İnsanların yaşamına bazen bi'dat(1), hurafe(1) ve batıl itikatlarla mantıksızlık dizileri egemen olur. Aklımda kaldığı ve araştırdıklarımdan, sorduklarımdan öğendiklerim kadarıyla iyi, ya da kötü olarak yorumu yapılacak çoğumuzun bildiklerinin bir kaçını şöyle özetleyebilirim:
* Kulak çınlaması, gözün seğirmesi (Sol kötü, sağ iyiye alâmet!),
* Avuç kaşınması (Sol avuç para gidecek, sağ avuç para gelecek!),
* Nazara karşı tahtaya üç defa vurmak ve dudakları büzerek o acayip sesi çıkarmak,
* Mavi nazar boncuğu, at nalı takmak, asmak, muska yazmak, kurşun dökmek,
* Mezarlıkların parmakla asla işaretlenmemesi, ölen kişinin karnına bıçak konulması, cenaze evinin ışıklarının yanık kalması ve ölünün ayakkabılarının kapı önüne konması,
* Evin damında baykuş, karakarga ötmesi, horozun erken ötmesi, köpeğin vakitsiz ulumasının ölüm işareti olması,
* İnsan karşısına, özellikle taşıt kullanırken, yürürken kara kedi, tavşan, tilki çıkması,
* Kapı eşiğinde oturulması, incir, ceviz ağaçları altlarına, duvar diplerine yatıp uyunması,
* Gece tırnak kesilmesi, aynaya bakılması, soğan–sarımsak yenmesi, sakız çiğnenmesi, ıslak elle birilerine bir şey (özellikle tuz), elden bıçak gibi kesici bir şey verilmesi,
* Kırık ayna şanssızlıktır (Hem de 7 Yıl), bardak krılması,
* Makas ağızlarının açık bıraklması,
* Çıkan dişin, göbeğin kurusunun dama veya çeşitli yerlere atılması, ya da gömülmesi,
* Gelin, damat ayakkabısının altına isim yazılması, gelinin çiçek firlatması, gelin arabasının önünün kesilmesi, nikâhta gelin ve damadın birbirinin ayağına basması,
* Ay ve güneş tutulmaları, kayan yıldız hareketleri ile ilgili sürüsüne bereket hurafeler, Gök Kuşağı altından geçen bir kimsenin cinsiyet değiştirmesi,
* “13” rakamının uğursuzluğu, “40” kere söylemenin gerçekleşme olasılığı, bebeğin doğumdan sonra “40” gün olmadan dışarı çıkarılmaması,
* Pazar, Salı, Çarşamba, Cuma günleri ile Perşembeyi Cumaya bağlayan gece yanlışlıkları,
* Dört yapraklı yonca bulma, papatya falları,
* Yatırlara, ağaçlara çaput, bez bağlanması, mum yakılması, türbe adakları,
* Hıdırellez, Nevruz ve iki bayram arası deyip (Ramazan ve Kurban Bayramı arasında) nikâh kıyılmama yanlışlığı (Aslında Kurban Bayramı ile Ramazan Bayramı arası da iki bayram arası sayılmaz mıdır? Kastedilen Bayram Namazı ile Cuma Namazının aynı güne rastlaması halinde Bayram Namazı ile Cuma Namazı arasında nikâh kıyılmaması tavsiyesidir),
* Kuşun insan başına şey etmesi (mıçması),
* Yemin eden birinin sağ ayağını kaldırması yahut da işaretparmağını orta parmağı üzerine getirmesi
ve daha daha da hangilerinin yazılacağı tereddüdü yaşanan niceleri...
Yukarıdaki anlatılanların tümü yanlıştır, ama bir yerlerden, birilerinden, alınıp beynin bir köşesine yerleştirilmiştir mutlaka, ama rastladığında, karşılaştığında ya üzülürsün, ya çekinirsin, ya da sevinirsin, neşelenirsin. Elinde değildir etkilenmemek...
Anlamadığın şeylerden biri de Kur'an olarak belirttiğimiz Kutsal Kitabımızda “İhlâs(2)” suresinde “Allah'ın tek olduğu” belirtildiği halde, bir kısım ayetlerdeki cümlelerin “Biz” diye söylenmesidir.
Herhangi bir lisanda “Gidiyorum, geliyorum” deyince artık onun öznesini parantez içinde “Ben” diye Türkçe izah etmek gereksizdir, bana göre. Lisanı bilen herkes oradaki öznenin “Ben” olduğunu bilir çünkü.
Ancak tercüme değil, meal(1), ya da tefsirlerde(1) bu işi yapan müfessir(1) denilen zatların tefsirleri farklı. Bazıları parantezler içinde eklentiler yapmış, aşağı-yukarı anlamları aynı gibi görünse de! Nedendir? Kur’an’a müdahale etmeye, eklemeye hakları var mıdır ki?
Peki, Kur'an bunu anlatamayacak kadar eksikli mi? Ya da 15 asra yakın bir zamandır değişmeyen bir ihtişama(1) yukarıda söylediğim insanların Kur'an'ın Türkçesine eklenti yapmaları hakkı nereden geliyor? Kur'an'ın Türkçe mealini okuyan herkes geri zekâlı(3) mıdır ki, aydınlatılmaya çalışılır bu insanlar?...
Bazen bir ağacın altına uzanır, ya da sırtını dayarsın. Ya da yatağına yatmış uyuma modundasmdır, ola ki televizyon seyrediyorsundur, bir karmaşa, ya da bi'dat, batıl inanç ve hurafelerden biri rastlamıştır gözüne, ya da olmadık, olmasının mümkün olmayacağı bilim kurgu, ya da özlemini duyduğun, hissetmek istediğin bir şeyler...
Hülyalara dalarsın, uyumanın ötesinde hayal, hatta rüya modunda…
Gereği yokken, üstelik vakti değilken cep telefonuna gelen mesaj sesi kendine getirir seni. Umursamasan(4) da merak edersin. Bir reklâm, ya da bir istek, tavsiye ya da öneridir bu. Sevgilin varsa o vakitte aramaz seni, güzellik uykusu(3) önemlidir çünkü kendisi için. Sevgilin yoksa zaten düşünmek zorunda değilsindir, hayıflanman(4) gerekmez. Gene de hülyaya dalman için içgüdün(5) dürtükler(4) seni.
Bazen bir başka mesaj gelir, ya da “Ne var, Ne yok?” diyerek arkadaş iletileri ulaşır cismine. Dizüstü bilgisayarını kucağına almışsan bir mail, msn, ya da ileti gelir adresine. Ya da facebook mu, twitter mi her neyse ondan? Öğrenmenin bilmenin yaşı yok, ama bilmiyorsan da kusur değildir bu. Gelene bakarsın, “Yanlış!” dersin. Israrcıdır karşındaki, aynı telefonu açan birinin karşısındakine “Kimsin?” diye sorması gibi. “Bey ya da hanımefendi telefon eden sizsiniz!” “Ben şuyum!” ya da "Şununla mı görüşüyorum?” diye sorulmaz mı?
