SEÇİM YANLIŞI?! DOĞRUSU...

(Erol KARATEKİN)

 

Köroğlu; “Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu!” demiş. Haklıdır!

Ziraat Mühendisi, çiftçi, ya da halktan biri; “Fenni gübre icat oldu, İsrail tohumları tarıma hükmetti, damak tadı kalmadı, ağzımızın tadı bozuldu, hormonlaştık!” diyor. Haklıdır!

Medeniyetin çamaşır, bulaşık, kurutma makinaları, televizyon, internet falan-filân gibi buluşları, amma ille de cep telefonu günlük yaşama girdi, evler içinde bile sevgi, dostluk, muhabbet(1) gibi tüm iyilikler köreldi(2), hatta yok olmaya yakınlaştı, bırakalım eli-günü-el âlemi(3).

Yanlış mı? Gerçekten doğru, hem inkâr edilmesi mümkün olmayacak gibi.

Herhangi bir ulaşım vasıtasında kitap okuyorsun, ya da dalmışsın, bir telefon sesi;

“Telefon çalıyo, baksana lo!” Ya da tahammül etmenin mümkün olmadığı bayat ve yüksek bir ezgi, ya da aynı minvalde(1) başka sesler...

Çilen bitmez o başlangıç sesiyle. Telefon açılır ve cinsiyet, konum önemli değildir, vatandaş karşıdakinin sesini duymadığını düşünerek şehirlerarası telefon konuşması yapıyormuş da, bağıra-çağıra anons eder gibi; “Ha! Ha! Hııı! Hı! Hi! Hi!” efektleri(1) ile “Canım, cicim, hayatım, aşkım!” ekleri ile konuşur.

Bu tip insanları tebrik ederek(!) tekrar ediyorum; cinsiyet, yaş-baş, genç-ihtiyar, gece-gündüz, durum-konum ayırımı olmaksızın. Belki bunlar içinde gençleri, özel, sevgi ve sevgili durumları nedeniyle % 1 oranında kalsalar da ayrı tutmam mümkün, olabilir yani! Bir de Reklâm şeklindeki o mekanik sesleri “Teşekkür ederim!” diyerek yanıtlayanları!

“Ne var, ne yok?” En çok kullanılan slogan(1)...

“İyilik, sağlık!” Bu da ikincisi…

“Ta! Ta?”

“Daha, daha!” modundadır bu söz, mutlaka anlamı ve devamı vardır;

“Konuş, konuş! Bugün bedava günüm lan!” (Ya da kız!)

Konuşanların tüm ailesi, hatta sülâlesi hakkında bilgi sahibi olduğun gibi(!) memleketin ahvali umumiyetinden(3), havalardan, politikadan, spordan, Dolar’ın, Euro’nun Türk Lirası karşısındaki yükselişinden (Bugüne kadar alçalışını görmedim de) pariteden(1) bile haberdar olursun velev ki o ulaşım vasıtası son durağa gelmemiş olsun.

Gerekli bilgi ile donanır başta şoför olmak üzere tüm o vasıtadakiler. Üstelik kulaklarının pası da silinmiş olur doktora gitmeden! Hemen eklemeliyim ki bu konuşmalar sırasında takdir kelime ve cümleleri(!) de dökülür ağızlarından, çocuklar mı var, kadınlar mı var, dikkat edilmeksizin değil umursamaksızın;

“Seni gidi ib... seni! Az-uz o... çocuğu değilsin hani! Vay kerata(1)! Afferin lan Peze...” ve diğerleri, saymak garabetini yaşamak istemediğin.

Bu sözler dışında gıybet(1) yaptıklarını bilmeksizin, çoğunun anlamını bilmediğim şekilde birbirlerinin dışındakilere, üçüncü, dördüncü şahıslara yönelttikleri katmerli ayıplar da vardır;

“Gerzek(1), kakavan(1), gabi(1), kaknem(1), sümsük(1), zibidi(1), miskin(1), sünepe(1), sürtük(1) vb. falan gibi aklıma gelmeyen niceleri ile süslenir sözleri!...

Ve telefon kapandığında hiçbir şey olmamış, telefon konuşması yapmamış gibi olmaktan dolayı memnun, hatta mağrur olarak iki taraflarına bakınırlar, hele ki telefonları en son model ise, ellerinde takla attırarak, gösterme çabası taşıyarak...

Kulaklarına taktıkları acayip nesnelerle bir şeyler dinleyenler, devamlı otomatikleşmiş gibi mesaj karalayan, mesaj ya da interneti (varsa) bir şeyler okuyan, oyun oynayanlar öfke modunda benim bağlamım dışındadırlar. Çünkü onlar çevreye(!) zarar vermezler!

“Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ızdırap…(4) ya da; “Ciltlere sığmayan kitap…” gibi söylemek istediklerimin sadece başlangıcıdır, tüm bu söylediklerim.

Aslına gelince...

Ufak çapta devlet memuru, 28-30 yaşlarında, diğer özellikleri önemsiz bir Allah’ın kuluyum. “Allah'ın kulu!” diye özellikle vurguladım. Çünkü Tanrıya karşı kulluk vazifelerim, Cumalar, her zaman değilse de tatil günleri sabah namazları dâhil, bazı bazen, canım çekerse(2) vakit namazları ile sınırlıydı!

Borcumun ne kadarını ödersem, memur olarak taksit taksit, ileride ödemem gereken borç miktarı o kadar azalırdı, düşüncesiyle! Bu zorunluluğu hemen yakınımızdaki mescitte yerine getirmeye çalışırdım.

Çevremde cemaat denilen dindar, dinci olmayan hoca, müezzin ağabey veya kardeşler, sofu, kendini, ibadeti bilen ve sadece Allah için yapan dede, amca, ağabey, kardeş, hatta dinini öğrenmek isteyen çocuklar vardı.

Çocuklar, cemaat deyince bir müddet durmam gerek. Elbette; dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din, mezhep farklılıkları olacaktı, birbirimizi ayıplamaksızın, aşağılamaksızın(2) ama mutlaka birbirimizi kucaklayarak.

Çocukların öğrenmesi için yapılan bu başarılı olmasını istediğim düşüncede maalesef bazı gecikmeler, belki de babaların, annelerin, hatta bir kısım hacı-hocaların tam olarak anlatamamaları nedeniyle bazı yanlışlar şeklinde gerçekleşiyordu.

Örneğin abdesti bilmeyen çocuğun gaz çıkarması ki cemaatte bunun abdesti bozacağı bilinmesine rağmen midesindeki reflü(5) ya da ülser(5) nedeniyle diğer insanları rahatsız edecek biçimde geğirmeleri, gaz çıkarmaları belki de sadece benim iğrenmeme neden oluyordu.

Çocuklara “Dur, yapma, etme!” gibi tembih sözlerinin namazın kılınıyor olması sırasında söylenemiyor olması dolaysıyla çocuklar minbere çıkıyor, saflar(1) arasında dolaşıyor, tespih kavgası yapıyor, gürültü-şamata(3) çıkarabiliyor, ikaz eden, cevap veren olmadığı için defalarca aynı sözü tekrarlıyordu, ta ki selâm verilinceye kadar.

Ara sıra da olsa bu gürültülere mikrofon arızalarını da eklemek abartma olmasa gerekti. Her neyse!

Günlerden bir Cumartesi günü ikindi namazı arifesinde mescitte olağanüstü bir durum fark ettim. Mescidin arka tarafı bir perde ile kadınlar için ayrılmıştı. Neredeyse yer bulmamın imkânsız olduğu ön bölümde, hemen vaiz kürsüsünün önünde daire teşkil etmiş bir şekilde hiç tanımadığım, asabi(1) görünüşlü ve yüzlü, el pençe divan duran(2) bir güruh(1) ve onların korumasında beyefendi gibi tarzında biri vardı.

“Güruh” kelimesini kullandığım için utanıyorum, ama iri siyah gözlüklü, mescit içinde bile kafalarını devamlı olarak sağa-sola çevirerek iki tarafını kollayan, sakız çiğneyen, burnunu karıştıran o topluluğu başka türlü ifade etmek içimden gelmedi, hele ki oralardaki bir boşluğa ilişmek istediğimde, itilip kakılarak(2) engellendiğimde.

Aslında gene de bu banal(4) kelimeyi kullanmak yerine “grup” desem daha doğru olur gibime geliyordu, her ne olursa olsun, birazcık da olsa düşününce.

