Doğduklarında annelerinin bile onları tanıyamayacağı şekilde bir elmanın iki yarısı gibiydi ikiz oğlanlar...

Başlangıç olarak fark edilmeyen özelliklerinden biri; ikizlerin birinin poposundaki bendi, başlangıç olarak. Ben olan anne dede, ya da değişiklik olması bakımından “Efendibaba(1)” isminden esinlenerek Şâkir, diğeri baba-dede adından dolayı kardeşi Tahir idi.

Şâkir’in ayrıcalığı önce doğan olduğu için ismine bir de İlker isminin eklenmiş olmasıydı. Ancak genelde anıldığı çağrıldığı ismi ile o Şâkir’di. Belirli bir zaman sonra ve karşılaştığının kendisine yakıştırdığı İlker ismiyle tanınıp çağrılıncaya kadar...

Başlangıçlardaki tek sakınca Şakir İlker’i tanımak için ikide birde poposuna bakma gerekliliği idi. Ben, sağ kalçası üstündeydi çünkü.

Aslında anneleri ve hatta çevre için de onları birbirinden ayırmak fonksiyonel(1) ve hatta fiziksel olarak o kadar kolaydı ki!

Şâkir, uslu, sakin, kendi çapında dünyasını yaşayan(2), üleşen, huysuzluk çıkarmayan bir çocuktu, doğduğu andan itibaren. Buna mukabil(1) Tahir, belki yanlış bir söz dizisi olabilir, ama şirret(1), huysuz, yaramaz, kıskanç, yetinmeyen, paylaşmayı sevmeyen, çevresine ve özellikle de kardeşine zarar verme amaçlı bir çocuk idi.

Fiziksel özelliklerden en belirgin olanı ise; ayrı ayrı her ikisinin de dedelerinin kulak yapılarına sahip olmamaları idi. Şâkir’in kulak memeleri sarkık, Tahir’inkiler ise yanaklarına yapışıktı. Belki de isimleri farkında olmaksızın bu özelliklerine göre verilmiş olsa gerekti.

İlerleyen zamanda diğer özellikleri de görülecekti ele-güne(3) karşı. Örneğin sünnet olmaları...

Şâkir kurbanlık bir koyun gibi kendisini kirvesinin(1) kucağına teslim ederken, Tahir’in ellerinden, kollarından, bacaklarından dört kişi zapt etmek zorunda kalmışlardı, tüm vaatlere, tatlı sözlere kanmadığından olsa gerek.

Diğer belirgin özellikleri ise neredeyse sülâlelerinde hiç kimsede rastlamayan bir özellikti. Tahir solaktı, saçlarını sağ tarafından ayırırdı, gençliğinin gerekliliği uzun da, kısa da olmayan saçlarını tararken, Şâkir ise sağlak(1) olup saçlarını soldan ayırırdı.

Bu; solak ve sağlak(sağak) kardeşlerin sıraya sağlı-sollu oturmaları, öğretmenleri onları karıştırmadığı için bir arada olmalarının sorun yaratmadığı bir şekildi.

Ancak...

Tahir, Şâkir’den daha düşük bir not aldığında davranışları ihtilâle(1) dönüşüyor, öğretmenlerine karşı diklenirken(2) suçlu Şâkir’miş de, sanki kendisi onun ağabeyiymiş gibisine kardeşinin üstüne yürüyor, yumrukluyor, tekme atıyordu.

Oysa Şâkir, İlker isminin konulmuş olmasından da anlaşılacağı gibi ondan birkaç dakika önce doğduğu için o ağabey sayılırdı, hem zaten ayrıcalık olduğunu belirtmek için ismine İlker ismi de eklenmişti ya, ama kimin umurunda? Şâkir tekmeyi, yumruğu yer, gene de sarılırdı kardeşine;

“Üzülme, bir sonrakinde de sen başarılı olursun!” diye...

İlkokul bu minval(1) üzerine bitmiş ve yaşamda ilk kez ayrılmıştı yolları ikizlerin, bir kez daha beraber olamayacağını düşünür gibi, bilmeksizin. Oysa Tanrı nelere kadir değildi ki?

Şâkir din eksenliydi efendibabası gibi, yaşadığı sürece ilgisini hiç eksik etmeyen Tahir dedesine göre değil ama. Dolaysıyla Efendibabasının teşvikiyle ilkokulu bitirir bitirmez yönünü çizmişti, muhtemelen etki altında kalarak(2).

Çünkü özellikle efendibabası, hatta efendibabasının etkisinde kalan ablaları Övgü Tahire ve Özgü Şâkire gibi çevresi de zorlamıştı onu belki de...

“Şâkir; Hoca olacak, Müftü olacak!” ve benzeri gibi sözlerle ve bu sözlere yama olarak özellikle Tahir’e bakarak;

“Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğar!(4) diyorlardı, belki bunda yönlendirmek istedikleri söz Tahir Dedelerine doğru olsa gerekti. Çünkü Tahir Dede ilerlemiş yaşına, devlet memurluğundan emekli olmasına rağmen, okul yanında bir kırtasiye dükkânı açmış, gününü gün etmek yanında, her zaman değilse de özellikle bazı kış akşamları “Stres atıcı(2)” bir şeyleri yapındırıyordu(2)! Boza falan değil, bilinebilecek, ya da bilinmesi gereken şeyler gibi...

İki-üç düsturu(1) vardı Tahir Dedenin, birincisi bir çocuk şarkısından;

“Çalışmanın var bir tadı / Tembelliğe alışmadı / Türk Cennetinin bir adı / Anadolu, Anadolu…(5)

Diğerleri rubai olarak üstattandı;

“Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de tam Müslüman. (6)

“Niceleri geldi neler istediler / Sonunda dünyayı bırakıp gittiler / Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi? / O gidenler de hep senin gibiydiler.(6)

Zaman ilerliyor, ayrı okullarda okumalarına rağmen, aynı evi paylaşıyorlardı, derslerine giderken de, döndüklerinde de. Anne ve babaları fedakârlardı ilerlemiş yaşlarında, salonda bir kanepede biri, diğer kanepede de diğeri uyuyordu, kısaca iki ayrı kanepeyi paylaşıyorlardı, ahir ömürlerinde(3) daracık evlerinde, iki ayrı dünyayı paylaşan çocukları “Ayrı odalara sahip olsunlar, ayrı odalarda ders çalışsınlar, kendilerine hükmedenler olsunlar!” diyerek.

Çünkü mizaçlarının(1) aykırılığı yanında birinin “Esselâmü…(7)” diye başlayan selâmına, diğerinin “Merhaba!” diye cevap vermesi, biri suspusken(1) diğerinin çenesinin düşük(3) olması, biri irşat olmayı(2) dilerken, diğeri dilşâd olmayı(2) dileyen yapıdaydılar.

Ancak; “Kötü düşünen kötüdür!” diyen Konfüçyüs’ün sözüne sadıkane bağlılıkları nedeniyle onlar için kimse “Kötü” dememiş, diyememişti, diyemezdi de.

Babaları allem etmiş, kallem etmiş(2), onlar için yedi rakamı da aynı olan, ancak başlangıçları farklı olan iki telefon numarası ile birer cep telefonu almıştı onlara.

Meselâ; ABC9981, DEF9981 gibi biten. Bundan amaç; “Dokuz kere dokuz eder seksen bir!” gibi akılda kolay kalması içindi. Çünkü çocukların ikisi de iki ayrı mevkide, iki ayrı üniversitede, yani fakültede okuyorlardı, ilerleyen zamanda.

Oysa iki ayrı odada yaşadıkları nefeslerinden belli olduğundan dolayı öylesine mutluydu ki anne-babaları, onların üniversite yaşamları için.

Karı-koca olarak da olsa kapısı çalınmayan evde yaşamak zordu! Bu nedenle çocukları aramasa bile ana-baba, karı-koca akıllarına estikçe arıyorlardı bebelerini. Oğlanlar için sorun yoktu telefon numaralarını şaşırsalar bile telefonun açılışındaki seslerinden anlıyorlardı.

Biri; “Hayırlı günler!” diye başlardı söze, bu hilafsız(1) Şâkir’di, diğeri; “Merhaba! Hayırdır?” derdi, soran şekilde. Bazen de şaşırtmak istercesine “Esselâmü…” derdi, ama anne ve babası şakayı kaldırırlardı yüreklerinde.

Kocada olan kızları ise hafta aksatmazlardı, her hafta Cuma günleri mutlaka ararlardı kendilerini, hakikatli evlât idiler...

Hangisi olursa olsun aile için, oğlanların, kızların ziyarete geldikleri günler bayramdı, sömestre, bayram tatilleri, torunların doğum günleri gibi. Tüm evlâtlar topluca, damat ve torunlar...

Geldiklerinin ertesinde ardı arkası kesilmezdi aranan Tahir’in telefonu. İyi bir intiba(1) mı, geniş bir arkadaşlık grubu mu, yoksa derslerinde dehâ(1) hüviyeti mi bilinmez, ama ara sıra da olsa Fahir ve Mahir isimli arkadaşları arar, daha ziyade çok zaman ötesinde her zamana yakın eve kadar zahmet ederlerdi!

Telefonlarda ara sıra da olsa yanlışlık olmaz mıydı, hani Kod No mu her ne ise, yanlış çevrilmiş olarak? Olurdu tabii! Evde yaşanan kendini belli eden yanlışlığı, okullarında, kaldıkları öğrenci yurtlarında da yaşıyor olsalar gerekti, hem mutlaka!

Örneğin şöyle ki; başlangıç kodunu 3 yerine 2 olarak çeviren kişi karşısında Tahir yerine Şâkir’i buluyordu, eğer Tahir, Şâkir’in yanındaysa Şâkir telefonu Tahir’e uzatıyordu, yakınında değil de uzaklarda, arkadaşlarıyla beraber veya derste ise düzeltilmiş numarayı veriyordu arayana.

Şâkir’in çekincesi kendi yalnız dünyasına göre, Tahir’in oldukça kalabalık dünyasında yapması muhtemel yanlışlıklardı; gönül kırmak(2), kendini yanlış anlatmak, ya da en kötüsü nefsine hâkim olamamak(2) gibi...

Belki de yersiz bir korku, ya da endişe. Bu, küçük yaşların kardeşine karşı duyduğu, şu anlarda unutulmuş gibi görünüyor olsa da karşılıklı sevgi dolaysıylaydı.

Şâkir üniversiteye başladığı senenin hemen başlangıçlarında; ahlâkının, inanışının, belki de kuralların gereği olarak sakal bırakmıştı. Ancak öyle papazlar, pespayeler(1), üşengeç bakımsızlar gibi değildi sakalları.

Şakakları, boynu, dudaklarının üstü ve altları ve sakalının tel uzunluklarını, kulaklarındaki kılları haftada iki, en az bir kere mutlaka düzeltirdi. Diğer temizlik alışkanlıklarını söylemeye gerek yok, hele ki Cuma günleri...

Eve tatil günleri geldiğinde genelde cami, daha doğrusu mahalle mescidi dışında pek geçmezdi vakti. Ve öğrendiklerini kör cahil(3), kara cahil(3) olmasa da doğuştan ümmi(1), mescit hocası ile paylaşırdı;

“Şurası doğru, şu hadise(14) göre, şurası yanlış Kur’an’daki şu sure(14) ve ayete(14) göre...” diyerek. Bu nedenle mescidin hocası ile başlangıçlarda uzaklığı, sonralarında ise ister-istemez bir yakınlaşması olmuştu.

Hoca çok zaman, hatta her zaman mescidin kapısını açık bırakır giderdi evine. Çünkü Şâkir ders çalışır, bazı bazen okur, üfler, vakti uygunsa istihareye bile yatar(8), hoca gecikirse ezanı okur, çok zaman müezzinlik yaptığı gibi, hocanın bilgisi dâhilinde, hocanın mazereti(1) olursa hocalık bile yapardı. Çünkü mescit hocasının da, cemaatin(14) de kendisine güveni o kadar fazla idi ve Şâkir bilgi, cesaret ve kendine güveni nedeniyle kimseden çekinmezdi.

Bu cesareti ve kendine güveni irsiyetten(1) olsa gerekti. Çünkü Tahir de Şâkir gibi aynı yoğunluktaydı. Hatta bu cesaret ve güvene eda, tavır, sabır, çekiniksizlik hatta kahır konusunda bile eklentiler yapılabilirdi, ispatı gereksiz olarak.

Mescidin hocası uyanık bir hoca, daha doğrusu adam(!) olsa gerekti. Her Cumartesi-Pazar mescitte görevli gibi bir bilen olduğuna göre o günleri kendisi tatil yapamaz mıydı? Vakti müsaitse, ya da gerekirse cemaatten biri gibi gelir mescide, Müslüman olarak görevini yapar ve dönerdi evine tekrar.

Nitekim hoca, ufak bir hissettirme ve sonrasında rica ile üstesinden gelmişti düşüncesinin. İtiraz ne demek? Aşırı bir memnuniyetle kabullenmişti Şâkir! Hocanın tek hüznü böyle Müslüman bir evlâda sahip olamamak, ya da böyle bir Müslüman çocuğa verecek kızı olmamış olmasıydı. Zamanında oğlu ve kızları baş göz olup, alıp başlarını evden çıkmışlardı!

Şâkir o günden sonra Cumartesi sabahlarının sabah namazlarından, Pazar akşamının yatsı namazlarına kadar mescidin hocası gibiydi, cemaat ona, o, cemaate alışmıştı.

Günlerden bir günün Cumartesinde mescidin yakınındaki sitedeki ufak olan Güvenlik Kulübelerinin büyütülmüş olarak değiştirileceğini duyunca aklında bir fikir oluşturdu hemen.

Hocaya, cemaatten okumuş ve bilgisi olanlara, Sitenin Yöneticisine danıştı, aklından geçen şey için; “Ne iş olsa yaparım abi!” modunda.

O kulübelerden birini satın alarak mescidin hemen yanındaki boş arsaya oturtturdu. Yaz aylarında asla sorun olmuyordu davranışları, çalışmaları, kışın soğukları geldiğinde ise; “Tanrı yardım eder!” diye düşünüyordu. Nitekim o günlere ulaştığında genelde mescitten dışarıya çıkmıyordu, eğer bir ricacı gelmezse.

Gene de çok zaman böyle bir ricacı beklentisi olmasa da, nefsini terbiye etmek için, Tanrıya sığındığını belgelemek istercesine kulübede oturmaktan çekinmezdi Şâkir. Soğuğa aldırış etmez, ayaza önem vermezdi, giyim-kuşamıyla Tanrısına güvenerek.

Kulübenin satın alınıp bedelinin ödenmesi için babası destek olmuştu, üstelik artı olarak bir taşlı bileyi makinesi(3) alıp bu kulübe içine oturtturmuştu, özellikle Kurban Bayramı arifelerinde bıçak bileylemek(2) için.

Kulübenin ön camının arkasına da bir ufak levha koymuştu, okunacak şekilde, büyük harflerle;

“Cumartesi-Pazar günleri bıçak bileylenir, ufak-tefek(3) tamirat sorunları çözülmeye çalışılır!” diye.

Daha hoca olmadan, üniversite öğrencisi iken Şâkir'in methini(1) çevre duymuş, namı almış yürümüştü. Her Cumartesi-Pazar namaz vakitlerinde camide vaazlarını dinleyenler gün gün çoğalıyor, namaz vakitleri dışında dükkânı da neredeyse dolup taşıyordu (gibi), eğer kulübeye dükkân demek gerekirse!

Ve en önemlisi Belediye Kanunları, harç(1), işgaliye(1) gibi sorunları olmadığından kimseden para almıyordu.

Çünkü ilgili yerlere başvurmuş iki adet kilitli yardım kutusu ile bir adet şişe, teneke ve plâstiklerin toplanması için geri dönüşüm kutusunu kulübenin hemen yanına sığıştırmış, ayrıca mescit için, dışarıdan içi gözükmeyen bir kumbara yaptırmıştı.

Bunlara ait üç adet özel anahtarı; hocaya ve heyetten, yani cemaatten iki kişiye teslim etmişti, kendisi için gerekli değildi. Hem ayrıca sayım Cuma günleri namazdan ve cemaatin dağılmasından sonra yapılıyordu, o gün ise kendi yoktu zaten.

Mescidin yardımsever, kadrolu gibi cemaati vardı, her ay belirli bir aidat gibi mescide ödeme yapan. Buna rağmen Şâkir; eğer bedel ödemek için ısrarda bulunanlar olursa tavşan sidiği denize fayda(9) deyip verilen bıçak bileme, ya da tamirat gibi hizmetlerinin bedellerini de, kutulardan birine, ya da üleştirerek(2) her birine ayı ayrı atmalarını söylerdi, eğer isterlerse.

Müslümanlardan kaçıp da Müslümanlığa sığınan(10) kimse yoktu, kendisine ulaşan, kendiyle konuşanlar arasında.

Her Cuma çeşitli camiler ve mescitlerde, cami, mescit ve Kur’an Kursları için hutbelerde, vaazlarda yardım dilekleriyle (yoksa dilencilikleriyle mi demeliydi?) ilgilenenler bağırıp çığırırlarken onun mescidinde böyle bir olayın yaşanmaması mutluluğuydu Şâkir'in.