Dediğim gibi ısrarcıdır karşındaki, “Sahiden sen, sen değil misin yav?” Buradaki “Yav” ya da belki daha kısa “Ya” diyerek söylenen şey “Yahu” anlamındadır, anlarsın. “Hayır, I-ıh, No!” gibi aklına esen kelimeleri sıralarsın, karşındakinde ne özür dileme, ne “Affedersin!” ya da eş anlamlı bir kelime çıkmaz ve bir de azarlar üstelik;
“Peki, sen kimsin yav? Madem sen, o değilsin, niye açarsın ki telefonu, şu kadar kontörüm boşa gitti senin yüzünden yav!” deyip kapatır telefonu suratına. Numarası işlenmiştir telefonuna, o vakitte uğraşmak istemezsin gerekli sıfatı hak edenle, reddedilecekler listesine alırsın numarayı anında, bir bakıma içinden geçirdiğin sıfata ek olarak isimlendirmen de; “İtle-köpekle uğraşmamaktır!”
“Çöpü yere atma!” dediğin çocuk, yaşını başını umursamaksızın “Çöpçünün parasını sen mi veriyon?” sorgulamasını “Ulan, ülen(1)” gibi kelimelerle pekiştiriyorsa(3), yanlışlığını söylediğin bir şopar;(1) “Gel, görüşelim, hesaplaşalım, sana ne?” kelimelerini çocuğun eklentisine ek olarak “Hıyar, salak, bilmem ne çocuğu” gibi kelimelerle çevresine bakmaksızın süslüyorsa, yapacağın bir şey yoktur, hele ki edepli bir insan, yaşlı, güçsüz ve çekingenseniz…
Doğal olarak aynı örnekleri çoğaltılabilir; dolmuşta, halk ya da belediye otobüslerinde, maçta-muçta, yolda, okulda, AVM(6) denilen hilkat garibelerinde.(3)
Söz konusu olay dizüstü bilgisayarında (Laptop) gerçekleşmişse "Delete (sil)” dersin, gider-biter var olmadan çözülür sorunun.
Bu detaylara girilmesinin nedeni olayın sahibinin (kısaca; benim) hem kadınlar için, hem de erkekler için kullanılan bir isme sahip olmasıydı. Bazen (özellikle sapıkların) telefonlarını açtığında karşısındakilerin “Hanım, Hanımefendi” demelerini kanıksamaya(4) başlamıştı, hani sesi benzese?
İsmi mi? Günay'dı. İsmi Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin gibi isimler olsa zaten bu ve benzeri sorunları yaşamazdı ki, orta yaşlarını tükettiği halde bir baltaya sap olamamış, bir gönül dostu ile karşılaşmamış olan Günay!
Neyse ki kendini kurtaran ek bir ismi daha vardı, devamlı olarak Emin ismini kullandığı için bu isim kendini Günay’dan kurtarıyordu.
Daha başlangıçlarda yanlışlardan ve telefon olaylarından bahsedilmesinin sebebi şu:
Günay'ın babasının kırk yılı geçkin süredir, belki küskünlük, belki dargınlık, belki de herhangi bir nedenle yıllardır görüşmediği akrabalarından biri, hac ziyaretinden (daha doğrusu görevinden, farzından, her neyse) belki dinlenmek, belki üniversiteye devam eden torunlarıyla hasret gidermek için torunlarının evinde konaklamış olmasıydı!
Ha! Hacca haram parayla mı, helâl parayla mı gitmiş haccı kabul müymüş, değil miymiş dedikodu yapmaya gerek yok! Bu Allah'la kul arasında bir konu ve hiç kimsenin buna eklentisi ya da çıkıntısı olamaz diye düşünmekteyim.(7)
Aslında yanlışlıklara ek olarak, üç günden fazla küs durmamak, küslüğün bir mendil kuruyuncaya kadar geçmesinin gerektiği de kalmış aklımda!
Babam bunun için telefon etmişti bana;
“Kırgınlık, dargınlık, küskünlük her neyse, sebebini bile unuttuğum şeyin ortadan kalkması için, hacı ziyaretine, mevlidine gidelim!” demiş, sonra da elinde olmaksızın eklemişti;
“Ayıp olmasın!”
Be güzel babam! Ben doğmadan önceden, hatırlamadığın bir küskünlüğü “Ayıp olmasın!” diye mi ortadan kaldırma gayretinde olacaktın ki? Hem kime karşı? Ben böyle bir akrabamızın olduğunu bile bilmezken, hatta torunlarından bile haberdar değilken, nasıl “Ayıp olmasın!” diye “Hac dönüşü hoş geldin!” ziyaretine ve mevlidine giderdik ki, baba, oğul, anne olarak?
Kaldı ki; her ne kadar “İyi düşünceler cebe, kötü düşünceler çöpe(8)” şeklinde bir söz aklımdaysa da bu yaradılışta hacıların mevlitlerinde(9) mutlaka “Haremlik-Selâmlık(3)” ayırımı yapacaklarından adım gibi emindim.
Aslında böylesi mevlitlere, hatta genelde tüm mevlitlere, öncesinde saymadığım, aklıma gelmeyen, ya da aklımdakini pekiştirmem gereken şeylere de akıl erdiremiyordum(4).
Örneğin akıl erdiremediğim konular; kısmen tekrar gibi olacak olsa da hac dönüşü mevlit, duvak mevlidi, sünnet mevlidi, bebekler için kırk uçurma mevlidi, diş bulguru, lohusa mevlidi, lohusa şerbeti, bebeğin adının konmasında sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okunması, ikram olayları gibi...
Mevlit; peygamberimizden çok sonraları Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınmış(9), dizelinmiş genel itibariyle Peygamberimizi öven bir şiir. Çoğu müezzin, hoca, vatandaşın ilâhi şeklinde söylemekte zorlandığı, makamının düzenli olarak çıkarılmadığı kanaatini yaşadığım bir şiir...
Eğer yaşanmak istenen kutsal bir değerse, doğrudan doğruya Kur'an okunmasının, hatta hatim indirilmesinin(4), ya da sadece Yasin okunarak dua gereğinin tamamlanmasının daha doğru olacağını düşünmekteyim.
Aklımın almadığı konulardan biri de; ölüler arkasından okunan 7, 40, 52, sene-i devir mevlitleridir(9) ki, nerede yazılır, niçin okunur, niye söylenir, farz mıdır, vacip midir, sünnet midir, bilmem. Bildiğim; verileri dikkate alındığım takdirde Kutsal Kitabımızda böyle bir şeyin yerinin olmadığıdır. Aslında ve gerçekten; anladığımızı, anlatabildiğimizi düşünüp de anlatamadıklarımız gerçeğe en yakın düşüncelerimizdir.
Saçmalığına inandığım diğer bir konu da, mevlidi okuyanın rahlesi(1) yanına, ya da yanındaki sehpaya tuz, şeker, pirinç ve bir bardak su konulmasıdır. Su; hadi boğazında gıcıklık oldu, dudakları, dili, boğazı kuruduğu için gereklidir diyelim, peki diğerleri?
Hem ölü evinin mevlitten sonra yiyecek, içecek, yemek, pide, pilâv, helva gibi bir şeyleri dağıtması hangi akla hizmettir(3)?
Evet, konu-komşu yardım eder falan, ama o hüzün içinde, hele ki yitirilen genç birisi, ya da çocuksa, hele ki beklenmeyen bir anda, kaza-kudretle dünyadan çekilmişse o şeyler insanın boğazından nasıl geçer, nasıl mideye doğru yol alır ki?
Bildiğim kadarıyla ibadet, bir bedel, ya da para karşılığı yapılmaz. O halde neden zarflar okuyanın, ya da okuyanların ceplerine sokuşturulur ki? Bu zarflar hediye midir, hizmet karşılığı mıdır?
