Bilmem, bazılarımızın da başına gelmiş midir? Bazen hülyaya daldığımızda, bazen gördüğümüz rüyada, sanki daha önceden yaşamış gibi hissedersiniz gördüklerinizi, düş daha doğrusu şuur altına gizlenen düşüncelerinizi. Genelde olumsuzluk yüklüdür, ya da bana öyle gelir. Sanırım bunun tıpta “Anı Tekrar Yaşamak” şeklinde bir adı vardır(1), benim aklımın ermediği...

Rüyanızda, ya da hayalinizde yaşattığınız şey ile yaşam arasındaki sonuçsuz gibi kalan fark; çözülememezliktir. Ya da farkın farklılığıdır!

Örneğin şöyle bir durum; üniversite mezunu olduğunuz halde, sanki yıllardır tek dersten bütünlemeye kalıp da mezun olamamışsınız gibi.

Veya yaşadığımı sandığım şey; yıllardır arayıp sormadığım ilk göz ağrımın(2) birdenbire kanser-manser bir şeyler olmanın sonucu yaşamımdan çekilmesi gibi.

Oysa onun yaşadığından adım gibi emindim, dur-durak bilmeyen(3) özlemim bana bunu neredeyse haykırıyordu, kulağımın çınlamasının(3) inkâr etmediği şekilde.

Ama nerde, nasıl? Aslında ilk göz ağrım olduğu gibi, son göz ağrım(2) da diyebilirim. Çünkü çocukluktan, çocukluğumuzu tüketir gibiyken ayrıldığımız ana kadar o benim hep ilk göz ağrımdı. Ve suçlu olan babamdı, memuriyetinin onu mecbur ettiği(!) büyük şehirden çok daha büyük şehire atanması ve benim de o atamaya uyma mecburiyetim dolaysıyla.

Aslında bu söz birikiminde biraz tasarruflu ve iyi niyetli davranmam gerektiğini düşünüyorum. Nedeni şu; babam öncesinde yaşadığımız bu büyük şehrin halis-muhlis(4) yerlisi idi. Öyle hanlarımız, hamamlarımız yoktu, ama vardı ev-mev gibi bir şeylerimiz…

Babam uzun sayılabilecek bir bekleyişten sonra tekrar gerisin geriye şehrimize tayin olmaktan ve şehrimizde çalışıyor olmaktan dolayı mutluydu.

Tayinini, ya da atamasını her neyse babam kendisi istemiş, kendi kuyusunu (bir bakıma) kendisi kazmıştı(3), sırf benim daha büyük bir şehirde, daha iyi ve sorunsuz (muhtemelen de sorumsuz!) bir üniversite yaşantımı sağlamak için.

Bir bakıma; “Ben mezun, ya da kendisi emekli oluncaya kadar…” demeliyim.

Diş Tabibi olmak istiyordum. Nedenine gelince çocuğu olmayan, ya da olamayan amcam, diş tabibi, hekimi her neyse o idi ve benim dışımda hiçbir yeğeni Diş Hekimliğini benimsememişti. Halamın ve diğer amcamın üç çocuğu da fabrikasyon imalât(!) öğretmen olmayı tercih etmişlerdi.

Amcamın değişik düşünceleri olsa gerekti, hissettiğim, arzuladığım, istediğim, ancak başlangıçta bilmediğim, bilemediğim. Benim dışımdaki üç yeğenini dışarıda bırakarak (saf dışı etmek(3), daha doğru bir fiil olsa gerek) muayenehanesini sanırım bana devredecekti, tüm aletleri ve edevatı(4), nesi var besi yoksa hepsiyle birlikte.

Açıkgöz(5) adamdım vesselâm, “Nerde beleş, oraya yerleş(6)!” örneği. Bu nedenle amcamın yeğenleri benden büyük ağabeyler ve abla dâhil benden başka taliplisi olmayacak olunca ben de diş hekimi olmak istemiş, diş hekimi olmayı hak etmiştim(3) de (galiba).

İlk göz ağrım Tulya hemşerimdi. Babasının şehrin bir ucunda mobilya, beyaz eşya işiyle meşgul bir mağazası vardı. Aslında abarttığımın farkındayım, nedense dükkân demeye dilim varmadı.

Geçim derdi çekmedikten ve dahi iki kızına da gül gibi baktıktan(3) sonra dertlenmesi gerekmezdi ki!

Şimdi tam olarak hatırlayamıyorum, ama Tulya’nın babası galiba yaz aylarında motosikletle giderdi dükkânına, kışları çok zaman dükkân elemanlarına verdiği servis arabasının kendisini de alması ile ulaşırdı mağazasına.

Nereden, nereye, değil mi? İnsan nasıl da yirmi yıl öncesini tekrar yaşamak gibi bir saçmalığa imza atıyordu? Çocuksu iç çekişler, utangaç bakışlar, korkarcasına el tutuşlar, daha o yaşlarda gümbürdeyen kalp atışları engelleyemediğin ya da engellemeye muvaffak olamadığın, ancak bilmediğin şekilde fark edilen, hele ki ilerlerdeki zamanda...

Çeyrek asrın üstesinden gelmiştim. Babamı Sessiz Gemi’yle(7) uğurladıktan sonra, annemin bitmez tükenmez baskısı yer almaya başlamıştı üstümde. Çünkü kendimi kendimle paylaştığım pasaklı odamda(8), ilk göz ağrımla okulda topluca çektirdiğimiz bir resmimiz vardı onunla yan yana o koca sınıf içinde yarısı yırtık olmayan(9), bir de 3-5 cm. lik bir kurşun kalem artığı hatırladıkça baktığım.

Baktıkça hatırladığım da diyeceğim, ama yanlış olacak, ayrıldığımız andan şu ana kadar hiç silinmemişti ki zihnimden, baktıkça hatırlamakta zorlanayım.

İsterdim ki o yıllardan yakın bir arkadaşım olsun, hatırlatma amaçlı; “Hani bir sevgilin vardı(10)?” deyip onun selâmını getirseydi bana.

Oysa hiçbir köprü yoktu aramızda ki yıkılmış olsun...