Şehirde değil, belki tüm Türkiye’de su-elektrik-içme suyu-doğalgaz borcu-harcı(3) olmayan, birikmiş parası olan tek mescitti, Şâkir’in Cumartesi-Pazarlarını üleştiği mescit…

Okulunun gereği, yakın olan camiye giderdi Cuma Namazları için Şâkir. Ve çıkışta bağırış-çığırışlara(3) aldırmaz, eliyle cebini bile yoklamazdı, tıpkı Cuma, Ramazan, Bayram-Seyran Müslümanı(10) olan ikiz kardeşi Tahir gibi.

Şâkir'in elinden gelen bu kadar değildi. Bid’at(11), Hurafe (batıl itikat, yanlış inanç)(12) ve hatalı düşünüşleri ikaz etmesine(2) rağmen ısrarlı 7, 40, 52, sene-i devir, sünnet, asker uğurlama vb. mevlitleri(13), hatmetme(14), hatim duası(14), hatim indirme(14) dilekleri için evlere, talkın(14) duaları için mezarlıklara giderdi.

Hocalara yardımcı olarak, dini vecibeleri(14) öğretmek için de ara sıra Kur’an Kurslarına katılırdı.

Ancak bu işleri gene para almadan yapar, cebine konan zarfları anında ilgililere teslim eder;

“İstedikleri takdirde mescit ya da yardım kutularına atmalarını, ya da kurumlarına bağış olarak vermelerini” söylerdi. Devletten aldığı burs(1) ve babasının verdiği harçlık kendisi için yeterliydi çünkü.

Şâkir’in Cumartesi-Pazarlarında onun vaaz, sohbet ve nasihatlerini dinlemek için yakınlar dışında, uzaklardan bile gelenler oluyordu.

Mescidin bir bölümü kadınlar içindi. Tek sakınca evde bebelere bakacak birileri olmadığından olsa gerek bazen vaazın tadı kaçardı, bebek ağlamaları, çocuk gürültüleri yüzünden, o kadar.

Bunun için de; “Teknoloji sağ olsun!” deyip, daha kuvvetlice yüklenir, üflerdi mikrofona.

Cumaları kısmen dolan caminin dinleyenleri, kendinin olduğu tatil günlerinde en aşağı değil, ama ortalama yaklaşık(!) 80-100 kişiden fazla cemaat oluşturuyordu. Bu; o günlerde mescit kumbarasının bir sonraki Cumayı beklemeksizin Pazartesi açılıp bankaya yatırılmasının da gerekçesini oluşturuyordu; faizsiz, kâr paysız, masraf artığı olmaksızın!!!

Çünkü çok yerde kendini Müslüman addeden(2) kişiler, faizin adını böyle sözlerle örtmeye çalışıyorlardı, sanki Tanrıyı kandırabileceklermiş gibi.

Güzel ahlâk, güzel söz ve güzel bakışlar karşılığı Allah da verdikçe veriyordu mescide. Belediye görevlileri ayda bir, mahallenin kadınları, civar esnaf, bakkal-çakkal; halı, kapı, pencere temizlikleri, onarımları, boya-badanaları dâhil hiçbir şeyini eksik etmiyorlardı mescidin.

Örneğin; önceden dar-kıt ısınmayı(2) temin eden, baca, boru temizliği, kömür-odun temini, kül temizliği sorun yaratan atadan kalma soba kaldırılmış, kombi ve kalorifer tesisi yapılmıştı.

Asarı antika(3) vantilâtörler kaldırılmış, yerine klimalar takılmıştı. Cereyan kesintilerine karşılık mescidin dört bir tarafına şarjlı elektrik düzenleri konulmuş, mihrap, minber özel olarak aydınlatılmış, ahşap, gıcırdayan kapı ve pencereler plâstik malzemelerle değiştirilmiş, donatılıp döşenmişti.

Ses düzeni yenilenmiş, alaturka tuvalet ve abdest mahalli tek kişilik de olsa yeteri kadar elden geçirilmiş, tüm cemaate yetecek kadar tespih, sıvı sabun, havlu kâğıt ikmalleri yapılmıştı.

Bir diğer başarı konusu da Diyanet’in bastırdığı İmsakiyeli Takvimin en çok satıldığı mescit olmasıydı. Mescit tümünü satın alır, anında bedelini öder ve ihtiyacı olanlar birer ikişer alıp evlerine götürürlerdi, bedel ödemeden. Yahut da şöyle demek daha doğru; bedelini kumbaraya atarak...

Şâkir’i en çok mutlu eden bu cazibeye(1) dayanamayan yalnızca Cuma Müslümanı olan Tahir’in de özellikle Cumartesi-Pazarlarda mescide gelmesi, teberru(1) anlamında fedakârlık edebileceği harçlıklarının önemli bir bölümünü üç kumbara arasında üleştirmesiydi.

Ancak söylemekte ne beis, ne de mahzur var; Tahir diğer zamanlarda gene eski Tahir’di; el işte, göz oynaşta(3) örneği gibi, ama asla derslerini ihmal etmeksizin(2).

Ders çalışma konusu Şâkir için de, Tahir için de aynıydı, ancak tek farkla. Şâkir özellikle sömestre ve yaz tatillerinde Cumartesi-Pazarlar haricinde de sabahtan öğlene kadar mescit içinde okuyor, üflüyor, ders çalışıyordu.

Sonra “Gelen-giden var mı?” diye Güvenlik Kulübesi artığından oluşmuş kulübesine (yani; dükkânına) bakıyor, kimse olmasa da çok zaman kulübesine gidiyordu. Dizüstü bilgisayarı “Şarj et!” komutu verinceye, ya da ezan vakti gelinceye kadar gelenleri boş çevirmemek için kulübesinde dört numara şeklinde oturuyordu.

Gerçi kendisini kulübesinde göremeyen herkes, onun mescidin içinde olduğunu bildiğinden, kimsenin işinin halledilmeksizin boş döneceği düşünülemezdi, mümkünsüzdü. Sadece gelenlerin yaşlı olmamasına rağmen; “Hoca Efendi! Hu! Hu!” ya da “Hocam, selâmünaleyküm!” demelerini falso(1) olarak kabul ediyordu, çünkü yaşı daha çeyrek asır bile olmamıştı!

Böyle günlerden bir yaz gününün arifesi sayılırdı o gün...

Kulübede, sıcaktan bunalmasına rağmen ders çalışmaya çalışıyordu, öz başına, kendi başına. Klimaları çalıştırarak caminin giderine neden olmak istemediği için. Su dolabından su ikmali yerine ısınmış pet şişelerle susuzluğunu giderme gayreti içindeydi.

Bilgisayarına içtenlikle sarılmış, ya da “Gömülmüş” diyelim, Pazartesi sınavı için derslerini hatim etmekle meşguldü. Derslerine tam adapte(2), ya da konsantre olduğunu(2) sandığı anda dalgınlığında penceresi birkaç kez tıklatılmış ve açtığı pencereden birkaç bıçak uzatılmıştı kendisine doğru.

Bıçakları aldı, karşısındakinin genç kız olduğu ile ilgilenmedi bile. Bıçakları alıp usul usul bilemeye çalışırken;

“Yarım saate kalmaz, hazır olur efendim!” dedi.

Karşısındaki;

“Beklerim!” diye çağlayan bir sesle kendisini cevaplayınca, ister istemez bakışlarını yönlendirdi o sese doğu. Önce uzun ve çıplak ve çarpık bacaklarını gördü karşısındakinin. Sonrasında merak edildiğini düşünen genç kız başını eğince, aklı başından gider gibi oldu sanki. Bu ne güzel yüz, lâcivert gözler, sarı saçlar, burun ve dudaklardı!

Aklının karışıklığında taşa çalındı parmakları, sıyrıldı derisi biraz, kanadı, elini ağzına götürüp emdi kanını. Sitemi; mezhebi(14) nedeniyle abdestinin bozulmuş olması üzerine idi, yoksa neden başka bir şeyler umurunda olsundu ki?

Sadece itiraf etmeliydi ki; o bacaklara ve o eğilişe bakarsa o genç kızın boyunun iki metreden az olmayacağını düşünürken kendisini cüce gibi hissetmesinden doğal bir şey olamayacağının bilincinde gibiydi!

Bir...

İki...

Üç...

Bitti bıçakların bilenmesi, yağlarını sildi, keskinliklerini başparmağına ve koluna sürterek kontrol etti, ayrı ayrı gazete kâğıtlarına sardı, bir poşete koyup kapıdan dışarı çıktı, belki engel olamadığı merakı nedeniyle...

Ve aklı başından bu kez gitmek yerine uçmayı tercih etti. Hani meselâ; bedensel, fiziksel olarak değil, belki de yaşının, ergenliğinin, inancının gereğini saklayarak bütünsellik yerine ruhsal olarak saklamaksızın gözlemledi genç ve güzel kızı.

Karşısındaki, yirmilerine bile ulaşmamış, yarı üryan(3), neredeyse tümüne yakın üryan bir genç kızdı. Askılı bir tişört, ya da her neyse, memelerinin bombeleri fark edilen, gözüken göbeği ve mini şort vardı üzerinde.

“Hiç bakmadınız bana, bu güne, şu ana kadar bana?” dedi belki de sitemle kelimeleri tekrarladığının farkında değilmişçesine, geveleyerek(2) gibi farklı bir Türkçeyle.

“Gerekli değildi ki efendim!”

“Gâvur(14) olduğum için mi?”

“Nereden bileyim ki efendim?”

“Nasıl bilmezsiniz ki? Tam karşıdaki, Güvenlik Kulübesini satın aldığınız sitede, tam sizin mescit kapısını ve camlarını gören blokta bir dairede oturuyoruz, annem ve babamla! Bu nedenle ben seni bildim Şâkir ya da Şâkir İlker!”

“Hoppala!(1)” diye iç geçirdi(2) Şâkir. Hem sen, hem ismiyle Şâkir ve Şâkir İlker olarak hem sıkıntı dolu bir Türkçe. Konuşmasında da bir sıkıntı olsa gerekti, kendisini de “Gâvur” olarak takdim ettiğine göre.

“Bağışla küçük kız! Üniversite, dersler, mescit, burası, dünya ve ahret telâşı(3) falan...

Demek ki görememişim sizi.”

“Af yok! Ben küçük kız değil, daha büyük, ben Claire, yani komşu!”

“Tanıştım, sevindim! Şimdi ezan vakti, izin verirsen gideyim!”

Kendini onun güzelliğinden azat etme gayesi taşıyor olsa gerekti Şâkir.

“Tabii! Ben gâvur, sen Müslüman...

Sen koşa koşa git, yıkan, nasıl diyorlar? Hah! Hatırladım; abdest al, sonra ‘Allah!’ deyip yat-kalk, namaz gibi. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa; ‘Hoş gör yaratılanı Yaradan’dan ötürü(15) Ama sizde böyle bir şey yok, anlamak zor!”

Sinirlenmişti Şâkir. Dininden olmayan birinin ona veciz sözlerle(3) anlatmak istediğini, anlatmasına. Dili sinirden en sivri sözleri(3) söyleme hıncını yaşıyor gibiydi;

“Dediklerin doğru, tamam da bizim kullandığımız bir söz var; ‘Gel, gel, ne olursan ol yine gel, ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol yine gel. Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!(12)şeklinde…

Söz! Asla, ‘Dinimden değilsin!” deyip üzmeyeceğim seni, bakar kör olmayacağım(2) ve sana asla ‘Gâvur!’ yakıştırması yapmayacağım, eğer karşılaşırsak bir daha!..

Ne zaman dilersen gel buraya ne bıçak bilet, ne kumbaralara para at! Ama şimdi beni bağışla Claire! Sonra belki seni görürüm ve ‘Merhaba!’ derim. Ama ismini söylemek benim için çok zor. Meselâ adın Güler olsun, desem?”

“Olur, no problem(13)! Hadi git! ‘Allah!’ de! Aslında gene bıçak getireceğim İlker!”

Şakir için o andan sonraki zaman için tekrar; “Uçmuştu” demek gerek! Namaz mı kılmıştı, kıldırmış mıydı? Yanlış okudu belki de farkında olmaksızın, cemaatin ikaz etmediği(2), ancak hissettiği. Aklında hayali, onun gecikmiş sözleri vardı dalgınlığında.

Sehvi secde(14) yapması gerekmişti, yaşamında hem ilk kez ve olmayacak duaya “Âmin!” der(18) gibi. Hayalet gibiydi, cemaatin meraklı bakışlarında “Allah kabul etsin!” dileklerinde.

Ne ders çalışıyor, çalışabiliyor, ne de Allah ile ilgili kavramları dolaştırabiliyordu zihninde. Lâcivert gözler ve Claire ya da Güler vardı tüm çevresinde hatta varlığında. Yazın sıcağı değil, düşünceleri, çalışamaması bunaltmıştı kendini ve terliyordu.

Tam bu sıralarda gözüktü Claire yeniden. Kim bilir cesareti nedendi, ya da duyguları? Poşetinden çıkarılmamış, kâğıtları açılmamış bıçaklarla dikilmişti kulübe önüne, aynı frapan(1) giyim ve kuşamıyla.

Hiçbir şey söylemeden sadece eğilip gözlerine bakmakla yetinmek ve karşısındakinin zaafını anlamak(2) ister gibiydi, o yaşına rağmen, yaşının gereğiymişçesine.

Kendini saklayamamıştı, saklayamıyordu onun çağırışıyla İlker. Hâlbuki dalgınlığını, ya da esaretini sona erdirmek için hocanın evine gidip “Ders çalışmasının gerekliliği nedeniyle imamlık görevini devretmek zorunda olduğunu” söylese olmaz mıydı?

Geç kalmıştı.

“Neden çekinik(1) duruyorsun İlker? Bana Müslümanlığı öğret, seni anlat bana! Dinsiz olmam nedeniyle insanların beni aşağılar gibi bakmalarına(2) haklarının olmadığını söyle bana! Babam Müslüman, Türk, annem Katolik Hristiyan, Fransız...

Ben Türküm, ama ben kendimi bilmediğim için ‘Dinsizim!’ diyorum bana. Annem, babam, dinlerini sorun etmeksizin mutlu iseler onların dinlerinden veya benim tarafsızlığımdan kime ne?”

Suskunluğuna çare ararcasına devam etme gereğini hissetti;

“Neden bizleri incitircesine(2) aşağılayarak(2) hırsla, hınçla, en acı ve sivri sözleri söylerler ki insanlar bize, bizlerle karşılaştıklarında? Bana bunları anlat! Öğret, izah et! Doğru mu? Bir din adamı olarak öğrenmek istiyorum senden. Ben kitabınız Kur’an’ı da, İncil’i de okudum, hatta defalarca. Çok şey aklımda, biliyorum. Oysa sanırım siz İncil’i bir kere bile okumamışsınızdır?”

“Bir nefes al istersen Güler! Ben İncil’leri okudum. İncil’in eğer aklımda yanlış kalmadıysa yirmi yedi çeşit kitapçığı ve toplamda dört ayrı yazılmışı var; Matta, Markos, Luka ve Yuhanna olarak…

Ayıca tam bilgim olmamasına rağmen Barnabis İncil’i diye de bir İncil var! Sen hangi İncil, ya da İncil’leri okudun, bilmiyorum. Yani demem o ki; dünyadaki tüm dinleri okudum, okuduk, bilgim var!”

“Hemen Güler ismiyle Müslüman gibi sahiplendin beni, tüm bencil Müslümanlar gibi. Ben Güler değil, Claire’im!”

“Anladım! Peki Claire! Yalnız şunu açıklayıp tamamlamama izin ver. Tüm dünyadaki Müslümanların sahiplendiği, bir harfi bile değiştirilmemiş, değiştirilmesi mümkün olmayan bir tek Kur’an varken yeryüzünde, peki, İncil’in çeşitliliği için ne düşünüyorsun? Çoğundaki değişiklikler dikkatini çekti mi?”

“İşte benim anlamadığım konulardan biri de bu. Kur’an’ın tek satırının bile değişikliğe uğramadığından eminsiniz yani? Yaklaşık on dört asırdır hiç değişmemiş, öyle mi?”

“Doğru! Ama ayakta söz yetiştirmeye çalışıyorsun bana. İçeriden bir tabure getireyim mi sana, oturman için?”

“Sakın ha! Dinsizliğim taburenize bulaşır, ona oturan da dinsizliği benimser belki!”

 “Yok, daha neler? Ne alâkası var şimdi bu sözün? Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”

“Ufacık bir espri! Ayakta konuşmaktan, görülüp tanınmaktan da hiç şikâyetçi değilim. Çünkü öğrenmek istiyorum. Aslında senin ve ‘Dinsizim!’ dememe rağmen benim Allah’ımız aynı! Ya da şöyle demem daha doğru olacak herhalde. Babamla, annemin Allah’ları bir...

Babam Muhammet Peygamber diyor, annem İsa Peygamber…”

Nefes alır gibi durdu, ya da cümlelerini sıraya koymak gereğini hissetti herhalde;

“Peki, kurallar, kaideler, farz, sünnet, vacip, günah, sevap, haram, helâl, başka aklıma gelmeyen şeyler onların zamanlarında şekillendiğine göre neden Hristiyanlıkta; Katolik, Protestan, Ortodoks gibi ayrımlar, Müslümanlıkta; Sünni ya da Hanefi, Şafii, Hambeli, Maliki gibi mezhepler var ki?..

