İnsan yaşamda bazen olmadık şeylerle, ya da yaşayanlarla karşılaşıyor. Bu; benim anlatmaya çalışacağım da öyle bir şey işte, üç nesil; Dede-baba-oğul, ya da baba-oğul-torun... Adlan sırasıyla; Nurullah, Seyfullah, Abdullah...
Evin tek kadını mı? Onun adı da; hani “Uyak tutsun!” diye olsa olsa Hasbinallah demem gerek, ama değil; adı Yadigâr idi.
Üstünkörü(1), şöyle bir sırasıyla anlatmam gerekirse;
Dede Nurullah bir pirifâni(1) ki, yaşına göre tahammül edilemeyecek, o yaş ve fiziğine rağmen gözü hâlâ elecekte-delecekte(2), yerinde duramaz biriydi. Alışkanlığı olmadığı halde her Cuma; “Cuma Namazına gidiyorum!” diye daha sabahın köründe Cuma Pazarına şehre gitme gayretini yaşardı, özellikle yaz aylarında, günün doğuşundan, günün batımına, köye son minibüsün dönüş vaktine kadar.
Giyimini-kuşamını, oturup-kalkmasını, çöküp-çömelmesini bilmeyen, genç-yaşlı fark etmeksizin, huyu-huyuna, boyu-boyuna uygun olmasa da, dul ya da genç dul, dedenin muradı gönlü-gönlüne yakın biriyle karşılaşmaktı.
Gözlerine banyo yaptırır(3)(!) ama bulamazdı, köye kös kös dönmesi(3) bir tarafa en ufak bir olay için çıngar çıkarmaya(3) meyilliydi.
Buna kızı Yadigâr dayanıklıydı, ama damat Seyfullah ne yapsa, ne etse de başarılı olamazdı, keza evin % 70 - % 80 sorumluluğunu yüklenmiş torun Abdullah da...
Dedeyi, babayı bir kenara bırakıp biraz torun (ya da evlât) Abdullah’tan bahsetmeye çalışayım.
Abdullah aklı başında, kendine özgü düşünceleri olsa bile dedesinin huysuzluğundan(1) ve saygısı nedeniyle maskaralık(1) diyemeyeceği hareketlerinden, davranışlarından çekindiği için yaşamını düzene sokma gayreti bile gösteremeyen bir genç, evin tek geleceği, tek temel direği idi.
Eli-yüzü düzgün, askerliğini yapmış, çiftçilikten başka mahareti(1) olmayan, tarla-bahçe işlerinin yoğunluğu ve yorgunluğu nedeniyle hiçbir etkinliğe katılmadığı gibi, köyde biri hariç, tüm kızları bacıları, tüm oğlanları biraderi(1) gibi yakın gören genç irisi, delikanlı ötesi bir adamdı.
Abdullah’ı bilen, anlayan, ona sevgi ve şefkatinin tamamını hasreden(3) tek varlık annesi Yadigâr’dı, bir de biri haricinde denilen hariç olan. Üstelik annesi, hem kocası Seyfullah’a, hem de evin demirbaşı hüviyetindeki, tahammül edilmesi zor olan öz babası Nurullah’a karşı görevlerini yapmaya çalışan sabır küpü(2) bir kadındı.
Annesi Abdullah’ın özlemlerini bilir, hisseder, çaresizliğiyle ne yapacağının şaşkınlığını yaşardı. Çünkü Yadigâr kadersizdi, babadan da, koca tarafından da, görünen köy kılavuz istemez(4) taklidinde. Al birini, vur ötekine! Ne sözlerden, ne sitemlerden, ne hareketlerden, ne de tavırlardan anlarlardı, vurdumduymazlık tüm cisimlerine egemendi.
Dede Nurullah, iki katlı kerpiç evin, ahşap ikinci katındaki sedire bağdaş kurarak asker bavulu gibi oturur(3), daha doğrusu o tavır ve şekline göre kurulur demek gerek, pencereden, kıpırdamaksızın gelene-geçene bakardı.
Bu bakışlar bazılarına alıcı gözüyle gibiydi, genç, yaşlı fark etmeksizin ve sigarasının dumanını anlam verilmesini istercesine çok zaman pencerenin kanatlarını açarak üfürürdü.
Bıyıklarının malum bölgeleri sapsarı idi, seyrek dişleri gibi...
Oda leş gibi sigara kokardı(3), onun nasıl tahammüllü olduğu anlaşılmaksızın. Bu konuda bir parantez açmak gerekirse; damat ve torunun, yani Seyfullah ve Abdullah’ın bu kötü alışkanlıklarının olmaması idi.
Amma...
Seyfullah Efendinin köy kahvesinin kadrolu müşterisi olması dolaysıyla, sigara içmediği halde üstüne sinen sigara kokusu yanında, yanlış denilecek kötü bir huyunun olduğunu söylememek olamazdı.
Yoo! Öyle kumar falan değil! Genelde milli bir seyirci(!) gibi karışmadan, hatta uzaklardan seyrederdi oynayanları, bilip anlarmış gibi çok zaman. Eğer keyfi yerindeyse, bazen kenarda-köşede, kendi-kendine, hile-hurda serbestliği(2) ile iskambil kâğıtlarıyla fal bakardı! Artık ne niyetle olursa?
Çok nadiren de kendini tüm köyden, hatta belki dünyadan soyutlayarak kendi kendine satranç, dama(1), domino(1) oynardı.
Dostu-arkadaşı? Pek vardı sayılmaz. Yalnızlığı kendinin dostuydu o mekânda.
Dede-damat arasındaki kısmi uyumu da söylemek gerek bu arada, Bazen dede bedeli mukabilinde(1) ki bu genelde birkaç sigara paketi karşılığı olurdu, Cuma Pazarlarında şehre indiğinde damadına vaz geçemediği içki stoklarının gerçekleştirmesinde yardımcı olurdu!
Bazen bu yardıma gerek kalmaksızın, pineklemekten(3) vaz geçip kendi de köy minibüsünün bir servisiyle gidip diğer servisiyle gelerek ihtiyaçlarını kendi de gerçekleştirebilirdi Seyfullah.
Şişelerin zulalandığı(3), saklandığı yer, genelde dedenin mekânı ve tavan arası idi. Bir kısmı ise evin bahçesindeki kümesin folluğunun, ya da köpek kulübesinin uzak mıntıkaları olurdu. Hani “İhtiyaç halinde camı kırınız(5)!” gibi işaretler vardı ya yangın, kaza durumunda kullanılması gereken, Seyfullah da ihtiyaç halinde bulması gerekenleri, ihtiyacı nedeniyle bulması gereken yerlerden bulup çıkarırdı!
Bu, yaradılışının bir gereği, yaşamının bir şekli olsa gerekti. Belki de dışarıdan kendisinin bilinmediği safsatasını(1) yaşıyor olabilirdi, ama kendi dışındakilere hem cimriliği hem de gizliliği nedeniyle saygılıydı!
Örneğin; kanyağı çayla birlikte içerdi kahvede, sözüm ona kimsenin bilmediğini sandığı şekilde. Farkın fark edilmesi zaten umurunda olmazdı! Bir bardak çay, otuz beşlik kanyağın yarısını idare etmesine yeterdi. Viski için baştan aşağıya hiçbir sorun yaşamazdı, sadece şişeden kola şişesine aktarma hariç. Bu işlem için evin tuvaletinin arkadan kapatılması bulunmaz bir nimetti!
Ve yeterliydi.
Votka ve cin konusunda da pek sıkıntısının olduğu düşünülemezdi. İkisi arasında bir ayırım yapmazdı Seyfullah. Bir şehir gazozu ikmal için yeterdi de artardı bile. Şarap tercihi ise hep kırmızıdan yanaydı, ucuz-pahalı, kaliteli-sıradan önemsizdi, yeter ki kola ile zıkkımlanıldığı(3) fark edilmesin idi.