Tulya’nın ikinci bir ismi daha vardı, Firdevs olarak, unutamadığın. Sanırım çok geceler gördüğümü sandığım rüyalarda ve yaşadığımı sandığın hülyalar sırasında ismini fısıldamak yerine bağırıp çığırmış olmalıydım ki; eşşek kadar bir herif olmama rağmen annemin takdir edici cümlelerini(!) arka arkaya işitiyordum;

“Ertuğrul! Oğlum! Kendine gel! Neden bağırıp çığırıyorsun? Konu komşu duyacak, ele güne karşı rezil olacağız(3)!”

Devam etmekte de üstüne yoktu annemin;

“Ne buldun ki o sümüklü kızda, yıllardır unutamadın? Sen Allahlık Ali Bey(4), o Saçaklı Raziye(4)… Üstelik evlenip çoluk çocuğa karıştı çoktan o. Sen, bunu aklından bile geçirmiyorsundur, dur!”

Öylesine sevgi doluydu ki annem; Firdevs’i Raziye, beni Ali yapmıştı anında, hem de devamını esirgemeksizin;

“Sümsük(5), kakavan(5), sünepe(5), kaknem(5), gabi(5), gerzek(5), gudubet(5), musibet(5), soğuk nevale(4), buzdolabı, bilgisiz, hayırsız nevale(4), çamaşır makinesi, güzel olsaydı bari...”

Sözünü kesmek zorunda kaldım annemin. “Hayırsız, soğuk nevale, buzdolabı” demesini anladım da, diğer sözlerinin anlamlarını çözüp çıkartamadım.

Çok zaman değil, her zaman;

“Anne namazında, niyazında, abdestindesin, gıybet etmek(11) yakışıyor mu sana, hem biliyorsun Tanrı, Kutsal Kitabımızda ‘İnsanlara ad, lâkap takmayın! Kötü sözlerle anmayın!(12) demiş. Hatta; yeri değil, ama bir hatırlatma; ‘Ölülerinizi rahmetle anın!(13) sözü var, ama ayet mi, hadis mi, hatırlayamadım şimdi!”

Cevap bâbında(4) ilk telâşı;

“Tanrı yok, Allah var!(14)” şeklinde idi annemin.

Annemin önceleri çok adayları vardı benim evlenmem için ısrarlı olduğu, özelliklerini teker teker sıraladığı, aslında aday adayları(4) demem daha doğru söz…

Sonraları yalnız biri üzerinde ısrarla diklendi(3), rahmetli teyzesinin torununun kızı Begüm idi o.

Ve bu konuda duygu sömürüsü(4) yapmak konusunda da gecikmek istemiyordu.

“Ben ölünce ne yapacaksın, tek başına hayatta?”

Diyemezdim ki;

“Sen üzüme! Rahat et! Rahatça ölebilirsin, dert etme! Bulunur bir çaresi...

Gazeteye ilân veririm; ‘Yakışıklı, yaşı şu, parası, pulu, evi, arabası, mesleği var!’ diye. Mutlaka adaylarım olur, seçerim birini. Oldu, oldu, olmadı, ikinci adaya yönelirim, takma sen kafana!”

Ama demedim, diyemez, demezdim de. Şöyle demek daha uygun geldi bana;

“Hani bir sınıf arkadaşım vardı; Mustafa. Kardeşiyle çelik-çomak oynarken çomak gözlerinden birine batmıştı, bu nedenle tek gözü takmaydı. O, bizim zamanımızda moda ya da alışkanlık olan mektupla Tülin diye bir arkadaş bulmuştu, evlenmişti. Hatta ilk bebeklerine sen ufak bir altın takmıştın(15)

Yani kısaca; bir bilenin dediği gibi; ‘Demokrasilerde çare tükenmez!(16) deyip ‘Leblebinin kırığı, üzümün çöpü var!’ demeksizin bir yuva kurarım!” demiştim.

“Begüm, iyi bir kız, güzel, edepli, terbiyeli, hem de varlıklı. İyi bir aile çocuğu, akrabamız hem. Gözlerim açıkken baş göz etsem seni?”

Çeşitli nedenlerle eve sık sık uğramaya başlayan annemin teyzesinin torunu olan Begüm başlangıçlarda yani bir bakıma çocukluğumuzda benim için; “Fıstık, Cici Kız, Güzel Kız” idi, onun için de ben “Ertuğrul Dayı” idim.

İlerleyen zamanlarda ben “Ertuğrul Ağabey” nihayetinde “Ertuğrul!” olmuştum. Doğal olarak o da sadece “Begüm” olmuştu, değişen hiçbir şey olmaksızın!

O küçücük, IQ’su(17) düşük diyeceğim aklıyla yaşadığının aşk olduğunu sanıyordu, tutum, söz ve davranışlarıyla, üstelik yanılmadığı inancıyla. Ismarlama, sipariş üzerine, karşının annesinin dayatmasıyla yaşadığını sandığı aşk olabilir miydi?

IQ’su küçük akıl? Evet, bu sözüm de yanlıştı, aşkla bütünleşmiş bir beyin; aklı da, fikri de gereğine uygun büyütüyordu. Hem güzel, güzel ötesinde bir genç kızdı Begüm. Öyle bir nefes alışı vardı ki, sadece o nefesle içinde tüm birikmiş olanları insan bir kenara süpürür ve kul-köle olurdu ona, eğer ki karşısındaki gönlüne hapsedip ibadet ettiği bir ilk göz ağrısı olmasaydı!

“Kalbe dolan o ilk bakış... (18) ” unutulabilir miydi? Ama her insanın çekeceği bir yük, bir tahammül gücü vardı, o yükün artışı insanın çöküşü oluyordu. Gözlerinin altında torbalar, saçlarında, sakallarında tek-tük görünürken siyahların üstesinden gelen beyazlar...

Hatta daha da ilerisi duyma kaybı, kekemelik, bu yaşlarda olmaması gerektiği halde ara sıra da olsa kafanın kendi kendine sallanması, göz kapaklarının hareketlerini sınırlandıracak bir şekilde zapt edememeler da sayılabilir. Miyop-hipermetrop zaten beklenen sonuçlardır, ya da kazalardır...