Tek doğru yol, peygamberlerin çizdikleri, yaptıkları, ettikleri, söyledikleri olduğuna göre, neden onlardan sonraki insanların çizdikleri yörüngelere göre davranış, düşünce ve ibadetlerde değişiklikler, farklılıklar olsun ki? Bana göre olmaması gerek!”

Bir makine düzeninde devam ediyordu Claire, merak ettiklerinin tümünü bir celsede(1) öğrenmek istercesine (galiba);

“Benim düşünceme göre annemin dinine de, bağımsız olduğum için bana da kimse karışamaz, ne domuz eti yediğime, ne şarap ya da içki içtiğime, ne de giyimime-kuşamıma(3)! Ama Müslüman dediğiniz kişiler tutturmuşlar, domuz eti, şarap haram, tesettür, türban diye. Kur’an’da benim okuduğuma ve aklımda kaldığına göre, ikinci sınıf muamelesini uygun gördüğünüz kadınlar için söylenen ayet; “Ziynet yerlerinizi kapatın! (19) şeklinde...

Meleklerin cinsiyeti bile sorun sizin dininizde, ya da ben öyle algıladım(2). Üstelik neden kadın ve erkek namazları farklı, bazılarını kadınlar yapmıyor? Üstelik neden bir yerden bir yere gidince namazlar kısalıyor? Anlayamıyorum. Yanıldığını söyleme hocam bu, inkâr etmek gibi olur!”

Bir süre durdu ve aklına sonradan gelmişçesine devam etme gereğini hissetti Claire;

“Ayrıca, bağışlamanı dileyerek sormak istiyorum. Para almadığını, mescit ve hayır kurumları için para topladığını biliyorum. Ama nasıl ki bir dişçi annesinin protezini(1) yapsa, ya da bir doktor kayınbabasını muayene, ameliyat ve tedavi etse dahi vergisini ödüyorsa, sizin de ticari hüviyetiniz olmasa da bu kulübe için devlete vergi ödemeniz gerekmez mi?..

Yani kulübenin yasal hüviyeti var mı? İznin var mı? Hem ayrıca dinin buna izin veriyor mu?”

“Doğruların var, ama tüm bu söylediklerini ayaküstü, vaaz verir gibi doğru bir şekilde cevaplamam mümkün değil! Söylediğin son ticari dükkân ve vergi konusunu ise, bileme makinesini almadan evvel hukukta okuyan arkadaşlara, kardeşime sorup öğrendiğimi sanıyordum. İkazın üzerine, tekrar sorup öğreneceğim ve gerekiyorsa yasalar ne emrediyorsa gerekenleri yapmaya çalışacağım, ya da istemesem de yardım etme kararımdan vazgeçeceğim...

Beni uyardığın için gerçekten teşekkür ederim. Yalnız şunu da bil Claire, bunun için bir gider söz konusu olursa asla cemaatten toplanan paralardan masraf yapmayacağım, kendi cebimden harcayacağım, ne gerekiyorsa. Okul bitince böyle ya da benzer bir iş yapmam mümkün değil zaten, hem yasalar izin vermez, hem de kendi vicdanım rahat olmaz(2)

Ancak, izin verirsen ve annen baban da izin verirse...”

“Bir saniye...

Ben hürüm, ben, benimle ilgili kararlar için reşit(1) bir kızım, kendim veririm benimle ilgili olan herşeye, bağımsız olarak. Sen sadece öğretmek ve beni bilgilendirmek için ne istediğini söyle!”

“Uygun bir zamanda, uygun bir yerde, kitap ve ilmihallerle(14), Kur’an tefsir(14), meal(14) ve açıklamalarıyla sana dinimi, gördüklerimi, bildiklerimi anlatayım. Gene de özgürlüğünü kısıtlamadan, seni zorlamadan...”

“Peki, kendinden de bahseder misin? Kimsin sen, nesin? İlâhiyat öğrencisi ve mescit hocası olmak dışında kalanları demek ve öğrenmek istiyorum!”

“Neden olmasın, tabii!”

“Tabii, dediğine göre benden çekinmezsen, seni baştan çıkaracağımı düşünmezsen, istediğin zaman çat kapı gelebilirsin(2) bizim eve! Ya da ne bileyim telefon et öncesinde, istediğin, özendiğin bir şey varsa hazırlayayım, yapayım, çay istersen demleyeyim. Annemleri evde istemezsen onların bir yerlere gitmelerini de isteyebilirim!”

O da, İlker de birbirlerine devamlı olarak “Sen” dediklerinin farkında olmasalar gerekti!

“Hiç gereği yok güzel kız! Farkındaysan bu kez ‘Küçük Kız!’ ya da ‘Küçük Hanım!’ demedim, sevildiğini bil(20)!”

Son anda, alışkanlıkla son cümleyi sarf etmekten dolayı pişmanlık duymuştu İlker. Yoksa atasözünden etkilenerek söylemek istediği asla; “Sev seni seveni hâk ile yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır’a sultan ise... (20) anlamında değildi.

Ama yapacağı bir şey yoktu, söz ağızdan, ok yaydan çıkmıştı bir kere. İyi ki “Ağzını öpeyim!(20)gibi bir saçmalık dökülmemişti dilinden. Claire;

“Sahi mi?” dedi sadece, kendisinin de yüreğindeki kıpırtıların coşup kendisini ele vermesini engellemek istercesine.

Geri dönmek üzereydi Claire. Ya unuttuğu bıçakları almak, ya da beynindeki son kırıntıları harcamak istedi;

“Aslında sanırım aklımda yanlış kalmamıştır, Kur’an’da ‘Senin dinin sana, benim dinim bana! (21) gibi bir ayet vardı!”

“Evet Claire. İslam’da zorlama yoktur(21), o ayet; ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana!’ şeklindedir!”

“Ama söylenenler çok ağır değil mi? ‘Gavurlar!’ der gibi ‘Kâfir(14)!’' demek!”

“O söz inkâr edenler, tapındıkları şeyler yanlış olanlar için. Ben sana ilk beraber olduğumuz anda, içtenlikle tüm bildiklerimi aktarmaya çalışacağım. Sen zaten Kur’an’ın ilk emrini içinden yerine getirmişsin bile!”

'Nasıl yani?”

“Hatırlamaya çalış. Kur’an’ın ilk emri neydi? ‘İkra’ bismi rabbikellezi halâk(10) ya da halâka. Yani; ‘Rabb’inin adıyla oku!’ Sen öğrenmek için okumuşsun, benimle karşılaşmadan evvel, senin ve benim aynı olan Allah’ın dediklerinden haberdarsın(1) yani!”

“Bağışla beni genç hoca! Ben anlamıyorum bazı şeyleri. Sırası değil belki, ama sormak zor mu, onu da bilmiyorum. Ben Türküm ama genelde yabancılar belki bir kısım Türk Müslümanlar da bilir ki; Noel, Dünya Kadınlar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, diğer bayram günleri ve hatta doğum yıldönümleri gibi günler var…

Ama Müslümanlıkta aklımın erdiği kadarıyla Kutlu Doğum Haftası, Kandiller, Ramazan Bayramı ve vahşi bir katliam(1) gibi gördüğümü söylememi bağışlaman dileğini yaşadığım Kurban Bayramınız var. Bunlar da mezheplere göre farklı. Yılbaşı haram, günah ya da yasak, bilmiyorum, neden?”

İlker'in cevap vermesine fırsat vermeksizin işaret parmağını İlker’in dudaklarına bastırarak “Sus!” işareti yaparken devam etti sözlerine;

“Daha önce de sordum, kadınlar erkeklere göre yarım insan mı? Mirasta, şahitlikte iki kadın bir erkek gibi? Anlamıyorum, neden eşitlik yok! Kadın ve erkek eşit değil mi, aynı haklara neden sahip değil? Hem şimdi, senin mezhebine göre elimi sana sürdüğüm için yasak olmadı değil mi? Yani abdest dediğin o şey…

Cevap verme, anlamıyorum çünkü hem de mantığım(1) böyle sözlere inanmamı engelliyor!”

Sözünü bitirdiğinde sırtını döndü Claire. Çünkü yakın camilerden yükselen ezan sesi, ona gitmesinin gerekliliğini söylemiş gibiydi.

İlker alelacele abdest almaya yöneldi, aslında pek abdestsiz gezmezdi. Claire ile konuşmasına rağmen elini kanattığını unutmamıştı, “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür(23) diyerek, abdestini tazeledi, alelacele.

Cemaatten bir ağabey, kendisi abdest alırken, makamına ve tecvidine(14) uygun alâkayı, belki de bilmediğinden, ilgi göstermeksizin mescit içinde ezana başlamıştı bile.

Kendi havlusu ile yüzünü kurularken, gözü mescit penceresinden tarif edilen pencereye kaydı tekrar. Ne zaman evine ulaştığını fark edemediği Claire oradaydı ve belki, belli-belirsiz(3) el sallıyormuş gibiydi...

Aslında memnun olduğu bir şeydi bu, kendisinden bile asla saklamaması gereken. İlk karşılaşmalarının ertelerinde ne zaman abdest almaya yönelse, ne zaman havluyla kurulanmaya kalkışsa gözü kayardı karşı sitenin bloğunun o penceresine. Sanki hissi kabl el vukuu(3) gibi, ya da onun gibi bir şey.

Claire'in kendini izlediğini, gözlediğini, ya da merakla takip ettiğini hissederdi.

Olay bu kadarla bitse gene de iyiydi. Son cemaat camiden çıkmış da kulübesine yönelmemişse, çok zaman mescidin kapısına dikilir, “Hocam!” ya da “İlker!” diye bağırırdı.

İlker sıkıysa çıkmasın. O, kulübeye yöneldiğinde zaten böyle bir sorun yaşamazdı Claire. İlker onu bazen kulübe civarında gezinirken görürdü, cemaati salavatladıktan(2) sonra. Claire gelir, dizlerini kıvırarak çömelir ve içinden ne geçiyorsa sorardı, bazen kâğıtlara aldığı notlardan süzerek.

“Tövbe(14)! Tövbe!” dedi her zamanki gibi İlker. Gönlünü ve içinden geçenleri mescidin penceresi önünde bırakmak zorundaydı! Kalp dediği atıyordu zaten. Marifet(1) ya da önemli olan ritmindeki kaygıyı gidermek(2), olağanüstülük sınırlarını zorlamamak, kısaca gizlemek, gizlenmekti.

Biliyordu ki; ufak bir çığlık, içinden geldiği şekilde söylediği “Sevildiğini bil!” sözü, gözleri belertebilir(2), nefesleri ahenginden uzaklaştırabilir, düz yolda yürürken yerinde saydırabilir, çığlar yaratabilir, depremlere neden olabilir, ya da insanı son damlasına kadar sıkılmış, içi kurumuş bir limon gibi ortalık bir yerde bırakabilirdi(2).

Haftanın sonuydu, gözükmedi bir kez daha Güler, İlker’in gözüne(2). Ta ki bir sonraki Cumartesi sabahının öğlenine uzanma anlarına kadar. Cuma akşamı İlker öğrendikleri ile dükkânını(!) boşaltmış, boşaltmak zorunda kalmıştı.

Kulübenin penceresinden baktığında genç kızın penceresi önünde dikildiğini gördü. “Gel!” der gibi işaret vermek istedi, haksızlığını düşündü, başını eğdi sadece.

Claire aptal değildi ya. Ta kilometrelerce öteden hissedilecek durgunluğunu birkaç on metre öteden hissedip, gelip dizlerinin üzerine çökerek soran gözlerle baktı yüzüne. Ondaki dalgınlığa, durgunluğa, suskunluğa, hatta küskünlüğe hayret edercesine, anlam veremezcesine ve “Selâm!” dedi sadece. Dalgınlığında boş bulundu İlker;

“Ve aleyküm selâm!” dedi.

“Anlamıyorum ben, bazen ‘Selâmün...’ bazen ‘Esselâmün...’ diye bir şeyler söylüyorlar, türban takan kardeşler, ben de ‘Merhaba!’ ya da ‘Selâm!’ diyorum, bana kızıyorlar. Ben yanlış mıyım? Hem ayrılırken uzun bir ‘Allah...’ diyorlar ki, dilim dönmüyor, ben “Bay bay!” diyorum, kolayca, gene sitemle bakıyorlar!..

Şu yüzyılda hâlâ peçe, çarşaf, türban, sarık, takke gibi geri gidişler, kısasa kısas(3) gibi bilmediğim şeyler var bana göre. Eğer aklımda yanlış kalmadıysa, sizin peygamberinizin bir sözü vardı, galiba; ‘Birbirinize kin tutmayın, haset etmeyin, sırtınızı dönmeyin ve ilginizi kesmeyin! (24)gibi, ya da buna benzer bir şey. Bu nedenle ben onlara böyle şeyler düşündürmüyorum. Hem bana söyle senin yüz suratın neye asık? Dükkân niye böyle boş?”

“Vaktin uygunsa içeriye gir, ben de mescitten bir tabure alayım!”

“Beraber oturmaktan çekiniyor, korkuyorsun mu?”

“Çekincem o değil, genç bir kızsın sana söz gelmesin isterim.”

“Sana da gelmesin, o halde gel otur bir yerlere, ama hep gözlerime bak, anlat! Ben de sana bakarken; ‘Ne dedin, anladım, nedir derdin?’ deyim!”

“Gerçekten vaktin beni dinleyecek kadar uzun mu?”

“Ben sana istersen tüm vakitlerimi veririm!”

“Sağ ol! Sen sağ ol! Söylediğin ticaret konusunu araştırdım. Ticaret Odasına kaydolmam, Ticaret Sicili Gazetesine ilân vermem, Vergi Levhası, Ruhsat falan çıkartmam gerekmiş. Elin ağzı torba değil ki büzesin(16). Kim bilir, bilip etmeden neler söylerler, gıybet(14), iftira(14) nedir, hissetmeksizin!”

“Elin ağzı torba? Gıybet?”

“Yani hiç kimsenin şöyle ya da böyle konuşmasını engelleyemezsin. Gıybet ise bir insanın yüzüne söyleyemeyeceğini arkasından söylemek, konuşmak(2) gibi bir şey yani!”

“Bir bakıma sırtından konuşmak(2) gibi, meselâ?”

“Evet, arkadan konuşmak, Türkçemize göre sırtından (arkasından) bıçaklamak(1) gibi bir şey! Bu nedenle bileyi makinesini eve götürdüm, dileyen, isteyen olursa gene bedelsiz olarak isteyenlere evimde yardımcı olmaya gayret ederim…

Devlet buna da bir şey demez herhalde, ben bitmesi gerekeni, yani öğrenimimi bitirinceye kadar yardımcı olmakta kararlıyım. O da bitmek üzere zaten. Bu nedenle ben askere gidinceye kadar beni bu kulübede ders çalışırken, Kur’an okurken, ya da insanlara öğüt verirken göreceksin, tabiidir ki istersen...”

“Bir söz söyledim, sana çok dert oldu, sana çok zahmet verdim, özür dilerim. Ama ne bitmek üzere oluyor, anlamadım!”

“Okul bitiyor, askerliğimi de hemen yapıp dönmek istiyorum, devletim beni nereye gönderirse işte, nerede olurum, umurumda değil, yani sonuçta Allah Kerim(14)! Üzüldüğüm şey ise sakallarımı kesmek olacak askere gittiğimde. Saçlarım zaten dert değildi.”

“İnşallah güle güle git, güle güle gel! Yalnız…”

“Evet, yalnız?”

“Askerden önce sakalını kestirsen de, seni askere gitmeden evvel bir kere de sakalsız görsem. Yani sakal Kur’an’da yazmıyorsa, sorun değilse. Belki töreleriniz(1) yabancı olarak, gâvur olarak asker uğurlamasına gelmemi engelliyor, yasaklıyordur, bilmiyorum. Ne arkadaşım oldu öylesine, ne de asker biliyorum. Belki göremem giderken seni, belki de bir daha hiç...”

“Ama demin inşallah, yani ‘Allah dilerse!’ dedin, bizler gibi!”

O, uluslararası bir kelime gibi, ‘İnşallah! Maşallah! Hallah! Hallah!(26)’ falan gibi.”

“Sakalımı kesme dileğin için, hemen değil, ama gecikmiş olarak da olsa ‘Peki!’ diyorum. Ama söz vermiyorum Claire. Askere gitmeden önce sana sakallarımı kestirmiş olarak mutlaka gözükeceğim, söz!”

“Mezun olunca da haber verir misin? Ben liseden çıkınca 'Mezuniyet Töreni' yapmıştık, bu sene başlayınca da “Tanışalım Töreni” yaptık. Sende de olmaz mı?”

“Bilmiyorum, ama hacı-hoca, sofu, bir kısmı bağnaz(1), geri kafalı(3) arkadaşlar arasında senin çok da rahat olacağını hiç sanmıyorum. Hele ki; ‘İsmim Claire!’ dersen tüm abdestliler olmasa da çoğu sana öcü(1) gibi bakarlar, emin ol!..