Kapı kenarına bir masa konmuş, gofret, çikolata, lokum yanında siyasi bir partinin amblemi olan bloknot, tükenmez kalemler yığılmış, başında iri, pehlivan yapılı, izbandut(1) diyebileceğim bir nöbetçi duruyordu. Mescitte parti propagandası(3) yani, kısaca…

Anlamıştım anlamam gerekeni, ama bizim küçücük mescidimizin neden tercih edildiğine akıl sır erdirememiştim.

O kelli-felli(3) milletvekili(1) adayı olduğunu fısıltılardan anladığım adam, meğer kısa pantolon giydiği tarihlerde bu sokağın çocuğuymuş! Bunu; özellikle yaşlı dedelerin birbirini çiğnercesine yalakalıklarında bariz bir şekilde öğrenmiştim, fısıltı yerine bana ulaşan takdir cümleleri, ya da şaşalı cümlelerle(3).

Anladığım kadarıyla, ya da tekrar meğerki nasılsa ensesi kalınlaştıktan(2) sonra sosyete bölgesine taşınan adını Efe olarak öğrendiğim kişi, daha önce mescidin üstündeki dairelerden birinde oturmuşmuş zamanında, ailesiyle. Aile büyüklerinin kiracı mı, ev sahibi mi olduklarını öğrenememiş olmalıyım!

Efe Bey konuşmuştu da vakit daraldığı için dinlenme moduna mı geçmişti, yoksa sonra mı konuşacaktı, beni ilgilendirmiyordu. Hem neden ilgilendirsindi ki? Ülkem modern, laik(6), çağdaş bir ülke, ben de bu ülkenin din ile siyaseti kesin çizgilerle ayıran laik, dindar olamamış olsam da, dinci olmayan bir ferdi idim.

Korumaların itekleyip kakalaması nedeniyle henüz oturacak bir yer bulamamıştım ve ayaktaydım. O kelli felli adamla gözlerimiz çarpıştı bir an ve tam bu sırada onun cep telefonundan sanırım partisine ait marş şeklinde bir müzik sesi çınlattı mescidin içini.

Bir süre konuştu, daha doğrusu, dinledi; “Baş üstüne!” tekrarlarıyla; Tam bir şey söyleyecekti, telefonu yeniden çaldı, aşağı-yukarı aynı teraneyle(1). Telefonu susmak bilmiyordu, hanımlar mahfilinden(1) sığışmaktan bunalmış kadın seslerine ve çocuk çığırışlarına aldırmaksızın.

Hâlâ ayaktaydım bir taraftan telefon sesinden gıcık kapmam(2) yanında, ezanın vakti gelmesine rağmen ezanın neden okunamadığının merakı içindeydim. Acaba imam ve kadrosuz içimizden biri olan müezzinimiz yazılı olmayan bir talimat mı almış olsalar gerekti, imsakiye hilâfına, hem de Allah’ın evlerinden birinde?

Sinirlerim gerilmişti, bağırarak seslendim;

“Beyefendi! Mescidimizin dört bir tarafında; ‘Lütfen, cep telefonunuzu kapatınız!’ yazısı var. Üstelik mescide, camiye girince, ahrete yönelince, dünyayı dışarıda bırakmak gerekmez mi? Telefonunuzu ya kapatın, ya da sessize alın yahut da o kadar önemli ve siz de meraklıysanız lütfen dışarıda konuşunuz ki bizler de namazımızı, namazlarımızı kılabilelim!”

“Sen kimsin ki beni mescitten kovuyorsun?” derken korumaları olduğunu tahmin ettiğim gözlüklülerden ikisi yerlerinden ayrılıp yanıma yöneldi.

“Allah’ın ibadethanesinden kim kimi kovar, ya da buna cesaret ve cüret edebilir(2) ki? Benimkisi sadece bir temenni idi, bu kadar alınmayı gerektirmeyecek. Üstelik bu mescitte bulunan ağabey, amca, kardeş ve komşular dışında kimse bana ‘Sen!’ diyemez. Buna hakkınız yok!”

“Sen, benim kim olduğumu biliyor musun(7)?”

Korumalar iki tarafımdan kollarıma girmeye teşebbüs halindeydiler, belki patronlarından işaret bekliyorlar, belki de cemaatten çekiniyor olsalar gerekti.

“Tekrar ikaz ediyorum efendim, kim olursanız olun, bana ‘Sen!’ diyemezsiniz. Sizi tanımak zorunda da değilim. Şu anda siz de benim gibi Allah’ın bir kulusunuz, ateş olsanız da ancak cürmünüz kadar yer yakarsınız(8)! Ancak bir söz var dilimin ucuna geliveren; ‘Mağrur olma padişahım...(9)diye başlayan. Lütfen yanımda dikilenlere söyleyiniz, alesta(1) beklemesinler, ‘Destur(1)!’ diyorum, laik Türkiye'mde ibadethanelerde din sömürüsü ile siyaset yapılamaz, yapılmamalı. Ve bu bağlamda mescitte kalmak yerine, evime yöneliyorum...”

“Namazda gözü olmayanın, abdestte gözü olmaz, derler! (10)

Kelli fellinin sözünün yanlışlığını yüzüne vurmaya ya da cevap vermeye gerek mi görmemiştim, verecek cevap mı bulamamıştım, farkında değilim. Acizliğim ancak kapıya yöneldiğimde, beni takip edenlerin, gofret bekçisinin de katılımıyla üç kişi olmalarıydı.

Cemaatten benimle aynı fikirde olmasalar da, yaşananları uygun görmeyenlerden birkaç kişi daha ayağa kalkmış ve beraberce yönelmiştik cami dışına.

Ayakkabılarımı giymek üzereyken aparkat(1) diyeceğim bir yumrukla nakavt olmasam(2) bile, kaba anlamda feleğimi şaşırmıştım(2)! Cemaatten peşime takılanların;

“Hop, ne oluyor?” demelerine fırsat kalmadan bir boksör tavrıyla göğsüme ve yanağıma, daha doğrusu çeneme aldığım yumruklarla gerçekten nakavt olmayı hak etmiş abandone olmuş(2) bir durumdaydım. Sanırım maçı yitirmiş ve bitirmiştim. Aklımda kalan son şey, ayakkabımın diğer tekini giyememiş olmamdı...

Cankurtaranın sekisinde gelir gibi oldum kendime, duyduğum siren sesine ek olarak, bir kadın sesi çınlıyor gibiydi yanı başımda;

“Fikirlerimizi şiddetle değil, sevgiyle, saygıyla, ikna ederek sergilemeliyiz. Her insan hürdür, kendine özgü duyguları, düşünceleri vardır. Şimdi oldu mu, ya? Taraftar toplayalım diye büyüdüğümüz yere gelmiştik, kazanmak bir yana, yitirdik bile. Bu adamcağızın kendine gelip yapacağı menfi propaganda(3) da cabası(1). Yanlış yaptı ağabeyimin korumaları, belki kendisi de!”

Ses; bilmediğim, tanımadığım, anlayamadığım tonda idi, ama hissettiğim kadarıyla açmak değil kıpırdatmakta bile zorlandığım gözkapaklarımla sesin sahibini görüntülemeye çalıştım, ama başarılı olamadım.

Sanırım, “Ağabeyim” dediğini hafızama(1) yerleştirememiş olmam nedeniyle o her kimse bayılmama yeten o iki-üç darbeyi atanların hareketlerini uygun görmemiş, muhtemelen müdahalesine rağmen yeterli oluncaya kadar hınçlarını alma(2) gayretini yaşayanlar bana yumruklarını kusturmaya(2) devam etmiş olsalar gerekti.

Diğer ses;

“Ayakkabılarınızı giymeyi herhalde unutmuşsunuz efendim, çoraplarınız da kaçmış olabilir hanımefendi!” dedi.

“Önemsiz! Arkadan gelen koruma aracı getiriyordur herhalde. Olmazsa hastanede vatandaşın durumunu halledip öğrendikten sonra bir terlikle falan eve giderim, sonrası malum!”

“Ben size hemen şimdi, inmeden ambulanstaki hastane terliklerinden birini vereyim efendim!”

“Sağ ol!”

Dediğim gibi kulaklarımda sesler yankılanmasına rağmen; ne gözkapaklarımı, ne de ellerimi-kollarımı kıpırdatmaya mecalim(1) yoktu.