Babamın; “Ayıp olmasın!” tezahüratı içinde sıraladığm (bana göre) yanlışlıklar dışındaki tüm yanlışlıklar zaten bid'at, hurafe ve batıl inançlar içindedir, kısmen de olsa. Önlememin, önüne geçebilmemin mümkün olmadığı, belki de günaha girdiğim artı düşüncelerdir. Ancak; bilindiği gibi günahın üleşilmesi de söz konusu değildir, sorumlu olan yalnızca ben'im.
Düştük yollara yayan...
Babamın uzaktan da olsa akrabasının torunlarının evleri akrabalığın uzaklığından daha mı uzak, daha mı yakındı, keşfedemedim!
Ve babam bunu bildiği halde, neden uzak durmayı yeğlemişti(3), bunu da bilmem mümkün değildi. “Akrabanın akrabaya akrep yapmaz ettiğini” sözüne gel de inanma şimdi!
Aslında her soruma, mutlaka bir cevap bulmaya çalışmam, aramam da şart değildi ki? Zaten prensip(1) neydi? Büyükler her bir şeyi bilirler, haklıdırlar! İkincisi her ne olursa büyükler daima haklıdırlar. Ola ki; büyükler haksız gibi bir duruma düşerlerse birinci madde uygulanabilirliğini korur(10).
Evet, babam gibi annem de sevdalıydı bu; “Ayıp olur!” ziyaretlerine. Tamam da, bana neden “Ayıp olsundu ki?” Her yere beni de peşlerine takıp zorla götürmelerinin nedenini anlayamazdım! Bıyık altından güldürecek(4), iyi bir nasip arayışındaki art düşüncelerinin(3) akıllarından geçtiğini ise anlamazdan geliyordum, gerçekten...
Anladığımsa şu idi ikincil olarak; hac özentiniz var, para biriktirdiniz, sıranızı bekliyorsunuz, ama izin verin, gencim, herhangi bir kötü alışkanlığım da yok, ama ne olur ki anlayış gösterin, bir süre devamlı olarak size yakın olmamı istemeyin bu ziyaretleri yapmanız sırasında.
Düşüncelerimdeki gibi, hayatımı yaşayayım, belki bir düğünde, dernekte içki konusunda ısrarları kıramayabilirim gibi düşüncelerinizde hiç de haklı olmadığınızı iddia ederim. Buna kısaca; “Kendime güvenim tam!” da diyebilirim.
Bu tip “Hoş geldin!” ya da “Hac Dönüşü Mevlit” ziyaretlerinde Haremlik-Selâmlık gibi ayırım yapılması yanında gözüme rastlayan, fark ettiğim ve kesinlikle bildiğim şeyler de vardı.
Örneğin zemzem(1) denilen ve likör kadehlerinde(!) ikram edilen şey! O ikram edilen şey zemzem değildir aslında, zemzem damlatılmış, iliştirilmiş, hatta koklatılmış şehir suyu idi. Bir bidon zemzem kime yetecekti ki, tankerle getirme olasılığı da olmadığına göre!
Odada büyükçe bir mangalda buhur(1), günlük(1) ya da günlük sakızı(1) denilen (özür dileyerek söylemem gerek ki; benim tahammül edemediğim) bir koku olurdu. Tabiidir ki gül suyu eşliğinde...
Hurma olayında ise, Arabistan’dan yük etmeğe değmezdi, hele ki uçakla geliyorsan, astarı yüzünden pahalı olurdu(4). Bu nedenledir ki, hurmalar çarşıdaki bir market veya çerezciden kilo ya da kutu ile alınır, gene de ancak birer tane ikram edilirdi, tadının damakta kalacağı hedef olmaksızın.
Tespih, takke, hacı yüzüğü, başörtüsü, seccade, mis kokusu ise yerel camii altındaki satış yerlerinde sürüsüne bereketti, her ne kadar çoğunun altında “Made in SA.” yazmasa da. Kimi Çin, Kimi Tayvan, kimi de az-biraz halis-muhlis(3), özbeöz Türk Malıdır. Bunlar eş, dost, akraba, komşu, yabancı, el herkese dağıtılırdı, kim ne istiyorsa birer adetle sınırlı olarak.
“Hatçe Komşanım” ya da “Yatalak Ahmet Efendi gelemedi, onlara da lütfen!” denilmesinin cevabı genelde “Hayır!” yerine dilin ısırılmasıyla çıkarılan "Cık!” gibi bir cevap olurdu. Buna rağmen mi? Ondan kolay ne vardı? Bitimine yakın çocuklardan, ya da damatlardan biri “Bir koşu” alıp getirirdi. Eğer ziyaret sonunda elde kalırsa, ancak o zaman Hatçanım ve Ahmet Efendi hatırlanır, gönlü alınırdı(4)!
Garibime giden, hurmanın ikinci adedi kıskanıldığı halde, ucuz-pahalı kavramı yaşanmaksızın tespih vesairenin gönüllü olarak dağıtılması idi. Bir de...
Evet, bir de kendime güvenemeyişim, günah işlemekten çekinikliğim nedeniyle (meselâ) zemzemli sudan içmemek, hurma almamak, gülsuyunun dökülmesini pas geçmek ve hacı hediyesi almamak gibi prensiplerim vardı.
Bu; doğal olarak sitemli bakışların, kahırlı hareketlerin sebebi oluyordu, yaşamaya çalıştığım mekânda.
Bu hareketim kovulmayı beklemeksizin; “Allah kabul etsin!” deyip anne ve babam dâhil kimseyle selâmlaşmaksızın, vedalaşmaksızın ayrılmam demek olurdu o mekândan. Onlar bana göre dıdının-dıdısı(3) idiler, ama bu sefer uzaktan da olsa kutlayacağımız kişi "40 küsur yıldır görüşülmeyen bir akraba” idi. Bu kanaat(1) bende babamın hareket, tavır, davranış ve tezahüratına göre oluşmuştu.
Gecikmiş olmalıydık, her yer doluydu, yerde halı üzerinde yarım porsiyon, birer kıçlık yer bulup çömdük(4) ve huşu gerektirmeyen(4) hoca, ya da hoca iddiasındaki sarıklı efendiyi dinledik...
Bitti ve dağıtım başladı bir genç kız tarafından likör kadehleriyle. Tepsideki kadehlerdeki sular fondip(1) şeklinde içiliyor, yanında getirilen tabaktan birer adet hurma alınıyor, tepsi aynı genç kız tarafından, mutfaktan doldurulmuş olarak tekar getiriliyordu.
Hacı efendinin okuyan torunlarının hepsi kız olmalıydı ve kendisine en çok güvenen tepsiyi getirip götüren kızdı herhalde. Dini bir ayin sonrasında gözlemim gerçekten ayıp olarak düşünülecek gibiydi.
Güzele bakmanın değil güzel bakmanın sevap olduğu bir ortamda güzele bakmakla da sevap kazanılacağı düşüncesindeydim. Çünkü o genç kız güzel ötesinde çok güzel, uzun boylu, harikulade(1) denecek bir bedene sahip, Tanrı'nın kem gözlerden(3) esirgemesi dilenecek bir kızdı. Bu arada hemen belirteyim ki, ben kem gözlü biri değildim (Hani meselâ).