Tüm bunların tek sebebi aşk denilen yükü artık taşıyamıyor olmaktı. Ayrıca destekleyen mi, köstekleyen mi olduğunu hazmedemediğim annemin devamlı kahredişleri; “Sütümü, analık hakkımı helâl etmem!” tekerleme ve tekrarları...

“Be güzel annem! Bilmez misin ki; gönül ferman dinlemez! Ana da olsa bir kalbe hükmetmek kimin haddinedir ki?”

İçinden gelmediği halde, güzelliğini, iyi oluşunu, namuslu, iffetli(5) ve varlıklı oluşunu bilip takdir etmene rağmen sevgisiz olarak bir genç kızın hayallerini çirkinleştirmeye kimin rızası olabilirdi ki?

Ana gibi yâr olmaz! Görünen o ki, bir sevenim vardı, belki beni satın alarak, damızlık gibi görüp beni dileyen, çocuklarının babası olmak istenilen. Eee! Her şeye rağmen...

Bunun benim için haksızlık olduğunu iddia etmem ne kadar yanlış olabilirdi ki?

Sadece sevgiyi barındıran bir şey değildi ki aşk!

Ve dahi evlilik!

Kilometrelerce uzunluğunda söz dizileri ile tarif etmeğe çalışanların hiçbiri Âdem ile Havva’dan beri başarılı olamamışlardı aşkı tarif etme konusunda (bence)!

Sevgi fikirde değil, ruhtadır. Bu düşünce, deyiş ya da varsayıma(5) göre aşkın kapsama alanını; ekmektir, sudur, havadır, görmektir, işitmektir vs. vs. gibi dar bir çerçeveye sığdırmaya çalışmak yanlış değil midir?

Aşkı tanrılaştırmak şirk(5), haram, yanlış gibi görünebilir, ama aşkın bir ibadet olduğunu bu bağlamda iddia etmek neden yanlış olsundu ki?

Netice; emir demiri kesecekti ve bu katırların doğurması, balıkların kavak ağaçlarına çıkmaları gibi imkânsız görünse de gerçeğe ulaşılacak bir görünüş gibi şekillenmiyordu.

Ama gerçekleşti!

Ama nasıl?

“Dedim ki…”

nakaratlarıyla, annem bunaltmıştı(3) beni. Sanırım bu aceleciliği, karnında yaşadığım süreyi daha öncesinde kısaltmış, dokuz aylık yolu yedi ayda tamamlamış olmamamla da ilintili idi (galiba). “Er” demiş, sonuna “Tuğrul” eklemişti, ne anlamı olduğunu bilmiyorum.

Bir tatil gününün sabahı annem, yine “Yâr gibi olma” şansını kullanınca, bunalmış ve ben bu kez “Peki!” demek mecburiyetinde kalmıştım.

Annem kahvaltı masasından o haliyle kalkmış, başörtüsünü başına takmış bir bilinen, bilmem konusunda pek arzum olmayan istikâmete yönelmiş, en fazla yarım saat içinde Begüm’le geri dönmüştü.

Merak, heyecan, sevinç dolu yüzünde mahmurluğu silinmemiş gibiydi Begüm’ün. Sanırım sadece yüzünü yıkamış ve üstüne bir şeyler oturtturmaya çalışmıştı. Gerçekten tekrarlamam gerekirse; güzel ötesinde güzel, Tanrının özene-bezene yarattığı(3) bir dişi idi. Söylemimin yanlış olduğunu biliyorum, tabii ki!

“Efendi Teyzem kahvaltıya çağırdığını söyledi, sevindim, hemen geldim!”

Yöremizde, belki diğer yörelerde de olması muhtemel bir gelenek vardı. Teyze soyundan gelenler en küçük birime kadar teyze, en küçük birim önünde olanlar da “Efendi Teyze” olurdu. Begüm’ün anneme “Efendi Teyze” demesinde de bir anormallik yoktu.

Aynı konular; efendi hala, efendi dayı, efendi amcalar için de geçerliydi. Efendi amcaların en büyüğü aynı zamanda “Efendi Baba” hüviyetini taşırdı. Tek sakınca hacıya giden büyüklerin unvan kalabalığının önüne bir de “Hacı” sözünün eklenmesi ile desteklenmesinin zorunluluğu idi.

Sessizlik içinde kahvaltı sürerken Begüm, ilk kez karşılaşıyormuşuz gibisine başını kaldırıp yüzüme baktı;

“Efendi Teyzem sinemaya götüreceğini söyledi bana!”

“Eee?”

“Sen bilirsin gene de, ama ben ‘Bizim kiraz bahçesine gidelim!’ derim. Biraz meyve yer, evlerimiz için de toplar, istersen konuşuruz da!”

“İstemezsem?”

Annem masanın altından dizime dokundu;

“İstemez olur musun oğlum? İstersin, istersin tabii ki!” dedikten sonra, Begüm’ün göremeyeceği bir şekilde kaş-göz işareti ile dudaklarını anlamsızca kıpırdatınca, anlaşılacağı umuduyla;

“Peki, sen gelmek ister misin?” demek mecburiyetini yaşadım. Sezgisi derindi, ama sanırım beni yitirmemek gibi bir kurgu olsa gerekti zihninde.

“Afiyet olsun!” dedikten sonra;

“Efendi Teyze! Toplamaya, bulaşığa yardım edeyim mi?”

“Sağ ol kızım! Ben hallederim!

“Ben eve gideyim, bahçe için çizmelerimi giyip iki de sepet alayım koluma? Beni almaya kaçta gelirsin Ertuğrul? Ona göre bekleyeyim!”

“Ertuğrul” derken elini elimin üzerine koydu. Kalbinin atışlarını avuçlarımda hissediyor gibiydim, sıcacık, sımsıcacıktı!

“Bekle... me!” demek istiyordum. Ne annemi, ne de bu genç kızı istemiyordum, ama ok yaydan, söz ağızdan çıkmıştı. Genel olasılık; “Ya bu deveyi güdeceksin, ya da bu deveyi mutlaka güdeceksin!” diyordum, gitmemek şansım hiç yoktu, sözümü tamamlama gayretini yaşadım;

“Bekleme sen! Ben, duruma göre kapı zilinizi çalarım, istediğin kadar da beklerim. Kardeşini yanına alırsan sevinirim, ama almasan da bence sakıncası yok!”