Sedyenin taşınmasını hissettiğim anda o birinci sesin akmaya devam etmesi arzum gibiydi, konuşmalarının aralıklarında hissettiğim kadarıyla, özde böyle bir şey istememin de yanlış olduğunu aklımdan geçiriyordum.

Düşünmeye devam edemedim. Bir kısım birbirine karışan sözler, kolumda bir çimdiklenme, ya da sinek ısırığı, rehavet(1), kendimden geçiş ve bilinmedik bir âleme göçüş...

Rahat bir âlemdeydim gerçekten, kıpırdamak bile istemiyordu gözkapaklarım(11) uyuyorsam, rüyalar görüyorsam, halüsinasyonlar(1) içindeysem uyanmak istemiyordum, yaşadığım rahatlıkla. Sol gözüm yerinde değil, ya da yoktu sanki göremiyordum o gözümle. Ağzımı açmak istedim, derin bir sızı, hatta acı duydum.

“Neredeyim?” sorusu için doğrulmak istediğimde, hükmedemedim, ellerime, ayaklarıma, kemik-et birikimi bir şey olmuştum sanki.

Kendime gelme çabası içindeyken, ambulanstaki aynı ses erişti kulağıma ve çekinmeksizin burnuma ulaşan gül gibi parfüm kokusu;

“Öncelikle ağabeyimin davranışı ve benim olaya geç müdahale edişim dolaysıyla bizim adımıza özür dilerim. Şu anda henüz tam anlamıyla kendinize gelemediniz, biraz daha, birkaç gün daha dinlenin, sanırım ondan sonra...

Sağlam olduğuna inandığım tek gözümü ve avucumu havaya açar gibi yaptığımı hatırlıyorum, ama ne gözümü açmak istememin, ne de avucumun hareketi ile ne yapmayı, söylemeyi ya da düşündüğümü bilemiyordum. Yorumlamış olsa gerekti karşımdaki, söylemek isteyip de söyleyemediğimi sandığı sözlerimi.

“Allah'a şükür, kırığınız, çıkığınız yok. İlâçlarınız devamlı olarak verilecek, sargılarınız istedikçe değiştirilecek. Doktorlar 10-15 gün yatmanızı, en az 5 gün süreyle ayağa kalkmayı denememenizi önerdiler. Bu nedenle sizi 5 günlüğüne yalnız bırakıp tekrar geleceğim…”

Gitti! Kaldığım özel odada beni yalnız bırakarak. Ancak o parfüm kokusu gitmedi. Hemşirenin;

“Çok güzel güller! Vazoya koymamı ister misiniz?” demesiyle kokunun başımda durup, sonrasında ayrılan kişiye ait olmadığını, bırakılan güllerden oluştuğunu ancak idrak edebilmiştim(2).

Oysa bir başka koku daha vardı, güllerin kokusu dışında bana seslenen o sese destek olan sanki. Şimdi yeniden bir âleme yönelme vaktim olsa gerekti, kolumda bilmem kaçıncı kez aynı sinek ısırığını hissetmiştim, çünkü...

Sargılarım temelli açılmıştı o beş gün sonunda. Hastaların böyle durumlarda yaşadığı şey, karşısındakilere karşı yaşadığı aşk olsa gerekti. Sonra da düşünmediklerini düşünmesinin gerekliliği...

Kararsızdım, hemşirelere mi, doktor hanımlara mı âşık olsaydım? Yoksa kura çekip biri asıl, medeni nikâhlı, üçü yedek, imam nikâhlı dört sağlık görevlisini alsaydım?! Kalanlar da artık kendi başlarının çaresine bakarlardı, ben olmaksızın!

Üstelik evde, ya da hastanede kalmak veyahut da gönüllerinde çiçeklendirdiklerine kavuşmak, kendi tercihleri olacaktı!

Mescitle evimin arası çok yakın olduğundan genelde eşofmanlarımla giderdim mescide, Cumalar hariç. Bu nedenledir ki, ne cep telefonum vardı üzerimde, ne de hüviyetim, anahtarlarım dışında.

Beni tanıyanlar sadece “Recep” demişler, başka bir şey gelmemiş akıllarına, ambulansa o döküntü halimde bindirilirken.

Bunun içindir ki; başımdaki hastane tabelâsında başlangıçta sadece ismim vardı. Ve düşüncemde asıl nikâhlı olmayı istediğim solak hemşire sözlerime itibar ederek doldurmuştu tabelânın eksik bölümlerini. Sol elinde parıldayan nişan yüzüğünü ise içimden; “Ne beis var canım!” diyerek göz ardı etmem(2)  pek de zor olmamıştı!

O çok güzel, göz koyduğum, bundan haberi olmayan evli-barklı olmasını önemsemediğim hemşireden cep telefonunu istedim; “Daireye, müdürüme haber vermem gerek!” diyerek.

Verdi telefonunu ve herhalde söyleyeceklerimin “Devlet Sırrı” olabileceği inancı ile olsa gerek dışarıya yöneldi...

“Müdür Bey?”

“Efendim Recep Bey, geçen Pazartesi beri habersiz olarak yoksunuz, neden? Bir şeyler mi oldu, haber ulaştıramadığınız?"

Bir aksaklık vardı, yıllardır “Recep! Recep’çiğim!” diyen müdürüm bu kez; ismimin peşine “Bey!” eklemişti.

“Ufak bir kaza geçirdim ve hastanede yatıyorum şimdi?”

“Biliyorum!”

Hem “Pazartesiden beri yoksunuz” diyor, hem de “Biliyorum!” diyordu, bir garabet vardı, bu dillendirişlerde(2).

“Nasıl?”

“Öğrenirsin sonra! Ancak daireye Cumartesi-Pazarı saymıyorum, mazeretin varsa bile habersiz olarak üç günden fazla gelmediğin için müstafi(1) kabul edilmen yerine bir yerlere naklini yaptık senin, görülen lüzum üzerine…(3)

"Neresi peki, beni defettiğiniz(2) yer?”

“Hastaneden çıktığında gelirsin tebellüğ ederken(2) öğrenirsin...” deyip sözü uzatmak istemeksizin telefonunu kapattı müdür.

Sanırım sekreterini de tembihlemiş olsa gerekti daha sonraki aramalarıma cevap vermemek için. Görüşemedik tekrar.

Bence bunun “Makul ve mantıklı(3)” tek sebebi vardı; seçim sonuçları için korkuya bürünmüş(2) iktidardaki partinin adayına mescitte diklenmiş(2) olmam olabilirdi.

Aslında beynimi kurcalayan nedene ancak ulaşabilmiştim. Evet, o zat belki sokağımızın çocuğu idi önceleri, belki o bodrum katını da mescit haline getiren babası-atası olabilirdi.

Ancak meydanlara, camilere (para ve devlet imkânları ile) toplananlara “Cek! Cak!” gibi sözlerle konuşmak yerine, en fazla 100 kişinin toplanabileceği mescidi tercih etmesi, acaba geometrik bir diziyi(12) aklından geçirmek olabilir miydi? Hani birken iki, ikiyken dört, dörtken sekiz, sekizken on altı şeklinde...

Her şeye rağmen bilmemek, anlamamak haklarını kullanan bir zavallı idim. Öncelikle kimseye minnet ve müdana etmeksizin(2) kendimi bu yataktan kurtarıp biraz zahmet çekecek olsam da gideceğim yere gitmekti. Belki de öncesinde galiz(1) bir küfürle istifa etme hakkımı kullanmalıydım.

Zavallı ve beyinsiz değildim, bir yerlerde mutlaka iş bulurdum, devlet memurluğu kaybedilmesinde mutsuzluk yaşanacak bir şey değildi ki! Hem iş buluncaya kadar da rahmetli anne ve babamdan kalan birinde oturup, diğerinden kira aldığım evler yeterli idi bana.

Belki de yine kirada olan, kasabadaki kooperatif evimdeki kiracıya rica ederek çıkartır, kasabaya taşınırdım, çalışma amacı gütmeksizin…

Bunları düşünürken, nasılını çözümleyemediğim özel odaya önden bir hanım, sonra da telefonunu kullandığım hemşire girdi. Önden gelen hanım odayı aydınlatmıştı sanki ya da bana öyle gelmişti.

“Nasılsınız?” derken gözümün ısıramadığı o genç bayanın sesi beynimde kayıtlı gibiydi sanki ancak görüntü yoktu belleğimde.

“Sağ olun efendim, ama siz kimsiniz?”

