Tuna; “Kaçılın(1) kenara!” dedi, sinirlenmişçesine, direksiyondaki genç kızın şaşkın(2) ve afallamışçasına(3) bakışlarına aldırmaksızın...
Genç kız emri dinlercesine, genç adamın pantolonunun ütülü olup olmadığına bakar gibi, markette rafta yeni tarihli günlük süt şişesini ararcasına munis(2) bir şekilde, el frenini çekti, birinci vitese taktı, ayağını debriyajdan kaldırmadan önce arabasını istop ettirdi ve anahtarı genç adama uzattı.
Çünkü işi-gücü yokmuşçasına kendisine yardım etme çabasındaki genç adamın ikaz ve direktiflerine ve defalarca denemesine rağmen o kıç kadar(1) küçücük park yerine park edememişti arabasını, sanki civarda başka park edecek yer yokmuşçasına.
Genç adam anasının köyünden, konuşmasından ve lehçesinden kalan alışkanlıkla; “Çekilin!” ya da “Lütfen!” demeksizin “Kaçılın!” dediğinin farkında bile değil gibiydi.
Ana-oğul bazen kendilerini böyle kapıp-koyuverirlerdi(3), genç adamın farkında olmaksızın o genç kıza söylenip de fark etmediği şekilde. Sadece “Kaçılın!” demek mi idi ki söylemleri? Çok zaman sorularında “Verem mi?” şeklindeki ek kelimeyi de çok sık kullanırdı Tuna da annesi gibi; “Getiriverem mi, götürüverem mi?” der gibi.
Bazen “R” harflerini yutardı, “Ğ” gibi der gibi; “Geti(ğ)! Ve(ğ)! N’abe(ğ)?” der gibi. En çok yaptığı da; “Geliyormuştu! Gidiyormuştu!” gibi hikâye birimli geçmiş zamanları kullanmasıydı, ama farkında olmadığı.
Ancak dostları ikaz ederlerse, ya da “Bir Arap varmıştı, gelirmişti, gidermişti, emredermişti!” gibi sözlerle kendisini taklit ya da ikaz ederlerse kendisine gelirdi.
Ancak; ne “Bilakis” yerine “Bilhassa” der, ne de yeni Türkçe kelimeyle eskisini bir arada söylerdi; “Örneğin-meselâ-farzı muhal, cevap-yanıt” gibi.
Şehirli baba soyadını taşımasına rağmen “Anne köylü” idi. Henüz “Hanım Köylü” olma vaktinin gelmediği kanısındaydı. Bir ara Nüfus Kaydını köye almak, aldırmak istemişse de, ya annesinin tekdiri(2), ya babasının gücenikliği(2) ihtimali ile ya da başka akla gelmeyen herhangi bir nedenle başarılı olamamış ve vazgeçmişti bu tasarısından, ya da tasarruf cürmünden(1).
Gene de üstündeki köyün etkinliğini inkâr edemezdi. Çünkü babasının rızasının alınması nedeniyle ismi Tuna idi, yani annesinin kızlık soyadı...
Diğer adı mı? Önemsizdi artıkın! Mehmet, Emin, Osman ya da bir benzeri. İşte kullandığı lehçedeki bir diğer kelime de “Artıkın!” idi “Artık” yerine, ne kadar dikkat ederse etsin!
Tuna’nın babası bir şehir adamıydı, ancak babasının, yani kendi dede ve babaannesinin yadigârı(2) olarak ismi; Ramazan Bayramının ilk günü doğduğu için Ramazan Bayramı idi. Ancak işgüzar(2) Nüfus Memuru; ‘Böyle isim mi olurmuş?’ diyerek ismini “Ramazan Bayram” olarak kayda almış. Ancak babası her zaman yadigâr olma vasfı nedeniyle isminin sonuna o küçük “ı” harfini eklemişti, ölünceye kadar.
İmza atarken bile Ramazan ve Bayram kelimelerinden sonra parantez içinde o küçük “ı” harfini mutlaka eklerdi, soy isminden önce.
“Küçük ‘ı’ harfi gibi
Kimsesiz, yalnız
Kendi başına değersiz
Kendi başına hiç
Kendi başına aç-susuz-çıplak...
Buna yaşam denmez
Bu; yaşam içinde ölmektir
Kendi başına
Tek başına...(4)”
Tüm bunlar, babasının ölümünden önceki kesitlerdi. Bir tamirci dükkânı sahibi olan babasının dükkân tabelâsı da isminin güzelliği gibiydi; “RAMAZAN BAYRAM(ı) BAKIM ONARIM” şeklinde.
Tuna büyümüş, okumuş, makine mühendisi olmuş, iş aramış, bulamamış, babasının ısrar ve teşviki ile tamirhanenin başına geçmişti, askerlik görevi sona erer ermez. Devlet Memuru olsa, ya da emir kulu bir amir altında çalışsa daha mı çok kazanacaktı, daha mı huzurlu, mutlu ve her şeyden önemlisi baba-ana ocağında olacaktı ki?
Aslında “Baba teşviki ve ısrarı” abartılı bir deyiş olacaktı. Israrla değil kendi arzusu ve rızası ile tamirhanenin başına geçmişti. Okuduklarına, babasının yaz tatillerinde katkı yaptığı bilgi, beceri, tecrübe ve ustalığını eklemişti, mürekkep yalamış(3) olduğunu inkâr etmeksizin.
Tuna’nın yaptığı tek hata, yoğun bir iş temposundan sonra alışkın olmadığı rahatlık dönemine geçen babasının dünyayı aniden ve durup dururken terk etmesiydi.
Oysa ne güzel anlatmıştı, annesini sevip âşık olmasını, baş-göz olmasını ve kendisi dışında bir evlâdı, yani kardeşini Allah’ın ıstırabı olarak kendisine vermemesini...
Annesinin köyünün tek arabası annesinin babasınınmış, yani “Efendibaba” dediği anne dedesinin. Dört tane teyzesi vardı Tuna’nın, dayısı yoktu, aslında halası, amcası da yoktu. Babası da kendisi gibi tek evlâttı çünkü.
Ve doğumundan kendisinin son anına kadar Tuna’yı el üstünde tutmuştu(3 babası, gözünden bile sakınmıştı(3), denildiğince.
