Öncelikle Tanrıya küskündü orta yaşlarını henüz geçirmekte olan yaşlı adam. Üzerine özenle titrediği, canını bile vermeyi düşündüğü evinin tek çiçeğini, tüm varlığını yok edecek şekilde harcamasına rağmen yitirmişti.

Tanrı kendisini inkâr etmesini(1) kabullenircesine elinden almıştı, 7-8 ay içinde, 13-14 yaşlarında bir kız çocuğu olmasına aldırmaksızın.

Doğru ya da yanlış; her canlı ölümü tadacakmış(2), ne bir dakika önce ne bir dakika sonraymış(2), hiç umurunda değildi.

Namazlarında niyazlarında(3) iki duası vardı yaşadığı yaşının görüntü olarak biraz ilerilerinde olan; “Bana eş ve evlât acısı gösterme!” dediği.

Kızlarının ölümüyle birlikte karısının saçlarının tümü beyazlaşmış, dişlerinin tümü dökülmüş, kambur olmak(1) bir tarafa, yere yakınlaşmışçasına çökmüştü, kötüden kötüye…

Yaşlı adamın çekiniklik ötesinde korkusu; karısını da yitirmesi ve yaşamda tamamen yalnız kalmasıydı. Öyle bir şeyi yaşamak zorunda kalırsa Tanrıya küskünlüğünün nefrete dönüşeceğinden kesinkes emindi.

İnancı vardı, ancak inancının destekleri yoktu. İslâm'ın beş şartını kızını yitirdikten sonra bire indirmişti;

“Oruca-namaza niyetim, hacca-zekâta param yok. Kalıyor bir kelime şahadet…

Demek ki bundan böyle benim için İslâm'ın şartı sadece; kelime-i şehadeti(4) bitirmek. Onu da evvel Allah'ın izniyle her iç çekişimde(1) mundar gitmemek(1) için tekrarlıyorum işte!”

“Eşhedü…(4)

Kendine güveni vardı, ama Tanrıya güveni yoktu, yaşından ileride olan adamın! Eğer Tanrı, onun kendine tavrını da hoş görmeyip karısını da elden alırsa, Tanrıdan ebedi olarak uzak olmak için ebedi olarak cehennemde yanmayı tercih edip, kendini yok edecekti(5).

Mademki Tanrının tüm yokluklar için adayı kendisiydi, yanlışlıkları için kendisini uygun görmüştü, o halde neden kendini dünyaya gönderip de “Şamar Oğlanı(6)” gibi tüm deneyleri kendi üstünde uyguluyor olsundu ki? Tanrının tavrı insafsızlık(3) değil miydi?

Memlekette anne-baba mezarı dışında bir karış toprağı-tapanı, evi-barkı yoktu, yaban ellerde olmalarına rağmen başlarını soktukları(1) şimdiki oturdukları bir tek küçücük gecekondu dışında. O da ipotekli(3) idi.

Hepsini kızı için harcamıştı orta yaşlı adam.

Sadece kendisi mi? Karısı da... Bir tek ziyneti bile yoktu, nikâh alyansı dâhil. Kısacası; karı-koca ikisi de cıbıl-cıbıldak(6), çulsuzdu(3).

Kendileri de özellikle kızlarını yitirdikten sonra zorluklar içinde olmalarına rağmen yan taraflarında oturan Rum komşuları Sebastian ve Stefanie gibi aynı şekilde büyük, kocaman, devasa(3) binalar arasında kalan evleri için onlara ve kendilerine çeşitli vaatlerle ulaşan müteahhitlere kul-köle olmamışlardı, hem asla.

O Rum komşularının güzel bir huyları vardı. Yazdan yaza, altı ay, çok zaman havalar iyi giderse sekiz-on ay “Dağa çıkıyoruz, rahat ediyoruz!” derler, kapıları kapalı kalırdı.

Dağ neredeydi, hangi dağdı bilmezlerdi, pek umurlarında bile olmazdı. Ama içtenlikle söylemek gerekirse, dağa her gittiklerinde kendilerini de davet ederlerdi.

Onlar dağa gittiklerinde evlerinin anahtarlarını kendilerine verir, 'Elektik-su, salma, mektup ne olursa alın, ödeyin!” diye rica ederlerdi, çekinmeksizin. Masanın üstüne koydukları parayı da işaretlerlerdi.

Ve mutlaka ve her şeye rağmen eklerlerdi; “Zahmet olmazsa!” diyerek. Oysa Müslümanlarla evlenmiş kızları ve oğlanları vardı, bu dileklerini neden onlara, ya da onlardan birine iletmediklerini, ya da iletemediklerini anlayamazdı Mutmain ve Mutena. Hele ki kendileri kızlarını yitirdikten sonra...

Aile Rum olmasına rağmen, mutlaka Ramazan aylarında tüm Ramazan boyu, yaz ise bayrama kadar evlerinde olurdu, kış ise zaten sorun olmazdı. Bazen sahura kalkıp kendilerini uyandırır, börek, pilâv, hoşaf getirirlerdi, “Sizin dininiz size!(7) diyerek, sanki Kur'an'ı bilirlermişçesine.

Gerek dini, gerekse milli bayramlarda mutlaka tebrik ederlerdi kendilerini.

Evet, yaşamda bir beter, bir de beterin beteri(6) vardı! İşe gidip gelmekten yoruluyordu, iş yapmak içinden gelmiyordu. Miskin(3), sünepe(3) bir adam olup çıkmıştı Mutmain. Resmi dairede başlangıçlarda takdir bile edilen iyi bir eleman olmakla birlikte kızını yitirdikten sonra randımanı(3), iş vakitlerine uyumu, âmir ve memurlara karşı tavır ve davranışları değişmişti; olumsuzluk yönünde.

Her ne kadar zevkin veresiyesi olmaz, iki zevk bir arada olmaz denmişse de Bakkal Kubilay gerektikçe sigara ve içki ikmali konusunda onu asla üzmüyordu. Çünkü darda kalmadan önce, kendisi darda kaldığında destek ve yardımcı olup kendisini çeşitli badirelerden(3) kurtarmıştı.