“Ben Ece. Sizin bu halinize gelmenize neden olan Efe’nin kız kardeşi. Tekrar özür dilemek için buradayım!”

“Dayılığının efelikten geldiğini anlamamışım. Peki neden?”

“Ne, neden?”

“Hangi birini söylemeye çalışayım ki ağabeyinizin yanlışlarının? Siyaseti mescide kadar indirmek isteyip, dindarlık yerine dinci görünümünün zavallığından mı? Ezanı erteleterek laikliği reddetmesinin cahilliğinden mi? Bir işaretle korumalarına dövdürtmesinin tahammülsüzlüğünden mi? Kendisi gelmek yerine sizi göndermesinin nezaketsizliğinden mi? Söyleyin, hangisi için özür dilemek istiyorsunuz?”

“Gelişimden kimsenin haberi yok, sadece ağabeyimin yanlış gayretinden utanarak, ‘Geçmiş olsun!’ demek için insan olarak geldim!”

Ellerimi birbirine çarptım, alkışladım;

“İnsanlığınızı alkışlıyorum hanımefendi!”

“Alay edercesine küçülmeseniz!”

“Ben Tanrının aciz bir kuluyum, gücünün yettiği kadarıyla dünya ile ahreti birbirine karıştırmayan. Küçüklüğümü inkâr edemem, ama beni aşağılayana, yerimden yurdumdan edene de, her kim olursa olsun, belki pahalı bir kefenle, âlâyı vâlâ(3) ile ya da benim gibi sade bir şekilde dört kişinin taşıyacağı bir tabutla kara toprağa teslim edilecek birine eseflerimi(1) iletmemin bilinmesini istediğimi bilin efendim, lütfen!”

“Anlamadım, ne demek bu?”

“Ağabeyinizin hafiyeleri ya da kendisi işyerimi tespit edip işten atılmamı sağlamışlar. Yaşamda hiç kimse açlıktan ölmemiştir efendim. Ayrıca yaşam düzenimi devam ettiremeyecek kadar yoksul değilim. Tabii siz ağabeyinizin bu çalışmalarından(!) haberdar değilsinizdir!..

Ancak müdürüm hoşgörülü davranmış(2), işten atılmam yerine bir yerlere tayinimi çıkarttırmış, sağ olsun. Ama buradan hastaneye ait tüm masrafları da ödeyip çıkınca istifa dilekçemi kendim verip memleketime döneceğim…

Ağabeyinize beş vakit kötü dua etmem bana yakışmaz, Allah nasıl biliyorsa öyle yapsın! Ancak beni bu hale getirenlere de, gelmeme sebep olanlara da sevgi ve saygılarımı sunmam beklenilmemeli, değil mi?”

“Bilmiyordum!”

“Aynı kanı taşıyorsunuz, aynı anne-babanın çocuklarısınız, et tırnaktan ayrılır mı? Siz farklı mı davranırdınız ki?..

Susuyorsunuz, o halde bırakın beni, istirahat etmem gerek. Üzgünüm, size güle güle!”

“Ben hak etmedim. Beni kovuyorsunuz yani, centilmenliği bırakıp, kaba olmayı deneyerek, gayret ederek…”

“Asla! Buna ne hakkım var, ne ağabeyinizi mescitten, ne de bir hanımefendiyi yanımdan kovmak edebime(1), terbiyeme, anlayışıma yakışmaz. Hakkım da yok! Demem o ki, benim gibi değersiz, vasıfsız bir mahlûk için değerli vakitlerinizi harcamayın!”

           “İnsafsızlığınızla ve asabiyetinizle sizi baş başa bırakıyorum. İyi dinlenin, tekrar geleceğim ve beni ağabeyimle aynı kefeye koymaktan ayırıncaya kadar da gelmeye devam edeceğim!”

“Tamam, anladım, sizi ağabeyinizi koyduğum kefeden ayırdım, gönlünüz rahat olsun ve zahmet etmeyin!”

“Bu sözlerinizin anlamını soracağım size bir sonraki gelişimde. Üzüntümü anlatamıyorum. Ben Efe değilim. Eğer iyi dileklerle; ‘Güle güle!’ diyeceksen, ben de şimdilik kaydıyla; ‘Allahaısmarladık!’ diyeceğim!”

“Bir genç ve güzel hanımefendinin hüznüne asla destek vermem, ‘Evet!’ diyemem, bu yaratılışıma ters, hem ‘Hoş gör yaratılanı, Yaradan’dan ötürü(13) felsefesini(1) inkâr etmem olur bu. Buyurun efendim!”

“Allahaısmarladık Recep!”

“Güle güle, iyi günler Ece!”

Olmadık bir şey yaptı Ece. Önce sargılar dolu yanağıma eğildi, açık bir yer bulamamış olsa gerek ki, sargısız elimi öpüp başına koydu. Ancak türban dediğimiz o saçmalığa sıkı sıkı sarılmış haline hayret etmedim değil.

“Sağ ol Recep! Çok teşekkür ederim! Beni mahzun göndermedin ya, Allah razı olsun! Gün gelir, belki ağabeyimi de bağışlamak geçer içinden. Ben şu anda mutluyum!”

“Ece, mutlu olman demek, benim de mutluluğum olur, ama Efe için vakit çok erken. Bu yaralar, ağrılar, sızılar, acılar gün gelir geçer, ama bazı yaraların iyileşmesi zaman alır, anlatabiliyor muyum, erkene almaya çalışıp da ters tepki görmeye neden olmamak gerek!”

“Anlıyorum! Tekrar geçmiş olsun ve yeniden Allahaısmarladık!”

“Tekrar güle güle! İyi dileklerin için teşekkür ederim...

Ve bil ki şu son sözlerinle günümü aydınlattın, seni tanıdığıma memnun oldum, hem her türlü zıtlıklara rağmen. ‘Sen’ dediğim için de beni bağışla lütfen. İlâçlarımın etkisi olsa gerek!”

“Düşüneceğim!” dedi tekrar elimi sıkarak. Sıcaklığı tüm bedenimi etkilemişti, ben de düşündüm ki…

Hadi canım sen de! Düşünmek ne hak, ne de hakikatti benim için, hayallerine bile sınır koyması gerekmez miydi insanın? Üstelik minnet ile sevgiyi ayıramayacak kadar nasıl yoz(1), yoksul olabilirdi ki insan, benim gibi?

Ece, tarafsız bir gözle baktığım takdirde gerçekten gerçek ötesinde, gönüle yansıyan bakışı, tavrı ile insanı mutlu edecek güzel, hem çok güzel biri idi, ne gerek vardıysa saçlarını gizlemesine rağmen.

Varsa Allah sahibine bağışlasın, yoksa sahibi olunca onunla mutlu olsun. İnsanın yüzme bilmeksizin balık gibi kavağa çıkması ne kadar mümkün değilse, benim de onun gibi, hatta ona azıcık bile benzer bir eşe sahip olmam o kadar imkânsız görünüyordu ki.

Bir bakıma Tanrının gereksiz gördüğü bir anında bir paket, bir kutu, ya da çekmece şeklinde yarattığı ben, hiç açılmadan, aynen, toprağına ve de Tanrısına iade edilecek bir meta, bir canlı türü olsam gerekti.

Her ne kadar öncesinde de dediğim gibi; “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar(14) idiyse de, hayallerin de, umutlar gibi bir limiti olmalıydı, insan tükenmesi mümkün, hatta olanaksız umutlar için kendisini yok etmemeliydi.

Bana ne olduğunun farkında değildim. Yok olmalıydım. Tuvalete kalktığım bir seferde dolaptaki giyeceklerimi kontrol ettim aptalca, kaçmak için.

Aptalca dedim, çünkü kaçsam da, işyerimi bilip beni işimden attıranlar neden kaçmak istediğimi, yerimi-yurdumu bilmezler miydi ki? Üstelik ödemem gereken hastane bedelini nasıl aklımda tutmazdım ki?

Kendime geldim, kendimi kaybetmek için, kendimden kaçıyordum, bedenimde. Bu; başladığı hissedilen bir zaaf(1), düşkünlük değil, tamamen kaçmaktı kendimden bilinçsizce.

İnsanlar hata yapmaya mecburdular, ya da mecburiyetler onları hataya zorluyor olsa gerekti.

Kaçma plânım tamamdı, “Vizit(1)” denilen doktor kontrolü biter bitmez, doktorların nöbet değişiminde, hırsız usulü kapıyı açmak yerine, kilitleyip kaçmak zor olmazdı herhalde, hem de hasta tabelâsındaki tüm kâğıtları alarak.