Ama beni dinler, bana güvenirsen ve sen her ne kadar ‘Özgürüm!’ desen de saygım; senin annenden-babandan izin almanın gerekliliğini emrediyor, seni yemeğe, ya da çay içmeye çıkarayım, biz-bize!”

“Yasak değil, günah sayılmaz?”

“Neden yasak ya da günah olsun ki? Sen senin, ben benim hayatımızı yaşıyoruz. Annenle baban da öyleymiş ya!”

“Ama onlar birbirini sevmişler, kan-koca olmuşlar ve sonra ben olmuşum. Oysa sen-ben, ara-mesafe çok uzak, mümkünsüz!”

“Bak onda haklısın gibi, Gün doğmadan neler doğar(27) ve insanlar sadece ölüm karşısında çaresizlerdir, dünyada!”

Claire ve İlker içlerindeki gizli sevdayı anlatmamak gibi bir çekimserlik içindeydiler. Kalpleri, kalplerine karşı atıyordu!(28) farkında değil gibiydiler.

Oysa özellikle İlker’in sözlerinde, gizli bir ilân-ı aşk, hatta bir ömrü beraber paylaşmak gibi evlenme teklifi olmadığını kim iddia edebilirdi ki?

“Doğru dedin, Kur’an’da da, İncil’de de karşılıklı sevgi, saygı üstüne o kadar güzel sözler var ki, şimdi sırasıyla söyleyemediğim? İnsanların karşılıklı iletişimleri varsa...”

“Affedersin, sevgi mi dedin, ya da demek istedin, ben mi yanlış anlıyorum?”

“Ben duygularımı biliyor, hissediyor ve yaşıyorum İlker, gözümün açıldığından, ya da gözümün açılmasının gerektiği andan beri. Ama ‘Sevgide emniyet olmadığını da kesin olarak biliyorum!’ desem haksızlık olmaz gibime geliyor! Hem senden bir dileğim var, sonra?”

“Ne gibi?”

“Bilmiyorsun, ben voleybol oynuyorum. Bu Pazar, yani yarın saat; 1400 de, yani senin öğle namazından sonra maç var. Gelip bana alkış tutmak, ‘Yaşa!’ demek istemez misin? Yani, dinin ‘I-ıh!’ demiyorsa?”

“Söz! Yarın maçında ve yanında olacağım ve beni hiçbir şey engelleyemeyecek! Hocaya; ‘Mazeretim olduğunu ve mescide kendisinin devam etmesini’ rica edeceğim!”

“Mazeret benim?”

“Yaşamıma devam etmem için senden üstün bir mazeretim olabilir mi?”

“Bu sevgi gibi bir şey mi?”

 “Hayır! Açık verdiysem, sözlerimle seni yanlış düşüncelere yönlendirdiysem, bağışla lütfen!”

“Olur! Kabul ettim. Ben şimdi gidiyorum. Umuyorum, yarın yeni bir gün gelecek ve saat; 14.00 de yeniden yaşamaya başlayacağım!”

“Hadi güle güle küçük kız, bahtın da, şansın da açık olsun(29)!”

“Küçük kız, değil!”

“Doğru, güzel kız!”

“Sağ ol iyi insan İlker! Yakışıklı hoca!”

Zamanı durdurmak ne mümkün? Aklına estiği gibi geçmez mi? Bunu herhalde İlker’e de, Claire’e de sormak abes, ya da isabetsiz olsa gerekti. Söylemek isteyip, söylemek istediklerini saklama zahmetini yaşıyor gibiydi ikisi de.

Oysa bir; “Seni seviyorum!” cümlesinde dünyanın ayaklarının altında olacağını bilmiyor gibiydiler.

Beklendiğinde zaman geçmek bilmez, gecikme olasılığı olduğunda ise göz açıp kapatıncaya kadar tükenir zaman(30), hem zaman insanlarla inatlaştığının farkında değildir, insana ise öyle gelir zamanın yanlışlığı, ya da haksızlığı, her neyse!

İlker uyuyamadı o gece, uyku girmedi gözüne gece boyu, uflamalarla, puflamalarla. Sabah ezanı getirdi onu kendine, okudu, okudu, beş vaktin farzı kadar, Yasin’i(14) tüketecek gibi okudu, iki kıyamda(14) cemaati bıktıracak kadar, neredeyse kerahet vaktine(14) ulaşacak gibi ve üstelik prostatı(1), özrü olan yaşlıları önemsemez gibi, ama yanlış yapmaksızın...

Her nedense İlker için o gün, öğlen de çok erken olmuştu, hocanın arkasında, müezzinliği de başkalarına devrederek. Tespih çekmeyi, dua etmeyi bir kenara bırakıp yıldırım hızıyla mescitten çıkıp, bir taksi ile Spor Salonuna yetişti.

Onu görmek de bir bakıma ibadetti, kendisi için. Ve ibadet etmeye hemen başlamak istiyordu!

Kendisindeki değişikliği fark etsin istiyordu karşısındaki. Çünkü o gün cemaatin önemser bakışlarına aldırmaksızın sakallarını dipten kestirmişti(31), mazereti; okulu bitirmek ve askere gidecek oluşu idi!

Ne yalan söylemeye, ne de zaten kimseye hesap vermeye mecburiyeti yoktu ki. Asıl olan o istediği için kestirmiş olmasıydı sakallarını, dünya âlem(3) bilmese de o bilecekti ya. Hem onun olmadığı bir dünyada hayaller bile yavan kalırdı(2), hatta olmaz, olamazdı bile.

Sakal kestirmek...

Aklında kaldığı kadarıyla sevaptan uzaklaşmaktı ki, kendince sakıncası yoktu, hatta günah olsa bile, tövbe etme imkânı, sonrasında zorunluluk olduğundan dolayı neden günah işlemekten çekinsindi ki İlker? Kendince sevgi, ya da kısaca aşk, her şeyin üstesinden gelmez miydi?

“Ne oluyor bana?” diyordu İlker. “Sevgi ve aşkın; kendi kendine gelin-güvey olmak gibi bir şey olduğunun(32) farkında değil gibiydi. Evet, karşısındakinden bahseder(2) gibiydi, ama o hem Müslüman değildi, hem de bilmiyordu ki bilmesi gerekeni...

Ne fazla insan ve seyirci, ne de tezahürat gürültü vardı, takımlar sahaya çıktıklarında. Tek bir ses yükseldi, sessizlikte;

“Bravo Güler! Gayretli ol! Yanındayım!”

Oysa her iki takımda da Güler isimli sporcu yoktu. Claire mesajı almıştı. İsimde hata görülse de gözlerini birbirinden ayıramadıklarından olsa gerek tüm sporcular, hatta Hakem Heyeti bile anlamaları gerekeni anlamışlardı, onlar birbirine itiraf etmekte sıkıntı çekiyor olsalar da.

Hatta kızlarını teşvik için gelen Claire’in anne-babası da hayret edenler safındaydılar(1), belki de daha önceden neden fark edemediklerini sorgularcasına...

İlker içinden geldiği gibi, aklından geçirdiği gibi bir kere daha seslendi sahaya;

“Güçlü ol! Güçsüz olursan yanındakini de, arkadaşlarını da ezdirirsin!”

İki takımın da klasmandaki(1) durumları neydi, dengeleri nasıldı, bilmiyordu, ama hem 3-0, hem de belirgin sayı farklarıyla kazanmıştı maçı Claire’in takımı.

Claire anne babasının olduğu tarafa dönüp elini dudaklarına götürerek öpücük gönderme hareketi yaparken, İlker’e de avucunu kapatıp açarak sadece “Merhaba!” der gibi bir işaret yapmıştı, muhtemelen sakallarını kestirmiş olmasının mutluluğunu göstermek istercesine.

Tanrı, insanlara hak ettiklerinin üstündeki mutluluğu yaşamalarını uygun görmüyor olsa gerekti.

Nedenine gelince; o günü takip eden günlerden bir gün İlker’in, evine ulaşma çabasındaki babasının ayağı kaldırıma takılmış, düşerken kaldırıma başını çarpıp bitkisel hayat(33) ötesinde bir yaşama dönmüş, olayı gören annesi de anında kalp krizi geçirip Mevla’sına kavuşmuştu(2).

Babası da hemen ardından bitkisel hayattan vaz geçerek, ya da yaşamını terk ederek hemen karısının yanına yönelmişti, iki, bilemedin üç gün içinde.

Bedenlerindeki hangi organ kime uygun olacaktı ki, organlarını bağışlamalarına(23) rağmen. Bu nedenle oldukları gibi mezara kilitlenmişti bedenleri, “Memleketimiz” dedikleri, köylerindeki mezarlığa, yan yana. Aşere-i Mübeşşirden(14) olsalar gerekti ikisi de, peş peşe(3) vefat ettiklerine göre. Tabiidir Şâkir İlker’in ve de dahi(!) Tahir’in düşüncelerine göre.

Moralleri bozuktu her iki kardeşin de üniversitede harcadıkları son günlerin ardından. Üniversiteyi başarılı -ya da- belki başarı derecesi altında bitirmişlerdi, hiç umurlarında olmaksızın.

Askerliğe sevk için günleri tükenmek bilmiyordu her ikisinin de. Yalnızlığı paylaşıyorlardı evlerinde sıkıntıyla. İlker’in de, Tahir’in de arkadaşları gelmişti “Başınız sağ olsun!” demek için evlerine.

Claire özel olarak elinde bir kısım tencerelerle ve anne-babası ile birlikte gelmiş, normalin üzerinde uzun bir süre, hatta yanında, yakınında oturmuştu İlker’in. Tahir ne gelenlerin, ne de yaşananların farkında değil gibiydi.

Claire, hiçbir şeyi umursamaksızın, ara sıra koluna girerek, ara sıra sırtını okşarcasına tokatlayarak ve sorarak, soruşturarak yaşıyordu İlker’in kolunda. Sonrasında dönen dünyada gereklilikler neyse o oluyordu.

İlker gidenlerden sonra açtığı Kur’an’dan bir şeyler okuyordu. Morali belki de kardeşininkinden daha bozuk olan Tahir odasında ilâhi(14), mevlitten parçalar, belki de şarkılar mırıldanıyordu, “Ölümden başka her şey yalan! (35) der gibi.

Ama başarılı değildi, çünkü sesi moralinden daha da bozuktu, kendisinin bile kabullenmeyeceği şekilde.

İlker’in tesellisi(1), hayalinde, düşüncelerinde ve umutlarında yaşattığı idi. Galiba şu anlarda Tahir’in ya gönlünde, ya da o taraklarda bezi yok(2) gibiydi...

Gün geldi, iki kardeşin askere yönelmeleri için sınava girmeleri gerekti. Evleri bomboştu, ne dua eden vardı arkalarından, ne de “Hayırlısı neyse!” diyerek arkalarından su döken(36). İki ayrı yönde idi ikizlerin sınavları...

Devlet, yani ilgililer, isterlerse birinin, diğeri askerden dönünce o diğer birinin askere gidebileceğini söylemesine rağmen Şâkir de, Tahir de ısrar etmişlerdi, askere beraber gidip beraber dönmek için. İlgililer de kabul etmişlerdi, onların bu dileklerini. Ancak eğitim konuları farklı olduğundan ayrı yerlerde sınava girmeleri uygun görülmüştü.

Evden ayrıldıklarında belki de çekinikliğini gizleyerek kendilerini takip edenin farkında değillerdi. Hoş, karşılaşmış olmalarına rağmen Tahir tanımıyordu ki Claire’i zaten, ya da hatırında kalmamış olsa gerekti siması. Muhtemelen her konuda ketum(1) olan Şâkir bu konuda da hiç bahsetmemiş olsa gerekti Tahir’e ve çevresine.

Tahir ve Şâkir’in yolları ayrılır ayrılmaz gelip İlker’in koluna girmişti Claire;

“Sana destek olayım, moral olayım(2), yanında geleyim istedim. İnşallah sınavın rast gider(2) de uzaklarda olmaz askerliğin!”

“Kaderde(1) ne yazılı ise o olur, gelmene gerek yok Sevgi...”

Kelimeyi tamamlamakta sıkıntı çekmişçesine tamamlama gayretini yaşadı İlker;

“... li Claire!”

Zekiydi Claire. İlker’in neden durakladığını anlamıştı ve o da onu aynı duraklamayla cevapladı;

“Yani beni yanında istemiyorsun, öyle mi Sevgi... li İlker!”

“Olur mu nasıl istemem seni yanımda? Tek saniye üzüntün, tek bir damla gözyaşın, bir anlık duraklaması olmayan hüznün mahveder, yaşamdan vaz geçirtir beni!”

“Yani?”

“Hep yanımda ol, isterim!”

“Mızmızlanmadan(2), sözler arkasına gizlenmeden ne söyleyeceksen söylesen artık... "

“Hemen mi?”

“Yoo! Vaktim müsait! Askerliğin bitinceye kadar da, hatta artı birkaç ömür daha bekleyebilirim. İstersen yardımcı olayım, başlangıcı ben yapayım cesaretin yoksa!”

“Tut elimden de, cesur olayım! Bileyim seni! Dualarım kabul olsun; senden ayrılmayayım, sen istediğin için kestim sakallarımı bil ve...”

“Evet, ve...”

“Seni yaşıyorum her anımda!”

“Daha gerçekçisi?”

“Senin olmadığın bir dünyada ne hayallerimin işi ve ne de yaşamam için gereklilik var! Demek isterim ki dünyamda bir tek aydınlık var, o da sensin, ömrümün aydınlığısın, demek istediğim!”

“Hâlâ söylemek istediğin konuda tereddüdün(1) mü var, yoksa bana mı öyle geliyor?”

“Sana sarılıp öperken söyleyebilir miyim?”

“Böyle, herkesin ortasında?”

“Sadece kulağına fısıldayacak kadar yaklaşayım, peki, öpmeyeyim!”

“Kimseden çekincem yok, öp ve o muhteşem(1) cümleyi aktar kulağıma, yıllardır beklediğim gibi, hem doğduğumdan beri arzuladığım gibi. Kim bilir bu şans öpücüğü olur, gönlümden hiç uzaklaşmazsın belki. Hem bu belki bana sabır verir. Sabrın; acılara ve zorluklara dayanma gücü olduğunu biliyorum çünkü.”

Onu incitmek istemeksizin yanağına dudaklarına dokundururken fısıldadı İlker;

“Seni seviyorum, ömür boyu da seveceğim, benim olmanı isteyeceğim, dünyam yıkılsa da! Yeter ki benim ol, her ne olursan ol, yeter ki ömrünü paylaş benimle, beraber ihtiyarlamak için söz ver bana!”

“Sana ait olacağım, senin olarak kalacağım, sende tüketeceğim ömrümü, bunu bil! Şimdi dualarımla, mutlaka kabul olacağına inandığım dualarımla, her ne anlamda ise o sınava gir ve benim olmaya devam et, uzaklaşmaksızın!”

“Seninle karşılaştığım ilk andan beri şükrediyorum Tanrıma. Şu ana kadar ‘Düşlerimde gördüm seni, kereler kerelerce, söyleyemedim, nefesinle soluklandım, sayıkladım, sözler ürettim beynimde, gene de gizlendim, gizledim demek istediklerimin tümünü söyleyemedim.(37)İnanman belki zor, içimden sevdim seni, sardım, sarmaladım rüyalarımda, hayallerimde, öptüm, kokladım, koynumda uyuttum seni, söyleyecek cesaretim olmadı. Şimdi söylemekten dolayı mutluyum.”

İlker nerede susmasının gerektiğini, nerede devam etmesinin zorunluluğunu bilmez gibiydi;

“Ama sen bekleme beni! Seni benden başkası görmesin, bilmesin, ‘Ben o zaman ölürüm! (38) senin için öldüğümü bilemezsin. Sana ilişen bir göz, sana ulaşan bir söz yok eder beni. Sen de bensizliğe tahammüllü olacaksan eğer, üz beni, üzüp öldür beni! Ben senin olmadığın bir dünyada asla olamam. Hatta Tanrı dese ki; ‘Yaşa!’ sensiz yaşamaktansa cehennemde olmayı yeğlerim!”

“Önceleri cımbızla çekmeğe çalışıyordum sözleri dilinden. Demek azıcık da olsa cesur olduğunda ne kadar da güzel, etkili ve bir kalbi fethedecek şekilde konuşuyormuşsun!”

“Sen ilham(2) ve cesaret vermesen, bu sözler nasıl dizilirdi dilime, bu cümleler nasıl ulaşabilirdi ki benden sana? Ama ne olur, haydi hemen git! Saklan! Kendime geleyim, yorulmayayım seni düşünürken!”

“İçimden gelmese de ‘Peki!’ diyeceğim. Ama telefon numaranın bende olmadığını biliyorsun, değil mi?”

“Peki, yaz numaranı, ver bana. Söz! Ahde vefa(39) gibi! Ne anlamı olduğunu bilmediğim bu sınavdan çıkınca arayacağım seni, hem mutlaka! Ama beni azat et şimdi!”

“Burada kalsam, hiç olmazsa nefesine yakın olduğumu bilsem?”

“Didişmeyeceğim(2) seninle. Seni canımdan çok seviyorum. Şimdi şans dile bana ve kucakla beni! Ve bu sınav ne işaretlerse işaretlesin, ne gösterirse göstersin ölünceye kadar seninim, seninle yan yana olamasam bile hep seninle yaşayacağım!”