Nerede kalmıştık? Efendibabanın arabası, tam deyiş ve tabiriyle; “Gıyım-gıyım, I-ıh!” deyip çalışmıyormuş!
“Şehirde Ramazan Usta var!” demişler. Efendibaba zengin, varlıklı, ayağa gitmek yerine, ayağa getirtmeye istekli. “Çağırın gelsin!” demiş.
Babası, yani Ramazan Usta bu tip emrivakilere(2) alışkın değil, ama bir güç; “Peki!” demesi için iteklemiş onu, köye gitmiş arabasıyla, arabanın arızasını gidermeye çalışırken, ona ayran ikram eden annesi ile karşılaşmış...
“Love Story(5)” ile üç ay içinde ıstırap çekmeksizin karı-koca olmuşlar, senesine kendisi doğmuş ve “Harç bitti-inşaat paydos!” örneği kardeşi olmamış, ya da olamamış!
Bir arabayı park söylemi içinde koca bir hayat hikâyesini nasıl sığdırma gayretini yaşadığının şaşkınlığı içindeydi Tuna.
Çantasını açtı. Böyle konularda tecrübeliymiş gibi bir namaz seccadesi şeklinde dürülü beyaz peçete, naylon benzeri şeyi sürücü koltuğuna yerleştirdi, yine çantasından doktorların eldivenlerine benzer iki eldiveni ellerine geçirerek şoför mahallinde, direksiyon önüne oturduğunda genç kızın kendisini sitemle ve merakla izlediğini görüp;
“Gelin yanıma oturun!” dedi.
“Neden?”
“Ya basit bir hırsızsam, acemiliğinizden, ya da bilgisizliğinizden yararlanarak arabanızı çalmaya, alıp kaçmaya kalkışırsam!”
“Sanmıyorum! Bu kadar titiz bir insan söylediğiniz gibi biri olamaz!”
“O halde cümleyi değiştiriyorum, yanıma oturun ve bu arsaya bu arabayı nasıl park ettiğimi öğrenin!”
Bir süre durakladı Tuna ve eklemek gereğini hissetti;
“Lütfen demeyi unuttum galiba. Biz görgüsüz(2), adabı muaşeret(1) bilmeyenlerin eksikliği güzel kız, ya da adını bilmediğim güzel bayan!”
Yanına oturup kullanışını dikkatle izlemeye meyilli gibiyken ismini fısıldadı genç kız;
“Ben Tuana!”
“Peki, Tuana! Eşin, ya da baban, ağabeyin, kardeşin hiç mi yardımcı olmazlar sana, öğretmezler, bilgilendirmezler ki seni? Bak, izle beni, park etmek o kadar kolay ki?”
Tuna arkasından gelip selektör yaparak dikkatini çeken sürücüye eliyle “Geç!” işareti yapıp yol verdikten sonra ileri gitti, direksiyon hareketleriyle kendisinin “Kıç kadar” dediği yere tek hareketle park etti arabayı.
Bir önceki tarifindeki gibi markette yeni tarihli süt şişesi arayan genç kız gibi, vitesi attı, el frenini çekti, arabayı stop edip, kontak anahtarını yerinden ve eldivenini de elinden çıkartıp anahtarı genç kıza uzattı.
Aynayı kontrol edip kapıyı açtı, koltuktaki kâğıt birikimini özenle bir seccade gibi dürdü, katladı ve eldivenlerle birlikte çantaya koyduktan sonra, kapıyı ve aynaları kapattı.
Sonra ikaz etme gereğini hissetmişçesine genç kızın akşamın karanlığında daha da irileşmiş zeytin taneleri gibi olan gözlerine bakarak konuşma gayret ve gereğini yaşadı, içinden geçen dizeleri zapt etmek istercesine;
“Tanrının seni niçin yarattığını, bilmiyorum
Bilmem de mümkünsüz
Tanrının işine karışmak
Ne haddime!
Ama gözlerini
Beni mahvetmek için oluşturduğunu
biliyorum
Hem kesinkes
Zeytin gözlü(m)…(6)”
“Bağışlayın! Asla sizi tenkit etmek(3), ya da yönlendirmek değil maksadım. Arabanız yeni, ancak göz ardı edilemeyecek(3) bir kısım kusurları var, hissettiğim kadarıyla. Servisine, ya da bilip tanıdığınız bir tamirciye götürseniz, derim!”
“Sizin önereceğiniz bir yer var mı?”
“Benim bildiğim, tanıdığım kimse yok! Derim ki; ‘Siz arabanızı en iyisi servisine götürün!” Gerçi ‘Kör ölür, badem gözlü olur!’ derler...
Yok, bu benzetme olmadı, düşüncelerime tam olarak oturmadı, o halde şöyle söylemeye, ya da düzeltmeye çalışayım. Arabanızı servise götürdüğünüzde elinizi kaptırır, kolunuzu kurtaramazsınız, olmadık şeyleri ‘gerekli!’ diyerek değiştirirler! Tabiidir ki, ellerindeki liste fiyatlarına göre…
Bir de bakarsınız ki; arabanızı eğer peşin değil de taksitle, krediyle almışsanız bir-iki, hatta belki de üç taksit bedeli ayrıca serviste kalmıştır, size göre sözlerim abartılı gelmiş olsa da, inanın lütfen…
Siz en iyisi mi beni dinleyin; bilenlerden sorup adres öğrenin ve oraya götürün. Ve bilesiniz ki servislerin değil, abartıların aleyhindeyim!”
“Peki, anladım! Bana direksiyon kullanmayı, park etmeyi öğretmeniz de mümkün olur mu? Mademki karşılaştık, demek ki buralarda bir yerlerde oturuyorsunuz?”
“Sizin gibi güzel, cici, saygıdeğer ve saygılı bir genç kıza yardım etmek, yönlendirmek, rehberlik etmek isterim, hatta bu hoşuma da gider, şairin dediği gibi düşünmek anlamında değil ama; ‘Gün 24 saat(7)’ çalışmak zorunda olmam gibi bir mazeretim var, gece-gündüz, Cumartesi-Pazar, Bayram-Tatil...
Üstelik ben yıllardır buradayım, hissettiğim kadarıyla herhalde siz yeni taşınmış olmalısınız buralara...”
“Ne gibi yani, anlamadım...”