Peki, a Recep Efendi aklından hiç mi geçmezdi bilgisayar çağında olduğumuz ve tüm verilerin bilgisayarlara an-be-an(3) yüklendiği? Ayrıca hastanede yattın o kadar, devletin ödeyecekleri dışında senin ödemen gerekenleri nasıl unuturdun ki?

Özellikle özel odanın ertelenmesi mümkünsüz bir hatıra bedelinin(!) ceremesinin olması gerekti, değil mi? Bedenim iyileşmişti, ya da iyileşmeye yakın ve üzereydi. Ancak yediğim darbeler aklımı etkilemiş, düşünemeyecek kadar akıl sağlığımı mı yitirmiştim, kaybolmak isterken?

Usul usul merdivenlerden iniyordum, elime nasıl geçirdiğimi hatırlayamadığım beyaz bir önlüğü üzerime almış olarak. Eee! Ne demişler; “Minareyi çalan kılıfını hazırlarmış!(15) benimkisi alınmış öyle bir tedbir olsa gerekti.

Tam kapıya yönelirken, asansöre doğu yürüyen Efe adlı o milletvekili adayı ile benden yumruklarını esirgemeyen üçünden iki korumasını gördüm gibime geldi. Sırtımı döndüm, duvar arkasına gizlendim. Herhalde bir işi olsa, ya da kıymetli(!) birini ziyarete gelmiş olsa gerek, diye düşündüm.

Son sürat taksi durağına yöneldiğimde hâlâ aptallığın daniskasını(3) yaşadığımın farkında ve bilincinde değildim, Nasıl ki bilgisayar kayıtlarını unutmuştum, güvenlik kameraları da hiç aklıma gelmemişti.

Akıllıca yaptığımı sandığım tek eylem evimi bilmesin amacıyla taksiden bir evvelki sokakta inmemdi, bir kez daha soruşturmamın gerekli olduğu aptallığım aklıma gelmemişti. Eee be kafasız Recep, hastane kayıtlarının bilgisayarda kayıtlı olduğu aklının köşelerine yerleşiyor da, niye aynı mantıkla ev adresinin de belirlenebileceği aklından geçmiyordu ki? O halde bir üst sokakta taksiden inmenin sana ne yararı, taksi şoförüne ne zararı olacaktı ki?

Eve ulaşınca...

Tüm bu saydıklarımın örtüsü olan bir yanlışı daha fark ettim.

Dürüst bir insandım, kaybolacaktım, ama hastaneye borcumu ödemeden kaçmak bana yakışmazdı. Cep telefonumdan hastane kayıtlarında gördüğüm santralın telefon numarasına ulaşıp, oda numaramı, adımı söyleyip bir yetkiliye bağlanmayı istedim.

Nöbetçi Amiri, büyük doktor, ya da profesör her neyse; “Bir dakika!” deyip muhtemelen bilgisayar kayıtlarına baktıktan sonra;

“Borcunuz görünmüyor Recep Bey, ödemiş olduğunuzu herhalde unutmuş olsanız, gerek!” dedi.

Lâmı-cimi yok(3), ya Ece, ya da gördüğümü sandığım Efe ödemiş olmalıydı, hastane giderlerimi. Buna rızam olamazdı!

Telefonum çaldı bu ara, sanki tanıdık bir sesti; “Recep Bey!” diyen ve arkasından; “Ben Efe!” diye ekleyen.

“Ne zaman ‘Bey!’ oldum?”

“Kahırlı konuşmayın lütfen! Yanlış yaptım, kabul. Hatalıyım, özür dilerim. Özrümü ifade etmek için hastaneye geldim, yoktunuz!”

“Sanırım; ‘Kardeşimin ısrarı ile’ eklentisini unuttunuz!”

“İnanmayabilirsiniz, ama Ece’nin benim nerede olduğumdan ve sizin hastaneden kaçmış olmanızdan haberi yok!”

“Olmasın da. Sanırım hastane giderlerimi karşılamışsınız, bunu kabul edemem, banka adını hesap numaranızı ya da IBAN Numaranızı verirseniz, ödemek isterim, size borçlu kalmak istemem Efe Bey!”

“Bey!” sözü ağzımdan kusar gibi çıkmıştı, muhtemelen anlamış olmalıydı, okumuş da olsa, politikacıydı nihayetinde! Akıllı adamdım vesselâm, en son söylemem gerekeni hatırlamıştım, söylemem gereken diğerlerini ekledim;

“Cep telefonumu yarım saat içinde temelli kapatacağım, bu yarım saat içinde istediğimi lütfeder yerine getirirseniz sevinirim. Yok göndermezseniz, nasıl olsa meşhur ve muteber(1) bir adamsınız, sizi arar, bulur, hastaneden borcumu öğrenir ve mutlaka öderim. Borçlu kalmak istemem, kaybolmadan önce mutlaka!”

“Rica ederim, sakin olunuz! Sakın ola hüznünüz, üzüntünüz, kahrınız dolaysıyla bu kaybolmayı yanlış bir şekilde gerçekleştirmeye çalışmayınız lütfen! Bu yükü kaldıramam, Böyle bir şey beni yaralar, Ece’yi de derinden üzer, bilin!”

“Tanrının verdiği canı benim yok etmem mümkün mü? Yanlış bir şekilde değerlendirme sözüyle intihar edeceğimi düşünmüyorsunuz herhalde? Ebedi cehennemi(16) bilmiyor muyum? ‘Kaybolacağım!’ dediysem, bu yaşama küsüp yalnızlığımı, kimsesizliğimi bir inzivada(1) tüketeceğim, demek istedim...

Bunu siz bilin, kardeşinize de söyleyin, o iyi bir insan. Yaşamda hiçbir şey anlatıldığı, söylenildiği, görüldüğü, göründüğü gibi değildir(17). Seçimde oy kullanmayacağım. Gönlüm isterdi ki; ‘Bir oy kaybınız oldu!’ diyeyim…

Oysa size vermeyecektim oyumu. Ancak gerçektir ki, karşıya verilmeyen her bir oy, sizin kazanç hanenize kaydedilecek, demektir!”

“Bilmiyorsunuz galiba, bana ters gelen yaşadığım olay nedeniyle hemen ertesi gün adaylıktan çekildim, istifa ettim!”

“Seçilemeyecek bir sırada olmanızdan dolayı olsa gerek!”

“Geçen seçimde bu parti sekiz milletvekili çıkardı. Ben bu seçimde üçüncü sırada adaydım ve kazanmam olası idi. Ancak bana, beni öğreten biri için siyasetten vazgeçtim, memnunum, inanmasanız da!”

“Keşke bu hareketinizin öncesinde sizi engellemem için bana haber ulaştırsaydınız!”

“Çok güzel bir söz var; ‘Geçti Bor'un Pazarı(18) diye!”

“Yani, geri dönüş yok mu? Sebep olduğum için üzüldüm!”

“Sevindim! Bu sözünüzü ‘Bağışladım!’ şeklinde algılayabilir miyim?”

“Hâlâ acıyan, sızlayan yerlerim var, geçsin, peki! Yalnız eklemek isterim ki bu konuşma sırasında size tanıdığım yarım saatlik süre doldu. Telefonumu kapatıp kayboluyorum. Sanırım bu ilk ve son konuşmamız, ancak benim için yapılan masrafları mutlaka ödeyeceğimi bilin. Görüşmemek dileğiyle, diyorum…

Bedeni, cismani yaralar, acılar geçer, ama siz beni gönülden yaraladınız sözlerinizle unutmam mümkün değil. En iyisi yaşadığımızı silmek, yaşanmamış kabul etmek. Cevap vermeyin!..

Ve sizi bağışlamak diye bir kavram yok, beynimde. Bağışlandığınızı söyleyebilirim hemen, istediğiniz bu sözü duymaksa eğer? Sağlıklı ömürler...”

Telefonu, cevap vermesine imkân bırakmaksızın kapattım, temelli kapatmak üzereyken, aynı numara kerelerce aradı, cevap vermedim, gönlüm yoktu çünkü uzatmaya, bazı şeyler zamanında yokluğa gönderilmeliydi.