“Beni senden başka yaşama bağlayan hiçbir şey yok. Yanında olurum, canın, ruhun, bedenin, sevgin, saygın, nefesin, sesin olurum! Senin olmadığın yerde ben olmam. Ama şimdi git ve sınavın bitince dön bana!”

“Hemen!”

Claire meraklı, endişeli, şüpheli ve kaygılıydı(1)! Ya uzak, upuzak yerlere giderse ne yapardı kendisi onsuz? Sabretmesini bilirdi İlker’i tanıyıncaya kadar, ama şimdi ise yoktu bu yeteneği. Bilmediği, o güne kadar bilemediği, yaşamadığı dünyaya egemendi, ama şu anda bir esaretin(1) hükmü altındaydı.

Hele ki bir ara İlker’in; “Askerlik demek; ‘Gidip de dönememek, gelip de görmemek(40)!’ demektir!” demesi çıldırtır gibi olmuştu kendisini. Bu sözün ardından sanki ıstırabını katmerleştirmek(2) ister gibi ve öncesinde hazırladığı tespihi “Ya sabır çekerken(2) kullanırsın!” diyerek vermesi, “Ne olur ne olmaz, hatıram olarak kalsın!” diyerek gümüş bir yüzüğü parmağına takma gayreti, hüznünü olağanın ötesinde katmerleştirmiş, acımasına, kıyamamasına karşılık onu da, duvarları yumruklamak, kapıları tekmelemek geçmişti içinden Claire’in.

İlker’in gidip de gelmemesini yaşamaktansa, gelip de kendisini görmemesi yeğdi(1), ölürdü onun için, hem hiç itirazsız...

“Emir demiri kestiğinden değil, söz bir, Allah bir!” demişti Claire. Sonsuz sevgisini, saygısını göstermek arzusu hemen başlamıştı. Karşılıklı olduğunu düşünse de aşırı kıskançlığını sona erdirmek için uzaklaştı oralardan ve tüm gözlerden...

Zaman geçmek bilmiyordu yol boyu. Kereler, kerelerce zorladı cep telefonunu; “Ulaşılamıyordu!”

Neden bazı zamanlar, insanların zorlamasına rağmen bir türlü geçmek bilmiyordu?

Daha şu günde, üç-beş saat içindeki özlemi maksimum boyuta erişmişken, ya talih yardımcı olmazsa, ya uzaklara giderseydi İlker? Kendini tutan, bağlayan mı vardı?

Okulmuş, aileymiş, mal-mülkmüş, şuymuş-buymuş umurunda değildi, giderdi sevdiğinin peşi sıra, hiçbir şeyi düşünmeksizin. Belki birazcık şu düşünce yer edebilirdi gönlünde; “Onun annesini ve babasını da yanında götürmesi” gibi.

İlker’e “Gideceğin yere beni de götür!(41) derdi demesine de, anne ve babasını da yanında götürmesine ne derdi, saf düşünceleriyle onu bilmiyordu işte.

Bazı şeyler belki bazı ülkelerde hoş görülebilirdi, ama Türkiye’de bu mümkün değildi, aynı evde resmen karı-koca olmadan beraber yaşamak gibi. Dolaysıyla anne-babası mutlaka yanında olmalıydılar.

Annem-babam dediğinde Hristiyan ve Müslüman olarak düşünüyordu Claire, ortada boşlukta olmak istemiyordu, ya annesi gibi, ya da babası gibi olmak istiyordu, öğrendikleriyle, bildikleriyle ve sevdiği insan dolaysıyla daha çok babası gibi olmaya meyilli, babası gibi olmak istiyordu. Ancak bu âşık olduğu insan için zorlama gibi gelecekti kendisine.

Okuduğu Osmanlı Padişah Analarının, öncesinde padişah karılarının zorlama ile Müslüman olmaları tiksindiriyordu(2) kendini, zorla güzellik olmadığı gibi, zorla dindarlık da olmaması gerektiği kanaatindeydi ve sonra İlker’le konuşmaları ve rahatlayışı...

Yıllarca aradığı(42), boşa geçen yıllardan sonra tümünü, tüm varlığını bağladığı en yüce insandı İlker. Ondan öncesi sessiz, duygusuz, mantığın ve sevginin zerre kadar eseri olmayan yıllar idi ve gecikmişçesine anlamış olmaktan dolayı sitem dolaşıyordu tüm benliğinde...

Düşünmekten yorulmuş, telefonunun sessizliğinde bunalmıştı. İlker onun; “Giyimli olmasından, orasının-burasının kapalı olmasından hoşlanacaktır!” diye düşündü. Allıklarını, boyalarını dışlamak için banyoya girdi, çıktı, modern bir kız gibi.

İlker’in önemsediği gibi giyinip, evinin önünde görür görmez kucaklayacağı şekilde onun evine doğu yöneldi.

Sokaklar boştu nedense, in-cin top oynuyordu(2) yakıştırması doğal olabilir miydi? Olurdu tabii, kendince hiçbir sakıncası yoktu...

Bir siluet gördü karşılardan, tıpkı o gibi. Ama o, o değildi, boy-bos her şeyi aynı gibi görünse de, onunla yani İlker’in ikizi ile cenazede karşılaştığını unutmamış gibiydi. Hem zaten o olduğuna dair bir his yaşasa heyecanlanır, uçarcasına ulaşırdı sevdiğine.

İlker de bir ara anlatmıştı zaten ikiziyle tıpatıp benzer olduğunu, görüp, bilip, tanımış olmasına rağmen.

Fark etmesi gerekenler; İlker’in başlangıçtaki sakalı ve Tahir’in solak olduğu için uzattığı saçlarını tersten ayırıyor olmasıydı. İlker böyle bir sorun yaşamıyordu, çünkü belki inancının gereği saçları her daim(3) sıfır numara traşlı, bir bakıma cascavlaktı(1), bu durumunu şapkası altına gizleyip saklamaya çalışsa da görmüştü Claire, biliyordu.

Tahir’di kendisine doğru yönelen, kesinkes(1) emindi bundan. Peki, Tahir Claire’i biliyor muydu, cismen, şeklen? Muhtemelen evet, ismen şüpheli, belki de hayır!

Tam bu sırada bir sokak köpeği yöneldi Claire’in üstüne doğru, bütün gücüyle, bütün hırsıyla belki de, nedense.

Ceketini çıkartıp seri bir hareketle sağ eline doladı Tahir, Claire’in önüne geçerek;

“Sen arkama geç bacım!” talimatıyla arkasına doğru yönlendirerek. Gelen köpeğe sağ kolunu uzattı, belki de gardını alıp(2), köpeği kandırmak için.

Azgın köpek sağ koluna dişlerini geçirme çabasını güderken o sol elinin parmaklarını Tanrının verdiği tüm güçle boğazına sarıp, köpeği ağaçlardan birinin gövdesine dayadı, “Isıracak köpek dişlerini göstermez!” diye kim söylemişse söylemiş, ancak yanılmıştı söyleminde.

Köpeğin önceden şaşkınlıktan büyüyen gözleri, sonrasında debelenirken(2) yavaşlayan ayaklarının çabasında çaresiz ölüm moduna sokmuştu kendisini, kuyruğu titriyor, çişi damla damla birikmeye çalışıyordu toprakta.

Gene de canının kıymetini bilerek son anına kadar Tahir’i ısırmaya çalışmıştı, debelenirken. Tahir’in belki de yeni elbiselerini, üstünü-başını parçalamak için gayretli olmuştu, son anına kadar.

Ve bu son ana ulaştığında ağzından köpükleri, salyaları kusarcasına tükürmek gayretinde gibiydi.

“Yardım edeyim ağabey!” dedi Claire, Tahir köpeğin leşini çöp konteynırına bilinçsizce, bilgisizce atarken.

Eve beraberce yöneldiklerinde Claire’in şüphesi de, sakıncası da yoktu Tahir’den. Aynı duyguyu Tahir’in de yaşadığından şüphe etmemek gerekti. Çekinmeksizin eve girdiklerinde Tahir bir resim getirdi odalardan birinden;

“Bu; sen misin güzel kız?”

Karakalem bir resimdi bu, neredeyse kendisinin tıpkısının aynısı gibi! Ses çıkarmadı, belki de çıkaramadı Claire, sadece başını eğdi.

“Anlaşıldı Şâkir'in dalgınlığının, yazıp çizişinin, vaktinden önce sakallarını kestirişinin nedeni. Sen O’sun bildim. Bilmediğim Şâkir, Şâkir de ben neden Tahir Ağabeyim? Tahir demek zor mu, Şâkir’le aynı yaşta olduğumuza göre? Hem senin adın ne, Şâkir'in aklını başından alan güzel kız?”

“Güler efendim!”

“Önce ‘Ağabey!’, şimdi ‘Efendim!’ yakışıyor mu? Hem gülen yüzüne yakışan ne kadar güzel bir ismin var senin?”

Claire, bir an içinde neden Güler olduğuna kendisi de hayret ediyordu.

Tahir duşunu almış, tüm elbiselerini bir torbaya doldurmuş, ufak tefek sıyrıklarını tekrar tekrar bol sabunlu su ile yıkamış, sonrasında pansuman yapmak, oksijenli su ile temizleyip, tentürdiyot, ya da şimdiki gelişmiş adıyla batticon ile sıyırıkları karartmak amacındaydı.

Neden sonra kapıda gözüktü Tahir’e göre Şâkir, Claire’e göre İlker, hayret ve anlamamış gözlerle.

Anlattılar, o da telefonunun şarjının ansızın bittiğini anlatma gayretini yaşadıktan sonra;

“Köpek nerde şimdi, kuduz(1) olmasın sakın!” dedikten sonra İlker ve Claire’in soru bombardımanı(3) başladı;

“Bakayım bir, ateşin var mı? Başın ağıyor mu?”

“Bulantın var mı; iştahın ile ilgili bir sıkıntın?”

“Kendini nasıl hissediyorsun, halsizliğin yok değil mi? Hele bir öksür bakalım!”

“Nereni ısırmış, ya da parçalamıştı köpek, oralar kaşınıyor mu, sıkıntın var mı?”

Mutfağa koştu Claire, sürahi ve su getirdi, göreceği bir şekilde tepeden tutarak bardağa doldurdu ve emredercesine; “İç!” dedi. Kavga etmesini, kendisine kızıp bağırıp çağırmasını beklercesine…

Biliyordu ki tedbir alınmazsa, yani köpek kuduzsa ve aşılarını iki hafta içinde yaptırmazsa ölebilirdi Tahir. Bu nedenle Sağlık Kuruluşuna hemen gitmeli, ölü köpeğin beyin dokusunun incelenmesi için çöp kamyonu gelmeden evvel köpeği çöp konteynırından almalıydı.

Doktorun önerisine göre köpek kuduz ise belirlenen günlerde gereğine uygun olarak aşı uygulanmalıydı. Tahir umulmayacak bir şekilde kendini saklama gayretini gösterdi;

“Durun yahu! Daha bir saat ya oldu, ya da olmadı, köpekle becelleşeli(2). Nedir bu kuduz olmuşum gibi soru bombardımanı? Hem tek suçlu ben miyim? Köpeğin hiç mi suçu yok(43)? Şimdi hemen gidip köpeğin ölüsünü konteynırdan alırız, veterinere gösteririz, kuduzsa kuduz. Veteriner gereğini söyler, kuduz değilse mesele yok zaten, siz sağ, ben selâmet!”

Bombardıman sonrası sessizlik içindeydi Claire, Tahir tetikledi(2) onu;

“Hadi Güler! Bir çay demle de kendimize gelelim. İçelim, sonra emaneti yerinden alıp veterinere götürelim. Benim kaygım yok, ama sizler de rahat olun!”

Sadece birbirine baktı Claire ve İlker, nedenini anlamaksızın, anlatmaksızın...

Ve günler geçti Tahir için, kuduz olmaksızın, ancak her ihtimale karşın her türlü tedbiri alarak.

Geçecek zamanı değerlendirmek istercesine her an beraberdi Claire ve İlker. Hiç ölmeyecekmiş gibi uzun uzun konuşuyorlar, yarın öleceklermiş gibi birbirlerine sokuluyorlardı(44).

Sessizliklerinde dillerinin ucuna kadar gelip de söyleyemedikleri belki de bilerek konuşamadıkları şey; Güler’in İlker, İlker’in Güler olma arzusu idi. Üstelik bu İlker için ikilemdi(1); Güler mi, Claire mi olarak?

Haber geldi sonra. Aynı şehrin iki ayrı ucunda başlayacaklardı iki kardeş askerlik görevlerine. Askerlik eğitim konularının farklılığı nedeniyle sınıfları da farklıydı, ancak yadsınamayacak konu ikisinin de çakı gibi asker olmaları(2) idi.

Ve Claire’in belli olan mutluluğu idi. Şimdilik Yemin Merasimini takiben hafta sonlarında görüşecek olmalarının mutluluğu ötesinde sevincini de yaşıyor gibiydiler.

Üstelik bomboş evlerine bir “Kadın eli” değmesi, hafta sonları için “Gak-Guklarının(45)” hazırlanması gerekliydi. Cep telefonları ve internet kapalı idi ve bu mutluluk yeterliydi şimdilik her üçüne de, hatta Claire’in anne, babasına da.

Claire’in hafta sonlarında onların evinde bir kukumav kuşu(2) gibi pencere önünde iki kardeşin gelişlerini beklediğini söylemeye gerek yok!

Çok zaman anne yüreği, Claire’in annesi de katılıyordu kızına. Yurtdışından emekli baba; bakkal-çakkal-pazar-kasap işlerini hallettikten sonra dönüyordu kendi dünyasına.

Oğlanların anne ve babalan öldükten, askere de gittiklerinden kelli(1) belli bir ses olmuştu Claire, oğlanların evinde, yalnızlığında. Gecelerinde yalnızlığını kendi, kendisi, hayalleri, rüyaları ve umutları ile paylaşırken gündüzleri de aynı duyguları derslere ahengini yitirmeksizin okuluna taşıyordu.

Zor değildi dersleri zaten. Ana ve baba dilleri ile çok rahattı, filolojide(1). Başlangıçlarda, Türkiye’ye temelli döndüklerinde oldukça hataları oluyordu, saklamaması gerek. Bazı bazen aynı yanlışları tekrarladığı da oluyordu; “meselâ, örneğin” gibi aynı anlamlı iki kelimeyi arka arkaya söyler gibi(46).

Bu söylemi hatırlayınca gülümsedi bir miktar Claire, eskilerden dilinin dönmediği kelimeleri dilinin ucundan tekrarladı; Abla yerine; “Apla”, İtfaiye yerine; “İtfaviye”, Maalesef yerine; “Maselef”, Değil mi? yerine “De mi?”, Gerilemek, Geri gitmek yerine; “Geri gitme yapmak”, “Adınız nedir, yerine “Senin adın kim?”, telefonda; “O kim, sen kimsiniz?”

Ve daha bir sürü(47) saçmalık gibi sözler...

Ama şimdi bir öğretmeni vardı; İlker adında. Asla yanlışlık yapmazdı bir kez daha. O öğretirdi dilinin dönmediği nice kelimeleri; istediğince, onun bildiğince, ya da gerekirse öğrettiğince ve öğrendiğince.

Claire’in faydasının olduğuna inandığı, ancak anlayamadığı şey İlker’in o koca-koca, kalın-kalın kitaplardan öğrettikleri idi. Örneğin gereğinin olup olmadığını hayretle düşündüğü şey Allah’ı en çok zikreden hayvanın kurbağa, en az zikreden hayvanın eşek olduğu idi!

Anlamıştı anlamasına İmanın Şartları(48) ile İslâm’ın Şartlarının(48) farklı olduğunu, ama bunu bilmeyenlerden yakınmasının ne olduğunu hazmedememişti(2).

İlker’in en önemli deyişlerinden biri ise; “Sana ters gelebilir belki” diye başladığı cümle idi; “Namazda gülümsemek abdesti, gülmek abdesti de, namazı da bozar(49)!” demesiydi. Aklı neredeyse yerinden fırlayacak gibi olmuştu bu söylemi duyduğunda.

Oysa bildiği; “İslâm; zorluk dini değildir(21)!” sözü idi. Yavaş yavaş uzaklaşıyor gibiydi İlker’in dininden istemese de. Oysa İlker’in ilk terennümünde Hadis dediği söz etkilemişti onu;

“Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bilin: İhtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, ölüm gelmeden hayatın, meşgul olmadan boş geçen zamanın...”

Bu arada İlker’in de namaz sırasında hoşuna gitmediğini söylediği şeyleri zihninden tekrarlamakta yarar görüyordu Claire.

Örneğin; namazda cep telefonunun çalması, insanların namaz kıldıkları sırada sağa-sola, hatta saatlerine bakması, yakasını, şurasını-burasını düzeltmesi, cami avlusunda ezanı beklemesi ve hatta bu arada dedikodu(1), iftira ve gıybet yapmaları...