“Çalışmazsak, ben de çevremdekiler de doyunamayız(3), yani evlât, çoluk-çocuk...
Gerçi annem dışında kimsem yok, ‘Azıcık aşım kaygısız başım!’ ama dönmesi gereken bir düzene, güzelliğinizden, tavrınızdan etkilenmiş olmama rağmen, benimle yaşayanlara karşı isyan edemem, karşı koyamam, nankörlük edemem(3)…
Bağışlayın ve iyi geceler! Allah rahatlık versin ve dediklerimi göz ardı etmeyin, cidden ve kitlenmeye çalışın bakım konusunda mutlaka ve hem en kısa zaman içinde, arabanızı bakıma götürün, ister servisine, ister bilip bulup öğreneceğiniz bir servise...”
“Lütfen, dediniz mi, yoksa ben mi duymadım?”
“Her şeyi öğretmiyorlar, ya da biz kalın kafalılar(1) öğrenemiyoruz. ‘Lütfen!’ demedim, ama derdinize çözüm söyledim, bundan sonrası size kalmış. Bana ister ‘Kaba(2)!’ ister ‘Centilmen(2)!’ ya da ‘Kibar!’ deyin, umurumda değil!..
Güzel bir kızsınız, etkileyicisiniz, ama her insan kendi hayatını yaşar ve mutluluğa da dileklerindeki gibi ulaşır. İyi yaşa Tuana, dilediğin gibi de mutlu ol! Seni tanıdım, mutlu oldum, ama işte o kadar. Kişi haddini bilmeli ve saygısını yitirmemeli…
İyi akşamlar, iyi uykular! Şimdiden aydınlık bir sabahın iyi dilekleriyle...”
Tuna, cevap beklemeksizin sırtını döndü. Kimdi bu genç kız? İlk defa görüyordu, yoksa ilk kez mi dikkatini çekmişti? Sitede oturuyorsa neden arabasını o küçücük yere sığdırma gayretinde olmuştu ki? Sitede her kat maliki için bir park yeri vardı, hem de işaretli. O halde ne ve niçin?
Kendisini ilgilendirmeyen sorularla, ancak genç kızın kendisini etkilediğini kendisine itiraf ederek bakkala yöneldi. Bu gece birkaç kutu biranın kendisini unutmasına, ya da kendisini kendisine getireceği kanaatindeydi.
Bilmediği, hissetmediği, fark etmediğini sandığı bir çift zeytin göz idi, kendisini kurtaramadığını fark ettiği...
Bakkal yerine markete yönlendiğinin farkında değil gibiydi. Her zamanki gibi annesinin sabahtan not ettirdiği süt ve ekmeği alacaktı sözüm ona. Dönüşte, park ettiği arabanın plâkasını zihnine not etmeği düşündü.
Annesinin yemek için masasını hazırladığından, ocağa yemekleri koyduğundan, yatsı ezanı çoktan geçtiğinden, kendisinin sabah ezanına kalkmak için “Güzellik Uykusuna(1)” ya da “Normal Uykusuna” başladığından emindi.
Sabah namazına kalkan biri yatsı namazı için nasıl tahammüllü olabilirdi ki, uyumamak için. Yalap-çalap(1) gibi işte, öylesine. Ancak, çok zaman gecenin kör vaktinde(1) kalkardı annesi, yatsı ve özellikle Vitir Namazı için...
Kim söylemişse söylemişti; “Her şey göründüğü gibi değildir!(8)” diye. Öyle miydi, yoksa o söz “Hiçbir şey” şeklinde miydi? Üstelik insanın kafasının arkasında da gözleri yoktu ki, hele ki izlenildiğinin farkında değilse.
Tuana da kenarlarda, köşelerde, hakkının olmadığını bilse de, ancak etkilenişinin gereği olarak onun peşindeydi. Kimdi bu adam; kendini beğenmiş? Kendi olan koskoca bir kızı, iş-güç sahibi olmasına rağmen, kendini etkilediğinin farkında değilmiş gibi davranan ve fakat kendisini belleğine yerleştirdiğinden şüphesinin olmadığı, hatta emin olduğu? ![]()
Gerçekte Tuna’nın, ya da annesinin ona yakıştırdığı efendibaba ismiyle Osman Tuna’nın da genç kızdan farkı yoktu, genç kızın düşündüğünden, emin olduğu gibi. İlk kez böyle bir yüzle, böyle zeytin gözlerle karşılaşmıştı.
“Arabasını düzgünce park etmesine yardımcı oldum!” diye “Ne oldum delisi?(1)” tavrında dükkânının reklâmını yapması da uygun değildi ya! Belki bir tesadüf, belki bir vesile ile ilerilerde bir zaman şansını deneyebilirdi, konuşmak, tanışmak için.
Bilmediği şansı beklemek değil, şansı yaratmaktı. “Armut piş, ağzıma düş!” uygun bir davranış olmasa gerekti!
Üstelik insanın üzüm yemek için bağcıyı dövmesi de gerekli değildi. Eğer kişi ceviz yemek istiyorsa cevizin kabuğunu kırmaya üşenmemeliydi. Tekrar bir park etme anını beklememeliydi, yoksa beklemeli miydi?
O halde bu tavır; “Ölme eşeğim, ölme!” tavrından farklı mı olurdu? Gelmesini beklemek değil, ona doğru gitmeli, hiç olmazsa ona yöneldiğini hissettirmeliydi, ama nasıl?
Düşüncelerinin esareti ve fakat cesaretsizliği altında her zaman yaptığı gibi markete girip ekmek dolaplarına, ya da süt raflarına yönelmedi. Kendisini engelleyen bir güç reyonlara alık-alık dalmasını(3), raflara saf-saf bakmasını(3) emrediyor gibiydi.
Sırtındaki zeytinlerin kendisini yönlendirdiğinin farkında değil gibiydi. Belki ikisi de birbirini hissetmelerine rağmen, birbirinin farkında değiller gibiydi.
Tuana taş atıp da kolunun yorulmayacağı düşüncesiyle Tuna’nın peşinden gitmeyi yeğlemişti(3), ya da çekici bir gücün etkisiyle kendisini onun peşinde bulmuştu. Yaşamının o ana kadarki bölümünde böylesine etkilendiğini, bir açmaza düştüğünü hiç hatırlamıyordu. Ancak gururu da; “Beni gör, beni iste!” demesini engelliyordu.