Buğday tenli(3), kor dudaklı(3), kestane gözlü(3)... Çarpıldığım kız için nasıl kor dudaklı dediğimi, bilmiyor olmama rağmen, koyu kahverengi gözlerini ancak bu şekilde tarif edecek kadar yutkunabilmiştim. Hilâl kaşlıydı(3), hele ki bu kaşlar çatıldığında o kızın daha da güzelleştiğine şahit olacaktım.
Başörtüsü bone(1) şeklinde idi, ancak saçlan gözükmeyecek gibi kapalı, kolları dirsekten itibaren görünür gibiydi. Her ikram için eğilirken eliyle göğsünü kapatır, ya da şükran hissini anlatır gibi elini göğsüne bastırıyordu, kalbine doğru değil ama. Bu; bana böğrünün açıklığını kapatır gibi de geldi, itiraf etmeliyim.
Sıra bana geldiğinde;
“Teşekkür ederim, bağışladım!” dedim, hayret dolu gözlerini dikti gözlerime.
“Kor gibi” demiştim, ama şaşkınlıkla dudakları yerine gözleriydi şimdi kor gibi olan. Gözler nasıl kor gibi olabilirdi ki? Gözlerinde dudaklarını işaretlemiş olabilir miydim? Belki değil, mutlaka. Kor yakar, eritirdi, yanıp erimiştim o gözlerde, bir başka şekilde çarpmaya başlamıştı kalbim, hem de mevlit okunmuş bir ortamda, o kadar kalabalığın içinde...
Önce babam dürttü sırtımdan...
Sonra o suyu içmemem, hurmaya el uzatmamam nedeniyle sözlü mırıltılar(1) ve aşağılayıcı(3), kin dolu gibi bakışlar(3) ilişti gözlerime.
Sonra genç kızın elinde belki de sinirlendiği için titreyen tepsiden, o likör kadehi pantolonumun tam önüne düşmüş ve doğal olarak, kabahat yapmışım gibi ıslanma yanında, cinselliğim kutsanmıştı(4) sanki! Genç kız toparlandı(4), uzattığım kadehi belki utanarak aldı, avucuyla hurmaları süpürürcesine toplayıp mutfağa doğru yöneldi.
Zaman; doğrulup sıvışmak(4) zamanıydı. Ben doğrulmaya çalışırken genç denilecek yaşların altında bir çocuk geldi yanıma;
“Abi! Biraz dışarı gelebilir misiniz?” dedi. Nasrettin Hocanın eşekten düşmesi ve sonrasında “Zaten inecektim!” yaşantısı biçimi nedeniyle zaten ben de dışarıya doğu yol almak üzereydim!
“Tamam!” dedim, kin dolu bakışlarla aşağılamalarla, mırıltılar yetmedi, dışarıda da pandomima(1) kopacak, ya fırça atılacak(4), ya da kovulacaktım, sıvışmam modunda. Ancak bu işlemi kimin gerçekleştireceği konusunda gerçekten bilgi birikimimin olmaması doğaldı. Keşke, o ateş gözlü kız olsaydı diye içimden geçirmedim de değil...
Allah'tan düşünmek yerine, o genç kızın benim olmasını dileseydim keşke...
Ellerini çapraz bir şekilde göğsünde kavuşturmuş, sağ ayağı ile tempo tutar gibi yaparken fark ettim ki dudağını bir taraftan kıvırmış, dişleri ile eziyordu. Çapraz tuttuğu sağ elinin işaret parmağıyla ayağının temposuna uygun olarak parmağını indirip kaldırıyor, arada bir aynı parmağının tersiyle burnunu yukarı doğu itekliyordu, Burnunun büyüklüğünü ancak fark etmiştim, ama güzele ne yakışmazdı ki, o burun yakışmasın?
“Neden?” dedi, duyulmasını istemediği gibi endişeyle, herhalde;
Cesurdum, çekinikliğim yoktu, üstelik ıslaklığımdan dolayı rahatsızdım!
“Tavrınızı anladım, en iyisi pabuçlarımı alayım!”
"Sadece 'Neden?' dedim, bir açıklama ricası, cevap vermeyebilir, gidebilirsiniz de!”
“Bak güzel kız! Nefesimin yettiği, ayaküstü(1) açıklayabileceğim kadar açık konuşmaya çalışacağım!”
“Dinliyorum sizi! Lütfen!”
“Bilmesem, okumamış olsam, ben de herkes gibi fondip yapıp ‘Allah kabul etsin!’ deyip hurmayı da ağzımda gevelerdim(4), diğerleri gibi. Ancak bu kandırılamayacak olanı kandırma çabasının ifadesi olmaz mıydı?”
“Sadede gelmeniz(4) mümkün mü?”
“Nefsime güvenemediğim için içmedim ve yemedim. Yoksa havalara girip herkesi kandırıp kendimi kandıramayacağımı bilip ‘Allah şükür!’ diye içsem, daha mı doğru, daha mı iyi olurdu ki?”
“Bana yalanlarınız dâhil, dinsiz, imansız, ayyaş(1) olarak görünüyorsunuz. Siz Müslüman olamazsınız, kâfirsiniz(1), imansızsınız, Allah lâyığınızı versin(9)! Bu nedenle defolun evimizden!”
“Peki, sözlerime izniniz olursa, hoş olmasa da bir-iki şeyi hemen ekleyip defolacağım! Önce hatırlatayım ki; “Ne olursan ol, gel! (10)” diyen Allah'ın yüce kulundan daha üstün mü sayıyorsunuz kendinizi? Üstelik örtünmeye çalışmışsınız, örtünememişsiniz bence. Kur'an'da Hucurat Suresinin eğer yanılmıyorsam 11. ayetine(11) ve Nur Suresinin(11) 31. ve 60. ayetleri ile Azhâb Suresinin 32., 33. ve 59. ayetlerine(11) bir bakın. Ben ne olduğumu biliyorum, siz de ne olmanız gerektiğini bilin!"
Biraz da olsa duraklaması gerektiğinin farkındaydı, devam ettim sonra;
“Ve benden bir eklenti; insafsızca peşin hükümlüsünüz(3), hiçbir şey göründüğü gibi değildir(14). Dindar değilim belki, ama dinci, dini dar ve bilgisiz de değilim. Bu nedenle gölge olduğum da söylenemez. Çünkü öğrenmişsinizdir mutlaka, gölgelerde gül değil, ancak mantar yetişir! Ben gül olamasam da mantar da değilim. Bir-iki söz daha ekleyebilir miyim iminizle!”
“Söz etmek değil, buna kusmak denilir sadece!"
“Affedersiniz, böyle bir intiba yarattığım(4) için özür dilerim, Ama bunu da söyleyemezsem size karşı haksızlık yapmış olabileceğimi düşünüyorum. Güzel olduğunuzu mutlaka söyleyen çok olmuştur, anneniz, babanız, dedeniz, arkadaşlarınız...
Benim tekrarlamama gerek yok, ancak dürüstçe söylemeliyim ikide bir burnunuza ellemekten dolayı burnunuz büyümüş…
Belki de bunumuzun büyüklüğü(3) nedeniyle olumsuz gururunuz(3), hoşgörünüzün kısıtlılığı(3) da. Dilerim ki; gün geçsin, içinizdeki haksızlığınızı hissedin. Kovulduğum yerde durmam abes, bu nedenle bir vedalaşma cümlesi sarf etmeyeceğim.”