İçki konusunda kesinlikle ayırım yapmazdı, sadece kolonya ve ispirto gibi alışkanlıklara varlıklı oluşu dolaysıyla ihtiyaç duymuyordu. Uyuşturucu konusunu ise duymuş, ancak denemek bile aklından geçmemişti. Herhalde bakkalda-çakkalda satılıyor ve ucuz olsa, içkiyle hamallık yapmak yerine kimseye hissettirmeksizin kullanır, kullanabilirdi.
Seyfullah'ın tek şaşkınlığı rakı konusundaki çaresizliği idi. Meret(1) susuz gitmez, su koyunca da, anason kokusuyla, uluorta(1) ayran ya da süt görünümlü olarak içilemezdi ki? İşin kötü bir yanı da şöyle idi.
İki bardağa ayrı ayrı su görünümlü gibi koysa, bir birinden, bir diğerinden birer kocaman yudum alıp ağzında karıştırmak idi ki; bunu bir kez denemiş, ne tadını almıştı, ne de zevkine varmıştı, mahmurluk(1) dışında. Felsefe(1); o beyazlığı görmek, o kokuyu hissetmek ve kaba deyişle; rakıyı kendine getirdiği gibi, kendi de kendisine gelmekti.
Hocaların önerilerinden, Kur’an’da yazılı olanlardan çok sonraları televizyonlarda sigara ve içkilerin buzlanarak, ya da sislenerek görüntülerin kaybolması emredilmişti(6) ya, Seyfullah bu kurala daha o günlerde kendi buluşu(!) ile uyar gibiydi ve üstelik bu hiç de zor değildi!
Çünkü çok sonraları bunun bir yasa gereği olacağını bilirmişçesine, bir şapka satın almıştı. Çay bardağına istiflediği süt beyazı zıkkımı, fötr şapka altında gizliyor, su bardağı dışarıda duruyordu.
Herkes oyuna, ya da televizyona odaklanmış(3) ve dalmışken, kimsenin haberi yokmuşçasına, gizlenip ara sıra devrilme, dökülme riski olsa da şapka içinden bardağı alarak zıkkım ikmalini rahatlıkla gerçekleştiriyordu. Evde böyle bir halt yemesi(3) karısı tarafından yasaklanmıştı, kaçamakları(1) fark edilmiyor gibi görünse de.
Bazen şaşırsa da, kaykılsa(3) da, yandan, kenardan, cepheden sözler çarpılsa da yüzüne, evinin yolunu bulurdu her zaman, eliyle koymuş gibi! Karısı yıllarca dil dökmüş(3), bakmış, görmüş ki adamın adam olduğu yok, vaz geçmişti, ne yol bekliyordu, ne de arayıp soruyordu. Onun yerine kahvedekiler, gören, rastlayan komşular söylüyorlardı, rastladıkça söylenmesi gerekenleri;
“Eşşek kadar adamsın yahu, içme!”
“Namazda niyazda gözü olmayanın abdestte, camide gözü olur mu?”
“Kayınbabası sigarada ne ki, damadı içkide olmasın! Al birini, vur ötekine! Şehirde olsa işrete(1) de vakit ayırırdı, muhakkak!”
“Allah korkusu yok ki, ahret(1) korkusu olsun!”
“Oğlu müzmehel(1) olacak! İyi çocuk halbukün(1)!”
“Yazık! Yazık! Tüh! Tüh!”
Bunlar bir iki örnek sadece... Söylenenlerin sadece bir kaçı, evin annesinin ve oğlunun, yani Yadigâr ve Abdullah’ın kulaklarına erişip de onları hüzünlendiren ve doğal olarak anne-oğul tahammüllerinde zorluk ve sıkıntı çektiren sözlerdi...
Yaşlı kadına baba, koca ve pek hissettirmemeğe çalışsa da oğulun ev yükleri zor gelmeye başlamıştı, ilerleyen yaşında. Taşıyamıyor, gün geçtikçe belinin biraz daha büküldüğünü hissedercesine oğlunun kulağını çekmeye çalışıyordu;
“Gönlün var, biliyorum. Onun da sende gönlü var. Şu dul Hüsne’nin kızı, Hüsniye’yi al da evin yükü hafiflesin omzumdan biraz!”
“Elde yok, avuçta yok. Nasıl derim ki; ‘Seviyorum, gel koynuma!’ diye. Hem yetim(1) kızcağız, özençleri yok mudur ki, gelinlik, duvak, düğün gibi!”
“İki gönül bir olunca samanlık seyran olurmuş oğul! Ya git konuş, ya da ben konuşayım anasıyla...”
Ne Abdullah konuştu, konuşabildi bahçelerde, yolda birkaç kez karşılaşıp göz süzdüğünde, hatta birbirlerinin ellerini tutmaya çalıştıklarında, korkularından ancak dokundurabildikleri Hüsniye’yle, ne de sözlerinin ardından annesi erişebildi Hüsne’ye.
Son sözleri vasiyeti gibi olmuş, sözlerinin ertesi sabahına ulaşamamış, uyanamamıştı daha yaşlanamadan. Yükten, zahmetten, kahırdan yorulan, tahammülünü yitirmiş ve bundan haberi bile olmayan, hatta isminin bile inkâr edileceği yaşlı kadıncağız.
Bundan sonrası her üçü için de sorundu ve geleceğin sorunlarını, ancak geleceğin çareleri çözebilirdi.
Üç erkek kendi başlarınaydı. Biri, en genç olanı, yani torun, dağ-bayır, tarla-bahçe, yorgun-argın(2), gecesi-gündüzü belirsiz, irat peşinde, evin neredeyse tüm yükünü karşılamağa çalışan Abdullah ve biri meyhane köşelerinde, diğeri pencere önündeki sedirinde siftiklenen(3) dede-damat idi, üstelik ellerinden hiçbir iş gelmeyen. Evin içini b.k götürüyordu dense yalansızdı bu söz!
Abdullah o kadar işin-gücün üstesinden geldiği gibi, akşam mesaisinde(!) de bulaşıkların, artıkların, düzensizliklerin üstesinden gelmeye çalışıyordu. Bu ne kadar sürerdi bilmiyordu, ancak sabır taşının çatlayacağı(3), canına tak diyeceği(3) anların yakın bir gelecekte meydana geleceğinden emin gibiydi.
Bir gün patladı Abdullah, şüphe götürmeyecek şekilde;
“Elde yok, avuçta yok, gönlüm var, onun da gönlünün olduğunu sanıyorum. Ne bahçeler, ne gözler, ne eller inkâr edebilir. Hüsne Teyzenin kızı Hüsniye’yle evleneyim. Kendimi düşündüğümden değil asla, sırf eve kadın eli değsin, diye. Üç bekâr diye bugüne kadar kimse bakmadı yüzümüze, belki Hüsniye yönlendirir bizi, çekip-çevirir evimizi…”
“Doğru dersin evlât, ben de...”
Sözünü tamamlayamadı Seyfullah, meramının, maksadının ne olduğu anlaşılamadı. Üst kattan fısıltıları duyup, merak ederek ve bilinçli bir şekilde aralarına yönelmişti dede;
“Doğru dersin, doğru düşünürsün evlât! Ben de anasını alırım nikâhıma, siz bir evde, biz bir evde geçinir gideriz!”
“Ama baba...” diyecek gibi hareketlendi damat Seyfullah.
“Neymiş o? Lâyık mı görmediniz(3) yoksa?”
“Hüsna Hanım kızınız yaşında yani!”
“Daha iyi ya, aşk bu, gönül bu, ne zamandır gözüm üstündeydi onun, böyle şeyler yaşa-başa bakar mı damat?”
İçinden; “Toprak doyursun gözünü! (7)” diye ilenmek(3) geçti, ama rahmetli karısının babası idi o ve hem kötü söz kendisine yakışmazdı, hem de aklından geçirmesine rağmen söylemeyi dilemedi.
Tanrının gücüne ve yaşamda çizdiği yörüngeye itaat edilmesi gereklidir, bunu inkâra kimsenin gücü yetmez, yetemez. Dünlerden yarına hazır gibi heyecanlanan, zamanında değilse de yaşadığı şu zamanlarda gerçek bir tufeyli(1) gibi kabul edilecek bir adamdı Nurullah, adının tam aksine.