Karşılaştılar, gülümseyerek ilk adımı attı Tuana. Bundan sonraki adımları Tuna oluşturmalıydı tasavvuruna göre.
Ama olmadı. Aklı başından gitmiş, henüz okula başlamamış, elinden oyuncağı alınmış bir anne kuzusunun(1) huysuzluğu ile genç kızın yüzüne bakakalmakla yetinmişti Tuna, hülyaya dalar gibi, rüyasında bedenini sağından soluna döndürür gibi.
Tuhaf olan heyecanının fark edilmesinden çekinir gibi, hızlı adımlarla ekmeğini alıp marketten çıkmıştı, arkasından kovalayan varmış gibi, üstelik süt almayı unuttuğunun farkında olmaksızın...
“Bir bakış baktın…(10)” cümlesi altına sığınmaya çalışırken Tanrının yazgısı gibi aralarındaki mesafenin, isimleri dikkate aldığında bir “a” harfi kadar olduğunu yorumlama gayretini yaşıyordu, ayaküstü Tuna, Tuana ile bir küçük “a” kadar yakın hissediyordu kendini düşüncelerinde. Bu küçük “a” kalktığında o, kendisi olmaz mıydı?
Tanrı bunu ondan beklemiş olabilir miydi? Hem bir lise öğrencisi gibi heyecanlanmak, nutku tutulmak(3) yakışıyor muydu kendisine? Cesur olmakla kaybedeceği neydi ki? Ama cesaretinin karşılığı gönlünün aydınlığı olamaz mıydı?
“Bir nefes
ne kadar gereklidir ki insana?
zamanında ve istediğince
kullanamadıktan sonra.
Ve yaşadığını iddia etmek!
nefes boşuna alınmışsa
yaşamak mıdır o tükeneni
aşksız, inançsız?(11)”
Karanlıkta esnerken ağzını kapamışsın, kim görürdü ki, ya da aynı karanlıkta göz kırpmışsın. Veyahut da dilini dişlerinin arasına sıkıştırıp “Cık! Çık! Jık!” gibi yazılması zor sesle sonuca ulaşmak mümkün olabilir miydi?
Üstelik kafasının arkasında gözlerinin olmamasına hayıflanmak(3) ne işe yarardı ki?
Haddini bilmesi gerekliliği ile başını eğip iç çekerek yöneldi evine hayal ve düşüncelerini markette bırakmaksızın, delikanlı gibi gerçek yaşamına dönmesinin zorunluluğunu yaşar gibiydi. Tek beklentisi talihin kendisine; “Yürü ya kulum!” demesiydi. “Umut fakirin ekmeği idi!” düşüncesine göre ve umutlanmasının engellenmesi aklının ucundan bile geçmiyordu.
Tanrı daha ne yapsındı ki, tesadüfü hazırlamıştı işte! Daha da “Yürü ya kulum!” demesini bekleyerek umutlanmayı umut etmesi için hakkı var mıydı Tuna’nın? Çıkarmıştı işte Tuana’yı karşısına, tebessümle karşılamıştı genç kız karşılaşmalarını.
Bir de âdeta; “Etkilendim, ayılıyom, bayılıyom!” mu deseydi?
Bir görüşte etkilenmek amenna(2), bir tebessümde bırak her şeyi, çok şeyi, hatta bir kısım şeyleri bile umut etmek yanlış değil miydi? Yanlıştı tabii, hem kesinlikle...
İnsanlar bazen gerçekten isteyip dileseler de bazı heves ve düşüncelerini zihinlerinden atamıyorlar, uyuyamıyorlar, sabahı getiremiyorlardı tıpkı Tuna gibi.
Bu görüşe Tuana’yı da eklemek zahmetli bir görünüm olmazdı.
Tuna, oldukça uykulu, yorgun bir sabaha ulaşarak arabasına yöneldiğinde, akşam park ettiği arabanın aynı yerde durduğunu görünce alay eder gibi gülümsedi;
“Ne de olsa kadın, güzellik uykusunu tamamlayamadı herhalde. Benim gibi çalışınca kazanan biri olmasa, muhtemelen devlet memuru olsa gerek! Haydi hayırlısı! Allah yardımcısı olsun!” dedi.
Arabasına binip köşeyi döndüğünde Tuana’yı otobüs durağının biraz ilerisinde bekler görünce Allah’tan istediğinin tek göz olduğunu, Allah’ın ona iki göz bağışladığını hissetmişçesine, Tanrının kendisini yönlendirdiğini düşündüğü bu şanstan yararlanmayı düşündü. Yanına yaklaştı, arabasından bir centilmen gibi inip sordu;
“Hayırdır, neden?”
Zeki kızdı Tuana, anladı soruyu ve hemen cevapladı;
“Akşam nazlanan arabam, söyleminizle servisine götürmeme bile izin vermedi. Şans işte, şimdi bir taksi bekliyorum!”
“İsterseniz bir bakayım!”
“O kadar vaktim yok, teşekkür ederim!”
“O halde izin verin, sizi gideceğiniz yere bırakayım!”
“Sağ olun! Sizi yolunuzdan alıkoymak istemem!”
“Önemsiz bir teklifti benimki, isterseniz üçüncü teklif olarak benim arabamı alın...”
“Ufacıcık bir yere kendi civcivimi bile park etmeyi bilmeyen, ancak kullanabilen biri olarak sizin bu tank gibi arabanızı nasıl kullanabilirim ki?”
“Peki dördüncü teklifim; arabanızın yedek anahtarı vardır mutlaka?”
“Evet, peki, sebep?”
“Arabanızı muhtemelen çalıştırabileceğimi sanıyorum. Tamirci bir arkadaşım var, ona götüreyim, gerekli işlerini yaptırıp işleri kısa sürede bitirirse faturasını alayım ve aynı yere bırakayım. Sitedeki Güvenlik Görevlileri beni tanır. İsterseniz hüviyetimi de verebilirim. Arkadaşımın adı; Ramazan Bayram...
Bir yere not edin, acele değilse, ya da ‘Kendim getiririm!’ derseniz, şöyle bir çalıştıracak kadar ilgileneyim. Merak etmeyin, ruhsatımı alın, ben anahtarınızı Güvenlik Görevlisine ya da istediğiniz bir yere bırakırım!”