Hatta Cumartesi-Pazarlarda kendisinin işi varsa “Bakkal” bile olmuştu, yaşlı adam Mutmain hatta eşi Mutena da. Daraldığında veresiye satın aldıklarını aybaşlarında mutlaka ödemişti, maaşını alır almaz, gecikmeksizin.

Dostunu söyle, kim olduğunu söyleyeyim örneği Kubilay ve Mutmain bu sual kendilerine sorulmayacak kadar yakın iki insan idiler, içtikleri, yedikleri ayrı gidiyor olsa da. Dostlukları, insanlıkları tarif edilemeyecek boyutlardaydı.

Başlangıçlarda, “Beterin beteri var, tavır ve randımanı değişmişti!” denmişti Mutmain için.

Bu; amirlerin hoşuna gitmemiş olsa gerekti, iş arkadaşlarının değil, amir ya da müdürün. Gerçekten müdür, müdür müydü acaba? Müdürün müdür olduğu tartışılabilirdi belki, ama buna hakkı yoktu Mutmain'in.

Ve müdür müdürlüğünü yapmıştı, emekliliğine birkaç gün kala, belki de bilerek, isteyerek, nedenini Mutmain'in anlayamadığı bir şekilde. Kimse görmek istemeyenler kadar kör değildir(8), bilinen. O sıralarda yaş değil, hizmet süresini tamamlayıp tamamlamaması önemliydi kişilerin ve müdür olmadığını düşündüğü müdürün körlüğünün nedenini anlayamıyordu.

Tayini çıkmıştı bir bilemediği il değil, ilçeye. Tamam, yurduydu, Türk Bayrağı dalgalanıyordu orada da, ama hiç gidesi yoktu oraya.

Emekliliğini istedi, “Eğer oraya gitmezsen, harcırahını alamazsın ama!” dediler.

“Yolluk kimin umurunda, kızımın kemikleri burada, beni buradan ne biri sürgün eder, ne de birinin beni sürgüne gücü yeter, hele ki Allah korkusu yoksa içinde!” dedi ve arkadaşları ile vedalaştı.

Müdüre “Allahaısmarladık!” bile demedi, hakkını helâl de etmemişti zaten, haklı, ya da haksız ayırımı yapmadan, ancak beddua etmeksizin(1). Sanki herkes hak ediyormuş da, hak etmeyen yalnız ve sadece kendisiymiş gibi.

Dindarlığını yitirmiş olsa da gönlü de, kalbi de bunun yanlışlığını söylemişti kendisine. Çünkü bir olmadık zamanda, kendisine bilerek kınama cezası verilirken, suçu üstüne almaktan çekinen birine; “Allah sana nasıl ceza vermesi gerekiyorsa o cezayı versin, Allah’ından bul!” demişti, içinden hiç geçmediği halde…

O insanın sapasağlam ortaokula giden kızı bir hafta içinde menenjitten(3) yitirilmişti. Ve o gün, aşırı derecede kahırlanmasına rağmen bir daha ilenmemek(1) için yemin etmişti.

Mutmain’in kızının ölümünden sonra kahırlanıp da yaşama küstüren “Keşke” dediği şey, kızına küçük yaşlarda; “Boğazım, hançerem(3) yırtılsaydı da sesimi çıkaramasaydım, söyleyemeseydim!” dediği şeyler vardı.

Birinci şey; “I” harfi uzatılmış bir “Hı!” tekdiri idi. İkinci şey; yaramazlığının birincisinde her iki elinin üstüne vurması, ikincisinde yanağına attığı tokattı; “Ellerim kırılsaydı da…” diye başlayıp da tamamlaması gücüne giden sözle...

Bildiği, gördüğü ve inandığı kadarıyla Mutena bir fiske bile dokundurmamıştı kızlarına. Çünkü Gülsun diye adını söylemekten ziyade ona her zaman; “Ay Işığım, Gönlümün Aydınlığı, Sultanım, Mis Kokulum!" diye seslenirdi Mutena.

Şimdi Gülsun yoktu!

Gerçekten ismini Gülsun diye koymayı düşünmüşlerdi anne-baba olarak kızlarına. Ancak Nüfus Memuru işgüzarlığı(3) ile Gülsun’u Gülsün olarak kaydetmiş. Bu, belki de istedikleri olmasa da daha hoş gözükmüştü, ama o, denildiği gibi ne gülmüş, ne de güldürmüştü. Üstelik o uzun “Hı!” arkasından geleceğini görmüşçesine; “Niye çattın kaşlarını, bilmiyorum suçlarımı…(9) demişti, kendisini daha o zamandan “…ölürsem de saçlarını” şeklinde çağıranı hissetmiş gibi.

Onu yitirdikten sonraki tarihlerde evde ne televizyon, ne radyo arkadaş olmuştu onlara. Geçen zamanın farkında değillerdi karı-koca. Hem tüketmek zorunda oldukları bir ömür için hiç de önemli değildi bu, kendileri için. İkisi de yaşlı bir puhunun(3) yorgun, ölen eşinin başında taziyeleri(3) bekleyen angut(3) gibi bakınıyorlardı iki taraflarına, sessizliklerinde.

Teselli sayılır mı bilinmez, varlarını-yoklarını kızlarının tedavisi için harcamaları idi. Gene de Tanrıyı hoşnut edememişlerdi. Yaşlı adamın aldığı emekli ikramiyesi üstüne üç-beş kuruş borç-harç birazını daha ekleyerek evin ipoteğinin çözülmesine yetmişti, ev ne işlerine yarayacaktıysa...

Küskün günleri başlamıştı karı-koca olarak. Tüm gün evden dışarı çıkmıyorlardı, ne kendilerinden bir ses, ne televizyon, ne de radyo sesi çıkmıyordu evlerinden, varlıkları ile yoklukları belli değildi çevrelerinde, ancak ve sadece Mutmain ekmek, süt, zorunlu muhtaç oldukları ihtiyaçlarını almak için görünüyordu ortalıklarda, o da birkaç dakikalığına.