Daha aklında kalmayan bir sürü şey, anlamlandıramadığı, kendisine zor geleceğini düşündüğü, babasında bile görüp rastlamadığı şeyler ve nefret ettiği(2) batıl itikatlar, hurafeler, boş inançlar…

İnsanların çoğunun mahalle hocasından değil, medrese hocalarından, bugünkü yaşam biçimiyle gerçek hocalardan yani bu konuda okul veya üniversiteyi bitirmiş (bir bakıma kendisi gibi olan) eğiticilerden dinini, adabını(1), yaşam şekillerini öğrenmeleri gerektiğini vurgulamıştı İlker.

Bu; kendisi için de anlamlıydı. Zorla değil, ama inançla, inanarak, isteyerek belki de sevdiği için duygusal olarak yönlendiğini hissediyordu. Asla yönlendirilme değildi bu, kendini ortada, ya da tarafsız kalmaktan sıyırmak istiyordu...

Bir hafta sonunda Claire, İlker’in verdiği ders sonrasında “Yasemen(50)” diye bir şarkıyı söylemeye çalıştığını duydu mutfaktan, çay servisini yapmak üzere yöneldiğinde. Yasemen’i biliyordu, kendi dilinde de Jasmine bir kız ismiydi!

İliklerine kadar titredi. Kıskançlık esareti altına almış gibiydi kendisini. Tahammül edemez bir şekilde; “Kim?” dedi, hem üstesinden gelemediği bir şekilde küskünce.

“Gel! Göğsüme yasla başını, istersen gözlerime dik gözlerini, bu gözler senden başkasına bakar, görürse mil çekilsin(2) gözlerime, kör olsun! O, söylediğim şarkının nakarat kısmı olan çiçek ismi, ama sözleri sana söylemek istediklerim gibi; ‘Benim olsan seni bir gül gibi koklar, sararım!’ şeklinde...”

“Gülün dikeni var ama! Hem senin dininin yanında, benim dinsizliğim gibi...”

Dikensiz gül olmaz! Gülün adını değiştirsen de gül yine o kokladığın gül olarak kalır. Hem güllere diken verdiği için Yaradan’a isyan yerine, dikenler arasında o gülü yarattığı için Yaradan’a şükretmek gerek(51)! Dalındaki dikenler olmasa gül çiçeklerin şahı olamazdı(51). Üstelik dikenler nedeniyle ellerin kan içinde kalsa da güle hesap sormaya hakkın olur mu(51)?..

Sen benimsen, dinin ya da dinsizliğin de önemli değil, yeter ki ileride bizim çocuklarımız olduğunda onları benim sana öğrettiğim, anlattığım gibi eğit. Bırak onlar, kendileri, kendilerini kendilerince yönetsin, baskısız, kendi iradeleri(2) ile!”

“Bu gizli-saklı bir ilân-ı aşk mı ve de evlenme vaadi mi?”

“Benim olman, mecburiyetlerim bittikten sonra en büyük, hatta tek arzum. Tabii ki sen de beni diler, istersen…”

“Nasıl dilemem, nasıl istemem, ‘Ben sende tutuklu kaldım!(52) senden önce yaşamamışım, ben sende yaşadığımı hissediyorum, kalbimin çarpıntısında…”

Sayılı dakikalar engellenmeksizin tükeniyordu, Tanrı insanlar için bir yol, bir kader çiziyorsa, insanlar da o yolda mecburiyet duymaksızın ilerliyorlardı.

İlker’in “Mecburiyetlerim” dediği kura ile muhtemelen uzak bir yerlere gitmesi ve Claire’in, Türk ama yabancı uyruklu(3) olduğu için askerlik dönemi içinde evlenmesinin yasak olabileceği tereddüdü idi.

Ve bir hafta sonunda müjde ile geldi İlker;

“Komutanlar; hal, tavır, eğitim, boy-bos bakımından yeterli görüp merkezde eğitimci olarak bıraktılar beni. Bunda belki Cuma günlerinin ve hocalığımın da ve önemlisi senin şansının etkisi de olabilir, yadsıyamam. Çok geciktik Claire. Yasal engeller var mı, bilmiyorum…

Ama benim dinimin gereği hoca karşısına geçelim, İmam Nikâhı(14) ile de olsa, eşim ol, karım ol! Tezkere alınca(2) da resmi nikâh yaparız, istediğin gibi düğünlü-dernekli. Söz veriyorum seni asla üzmeyeceğim, asla dinim ile ilgili bir baskı yapmayacağım…”

“Hadi, hemen gidelim hocaya. Seni benden başkasının sahiplenmesini istemiyorum, hem yaşayamam da zaten sensiz!”

Hocanın karşısında diz çöktü ikisi de.

Hoca ağzında bir şeyler gevelemeye çalışırken Claire, nikâh öncesinde, kendisini dini konusunda asla zorlamayan gelecekteki eşine bakarak;

“Hocam, benim adım Güler, Müslümanım!..

Eşhedü…(14 ” diye başladı ve devamını da getirdi…

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Evli olan Claire (Fransız, Fransızca; “Net, ışık yayan, iyi ışık veren, ortamı aydınlatan, görmeyi sağlayan şey” anlamlarındadır) ve İlker Türkiye’mde yaşamışlardır. (Claire’nin uzun bir “Allah…” deyip dilini döndüremediği söz; “Allahaısmarladık!” veda kelimesidir.

Dini konuları Claire’nin ağzından özetlemeye çalıştım. Oysa “Rahmetli” demekte çekincem olmayan Ziraat Yüksek Mühendisi İspanyol Arkadaşım Eugénio Vives (ZURITA) ile dini konularda geniş ve teferruatlı konuşmalarımız oldu. Çünkü o hem Kur’an’a, hem de İncil’e hâkimdi ve onu bu incelemeyi yapmaya itekleyen sebep de Andolucia (Endülüs Emevi Devleti) idi. Sorusu altında ezildiğim cümle ise; “Biz Endülüs’te yaşayan Müslümanlara; ‘Ya gidin, ya kalıp biz olun, ya da sizi öldürürüz!’ dedik. Biz olmayan kalanları öldürdük, siz olsanız memleketinizi sahiplenmeye çalışanlara ne yapardınız?” demesiydi.

Şâkir (Erkek), Şakire (Kadın); Şükreden, nankörlük etmeyen. Durumundan memnun olan (Şakira; Kolombiyalı, aslen Lübnan asıllı Shakira’nın isminin aslı olduğunu düşünmekteyim!)

Tahir (Erkek), Tahire (Kadın) ; İffetli, Temiz, pak. Her türlü günah ve ayıptan ari olan. Gelecek, kader. Bir Türk musikisinde makam. Yüksek nefes. Bu konuda Nefi’nin güzel bir taşlaması vardır; “Tahir Efendi bana kelb demiş, / İltifâtı bu sözde zâhirdir / Mâlikidir mezhebim zîrâ / İtikâdımca kelb tâhirdir. “(Kelb; köpek demek olup bu sözlerle Nefi şahane bir deyişi kaleme almış “Köpeğin temiz olduğunu” anlatmak yanında “Tahir Efendiyi de köpek gibi gördüğünü” söyleyerek bir taşla iki kuşu vurmuş gibidir.

(1) Âdâp (Adap); Edep kelimesinin çoğulu, Edepler. İyiliğe, güzelliğe yönelttiği için insanın övgüye değer güzellikler. Dinin gerekli gördüğü ve aklın güzel bulduğu bütün söz ve davranışlar ile uyulması gereken görgü kurallarını, göz önünde bulundurulması, izlenilmesi, bilinmesi gereken yol, yordam, yöntem gibi unsurlar…

Bağnaz; Fanatik.  Bir öğretiye, bir dine, bir kimseye, bir şeye çok aşırı ölçüde, coşku ve tutkuyla bağlı olan.

Burs; Öğrenmelik. Bir kimsenin öğrenimini yapması ya da bilgi ve görgüsünü artırması, araştırmalarda bulunması vb. için devlet ya da özel kuruluşça belli bir süre ödenen aylık. Bu amaçla vakfedilmiş paranın ya da malın geliri.

Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.

Cazibe; Cezbedicilik. Çekim. Çekicilik. Alımlılık. Gönül çekicilik. Albeni. Yerçekimi. Kendi kendine akma, yönlenme.

Celse; Oturum.

Çekinik; Çekingen. Saygı, korku ve utanma duyguları nedeniyle ürkek. Pısırık. Pasif. Resesif. Soyda var olan ama aradaki kuşaklarda gizli kalmış olan ve ancak birkaç kuşak sonra ortaya çıkan soya çekim özellikleri.

Dedikodu; Başkalarını çekiştirmek, kınamak üzerine kurulu konuşma.

Deha (Dehâ); Yüksek zekâ. İnsan zekâsının erişebileceği en son kerte. Yaratıcı zekâ, yaratıcı kişilik, herhangi bir alanda, özellikle de bilim, sanat ve yazında yaratıcı güç.

Düstur; Genel kural. İlke. Birçok yasadan oluşan kitap.

Efendibaba; Yöresel bir deyim olarak, dede deyiminde kargaşayı önlemek için anne babasına, yani çocuklar için anne dedeye verilen bir unvan.

Esaret; Kölelik, tutsaklık, esirlik. Boyunduruk altında olma.

Falso; Aslında bir müzik terimi olup bir parça çalınır veya söylenirken nota yanlışlığı yapmaktır. Ancak; yanlış davranış olarak da özetlenebilecek bu deyim, öyküde bu ikinci anlamında kullanılmıştır.

Filoloji; Kelime Sevgisi. Dillerin yapısını, tarihsel gelişimini ve birbirleriyle ilişkilerini inceleyen bilim dalı.

Fonksiyonel; İşlevsel. Bir nesnenin gördüğü işin, nesnenin iş görme kabiliyetinin, görevinin şekillenmesi.

Frapan; Güzelliği ile ilgi çeken, alımlı, göz alıcı.

Haberdar; Konuyla ilgili bilgisi bulunan, bilgili, haberli.

Harç; Resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi. Harcanan para, masraf.

Hilâfsız (Hilafsız); Hiç kuşku duyulmayacak bir şekilde doğru, yalansız, dolansız, kesinlikle aykırılık, karşıtlık, terslik, zıt olmayan. İnanılması güç gibi görünse de gerçek olan.

Hoppala; Şaşmayla karışık kınama belirtisi. Küçük çocuklar bir yerden atlarken onları yüreklendirmek için söylenen söz.

İhtilâl; Devrim. İnkılâp. Kökten ve tümden değişim. Bir devletin siyasal, toplumsal ve ekonomik yapısını kökünden değiştirmek amacıyla girişilen silâhlı halk hareketi.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

İntibaa; İzlenim. Bir durum veya olayın duyular yoluyla insan üzerinde bıraktığı etki, imaj. Uyaranların, duyu organları ve ilişkili sinirler üzerindeki etkileri.

İrsiyet; Kalıtım. Soyaçekim. Çevre etkileriyle köklü olarak değiştirilmeyen biyolojik özelliklerin bir kuşaktan diğer kuşağa geçmesi, soya çekim, veraset. Bireylerin genetik yapılanması, kalıtım ve kalıtsal olarak özellik ve niteliklerin ebeveynlerden fiziksel ve zihinsel karakterlerin yavrulara aktarılması özellikleri.

İşgaliye; İşgal edilen yere ödenen ücret veya vergi.

Kader; Alınyazısı, yazgı. Kaçınılması mümkün olmayan talih.

Kaygılı; Tasa eden. Kötü sonuç doğacak şeklinde üzüntüsü olan.

Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.

Kesinkes; Kesin olarak, kesinlikle.

Ketum; Sır saklayan, ağzı sıkı insan.

Kirve; Halk geleneğine göre, çocuk sünnet edilirken genellikle sünnet giderlerini üzerine alan, sünnet sırasında çocuğun elini, kolunu tutan, onun korkusunu gidermeye çalışan, daha sonra çocuk üzerinde babaya yakın hak sahibi olan kimse.

Klâsman; Sınıflama, ayırma, bölünme, sınıflandırma.

Kuduz; Köpek, kedi, tilki gibi kimi memeli hayvanlardan ısırma, salya yoluyla insana bulaşan, çırpınma, sudan korkma, inmeyle beliren, zamanında aşı kullanılmazsa ölümle sonuçlanan hastalık. Bu hastalığa yakalanıp kudurmuş olan.

Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme.

Marifet; Herkesin gösteremeyeceği beceri, beceriklilik, hüner, ustalık, ustalıkla yapılan şey.

Mazeret; Kendini veya başka birini özürlü göstermek için ileri sürülen sebep, özür, bahane. Bir kimseyi özürlü gösteren durum veya olay. Bir şeyden kurtulmak için ileri sürülen gerekçe.

Meth (Metih, Methetme); Medhüsena (Methüsena). Övme, bir kişinin başarısının eserlerinin, ya da övülecek herhangi bir yönünü belirtme.

Minval; Biçim, usul, yol, tarz.

Mizaç; Huy. Gerçek yeteneği, yatkınlığı belirleyen psikolojik özelliklerin tümü. İnsan bedeninin fizyolojik yapısı. Sağlık.

Mukabil; Karşılık olarak. Bir şeye karşılık olarak yapılan, bir şeyin karşılığı. Rağmen.

Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.

Pespaye; Düşük nitelikli, beş para etmez, aşağılık, alçak, soysuz.

Prostat; Bir salgı bezidir. Mesanenin altında rektumun önünde yer alır. Bu bezin büyüyerek idrar yollarını sıkıştırmasına Prostat Büyümesi, Prostat Hiperplazi denmektedir ki, kanser değildir. Bu bezin büyümesi bahçe hortumuna bir kıskacın takılması gibi bir durumda meydana gelen basınç gibi bir durum ortaya çıkartır.

Protez; Eksik bir organın yerini tutması, bir sakatlığı örtmesi için yapılan ve takılan yapay organ veya parça. Bu amaçla yapılan ve kullanılan organ. Söz olarak genel kullanım eksik dişlerin yerlerine yerleştirilen ve ağıza takılıp çıkarılabilen tam ve bölümlü olmak üzere iki çeşidi olan dişlerdir. Doğal dişler gibi olmasa da kullanılışlı ve doğal görünümlüdür.

Reşit; Ergin, Doğru yolu tutan, iyi hareket eden, akıllı, 18 yaşını doldurmuş, evli, ya da mahkeme kararı olarak.

Saf; Namazdaki sıra, dizi. Katışıksız, berrak, temiz, arı, has. Kurnazlığa aklı ermeyen, kolaylıkla aldatılabilen, bön, safdil, art niyetsiz.

Sağak (Sağlak, Salak); Genellikle işlerini sağ el ya da sağ ayağıyla yapanlar (Solak; Sol-ak olduğuna göre kelimenin sağ-ak yani “sağak” olması gerekir).

Suspus; Susmuş, sinmiş, suskun, pusmuş.

Şirret; Kavga çıkarmaktan hoşlanan, geçimsiz, huysuz, yaygaracı, edepsiz, kavgacı.

Teberru; Bağış. Bağışlanan şey. Bağışlama eylemi, ya da biçimi. Bir kimsenin, kuruluşun veya ülkenin ayni ya da nakdi yardımlarından bir başka kişi, kurum veya ülkenin karşılıksız olarak yararlanması. Bir iş görene hak ettiğinden ayrıca verilen para. Yardım. Hibe.

Töre; Bir toplumda ahlâk, görenek ve ortak davranışlarla belirlenmiş, benimsenmiş davranışların ve yaşama biçimlerinin öteden beri uyulan ve uyulması gereken tüm yol, kural, kaide ve zorunluluklar.

Ümmi; Genelde okuma-yazma bilmeyen, okur-yazar olmayan, bilgisiz kulaktan dolma bilgilerle yetinen gibi düşünülürse de, daha çok kendini geliştirmemiş kişiler için kullanılan söz. Ancak ümmi ile cahilin karıştırılmaması gerekir. Ümmi; bilmeyendir. Cahil ise bilse de bilmese de bilmediğini bilmeyendir. Ümmi cahil değildir, cahil demek de mümkün değildir.

Vaiz; Cami, mescit gibi yerlerde, genellikle öğüt niteliğinde konuşmayı yapan, aşırı derecede ayet, suret, hadisleri Arapça olarak tekrarlayan kişi.

Yeğ; Bir şeyin, diğerlerinden, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun olması.

(2) Adapte Olmak; Uymak.

Addetmek; Saymak, yerine gibi farz etmek.

Algılamak; Bir nesnenin varlığını ya da bir olayı duyum yoluyla yalın bir biçimde zihnine yerleştirmek, sezip anlamak, bilincine varmak.

Allem (Edip) Kallem (Kellem, Kullem) Etmek; Bir işi ortaya çıkarmak, istediği duruma getirmek için bir kısım (Gereken kurnazlıkla, kurnazca) çarelere başvurmak.

Arkasından (Sırtından) Konuşmak; Bir fikrin, düşüncenin, ya da dileğin dolaylı, üstü kapalı, kinayeli bir şekilde iğneleyici, aşağılayıcı bir şekilde söylenmesi, konuşulması.

Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.

Aşağılar Gibi Bakmak; Tahkir Etmek. Onurunu kıracak şekilde davranmak, hareket etmek, bakmak.

Bahsetmek; Konuşmak, sözünü etmek.

Bakar Kör Olmak; Gözleri sağlam göründüğü halde göremeyen, çok dikkatsiz, şoke olmuş durumda sabit bakışlı olmak.

