Bir yaz sıcağında yaklaşmıştı eşyalarımızı taşıyan kamyon kiraladığımız evin önüne, bu şehrin, bu ufak sokağında. Ev; yeşil boyalı, tek katlı, oldukça küçük, bizim ihtiyaçlarımıza cevap verebilecek, bizi barındıracak bir evdi. Zaten daha büyüğüne, potansiyel(1) olarak bütçemiz elvermezdi.
Bir devlet memuru olan babam kim idi ki, eşyaları ne olsundu? Ufakça bir kamyonet alıvermişti eşyalarımızın tümünü. Evde bu nedenle boş yerler bile kalacaktı, şöyle göz ucuyla yaptığımız yerleştirme düzenine göre, doldurulamayan.
Kamyon şoförünün de yardımıyla, hamal tutmadan eşyalarımızı yavaş yavaş indiriyor ve yeni evimize taşıyorduk. Belimizi ağrıtacak, bize zorluk çıkartacak şöyle-böyle eşyamız yoktu desek, yalan sayılmazdı.
Bu şehre gelmeden evvel küçük bir kasabadaydık, yıllar yılı. İlköğretimi henüz bitirmiştim ve iyi bir eğitim görebilmem için babam bir şehre tayinini istemişti, lisesi olan. Yeri-uzaklığı-yakınlığı-büyüklüğü, hiç de öncelikli ve hiç de önemli değildi.
Babam, dikili tek ağacının, neslinin devamı gördüğü benim, okuyup adam olmamı istiyordu. Öylece ve onun için gelmiştik, bu şehre. Yoksa geldiğimiz yerde rahattan da öte rahattık, desek yeri idi.
Taşınırken seksek oynayan çocuklardan biri, kısa oldukça siyah saçlı, siyah, ya da kahverengi gözlü olan o kız çocuğu oyununu bırakmış, yanımıza gelmişti. Taşınmamızı izliyor, bize bakıyordu dikkatlice:
“Siz, buraya mı taşınıyorsunuz?”
“Evet! Bizim buraya taşınmamız mutlu etmedi mi seni, yoksa?”
Küçük, belki de altı, en fazla yedi yaşını geçmemiş çocuğa bunu sormaktan utanmıştım. Anında hem de. Yol yorgunluğumun etkisiyle belki de. O da zaten anlamsız gözlerle bakmış, anlamamıştı. Daha doğrusu anlamamış olmasını umdum.
Yol parası vermemek, hem de eşyalarımızın başında gelmek arzusunu taşıdığımızdan, kamyonetin şoför mahalline ki; o zamanlar “Şoför Mahallesi” diyordum, sıkışıvermiştik babamla.
Annem, kamyonla yolculuktan çekinmiş, hemen önümüz sıra otobüslerle yeni evimize gelmiş, vaktinin yettiği kadarıyla aldığı temizlik malzemeleriyle üstünkörü(2) de olsa, yan komşunun desteği, daha doğrusu maddi ihtiyacı olan bir komşunun yardımıyla evin temizlik işlerini gereğince değilse bile, gerektiği kadar yapmıştı.
Anlatmak gerek ki; babam eşyalarımızı taşıyacak kamyoneti tutmamızdan evvel annemle üç-beş gün öncesinden arayıp-bulup kiraladıkları bu eve gelmiş, annemin direktiflerine(3) göre boya-badana, kornej(4) taktırma işlerini falan yaptırmıştı. Ne de olsa erkek milleti, hepsini tamı tamamına yapması mümkün değildi, annemin dediğine göre!
Yavaş değil, ama pek hızlı, ya da sıkı da sayılmazdı taşınma uğraşımız. Bazı şeylerin yerli yerine konulmasında ısrarcı idi annem. Her şeye rağmen karanlık basmadan eşyalarımızı evimize koymamız, yorgunluğumuzu giderecek iki yatak dengini açıp, uzanıvermemiz, uyumamız gerekti.