Onun dışında aynı sessizlik devam ediyor, karı-koca kendileri için hiç gereği olmayan bir bakıma kesin bir açıyla, “Kalan ömürlerini, yaşam sürelerini tüketme gayretini yaşıyorlardı!” denebilir.

Beklentileri, daha doğrusu Mutmain'in beklentisi kendisinden önce toprağa girmesini beklediği karısını da sakladıktan sonra, gerisinin ne olacağı umurunda olmaksızın, karısının peşi sıra kendisi için hiç gerekli olmayan bedeninin de topraklanması için gereğini yapmaktı.

Bu düşüncesi dün vardı, bugün de yaşıyordu ve yarın için de devam edecekti. Hem inkâr etmeksizin, hem gecikmeksizin, hem sıradan gibi önce kendisinin gidip, karısının gitmesinin kendinden sonrasına kalmasının duası saklı olarak!

Tanrı mademki onu defterden silmişti, onun da Tanrıyı defterden silmesinin sakıncası olmasa gerekti.

Dağ Sezonu bitip Rum komşular dağdan dönmüşlerdi. Geldiklerini hissedip bildikleri halde yan evin bu seferki sessizliği dikkatlerini çekmişti. Onlar Hristiyan olmalarına rağmen önce Yunus Emre’nin, sonra Necip Fazıl Kısakürek’in birer deyişleri geçti Sebastian’ın dudaklarının ucundan;

“Bir garip ölmüş diyeler / Üç günden sonra duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” ve “An oluyor bir garip duyguya varıyorum; / Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?” dizeleri gibi.

Gerçek öyle olmuş olmasındı ki sakın? Kapılarından çıkıp şüphe ve endişelerini dağıtmak için kapıyı parmaklarının sırtı ile tıklattı Sebastian. Böyle bir tıklatmayı beklemiyor olsalar gerekti, Mutmain ve Mutena.

Evlerinin kapısına beraberce yöneldiler ve kapıyı açınca karı-karıya, koca-kocaya kucaklaştığı evin içine davet etmek yerine kapı önünde, önce ağladılar, sonra ağlaştılar. Mutmain;

“Buyurun!” dedi, “Konuşalım dertleşelim!”

İki ayrı ülke vatandaşı Türk olmalarına rağmen Hristiyan, bir Müslüman ötesinde yakındılar birbirine.

Ve Türk Müslüman karı-koca.

Evren insanlarındı, iki ayrı ırk, iki ayrı din kardeş olamazlar mıydı? Neden olmasındı ki, eller karşılıklı olarak uzanınca? Saklanmaması gerek, Mutmain karısının dinine düşkünlüğüne rağmen, küskünlüğü nedeni ile dininden uzaktı, uzaklaşmıştı daha doğusu.

Dinine bağlı Hristiyan aile ise dostça uzatmışlardı ellerini. Belki yaşadıkları evre içinde Mutmain ve Mutena’nın yaşadıklarını, yaşamadıklarına şükrederek, onların başından geçenlerin hepsini biliyorlardı çünkü.

Karşılıklı gidip gelmeler iki aileyi de rahatlatıyordu. Hatta öyle ki; yemek-içmek yanında, kapı komşusu olduklarını unutsalar, ya da üşenmeseler neredeyse gece yatısına kalmak bile umurlarında olmazdı iki tarafın da.

İnsanlar emsal olup, hele ki Rum aile fiziksel olarak emsalsiz bir dağ havası ile oksijen ya da tamamen ozonla yüklenmişlerse daha bir huzurlu ve mutlu görünüyorlardı.

Dertleştiklerinde, zekâ küpü gibi bilgiççe anladıklarını ifade için kafalarını sallıyorlar, karşılıklı olarak anlaşmaları kolay, hatta çok kolay oluyordu.

Böyle bir akşam misafirliğinde Sebastian tereddütle açtı ağzını;

“Önce kendi menfaatimi söyleyeyim dostlar, kardeşler!” dedi ve devam etti.

“Ülkemdeki atalarımız bizleri çağıyorlar, bizler de onları özledik, çocuklar, torun-topalaklar bizleri özlemeseler de. Yıllarca dağdaki evimiz, bize sağlık, sükûn ve huzur verdi, şehirden uzak. Bizim ne bebeler, ne de torunlar sahip olmak istemezler bu dağı, akıllarından bile geçmez, ara sıra da olsa gelip oralarda bir-iki gün kalmak hatta...

Siz ise neredeyse evinizden hiç çıkmıyorsunuz. Demek isterim ki, eğer kabul ederseniz bu dağ evi sizin olsun. Ömrünüzü bu şehir kulübesinde tüketmek yerine, uzatmasanız da, bu dağ evinde sağlıklı bir şekilde bitirebilirsiniz...”

Bir düşünme payı kadar durakladı Sebastian, Stefanie’ye baktı, “Onun ekleyecek bir sözü var mı?” gibisinden ve sonra devam etme gayretini yaşadı;

“Biz evi olduğu gibi bırakacağız, kendimize hiçbir şeyi yük etmeyeceğiz. Size gerekli olacağınız bir şeyler aklınıza gelirse sonraları eklersiniz, her ne ise. Kışları da gelir evinizde yaşarsınız, isterseniz tabii. Para-pul düşünmeyin, yıllar süren komşuluk ve dostluğunuzun bedeli zaten ödenemez!”

Sessiz kaldı başlangıçta Mutmain ve eşi. Dağ evi, bilmedikleri, gidip-gelmedikleri bir yer değildi. Onlar, öncelerinde de ısrar etmişler, birkaç kez gece yatısı dâhil misafir olmuşlardı. Hatta “Keşke kızımız sağken de gelseydik buralara. Temiz dağ havası, bol oksijen belki iyileştirirdi onu, Tanrı tez almazdı onu bizden!” diye bile düşünmüşlerdi.