“Bir saniye, ben de mantar değilim. Biraz önce söylediğiniz Bakara Suresinde; ‘İnsanlarla alay edilmemesi’ konusunun da işlendiği aklınızda mı?”
“Ben alay etmedim, öyle bir kanaat oluşturduysam, özür dilerim efendim!”
Sırtımı döndüm, içimin cayır-cayır yandığını hissetmeme rağmen sırtımı döndüğüm yer, içindeki kişiye rağmen beni ilgilendirmiyor gibiydi, aşağılanmayı hak etmediğim(4) düşüncesiyle. Ancak arkamdan kulağıma kadar ulaşan sesini de duymamış sayamazdım kendimi;
“Hem suçlu, hem güçlü! Bari bir de dövseydin gitmeden evvel!”
Gerçekten o kadar söz kalabalığı ile ayıp ettiğimin(4) farkındaydım. İnanıyordum ki, arkamdan yine işaret parmağının tersiyle burnunun fiziksel olarak büyüyüp yukarı kalkmasına yardımcı oluyor, dudağını kıvırarak hırsla, kanatırcasına yiyor olsa gerekti.
İnsanın nerede duracağını bilmemesi kadar büyük bir yanlışlık olamazdı. Onu hayal etmemin bile hakkım olmadığını düşünüyordum, o değerli şairin; “Hayal ettikçe yaşandığı(15)” felsefesinin aksine.
İnsanların beyninin bazı noktalarda çalışmadığının işareti ya da ispatı ise bir başka düşünürün sözlerinde; insan aklının unutmak için meyilli olduğunun(16) emri gibiydi sanki. Gerçekten o sitem ve kahır dolu bakışları, o burnu, ısırılan o dudakları, ayak vuruşları ve dövercesine gibi oynatılan parmakları nasıl unutabilirdim ki?
Ancak benim için önemli olan aşağılanmamı kabullenmem ve kovulmamdı. Bunu hak etmiş miydim? Hacılık kavramında değilse de, herhalde ben de burnunun tarifinde yanlışlık yaptığımı kabullenmeli, bu nedenle kovulduğumu hissetmeliydim.
Gönüldü bu, nereye konacağı belli olmazdı, ömrü oldukça kısa olan bir kelebek, ya da arı gibi. Bu gün bu dal ve çiçek, yarın şu dal ve çiçek...
Tıpkı egoizm yaşayan hercai(1) insanlar gibi. Ben, bana inanıyordum ki; hercai ya da çapkın değildim, daldan dala konacak, ilk kez ve imkânsızlığın egemen olduğu duyguları yaşıyordum.
Gitseydim kapısına, aç bir köpek gibi ulusam(4); “Haklısın, ben ettim, sen etme!” deyip kapansam dizlerine...
Yok! Yok! Ne işe yarardı ki? Ben gâvurdum(1), kâfirdim, dinsiz, imansızdım, bu nedenle de o, aramızdaki sonsuz uzaklığı belirtmişti; “Defol!” sesindeki şiddetle...
O halde en iyisi, başımı eğmek, haddimi bilmekti(4); ulaşamayacağına üzüm değil, korukmuş düşüncesiyle bakmak gibi. Her ne kadar; “Sabır ile koruk helva, dut yaprağı atlas olur!” denmişse de, elem, hüzün artı özlem dolu günlere katlanmalıydım...
Ne günler geçmek biliyor, ne de geçen günlerin farkında oluyordum. Ye-iç-yat-git-gel mesai, zoraki gülümsemeler, devamlı hüzün dolu geceler, boyutsuz, mantıksız, saçma-sapan(3) rüyalar...
Hülya yok, hem asla, çünkü hak değildir bana. Kişi zamanında o adını bilmediği genç kızın dediği gibi ağız dolusu kusmak yerine, yutkunup başını eğmeyi bilse bu, umutlu olması için de gerekçe olmaz mıydı?
Umut mu? Umut, benim için Kaf Dağının ardında idi ve dünün imkânlarını kullanarak Zümrüdü Anka kuşuyla, bugünün, yarının imkânlarını kullanarak en hızlı uçanlarla bile ulaşamazdım oraya...
Geçmeyen günlerden birinin bir akşamüstünün mesai dönüşünde dolmuştaydım yine, beklerken camdan dışarı bakmak gibi bir hobinin esaretinde. Yanıma parfüm kokusunu yadırgamadığım(4) biri oturdu ve olmayacak bir şey, işaret parmağının tersiyle burnunu kaldırdığını hissettim, belki o, belki ikimiz de birbirimizin farkında olmasak gerekti. İnsan insana benzerdi, eğer ki ayağıyla da hissedilir, hissedilmez tempo tutmasını hissetmeseydim.
Umut, Kaf Dağının ardında demiştim, herhalde canı sıkılıp şehre inmiş, dolmuşla bir yerlere gitmek istemiş olamaz mıydı? Umutsuzlukla yüklü, ama umutla döndüm yanıma;
“Emin...” dediğinde devamını bekleyemedim;
“Bağışla! Evet! Ama tanıyamadım, hem bu kadar içten bir telâffuz…(1).”
“Ağabey, diyecektim, uzaktan da olsa akraba olduğumuzu öğrendiğim için. Ama şimdi istediğinizi sandığım şekilde ‘Emin Bey!’ diyorum..."
“Tekrar bağışla! Belki yediğim fırça, zılgıt(1), azar her neyse o nedenle hatırlamıyor gibi davransam da unutmam mümkünsüz sizi…
Ve siz benim ismimi biliyorsunuz, ama ben ne isminizi, ne de kim olduğunuzu biliyorum, uzak bir tahmin dışında...”
“Tüm sözlerinize böyle; ‘Bağışla!’ diye mi başlarsınız? Bağışlama konusunda biraz düşünmem gerek, üstelik benim de size karşı aynı yanlışı yapmamam için. Benim de öncelikle size bir özür borçlu olduğumu itiraf etmeliyim!”
“Rastlamışken, özür dileyeyim. Unut gitsin! Unutalım gitsin! Öyle mi?”
“Bilmiyorsun Emin. Hacdan dönen dedemle baban akraba imiş. Seni, adını, işini, gücünü adresini öğendim. Gururum; evinin ve işyerinin kapısında beklememi engelledi. Karşılaşmak için hep şans aradım!”
“Eee! Şimdi karşılaştık...”
“O kadar değil, yanlış yorumlamışım hareketini. Özür dilerim, hem içtenlikle, gerçekten haksız davranmışım sana karşı...”
“Tüm cemaati o günkü gibi toplayıp, karşımda diz çöküp özür dilemezsen ne af dile, ne de af dilen benden...”
“Deli misin Emin? Aklını mı kaçırdın sen?”
“Var say ki adını bile bilmediğim güzel kız. ‘Haksızlık yaptım, bir Müslümanı incittim!’ deyip yarım ağızla af diliyor ve bu affın kabul edileceğini düşünüyorsanız, haydi hanımefendi siz yolunuza, ben yoluma... ”
“Başka bir çözüm yolu yok mu?”
“Var, ama siz Müslümansınız, bense her ne kadar biraz evvel kendime Müslümanlığı yakıştırmış olsam da indinizde halis-muhlis bir kâfir, bir gâvurum!”
“Değilsiniz!”
“Ne değişti ki beni dudaklarınızı ısırarak, burnunuzu kaldırıp, tabanı dövdüğünüz o günden beri?”