Açlığımızın giderilmesini pek uzakta olmadığını gördüğümüz kebapçıdan getirmelerini sağlayacaktık, her ne kadar taşınanlara komşuların karınca-kararınca çörek-börek-çay gibi ikramları olsa da.
Taşınma sırasında, hep bizi izledi, kara gözlü alabros(5) tıraşlı kız çocuğu, elindeki oyuncak bebeği sıkı-sıkı, sımsıkı tutarak. O bizi dikkatle izleyince, kamyondan son leğen ve benzeri plâstik malzemeleri indirirken sormak gereğini hissettim:
“İsmin ne senin, söyle bakalım hanım kız?” Boğazımı temizler gibi yapıp yineledim;
“Adını söyler misin cici kız, küçük abla?”
İlgilenilmekten utanmıştı sanki. Kısaca, ama oldukça uzatarak fısıldadı adını:
“Şenay!..”
Günler geçti aradan. Evimize galiba iyice yerleştik. Komşularımızla tanıştık. Şenay’la da arkadaşlığımız ilerlemiş, iyi bir arkadaşlık olmuştu. O bana; “Ağabey!” diyordu, ben de ona ilk günkü gibi; “Küçük Abla!” ya da; “Cici Kız!”
Yaz bitti, belki de biter gibi oldu, okullar açıldı. Kısa pantolon giymeyi bırakmıştım. Daha kasabadan ayrılıp da bu şehre geldiğimizde iki pantolonumun ikisi de uzundu. Önlüğüm de yoktu, tabiidir ki. Herhalde bunun için söylenmişti; “Köyden indim şehire, şaşırdım birdenbire!” sözü. Babamın zorluklarla -daha doğrusu bütçesinden kısıntı yaparak- aldığı kravatı olan bir takım elbisem de vardı ve okula onunla başlayacaktım.
İlk gün okula gitmek üzere kapıyı açtığımda, onların da kapıları açılmıştı karşıdan. Üçü de bir anda çıktılar kapıdan. Üç kız çocuğu. Biri o idi; kızlardan en küçüğü. Babası elinden tutmuştu. Lâcivert önlükleri, beyaz yakaları kendilerine çok yakışmıştı.
Belli ki babaları zengin değil, fakir de sayılmazdı, ama üstlerinin-başlarının yeni olmasına bakılırsa, anneleri de oldukça titiz olmalıydı, pırıl pırıl(6) parıldayan temizliklerinde, saçlarının örgüsünde, taranışında, ayakkabı-çorap yakışıklılığında.
İçlerinden geldiği gibi ve galiba sevinçle;
“Günaydın!” dediler hep bir ağızdan, sanki.
“Günaydın!”
“Ben de okula başlıyorum, bugün!” Çağıldar(7) gibiydi sesi.
“Aferin! Başarılarını diliyorum, hem hepinizin.”
Utandı sanki. Babasının elini daha bir sıkı sıkı tuttu, gözlerini babasına doğru kaldırdı, mutluluktan mı, yardım isteğinden mi, bilinmez.
İlk gün, babası ile de sohbet ederek beraberce çıktık okula doğru. Babası, daha yolun yarısına ulaşmışken, özür dileyerek servis arabasına yetişmesinin gerekliliğini söyledi ve ayrıldı bizlerden.
“Merak etmeyin, ben götürürüm. Okuldan çıkınca da çıkış zamanını öğrenir, bekler, alır, eve ben getiririm çocukları, merak etmeyin.” dedim babalarına.
Kardeşim olmadığından bir ağabey şefkati yaşıyordum gönlümde onlar için, ayrımsız, hepsi için. Gerçi üç kız kardeş beraberce okullarına gidebilirler, evlerine dönebilirlerdi ama niye öyle söylemek gereğini duymuştum, bilmem mümkün değildi o an, hem o yaşlarda.
Babası ayrılır ayrılmaz Şenay elimi tuttu ve hiç bırakmadı, ta ki okula gelinceye kadar. Yol boyu tek bir kelime, tek bir cümle bile kullanılmadı aramızda, hiç birimizin. Ve okullarına girdiler, hafifçe arkalarına dönüp gülümseyerek, el sallamadan.