Anlaştılar, ama bedelsiz olarak değil. Mutmain ve eşi dağ evine taşınacak, oturdukları ev de Sebastian’ın olacaktı. Onlarla vedalaştıktan sonra, Sebastian’ın çocuklan her ne ise düşündükleri onu uygulamaya koyacaklardı. Bu uygulama her iki tarafı da asla ve kat'a(3), hiç mi hiç ilgilendirmiyordu…

Dağ başında ortalıklarda gezinmelerinin, görünmelerinin hiçbir sakıncası yoktu, bu nedenle temelli olarak taşındılar dağ evine Mutmain ve eşi. Kendilerine yapacak hiçbir şey bırakmamıştı Sebastian.

Bahçe tamamıyla bir haç şeklinde düzenlenmişti, sakıncası yoktu kendileri için; ev, kulübe, baraka her ne denirse o, tam merkezindeydi o haç şeklinin. Havalar durgunsa özellikle sabah ezanları ulaşıyordu dağa.

İki tane rüzgârgülü(3) yaptırmıştı Sebastian, aklı erdiğinden mi, çocuklarından ya da ilgililerden bilgi ve yardım aldığından mı, kendilerini hiç ilgilendirmeyen. Biri ile kuyudan yalnızca su çekiyor, diğeri ile az uz da olsa evin ve diğer yerlerin elektrik ihtiyaçlarını temin ediyorlardı.

Çünkü haç işaretinin her bir kolunda ayrı bir cins sebze, diğer taraflarında da meyve ağaçları vardı.

Sebastian hem kendilerini, hem de ev ve bahçelerini dört ayaklı yabani domuz, tilki, çakal gibi hayvanlardan ve pikniğe gelen, geçerken tesadüfen meyve ağaçlarının dallarını kırma, bahçeyi talan etme(1) eğilimde iki ayaklı tufeylilerden(3) korumak için tüm arsasının çevresini tel duvarla çevrelediği gibi, bu telleri kendi alışkanlıkları dışında kimsenin sağlığına zarar vermeyecek şekilde elektik akımıyla donatmıştı.

Sebastian tavuklarını da bırakmıştı. Onun tek eksiği sütü için bir hayvan beslememiş olmasıydı. Herhalde bu ihtiyaçlarını şehirden temin ediyor olsalar gerekti. Ancak Mutmain’in buna bile tahammülü yoktu, bir koyun, bir de başıboş dolaşan köpeği aşısını, maşısını yaptırıp, belirli bir süre yetecek kadar mamasını aldılar, can yoldaşları gibi düşündükleri için.

Bunları elde etmekteki düşünceleri; “İnsanların hayvanları sevene dek bir yanlarının gerçekten uykuda olması”, yalnız yaşamalarına karşın vefalı bir köpeğin ise vefasız dostlardan daha yeğ olduğu(1) idi.

Yaşadıkları sürece kendileriyle birlikte olacaklardı, ecel kendileri dâhil hangilerine önce ulaşırsa ulaşsın.

Yalnız olarak üleştikleri hayatlarında her şey istedikleri gibi olmasa da istedikleri gibiymişçesine devam ediyordu yaşamları. Tek sakınca, kızının kemiklerini nakletmek için başvurularına Müftünün sarf ettiği sözlerdi;

“Kabrin olduğu yerden yol geçiyor mu? Kabrin su altında olması olasılığı var mı? Kabir başkasına ait bir yerde mi, izin alınmadan mı defnedildi?(10)şeklindeki sorularına uygun cevap veremedikleri için, “Vasiyeti vardı, ziyaret etmemiz zor!” gibi yalan ve yalvarmalarının etkisizliği nedeniyle dinen kızlarının mezarını nakledememiş olmalarıydı.

Göz görmeyince, gönül katlanırdı, maksat niyetti. Bu nedenle kapıdan uzak, haccın en uzak yerine, kurallara ve Kâbe’ye (Kıble) uyması için biraz çaprazca da olsa geleneksel bir mezar yaptırmıştı Mutmain.

Taşına isim, tarih yazılmasını istememişlerdi. Sadece mezarın kapak taşını oldukça büyük yaptırıp üzerine, büyükçe bir şekilde;

“Dün ben de senin gibiydim, yarın sen de benim gibi olacaksın!” diye yazdırmıştı. Bundan maksatları; başlarının üzerinden geçen teleferikten çıplak gözle bile okunacak gibi olsa da dürbünle mutlaka görülmesi mümkün şekilde, mesajın anlaşılması ve belki de kızlarına rahmet ve Fatiha okunması dilekleri olabilirdi.

Oysa yaşamlarında ne kendileri, ne de sağlığında kızları teleferiğe binmeyi akıl etmemiş olmak bir yana denememişlerdi bile.

Bazen güneş yansırdı teleferik camlarından üstlerine, bazen o camların arkasındakilerin el salladıklarını hayal edip o hayallere el sallardı, hem her gün, belli-belirsiz vakitlerde, bazen ayrı ayrı, bazen karı-koca beraberce, şairin dediği gibi ufka değil, teleferiğe bakarlardı gözleri nemli(11).

Teleferik kaç dakikada bir çıkar, inerdi umurlarında bile değildi. Yeter ki onlar bakmak, el sallamak arzusu duyup gözlemliyor olsunlardı gelip-geçişlerini.

Yaşlı adam üç ayda bir şehre bankaya gidip maaşını alır, yine Sebastian’ın yaptığı dağ-bayır dinlemeyen arabaya gerekirse iki-üç sefer yaparak üç aylık gıda ve benzer ihtiyaçlarını alıp getirirdi şehirden.

Örneğin; bir çuval un, bir teneke yağ, belirli miktarlarda tuz, şeker ve sabun, deterjan gibi...

Ve ölümlük-dirimlik(6) diyerek altın alıp karısına verirdi. O da o küçücük evde yerini bile bilmediği Belegade Sandığına(6) koyardı.

Eskilerden aklında kalmıştı; “Faiz haram!” deyip bankada para tutmaz, “Her ihtimale karşı elimin altında dursun!” diyerek iri-bütün, demir-kâğıt ayırmaksızın birkaç kuruşu mutfaktaki çanaklardan birinin içinde muhafaza ederdi, üstünde taşımaksızın.