Düşüncem; umut mu, yoksa Begüm’le yalnız kalmak korkusu muydu, bilemiyorum...

Zili çaldım, hemen çıktı kapıya, kolunun birine iki sepet takmış olarak. Kardeşi kursa gitmişmiş, evde yokmuş. Bunu söylemesinin ardından diğer koluyla hemen koluma girmişti. Onun beni sahiplenmesinin mutluluk mu, hüzün mü olduğu konusunda da kararsızdım.

“Erken değil mi, ele-güne karşı?”

“Sahibim olacaksın, erim, erkeğim olacaksın, yuvamızın banisi(5), çocuklarımızın babası olacaksın, senin olacağım, bunun sakıncası ne ki?”

“Sanırım bu mutluluğa bugünden alışmak, bana da iyi gelecek!”

“Sevindim! Bana da öyle! Seni hiç üzmeyecek, mutlu ve mesut olman için ömür boyu çaba göstereceğim, tüm gücümle çabalayacağım!”

Bahçeye ulaştık, kirazlara yönelmeden önce sarıldı, öptü beni. Hazır değildim, hazırlıklı da… Belki de bu kadar çabuk beklemiyordum. Sanırım, soğuktu dudaklarım, hem davranışım. Sitemle ayrıldı Begüm;

“Mutlu olacağım, diyorsun ama cevap vermiyorsun!”

“Özür dilerim galiba hazırlıklı değildim!”

“Hâlâ o masandaki siyah-beyaz fotoğraf ve kurşun kalem parçasıyla mı yaşıyorsun?”

“Sen aklıma getirdin, unuttur haydi senin dışındakileri bana. Sarıl bana, sevdiğin gibi, beni istediğin gibi!”

“Senin bana sarılman gerekmez mi?”

“Olur! Tüm içtenliğimle. Ama hemen söylemem gerek ki, zaman ver bana, seni istediğim için değil, seni bağımsız olarak sevmem, sadece sana ait olmam için!”

“Ne kadar bir zaman? Bir-iki gün, ya da yıl, ya da ömür boyu?”

“Belki...”

“Bu ne demek şimdi?”

“Güç sende demek! Beni sana kul-köle et, bir-iki saate, en fazla bir-iki güne kadar gönlüne hapset, yaşamımı çöz, renklendir demek. Seni kaçamak bir şekilde değil, doyamayacağımı bile bile, içime sindirerek öpmeme, sarılmama izin ver, demek!”

Yaklaştı yüzüme. Şahane bir yansıyışı vardı nefesinin. Ne kadar süre öyle kaldık, bilemiyorum, ne kirazların dili vardı; söyleyecek, ne de toprağın sesi-soluğu; açıklayacak...

Hani derler ya; kendisini fasulye gibi nimetten sayıyor(19) diye. Sanki bulunmaz Hint kumaşıydım(19). Eldeki bir’in nimet, gelmesini düşündüğün iki’nin ise külfet(5) ya da sadece bir hayal olmaktan öte geçemeyeceğini bilmemek aşamasındaydım.

Hafıza-i beşer nisyan ile malul(20) değildi.

O, gece gelip o siyah-beyaz fotoğraftaki gibi iki parmağı arasına sıkıştırabildiği kalemle öylesine büyük bir kelime yazmıştı ki gökyüzü duvarında garipsememem mümkün değildi.

“Unuttun mu Firdevs’i?”

Bir başka ses ki, o da beynimi zonklatıyordu(6);

“Doğru olanı yap ve yaşa!”

Doğru olan, eğer içimdeki doğru ise, önce içimdeki doğruya ulaşmalıydım. Ama doğruya ulaşmam o kadar zordu ki, rüyamda, hayalimde bile. Flu(5), belli-belirsiz bir şekil vardı. Tulya elimden bile tutmuştu, bırakmak istemezcesine gibi.

Oysa kıymetli miydim ki ben, inanılacak gibi?

Aynı şehirdeydik, ilk göz ağrımdı ve gördüğüm rüyaya kadar onu baygın baygın ve özlemle düşünüp anmaktan başka elimden bir şey gelmemişti, bunda annemin biliyormuşçasına; “Evlenip çoluk-çocuğa karıştı!” haberinin etkisi olsa gerekti, O halde; “Namahremim(5)” olan birini düşünmek bile haram değil miydi?

Aynı şehirdesin, aynı havayı teneffüs ediyorsun ve onun dışında yâr tanımıyorsun, “Kerem misali yanıyorsun(21) ve annenin baskısı nedeniyle sevdiğini aramıyor, arayamıyor, soramıyor, sormuyorsun.

Nasıl bir ikilemdi(5) ki bu? O ilk göz ağrının seni araması gibi bir davranışa yönelmesini beklemek zaten fuzuli bir yatırım, düşünce gibi görünüyordu bana!

Belki de düşüncelerin bunalttığı ağırlık, güceniklik beni Begüm’e çok çabuk yönlendirmiş olabilirdi.

Amcamın muayenehaneyi bana devrinden sonra o cafcaflı(5) levhasını indirip, daha küçük bir boyutta “Diş Tabibi” levhası yaptırıp ismimi anlamsız bir şekilde çekiniklik, belki biçimsiz, hatta hak edilmemiş bir unvana sahip olduğum inancıyla oldukça küçük yazdırmıştım.

Ve gerçeği söylemem gerekirse amcama alışmış olan şehirli, beni tıfıl(5) bir her ne denirse o şekilde hekim, tabip, doktor gibi gördüğünden olsa gerek işlerim oldukça kesattı(5).

Tüm gün otur, gazete oku, televizyon seyret, nadiren kırk bin nazla gelip pazarlık ederek diş çektirenler dışında pek gelip giden olmuyordu.

Nasıl şükretmezdim ki; iyi ki varlığımız varmış diye. Yoksa sadece diş tabipliği ile bu başlangıçlarda mutlaka aç kalırdım, hele ki amcamın muayenehanesini bana tapusuyla beraber bedelsiz olarak devretmesini dikkate almazsam!