“Güvenmemek değil, sadece sizi işinizden alıkoymak sıkıntısı. Şu anahtarım, yapabildiğinizi yaptıktan sonra anahtarı Güvenlik Görevlisine bırakırsanız sevinirim. Hah, bakın taksi de geldi!”
“Keşke sizi götürmeme izin verseydiniz!”
“Yarın Cumartesi ben arabamı Ramazan Bayram Beye götürürüm. Adresi yazıp ön koltuğa bırakırsanız ve Ramazan Ustaya haber verirseniz sevinirim efendim!”
El işareti yapıp durdurduğu taksinin şoförü sabırsız ve sinirli olsa gerekti, korna çalınca, Tuna da sinirlendi;
“Git kardeşim korna çalacak kadar sabırsızsan, kardeşimi zaten sana emanet etmem, ben götüreceğim! Buyur Tuana!” dedi, arabasının ön sağ kapısını açarak.
Tuana geri zekâlı, zekâsından şüphe edilecek bir kız değildi. Tuna’nın arabasının kapısında amblem olarak görünen “Ramazan Bayram(ı)” yazısını okumuş ve çözümlemesi gerekeni anında çözümlemişti!
Herhalde insan Tuna gibi/kadar her şeyi bir anda göz ardı etmemeliydi yahut da kısaca unutmamalıydı, değil mi?
Tuana bilgiç ve meraklı bakışlarla ilişmek zorunda kaldı ön koltuğa.
Ve hareket edince sormak gereğini hissetti, bir şeyleri hissederek ve bilgiççe;
“Kardeşim?”
“Evet, kardeşim, hem taksi şoförünün saygısızlığı, hem de size yardımcı olmak arzum, yalan söyletti bana. Bağışlayın! Gideceğiniz yeri söyleyin, sizi bırakayım ve sonrası siz yolunuza, ben yoluma!”
Nasıl olsa Ramazan Ustanın dükkânına gelecekti, kendi düşünce ve plânına göre. Mutlaka karşılaşacaklardı, umudunu yeşertmek, hatta gerçekleştirmek için gereken adımı atacak, hiç olmazsa deneyecekti.
Oldu, oldu, olmadı “Yanlış düşünce ve umutlarının” ceremesini(2) çekerdi. “Olmaz; olmaz!” demişti atalar, ya göle çalınan maya tutarsa idi?
Genç kız bir ara gözlerini yumunca ve bunu hissettiğinde şaşkınlığını gizleyemedi Tuna; “Neden?” girdabında.
Ve içinden umutlanmak geçti; “Kalbinde, beyninde, gönlünde kendini izliyor, hissetmeye mi çalışıyordu acaba?” diye.
Sessizliğinde ilerleyip taksi durağı olan bir yerlere geldiğinde genç kız;
“Ben ineyim deyince kapıları kilitledi Tuna;
“Çekincenizi anlıyorum, söz veriyorum, adresinizi öğrenmeyeceğim, size rahatsızlık vermeyeceğim, hiç olmazsa işinizin 50-100 metre kadar yakınma götüreyim sizi, taksi tutmayın, lütfen!”
“Taksi tutacağım mı, dedim kardeş?”
“Yoo! Durdurunca…”
“Demek ki yanlış anlamışsın. Levhalara bak, belki biri aklında kalır. Ha! Bu arada dişleriniz ile ilgili bir sorun olursa yeni mezun ve şoförlükteki gibi acemiyim, ama maalesef para kazanmam gerek, dişlerinizle bedava, ya da bedelsiz olarak meşgul olamam. Herhalde hoş karşılarsınız!”
Tuna başını kaldırdı; “Diş Tabibi-Dentist” ve “Tuana” olarak isminin bulunduğu levhayı gördü ve en kısa zaman içinde dişlerinin şu ya da bu şekilde tedavilerinin yapılmasının gerekliliği kanaatine ulaştı!
Yaşadığına ne denirdi? Herhalde ilk görüşte etkilenmek, ikinci görüşte âşık olmak mı? Oysa birbirinin değil gözlerine bakmak, aynı noktaya bile bakmamışlardı, gidiş istikâmetine bakmanın hiç önemi yoktu ki(12)! Hem aynı noktaya bakmak için de herhalde bir fırın ekmek yemeliydi.
Ve bilmeliydi ki, kendi-kendine güvey olmak şaşkınlık, garabet olsa gerekti, Ancak aşkta fedakârlık yapmanın gerektiğini de(13) bilir gibiydi, o halde yaşadığı duygu yükü ile onun için her şeyi yapabileceğini ilk karşılaşmalarında söylemek için söz verdi kendisine.
Aşk dilenilir miydi, peki? Sadakası yürek olacak olduktan sonra neden dilemeyeydi ki? O, zeytin gözlerin etkisinden kurtulamamıştı, yoksa kurtulmayı hiç mi istememişti? Sevgi dolu bir bakışın hayatını değiştireceğinin(14) farkındaydı.
Bir düşünürün dediğine göre; aslında erkeklerin yaradılışında sevgi yoktu, Âdem Peygamberden beri. Ona ve tüm erkeklere aşkı öğreten Havva Anamızın şahsında kadınlardı(15).
Geri döndü Doktor Hanımın arabasıyla ilgilenmek için, kendisinin bilindiğinin, öğrenildiğinin farkında değildi!
Araç üstesinden gelinebilecek bir konumdaydı. Mal Sahibi yoktu, ama aynı titizlikle serdi kâğıdını, arabanın yanına kendi arabasını yanaştırarak hamal kablolarıyla aküyü şarj etme gayretini yaşadı, vantilâtör kayışının gerginliğini, benzin otomatiğinin kirliliğini araştırıp temizledi.
Plâtin, meksefe, distribütör kapağını kontrol etti ve bir süre çalışmasını dinledi. Görünen bir sorun yok gibiydi ama radyatördeki su ve antifriz azalmış olmakla beraber, yıkama suyundan bir damla bile kalmamıştı. Motor yağı neredeyse su gibiydi ve rot-balans konusunda da durduğu yerde kanaat vermek kolay değildi.
“Amatör fener, bu kadar döner!” dedikten sonra Cumartesiyi beklemek düşüncesiyle motoru birkaç kez çalıştırıp istop ettirdi.