Cep telefonumu temelli kapattım, hatta sim kartını bile cüzdanımın bir köşesine özenle yerleştirdim, kaybolsam da hini hacette(3) gerekebilir düşüncesiyle. Bu sırada ev telefonum çaldı, bu bana ev telefonumu, su, elektrik, doğalgaz gibi gereklilikleri de kapatmamın ikazı gibi göründü, kaybolmadan önce.

Ekranda tanımadığım bir cep telefonu numarası gözüküyordu, reklâm ya da herhangi bir şeyse, içimden geldiği gibi kusup boşalmak için kendimi hazırlamıştım.

Açıp “Yanlış numara!” demeye hazırlanıyordum ki “Recep?” dedi karşımdaki o ses. Daha ilk andan biraz, belki de birazdan fazla konuşup dimağıma(1) hapsettiğim ses. Yapmam gereken tek şey;

“Yanlış numara hanımefendi!” deyip telefonu kapatmaktı. Eylemimi hemen gerçekleştirme çabasını yaşıyordum. Söylemim beynime ulaşıncaya kadar, ses kulaklarıma ulaşmış, eylemimi gerçekleştirememiştim.

“Kapatma, n'olur? Sen, sensin. Yanlış numara değil! Ağabeyim seni defalarca ararken diğer cep telefonundan da beni aradı. Söyle gerçekten kaybolmaya mecbur musun?”

“Evet!”

“Peki, benim gözyaşlarımın, özlemimin hiç mi etkisi olmayacak?”

“Neden? Beni dizlerimin üstüne çöktüren sizdiniz. Yetmedi mi? Hâlâ duygu sömürüsü(3) yaparak hırpalamaya devam etmek niyetinde misiniz?"

“Asla! Kaybolmayı biraz ertele, gel yanıma. Ya da yok, yok, bekle beni, ben geleyim yanına! Yüzüme karşı, gözlerime bakarak söyle kaybolma isteğini ve beni böyle bırakıp git(19) eğer gitmeyi ısrarla istiyorsan...”

Yüzüne karşı nasıl yalan söyleyebilirdim ki, hem de gözlerinin içine bakarak? İlgim onaydı aramızdaki mesafeye boş verircesine, sevgim onaydı saklamaksızın, kendime karşı dürüst olmam gerekirse…

Ve bunlara rağmen bağrıma taş basmalıydım(2), davulun bile dengine çaldığı bir evrende, bir genç kızın aydınlık dünyasını karartmamalıydım!

“Bak Ece!” dedim, tehdit edercesine, devam edemedim, yarım kaldı sözüm.

“Bak, beni kapsamışsın Recep. ’R’ ve ‘p’ harflerin arasında ben varım. Bu; Tanrının bir işareti değil midir sence?”

“İnanamıyorum!”

“Geleyim, inanamadığını da yüzüme söyle, demin dediğim gibi, yalana sapmaksızın, tekrar ediyorum, gözlerime bakarak. Çünkü ben seninle sedyedeki ilk karşılaşmamızdan beri değişik duygular taşıyorum, inan bana!”

“Olur mu Ece? Bizler, iki ayrı dünyanın insanlarıyız, aynı duyguları taşımamız mümkün mü?”

“Yani, ‘Ne olursan ol, gel!’ diyen Mevlâna'yı inkâr mı ediyorsun?”

“Hayır, asla!”

“O halde farklı görüşler, mezhepler, tuttuğumuz spor takımları, siyasal düşünceler, bu düşüncelere uygun partilere sempatimiz, avam-sosyete ve aklıma gelmeyen aykırılıklar neden etkilesin ki seni, bizi? Dile senin için türbanımı çıkarırım!”

“Özel hayatına, inançlarına karışamam senin!”

“Bekle, geliyorum, bu telefon konuşması ile baş edemeyeceğim seninle! Ne diyeceksen de ve defolmak istiyorsan, öyle kaybol hayatımdan, tabii içtenlikle istiyorsan ve pişman olmayacaksan!”

Ne diyeceğimi bilemezken telefon kapandı. Kaybolmak için acele etmeliydim. Buzdolabının fişini çekip kapağını açık bıraktım, sigortaları gevşetip, su ve doğalgaz vanalarını kapatıp birkaç parça koyduğum çantayla yola koyulmak üzere kapıya yöneldim.

Korkuyordum, hakkım olmayanları düşünürken. Kapıyı açtım ve dondum kaldım. Karşımdaki o idi:

“Sen?”

“Evet, ben! Hem araba kullanmak, hem telefonla konuşmak zor oldu, ama aklıma gelen gerçekleşmeden önce, kaybolmanın arifesinde seni yakaladım ya, sen ona bak! Şimdi, senin için hiçbir şey ifade etmediğimi gözlerime bakarak söyle, ikimiz de, özellikle sen benden kaçmayı düşünmeksizin efendice yollarımızı ayıralım, kendi yollarımıza dönelim, birbirimizden kaçmayı düşünmeksizin…

Ancak söyle bana böyle kapı önünde dut yemiş bülbül gibi(3) suskunluğunla seni mi seyredeceğim? Çantanı bir kenara koyup beni davet etmeyecek misin, çekiniyor musun yoksa benden?"

“Buyur!” dedim, kenara çekilerek, kapıyı kapattım, her yer karanlıktı, nefesine yaklaştım, hazırdı sanki. Sarıldım;

“Seni seviyorum!”

“Ha, şunu bileydin, ama eksik!”

“'Nasıl yani?”

“Sırılsıklam, deli gibi, ilk gördüğüm andan beri gibi cümleleri sözünün sonuna ekleyebilirdin, meselâ!”

“Seni seviyorum Ece, dile canımı vereyim senin için, dile seninle hayatımı tüketeyim!”

“Baştaki cümlen güzel, beni sevmen...

İkinci cümleni beğenmedim, yaşamak varken benimle, ölmek niye?..

Ve üçüncüsü çok güzel bir cümle, benimle bir ömür tüketmek! Bakalım, ben seninle bir ömrü tüketmeyi isteyecek miyim?”

“İstemesen de olur! Yeter ki beni sevdiğini söyle! Yok, yok! Onu da istemem! Ben senin yerine de severim, sevmen gerekeni, yeter ki ellerin ellerimde olsun, ellerini ellerimden ayırma hiç, ne olur(24)?

“Ne oldu önceki sözlerine?”

“Aptallık parayla mı?”

“Bak, bu konuda haksız olduğun iddiasında değilim. Ancak bunun yerine başka bir söz söylemen mümkündü, o zaman ağzına acı biber sürmekle tehdit etmezdim seni!”

“Daha ilk anımızda, ilk sitemlerini mi sergilemek maksadın?”

“Yoo! Deminden beri neden karanlıkta olduğumuzu anlayamıyorum da. Hadi, ilk kez öp beni ve içinden geçirip de söyleyemediklerini fısılda kulağıma…

Çekinme her yer bıraktığın gibi karanlık, ne gören olur bizi, ne de duyan. Aslında bu sözleri senin söylemen gerekirdi, ama iyi tarafıma rastladın. Hadi, bekliyorum!”

“Seni seviyorum, ömür boyu gözlerini görmeyi, aynı sabahlarda beraber uyanmayı, aynı kahvaltı masasını paylaşmayı diliyorum, bana ömür boyu katlanmak istemez misin?”

“Düşünmem gerek! Ama sözünü bu kadar dolaştırmak yerine söylemek istediğini doğrudan doğruya söylesen olmaz mı?”

“Peki, evlen benimle!”

“Emrin olur! Ama dediğim gibi düşünmem gerek!”

“Zalim!”

“Sensin! Seni ben de tüm benliğimle seviyorum ve ‘Evet!’ diyorum.”

Ziya GÖKALP’in “SANAT” şiirindeki dizeler geçti dilimin ucundan;

“Aruz sizin olsun, hece bizimdir,
Halkın söylediği Türkçe bizimdir;
‘Leyl’ sizin, ‘şeb’ sizin ‘gece’ bizimdir
Değildir mana, üç ada muhtaç…”

Haksızlığımı ve bu konudaki yanlışlığımı biliyorum, ama hem rahmetli şairden, hem onun arkasından gelenlerden tüm içtenliğimle özür dileyerek “Bizim” kelimelerini saygısızlığımın bağışlanması dileği ile “Benim” demeye çalıştım ve ilk dizeyi de kendimce şöyle düzenledim;

“Kraliçe sizindir, Ece benimdir!”

Başka ekleyecek söz bulmam imkânsız…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Olay; 7 Haziran 2015 Milletvekili seçimlerinde aynen yaşanmıştır. “Kim, nerede, niçin, nasıl?” önemsizdir.