Ancak dükkânda(!) elektrik-su-çay-yemek derken masraflar azımsanmayacak bir gidere neden oluyordu...

Sözleşilmişti, Begüm’ün babası hem varlıklı, hem de eli açıktı, şehirde bizim için, bizim adımıza bir ev kiralamıştı, kira bedelini bir süre için ödeme vaadiyle.

Boya, badana, falan-filân hepsi Begüm’ün arzusuna göre olacak, alınacak mobilya, beyaz eşya, çanak-çömlek peşin parayla alınacaktı ve bunun için yalan hazırdı; tüm masraflar bizim; “Borcumuz olacaktı!” ilerilerde ödenmek üzere!

Gizli, ya da içten pazarlıklı(4) olarak, balayı veya belirli bir sürenin sonunda yahut da en geç ilk bebeğin gelişinin ertesinde kendileri ile beraber oturmamızı isteyeceklerdi, söz ve tavırları öyle bir gösteriyi şekillendiriyordu.

Sözün saptırılmasında öylesine bir ahenk vardı ki; “Gelin bizle beraber yaşayın! Bizlerin birer ayağımız çukurda zaten, biz ölünce temelli istediğiniz gibi yerleşirsiniz, hem biz bebeğe bakmakta da yardımcı oluruz, ama...”

Sonunu dinlemek bile içimden gelmiyordu; “Damızlık gibi görülmek! Satın alınmış(3) gibi olmak! İçgüveysi(4) sanılmak!” Nasıl göz ardı edilecek(3) bir duygu olabilirdi ki?

Alışveriş için; “Beraber gezelim!” teklifi tatil gününde hiç de benimseyeceğim bir şey değildi. Normal yaşam düzenimde bile hafakanlar basar(3), karnıma ağılar girerdi. Hele ki; “Sen ne düşünüyorsun, kanaatin ne?” gibi sorular sorulduğunda dilimi yutmuş gibi olur, dut yemiş bülbül gibi susar(3), yaramazlık yapmış bir çocuk, kusurunu örtbas edememiş(3) bir kedi, ya da köpek gibi başımı eğerdim, omuzlarımı kaldırma hakkım eklenmiş olarak!

Begüm ve anneler bir kuyumcuya girdiklerinde, bir gazete alıp bir ağacın yanına dikildim, sokak köpeklerinin “İhtiyaç molası verme(!)” ihtimalini dikkate alarak.

Ne kadar süre o ağacın yanında ikinci bir ağaç olduğumu bilemiyorum. Gazetenin İlânlarını okumam da bitmiş tam bilmecelere yönelmek üzereyken, Begüm’ün sesini ve “Gel!” işareti yaptığını görmüş, ama umursamamıştım, omuzlarımı kaldırarak.

Mobilya, halı, perde, boyaların seçimlerinde ben dışarılarda kâh oturarak, kâh ayakta dikilmeyi tercih etmiştim, karnımın ağrımasına müsaade etmeksizin. Ancak gerçeği söylemeliyim ki; gazetelerin bilmeceleri de bitmiş, akşam karanlığı şehre egemen olma gayretindeyken tüm sitemli, kinayeli, kahırlı tavırlara aldırış etmeksizin bu kez iddialı bir şekilde okumak için kitap edinmiştim.

Savunmam hazırdı, yuvayı dişi kuş yapardı ve Begüm’ün tercihleri benim için de uygundu. Üstelik cebimde akrep vardı(3) ve kayınpederimin kredi kartının limiti de oldukça yüksek olsa gerekti, hani borç olarak yükleneceğimiz ki; kaba kaçacak ama “Ölme eşeğim ölme... (22) şeklinde taksitlerini ödeyeceğimiz düşünülen…

Tüm bu alışverişlerin sonuna doğru dikkatimi çeken şey, bir mobilya mağazasındaki “F&F KARDEŞLER” tabelâsı ve kardeşler kelimesi sonundaki soy isim idi, unutamadığım.

Mağazadaki görevliye buzdolabı, fırın, bulaşık makinesi, masa, sandalye gibi sipariş listelerinin taslaklarını vermişler, patronlar o gün özel bir nedenle mağazada değillermiş. Anneler görüşmek için Begüm’ün ev adresi ile müsait bir tarih vermişler,  bilgi birikimlerini anlatmalarını ve bedellerini öğrenmek istemişlerdi. İncelemek için birkaç katalog almışlar.

Tüm bunları bilmem, hatta tahmin etmem bile mümkün değildi, ama aklımdan geçirmeme de engel olunacağını sanmıyordum.

Onlar mağazadan ayrıldıklarında, içimden geçen bir sese inat, yoksa destek mi desem; “Bir saniye!” diyerek mağazadan içeriye girdim, aslında buna “Daldım!” demek daha doğru olsa gerekti.

Benden önce içeride olası bir pandomima(5) kopmadığına göre, ya hayallerinden bile geçirmediklerinin mağazası değildi, ya da annem sahiplerini tanımamıştı, ya da tanımıyordu, ya da mal sahibi, ya da sahipleri yahut da düşündüğüm gibi patronlar mağazada olmasalar gerekti. Kendimi kapıp koyuvermiş ve öylesine inanmıştım ki mağaza sahiplerinin aklımdan geçenler olduğuna, özellikle birinin…

Gene de aklımdan geçenleri inkâr etmemem gerek. Bu mağaza ilk göz ağrım Firdevs ve kardeşi Figen’e ait olsa gerekti, şehir dışından şu ya da bu sebeple şehir içine taşınmış.

Babaları? Bilmiyordum! Şehir dışındaki dükkân? Bilmemem doğaldı. Zaten varsayımlarıma, daha doğrusu tahmin ve belleğimde kalan izlere göre bilmem de mümkün değildi. Ta ki mağaza içine girip genç görevliden bir kart ve broşürleri alıncaya kadar:

F & F; Firdevs ve Figen’in isimleri idi ve soy isimleri de zihnimde çağrıştırdığımdı aynen.

Eve yöneldiğimizde; “Biraz hava almak için parka gideceğimi ve zorunlu yemek ikramı için belirlenecek saatte Begüm’ün evinde olacağımı” vaat ettim, söz verdim.