Takvime ihtiyaç duymadıkları rutin görünümündeki ömürlerini tüketme çabasındaki günlerden birinin tüketimindeydiler, Tanrıya küskünlükleri nedeniyle. Ne zaman ki çevrede insan sesleri duyarlar, teleferik asude(3) geçişinde farklılık yaratmasa da davul-zurna, bando sesleri oradan veya yakınlardan-uzaklardan kulaklarına erişir, bilirlerdi ki, bir tatil, düğün-dernek, ya da bayram günüdür. Bu; isteseler de, istemeseler de ilgi alanları dışındaydı.

Ancak bugün bir farklılık vardı görünürde, görünmeyen, ya da bilinir gibi olup da bilinemeyecek gibi olan. Geçmekte olan teleferik oldukça nazlı; “Gideyim mi, Gitmeyeyim mi?” tereddüdü içindeydi.

Tanrı belki de toplu bir alım düşünmüş olsa gerekti, katliam(3) gibi.

Tellerinden kurtulan teleferik ”g.t” hızı ve 1/2 gt2” yoluyla, yaşlı kadına ve adama ulaşan çığlıklarla bir kaya kütlesi gibi çakıldı uçurumun, çekindikleri yarın(3) kenarına, kendisini dengelemek istercesine.

Yapılacak bir şey yok gibi görünüyordu, gene de yayan-yapıldak(6) yöneldiler kabinin savrulduğu yar kenarına. Muhtemelen kabin camından fırlamış, bir ceset, belki de canlı biri vardı yar kenarında ve dengesini yitirmek üzere gözüken kabinin sallanışını ve içindeki yumak(3) şeklinde ve hareketsiz insanları gördüler, ya da gördüklerini sandılar, canlı, ya da cansız olduğunu anlamadıkları, anlamalarının da mümkün olamayacağı.

Kabin ya ayak seslerinden ürktüğü, ya da onların ayaklarının yerdeki titreşimlerinden rahatsız olduğu için, çabasını gerçekleştirme amacına yönelik olarak uçuruma doğu yaylanmaya başlamıştı.

Ve sonra kendisini bırakıvermişti uçurumdan aşağı, yapabileceği azami gürültüyü çıkartarak ve bıraktığı insanın cesedini, ya da yaşayan bedenini Tanrının izniyle külçe şeklinde(6) bir emanet gibi izleyenlere bırakarak.

Yanına yaklaştıklarında inliyordu o külçe. Bir genç kızdı o ve anında her ikisinin de beyninde, gözlerinde, yüreklerinde aynı çarpıntı oluştu;

“Yaşasaydı kızımız da bu yaşta, bu boyda, bu güzellikte olacaktı!” diye.

Emanetini bırakarak uçurumdaki yerine kavuşan kabin ilgilendirmez olmuştu kendilerini. Nasılsa yetkililer, görevliler, ilgililer gereği neyse onu yaparlardı, eğer sağ olarak kalan varsa sağlar için, ölüler için de ölenler olarak.

Önemli olan kırığı, çıkığı yoksa genç kızı kurtarmak ve böyle bir derdi varsa Sebastian’ın arabasını şilte, yorgan ve yastıkla destekleyerek sarsmadan incitmeden doktora götürmekti.

“Mummy (Mami)!(3)” demekten başka ses çıkamayan genç kızı, eşinin “Kırığı yok!” sözüyle kontrolünden sonra kucağına aldı Mutmain. Koştuklarında yaşının, belki de erken çöküşünün gereği yorgundu, ama şimdi güç vermişti Tanrı kollarına.

Demek ki o genç kızın adı, Tanrının ölüm listesinde yazılmamış olsa gerekti. Çünkü uçuruma yuvarlanan kabinde kimsenin sağ kalacağını tahmin edemiyordu karı-koca.

Eve geldiklerinde Mutena emretti;

“Usulca koy yatağın üstüne ve çabuk git, taze ot topla, hangileri olduğunu biliyorsun, yaraya, bereye, nefese uygun. Allaha şükür kırığı yok. Çıkıkları ise evvel Allah'ın yardımıyla sen gelinceye kadar, birazcık acısa da yerine yerleştiririm ben. Otlardan başkasını evde kalanlarla kaynatır, hazırlarım. Gelince de kapıyı çalmadan girme. Cereyanı ben keserim. Belki kız anadan üryan(6) olur, üstünü değiştirmeliyim, falan yani...”

Sözü tekrarlatmadı yaşlı adam, yani Mutmain. Elinde sepetle koştu derinliklerine ormanın, uzaklardan kulağına ilişen, itfaiye, cankurtaran, polis sirenlerine ve helikopter seslerine aldırmaksızın. Onlarla ne onun, ne de onunla onların bir ilişkisi vardı!..

Genç kızın üstünde de ne bir belge, ne de ziynet, takı gibi bir şey vardı, kendisinin kim, ya da ne olduğunu belli edecek ve üstelik kurulu bir makine gibi, sadece “Mami!” demekten başka ses çıkarmıyordu.

Yaşlı kadın, dar-kıt-bol kendi elbiselerinden birini, keserek-biçerek genç kızın üstüne uydurup giydirmişti. Çıkık konusunda usta olduğu gibi, kesip-biçmekte de ustalığı tartışılmazdı, zaten evvel emirde önce dikiş makinesini taşımıştı, dağ evine.

Mutena, beyinin getirdiği otlarla, hazırladığı ilâç ve merhem gibi şeyleri genç kızın gerekli gördüğü yerlerine sürerek, çarşaflardan birini parçalayıp sargı bezi gibi kullanarak genç kızı iyileştirme gayretini yaşamıştı.

Gerekenlerin yapılması yanında, Mutmain de daha sonra gerekli olabilecek tüm otları ayıklamış, yıkamış, kaynatmaya başlamış, bir taraftan da karısının her zaman bayıldığı tarhanadan çorba yapma gayretini yaşamaya başlamıştı, hayat müşterekti ve biliyordu, bilmesi gerekenleri, uzmanlık alanı dışında kalan.