Öncelikle karısına, karısını yitirdikten sonra da kızına yaşadığı sürece; “Zulmetle ayrılık bestesi(8)” yaptırmıştı dede ve bilinmesinde mutlaka mecburiyet vardır ki, kocasına-oğluna duyurmaksızın, dedenin kahrıyla bir yudum suyu beklercesine, gecenin bir münasip vaktinde Azrail’ine teslim etmişti ruhunu genç kadın, yani evin kadını, kocanın karısı, bestekârın kızı...
Doğduğunda ne, ya da neler ummuştu kadıncağız dünyadan, göçerken ne, ya da neler bulmuştu dünyada? Artı ve eksileri hesap etme vakti bile bulamamıştı. Gerçektir ki; artıları umduğunun çok çok altındaydı, eksilerin çokluğuna önem vermezcesine.
Olan Abdullah’a olmuştu, bir de belki de sözünü tamamlama gayretindeyken yarım bırakmak, kendisini saklamak zorunda kalan Seyfullah’a…
Analı-kızlı, babayla-oğulla yuva kursalar fena mı olurdu? Düğün-derneğe gerek yoktu. “Allah'ın emri” demek yeterdi. Bilen/ler bilmeleri gerekeni biliyorlardı zaten. Kalanı lâf-ı güzaftı(3). Belki buna eklenecek tek kısır söz; âdet(1) olduğu üzere cenazenin toprağa verilmesinden sonra 7, 40, 52 mevlitleri(9) gibi gerekliliklerin yapılması, mezarın çökmesinden sonra da taşının yapılıp yazdırılması idi.
Şöyle bir sorun dile getirilebilirdi özellikle dul Hüsne ve dolaysıyla da kızı yetim Hüsniye için. Yalnızlıkları nedeniyle, tek başlarına tüm işlerin üstesinden gelmeye çalışan yaşlı kadının umutlarını, yaşlı olmasına rağmen Nurullah Dedenin yapmasının mümkün olup olamayacağı idi. Dede, aynı tavır ve eda ile yaşamına devam edecektiyse bu; kadıncağızın kendine baş olmak, evin erkeği olmak yerine angaryası olmaz mıydı?
Nasıl olsa iki ev vardı, kız bir evde, annesi diğer evde yaşayabilirdi, gönüllerinden nasıl geçiriyorlarsa? Dede ve oğulun onların fikir ve düşüncelerine “Hayır!” demelerinin imkânsızlığını göz önüne almamaları diye bir şey düşünülebilir miydi? Yeter ki; gönüller bir olsun, beklenen sevgi ve saygı karşılıklı olsundu!
Ama sakınılan göze çöpün batması(10) ne kadar mukadder(1) ise, dünden yarına hazır olma çabasında olan Nurullah’ın da başına gelen aynı gibiydi. Damat hamamı için şehre gittiğinde takunyası kaymış, abdest bile alamadan kafa üstü hamamın mermerleri üzerine çakılmış, ilgililer gelinceye kadar o da kızı gibi emanetini bir solukta vermişti, kimseye kötülüğü dokunmadan hem!
Genç adam; yani Abdullah, eşi olmasını dilediği aday Hüsniye’nin annesi Hüsne’nin dedesinden kurtulmasına sevinmiş, ancak bu sefer de babasının tavırlarından rahatsız olmaya başlamıştı. İkilem(1), üçlem(1) değil çoklemler(1) içindeydi. Eğer babası Hüsne ile kendisi Hüsniye ile evlenirse, kendileri bebek sahibi olunca, babası ve hem annesi, hem de kaynanası olacak Hüsne de, yanılıp yenilip bebek sahibi olursa nic’olurdu(3) durum ve de vaziyetler?
Bu şekilde çoklemler içinde tek yönlü düşünmesine gerek kalmamıştı Abdullah'ın. Tanrı onun sıkıntılarını da düşünüp nasıl ki dedesine yol göstermiş, gereğini hazırlamışsa, babası için de sabrını denemek amacında olsa gerekti, ilerleyecek zamanda, belki değil, mutlaka...
Dünür(1) işlemleri tamamlanmıştı, Seyfullah’ın her ne kadar devamlılık karnesi nedeniyle cami hocası ile arasında soğukluk olsa da cami hocası ve cemaatten olan, her yoklamada var gözüken(!) muhtar sayesinde.
Hüsne oldukça keyifsiz bir şekilde, belki de kızının mutluluğu için bazı şeylerden vazgeçerek, olaya sıcak bakmasa da “He!” demek zorunda kalmış gibiydi.
Hoca, yani caminin imamı “Bana daha sonra gene zahmet olmasın! Gelmişken...” deyip İmam Nikâhlarını(2) da kıymıştı, giderayak(1). Muhtar genç kız için “Gelin Atı!” annesi için “Gelin Arabası benden!” demiş, ayrıca köy minibüsünü de resmi nikâh için görevlendireceğini vaat etmişti o günleri gelince. Minibüs, “Evli evine, köylü köyüne…” muhabbeti(1) ile dönüşlerinde de emirlerinde olacaktı.
Abdullah her gün irat dönüşlerinde yolunu beklediğine inandığı sevdiği, imam nikâhlı karısıyla bir ıslıkla göz göze gelerek selâmlaşıp evine yöneliyordu. Seyfullah babası, aynen Nurullah Dedesinin havasında idi. Dedesinin bıraktığı yerden, bıraktığı şekilde, pencere önünde, sabit bakışlarla aynı yöne, aynı doğrultuda bakar gibiydi.
Daha sabahtan sakal tıraşı oluyor, bayramlıklarını nikâh giysisi gibi giyiyor ve imam nikâhlı karısı görünsün diye gözlerini karşı evin penceresinden ayırmıyordu. O yaştan sonra gelen mürüvvete(1) inanmaz gibi; görmediğin oğlu olmuş, çekmiş şeyini kopartmış(11) modundaydı.
Üstelik herkesten saklasa, saklamaya çalışsa bile elden ve kendinden saklamasının mümkün olamayacağı gerçeği devam ediyordu, alışmış, kudurmuştan beterdi(12) çünkü. Evin muhtelif yerlerine sakladığı şişelerle daha sabahlardan başlıyordu neşelenme çabalarına. Bu çabaları mızmızca değil, tüm performansını(1) kullanarak başarı elde etmek gibisine görünüyordu kendisine.
Buna mukabil yaşlı kadın Hüsne, çoktan ununu elemiş, tek varlığı kızının mutluluğu için eleğini duvara asmıştı(13). Aşna-fişnede(2) gözü yoktu. Ölen dedeyi tanıyıp biliyordu yaşlı kadın. Rahatsız edici hazmedemediği(3) bakışları vardı dedenin. Şimdi Seyfullah’ın bakışları da aynen farksız bir şekildeydi. Ve o bunu kendine bile söylemekten çekiniyordu.
Zaten başlangıçta da, şimdilerde de, önce dedeye, sonra damadına, yani kızının kayınpederine “Evet!” demesinin tek nedeni yalnız ve yalnız gönlünü Abdullah’a kaptırdığına inandığı kızının mutluluğu idi!
Ancak, aklından hiç uzaklaştıramadığı şey, damadın babasının, her hal ve şartta kızına gün yüzü göstermeyeceği konusundaki saplantısı(1) idi. Bu nedenle de Seyfullah’ın evinin penceresinde olduğunu bildiği için, değil pencere kenarına, kapı önüne yaklaşmak, çıkmak, yanaşmıyordu bile oralara…
Üstelik Seyfullah konusunda tereddütler içindeydi Hüsne. Kayınpederinin nemrutluğu(1) nedeniyle kendisine çeki-düzen vermeyen(3) adamın -eğer varsa- cinsel açlığı(2) da kendisini çekinceli kılıyordu. Oysa ne el işte, göz oynaşta(14), ne de; “Aşkım, cicim, hayatım!” gibi tezahüratlar kendisi için gerekliydi!