Gençliğimin, çocukluktan delikanlılığa ilk adımları atışımın heyecanıyla yönelmiştim ben de okuluma. Hemen iki adım, üç adım, belki de yüz, iki yüz metre yakınlarındaydı, benim okulum da.
İlk günün dersleri kısa sürmüş, çabuk bitmişti alışıldığı üzere. İçimde itemediğim ve de fakat zapt edemediğim bir hisle Şenay’ı ve ablalarını beklemek, onlarla birlikte ve beraber eve dönmek arzusunu taşımış, hemen okulun kapısına yönelmiştim.
Ve okuldan çıkmıştı. Sanki beklermişçesine koşmuş, sarılmıştı boynuma. Nefes nefeseydi. Dinlendi sanki ve;
“Ben büyüyünce seninle evleneceğim” dedi bir çırpıda, çocuksu kelimelerle.
“Çünkü seni çok sevdim…”
Böyle başlamıştı diyebilirim Şenay’la birlikteliğimiz. Sonraları kardeşlerinin adlarının Tenay, Benay olduğunu ve bir de yeni doğan erkek kardeşlerinin olduğunu, onun isminin de Günay olduğunu öğrenmiştim. Hep aynı yorgunlukla, hep aynı düşüncelerle, hep aynı arzu ve istekle devam etti seneler, onun gözlerinde, ellerinde, benim yaşantımda…
Ve bizler büyürken, okullarımıza giderken biten bir devre. Liseyi bitirip Üniversite imtihanlarını kazandım. O ise İlköğretimi bitirme telâşında idi. Ben, Üniversiteye büyük şehre gitmek üzere ayrılırken;
“Lisan öğreneceğim” diyordu, kafasına nereden takmışsa? Hep lisan öğrenmek üzere yoğunlaştırmıştı fikrini. Bu sebeple de yaşadığı şehirde olmayan, yakın bir şehirdeki Koleje yatılı olarak yazdırmıştı babası onu. Babasının fedakârlığını ne onun anlatması, ne de benim yorumlamam mümkün değildi…
Su gibi akıp geçti seneler, daha sessiz, daha durgun, daha özsüz, daha anlamsız… Ne zaman yaz tatili, ya da bayram gibi tatil günü olup da evimize gelsem, onu sanki yatılı okulundan çok önceden gelmiş de, hep beni bekler gibi görürdüm ve gördüm.
Üniversite son sınıfa geçtiğim sene, askerlik görevimi, iş bulma ve çalışma koşullarımı göz ardı eden babam; “Emekliliğinin yaklaştığını belirterek, memlekete ya da memlekete yakın bir yerlere gidelim!” düşüncesiyle tekrar atama isteğiyle ilgili dilekçesini vermiş ve bu dilekçesi de kabul edilmişti.
Yine bir yaz sıcağında, eşyalarımıza kamyona yüklerken, büyümüş bir abla gibi bakıyordu bizlere. Hüzünle fısıldadı bu kere;
“Gidiyor musunuz? Hem de temelli mi?”
“Evet Şenay!”
İçimde zapt edilmeyecek, hatta inkâr edilmeyecek duygular vardı, yeniden. Belki yıllarca birikmiş, biriktirilmiş, farkında olunmamış.
“Hemen, bu gece mi?”
Etkilenmiştim, soruş tarzından. Hecelemesinden, nefessiz kalışından, duruşundan, durgunlaşışından.
“Evet!”
Göstermek istemediğine inandığım gözlerini çevirmiş, koşarak evine gitmiş, üç-beş belki de on dakika içinde yeniden dönmüştü beni bıraktığı yerde aynı şekilde bulacağı inanç ve belki de düşüncesiyle:
“Bir hatıra” dedi, ufak bir mendil verirken. Mendilin hışırtısından içinde bir kâğıt, ya da kâğıtlar olduğunu hissettim. Bakmadı gözlerime. Dönüp gidiverdi evlerine. Acele, hem alelacele(1). Penceredeki perdede, perdeye düşen aksini gördüm, yanan lâmbanın soluk ışığında.