Becelleşmek; Aslı “Cebelleşmek” şeklindedir, uğraşmak, çekişmek, tartışmak, münakaşa etmek.

Bıçak Bileylemek; Kesici araçların Özellikle bıçağın) keskinliğini artırmak.

Çakı Gibi Asker Olmak; Sarsılmaksızın, kıpırdamaksızın, kurallara uygun biçimde, isteyerek, mutlulukla, zevk alarak askerliğe başlamak, devam etmek.

Çat Kapı Gelmek; Aniden, beklenmedik bir anda kapıyı çalarak, ya da çalmaksızın beklenmeyen yere gelmek, içeriye girmek.

Dar-Kıt (Isınmak); Ancak (Isınmak, ısınabilmek)

Debelenmek; Bir acının etkisiyle ya da bir baskıdan kurtulmak için çırpınmak, tepinmek, kıvranmak, kımıldamak, devirmek, oynamak, yuvarlanmak.

Didişmemek; Ellerle veya sözlerle birbirini hırpalamamak, hırpalamaya çalışmamak. 

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

Dilşâd Olmak; Gönlü, kalbi hoş olmak, sevilmiş ve sevinmiş olmak.

Etki Altında Kalmak; Özgüveni az, ufak bir tesirle, başka birilerinin söz veya telkinleriyle kendinden, düşünce ve davranışlarından vazgeçme eğilimi göstermeye hazır ve tedirgin bir yapıya sahip olmak.

Gardını Almak; Savunma durumuna geçmek. Müdafaa pozisyonu almak.

Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.

Gönül Kırmak; Birini çok üzecek, gücendirecek davranışta bulunmak.

Gözlerine Mil Çekilmek; Gözleri kızgın mille (Mil; Türlü işlerde kullanılmak için yapılan ince ve uzun metal çubuk) kör edilmek.

Gözlerini Belertmek; Gözlerini akı çok görünecek şekilde açıp dik dik bakmak.

Gözüne Gözükmemek; Acilen ortalıktan kaybolmak, yok olmak. Ortalıklarda gözükmemek. Herhangi bir olaya sebep olmamak.

Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.

Istırabını Katmerleştirmek; Acısını, üzüntüsünü, sıkıntısını, kederini misli halinde, kat kat arttırarak yaşamak.

İç Geçirmek; Derin bir soluk alarak, üzüntüsünü, içinden geçirdiğini, düşündüğünü, istediğini anlatmaya çalışmak.

İçi Kurumuş Limon Gibi Ortalık Yerde Bırakılmak; Türkçemizde böyle bir deyim yok, yöresel olarak kibar bir küfür şeklidir. Limon kabuğu kurutulduktan sonra aroma yeteneğini yitirdiğinden yaşlı insanların da artık gereksizliğinin acımasızca ifadesidir.

İhmal Etmemek; Önemsemek. Savsaklamamak. Birine gereken ilgiyi göstermek.

İkaz Etmek; Uyarmak, dikkatini çekmek.

İlham Vermek (Etmek); Esinlemek, içe doğmasına neden olmak.

İn Cin Top Oynamak; Issız, sessiz olmak. Bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.

İncitmek; İncinmesine yol açmak. Kötü söz ya da davranışla birini kırmak. Üzmek.

İrşad (İrşat) Olmak; Doğru yolu göstermek. Uyarmak. Allah’a ibadet ve itaat etmek.

Kalbin Ritmindeki Kaygıyı Gidermek; Olumsuzlukla karşılaşan insanın sadece kalbindeki ritim değil, aynı zamanda hazımsızlık, gerginlik, heyecan, terleme, bulantı, yorgunluk hissi gibi duygusal ve zihinsel tepkimelerle bozulduğundan sevgi olarak bu duyguları yok etmektir.

Kendi İradeleriyle Dünyalarını Yaşamak; Kişinin yetenekleri, imkânları, düşünce ve yaşam şekliyle dışındakileri umursamaksızın yapabilecekleri ile kendi için düzenlediği dünyada yaşama biçimi.

Konsantre Olmak; Konsantrasyon. Düşünceyi, duyguyu, gücü, dikkati bir noktada toplamak. Yoğunluk.

Kukumav Kuşu Gibi Beklemek; Kukumav; Baykuşgillerden kahverengi tüylerinin üzerinde beyaz benekleri olan, kafasını 1800 çevirebilen bir baykuş türü. Türkiye’de her mevsim rastlanan bir kuş türü olup, küçük memelilerle, böcek ve sürüngenlerle beslenen genellikle düşünceli gibi durağan hali olan kuş (Öyküde de bu durağanlık vurgulanmıştır).

Mevlâ’sına Kavuşmak; Ölmek. Rahman’a kavuşmak.

Mızmızlanmak; Her şeyde kusur bulmak, hiçbir şeyden memnun olmamak, çevresindekileri rahatsız edecek kadar yavaş olmak. Söyleyeceğini, yapacağını uygulamakta tereddüt edip gecikmek.

Moral Olmak; Bir insana söz ve hareketleriyle ruhsal, manevi, yürek gücü vermeye gayret etmek. Maneviyatını yükseltip güçlendirmek.

Nefret Etmek; Bir kimseye, bir şeye karşı çok olumsuz duygular beslemek. Tiksinmek.

Nefsine Uymak (Nefsine Hâkim Olamamak); Bedeninin isteklerine karşı koyamamak, günah işlemek.

O Taraklarda Bezi Olmamak; Bir halk deyimi olup o işle, o konuyla, o uğraşla her ne ise ilişkisi ve ilgisi olmamak. İlgilenmemek, ilişiği bulunmamak.

Rast Gitmek; İstenilen bir biçimde gelişmek, uygun düşmek, gerçekleşmek, isabet etmek.

Salâvatlamak, Selâvatlamak, Sâlavatlamak, Selavatlamak; Yöremde kullanılan ve “Uğurlamak, güle güle demek”  Mezarına teslim etmek anlamında kullanılan bir fiil.

Sırtından (Arkasından) Konuşmak, Bıçaklamak; Kendine inanan güvenen bir kimseye gizlice kötülük yapmak. İhanet etmek.

Stres Atmak; Kişide bir kısım sorunların yol açtığı ruhsal gerilim, zorlanma, dayanıklılığı azaltan ruhsal gerilimlerden kurtulmak. Ameliyat şoku, travma, soğuk, heyecan gibi etkenlerin iç organlarda, organizma ve metabolizmada oluşturduğu bozuklukların tümünü yok etmek, savuşturmak. Canlıların yaşamları için uygun olmayan koşulları bertaraf etmek.

Tetiklemek; Harekete geçirmek, etkin bir duruma getirmek. Harekete geçmesine yol açmak.

Tezkere Almak; Askerlik görevinin bittiğini gösteren belgeyi almak (Teskere; Sedye, iki kollu inşaatlarda kullanılan taşıma aracı ile karıştırılmamalı).

Tiksinmek; Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak, iğrenmek, iğrenilmek.

Üleştirmek; Bölüştürmek, paylaştırmak. Herkesin payına düşeni kendisine vermek.

Vicdanı Rahat Olmamak; Duygusal olarak vicdanının rahat etmemesi, içinden gelen sese kulak vererek acımak, verdiği karardan dönmek, vazgeçmek, yapmamak.

Ya Sabır Çekmek; Sıkıntı ya da üzüntü veyahut da acı veren bir durumda kendine hâkim olmaya çalışmak, bu sıkıntıya ses veya tepki vermeden katlanmaya çalışmak.

Yapındırmak; İşi olur duruma getirebilmek, becermek. Bir işi kendi eliyle, özenle yapmak. Yavaş yavaş alıştırmak. Benzetmek, uyum sağlamak. İçki içmek.

Yavan Kalmak; Sade, basit, yetersiz, hoşa gitmez durumda olmak.

Zaafını Anlamak; Nelere düşkünlüğünün, dayanıksızlığının olduğunu araştırıp bilmek,  istenç zayıflığının neler olduğunu öğrenmek.

(3) Ahir Ömür; Türkçemizde böyle bir deyim, ya da söz dizisi yok. Aslı; Ahir-i ömür olup son ömür, ömrün son demleri anlamındadır.

Asar-ı Atika; Asar-ı Antika da denilmekte. Eski yapılar, yapıtlar.

Bağırış Çığırış; Bağırıp, çağırıp seslenmek.

Belli Belirsiz; Pek belli olmayan, çok az seçilebilen, güçlükle duyulabilen, varlığı çok az hissedilebilen.

Biley, Bileyi, Bileme Makinası; Bıçak, testere vb. araçları bilemede kullanılan makine.

Borç Harç; Ödenmesi gereken mutlak bir borç için çeşitli kaynaklardan (eş-dost yardımı, kredi çekmek vb.) bulunan para.

Çenesi Düşük; Geveze, yerli-yersiz çok konuşan, gereksiz sözler söyleyen, susmasını bilmeyen, karşısındakini bıktıran.

Dünya Âlem (Cümle Âlem, El Âlem); Kim var, kim yoksa herkes.

Dünya ve Ahret Telâşı; Söz; yanlış kullanılmıştır. Farklı iki ayrı konudur. Sözün; “Dünya telâşı Allah’ı ve ahreti unutturmasın!” şeklinde dizilmesi doğru olurdu!

El Gün; Başkaları, yabancılar, herkes.

El İşte, Göz Oynaşta; Aslı, “Eli işte, gözü oynaşta” şeklindedir. Ahilik sufilik anlamlarını bir kenara bırakırsak; “İşini kemaliyle yapmayan, üşengeç, aklı fikri aşkta meşkte, iş yaparken sağa-sola bakınan, aklı fikri başka yerde olan” İş yapar gibi görünüyor, ama aklı başka yerde.

Geri Kafalı; Yenilikleri istemeyen, eskiye, bir düşünceye, inanca aşırı derecede bağlı olan kimse. Dinde bağnazlığı aşırıya vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen, fikirlerini asla değiştirmeyen kimse. Mürteci. Aksi, inatçı, kaba-saba, önceliksiz.

Giyim-Kuşam; Özenli, temiz ve güzel bir giyim şekli.

Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.

Hiss-i Kabl-El-Vuku; Hissikablelvuku olarak da yazılabilir. Altıncı his, önsezi, içine doğmak gibi anlamları taşır. Bir olay olmadan önce o olayı hissetmek de denebilir.

Kara Cahil; Kulaktan dolma, genelde ilimle ilgisi olmayan hurafe, batıl itikat, yanlış inançlarla yüklü beyine sahip olan, bilmediklerini öğrenmemekte direnen, okumamış, cahil vatandaş.

Kısasa Kısas; Kişiyi işlediği suçun aynısıyla cezalandırmak, zararı, zararla cevaplamak, bir bakıma kana kan, dişe diş olayı. Bu konuda Kur’an’da Bakara Suresinde ayetler vardır.

Kör Cahil; Tüm aydınlatıcı bilgi ve desteklere karşı, inancından vazgeçmeyen, bilmediği halde kafası örümcekli kişilerin körü körüne inandığı yanlışlıklara sahip kişi.

Peş Peşe; Ardı ardına, birbiri arkasından, art arda, arka arkaya.

Sivri (Dilli) Sözler; Acıtan, sitemli, kinayeli, kaldırılamayacak kadar ağır sözler.

Soru Bombardımanı; Sürekli, ardı ardına, soruşturma yaparak karşıdakini bunaltmak.

Ufak Tefek; Türkçemizdeki masa-musa, sandalye-mandalye der gibi bir söz. “Ufak-tefek “diye başlayan şarkı bilindiği gibi KAYAHAN’a aittir.

Veciz Sözler; Kısa ve anlatımı, içeriği çarpıcı, öz sözler.

Yabancı Uyruklu; Bir başka devlette yaşayan, o devletin yönetiminde olan.

Yarı Üryan; Çıplak bir insana göre bir kısım yerleri yarı yarıya kapalı (Üryan; Çıplak)

(4) Bir âlimden bir zalim, bir zalimden de bir âlim doğabilir; Zihnimizi ön yargılardan temizlememiz gerektiği, bir zalimin çocuklarına o nazarla bakmamak, aynı şeklin ters olarak bir âlimin çocuğu için de düşünülmemesi gerektiğini belirten genelleme şeklinde bir söz dizisi.

(5) Çalışmanın var bir tadı / Tembelliğe alışmadı / Türk Cennetinin bir adı / Anadolu, Anadolu… “Kuvvetlidir Türk'ün kolu” diye başlayan Aka GÜNDÜZ'ün “ANADOLU” isimli şiirinden bestelenmiş bir çocuk şarkısı.

(6) Bir elde kadeh, bir elde Kur’an / Bir helâldir işimiz, bir haram. / Şu yarım yamalak dünyada, / Ne tam kâfiriz, ne de tam Müslüman. Ömer HAYYAM (Rubaisi)

Niceleri geldi neler istediler / Sonunda dünyayı bırakıp gittiler / Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi? / O gidenler de hep senin gibiydiler. Ömer HAYYAM (Rubaisi)

(7) Selamünaleyküm; Aslı; Es-selâmu aleyküm (Allah’ın selâmı sizin üzerinize olsun! Esenlik üzerinize olsun!) şeklinde bir selâmlaşma şekli olup Kur’an’da bu konuda çok ayet vardır. Bu selâma karşılık karşısındakinin “Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullah” “Es selâmü aleyke ve rahmetullah (Allah’ın selâmı esenlik ve rahmeti sizin üzerinize olsun!) şeklinde selâm vermesi beklenir.

(8) İstihareye Yatmak; İstihare, Arapça kökenli olup kısaca anlamı; “Bir işin hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp, dua okuyarak uykuya dalmak”tır. (Genelde camide, bazı-bazen evinde namaz kılıp, gereken dualar yapıldıktan sonra, insan yönünü Kıbleye doğru çevirerek yatar ve eylem gerçekleşir.) İstihare için öncesinde tövbe edilip, gusül abdesti almak ve sonrasında iki rekât namaz kılınması gerektiği bilinmektedir. İstihare bir gün, ya da bir gece ile sınırlı olmayıp birkaç gün devam edebilir. Kendine has duaları da vardır. Bir de şunlar anlatılır; eğer istiharede beyaz ve yeşil görülürse hayırdır ve düşünülen iş yapılır, siyah veya kırmızı görmek ise şerdir, o işin yapılmasından vazgeçilir. (Günümüzde bunu rastlayacak rakamların tek çift olması, papatya falları vs. ile yapılması insanların daha kolayına gidiyor olmalı, herhalde.)

(9) Tavşan Sidiği Denize Kâr; Aslı; “Farenin sidiği denize katık” şeklindedir. Bazı faydaların işe yaramadığının anlatımı.

(10) Cuma (Ramazan, Bayram, Seyran) Müslümanı; O günlere ait hassasiyet. Tanrıyı sadece o günlerde anan, gereklilikleri yerine getiren ve günahlardan, haramlardan, gıybetten, yalandan, iftiradan vb. kaçınan insan. Bu günler dışında yapılan her şeyi, bugünlerde terk eden, inanç dışında İslâm’ın gerekliliklerini yerine getirmeyen, hiç mertebesinde kabullenenlerin soytarılığı.

(11) Bidat; “Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek” gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir. Geniş anlamda Bid’at; “Bir benzeri olmayan ve İslam’da olmadığı halde, sonradan ortaya çıkan, din ile alâkalı olup, Peygamber ve Ashab-ı Kiram dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hatta ilâve ve eksiltme mahiyetinde olarak ibadet kabul edilen, göze ve akla hoş gelen dua. Kur’an okuma, namaz kılma, zikretme, düşünce, görüş ve amellerin, sünnete aykırı davranışların âdet haline getirilmesi. Kutlu Doğum Haftası, Mevlitler ve İslam’da din ile ilgisi olmayan, Kur’an’da görülmeyen, sünnette olmayan, İslâm Âlimlerince ve ashap tarafından bilinmeyen, din esaslarına göre ibadet ve davranış biçimleriyle ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir.

(12) Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Yanlış İnanç. Hatalı Düşünce. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.

(13) Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte önemli dizeler şöyledir; “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa kadınlar (karılar), kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.

Ölünün arkasından mevlitlerin okunması dini bir vecibe değildir. İbni Abidin adındaki bir İslam bilginin sözleri aynen şöyledir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. Geceler, sene-i devir mevlitleri bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Bu vesile ile; Duvak, Sünnet, 40 Uçurma, Lohusa, Hac Dönüşü vb. gibi okunan mevlitler de aynı şekilde mülahaza edilmelidir.

(14) Dini Konular-Vecibeler;

Allah Kerim; “Allah büyüktür! Allah’a güvenmeli!” anlamında, gelecekten umutlanmanın öğüdü olan söz.

Aşere-i Mübeşşire; Cennetle müjdelenenler.

Ayet; Kur’an’ın her bir cümlesi. Kur’an’da 6666 ayet var.

Cemaat; Bir imama uyup namaz kılan kişiler. İnsan kalabalığı,  topluluk. Bir dinden ve soydan olanlar.

Din ile ilgili vecibeler; Farz (Hac, Zekât, Oruç, Namaz, Kelime-i Şahadet), vacip, sünnet gibi gereklilikler

Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı.  (Yöresel olarak) Yabancı, el.