“Tavrınızı, düşünce ve davranışlarınızı, huylarınızı, inançlarınızı ve hiçbir kötü huyunuzun olmadığını, aklıma gelmeyen bazı şeyleri kısmen de olsa ve en önemlisi akraba olduğumuzu babanızla dedemin içtenlikle anlatıp konuşmalarından öğrendim.”
“Bu da özür dilemeniz gerektiğini düşündürttü size; öyle mi?”
"Hayır, başlangıçtaki kendinizi ispat etme mecburiyeti hissetmediğiniz davranışlarınız, bakışlarınız, gözleriniz, sözleriniz etkiledi ve ben tanımak istedim sizi, annenizin, babanızın dillerinden seni öğrenmek için neredeyse göbeğim çatladı!”
“İnanamadım, göster göbeğini bir bakayım!”
Siz'ler, “Sen” moduna girmişti farkında olmaksızın.
“Gerçekten deli misin?”
“İnsan yaşamında yalnız bir kez delirir bence. Ama dersen ki; ‘Gerçekten deli olup olmadığını öğrenmem gerek!’ diye bir çay içimi bana firsat ver, yer göster, saat ver, ne kadar deli olduğumu ispat edeyim sana. Tabiidir ki, karşılaştığımız ve ‘Bağışla!’ dediğimiz ilk andan itibaren başlayarak. Hatta sadece deli değil, zırdeli(1) olduğumu da...”
“Gerçekten tereddüdüm ve şüphem kalmadı!”
“Saat ve yer?”
Kimse duymasın, görmesin, bilmesin ister gibiydi. Elimdeki kitabın boş olan bir sayfasına yer, saat ve adını yazan Mine, bu anda duygularını hissetmem için yeşil ışığını da yaktı, fısıldayan sözleriyle;
“Okulumu mutlaka bitireceğim!”
İnmemiz gereken durağı çoktan geçtiğimizin farkında olmadık…
YAZANIN NOTLARI:
(*) Anlattıklarım; Kur'an, din ve mevlit hakkındaki kişisel görüşlerimdir. Dini darların, kendini dindar sayan ucuz ve menfaattar dinci insanların (ki onların kimler oldukları bilinmektedir) yanlış yorumlar yapması, düşünceleri beni hem etkilemez, hem de incitmez.
(*) Mantıksızlık; Mantıksız olma, doğru düşünmeme durumu (Mantık; Doğru düşünme sanatı, bilimi, yolu ve yöntemi. Gerçeği aramaya yönelik işlemler ve bunlarla ilgili tasarım, çıkarım ve kanıt gösterme).
(1) Ayaküstü; Ayakta durarak, oturmaksızın, hemen o anda, kısa bir sürede.
Ayyaş; İçkiye düşkün, içkici, içici.
Bidat; “Örneksiz bir şeyi yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, genel kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha önce benzeri olmayan bir şeyi icat etmek” gibi anlamlara gelir, İslâm Hukukuna göre. Bir diğer bakıma göre ise, sevap beklenilmeden, dünya menfaati için bir şeyler yapmak, İslâm’a aykırı uygulamalarda bulunmak anlamına da gelmektedir. Geniş anlamda Bid’at; “Bir benzeri olmayan ve İslam’da olmadığı halde, sonradan ortaya çıkan, din ile alâkalı olup, Peygamber ve Ashab-ı Kiram dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hatta ilâve ve eksiltme mahiyetinde olarak ibadet kabul edilen, göze ve akla hoş gelen dua. Kur’an okuma, namaz kılma, zikretme, düşünce, görüş ve amellerin, sünnete aykırı davranışların âdet haline getirilmesi. Kutlu Doğum Haftası, Mevlitler ve İslam’da din ile ilgisi olmayan, Kur’an’da görülmeyen, sünnette olmayan, İslâm Âlimlerince ve ashap tarafından bilinmeyen, din esaslarına göre ibadet vve davranış biçimleriyle ilgili her şey Bid’attır. Hazreti Muhammed’in bu konudaki; “Sonradan ortaya çıkan her şey bid’attır. Her bid’at sapıklıktır ve her sapıklık insanı ateşe sürükler!” sözü önemlidir.
Bone; Genellikle düz ve yumuşak kumaştan yapılmış saçı tümüyle örtecek bir biçimde genelde kadınlar için kullanılan başlık.
Buhur; Tütsü. Sığla ağacının kabuğundan elde edilen hoş kokulu, hafifçe yağlı, dini törenlerde yakılan maddeler.
Fondip; Bardaktaki tüm içeceği bir kerede içmek.
Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. (Yöresel olarak) Yabancı, el.
Günlük; Tütsü için kullanılan bir çeşit ağaç sakızı. Günlük Sakızı; Sığla ağacının kabuğundan elde edilen hoş kokulu, hafifçe yağlı tütsü için kullanılan madde
Harika (Harikulade) ; Yaradılışın ve imkânların üstündeki nitelikleriyle insanda hayranlık uyandıran. Eksiksiz, kusursuz, tam, mükemmel, güzel.
Hercai; Gelgeç gönüllü. Yaşamı sadece kendi istediği gibi gören. Hiçbir şeyde kararlı olmayan, bir dalda durmayan, bir işi sonuna kadar götürmeyen, aşkta bağlılığı bulunmayan (vefasız). Karda açan kardelen karşısındaki çiçek. Hercai [Menekşe] ve Kardelen iki çiçek ismi olarak güzel bir de öyküsü vardır. Ayrıca bir sanatkâr tarafından müziği de yapılmıştır.
Hurafe; Batıl İtikat (Batıl İnanç). Boş inanç. Korku, umarsızlık, çağrışım gibi nedenlerle beliren, geleceği bilmek isteğiyle rastlanılan benzerlikleri iyilik, ya da kötülüğün ön belirtileri olarak değerlendirilen, bilimin ve dinin kabullenmediği doğaüstü güçleri tasarımlayan, kuşaktan kuşağa geçen yanlış inanışlar. Dinde kesinlikle yeri olmayan, fakat günlük hayatta dinin bir parçasıymış gibi gösterilen ve gerçekte dindışı olan, hatta dinin özüne ters düşen kimi inanç ve davranış biçimleri. Nazar Boncuğu gibi… Sonradan uydurulan ve genellikle İslam’ın gerçeğiyle bağdaşmaz çarpık davranış biçimlerini ifade eden hikâye ve sözlerdir.
İhtişam; Büyüklük, ululuk, göz alıcılık, görkem, gösterişlilik.
Kâfir; Tanrının varlığına inanmayan, Tanrıtanımaz, dinsiz, inançsız, ülkemizde genellikle Hristiyanlara halkın verdiği ad.
Kanaat; İnanma, kanma. Elindekiyle yetinme durumu, yeter bulma, kanıklık.
Lan, Ulan, Ülen; Bu kelimenin lügat bilgisine göre eski Türkçede çocuk anlamına gelen “oğulân” kelimesinden türediği düşünülmekte. Kur’an’da ise, kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum etmek anlamındaki “la’n” kökünden türeyen “lânet” anlamındadır. Benim âcizane yorumuma göre ise; hani İngilizcede “Lion (aslan)” kelimesi var ya ben de ondan türediği iddiasındayım. Layn olarak okunan bu kelimede olsa olsa “y” harfi düşmüştür, bazılarımız da “Lan, Ulan!” yerine bu nedenle “N’aber Lâyn!” diyor olsalar gerek.