İçim kıpır kıpırdı(3). Bir insanın ilk göz ağrısını, yeniden karşılaşma olasılığını düşünürken heyecanını anlatması ne kadar mümkündü ki? Sıkıntım; evlilik öncesi hazırlıkların tüm hızıyla devam ettiği bir ana rastlamasıydı! Karttaki cep telefonlarından lâlettayin(5) birini tuşladım;

“Efendim?” sesi hiç de yavan(5) değildi.

“Firdevs?”

“Ertuğrul?”

“Hatırlamana sevindim!”

“Unutmadım ki hatırlayayım! Ama nihayet aramana sevindiğimi söylemeliyim!”

“Beyin, herhangi bir söz söylemezse, sitemde, ya da bana göre yanlış bir davranışta bulunmazsa, seni ne zaman görür, ya da ziyaret edebilirim mağazanda?”

“Evli olduğumu kim söyledi? Farkındaysan Figen de, ben de aynı soy ismi taşıyoruz. Ne babamız, annemiz var, ne de evlenmeye niyetimiz, arzumuz, isteğimiz ve zamanımız var, hele ki benim hiç mi hiç ne niyetim, ne de arzum var, içimdeki tükenmeyen birikintiler dolaysıyla!”

“Anlıyorum. Seni görmem için bana vakit ayırman mümkün mü?”

“Olur tabii! Ne de olsa geçmiş bir hukukumuz var. Hem neden olmasın ki? Dişlerimden birinde ufak bir tedavi gerekliliği olduğu kanısındayım. Sen bana tarih, saat ver, ben seni ziyaret edeyim, mağazanın birikimli havasından uzak! Yalnız söyle bana; evli olduğumu kim söyledi sana?”

“Annem!”

“Bir yanlışlık olmasın?”

Gerçekten üstün meziyetleri(5) olan bir kızdı Firdevs, kibardı.

“Annen yalan söylemiş, doğru söylememiş!” ya da “Annen neden yalan söylemek gereğini hissetmiş?” yahut da “Gördüğü eksiğim neydi ki, beni senden uzaklaştırmak gereğini düşünmüş?” gibi bir sorgulamayı aklından geçirmemiş, geçirmek istememiş olsa gerekti!

Sustum, çünkü verilecek cevabım yoktu, o kısa sorusunun ertesinde. Annemin yalanından ve bugünkü mutluluk tablosundan dolayı gerçekten utanç duyuyordum.

Anneme sormam gerekti bunun nedenini, en yakın ve en uygun zamanda. Öğrenmeliydim, ancak öncesinde heyecanımı dinlendirmeliydim.

“Gecikmeksizin, yarın istediğin saatte gelebilirsin!”

“Olur, 10.30 ya da 11.00  desem meselâ?”

“Umutla, heyecanla bekleyeceğim.”

“Oysa kulağıma ulaşanlara, senin tavrın ve annenin hakkımdaki kanaatine uygun sözlerine göre benim seninle ilgili olarak hiç umudum yok!”

“Ama beni görmek arzun var değil mi?”

“Olmaz olur mu? Sen benim ilk... Yani değer verdiğim insanlardan birisin, üstelik unutamadığımsın! Nasıl görmek istemem ki seni?”

“O halde yarın çabuk gelsin!”

“Bence gecikmesinde bir sıkıntı veya sakınca yok!”

“Geçen zaman içinde acımamayı da öğrenmişsin!”

“Acı çekmek kaderimdi, karşımdakine acı çektirmekse asla aklımın ucundan bile geçmedi. Neyse kalanına bana ayıracağın vakitte devam edelim mi?”

“Peki, bekleyeceğim.”

Cevap gelmedi karşımdan. Yarın yeni bir gün olacaktı, inanıyordum. Ama nasıl bir yeni gün şekillendiriyordum, yarının nasıl bir yarın olacağının bilincinde değildim.

Her kim ki; “Şöyle, şöyle!” dese, “Aklını peynir-ekmekle mi yedin(23)?” diye sormak zahmet verirdi bana. Ama atalarımız “Olmaz, olmaz!” demişlerdi ve olmaz olmuştu, hem de “Allah’ım aklıma mukayyet ol! (24)” dercesine...

Firdevs, kardeşi ile konuşup mağazadaki işlerini hallettikten sonra, onunla yeniden karşılaşmamızın (sanırım) heyecanını taşıyarak muayenehaneme gelmişti. Yılların biriktirdiği bir heyecan olmasına rağmen, ikimizde resmi olma heyecanını, ihtiyacını duyuyorduk (galiba).

Masaya davet ettim, daha “Hangisi?” diye soramadan önce kapının zili çaldı, Firdevs’in zili çalışından sonra tekrar. Henüz sekreter alacak, görevlendirecek kadar kazanamıyordum ki! Kapıyı ben açtım.

İki genç gözüktü kapıda. Birinin boynunda bir fotoğraf makinesi, diğerinin elinde teyp gibi bir şey görünüyordu.

“Şehrimiz Gazetesinden geliyoruz efendim. Biraz geç kaldık, ama ‘Hayırlı olsun!’ deyip bir-iki kelime, bir-iki fotoğraf alıp gideceğiz efendim. Hem sizin için de ‘Reklâm olur!’ diye düşündü patronumuz!”

“Patronunuza selâm söyleyin ve reklâm konusunu pas geçin bir kalem lütfen! Buna ihtiyacım yok! Sanatımda başarılı olursam, bu bana Tanrının bir bağışıdır. Röportaj niteliğinde söylemek istediğim bir şey de yok. Mezun oldum, askerliğimi yaptım, amcamın himmetiyle buradayım ve izniniz olursa değerli bir müşterimin tedavisini aksatmak istemiyorum. Yolu biliyorsunuz, size iyi mesailer ve günler gençler!”

“İki de fotoğraf çekebilir miyiz, müşterinizle ilgilenirken?”

“Hayhay! Ama çabuk!”

Onların değerli bir şairin dediği gibi; “Akrep gibi olduklarını(24)” beşinci kol(25) gibi bir hüviyetlerinin olduğunu bilemezdim. Hatta insanların bir ayakkabı olduğunu, onları tanımak için o ayakkabılarla bir süre denemenin, yol almanın gerektiği bile zihnimde yer almıyordu(26).