Tüm bu anlarda genç kızın ağzından beliren “Mami” dışında hiçbir hareketlilik yaşanmamıştı. Otlarla hazırlanan sıcak şerbetin, kesinlikle kocakarı ilâcı(6) değil, kekremsiliğini(3) yaşamasına rağmen Mutena’nın gülümseyen, tebessüm dolu yüzüne inanarak içmişti, sonrasında da verilen çorbayı kaşık, kaşık içip, her seferinde rahatlamışçasına “Oh!” diyerek.

Sonrasında gösterilen ekmek, zeytin, peynir gibi şeylere “Hayır!” anlamında başını sallamıştı!

Onlar bu telâşı yaşarken, bir helikopter ve uzmanlarla teleferik kabini yerinden kaldırılmış, düz bir yere taşınmıştı, canlı olanlar varsa anında hastaneye yetiştirilmek için. Hepsi ölü idi. Hüviyetleri şüpheli, ya da olmayan birkaç Türk olması muhtemel kişi dışında, pasaportlarından anlaşıldığı kadarıyla üç kişilik bir İngiliz turist aile vardı.

Ve ölenlerden hiç biri pasaportlardaki resimlerden birine uymuyordu, morga götürüldüklerinde.

Üstelik pasaporttaki o genç kız, ülkenin bu turistik kentinin hiçbir yerinde de görülmemiş, görünmemişti de. Polisin yaptığı kamera görüntülerine rağmen! Helikopterlerle defalarca tur atılmasına, görevliler dağ-tepe-bayır dolaşmalarına rağmen.

Olay mahallinden oldukça uzak haç işaretli eve de sormak akıllarından geçmiyordu araştırıcıların, belki de gereksiz gibi görmüş olsalar gerekti...

Yaşlılar; Mutmain ve Mutena; genç kızın ne adını ne de ihtiyaçlarına nasıl cevap vereceklerini bilmiyorlardı, otacı(3) gibi, kocakarı ilâçlarıyla bir kısım yararlı şeyler yaptıklarına inanmış olsalar da,

Genç kız, yaşlı kadına; “Mami!” demekten başka ses çıkartmıyordu. Çünkü Mami o genç kızı yıkamış, saçlarını kesmiş, ölümlük-dirimlik diye sakladığı en yeni, hiç kullanılmamış elbiselerini, ufak-tefek(6) düzeltmelerle ona giydirmişti.

Bu arada genç kızın hafızasını yitirmiş(1) olduğu düşüncesiyle ve kendileri evlât özlemi ile dolu olduklarından, onun Gülsun olduğu varsayımıyla Türkçe kelimeler kullanmaya, öğretmeye çalışmışlardı.

Genç kıza; “Anne-(baba yerine) papa” demek kolay gelmiş olsa da; “Gülsun” ismi zor gelmiş olsa gerekti ki; kısaca “Gül” demişti. Sakıncası yoktu.

Aradan geçen süre, üç gün mü, beş gün mü, daha da uzun bir süre miydi farkında değillerdi, yaşlı karı-koca? Üstelik Türkiye’ye onun için gelen dedelerinin de, ninelerinin de Gül’ü endişe, merak ve yaşıyor olması arzusu ile aradıklarını bilmiyorlardı.

Doktordan iyi haber almak, elbise ve çamaşırlarını tamamlamak, en fazla bir hafta-on gün içinde bağırlarına taş basacak olsalar da ilgili karakola başvurmaktı niyetleri, düşünceleri, yokluğuna alışamayacak olsalar da.

Mutmain ve Mutena şehre indiklerinde bir telefon direğine yapıştırılmış resimli ilân gördüler ve anında dikkatlerini çekti. O, o idi. “Aranıyor” olarak, üstelik armağan eklentisi ile. Kâğıdı koparıp cebine koydu Mutena.

Önce bir mağazaya gidip üstünü başını düzelttiler genç kızın. Duyarsızdı insanlar. Kimse, genç kızı olağanüstü bir durum gibi incelememiş, mağaza çalışanları malların değeri olan para dışında hiçbir şeyle ilgilenmek gereğini hissetmemişlerdi.

Sonrasında doktora yöneldiler, üçü de.

Yaşlı adam, yani Mutmain konuştu bir süre doktorla. Sonra ilânı gösterdi.

Doktor hasta ya da sorunlu ile meşgulken, sekretere doktorun ücretini bırakarak yalnızlıklarına dönmek üzere karısının elinden tuttu Mutmain. Her ikisinin de felsefesi(3);

“Sağ elinin yaptığından, sol elinin haberi olmaması ve iyilik yapıp karşılığını beklememek olduğu” idi.

Hatta bilinen oydu ki; “İyilik yap, denize at, balık bilmese de Halik bilir!” sözü neden yaşamlarına girsindi ki?

Onlar; yani Mutmain ve Mutena saklandıklarını sanıyorlardı, ama saklanmasını bilememişlerdi. Kızları için yaptıkları sembolik mezardaki yazıyı hatırlamıştı genç kız. Tercümana sorup da öğrendiği, teleferik sallanırken...

Doktorun ve diğer doktorların tedavileri olumlu sonuç vermişti, belki yaşlı kadın Mutena ve yaşlı adam Mutmain’in özlemleri ve boynu büküklükleri(6) devam ederken...

Bir sabah tel örgü dışından bir sesleniş duydu karı-koca, onları çıldırtasıya(1) mutluluğa itekleyen; hem sevinçle;

“Anne! Papa! Rose Mary, ben Gül!”

“Geldim!” demek istemişti herhalde yumuşacık sesiyle…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Maksadım ukalalık yapmak ve lise yıllarımda fizikten devamlı olarak başarılı(!) bir şekilde bütünlemeye kaldığımı söylemek değil. Ankara Atatürk Lisesinde Fizik Öğretmenim Rahmetli Süha BEYDAĞ'a rahmet diliyorum. Teleferiğin düşmesini hayal için bu bilgileri vermek gereğini hissettim;

Havası alınmış bir ortamda pamuk ve elma bağımsız olarak aynı hızla düşerler.