Geniş odaklı düşünmesinin gerekliliği ile tamirhane kartlarından birini bırakmak yerine el yazısıyla Ramazan Bayram Ustanın (yani babasının) adını, adresini, telefon numaralarını yazdı.
Bu telâş sırasında arabasının kapısındaki tamirhanenin çıkartmasına takıldı gözleri. Genç kızın da fark edip etmediği tereddüdünü yaşadı ve kendisinin sobelenmediğinden(3) emin bir şekilde; “Yok canım, fark etmemiştir!” şeklinde güvenini tazeledi kendisine, erken yaşlanmış bir beyne sahip olmadığı inancındaydı…
Anahtarı Güvenlik Görevlisine teslim ederken, göz kırpmıştı;
“Annem bile gelse, beni sorsa, beni tanımıyorsun, bilmem anlatabildim mi?” deyip genç kızın belki de almayı düşünmediği Araç Ruhsatını da aracı işaret ederek Güvenlik Görevlisine teslim etti.
Rutin işlerle uğraşmak için gittiği işyerinde Cumartesiyi beklemekten başka kaygısı(2) yoktu. Ustaları işçileri toplayıp Tuana’nın geleceğini, hangi saatte gelirse gelsin, tamirhanenin “Ramazan Bayram(ı) Ustanın Yeri” olduğundan başka bir söz söylenilmemesi dileğini ve akşama bir tepsi baklava ikram edeceğini vadetti.
Ve umudu, eğer ilgilenilen de ilgilenmişse çaresizliğinin çareye dönüşmesiydi. Umut, her zaman fakirin ekmeği idi...
Ya da şöyle toparlanabilir mi umutla ilgili bir takım dizeler ve sözler?
“İnsanlar
umutla yaşarlar
öyle de yaşamak zorundadırlar
umut olmasa insanların ellerinde
tutunacak ne dal kalır ki ellerinde zaten
insanların…(16)”
Ayrıca denilebilirdi ki; “Umut cesaretin yarısıdır!(17)” “Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir!(17)” diyenler yanlış sözler mi sarf etmişlerdi ki?
O sabah, yani Cumartesi günü; işine daha erken gitmeyi düşündü, heyecan içinde ve Mevlâna’nın sözü çınlayarak ulaştı kulağına; “Aşkta ne yükseklik, ne alçaklık, ne de akıllılık ve akılsızlık vardır!”
Söze katkı oranı gerçekten oldukçanın üstünde idi...
Arabanın aynı yerde olduğunu görünce bu kere silecek lâstiğine; “Tamirhaneden bekleneceksiniz efendim, Allah yardımcınız olsun!” diye yazıp bıraktı, bir kâğıt parçasını.
Zekâsından emindi, ama karşısındakinin zekâsından da emin olmayı nedense düşünmemiş, düşünememişti.
Arabasındaki yazıyı gören ve Tuna’dan etkilendiğini hisseden Tuana, Tuna’nın aklına getirmediği Güvenlik Görevlisinin nöbet görevini diğer bir Güvenlik Görevlisine devrettiğinden de haberdardı ayrıca. Tuana, şansın değil de zekâsının eseri olarak bu Güvenlik Görevlisinden Tuna’nın da, Ramazan Bayram(ı) Ustanın da kim olduklarını çenesi düşük(1), anlatmaya meraklı Güvenlik Görevlisinden aile boyu(!) hem tüm boyutları ile öğrenmişti.
Peki, öğrendikleri kendisini memnun etmiş, sevindirmiş miydi? “Belki” yerine “Kardeş” sözü nedeniyle “Muhtemelen” demek daha kolay olsa gerekti. Yaşamaya başladığını hissediyordu. Çünkü sevginin, sevmenin ne olduğunu öğrenmeye başladığının farkında gibiydi.
Tuana’nın düşüncesine göre; ekilirken, biçilirken nohut olan şeyin pazara geldiğinde “Leblebi” diye çağrılmasıydı. Genç adamın, ilgisini hissettiği halde kendini belli etmek istememesinin sebebi ne olabilirdi ki? Üstelik Tuana, Güvenlik Görevlisinin sözlerinden hareketle Tuna’nın evine kadar gidip annesinden; “Arabasının tamir, bakım ve onarıma ihtiyacının olduğunu” söyleyerek Tuna’ya ait tamirhane kartlarından ayrıca edinmekte sıkıntı çekmemiş, sakınca görmemişti.
Tamirhaneye ulaştığında sakindi Tuana. Ustalardan en yetkili olanı arabasının plâkasını görür-görmez elindeki formla birlikte yaklaşıp;
“Hoş geldiniz efendim! Geleceğinizden haberimiz var, sıkıntılarınızı söyler misiniz, not alayım ve sonra sizinle şöyle ufak bir tur atalım ve söylediklerinizi, dileklerinizi bir de ben ayrıca gözlemleyip not alayım.”
“Bayram Usta yok mu?”
“Birazdan gelir efendim!”
Telaşını, yalanıyla gizlemeye çalışan usta, ölen patronunun geleceğini söylediğinin farkında değildi, ama Tuana anında fark etmişti yanılgıyı.
“Emin misiniz?”
“Demek istediğinizi anlamadım efendim!”
“Anladın da, anlamamış olmak için direniyorsun! Peki, dediğiniz gibi olsun, bir tur atalım bakalım!”
Genç usta aynı patronu Tuna gibi beyaz örtüyü serdi, eldivenleri eline taktı ve patronundan farklı olarak ayaklarına ayrıca galoş geçirdi.
“Bunları patronunuz mu öğretti?”
“Evet efendim, ondan sonra da patron olan onun mühendis oğlu!”
“Anlamadım, kim?”
Gafının farkına varmıştı genç usta, ama geri dönüşü yoktu.
“Biz en iyisi arabayı kontrol edelim efendim, siz patronla görüşürsünüz!”
“O halde kontrol etmeye, gezmeye gerek yok, gel şurada birer çay içelim, patronun Tuna Bey arabamın tüm eksikliklerini söylemiştir size herhalde? Biz de bilmediklerimizi üleşelim...”
“Nasıl yani?”
“Kısaca ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, senin bildiklerinin hepsini ben de biliyorum, patronunu, evini, rahmetli babasını, annesini ve tamirhaneyi...