Çözüm? Hadi, bir-iki gün; “Hastayım, ustayım, başım ağıyor!” mazeretleri ile savuştursun(3)! Peki, sonra? “Nikâhlımsın, karımsın, gereği?” derse ne halt edecekti ki? Konu sadece iş, aş değildi ki? Eş olma yükümlülüğü bu kadar yıl yalnızlıktan sonra rahmetli kocasına ihanet gibi gelecekti kendisine, içinden hiç gelmese de...
Ancak; kızının sevdiği ile rahat, mutlu ve sağlıklı yaşamı için mecburdu, kaçmak sorun, kalmak zorunluluktu!
Bu bir bakıma hiçbir kan bağ olmadığı halde, soy soya, bulgur suya çeker(15) sözünü desteklercesine kaynata-damat ilişkisi ve ayrı yaşam nedeniyle kocası olacak adam çözümünü bulamadığı hevesleri için kendini hiçe sayabilirdi.
Ve o adam hiçbir kusurları, kabahatleri, suçları olmayan kızı ile damadından, yani öz oğlu Abdullah’tan kendi tavrı dolaysıyla hınç almaya(3) çalışır, garezini, kinini kusar(3), dünyayı dar edebilirdi(3) onlara. Oysa onlar kendi dünyalarına “Hoş geldin!” dilekleri ile gelmeyi düşünmezler miydi ki?
Fedakârlık yarıda bırakılırsa bir değeri olabilir miydi? “Git!” dese gitmezdi, “Öl!” dese ölecek değildi ya! Üstelik kötüler dünyaya kazık çakmışlar gibi yaşarlardı, öğrendiği kadarıyla.
Öldürmek? Eylemi gerçekleştirirse katil olacaktı, umurunda değildi, ama kızı ve damadı, katilin damadı ve kızı olarak yaşamlarına mutlulukla devam edebilirler miydi? Hele ki bebekleri olduğunda bunu ona büyüdüğünde nasıl anlatabilirlerdi ki; “Anneannen, baba dedenin katili” diye?
Küskün, içi zehir-zemberek(2) dolu bir yaşamı kabullenmek zorunda hissediyordu kendisini. Bu yaşama; sadece kızının mutluluğu için katlanacaktı, şu anda aklında başka bir kalıcı çözüm gözükmüyordu. Konu sadece bedenin üleşilmesi değildi. Rahmetli kocası dışında sahip olunmamış bedenini ikram etmek zor gelecekti kendisine, hem çok zor...
O gün nihayet geldi, çattı, daha sabahın kör vaktinden(2) hazır ve nazır olmuştu(3) Seyfullah, öğlene çeyrek kala kıyılacak nikâh için. Boru mu, bu? Karısını yitirdikten sonraki bekârlığına “Dur!” diyecekti, üstelik kaynata çekincesi olmaksızın ve oğlu ile aynı gün gerdeğe girecekti(3), ikinci kez!
Mutluydu üstelik daha sabahın o vakitlerinde bardakların kaçıncısını doldurup tükettiğinin sonrasında ne ve nasıl çamlar devirdiğinin(3) farkında değildi Seyfullah. Leş gibi değilse de fark edilecek şekilde kokuyor, sululuklarına, hadi buna utanarak taşkınlıklarına diyelim, anlam verebilen kimse çıkmıyordu.
Doğal olarak nikâh kıyıldı, resmi ve sade giyimlerle.
Her şeye rağmen resmi bir şekilde, kimseye bakmaksızın niyetini tazeledi Seyfullah;
“Hadi, hemen evimize gidelim!” diyerek.
Kimse...
Çocukları dâhil hiç kimse onun bu aceleciliğine anlam veremiyor, hatta utanıyordu, kendisi dışındaki herkes; “Koskoca adam!” diyerek!
Yeni evlilerden Abdullah;
“İsterseniz siz gidin, ben eşime öğle yemeği ısmarlayacağım şehirde, sonra biraz dolaşır, parkta otururuz, bugüne değin içimden geçirdiğim halde, söyleyemediklerimi ilk defa elleri ellerimde, hiç kimseden çekinmeksizin tutup söylemek istiyorum karıma. Sonrasında karanlık çökmeden döneriz evimize!” dedi, karısının gelinliksiz-duvaksız elinden tutarak.
Evlerin bir önceki gibi, üleşilmiş olduğunu tekrarlamaya gerek yok! Genç kız, oğlanın evine gelecekti gelin olarak, babası damat olarak yerleşecekti karısının evine. Kimsenin söz söylemesine imkân bırakmaksızın karısının elinden tutarak nikâh salonunun dışına çıktılar karı-koca; Hüsniye ve Abdullah.
Bu davranışlarındaki düşünceleri, baba ve annelerini serbest bırakmak, daha gerçekçi ve doğrusu olarak, babanın tavrı ve edaları ile annelerine acıyarak onları baş başa bırakmaktı.
Yaşama tatlı başlayıp, tatlı olarak devam ettirmekti Abdullah'ın ilkesi. Bu nedenle dört başı mamur(2) olsun istediği halde, küçük şehirde ancak olabilen yemeklerle nefislerini körelttikten(3) sonra bir pastaneye girip ağızlarını tatlandırdılar, aynı cins tatlıyla.
Sonrasında sokak-çarşı-mahalle demeksizin arşınladılar(3) yolları, el ele, gönül gönüle, sevgi birlikteliğiyle, ama şehir kızları, oğlanları gibi değil, bir ömrü paylaşacaklarını birbirine içtenlikle anlatarak. Şehir parkında bir kanepeye oturdular, gözlerden uzak, ellerini avuçlarında hapsetti Abdullah, karısının;
“İyi ki dünyaya gelmişim, görmüşüm, bilmişim, gönül verip sevmişim seni!” dedi.
Başı eğikti Hüsniye’nin, söylenenlerden mutlu, ne söylemesi gerektiğinin aczini ve umutsuzluğunu yaşıyor gibiydi. Belki, annesinin yaşamı ile ilgili endişeleri onun susmasını gerektiriyor olabilirdi. Annesini biliyor, tanıyor ve annesinin kendisi için fedakârlığını için için hissediyordu. Oysa gün doğmadan, daha neler doğardı(16)? Daha akşam olmadan;
“Eve gidip üstlerimizi değiştirelim, sonra şehrin havasından uzaklaşıp öncelerde olan gibi çekinerek olmaksızın bahçelerde dolaşırız, akşam olana dek!” dedi Abdullah.
Genç kız; Hüsniye gene utangaç(1) tavırla başını eğdi sadece, ses çıkarmadan. Eğik başla susmanın; “Peki, evet!” anlamında oluşundan bihaber(1) olsa gerekti. Peki; “Hayır!” nasıl şekillenirdi ki? Bilmiyordu Abdullah da, Hüsniye de, bilmeleri de gerekli değildi zaten!
Seyfullah, Hüsne’nin hüznüne karşın neşeli, sevinçli ve heyecanlı idi, daha köyün minibüsüne binerken karısını kucaklamakla ruh halini belli etmişti, şahitlere, beraber gelenlere, ele-güne karşı!
Hazan, kışa erişme gayretindeydi, kendini hep saklayan Hüsne için. Erkeğinse yaşanan mevsim, daha doğrusu yaşayan kadının aksine içinde bulundukları, ya da sonrasında bulunacakları mevsim hiç önemli değildi. Köyde minibüsten inince;
“Sen eve gidedur, hem hazırlan hanımım. Ben eski evden, unuttuğum bir şeyi hemen alıp geleceğim!” diye oğlunun yaşayacağı, her bir şeylerini sakladığı ve bildiği eve yöneldi.
Köyde âdetti, hiç kimsenin kapısında, bacasında kilit yoktu. Kapılar sadece ite-davara tavuklara karşı kapalı dururdu. Bu nedenle Seyfullah için oğlunun evinin kapısını açmasında sorun yoktu. Diğer yok olan ise, unuttuğu bir şeyin olmaması değil; “Heyecanını bastırmak için” biraz daha ikmal yapmak, kısaca zıkkımlanmak gereği idi, bir miktar daha…
O ciğerlerine kahredercesine bedenini alkolle yüklemekle meşgulken, Hüsne de üstesinden gelemediği düşünceleri nedeniyle kendi hamlıkları(1) ile meşguldü. İsyanına, yaptığı fedakârlığın anlaşılamayacağına inansa da, insana kul olmaktansa, Tanrının cehenneminde Tanrıya kul olarak ruhunu teslim etmesinin, yanmasının daha iyi olacağı kanaatindeydi. Bunu sadece kendi bedenine iştah duyanın anlaması dışında başka bir dileği de yok gibiydi.