Meal; Anlam, kavram.
Mırıltı; Alçak ve anlaşılmaz bir ses çıkararak konuşmak. Mırıldanır gibi ses çıkarmak.
Müfessir; Anlaşılması güç bir metni açıklayan, yorumlayan. Kur’an’ı yorumlayan.
Pandomima: Pandomim, ya da pantomim de denilmekte olup, kısaca sessiz tiyatro oyunu demek olup, el-kol-beden hareketleri ve yüz mimikleriyle belirtilir ki öykü de kişilerin davranış bozukluğunun ifadesi olarak özellikle belirtilmiştir.
Prensip; İlke. Temel bilgi. Temel kural. Her türlü tartışmanın dışında, üstünde ana düşünce, inanış, baş kural.
Rahle; Okuyup yazma işinde kullanılan, kimileri açılıp kapanabilecek bir biçimde yapılmış, küçük ve alçak bir tür masa.
Şopar; Genel olarak, Çingene çocukları için kullanılan çingenelerin çocuklarına seslenme sözü olmakla birlikte, “şımarık, küstah, yaramaz, edepsiz çocuk” gibi daha ziyade anneye düşkün çocuklar için kullanılan bir söz.
Tefsir; Yorumlama, yorum. Kur’an’ın surelerini açıklayan görüşler ve bunların yazılmış şekli.
Zemzem; Kâbe’nin yakınında bir kuyu ve bu kuyunun suyu.
Zılgıt; Azarlama. Çıkışma. Gözdağı verme. Korkutma. Güneydoğu Anadolu ve bazı yerlerde; dili ağız içinde oynatarak sürekli ses çıkarma, alkışlama.
Zırdeli; İyice deli, çok deli, çılgın.
(2) İhlâs (Suresi); Bismillahirrahmânirrahîm. Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad. (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle. De ki; O Allah bir tektir. Allah eksiksiz, sameddir (Bütün varlıklar O'na muhtaç, fakat O, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmadı ve doğurulmadı. O’na bir denk de olmadı). Buna mukabil bir örnek olarak Ahzâb Suresinde; “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular” denilmektedir.
(3) Art Düşünce; Art niyet. Bir düşüncenin arkasında gizli tutulan asıl düşünce.
Aşağılayıcı Bakış; Hoşgörüden uzak, Tolerans tanımaksızın karşısındakini aşağılar şekilde süzmek, bakmak. Kolaylık gösterme, iyi karşılama olmadığı gibi ayıplama davranışı sergilemek. Doğrudan doğruya kırıcı ve aşağılayıcı olma gayreti. Affedici olmaktan imtina, görüşlerimize aykırı olan görüşleri kabullenmeme davranışı.
Buğday Tenli; Teni hafif yanık, kavruk, koyu renkli olan. Beyaz ve esmer ten arası.
Burnu Büyük; Herkese yukardan bakan, kendini çok beğenip kibirlenen.
Dıdının Dıdısı; Dıdının didisi, yahut didinin dıdısı, didinin didisi şeklinde kullanılan uzak akraba ya da arkadaşları, konuları anlatmak için kullanılan bir deyim.
Geri Zekâlı; Zekâ seviyesi yaşından geride olan. Gerzek.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Halis Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, saf, düz.
Hangi Akla Hizmet (Ediyor); Ne gibi bir düşünce ile böylesine olmayacak, mantıksız bir iş yapıyor?
Haremlik-Selâmlık; Bir yerde kadınlar ayrı, erkekler ayrı oturmak, bulunmak.
Hilâl Kaşlı; Yeni ay gibi (Hilâl şeklinde) kaşları olan.
Hilkat Garibesi; Acayip, garip, tuhaf şey. Bedeninde doğuştan normal olmayan gariplikler bulunan.
Hoşgörü Kısıtlığı; Çok ya da her şeyi anlayış göstermeksizin kısıtlamak, müsamaha, tolerans, hoşgörü göstermemek.
Kem Gözler(den Sakınmak); Canlı ya da cansız bir varlığın, başına kaza-belâ getirmesinden, nazarından sakınmak.
Kestane Gözlü; Kestane, kahve, bal rengi gözleri olan.
Kin Dolu Bakış; Kötü, dik, eksi enerji dolu, kin gösteren, kötü niyetli bakışlar.
Kor Dudaklı; Kırmızı, kızıl renkli dudakları olan.
Olumsuz Gurur; Kişinin kendine ve kendi erdemleri üzerine aşırı saygısı, başkalarından üstün olduğu inancı ki, bu; kişilerin hataları kabullenmesini ve düzeltme arzularını engeller. Alçakgönüllü davranmak mümkün değildir.
Peşin Hükümlü (Olmak); Bir konu ile alâkalı olarak düşünmeye veya araştırmaya gerek görmeden, elinde bir delil, kanıt olmadan hüküm sahibi olan, önyargılı kişi (olmak).
Saçma Sapan; Akla çok aykırı, çok tutarsız, çok saçma.
(4) Akıl Erdirmek; İdrak etmek. Anlamak, kavramak, algılamak. Erişmek, kavuşmak, ulaşmak.
Astarı, Yüzünden Pahalı Olmak; Bir işin ayrıntısına ödenen paranın, aslına ödenen paradan fazla olması. Malın gerçek değerinden fazlaya mal olması.
Aşağılamayı Hak Etmemek; Tahkir edilmeyi, onurunun kırılmasını hak etmemek. Böyle bir davranıştan uzak durmak.
Ayıp Etmek; Yakışıksız ve hoş olmayan bir biçimde davranmak.
Bıyık Altından Gülmek (Gülümsemek); Birinin durumuna, alay ettiğini sezdirmemeye çalışarak daha ziyade gülümsemek şeklinde gerçekleştirilen eylem, birinin içine düştüğü duruma sevinmek.
Çönmek; Çömmek şeklinde de söylenen ve ayaklar üzerinde oturmak, çömelmek anlamında kullanılan deyim farklıdır.
Dürtüklemek; Birini uyarmak, ya da kışkırtmak. Üst üste birkaç kez dürtmek.
Fırça Yemek (Atılmak); Azarlanmak, paylanmak (argo).
Gevelemek; Anlaşılmaz bir biçimde sesler çıkartmak, ne dediği anlaşılmamak.
Gönül Almak; Gönüllemek. Gönlünden geçirmek, tasarlamak, düşünmek. Öyküdeki anlamı, yapılan bir jeste muhtelif usullerle cevap vermek.
Haddini Bilmek; Neler yapabileceğini, gücünün ve yeteneğinin nelere yeteceğini bilerek onun ötesine geçmemek, ölçüsünü bilmek. Mevlânâ Celâleddîn-i Rumî’ ye sormuşlar; “O kadar yazarsın, o kadar okursun, ne bilirsin?” diye. Şu cevabı vermiş; “Haddimi bilirim!”
Hatim Etmek (Hatmetmek), Hatim İndirmek, Hatim; Mühürlemek, sona erdirmek, bitirmek. Asıl anlamı; Kur’an’ı Kerim’i “Başından sonuna kadar okuyup, bitirmek” anlamlarına gelmektedir. Türkçemizde bazen ezberlemek (hatta hafızlamanın, ineklemenin benzeri gibi ders çalışmak) anlamında da kullanılmaktadır.
Hayıflanmak; Acınmak, yerinmek, esef etmek, kaybedilen bir fırsat için üzülmek.
