başlayan şarkının nakarat bölümü; “Kız seni alan yaşadı, dertlerini de boşadı!” şeklindedir.

(27) Q, X, W Harfleri; Hiç kimseye çaktırmadan, kanunlara aykırı olarak Q, X, W harflerini de Türk Alfabesinin içine soktular. Öğrencilere Türk Alfabesinde 29 harf olduğu öğretiliyor. Okuma kitaplarında 32 harf gören öğrenciler soruyor; “Bunlar da nereden çıktı?” diye... Kurthan REYİZOĞLU Ve ben soruyorum cevap verecek kim var, ortalıklarda?

(28) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (III) (düşündüklerim)” den.

(29) Beyin Ölümü; Tam bir ölümü ifadelendiren ölümdür. Beyin ölümü; tüm beyin, beyincik ve hayati merkezlerin yer aldığı beyin sapı denilen özel beyin  bölgesinin fonksiyonlarının geri dönülmez şekilde kaybolduğu ve mutlak ölümle sonuçlanan bir süreçtir. Beyin ölümü tablosundaki hastanın sadece kalbi atmaktadır, bir başka deyişle sadece  nabzı ve kalp atımları alınabilmektedir. Dışarıdan izlenebilen tek yaşam işareti kalp atımlarıdır. Diğer yaşamsal fonksiyonları tıbbi destek ve solunum cihazıyla sağlanmaktadır.

(30) Aşk bir ıstırap... Şanlıurfa dolaylarından türkü.

 (31) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(32) Geçsin günler, haftalar, / Aylar, mevsimler, yıllar… / Zaman sanki bir rüzgâr /  ve bir su gibi aksın  / Sen gözlerimde bir renk , / Kulaklarımda bir ses / ve içimde bir nefes / Olarak kalacaksın… Birçoğumuzun Zeki MÜREN’e ait olduğunu sandığı HATIRA isimli Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Enis Behiç KORYÜREK’e, Bestesi; Erol SAYAN’a aittir. 

 (33) Ben seni unutmak için sevmedim… “Aşk bu mu?”  nakaratıyla ünlenen Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; İlhan Behlül BEKTAŞ’a, Bestesi;  Amir ATEŞ’e ait olup eser Segâh Makamındadır.

(34) Bekleyen Derviş, Murada Erermiş; Sözün aslı; “Sabreden derviş, murada erermiş!” şeklinde. Bir işin gerçekleşmesi için sabırlı olmak, uzun zaman beklemek gerekir. Acele eden ve içinde bulunduğu şartları zorlayan kimse başarılı olamaz.

(35) Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç… diye başlayan Türk Sanat Müziğinin Güftesi; Bekir MUTLU’ya, Bestesi; Erdoğan BERKER’e ait olup eser, Nihavent Makamındadır.

(36) Sevgi denen şey yalanmış… şeklinde ünlenen “'Hani ne oldu aşkımız?” diye başlayan “Nisan Yağmuru kadar kısa süren hayatımız...” Mahur Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Rafet BAŞARAN'a, Bestesi; Rıza ATEŞ'e aittir.

(37) Arıyorum yıllar var ki ben onu, / Âşıkıyım beni çağıran bu sesin!” Ahmet Kutsi TECER “NERDESİN?”

(38) KARATEKİN, Erol. 2010 Yılı 'TANRIYA İHTİYAÇ” dizeleri.

(39) Ben küskünüm feleğe, düştüm bitmez çileye... Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; Baki DUYARLAR’a aittir.