Çamaşır ipini iyice sabunladı, ilmeğini(1) hazırladı, üst katın destek kalasına geçirdi, tabureyi tam altına yerleştirdikten sonra, oldukça güçlü görünen tavayı iki eliyle kavrayarak gelecek olanı beklemeye başladı.
İçinden geçen kendisine kâğıt üstünde koca olana, karı olmamaktı. Bunun için arzusu; zaten esrik(1) olarak gelecek olanı tavayla bayıltarak, sonrasında ilmeği başına geçirip, tabureyi tekmelemekti, iki satırlık vasiyet mektubunu masa üzerine iliştirmeyi unutmaksızın.
Ancak düşündüğü olmadı Hüsne’nin.
Sarhoşluğunu dengelemekte zorluk çeken Seyfullah, elindeki yedek şişeyle birlikte geldiği Hüsne’nin evinin henüz öğrenemediği kapısının eşiğine takılmış, tüm gücüyle içeriye doğru açılan açık kapının destek kolonuna olanca gücüyle kafasını çarptığı gibi, kırılan şişe de bağrını, şah damarını, ya da kalbini her neyse bir yerlerini parçalamıştı.
Gürültü dikkatini çekmişti Hüsne’nin. Merakla kapıya yöneldiğinde hayretle gördü ki gözleri açık adamın kafasından ve bedeninden iki yol gibi iz yapan kan, kilime doğru yönelmeye başlamıştı, katmerli ölüm gibi bir bakıma.
Ne yapacağını bilemez bir durumda, kilimi bir kenarda toplayıp, başörtüsünü sıkıştırarak muhtara koştu, dili tutulmuşçasına boğuk bir şekilde “Gel!” diyerek muhtarın elinden tutarak onu sakıncasız leş gibi içki kokan evine getirdi.
Muhtar kolunu tuttu Seyfullah’ın ve kısaca “Mevta!(1) Hiçbir şeye dokunma!” dedikten sonra muhtarlığa yöneldi tekrar.
Hüsne; “Korkarım!” diyerek peşine takıldı muhtarın.
Muhtar ihtiyar heyetinden birilerine seslendi, evin yakınından geçerken, iki-üç defa. Seslenilen kafasını pencereden uzatınca;
“Seyfullah ölmüş, gel başında dur, hükümet gelinceye kadar. Tavuklar gagaklamasın, kedi-köpek bir şey etmesin!” dedi.
Böyle işlere hükümetten, büyük adamlar bakardı. Şehirde köyden çıkan akıllı-uslu(2) bir avukat vardı. Manyetolu telefondan santrali aradı, bağlanınca da “Olanı-biteni” anlattı, anlatmaya çalıştı, dilinin döndüğünce ve arada sırada Hüsne’ye sorup tasdik ettirerek.
Afallamıştı(3) avukat, 3-5 saat öncesinde nikâhına katılıp şahitliğini yaptığı damat şimdi yoktu. Bilgisini zorlama gayretini yaşayarak sordu;
“Gerçek mi?”
Tasdiklemiş olsa gerekti karşısı.
“Siz hiçbir şeye karışmayın, dokunmayın, ben polis, savcı ve doktorla birlikte geliyorum!” deyip kapattı telefonu...
Savcı anlatılanlara rağmen şüpheciydi, doktoru zorladı;
“Otopsi yapmak(3) gerekli, değil mi?” dediğinde avukat olmayı gerçekten hak etmiş olan avukat;
“Kendini asmak, intihar etmek için hazırlanış, iki satır içine vasiyetini karalamış bir insan, ola ki kocasını öldürmüş olsa, kendini asmak yerine neden muhtara koşsundu ki? Kurbanlık bir koyun gibi neden akıbetini beklesindi(3) ki?”
Sözlerinin tasdiki için ipi, tabureyi ve notu işaretlemeyi de ihmal unutmamıştı avukat.
Avukatın bilmediği, savcıların şüphe etmek ve delillere göre karar vermek gibi özel bir huylarının olması idi. Oysa delil yoktu, var olan, görünen ise, ancak kadının lehine olabilecek intihar senaryosu(2) idi. Savcı;
“Peki, öldürüp de sonra intihar etmek görüntüsü çizmiş olamaz mı?” deyince avukat;
“Ölüm saatinin tespit edilmesi doktor tarafından mümkün...
Bakın daha bedeni bile soğumamış, hem balığın kavağa tırmanması görülmüş bir şey midir sayın savcım?”
“Aramızda bu kadar hukuk, saygı-sevgi birlikteliği var avukat bey. İsterseniz haddimizi aşmayalım(3). Siz müdafaa edersiniz, ben de; ‘Asılmasın!’ diye talep ederim. Ama adamın geçmiş defterine, anlatılanlara bakarak umarım ve arzularım ki siz haklı çıkın!”
Bunları söylerken babacan(1) bir tavırla elini avukatın omzuna koyup sonra Hüsne’ye dönerek;
“Hadi kızım, sana inanmak isterim, ama incelemeden, araştırmadan da, buna ‘İnandım!’ demem zor. Sen bir-iki gün, belki daha uzun, belki de çok kısa bir süre için misafir edileceksin, ilgili birimde. Onun için üstüne-başına bir şeyler al, bir çanta hazırla!”
“Çocuklar?”
“Muhtar onları buldurmaya çalışır. Ya da karşılaşırlarsa konuşur, anlatır!”
Sonra doktora döndü savcı;
“Doktor bey, cenazeyi ambulansa yüklesinler, gerekirse otopsinin çabuklaşması için merkezden de eleman isteyebilirim!”
“'Tüm hasta işlemlerini genç arkadaşlara ve hemşirelere bırakarak, bana yakın arkadaşlarımla gece de çalışarak otopsi konusunu en geç yarına kadar halledebiliriz, diye düşünüyorum Savcı Bey. Ancak saat vermem mümkün değil, takdir edersiniz!”
Yemek, tatlı ve sinema seyrettikten neden sonra, olaydan habersiz köye dönen taze, yeni damat ve gelin muhtarın sesiyle utanarak irkildiler. Yeni evliydiler ve akşam kendini belli üzereydi. Evlerine dönüyor olduklarından dolayı muhtarın kendilerini kutlayacağını düşünmüş olsalar gerekti. Utançları ve yüzlerinin kızarıklığı bu yüzdendi.
Ancak kazın ayağı öyle değildi(17). Ya da şöyle söylemek gerek, olay düşündükleri gibi değildi, muhtarın anlattıklarını inanamazcasına dinlerlerken.
Şans mı, şanssızlık mı, artık nasıl yorumlanırsa, kendilerini getiren taksi şoförü çay molası verdiği, ya da muhtarın işareti ile çay molası vermek zorunda kaldığı için kahve ile cami arasındaki yolda duruyordu.
Acele döndüler. Anne nezarethanede idi, çekincesiz, düşüncesiz, ama bir bakıma saklamaya çalışsa da, sevinçli ve neşeli gibi. Görevlinin izni ile kucaklaştılar, hüzünle de olsa, ama umutla. Bayan Görevli de;
“Eğer ben bir şeyleri yanlış öğrenmemişsem, bilmiyorsam, annenizi yarın azat ederiz, kavuşursunuz! Zaten bu nedenle ziyaretinize açık kalplilikle göz yumuyoruz, baş komiserimizle birlikte!” dedi.
Hüsne, özetin özeti şeklinde anlattı, olanı, olması için yaptığı hazırlıkları ve duygularını, istemeden de olsa.
Hastaneye gittiklerinde;
“Cenaze otopside, göremezsiniz! Bekleyeceksiniz!” demişti ilgililer babaları için.