Hız Denklemi; V (Hız = m/san) =  a (Yer Değiştirme = Yol = metre) / t (Zaman = San)

Hız Denklemi; Hız (m/san) =  Yerçekimi İvmesi x Zaman (V = g. t) (m/san2. san)

Yol Denklemi; Yol (metre) = Yerçekimi İvmesi x Zamanın karesi  (x = 1/2  g.t2) ( m/san . san2)

Yol Denklemi; Yol (metre) = Hız (m/san) / zaman (san)

“g” değeri, ekvatordan kutuplara doğu değişen genelde 9,81 m/san2 olarak kabul edilen bir değerdir.

(*) Teleferik; Birbirinden uzak iki yer arasında, havada gerilmiş kalın, çelik teller üzerinde kayarak yol alan, yolcu ya da yük taşıyan, elektrikle işleyen asılı taşıt.

Stefanie; (Rumca) Taç.

Sebastian; (Rumca) Muhteşem, görkemli.

Mutena; Özenilmiş, özenle, dikkatle yapılmış, seçkin, önemli, az bulunur. (Müstesna kelimesi ayrı bir kelimedir karıştırılmamalıdır, bu kelime; “Kuraldışı. Benzeri az bulunan, benzerlerinden ayrı, üstün olan, ayrıcalıklı, kural dışı, seçkin”  anlamlarındadır.)

Mutmain; İnanmış, emin olmuş, gönlü kanmış.

Kubilay; (Mustafa Fehmi 23 Aralık 1930 da Menemen’de şehit edilen) öğretmenim.  Rahmetle anıyorum.

(1) Beddua Etmek; İlenmek. Lânet Etmek. Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

Çıldırtmak; Genellikle kişiyi sevinçle ne yapacağını bilemez bir duruma getirmek, aşırı bir duyguya kapılmasını sağlamak. Aklını kaçırmasına, delirmesine, aklını oynatmasına sebep olmak.

Evlerine Başlarını Sokmak; Ev sahibi olmak, kira derdi olmaksızın evlerinde oturmak.

Hafızasını Kaybetmek (Yitirmek); Hafıza Kaybı. Amnezi veya Demans Hastalığı demek de mümkündür. Kişinin yaşından beklenen beyin performansını (Hafıza, düşünme, mantık yürütme, yer ve zaman tayini) göstermemesi, okuduğunu anlamama, konuşamama, günlük basit işleri yapamama gibi durumları kapsar.

İç Çekmek; Üzüntüyle veya özlemle derin derin soluk alarak duygulanmak.

İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.

İnkâr Etmek; Yadsımak. Reddetmek. Var olan, gerçek olan bir şeyi yok saymak. Kabul etmemek. Yalanlamak. Yapmış olduğu bir eylemi, söylemiş olduğu bir sözü, ya da tanık olduğu bir şeyi yapmadığını, söylemediğini, bilmediğini, görmediğini söylemek.

Kambur Olmak; Kamburlaşmak (Kanburlaşmak); Bel kemiğinin eğrilmesi, ya da raşitizm sonucu sırtta, ya da göğüste tümsekli durum oluşması.

Mundar Gitmemek; Murdar ölmemek. Şeriata uygun olarak günahıyla sevabıyla, Allah’a isyan etmemiş olarak, kirlilik, pislik, necaset gibi şeyler taşımaksızın usulüne uygun olarak ölmek, gömülmek.

Talan Etmek; Yağmalamak. Bozmak. Darmadağın etmek. Dağıtmak.

Yeğ Olmak (Yeğlemek); Bir şeyin diğerlerinden daha üstün, daha iyi, daha uygun, bu nedenle tercih edilmesi.

(2) Kur’an, Âl-i İmran Suresi, 185. Ayeti, Ankebut Suresi. 57. Ayeti, Enbiya Suresi. 35. Ayeti; “Her canlı ölümü tadacaktır.” Küllü nefsin zâlikâtül mevt olarak Kur’an’da üç yerde geçen ayetin tefsiri; “Her canlı ölümü tadacaktır! Sonra bize döndürüleceksiniz”

Geciken Ölüm Yoktur, Erken Ölüm de; “Ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra…” Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün Kur’an, Araf Suresi 34. Ayet tefsiri; “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır. Süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” Nahl Suresi 61. Ayet tefsiri ise; “İnsan ömrü saptandığı kadardır, ne bir dakika önce, ne bir dakika sonra…” Yaşar Nuri ÖZTÜRK’ün anlatışına göre; “Eğer Allah insanları zulümlerine karşı cezalandırsaydı, yeryüzünde debelenen bir şey bırakmazdı. Ama öyle yapmıyor, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Süreleri geldiğinde ise ne bir saat geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” şeklindedir.

(3) Angut; Eşi öldüğünde her şeye rağmen eşinin başında ölünceye kadar bekleyen duygusal bir kuş.

Asude; Sakin, rahat, sessiz, rahatlamış, sükûna ermiş, kederden ve sıkıntıdan uzak, rahat ve huzur içinde.

Badire; Ansızın (beklenmeyen bir zamanda) ortaya çıkan tehlikeli, bunaltıcı zor durum. Darboğaz, sıkıntı.

Çulsuz; Varlıksız, parasız, çulu olmayan. Çaputsuz.

Devasa; Dev gibi, çok büyük.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.

Hançere; Gırtlak.

İnsafsızlık; İnsafsızca, vicdansızca davranmak. Acımamak.

İpotekli; Bir borcun ödeneceğine güvence olarak, borç ödenince kaldırılmak koşuluyla, borçlunun ortaya koyduğu bir taşınmaz üzerinde alacaklı lehine tapu siciline işlenmiş olan kaydın tescillenmesi.

İşgüzarlık; Gereği yokken her işe, şeye karışma. Eli işe yatkınlık, beceriklilik.

Kata (Kat’a); Asla, hiçbir zaman. Hiçbir şekilde.

Katliam; Topluca öldürme, topluca kıyım.

Kekremsilik; Tadının kekre (ekşimsi, buruk, acımtırak) olması, genzi yakan kokuya sahip olma.