Şunları sıralamıştı kâğıtlara, bilgin İngilizcesi ile;
“I can’t stop loving you! (9)”
“I’ve loved you for so long! (9)”
“Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover!”(9)
Kalbimde, çocuksu yüklenişlerden kalan duyguların önemsizliğini yaşamama rağmen, umursamaz bir düşüncesizlik hâkimdi tüm benliğime, sorgusuz, sorumsuzlukla yüklü, bencilce, anlatılamaz, anlaşılmaz hem, onu öyle isyanları ile bırakırken arkamda.
“Aslında kişilikli olmak, kimse görmediği zamanda bile doğru olanı yapmak (10)” iken, bırakalım doğruyu yapmayı, doğru-düzgün düşünmeyi gerçekleştirememiş bir zavallı idim ve farkına vardığımda ise…
Yıllar geçti aradan, beklentisiz gibi. Onu, onunla beraber geçirdiğimiz günleri unutmamış gibiydim, ama unutmuş da sayılabilirdim. Bana yazdığı o İngilizce sözcükler hariç bırakılırsa, beynimin inkâra susadığı kişiliksiz çabalar vardı ben-bene.
Neden mi? Çünkü derin birer hatıra gibi, belki de o istediği için, o kâğıt parçacıklarını birer poşetle gizleyerek cüzdanımda muhafaza ediyor, cüzdanımı her elime alışımda, saygısızlığımın boyutlarını kısaltma çabasında oluyordum…
Ve bir gün işten çıkışımda onu gördüm karşımda. Yine kısa, çok kısa saçlarıyla. Belki ilk günlere göre biraz uzun gibi saçlarıyla, peruk gibi sanki. Beyazları yoktu hiç saçlarının, eski o günlerden kalmış gibi idi. Belki biraz daha kara, belki biraz daha açık.
Zaman nelere kadir değildi ki, olsundu o kadar değişikliği değil mi? Gözlerinde görünen hüzün müydü, anlayamadım. Zaten o güne kadar geçen zamana boş vermişçesine davranan birinin de bunu fark etmesi olası olabilir miydi ki?
“Şenay?”
“İbrahim!”
Oysa o güne değin hiçbir zaman ismimle çağırmamıştı beni. Hep; “Ağabey!” demişti veya her zamanki lehçesiyle; “Abi!”
“Seni aramaktan çok yoruldum. Oysa yolcu, hancıyı arayabilirdi, değil mi?”
“Bağışla!”
“O kadar geç ki!”
“Neden?”
“Önemli mi?”
Susmuştum. Susmalıydım veyahut da, geçen senelerin alın terini yok sayarak. Hissettiğimce Altı-yedi yaşlarında bana kendini adayan birine, içimden geçen başka bir şey diyebilir miydim ki?
“Ellerimi tut! Sana ihtiyacım var. Yıllar sonra olsa bile.”
Ellerini tuttum. Sıcaktı, ama soğuk olduğunu hissediyordum.
“Bir gün için, bir günlüğüne geldim annemle buralara. Seni görmek için. Bu gece de dönüyorum yine. Tıpkı senin beni bıraktığın gibi, ben de seni bırakarak. Beni hatırla. Sevmedin. Sevemedin ki beni. Başka dileğim olsa…”
“Söz! Bir hafta, on güne kadar geleceğim size. O çocuksu gülüşünle, özlediğin geleceği konuşacağız ve hem yaşayacağız Şenay, birlikte…”
“Umarım” derken belli-belirsiz sitem(11) dolu bir gülümseyiş şekillenmişti dudaklarında, istihza(12) da olabilirdi, belki.
Onları, trenlerinde yolcu ederken, gözlerinde gördüğüm; anlamlaştıramadığım bir hüzündü galiba…
Ve düşündüm. Ne idim? Bugüne kadar bir kısmet, bir nasip, bir hayat arkadaşı aramamıştım. Gönlümden bile geçmemişti böyle bir düşünce. Gizli bir aşk mıydı beni kapsayan, bilmediğim, ya da hissetmediğim, ya da bilemediğim bir tutku?