Dışarıya çıkıp bir kanepe üzerine iliştirdiler bedenlerini. Akşamın, daha doğrusu gecenin serinliği Hüsniye’nin aklını başına getirmiş gibiydi (galiba). Eşinin elini tutarken, konuşma gayretini yaşadı;
“Gönlüm sende, hatta çocukluğumdan, gözümü ilk açtığımdan kelli(1)... Ama bir tutarsızlık, bir tatsızlık, bir huzursuzluk, bir yanlışlık var galibam(1) bizde. Önce annen, sonra deden, daha sonra da baban öldü, annem imamevinde(1), ne olacağı belli değil! Gel, boşa beni, şeriata(1) göre üç kez ‘Boş ol!’ de, sonrasında kanunlar ne derse o!”
“Diyorsun ve buna benim uyacağıma inanıyorsun öyle mi? Dedemi de, babamı da, anneni de tanıyorum. Annemin ecel ile de olsa bizi neden genç yaşında terk ettiğinin de bilincindeyim. Mutluluk yasaklanabilir mi güzel karım? Ya da mutluluktan vaz geçilebilir mi? Veyahut da mutluluk reddedilebilir mi? Hem niçin? Makul ve mantıklı(2) bir cevabı olabilir mi bu soruların?..
Benim senden vaz geçmem için öyle bir söz bekleme benden ölünceye kadar. Sen benim dünyam, sevabım, akıbetim, ahretimsin, benim olmasan da, olmak istemesen de. Sen bana gelinceye kadar ben senin adına da yalnızlığımı paylaşırım kendimle. Ölürüm de vaz geçmem senden. Haydi, şimdi seni bir taksiyle evine bırakıp ben de son görevlerim için hastaneye döneyim!”
“Seni yalnız bırakmak, öyle mi? Sen dünyalığımsın(1), sen neredeysen ben oradayım, sensiz kalamam, seni de bensiz bırakmam. Anca beraber, kanca beraber...(18) ’Boş ol!’ demen dileğimi de unut! Eğer seni mutlu edemezsem, eğer sana çocuğunu, çocuklarını sevdiremezsem, sen istemesen, dilemesen bile asla çıkmam senin dünyandan...”
“Çıkamazsın dünyamdan, buna izin vermem, Ben seninle varım, sensiz tütmez ocağım. Varsan varım, yoksan yokum, üstelik yokluğunda annem gibi her daim yokluğuna hazır olarak!”
“Ağır konuşmak(3) yakışmıyor dudaklarına. Hadi beni o filmdeki gibi, arkadaşlarımın bana anlattığı gibi öp ve yemin et, ölünceye kadar beni sevip bırakmayacağına dair!”
Dizeler döküldü dudaklarından Abdullah’ın;
Bir kere, bir kere daha duysam sesini,
Bir kere, bir kere daha görsem seni,
Bir kere daha perde arkasında siluet olup
Gece lâmbalarında pervaneleşsek...
Bir kere daha gecenin sabahı olsak
Yani bir kere daha doğsa güneşin ilk ışıkları üstümüze.
Bir kere daha koparsak turfanda papaz eriklerini,
Dallarına abanmadan yorgun
Ve bir kere daha kurtlu kirazlardan tiksinsek
İlkbaharın sonunda
(yazın başlangıcında yani).
Sonra kıyısına yanaşsak durgun derenin,
Kum taneciklerinin kıpırtılarında
İribaşların büyüdüğünü görsek
Fırlatılmış taşlarla genişleyen çemberlerde
Ve yaylı arabanın tekerleklerinin
Gıcırtılarından ürksek biraz...
Ve sonra...
Ve daha sonra...
Tükenen yolun başında geriye bakıp
Önümüzdeki sonsuzluğu bilinçsizce çiğneyip
Yok olsak! (19)”
Herhalde o konumda, onlar o gecede birbirinin dudaklarında birbirini üleşirlerken söylenecek en anlamlı, en ahenkli(1), en tartışılmaz, en güzel ve geleceğe ait söz;
“Onlar erdiler muratlarına!” olsa gerekti. Yaşam devam edecekti, hem her şeye rağmen…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Çoğumuzun kullanıp da anlamlarını araştırmadığımız isimlerin anlamlarını vereyim istedim; Nurullah; “Allah’ın nuru” Seyfullah; “Allah’ın kılıcı, askeri” Abdullah; “Allah’ın kulu” Hasbinallah; “Allah’a güvendim” Yadigâr; “Anı, bir kimseyi hatırlatan şey” Hüsne (Hüsna şeklinde de kullanılabilir) ile Hüsniye aşağı-yukarı aynı anlamda olup “güzel, çok güzel” anlamlarındadır.
(1) Âdet; Töre. Bir topluluk içinde öteden beri uyulan ve uygulanan kural.
Ahret (Ahiret); Dini inanışa göre, insanın öldükten sonra dirilip sonsuza dek kalacağı ve Tanrı’ya hesap vereceği yer, öbür dünya. Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Kıyametten sonra tüm varlıkların toplanacağı yer.
Babacan; Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir erkek.
Bihaber; Habersiz, bilgisiz.
Birader; (Yöresel olarak; Bilâder) Aslı erkek kardeş olmakla beraber, “Arkadaş, dost, hey, yahu” anlamında kullanılan bir deyiş.
Çoklem; Uydurduğum bir kelime, ikilem, üçlem olabiliyorsa, çok kriterler varsa, neden “Çoklem” diye de bir kelime olmasın diye düşündüm.
Dama; Altmış dört kareye bölünmüş bir zemin üzerinde on altışar taşla iki kişi arasında oynanan oyun. Bir işi daha ileriye götürecek gücü kalmamak. Bir işte olanaklarını tüketmek.
Domino; Üzerleri noktalarla işaretli dikdörtgen biçimli yirmi sekiz taşla masa üzerinde, iki ya da daha çok kişi arasında oynanan bir oyun.
Dünür; Evlenmeye karar veren eşlerin evlenip karı koca olduktan sonra baba ve annelerinin birbirlerine göre durumu. Ayrıca kız istemeye giden erkek tarafındaki kimselere de, görücü, elçi demek yanında aynı ad da verilir.
Dünyalık; Mal, mülk, servet, para, varlık.
Esrik (Esriklik); Sarhoş olma durumu. Sarhoş olmuş.
Felsefe; Düşünce Bilimi. Bilgeliği İnceleme. Var olanların varlığı, kaynağı, anlamı ve nedeni üzerine düşünme ve bilginin bilimsel olarak araştırılması. Bir bilgi alanının ya da bilimin temelini oluşturan ilkeler bütünü.
Galibam (Yöresel olarak); Galiba.
Giderayak; Gitmek üzereyken, gitme anında. Ölmek üzereyken.
Halbükün; Yöresel olarak; “Hâlbuki”
Hamlık; Vücudun hareketsizliğe alışmasından ileri gelen gevşeklik, idmansızlık, ham olma durumu.
Huysuzluk; Huyu iyi olmama, şirretlik, geçimsizlik, rahatsızlık.
İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.
İmamevi; (Eskiden) Kadınlara mahsus hapishane.
İşret; İçki İçme.
Kaçamak; Bir şeyi belli etmeden, gizlice yapmaya çalışma. Ara sıra yapılan ve başkalarınca hoş görülmeyen iş, durum.
Kelli; Bundan sonra. Bu nedenden dolayı. Bir kısım sözlerin ardı sıra geldiğinde sözlerden birincisini zorlayıcısı anlamında bir söz.
Maharet; İşi yapmakta ustalık, eli yatkınlık, beceri, beceriklilik.
Mahmurluk; Uykudan kalkınca duyumsanan ağırlık ve sersemlik. İçki içmiş bir kimsenin duyumsadığı baş ağrısı ve sersemlik.
Maskaralık; Eğlendirici, güldürücü davranış, soytarılık.
Meret; Hoşlanılmayan, sıkıntı veren şey.
Muhabbet; Sevgi. Dostça bir arada bulunup konuşmak, sohbet, söyleşi.