Menenjit; Beyni saran zarların iltihaplanmasıyla oluşan ve erken evrede tedavi edilmediğinde başta işitme kaybı, beyin hasarı ve ölümle sonuçlanabilen ciddi bir bakteriyel enfeksiyon.

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık.

Mummy (Mami, İngilizce); Anneciğim.

Niyaz; Dilek, yakarma, yalvarma, yakarış, dua.

Otacı; Çeşitli bitkilerle tedavi uygulayan kişiler için halk arasında hekim veya eczacı anlamlarında kullanılan unvan.

Puhu; Baykuşgillerden Avrupa, Afrika ve Asya’da yaşayan birkaç cinsi bulunan, uzunluğu 0-70 santim olan, koyu kahverengi tüylü, yırtıcı gece kuşlarının en irisi sayılan baykuş.

Randıman; Verim. Çalıştırılan, işletilen, bakılan, ortaya çıkan bir şeyin verdiği olumlu sonuç.

Rüzgârgülü; Rüzgâr fırıldağı. Rüzgârın yönünü pratik olarak belirlemeye yarayan, pusula kadranına yapıştırılan rüzgârın adını ve gösteren basit araç. İşlevsel olmanın yanı sıra süs olarak da kullanılmakta. En belirgin tipi; rüzgârların yönünü oklarla gösteren mimari öge olarak da kullanılan bir horoz simgesidir

Sünepe; Kılıksız, uyuşuk, sümsük, pısırık, miskin.

Taziye; Başsağlığı dileme.

Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.

Yar; Dik yer, uçurum. Dimdik duran kaya.

Yumak; Yuvarlak biçimde sarılmış olan iplik, yün ve benzeri şey.

(4) Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

(5) Kur’an, Nisa Suresi, 43. Ve 93. Ayeti; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” Peygamberimize mal edilen bir hadise göre ise; “Kıyamet gününde insanlar arasında ilk görülecek dava; kan davasıdır.” Buna göre insanın kendisini öldürmesi (intihar etmesi) de aynı düşünce içine hapsolmaz mı?

Savaşarak ölmek kahramanların, intihar etmek korkakların imtiyazıdır. Napoléon BONAPARTE

(6) Anadan Üryan; Çırılçıplak.

Belagate Sandığı; Daha çok Belâgade, Belegade Sandığı şekillerinde Osmanlının ilk kurulduğu ya da hüküm sürdüğü yörelerde (Bilecik ve ilçesi Söğüt, Bursa ve ilçesi İnegöl dolaylarında) kullanılan bir sözdür. Yedek akçaların, kıymetli evrakın ve anıların saklandığı yer anlamında kullanılmakta, ayrıca “Ölümlük-Dirimlik” ya da “Kefen Parası” denilen tasarrufların saklandığı kavanoz, kutu ya da sandık olarak söylenen yerel bir deyiş.

Beterin Beteri; Çok kötü, daha kötü.

Boynu Bükük; Üzüntülü, durgun, kimsesi, arkası olmayan, zavallı, melül.

Cıbıl Cıbıldak; Çulsuz, yoksul, parasız, geçim darlığı çeken.

Kocakarı İlâçları; İlâcı teşkil eden baharat cinsleri, evlerimizde kullanılan ve aklımda kalan baharat isimleridir. Bir tedavi yöntemiyle kesinlikle ilgisi yoktur. Bel çekme, bel fıtığı düzeltme, kulunç kırma, çıkık oturtma, şişe ya da bardak çekme ve aklıma gelmeyen nice yöntemler halen çeşitli yörelerde uygulamaktadır, bilindiği üzere. Kocakarı İlâçları denilen bitkisel tedaviye tıp dilinde “Fototerapi” de denilmektedir. Ekim olmayan kimselerin yaptıkları tavsiye ettikleri, evde yapılan, hekimlikte kullanılmayan ilâç.

Külçe Şeklinde; Yığın gibi, öbek şeklinde olma.

Ölümlük-Dirimlik; Ölmeden önce ihtiyat olarak, ya da ölüm döşeğinde ağır hasta yatarken kefen parası gibi, kimseye muhtaç olmamak için elde tutulan para, ziynet, mal ya da herhangi bir şey.

Şamar Oğlanı; Osmanlı Saraylarında (belki başka ülkelerin asilzade ortamlarında da)  padişahın oğluna (veliahda) ders veren öğretmen ders sırasında veliaht yanlışlık yaparsa onun yerine dayak attığı avamdan bir çocuğa verilen ad. Günümüzde ise; herkesin, hırsını, hıncını aldığı, menfaatlerine el koyduğu, sırtından yararlandığı kişi anlamındadır. Belki bir bakıma “Günah Keçisi” demekte de mahzur yok, gibime gelir.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yayan ve yalınayak gibi, yalınayak yürüyerek.

(7) Kur’an, Kâfurun Suresi, 6. Ayet; “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.” (Ancak gerçekten belirtmeliyim ki; İstanbul'da yaşadığım sürede adlarını hatırlayamadığım böylesine değerli Rum komşularım oldu).

(8) Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir. İbni SİNA

(9) Niye çattın kaşlarını / Bilmiyom suçlarımı / Ölürsem ben saçlarını / Yolma gayri leyli leyli… Rahmetli Neşat ERTAŞ’a ait bir türküdür.

(10) Mezar (Kabir) Nakli Şartları; Kabrin olduğu yerden yol geçmesi? Kabrin su altında olması olasılığı? Kabrin başkasına ait bir yerde olup izin alınmadan defnedilmesi…

(11) Yahya Kemal BEYATLI’nın “SESSİZ GEMİ” adlı şiirinden bir dize. Eser daha sonra Fransızca; “Sans tol je suis seul” şarkısından esinlenerek şarkı olarak da bestelenmiştir. Bilindiği üzere şiir; “Artık demir almak günü gelmişse zamandan, / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan, / Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol; / Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol…” diye başlar. “Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli / Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli / Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu… / Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu…” Yahya Kemal, Nazım Hikmet ve annesi Celile ile ilgili hüzün dolu özel bir de öyküsü vardır.