Bilmediğim sadece patronunun işaret ettiği motor, falan-filânla ilgili bilgiler…
İyisi mi cesur ol, korkma, not aldığın eksiklerim neler, onları söyle bana, ona göre tutarı ne olacak bileyim! Ayrıca bu şekilde ketum(2) davranmanızı patron mu emretti size?”
“Devamlı müşterilerimiz gibi indirim yapacağız size de. Ancak arabanız çok bakımsız kalmış. Bu nedenle bakımını hemen çözümlememiz zor olacak gibime gelir! Bir-iki gün uğraşacağız herhalde!”
“Önemli değil...
Ancak ikinci sorumu cevaplamanızı beklemekteyim! Bu arada hemen söyleyeyim ki patronunuz Tuna Bey beni getirir, götürür artık!”
“Hep böyle bilmece gibi, benim gibi geri zekâlıların anlamayacağı şekilde mi konuşursunuz efendim?”
“Peki, dürüst olacağım, Senin de dürüst olacağına inanıyorum. O halde aramızda kalacağına söz verebilecek misin?”
“Tabii efendim, ne demek?”
“Tuna ne kadar saklanırsa saklansın, ne maksatla, ne cesaretsizlikle gizlenirse gizlensin, benim gizlenmeye hiç niyetim yok! Bir ara söyledim, dikkatinden kaçmış olsa gerek, onu ve çevresini tanıyorum.”
“Bağışlayın efendim, gene de anlayamadım, ne demek istediğinizi?”
“Patronun gibi genç, yakışıklı, duygularını gizleyemeyen birine nasıl ilgi duymam ki?”
“Ha! Şimdi anladım!”
“Neyi?”
“Patronun niye saklandığını?”
“Neden saklanıyormuş?”
“Bize; ’Susun! Size bir tepsi baklava ısmarlayacağım!’ demesini...”
“Yani, değerim bir tepsi baklava, öyle mi?”
“Ben bilmem, herhalde başka şeyler de vardır, ama patron bilir!”
“Peki, evli değilsin, değil mi?”
“Evet, ama nasıl anladınız?”
“Bırak, onu da ben bilmiş olayım!” derken içinden geçen anlayışsızlığı ile ilgili geçen kelimeleri, daha doğrusu sıfatları kendisine bile tekrarlamaktan çekinmişti, bir çay içiminde...
Tamirhaneye döndüklerinde saklanmaktan vazgeçmiş gibiydi Tuna da. Elindeki “Arıza Tespit Formu” ya da “Yapılacak İşler Tutanağı” ile karşılamıştı onları.
Genç usta yanından ayrılırken kelimelerin uç uca eklenmesi gerektiğini düşündü Tuana, hem kahırlı ve sitemli bir şekilde;
“Usta kardeşim, senin de bildiğin, kendisine not ettirdiğin gibi tüm eksiklikleri söyledi, not aldı bu genç kardeş! Şimdi beni evime götür, ya da bir yerlere oturup birer çay içelim, saklanıp gizlenmek zorunluluğu hissetmeksizin, yaşamaksızın…
Bana söyleyeceklerin, söylemek isteyeceklerin vardır belki, ya da belki yemeğe davet etmek istiyorsundur, sesin çıkmıyordur. Ne dersin kardeş?”
“Tanrının bu aciz kuluna elini uzatırsın da ben o eli tutmaz mıyım? ‘Allah!’ deyip, ‘Allah’ım çok şükür!’ demez miyim(18)? İnsanların hayal ya da rüyalar yerine dualarla sevdiğine kavuştuğuna nasıl inanmam ki?”
“Sevdiğim mi dedin?”
“Evet!”
“İnanmam gerek mi?”
“İnan!”
“Peki, benim ne demem gerek?"
“Aynı kelimeyi ‘Seni seviyorum Tuna!’ ekiyle dillendirebilirsin!”
İnsan sevdiğini hissettiğinde, yaşamayı da anlıyor, biliyordu(19).
Tuna, yaşamında günün 24 saat ve 86.400 saniye olduğunu da biliyordu, ancak karşısındakinden cevap almak için geçen bir saniyenin, yokluğunda yaşadığı saniyelerin bir ömür kadar uzun olduğunu bilememenin ıstırabını yaşıyordu. Üstelik ne çiçek vardı sakladığı, ne de cesaretinin belgesi olabilecek bir yüzük cebinde…
Hele ki, Tuana’nın, beklediği cevap yerine;
“Bir tepsi baklava karşılığı olarak, öyle mi?..
Yok artık, Mühendis Bey!” demesinin ne anlama geldiğini bilmezken…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Tuna Nehri; Almanya’nın Kara Ormanlar bölgesinde doğup Karadeniz’e dökülür ve uzunluğu 2790 Km. genişliği 500 metreden az olmamak üzere 1200 metreye kadar ulaşmaktadır. Nehir Yukarı (988 Km), Orta (860 Km) ve Aşağı (931 Km) olmak üzere üçe ayrılır. Toplam 10 ülkenin sınırlarından geçer. Tuna’ya sekizi 500 Km den uzun olmak üzere birçok nehir katılmaktadır ki, bunlardan en önemlisi Tizsa (966 Km) ve Prut (950 Km) Nehirleridir.
Tuna; Genelde yöresel olarak büyüklerin isimlerini çocuklara aktarmak gelenektir. Tuna; Efendibaba dediğim anne dedemin soy ismi. Dört kızı olan, İsmail isimli oğlunu kaybeden efendibabama jest olarak büyük teyzem ikinci oğluna İsmail, büyük oğlu Cumhur büyük oğluna, küçük teyzem yitirdiği küçük oğluna Osman adlarını koymuşlardır.
Ayrıca yeğenimin büyük oğlunun ismi de Tuna’dır. Benim de oğlumun ismi baba ve anne dedelerinin ismi olarak; Mehmet Emin’dir.
Tuana; Cennet Bahçesine düşen ilk yağmur damlası. Ay ışığı.
(1) Adabı Muaşeret (Adabı Umumiye, Hüsnü Muaşeret, Adabı Sofiye); Beraber yaşayışta, topluluk içinde normal davranış ve geçinme şekilleri, uyulması gereken nezaket, görgü, terbiye, edep ve şartlarla ilgili hoş geçinme hususları.