Huşu Gerektirmemek; Tanrıya boyun eğerek, itaatini belirtmenin gerekmemesi, kalbin Allah muhabbeti, gönül korkusu, huzur, sükûn ve saygı dolu olması gerekmemek.
İntibaa Yaratmak; Duyular yoluyla etki uyandırmak, izlenim hissettirmek.
Kanıksamak; Pek çok kez yinelenmiş olması dolaysıyla artık etkilenmez olmak, aldırmamak, alışmak. Bıkmak, usanmak.
Kutsanmak; Kutsallaştırılmak. Kutluluk dilenmek, takdis edilmek. Kutlu ve aziz kılınmak.
Pekiştirmek; Sağlamlaşmak, sağlamlaştırmak, kavileşmek, dayanıklı güçlü bir duruma getirmek, katılaştırmak, sertleştirmek.
Sadede Gelmek; İlgisiz sözleri bırakıp asıl konuya gelmek. Maksada dönüp açıklamak. Konuya girmek.
Sıvışmak; Haber vermeksizin sessizce gidivermek, kaçmak. Bulaşmak. Sıvaşmak.
Toparlanmak; Toparlamak eylemine konu olmak, ya da bu eylemi yapmak. Para ve iş yönünden durumunu düzeltmek.
Ulumak; Ses çıkararak bir insanın boğuk boğuk ağlaması, söz etmesi, bağırması, çağırması. Hayvanların uzun, ağlar, inler gibi ses çıkarması.
Umursamamak; Önemli saymamak, önem vermemek, aldırış etmemek, boş vermek, omuz silkmek.
Yadırgamak; Alışkanlığına aykırı görmek, yabancı bulmak, tuhaflığını düşünmek. Kendine yabancı gelen bir kimseye, duruma ya da herhangi bir şeye alışamamak.
Yeğlemek; Bir şeyi, ötekilerden daha üstün, daha iyi, daha uygun görüp ona doğru yönelmek.
(5) İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.
(6) AVM; Alışveriş Merkezi’nin kısaltılmış şeklidir. Çeşitli ürünlerin satış konusunda genelde bir firma bünyesinde, bazen de kooperatif olarak faaliyet gösteren büyük satış mağazası.
(7) Diyanet Din İşleri Yüksek Kurulunun 2017 Yılındaki Fetvası(!); Diyanet Takviminde ve internette bazı sayfalarda; “Haram para ile hacca gidenin haccının Hanbeli mezhebi hariç diğer mezheplerde günahkâr olunsa da haccının sahih olduğu kişinin hac borcundan kurtulduğu” belirtilmektedir. Bu konudaki örnek ise söyleyenin ağzından yaklaşık olarak şöyle; “Haram parayla biri meselâ İstanbul’dan Ankara’ya gelse, tekrar geri dönse, sen Ankara'ya gitmedin!” diye iddia edilemezmiş? (Diyanet daha sonra “Demedim!” demiştir).
(8) İyi düşünceler cebe, kötü düşünceler çöpe! Anlatamadıklarımız gerçeğe en yakın düşüncelerimizdir. Recai ÜSTÜNDAĞ’a ait bir söz dizisi.
(9) Mevlidin Yazıldığı Tarih; Mevlidin hangi tarihte yazıldığı bilinmemektedir, Ancak bazı beyitlerden anlaşılacağı üzere Hicri Takvime göre; 812, Miladi Takvime göre; 1409-1410 yıllarında yazılmış olabileceği düşünülmektedir.
Mevlit (Mevlid); Hazreti Peygamberin doğumunu anlatan Süleyman Çelebi tarafından hazırlanan bir şiirdir. Mevlitte bu dizeler şöyledir: “Geldi bir akkuş kanadıyla revan / arkamı sığadı kuvvetle heman” şeklinde olup ek bilgi mevlidin bu bölümü okunurken insanlar âdettir ayağa kalkar, ellerini bağlayıp dua okununcaya kadar ayakta dururlar. Evde dinleniyorsa karılar, kocalarının sırtlarını sıvazlarlar, ya da mevlitte okunduğu gibi sığazlarlar.
Dini Vecibeler; Din ile ilgili farz (Hac, Zekât, Oruç, Namaz, Kelime-i Şahadet) Vacip, sünnet gibi gereklilikler. Ölünün arkasından mevlitlerin okunması dini bir vecibe değildir. İbni Abidin adındaki bir İslam bilginin sözleri aynen şöyledir; "Ölüleri hayırla yâd etmek vaciptir. Ama onların arkasından 7, 40 ve 52. Geceler, sene-i devir mevlitleri bidattir. Muayyen gün ve gecelerde (ki sene-i devriye mevlidi de bunlardan biridir) evlerde mevlit okutmak o mümin ölüye işkence etmek hükmündedir.” Bu vesile ile; Duvak, Sünnet, 40 Uçurma, Lohusa, Hac Dönüşü vb. gibi okunan mevlitler de aynı şekilde mülahaza edilmelidir.
(10) Müdürün, Patronun, ya da Şefin İlkeleri; (Espri niteliğinde) bir söz dizisi vardı, yanlış hatırlamıyorsam şöyleydi; Madde; (l) Müdür, haklıdır. Madde; (2) Müdür, daima haklıdır. Madde; (3) Müdürün haklı olmadığı durumlarda Madde (2) geçerlidir. Hatırladığım; (ç)alıntıdır!
(11) Allah Lâyığını Versin; Hoşa gitmeyen bir davranış karşısında hoşgörü ile söylenen söz.
(12) Gel, Ne olursan Ol Gel; “Gel, gel, ne olursan ol, yine gel, / İster kâfir, ister dergi, / İster puta tapan ol, yine gel, / Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…/ Şu toprağa sevgiden başka tohum ekmeyiz biz / Beri gel beri! Daha da beri! Niceye şu yol vuruculuk? / Mademki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik, benlik… / Ölümümüzden sonra mezarımı yerde aramayınız / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir. Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ’nın büyük, incitmeyen sözleri.
(13) Kur’an, Hucurat Suresi, 11. Ayet (Diyanet Tefsiri); Ey iman edenler! Erkekler diğer erkeklerle alay etmesinler; onlar kendilerinden daha iyi olabilirler; kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler; alay edilen kadınlar edenlerden daha iyi olabilirler. Biriniz diğerinizi karalamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fâsıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.
Kur’an, Nur Suresi, 31. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, hizmetlerinde bulunan köleleri ve câriyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!
Kur’an, Nur Suresi, 60. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. .” (Diyanet, “ziynetleri” sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!
Kur’an, Azhâb Suresi, 32. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Ey peygamber hanımları! Kendinizi kötülüklerden korumanız şartıyla, siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Bu sebeple sözü yumuşatarak söylemeyin(Allah’tan korkuyorsanız edalı konuşmayın), sonra kalbi çürük olan umuda kapılır, sizden beklendiği şekilde konuşun.”
Kur’an, Azhâb Suresi, 33. Ayet (Diyanet Tefsiri); Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah’ın istediği, sizden kirliliği gidermek ve sizi tertemiz kılmaktan ibarettir.
Kur’an, Azhâb Suresi, 59. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Ey peygamber! Müminlerin kadınlarına söyle dış örtülerini üstlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.” (Diyanet burada olmayan bir kavramı dış örtülerinden önce; “Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman” yorumunu eklemiştir.)
(14) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
(15) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(16) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur, ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)