Gittiler ve ben özür dileyerek Firdevs’ten ağzını açmasını ve şikâyetçi olduğu dişini göstermesini istedim. Korktuğunu bilemezdim.

Doğrusu bu konuda annemin söylediği bir söz de kulağımda küpe gibiydi, ne zaman söylediği önemsiz gibi; “Diş ağrısı çekip dişimi çektirmektense, çocuk doğurmayı tercih ederim!(27) gibi bir şeydi galiba. Bu nedenle olsa gerek Tulya da ağzını ve gözlerini sımsıkı kapatmıştı.

Ve nişanlanma arifesindeki ben, bana yakışmayanı, yakışmayacak olanı yılların birikimi bir sevgiyle gerçekleştirmek arzusunu yaşadım.

Öptüm. Önce şaşkınca gözlerini açtı, iteklemek istedi, direnmek için gücü yoktu galiba yahut o da benim gibi yılların birikmiş özlemiyle kilitledi dudaklarını.

Ne yapacağınızı bilemedik sonra. O, akıllıydı, yerinden doğruldu, belki de bildiği gerçekler nedeniyle tedavi olmayı beklemeksizin, düşünmeksizin ve arkasına bakmaksızın ayrıldı yanımdan.

Benim, bizimle ilgili esas sürprizin yarında hazırlandığını bilmem mümkün değildi, hatta aklıma bile gelmez, aklımın ucundan dahi geçmezdi böyle bir şey.

Yerel “Şehrimiz” Gazetesindeki haber, oldukça büyütülmüş bir fotoğraf eşliğinde;

“Çapkın diş hekimi...

Diş tedavisi numarasıyla, dillere destan birlikteliklerini(4) yeniden yaşamak için herkesin bildiği eski sevgilisi (yani ilk göz ağrısı) ile buluştu.”

Ve detayları;

“Evlenme arifesindeki genç diş doktorunun yıllar sonra neden böyle bir şey için çaba gösterdiği, gerçekleştirmek arzusu duyduğu bilinmemekte ve sonuç merakla beklenmektedir.”

Haberi alan annem;

“Şehrimiz gazetesindeki haberi oku ve bana cevap ver!” şeklinde bu yaşlara gelmiş olmama rağmen azarlar tonundaki sesi ile öğrendim haberi.

Haberi Begüm’den öğenmiş olma olasılığı oldukça fazla gibi gelmişti bana. Ben de, Begüm’ler de sırf katkı olsun amacıyla gazetenin abonesiydik, sahibi ile de yakın ilişkilerimiz vardı ve ben onun neden böyle bir habere kendini zorladığını anlamış değildim.

Gazetenin o günkü sayısının bana ulaştırılmasını beklemedim, hemen yakınımdaki bir bayiden bir adet satın aldım, bayinin sırıtan sarımsı dişlerine tahammül ederek. Hâlbuki haberi, annemden işitir-işitmez internetten kabullenmem o kadar kolaydı ki!

Telefonun tuşlarına dokundum, cevap alamadım, cep telefonundan aradım gazete patronu arkadaşımı;

“Derhal o iki münasebetsiz muhabirlerini bana gönder ve hemen ikinci baskı yap ve özür dile, kurulmak üzere olan bir yuva üzerine sis bulutu yerleştirmek uygun mu? Hesaplaşmamızın mahkemelerde yürümesini dilemezsin, değil mi?”

“Hayırdır? Ne oldu böyle? Niye böyle celâllendin(3) birden?”

“Haberin yok mu?”

“Neden?”

“Yani gazetende bir haber var ve sen bu haberden bana göre habersiz görünüyorsun, bilmiyorsun?”

“Yoo! Haberleri denetledim, mizanpajı(5) hazırladım ve geç vakitte eve geldim, hayırdır, olan nedir?”

“O zaman hemen internete gir, ya da gazetenden bir adet al ve aykırı bir şeyler yapmamı istemiyorsan, haber için ikinci bir özür baskısı yap ve o iki muhabirini bana gönder, hem derhal!”

“Seninle bu kadar yıllık hukukumuz var. Seni üzenlerin benim indimde de hiçbir değerleri yok! Konu, her ne ise onları hemen göndereceğim!”

Gazeteciler ve Begüm aynı anda girdiler muayenehaneme.

“Sırf egonuzu tatmin için, yalan-yanlış haberle yuvamı kuracağım bu genç kıza karşı haksızlık yaptığınızın farkında mısınız?”

Onların cevap vermesine fırsat bırakmaksızın ileri atıldı Begüm;

“Ateş olmayan yerde, duman tütmez! Bana yâr olmayan, başkasına da yâr olamaz!”

“Sevgili Begüm! Sen onu biliyordun zaten, ama ben seni tercih ettim!”

Söylemimin ona ulaştığı konusunda tereddüdümün olduğunu söylemeliyim. Çünkü süratle inmişti merdivenlerden. Arabasının sesine bile yetişemedim. Muhabirlere başka söz söylememe, kovmama gerek kalmaksızın Begüm’ün peşinden koşma gayreti yaşadım.

Geç kalmıştım. Begüm, yanında taşıdığı babasına ait tabancayla Firdevs’i tam kalbinden vurmuş, aynı tabancayla bir mermi ile de kendi kalbini susturmuştu!

Ben mağazaya ulaştığımda, yaşadığı nasıl bir duygu, ya da kindi ki arabası hâlâ çalışır durumdaydı. Mağaza önüne toplanmış meraklılara;

“Açılın! Biriniz ambulansa, biriniz polise telefon edin!” dedim.

Figen ağlamaklı, ablasının başı dizlerinde, gözlerinden yaş gelmeksizin, merak eder bir şekilde bir ablasından akan kanlara, bir de Begüm’e bakıyordu. Ölülerse genç yaşta yaşamlarını terk etmelerinin ıstırabıyla gözleri açık, dünyayı son kez seyrediyor gibiydi(ler).

“İnna lillâhi ve inna ileyhi raci’un(29)!”