Ana (Anne)Kuzusu; Sıkıntıya, güç işlere alışmamış, nazlı büyütülmüş çocuk veya genç. Annesi ya da onun yerine geçen başka bir yetişkine aşırı derecede bağımlı olan kişi. Pek küçük kucak çocuğu.
Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.
Gecenin Kör Vakti; Gecenin ilerlemiş ve en karanlık olduğu an. Tüm zifiriliği ile insanın boğulduğu, acı çektiği, umarsızlıklar içinde olduğunun ifadesi. Fiziksel olarak sabahın ilk saatlerine ulaşma gibi görünse de karamsarlığın uç noktada devam ettiğinin ifadesi.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Kaçılın; (Yöresel olarak) Kenara çekilin, ortamdan uzaklaşın, kaçın.
Kıç Kadar; Özündeki anlamdan ziyade çok küçük bir kısım, yer, arsa, arazi, yer anlamında kullanılan söz dizisi.
Ne Oldum Delisi; Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Tasarruf Cürmü; Ceza gerektirecek kadar her şey için birikim yapma, ihtiyatlı olmanın aşırısı.
Yalap Şalap (Yalap Çalap); Yalapşap. Baştan savma, üstün körü, yarım yamalak.
(2) Amenna; Genelde peşine “ve saddakna” kelimesi eklenerek kullanılan Arapça bir deyim olup, asıl anlamı “İman ettim, tasdik ettimdir. Türkçemizde “Mutlaka öyledir, doğru, diyecek bir şey yok, kabul ettim, inandım, anladım!” şeklinde onaylama sözü olarak kullanılmaktadır.
Cereme; Başkası tarafından yapılan ya da kaza sonucu ortaya çıkan zararı ödeme.
Emrivaki; Oldubittiye getirilme, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum.
Görgüsüz; Toplum içinde nasıl davranılacağını bilmeyen, görgüsü olmayan kimse.
Güceniklik; Gücenmiş olma, kırgınlık, incinmişlik.
İşgüzar; Gereği yokken, genellikle kendini göstermek için her işe karışan kimse. Eli işe yatkın, becerikli.
Kaygı; Tasa. Kötü bir sonuç doğacak diye duyulan üzüntü.
Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.
Munis; Cana yakın, uysal, sevimli, uygun. Alışılmış, alışılan, yabancı olmayan, yabancı bilmez gibi olan. İnsandan kaçmayan. Yadırganmayan, ehil.
Şaşkın; Akılsız, sersem, budala, düşünceleri dağılmış, karışmış, ne yapacağını bilmez duruma gelmiş.
Tekdir; Azarlama, paylama.
Yadigâr; Anı. Bir kimse ya da bir olayı anımsatan nesne, anımsanmak için bir kimseye verilen nesne.
(3) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.
Alık Alık Dalmak; Aptalca, şaşkın şaşkın hülyalara dalmış gibi, alıkça bakmak.
Doyunmak; Yeteri kadar bir şeyler yemiş olmak, midesi doymak.
El Üstünde Tutmak; Çok değer verip sevmek, kendisine büyük ölçüde saygı göstermek.
Göz Ardı Etmemek (Edilmemek); Gereken önemi vermek, gereken önem verilmek.
Gözünden Bile Sakınmak; Bir şeye aşırı ilgi ve özen göstermek, önemle bakıp korumak. Tüm kötülük ve yanlışlıklardan uzak tutmak.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Kapıp Koyuvermek; Kendine özen göstermemek, kötümser olmak.
Mürekkep Yalamak; Okumuş, öğrenim görmüş, kültürlü, tahsilli olmak.
Nankörlük Etmek; İyilik bilmezlik, kendisine yapılan iyiliğin değerini bilmezlik. İyilik bilmezlik eylemi.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Saf Saf Bakmak; Anlamaksızın, bilmeksizin, kendinden bir şey katmaksızın, Aptalca, saflıkla, şaşkın şaşkın bakmak.
Sobelenmek; Yakalanmak. Oyunda “Sobe” diyerek Ebe olan kişiden önce, kararlaştırılmış yere ulaşmak.
Tenkit Etmek; Muaheze etmek. Birini kınamak, ayıplamak, azarlamak, eleştirmek.
Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.
(4) KARATEKİN, Erol. 2003 Yılı. “KÜÇÜK ‘ı’ HARFİ”
(5) Love Story; İngilizce de olsa Türkçemize de yerleşmiş olarak “Aşk Hikâyesi” demek.
(6) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı “ZEYTİN GÖZLÜ(M)”
(7) En ağır işçi benim; Gün 24 saat; seni düşünüyorum! ve “Eskisi kadar düşünmüyorum artık seni, beynim yoruluyor. Seni günde bir defa düşünüyorum, o da 24 saat sürüyor!” Ümit Yaşar OĞUZCAN, “AĞIR ŞİİR”
(8) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(9) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.
(10) Bağdat Yolu diye ünlenen, “Bir bakış baktın, kalbimi yaktın” şeklinde başlayan “Sen bir şahinsin, ben garip serçe” nakaratıyla gönüllere yerleşen Rast Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin Beste ve Güftesi; Cevat ÜLTANIR’a aittir.
(11) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (II) (düşündüklerim)” den.
(12) Aşk, karşılıklı geçip birbirlerinin gözünün içine bakmak değil, el ele verip ileride aynı noktaya bakmak ve el ele o noktaya doğru ilerlemektir. Antoine de Saint-EXUPERY (Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır).
(13) Uğruna fedakârlık yapmadığın sevgiyi, yüreğinde taşıyıp da kendine yük etme! Can YÜCEL
(14) Sadece sevgi dolu bir bakış, bir insanın hayatını değiştirebilir. OSHO
(15) Erkeğin yaradılışında sevmek yoktu. Ona aşkı öğreten kadındır. GERALDY
(16) KARATEKİN, Erol. 2013 Yılı. “DENİZ, DENİZİN KIYISI VE DENİZDE (I) (düşündüklerim)” den.
(17) Umut cesaretin yarısıdır. Honoré de BALZAC
Umutsuz kalınca bile umudu tüketmemek gerekir! Lucius Annaeus SENECA
(18) Dualar eder insan mutlu bir ömür için, sen varsan her yer huzur, / huurla yanm içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı, “Love me tender” Galiba benzer...