(1) Alesta; Harekete hazır, tetikte.

Aparkat; Boksta bükük kolla aşağıdan yukarıya doğru çeneye atılan yumruk çeşidi.

Asabi; Sinirli.

Caba; Bir şey ödemeden, para vermeden alınan şey, bedava, fazla olarak, fazladan, üstelik. Üstüne üstlük.

Destur; “Varda! Yol verin! Savulun! İzin verin!” anlamındadır. Çiş yaparken şeytandan, cinlerden sakınmak için kullanılan boş inanç sözü. İzin, müsaade.

Dimağ; Beyin. Bilinç. Zihin. Kafatasının üst bölümünde, beyin zarı ile örtülü, iki yarım yuvar biçiminde sinir kütlesinden oluşan, duyum ve bilinç merkezlerinin bulunduğu organ.

Edep; İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikleri dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken unsurlar…

Efekt; Radyo ve televizyon yayımlarında, tiyatro oyunlarında, film sözlendirmelerinde konu gereği kullanılması bulunması gereken seslerin, doğal kaynaklar dışında optik, mekanik, kimyasal vb. yollarla yapay olarak gerçekleştirilmesi işlemi.

Esef;  Acınma, üzülme, yazıklanma.

Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü. Rene DESCARTES’in şu sözlerine kulak vermenin doğru olacağı kanaatindeyim; Felsefe sözünden; "Bilgeliği İnceleme" anlaşılır.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Galiz; Kaba, çirkin, iğrenç.

Gerzek; Geri zekâlının (zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

Güruh; Değersiz, aşağı görülen, küçümsenen, sürü denilebilecek topluluk.

Hafıza; Bellek. Öğrenilmiş ya da yaşanmış konuları, bunların geçmişle ilgisini bilinçli bir şekilde zihinde saklama gücü. Bir bilgisayarda verilerin ve işlem dizilerinin elektronik işaretler biçiminde saklandığı bölüm.

Halüsinasyon; Bir his organını uyaran hiçbir nesne veya uyarıcı olmaksızın Beynin yarattığı hisleri, hayali varlıklar görmek, olmayan sesler duymak ve olmayan nesnelere dokunmak, koku almak, tadını anlamak gibi, çeşitleri olan bir rahatsızlık. Varsanım, sanrı ya da kısaca sanma da denebilir. Çeşitleri; Görsel, İşitsel, Koku, Dokunma, Gustatuar, Somatik Halüsinasyon.

İnziva; Yaşamdan kaçıp tek başına yaşama. Dış dünya ile bütün bağlarını keserek Tanrıyla özdeşleşmek için insanın kendi içine kapanması.

İzbandut (Izbandut); Görünüşü ve davranışlarıyla korku veren, iri yarı, pehlivan yapılı, zalim tipli (adam).

Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.

Kaknem; Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)

Kerata; Sevgiyle söylenen(!) bir sitem sözü.

Mahvil (Mahfil); Toplantı yeri, toplanmış kimseler. Camilerde müezzinler için özellikle yüksekçe hazırlanmış yer. Öyküde mescitte kadınlar için ayrılmış yer olarak kullanılan kelime askerlere ait yer anlamında kullanılan “Mahvel (Mahfel)” kelimesi ile karıştırılmamalıdır.

Mecal; Can, dinçlik, derman, canlılık, güç.

Milletvekili; Eski söz olarak Mebus. Halk tarafından genel oyla yasama meclisine seçilen, dokunulmazlığı olan kişi. Yasalar uyarınca ulusu temsil etmek üzere T.B.M.M. ne seçilmiş kimse. Neyzen Tevfik KOLAYLI’ya ait şu satırları da yazmadan geçmek içimden gelmedi; Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler / Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler / Künyeni almak için, partiye ettim telefon / Bizdeki kayda göre, o şimdi mebus dediler!”

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Miskin; Sümsük. Uyuşuk davranan, çok uyuşuk, aptal, mıymıntı, sünepe, pısırık. Aciz, zavallı. Hoş görülmeyen durumlarda tepki göstermeyen.

Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.

Muteber; Saygın, itibarı olan, hatırı sayılır, sözü geçer, inanılır, güvenilir, değerli.

Müstafi; Bir işten kendi isteği ile ayrılan, çekilen, istifa eden.

Parite; “Değer Eşitliği” Bir ülkenin para biriminin bir başka ülke para birimine karşı değeri.

Rehavet; Vücutta görülen gevşeklik, bir tür tembellik, uyku isteği.

Saf; Namazdaki sıra, dizi. Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil, art niyetsiz

Slogan; Bir düşünceyi yaymak, bir eylemi desteklemek için ortaya atılan, kısa ve çarpıcı söz.

Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.

Sünepe; Kılıksız, uyuşuk, sümsük, pısırık, miskin.

Sürtük; Durmadan konu komşu sokak gezen, evinde pek durmayan kadın. Bayağı kadın, orospu.

Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.

Vizit; Hastane hekiminin koğuşları dolaşarak yatan hastalarını kontrol etmesi., ziyaret etmesi.

Yoz; Doğada olduğu gibi kalan, işlenmemiş, kaba, adi, amiyane, bayağı, soysuz, dejenere, kısır gibi bir çok anlamı olmasına rağmen burada söylemek istediğim; “duygusuzca bakış” anlamındadır.

Zaaf; Düşkünlük, dayanamama, istenç zayıflığı.

Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.

(2) Abandone Olmak; Boksta boksörün rakibinin üstünlüğü karşısında dövüşemeyecek duruma düşmesi durumu ve kendi isteği ya da antrenörünün müdahalesi ile müsabakayı bırakması (Havlu atılması).

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Canı Çekmek; İstediğini elde etmeye çalışmak. Arzulamak. İstemek.

Cüret Etmek; Düşüncesizce, saygısızca, saygıyı aşan davranışta bulunmak. Korkusuzca ve yürekli davranmak.

Defetmek; Kovmak. Savuşturmak, savmak, başından atmak, uzaklaştırmak, göndermek. İstenmeyen birini yanından uzaklaştırmak.

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

Dillendirmek; Dile getirmek. Dillere düşürmek.

El Pençe Divan Durmak; Bir büyük ya da saygı gösterilen bir kimse karşısında, ellerini göğsü ya da karnı üzerinde kavuşturarak ayakta buyruk bekler biçimde durmak. Yağcılık, yalakalık.

Ensesi Kalınlaşmak; İyileşen konum ve durumla ilgili olarak çok parası olmak, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek kimse durumuna yükselmek.

Feleğini Şaşırmak; Başına gelen bir zarar, ya da kötü bir iş sonucu şaşkınlığa uğramak ve hiçbir iş yapamaz olmak.

Gıcık Kapmak (Olmak, Almak); Sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla kendisini kızdıran, sinirlendiren kimseden intikam alma duygusu.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü öfke duymak, yaşamak.

Hoşgörüyle Karşılamak (Davranmak); Tolerans tanımak (göstermek). Kolaylık göstermek, iyi karşılamak, ayıplamamak, hatayı görmezden gelmek, göz yummak şeklindeki davranışlar. Kırıcı ve aşağılayıcı olmamak, affedici olmak, kendi görüşlerimize aykırı olan görüşleri sabırla karşılamayı bilmek.

İdrak Edebilmek; Akıl erdirebilmek, anlayabilmek, kavrayabilmek, algılayabilmek. Erişebilmek, kavuşabilmek, ulaşabilmek.

İtilip Kakılmak; Aşağılanarak değer vermeyip insan yerine koymamak. Silik şahsiyet olmasını kolaylaştırmak.

Korkuya Bürünmek; Korkunun varlığını hissettirmesi, duyurması nedeniyle telâşlanmak, korku yaşamak.

Körelmek; Kurumak, çalışamaz duruma gelmek, akmaz olmak, suyu çekilmek. Kesici şeylerin kesemez hale gelmesi, keskinliğinin kaybolması, körleşmesi.

Müdana Etmemek; Kendini borçlu hissedecek duruma düşürmemek, kendi ayakları üzerinde durmak, kimseye açıklama gereği duymamak, hissetmemek. Yaranmaya, iyi görünmeye çalışmamak.