Gıybet; Çekiştirme. Dilin âfeti. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır. Kur’an’ı Kerim’in Hucurât Suresinin 12. Ayetinde (49/12)  başlarında şöyle buyrulmuştur. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?…” Bu konuda Peygamberimize ait olan bir hadiste; “Gıybetin denizleri kirletecek kadar kirli olduğunu” ayrıca “Bir kimse biri hakkında arkasından doğru konuşmuşsa gıybet, yalan konuşmuşsa iftira olduğunu” belirtmiştir.

Hadis; Hazreti Muhammed’in Müslümanlarca büyük değerler verilen ve genelde kural niteliğinde söz ve davranışları (ileriki yılarda peygamberimize mal edilip de gerçek olduğu konusunda şüpheler olan sözler ve davranışlar).

Hatim Duası; Kur’an’ı başından sonuna değin okuyup bitirdikten (hatim indirdikten sonra) okunan duadır. Ölü için okunan dua değildir. Kur’an’da buna ait herhangi bir ayet olmayıp, peygamberimize atfedilen bir kısım hadisler vardır. Bence en iyisi ölüyü rahmetle anmak, kusur ve günahları için Allah’tan affedilmesini dilemek, yalvarmak ve mümkünse Yasin okumak olmalı. Mevlit adlı Süleyman Çelebi’ye ait şiirin yararının ne olduğu ise merak konusudur.

Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an’ı Kerim’i “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.

İftira; Yalan söylemek, uydurmak, asılsız isnatta bulunmak.

İlâhi; Tanrı ile ilgili olan, Tanrı’ya özgü, Tanrısal. Her yönden eksiksiz, çok güzel.

İlmihal; İlim ve Hal kelimelerinden oluşmuş “Davranış Bilgisi” anlamında bir söz. İslâm dininin belli başlı ilkelerini, kurallarını (iman, âmel, ahlâk) öğrenilmesi, yapılması gerekenleri anlatıp öğreten kitap.

İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.

Kâfir; Tanrının varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.

Kelime-i Şahadet; “Eşhedü ella ilâhe illallah ve Eşhedü enne muhammeden abdühü ve resulüh. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Şahitlik ederim ki; Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Kelime-i Şahadet ile Kelime-i Tevhid çok zaman karıştırılmaktadır. Kelime-i Tevhid; “La ilahe illallah muhammedür resulallah. Allah’tan başka ilâh yoktur, Hazreti Muhammed (SAV) Allah’ın elçisidir” demektir.

Kerahet; İğrenme, tiksinme, nefret, mecburiyet yüzünden yapılmış, harama yakın şey. Dinen Kerahet Vakti, güneşin doğuş, batış ve tam tepemizde bulunduğu vakitlere denmektedir. Dinimize göre bu vakitlerde namaz kılmak kerih olmaktadır, mekruhtur, kerahetlidir,  yani sakıncalı vakitlerdir. Vakt-i Kerahet (Vakti Kerâhat, Vakti Kerahet); Argoda; “İçki masasının kurulup demlenmeye, içki içmeye başlama” anlamında kullanılmaktadır

Kıyam; Namazda ayakta durmak. Ayağa kalkış. Bir işe girişme, kalkışma.

Meal; Anlam, kavram.

Mezhep; Gidilen yol. Anlayış, görüş, inanç. Bir dinin, anlayış ve görüş ayrılıkları dolasıyla ortaya çıkan, belirli kuralları, kendi içinde tutarlı inanç ve davranış bütünlüğü bulunan büyük kollarından her biri.

Sehvi Secde; Sehiv Secdesi. Yanılma Secdesi. Namazın herhangi bir yerinde namazın kusurlu olduğuna inanılırsa,  bu kusuru düzeltmek için Hanefi mezhebine göre namazın sonunda tehiyyatın okunmasından sonra yapılan secdelerdir.

Sure; Kur’an’ın 114 bölümünden her biri.

Talkın; Ölü gömüldükten sonra mezarı başında imamın dinsel sözler söylediği kısa tören. Telkin şeklinde söylenmesi yanlış olup Telkin; Bilinçdışı bir sürecin aracılığıyla kişinin ruhsal ve fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesidir. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama, kulağına koyma.

Tecvid (Tecvit); (Esas anlamı; güzelleştirme, bir şeyi güzel yapmak, süslemek, hoşça yapmak olmakla birlikte) Kur’an’ı usulüne bağlı kalarak okuma usulü ya da ilmi.

Tefsir; Yorumlama, yorum. Kur’an’ın surelerini açıklayan görüşler ve bunların yazılmış şekli.

Tövbe (Tevbe); İşlediği bir günahtan ya da suçtan pişmanlık duyarak bir daha yapmamaya karar verme. “Bir daha yapmam, olmaz, yeter!” anlamında.

Yasin; Kur’an’ın geleneksel olarak okunan 83 ayetten oluşan 36. Suresi.

(15) Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaradan’dan ötürü. Yunus EMRE

(16) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/  Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.  Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.

(17) No Problem; (İngilizce) Sorun(umuz) yok!

(18) Olmayacak Duaya Âmin Demek; Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak, ya da buna destek vermek.

(19) Tesettür, Türban, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar)

Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” tarzında ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır. (Diyanet, “ziynet yerlerini” sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!)

Kur’an, Azhâb Suresi, 33. Ayet (Diyanet Tefsiri); Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah’ın istediği, sizden kirliliği gidermek ve sizi tertemiz kılmaktan ibarettir.

Kur’an, Nur Suresi, 60. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır…”

(20) Sevildiğini Bil; Karşısındakinin sevgisi ile ilgili tereddüdü, ya da bilgisi olmamasını sitemli bir şekilde anlatma şekli. (Bu konuda birkaç sanatkâra ait şarkı da bulunmakta)  Sevmek belki bir şeydir; ama “Sevildiğini bilmek” çok şeydir. Charles BUKOWSKI

Sev seni seveni hâk ile yeksan ise, sevme seni sevmeyeni Mısır'a sultan ise... ATASÖZÜ

Ağzını Öpeyim; Sevindirici bir söz söyleyene “Ne güzel, ne hoş söyledin!” anlamında kullanılan bir sevinç sözü.

(21) Kur’an, Kâfirûn Suresi, 6. Ayet; De ki; ey kâfirler… Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

İslam’da zorluk (ve aşırılık) yoktur; Kur’an Hac Suresi, 78. Ayet; “Allah dinde, sizin için hiçbir zorluk kılmamıştır” ile Kur’an Bakara Suresi, 268 Ayet; “Allah hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez”. Bu ayetlere peygamberimizin ifadesiyle din kolaydır, zorluk, zorlama ve zorlanma yoktur.

(22) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır.

(23) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(24) İnsanlar acı çekerken sırtınızı dönmeyin. Siz acı çektiğinizde yüzünüzü dönecek kimseyi bulamazsınız. A. Tolga AKPINAR

Birbirinizle ilginizi kesmeyiniz, sırt dönmeyiniz, kin tutmayınız, haset etmeyiniz. Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz.  HADİS

Kur’an Kevser Suresi, 3. Ayet; Doğrusu, soyu kesik olan (ebter) sana kin duyandır.

Haset (kıskançlık) gelince ilim gider. Hacı Bektaş VELİ (Haset; Çekememezlik, kıskançlık. Bir kimsenin sahip olduğu mevki, şan, şöhret, sıhhat gibi manevi, mal-mülk gibi maddi nimetlerini çekememek, bunlardan rahatsız olmak, sahip olanın bunlara malik olmamasını arzulamak, dilemek, istemek).

(25) Elin (Milletin, Âlemin) Ağzı Torba Değil Ki Büzesin; Başkalarının söyleyeceklerine engel olamazsınız, dedikodu ortamı doğunca herkes yalan, yanlış, haksız her şeyleri söyler anlamındadır.

(26) Hallah! Hallah! Claire'in yanlış bir söylemi olup; “Allah! Allah!” demek istemiştir! Bu vesile ile eklemem gerekir ki; olur-olmaz yer ve zamanlarda, çok kişi tarafından yanlış olarak kullanılan, hatta anlamı söyleyen kişiler tarafından tam olarak bilinmeyen sözler vardır; Neuzibillah; Allah'a sığınırız, Evvel Allah; Önce Allah, Eyvallah; Kabul ettik, Fesuphanallah; Allah her türlü sıfattan uzaktır, Hasbinallah; Allah bize yeter, Maazallah; Kötülüklerden Allah'a sığınmak, Maşallah; Allah dilerse.

(27) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…

(28) Kalp Kalbe Karşıdır; İnsan kalbi, diğer birinin kendine karşı sevgi mi, nefret mi beslediğini hisseder, sevgi varsa sevgi, nefret varsa soğukluk demektir.

Uyandım seninle birden… şeklinde başlayan “Kalp kalbe karşıdır, derler”   Aslı GÜNGÖR

Kalp kalbe karşıdır derler, onun için sormadım… Güftesi; Turhan TAŞAN’a, Bestesi; Coşkun  SABAH’a ait olan Türk Sanat Müziği eseri Hicaz Makamındadır.

(29) Bahtın Açık Olsun; İşinin düzgün, kolay ve rast gitmesi, talihinin açık olması, mutluluk, sağlık için edilen bir dua ya da temenni.

(30) Ağızdan çıkan söz söylendiğinde, zaman geçtiğinde ve güven yitirildiğinde asla geri dönmezdi! Sözün Aslı; “Ağızdan çıkan sözü, yaydan çıkan oku, silahtan çıkan kurşunu geri döndüremezsin… (Ek olarak; kaçan fırsat, giden gençlik) DIMME” şeklindedir.

Öyle bir geçer zaman ki / Dediğim aynıyla vaki… şeklinde başlayan Erkin KORAY şarkısı.

(31) Sakal Bırakmak; Sünnettir ve dinimizde hiçbir zorunluluğu yoktur. Sakalı bir tutamdan fazla uzatmanın uygun olmadığı belirtilmiştir (Ama kim ve neden, ben bilmiyorum. Bildiğim;) sakal kestirenin sünnet sevabından mahrum kalacağı, böyle bir durumda günah işlenmemiş olacağıdır.

Sakalı Dipten Kestirmek; Kur’an’da bununla ilgili bir ayet yoktur. Peygamberimizin; “Sakalınızı koyuverin!” gibi bir sözü vardır, sadece. Bu konudaki görüşler sadece sonradan kendilerini hüküm vermeye ehil zannedenlerin ahkâmlarıdır. Kur’an’da olmayanın âdette de yeri olmaması gerek. Alışkanlık, amenna. Görev gereği sakalı kesmenin haram oluşundan, farzın, sünnetin terkedildiğinden bahsedilmesi uygun değil, görüşündeyim.

(32) Kendi Kendine Gelin Güvey Olmak; Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek.

(33) Bitkisel Hayat; Beyin ölümü ile gerçekleşen, solunum ve kalp atışı dışında bedenin herhangi bir yaşam fonksiyonu göstermemesi. Bu durumda ailenin rızası veya vasiyeti olursa organ nakli yapılabilmektedir.

(34) Organ Bağışı; Kişinin hayattayken kendi özgür iradesiyle organlarının bir kısmını veya tamamını ölümünden sonra başka hastaların tedavisinde kullanılmak üzere vasiyet etmesidir. 18 yaşını bitirmiş olmak, akli dengesi yerinde olmak yeterlidir.

(35) Geri döndüreni gördün mü hiç?...  diye başlayan “Dünyada ölümden başkası yalan” şeklinde devamı olan bir Candan ERÇETİN şarkısı.

(36) Giden Birinin Arkasından Su Dökmek; İslam’da görünmeyen, batıl bir itikat olup herhalde giden kişinin hedefine kazasız, belâsız su gibi gidip dönmesinin görüntülenmesi olabilir.

(37) Düşlerde sevdim seni, söyleyemedim / Sessiz öptüm nefesini, söyleyemedim/ Sana ben şiirler sözler büyüttüm... Söyleyemedim...  Söz ve Müzik; Cevdet BAĞCA’ya ait.

(38) Olsa senin elinden bil ki benim ölümüm, / Ne şikâyet ederim ne de üzülürüm, / Ne zamanki kollarında bir yabancı görürüm, / Ben o zaman sevgilim, ben o zaman ölürüm!  Orhan GENCEBAY

(39) Ahde Vefa; Ahde niyet şeklinde de söylenebilir. Sözünde durma, verdiği söze bağlı kalma, özü ve sözü doğu olma durumu. Buna uymayana, ya da tamamen tersi olan duruma münafıklık denmiş, yani yalan söylemek, sözünde durmamak, emanete hıyanet gibi.

(40) Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var; Uzak bir yere giden kimse, ayrıldığı yere bir daha dönmeyebilir, belki de orada ölür. Ayrılırken bıraktığı yakınlarını döndüğünde bulamayabilir, onlar da ölmüş olabilirler. O halde vedalaşırken bunu hatırlamak ve helalleşmek gerektir.

(41) Gideceğin yere beni de götür… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Halil SOYUER’e, Bestesi; İbrahim ÖZORAL’a ait olup eser Muhayyerkürdî Makamındadır. (Bestede şiirin yalnız ilk iki kıtası olup son kıta, beste içinde yer almamaktadır.)

(42) Seninle bir sonbahar mevsimiydi tanıştık! Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi ve Bestesi; Yusuf NALKESEN’e ait olup eser Hicaz Makamındadır.

(43) Bilinen bir fıkra; özetle; Nasrettin Hocanın eşeği çalınır ve bunun karşılığı olarak herkes ayrı bir kafadan nasihat eder gibi, sitemle Nasrettin Hocaya yüklenir. O da; “Yahu, iyi, güzel de, hırsızın hiç mi suçu yok!” der.

(44) Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışmalı… Peygamberimize mal edilen bir hadis…

(45) Horasan Dağlarında Peri Padişahı Masalında kuşlara; “Gak!” dediklerinde; et, Guk!” dediklerinde su verildiği anlatılır. Genelde ikindi kahvaltısı, meyvesi, çayı gibi de düşünülebilir.

Gak-Guk; Etme eklentisi ile bir şeyi söylemekten çekinmek, kekelemek, kaba anlamda dolambaçlı bir şekilde söylemek olmakla beraber, yöresel bir terim olarak yiyecek-içecek, ikram edilecek şeyler anlamlarında kullanılmaktadır. Yanlış aklımda kalmadıysa bir masalda; Keloğlan Zümrüdü Anka Kuşunun sırtına binip Kaf Dağına doğru prensesini devden kurtarmak için yola çıkıyordu. Eee! Yol ve yolculuk uzundu tabii. Keloğlan heybesine yiyecek ve su koymuştu ve Zümrüdü Anka Kuşu “Gak!” dedikçe yiyecek, “Guk!” dedikçe de su veriyordu. Sanırım yöreme, yöresel bir terim olarak bu sebepten yerleşmiş olsa gerek!

(46) Örneğin-Meselâ; Söylemem gerekli ki; “Örneğin” kelimesi Türkçemize girdiğinde Üniversite Hocalarımızdan (maalesef bir trafik kazasında eşiyle birlikte yitirdik, Allah rahmet etsin!) biri “Meselâ-örneğin!” diyerek bu yanlışı hep yapardı. İkazlarımız sonucunda, daha sonralarında öksürüp yanlışlığını hissedince; “Arkadaşlar! ‘Öğrenesiniz!’ diyerek ‘örneğin’ kelimesini parantez içinde söylüyorum!” derdi.

(47) Claire’in söylediğini ifade ettiğim kelimeler sadece örnektir. Bu şekilde özellikle yöresel olarak hafızama not ettiğim kelimeler, cümleler çoktur. Örneğin; anlamını hâlâ çözemediğim; “Fazla lâfın lüzumunu alâkadar etmez!” cümlesi gibi.

(48) İmanın Şartları; 1.Allahîn varlığına ve birliğine inanmak. 2. Meleklerine inanmak. 3.Kitaplarına inanmak. 4.Peygamberlerine inanmak. 5.Ahiret Gününe inanmak. 6. Kadere, yani hayr ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak.

İslam’ın Şartları; 1. Kelime-i Şahadet Getirmek. 2. Namaz Kılmak. 3. Oruç Tutmak. 4. Zekât Vermek. 5. Hacca Gitmek.

(49) Gülme-Gülümseme; Gülme ile ya da gülümseme ile hararetli gülme mezheplere göre farklıdır. Ancak mezhebime (Hanefi) göre; kendi duyacağı kadar gülmek namazı bozar, abdesti bozmaz, başkasının duyacağı şekilde gülmek, bir bakıma kahkaha hem namazı, hem de abdesti bozar.

(50) Benim olsan seni bir gül gibi koklar sararım… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mustafa Nafiz IRMAK’a, Bestesi; Saadettin KAYNAK’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eser nakarat bölümü olarak “Yasemen” olarak bilinmektedir.

(51) Aşk; gülü dikeniyle avuçlamaya benzer, ellerin kan içinde kalır, ama dikenlerin hesabını gülden soramazsın! ALINTI

Dikeni görüp de güle burun kıvıranlar değil, gülün hatırına dikeni görmezden gül kokusunu alır, güllere yoldaş olur. DİYANET TAKVİMİ

Dalındaki dikenlere sabredip haline razı olması gülü çiçeklerin şahı kıldı. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ

(52) Ben sende tutuklu kaldım… Sezen AKSU şarkısı.