Mukabil; Karşılık olarak. Bir şeye karşılık olarak yapılan, bir şeyin karşılığı. Rağmen.
Mukadder; Yazgıda var ve ilgili olan, alında yazılı olan (alınyazısı), ilâhi takdir, kader.
Mürüvvet; İnsaniyet. Daima dinin emirlerine riayet etmek, nefsin şerrinden sakınmak, misafire ikram etmek. Mertlik, yiğitlik, cömertlik, iyilikseverlik.
Müzmahal; Şeklinde söylenmekle birlikte yöresel olarak “Müzmehel, müzmahil” şeklinde de kullanılmaktadır. Anlamı; “İşe yaramaz duruma gelmek, yitirilmiş, yok olmuş” şeklindedir.
Nemrutluk; Nemrutça bakmak. Yüze gülmezlik, acımasızlık, can yakıcılık, sert tutumluluk.
Performans; Herhangi bir başarı, elde edilen iyi sonuç. Bir şeyin değerini belirleyen nitelikler.
Pirifâni (Piri Fâni); Yaşlı ve zayıf adam. Dünyayı terk etmiş ihtiyar.
Safsata; Kıyas-ı Batıl. Bir düşünceyi ortaya koyarken, anlatmaya, anlamaya çalışırken yapılan yanlışlar, sahtelikler, gerçek olmayan yanlış şeyler.
Saplantı; Sabit fikir, psikolojik rahatsızlık. İdefiks.
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
Tufeyli; Asalak. Başkalarının sırtından geçinen, asalak olarak yaşayan.
Uluorta; Yapacağı etkiyi tartmadan, düşünüp taşınmadan, hiç çekinmeksizin, açıktan açığa.
Utangaç; Mahcup. Bir toplulukta güvenini yitiren, rahat konuşamayan ve rahat davranamayan, sıkılgan, kendine güvenini yitirmiş.
Üçlem; Moleküllerle ilgili bir terim ve Hristiyanlıkta “Baba, Oğul, Kutsal Ruh” olarak Tanrı’nın düşünülmesi ise de öyküde anlatmak istediğim şey; ikileme benzer bir sunum. Aslında insanlar, üçlem, dörtlem gibi söylenecek sorunların çözümü olacak konular için bile dilimize yerleşmiş “ikilem” sözünü kullanmaktalar. Öyküde bu tabuyu engellemek istedim.
Üstünkörü; Gelişigüzel. İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, şöyle bir, baştan savma.
(2) Akıllı Uslu; Ağırbaşlı, uslu olarak, akıllıca. Yaramaz olmayan, yaramazlık etmeyen.
Aşna Fişne; Gizli dostluk.
Cinsel Açlık; Nemfomani. Cinsel taşkınlık. Doymak bilmeyen cinsel birleşme isteği, ya da kuvvetten düşene kadar mastürbasyon. Bir bakıma denilebilir ki; cinsel birleşmeden hemen ya da çok kısa bir süre tekrar uyanan cinsel istek.
Dört Başı Mamur; Tam istenildiği gibi olan, eksiksiz, kusursuz.
Edecekte-Delecekte; Böyle bir söz yok. Herhalde kör cahil yaşlı adamın söylemek istediği Eğecekte-Delecekte; (Genelde elecekte-delecekte olarak kullanılan bir deyim) olsa gerek. Yani; iyi niyet olmayan bir şekilde, bir bakıma gözleri fel-fecir okumak şeklinde de kullanılan bir söz (argo da olabilir).
Hile Hurda Serbestliği; Sözün aslı; Hile-Hud’a (aldatmak) şeklindedir. Birini aldatmak, kandırmak için hiçbir kısıtlama olmaksızın, sonuçları düşünülmeksizin, hatta çıkar amaçlı hile, düzen, dolap, ayak oyunu, alavere-dalavere, desise, entrika şeklinde her türlü oyunu kaygısızca sergilemek.
İmam Nikâhı; İslâm dini kurallarına göre kıyılan dinsel nikâh.
İntihar Senaryosu; İntihar etmeye hazırlık yapma, yaptığını belli etme ya da doğrudan doğruya yanındakilere, yakınlarına söyleme.
Lâf-ı Güzaf; Kelimenin aslı Lâf ü güzâf’tır. Öyküde özellikle halk dili olarak yanlış kullanılmıştır. Bilindiği üzere; “Lâf = söz, Güzaf (ya da gizaf) = Beyhude, faydasız” demektir ki tamlama yapılarak birleştirilince “saçma sapan söz, boş-faydasız lâkırdı” gibi anlamlara gelmektedir.
Makul ve Mantıklı; Akla uygun, akıllıca, belirgin, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş gören, akılla kanıtlanan, sözü akla yakın.
Sabahın Kör Vaktinde; Sabahın en erken vaktinde, yani tavuklar bile uyurken anlamında kullanılan bir deyim olmakla beraber yanlış kullanıldığı ifade edilmektedir. Sabahın başlangıcı, “İşe erken başlamanın sevinci olmalıdır!” denilmektedir. Bir bakıma “Erken kalkan yol alır!” anlamındadır.
Sabır Küpü; Sıkıntılara katlana, çok sabırlı kişi (Sabır Küpü, Zekâ Küpü ya da Rübik Küpü denen kare şeklindeki oyuncakla ilgisi yoktur).
Yorgun Argın; Çok yorulmuş, gücü kalmamış, bitkin bir durumda.
Zehir Zemberek; Konusunda uzman kişiler topluluğu. Son derecede acı, ağır ve sert biçimde.
(3) Afallamak; Şaşkınlaşıp sersemleşmek.
Ağır Konuşmak; Karşısındakini üzecek, rencide edecek şekilde, aşağılar şekilde kırıcı sözler söylemek.
Akıbetini Beklemek; Birinin içinde bulunduğu kötü durumun sonucunu beklemek.
Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.
Asker Bavulu Gibi Oturmak; Geleneksel bir söz olup askere gideceklerin (her ihtimale karşı genelde tahta olarak belirlenen ve konulduğu yerden kaldırılmasında sıkıntı çekilen bavul gibi) oturmak dâhil sabit, durağan, kıpırdamayan, gidilecek yere kadar herhangi bir eylemi olmayan işlevler için kullanılan söz dizisi.
Canına Tak Demek; Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz hale gelmek.
Çam Devirmek; Pot kırmak, gaf yapmak, lâfın nereye gideceğini düşünmeden konuşmak.
Çıngar Çıkarmak; Kavgaya yol açmak, gürültü-patırtı çıkmasına neden olmak, bir bahane bulup kavga çıkarmak.
Dil Dökmek; Kandırmak, İkna etmek, inandırmak, yararlanmak için tatlı sözler söylemek.
Dünyayı Dar Etmek; Çok büyük sıkıntı ve eziyet vermek. Birilerine bilerek acı çektirmek için elinden geleni yapmak. Hayatı karşısındakilere zehir zindan etmek için, tüm olanaklarıyla, hiç acımadan çabalamak. Kısaca; Kan Kusturmak.
Gerdeğe Girmek; Zifaf. Halvet. Gelinle güveyin gerdek odasında bir araya gelip birleşmeleri.
Gözlerine Banyo Yaptırmak; Bir kadını özellikle soyunurken, giyinirken vb. uzaktan, kaçamak olarak seyretmek, gözlemek. Güzel kimselere hoşlanarak bakmak. Etkisinde kalınan güzellikten seyrederek zevk almak. Göz hastalıklarının iyileştirilmesi için göze ilaçlı suyla işlem yapmak
Haddini Bilmemek (Haddi Aşmak); Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yetebileceğini bilmeksizin onun ötesine geçmek çabası yaşamak, ölçüsünü bilmemek.
Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu kötü, gerekli karşılığı görmek, almak.
Halt Yemek (Etmek, İşlemek, Karıştırmak); Uygunsuz bir söz söylemek, uygunsuz davranmak, uygunsuz bir iş yapmak, uygunsuz hareket etmek.
Hasretmek (Hasr Etmek); Hudutlamak, sıkıştırmak, kısıtlamak. Konu, fikir, itibar, riayet konularında uyum olmak.