Nakavt Olmak; Bir yumruk oyunu (boks) karşılaşmasında yediği yumruğun etkisiyle yere düşen ve hakemin ağır ağır on saymasına değin yerden kalkıp oyunu sürdüremeyen oyuncunun yenilmesi durumu. Kinaye olarak; Beklenilen sonuca ulaşamamak.

Tebellüğ Etmek; Kendisine gönderilen duyuruyu, haberi, resmi bir bildirimi almak, aldığını imza ile belirtmek.

Yumruk Kusturmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler ederken bir taraftan da savunmasına imkân bırakmaksızın dövmek, yumruklamak, şiddet hareketleriyle sindirmeye çalışmak.  Karşısındakine fiili işkenceler yaparken yanlış, telâfi edilmesi mümkün olmayacak sözler söylemek. Fiziki darbelerle öfkesini susturmaya, yok etmeye çalışmak.

Yüreğine Taş Basmak (Bağrına, Kalbine Taş Basmak); Uğradığı bir zarara, felâkete sesini çıkarmadan katlanmak.

(3) Ahval-i Umumiye; Genel haller, durumlar.

Âlâyı-Vâlâ (Âlây-ı vâlâ, Alay-ı vâlâ); Her şeyiyle mükemmel, dört-dörtlük. Gösterişli, tantanalı, törenli. Hata, kusur ve eksiklik olmaması.

Anbean (An-be-an); Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.  Her an. Zaman zaman. Giderek.

Aptallığın Daniskası; En kötü, en aptalca, en üstesinden gelinmeyecek şekilde katmerli bir biçim halinde aptallık.

Dut Yemiş Bülbül Gibi; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirme, susma, sesini çıkaramaz olma.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

El Âlem (Cümle Âlem, Dünya Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Görülen Lüzum Üzerine; Devletin değil, iktidarda olan hükümetin genelde uyarı, tayin, taltif, duyuru, istifa, tenzili rütbe, mümtazen terfi vb. konularında yasal kılıfına uydurarak yaptıkları nizami olmadığına inandığım uygulama.

Gürültü Şamata; Kavga, hengâme, patırtı, kavga.

Hini Hacette; Gerektiğinde.

Kelli Felli (Kerli Ferli); Kılığı, kıyafeti düzgün, yaşını başını almış, bununla birlikte gösterişli, olgun, yakışıklı kişi.

Lâmı Cimi Yok! Hiçbir bahane, itiraz durumu olmamak. Değişmez, kesin, başka yolu yok. Mazeret uydurmak gereksiz. Karşı koymak imkânsız.

Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.

Menfi Propaganda; Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına karşıt anlamlı tanıtmak, kötülemek, benimsetmek ve yaymak yerine engellemek amacıyla sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü zıtlık içeren çalışma.

Parti Propagandası; Bir siyasal partiye ait düşünceyi, inancı anlamlı tanıtmak, karşıyı kötülemek, kendi düşünce ve programını benimsetmek yaymak. Bunun için sözle, yazıyla ve benzeri yayın ve yayım araçları ve yollarla gerçekleştirilen müspet tavırlı çalışma.

Şaşaalı Cümleler; Parıltılı, parlak, dokunaklı, duygusal, gösterişe yönelik cümleler.

(4) Söylemek istesem gönüldekini, dilime dolanan ıstırap olur… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Vecdi BİNGÖL’e, Bestesi; Selahattin PINAR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserde bir bölüm; “Yazsaydım derdimin ben bir tekini, ciltlere sığmayan bir kitap olur” şeklindedir.

(5) Reflü; Midedekilerin ağızdan geri gelmesi biçiminde bir sindirim sistemi rahatsızlığı.

Ülser; Sindirim aygıtında, özellikle mide ile onikiparmak bağırsağında görülen yara.

(6) Laik Olmak; Din işleriyle, dünya işlerini ayırmak. Dinin dünya, özellikle de devlet işlerine karışmasını istemeyen düşünce biçimini yaşamak. (Laik olmadan devletin makamlarına atananlar aslarını ısırır, üstlerine kuyruk sallarlar. İmam GAZALİ)

(7) Sen benim kim olduğumu biliyor musun; İnsanların sıkıştıklarında, dayılanma isteği hissettiklerinde, karşılarındakini fikren ve bedenen alt edemeyeceklerine inandıklarında kullandıkları değeri olmayan, lüzumsuz bir tehdit sözü.

(8) Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın; Karşı tarafı küçümsemek için söylenen bu söz Türkçemize yanlış yerleşmiş bir deyimdir. Aslı; “Ateş olsan Cirmin kada ryer yakarsın” şeklindedir. (Cürüm; suç, kabahat, Cirim; Hacim, büyüklük anlamlarındadır).

(9) Mağrur Olma Padişahım!; Sözün aslı; “Mağrur Olma Padişahım Senden Büyük Allah var!” şeklindedir. Yavuz Sultan Selim zamanından beri kullanılan bu söz, padişah da olsa insanların fani olduğunun belirtilmesi anlamını taşımıştır. (Söz Peygamberimize de, Fatih Sultan Mehmet’e de yakıştırılmıştır. Söz; Bayram, Cuma ve hatta Cülus Törenlerinde kullanılmıştır. Anlamı; Kimse bulunduğu makam ve mevki nedeniyle kibirlenmesin, büyüklük kompleksi içine girmesin, geçici dünya hayatı sona erince herkes eşit olacak, hepimizin çıplak olarak ve aynı miktar kefenle toprağa verilmemiz gibi! Sözün benzeri ayrıca Romalı bir kumandan tarafından şöyle dile getirilmiştir; “Unutmayın! Siz Tanrı değilsiniz!”

(10) Namazda gözü olmayanın… Camide propaganda yapmaya niyetli olan kişinin yanlışını yüzüne vurmak gerektiği kanısındayım. Sözün aslı; Namazda niyeti olmayanın, ezanda kulağı olmaz; Namaz kılmak isteyenler için okunan ezanların bir anlamı ve önemi vardır. Benzer biçimde insan bir şeyle ilgileniyor ve ona karşı istek duyuyorsa, o şeyin ayrıntılarıyla da ilgilenir, onunla ilgili konuları merak eder, istemiyor ve ilgilenmiyorsa ayrıntılarıyla uğraşmaz, önemseyip ilgilenmez.

(11) Yıllardır ki, bir kılıcım kapalı kında, Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi… ve; Sanıyorum saçlarımı okşuyor bir el, Kıpırdamak istemiyor gözkapaklarım, Yan odadan bir ses diyor gibi gel Ve hakikat bırakıyor hülyamı yarım! Varsın yine bir yudum su veren olmasın, Başucumda biri bana ‘Su yok!’ desin de!  “KİMSESİZLİK” Kemalettin KAMU

(12) Geometrik Dizi; Bir sayı dizisindeki art arda gelen iki terim arasındaki oran sabit bir sayı ise, örneği öyküde verildiği gibi, (ya da bir değişik konum;  3, 9, 27, 81 gibi...) terimler arasında sabit oran vardır, bu dizilişte bu orana “Dizinin Ortak Çarpanı” adı da verilir.

(13) Yaratılanı hoş gör (sev), Yaradan’dan ötürü… Evrende yaratılmış olan varlıkları yaratan Allah tektir ve büyüktür. Bu nedenle her canlıyı hoş görmek gerekir. Yunus EMRE

(14) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).

(15) Minareyi çalan kılıfını hazırlar; Bir yolsuzluğu yapan kimse, onun ortaya çıkmaması için gerekken önlemi de önceden alır.

(16) Kur’an, Nisa Suresi, 93. Ayet; “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” O halde insanın kendini öldürmesi, intihar da aynı düşünce içine hapsolur. Haksız mıyım?

(17) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.

(18) Namdar Rahmi KARATAY’ın GEÇTİ BOR’UN PAZARI, SÜR EŞEĞİNİ NİĞDEYE” şiirindeki satırlar şöyledir: “Sende cevher var imiş, onu herkes ne bilsin? / Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin? / Şöyle bir dairede müdür bile değilsin. / Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye / Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye…”

(19)  Beni burda bırak git, git gidebilirsen…  “Gözyaşımda saklısın, ağlayamam ben” diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Seyhan GİRGİNER’e, Bestesi; Zekai TUNCA’ya ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(20) Ellerini ellerimden ayırma hiç… diye başlayan bir bölümünde de “Gözlerini gözlerimden ayırma hiç…” sözleri geçen Türk Sanat Müziği eserinin Güfte ve Bestesi; İsa COŞKUNER’e ait olup eser Nihavent Makamındadır.