Ben kime ait olduğumu mu bilmiyordum. Ben kimindim? Ben kime aittim, bilmediğim gibi, ama şimdi duyumsadığım, gecikmişçesine. Zamana karşı yarışmam mı gerekecekti, bu gecikmeyi yok etmek, ya da telâfi etmek için. Yüklenen ama ağırlığına tahammül edilemeyen sorgulardı yaşadığım, bilinçsiz ama içtenlikle.
Bir hafta, belki daha da erken, kesinlikle daha geç değil, o şehre, seneler öncesinin o eski sokağıma, evlerine geldim coşkunca arzularla, ellerimde çiçeklerle.
Ondan ayrıldıktan sonra artık kendime gelmiştim. Kalbimin sahibini biliyordum. Yıllar yılı hiçbir güzellik aramadan kendimi kime sakladığımın bilincine varmıştım. Biraz geç ama tetiklenince sahibimi bulmuştum ya.
Zili çaldım. Yorgun bir yüzle çıktı annesi kapıya, bekliyormuş gibi.
“Hoş geldiniz!” dedi kısaca.
“Şenay? Şenay nerede?”
“Gelin! Çiçeklerinizi de alın yanınıza. Götüreyim sizi ona”
Mantosunu giydi. Başını örttü ve yol gösterdi gitmemiz gereken yöne doğru ve;
“Bunu, o da istemişti!” dedi.
Yürüyorduk. Caddeler geçtik. Patika yolları aştık bir ara…
Ve bir tümsek başında durduk, selvi ağaçları altında:
“İşte!” dedi annesi.
“Kanserdi, ama kimseye söylemedi, anlatmadı, anlatılmasını istemedi.”
Toprağı bile ıslaktı hâlâ. Başucundaki toprak yığınları arasındaki mezarı belirten tahtadan levhaya yalnız iki kelime kazınmıştı:
“Sevdi – Öldü.”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Potansiyel; Gizli, gizli güç. Varlığı gücü ortaya çıkmamış olan.
(2) Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
(3) Direktif; Yönerge. Herhangi bir konuda tutulacak yol için üst makamlardan alt makamlara belli esaslara dayanılarak verilen emir, buyruk, talimat. Bu buyruklar yazılı olarak da verilebilir.
(4) Kornej; Aslı; Korniş. Evlerde perdeleri asmaya yarayan, metal ya da benzeri malzemeden yapılmış, ray gibi nesne. Perdelerin asıldığı rayları gizleyen pervaz.
(5) Alabros; Fırça gibi dik, sert, sık ve kısa kesilmiş saç.
(6) Pırıl Pırıl; Tertemiz, yepyeni, gıcır gıcır. Çok ışıklı, çok parlak, çok aydınlık, çok temiz.
(7) Çağıldamak; Suların akarken kayalara çarpıp “çağıl-çağıl ses çıkarması. Çıkarmak. Yapmak, etmek. Gürültü etmek. Öğüt verircesine ağır konuşmak.
(8) Alelacele; Çabucak, çarçabuk, acele olarak, çabuk.
(9) I can’t stop loving you; Seni sevmeyi bırakamam (Sanırım; Ray Charles’ın bu isimde bir şarkısı vardı)
I’ve loved you for so long; Seni öyle sevdim ki (Herhalde bu sözler de bir şarkının, bir dizenin ya da bir öykünün içinde geçiyordur, anımsamıyorum)
Nobody loves you, as much as I do, because I love you. You are my first and last lover_ Seni benim kadar hiç kimse sevemez, çünkü seni seviyorum, ilk ve son aşkımsın” anlamlarında cümleler (olsa gerek!)
(10) J. C. Watts’a ait bir söz.
(11) Sitem; Bir kimseye, yaptığı bir hareketin ya da söylediği sözün üzüntü, alınganlık, kırgınlık gibi duygular uyandırdığını öfkelenmeden belirtme.
(12) İstihza; Alay. Saraka.