Hazır Nazır Olmak; Emre amade, hazırlanmış olmak. Her yerde hazır olup, konuları bilemek, görmek, yardım etme amaçlı destek olmak.
Hazmedememek; Kimi durumlara katlanamama. Sindirim sisteminin besinleri iyi sindirememesi, sindirimin yeterli ve uygun olmaması, hazımsızlık durumu.
Hınç Almak; Öç alma duygusu ile yüklü öfke duymak, yaşamak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
Kaykılmak; Arkaya doğru yaslanarak oturmak, devrilmek.
Kendine Çeki Düzen Vermek; Kendindeki karışıklık, düzensizlik, dağınıklık, başıbozukluk tavrına son vermek, giyimine, kuşamına, saçına, başına dikkat etmek. Bayanların makyaj ve davranışlarında ölçülü olmalarını sağlamak.
Kinini, Garezini, Öfkesini Kusmak; Kızgınlıkla ağır hakaretler ederek, tavrını, hiddetini, kızgınlığını belli etmek.
Kös Kös Dönmek; Başı önde, sağa-sola bakmadan, yorgun, üzgün, düşünceli bir durumda geriye dönmek.
Lâyık Görmemek; Yakıştırmamak, uygun görmemek.
Leş Gibi Kokmak; Çok pis, çok kötü, ağır, rahatsız edici bir şekilde kokmak.
N’icolmak; Nice olmak. Bir bakıma yöresel olarak “Necip olsa (Necibolsa), Necep Olsa (Necebolsa)” şeklinde kullanılan “Netice olarak, nice olsa” anlamlarındadır
Nefsi Köreltmek (Nefis Körletmek, Nefsini Köreltmek); Nefsin isteklerinden herhangi birini üstünkörü gidermek. Bir şeyin zayıflamasına, şiddetinin yoğunluğunun azalmasına sebep olmak. Doyum isteğini şu ya da bu şekilde karşılamak. Nefsi değer, önem ve yeteneğini yitirmiş duruma getirmek.
Odaklanmak; Belli bir noktada, yerde veya olguda toplanmak, odaklaşmak. Odaklama işine konu olmak. Fokuslanmak.
Otopsi Yapmak; Bir kimsenin ölüm nedenini belirlemek amacıyla cesedini açıp incelemek.
Pineklemek; Bir yerde hiçbir iş yapmaksızın oturmak. Ara sıra gözünü kapayarak hareketsiz oturmak. Uyuklamak.
Sabır Taşı Çatlamak; Çok sabırlı kimsenin bile tahammül sınırlarının sonuna, “Yeter!” diyesi gelmek.
Savuşturmak; Geçiştirmek, atlatmak, savmak. Defetmek. Uzaklaştırmak.
Siftiklenmek; Yerel tabirlerden olup, genel anlamıyla -ki bu öyküde de o anlamda kullanılmıştır- “Vakit geçirmek, oyalanmak” tır.
Zıkkımlanmak; Genel anlamda yiyip-içmek gibi bir anlam taşırsa da, özellikle içmek anlamında kullanılan argo bir deyim, tıpkı “Ziftlenmek” gibi.
Zulalamak (Zula Etmek); Kaçak ya da yasak şeyleri saklamak, gizlemek, gizli bir yerlere koymak.
(4) Görünen köy kılavuz istemez; Açıkça belli olan bir durumu açıklamaya çalışmak gereksizdir, o zaten yeterince açıktır, anlamında deyim.
(5) İhtiyaç Halinde (Anında) Camı Kırınız; genelde alarm gerektiren (yangın gibi) anlarda cam altındaki butonu hareketlendirme uyarısıdır. Ancak espri niteliğinde özel ihtiyaçlar için de (Örneğin; bir bardak rakı, şarap, bir adet sigara, hatta kondom için de) kullanılan bir işarettir.
(6) Tütün ve İçki Yasağı; Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Tütün ve tütün mamulleri ile alkollü içkilerin mozaiklenmesini, ya da diğer bir deyişle buzlanarak yasal olarak sansürlenmesi gereğini zorlamıştır. Ancak; çocukların da ebeveynleriyle birlikte televizyon seyredebildiği zamanlarda inna-minnalı, vurdulu-kırdılı, kanlı-silâhlı sahneler, dıtlatılmamış küfürlü sahneler halen devam etmekte. Demek istediğim; “Bu ne perhiz, ne lâhana turşusu!”
(7) Gözünü Toprak Doyursun; Kendisinde olan ya da kendisine verilen şey ne kadar çok olursa olsun, bunu az bulan açgözlü kimseler için ilenme olarak söylenir.
(8) Zulmetle ayrılık bestesi yapan geceler… şeklinde başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Ali Haydar ABDULLAHOĞLU’na, Bestesi; Kemal GÜRSES’e ait olup eser Uşşak Makamındadır.
(9) Yedi, Kırk, Elli İki Mevlitleri; Şeriatta yeri olmamakla birlikte, Müslümanlar tarafından özel olarak kişinin ölümünün o günlerinde, kandil gecelerinde, asker uğurlarken, sünnet yapılırken, hac dönüşlerinde okunan Süleyman ÇELEBİ’ye ait bir şiirdir ki uzman bir görüşe göre dinimizde hiçbir yeri yoktur, hatta bid’attır. Bu günlerle ilgili genel olarak söylenen akla ve mantığa uygun bir şeyler yoktur. Sadece kırkıncı günlerde ölünün burnunun düştüğüne, elli ikinci günlerde ölülerin kemiklerinin etten ayrıldığına dair bir safsata vardır. Bu konuda en önemli sözlerden birini İbni Abidin adındaki bir İslam bilgini sarf etmiştir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7., 40., ve 52. geceler bidattir. Muayyen gün ve gecelerde evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Aynı konu rahmetli Profesör Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Hocamız tarafından da defalarca ifade edilmiştir.
(10) Sakınılan Göze Çöp Batar; Üzerine çok düşülen, çok korunan, çok esirgenen şeylerin daha çok kazaya uğradığını belirten bir söz dizisi.
(11) Görmemişin Oğlu Olmuş, Çekmiş Şeyini Kopartmış; Erdem, aile görgüsü, adabı muaşeret ve nitelik konusunda eksiklikleri olan insanların sahip oldukları şeyleri abartmalarından kaynaklanan eksikliklerin karşı taraflarca hoş görülmediğinin ifadesi.
(12) Alışmış Kudurmuştan Beterdir; Alıştığı şeylerden vazgeçmeyen, vazgeçemeyen insan kudurmuştan daha azgın olup, saldırırcasına eylemine devam eder.
(13) Ununu eleyip eleğini duvara asmak; Geri kalan ömrü süresince yapacak önemli bir işi kalmamak.
(14) El İşte, Göz Oynaşta; Aslı, “Eli işte, gözü oynaşta” şeklindedir. Ahilik sufilik anlamlarını bir kenara bırakırsak; “İşini kemaliyle yapmayan, üşengeç, aklı fikri aşkta meşkte, iş yaparken sağa-sola bakınan, aklı fikri başka yerde olan” İş yapar gibi görünüyor, ama aklı başka yerde.
(15) Soy soya, bulgur suya çeker; Bir şeyin aslı ne ise devamı da aynıdır. Farkındalık beklemenin yanlışlığının ifadesi.
(16) Gün doğmadan neler doğar (ATASÖZÜ); İnsan içinde bulunduğu durum ne kadar kötü olursa olsun hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmamalı. Yaşadığı mutluluğun devamından da güvende olmamalıdır. Yarın karşısına nelerin çıkacağını bilemez. Kötü bir durum bir gün sonra düzelebilir, iyi bir durum birden kötüleşebilir…
(17) Anca Beraber, Kanca Beraber; İki ya da daha çok kimseyle birlikte girişilen bir işte; “Sonuç ne olursa olsun, birbirimizden ayrılmayacağız” anlamında kullanılan söz.
(18) KARATEKİN, Erol. 1997 Yılı. “MANTIKSIZLIK”