Önce Figen’i tokatladım, sonra beni paylaşamadıklarını sandıklarımın göz kapaklarını kapatma gayreti yaşadım

Olay hem o gazetede hem de ülkenin büyük gazetelerinin üçüncü sayfalarında yer aldı. Yerel gazete bu haberi vermesinin ardından yayın hayatına son verdi. Muhabirlerin ne olduklarını, vicdan azabı çektiler(3) mi, çekiyorlar mı, bilmiyorum. Ancak yaşanan olayda benim de vicdani sorumluluğum olduğu düşüncesiyle vicdan azabı çekmekteyim. Beni benden vaz geçemeyecek kadar sevdiklerine inandığın iki genç kızı ömürlerinin baharında toprağa teslim etmemin teessürünü, hüznünü yaşıyorum.

Şimdi meşhur ve yalnız bir diş hekimiyim ve ömrümü tüketmekle meşgulüm, hiçbir şey umurumda olmaksızın...

Keşke; “Keşke” lerle uzamasa ömrüm. Ben Begüm kadar cesur, Firdevs kadar candan seven olamadım, olamam da...

 

YAZANIN NOTLARI:

(*) Magazinle (Magazin ile); Az yazılı, bol resimli ve kalabalığı ilgilendiren çeşitli konulardan, genellikle halkın hoşlanacağı şeylerden söz eden dergiyle, magazin havası vererek. Çeşitli ve hafif şeylerden söz eden kısa radyo ve televizyon eğlencelerinden yararlanarak.

(*) Not; Bilinen bir kişi olmamakla beraber ben ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum. Enteresan olan şeylerden biri Erol olan ismimi yabancı bir arkadaşımın ters çevirip “r” harfinin de ortasına bastırıp “v” harfi haline getirip “Love (Aşk)” demesi. Ailem içindekiler dışında kalan isimleri kullanmak için de herhangi bir cenaze nedeniyle gittiğim mezarlıktaki enteresan isimleri not almaktayım. Örneğin bu öyküde kullandığım isimler tamamen mezar taşlarından aldığım isimlerdir.

(*) Firdevs; Kur’an’da geçen bir isim olup cennet, cennet bahçesi, cennetin tamamı veya bir bölümü (cennette altıncı kat). İçinde her türlü ağacın özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük bahçe.

Figen; Yaralayan, yıkıcı, düşüren anlamlarındadır.

Begüm; Kadın hükümdar, prenses. Hanım, hanımefendi. Hint prenseslerine verilen unvan.

Tulya (Hititçe); Hayat Kaynağı  (Kâbe yönü olan “Tulûa” ile karıştırmamalı).

Tuğrul; Akdoğan, çakırdoğan, yırtıcı kuşlardan vahşi yaradılışlı bir kuş. (Bin kez öldürür, sadece bir tanesini yer tarifindedir)

(1) Anı tekrar yaşamak; Belki bu durum “Halüsinasyon (var sanma)” olarak yorumlanabilir, kesin bilgimin olmaması doğal. Dejavu; Yaşanan bir olay veya anın daha önceden bire bir oranında tekrarlandığı halini, hissini yaşamak. Görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu. Anı daha önceden yaşamışlık hâlidir. Fransızca; déjà ve voir kelimelerinden oluşmaktadır.

(2) İlk Göz Ağrısı; Herhangi bir şeyin ilk olması anlamını taşır. Kişinin ilk arabası ilk göz ağrısı olabilir. Ancak genel anlamda, ilk gönül yakınlığı duyulan, ilk yapılan ve ilk elde edilen şey, ilk yan yana gelinen, ilk doğan çocuk,  ilk sevgili ya da ilk olan ne ise o demek. İlk sevilen, ilk âşık olunan kişi. Bu sözlerle yapılmış film, tiyatro eseri, dizi, şarkı, şiir ve sözler çok miktardadır. 

Son Göz Ağrısı, Tek Göz Ağrısı; İlk göz ağrısı bağlamında son ve tek olması düşünülebilir.

(3) Bunaltmak; Bunalmasına yol açmak, bunalmasını sağlamak. Aşırı ölçüde sıkılmasına neden olmak, çok sıkıntı duymasına neden olmak. Güçlükle soluk alıp vermesine neden olmak.

Cebinde Akrep Olmak; Cimri biri olmak. Eli cebine girmemek.

Celâllenmek; Öfkelenmek, çok kızmak.

Diklenmek; Birine karşı ters bir davranışta bulunmak, karşı gelmek, kafa tutmak.

Dur Durak Bilmemek; Çok hareketli olmak. Hiç durmadan çalışmak.

Dut Yemiş Bülbül Gibi Susmak; Konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek, sesi çıkmaz olmak.

Ele Güne Rezil Olmak; Toplum içinde herkes tarafından ayıplanacak bir duruma düşmek.

Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.

Gül Gibi Bakmak; Birinin geçimini para sıkıntısına düşmeden sağlamak, onu iyi yaşatmak. Birine iyi ve temiz bakmak.

Hafakanlar Basmak (Boğmak); Sıkıntıdan bunalmak.

Hak Etmek; Bir emek karşılığı olarak alacağı bulunmak, hak kazanmak. Lâyık olduğu gerekli karşılığı görmek, almak.

İçi Kıpır Kıpır Olmak; Aralıksız, sürekli bir biçimde heyecanlı davranışlarda bulunmak, kıpırdamak, Hareketli, hareket eder gibi, yerinde duramamak. Çok hareketli, canlı bir davranış sergileme ihtiyacı duymak.

Kendi Kuyusunu Kazmak; Kendine zarar verecek davranışta bulunmak.

Kulağı Çınlamak; Uğuldama, vızlama, vızıltı, ya da çınlama şeklinde şiddeti kişilere göre değişen tıbbi bir olgu. Ancak; hurafe olarak yorumlanacak bir görüşe göre sağ ve sol kulağa göre çınlama, iyi ya da kötü haber olarak yorumlanır. Ancak konunun hafife alınmaması, devamlılık halinde mutlaka bir KBB mütehassısına görünmenin gerekli olduğu ifade edilmektedir.

Örtbas Etmek; Bir durumun duyulmamasını, yayılmamasını sağlayacak önlemler almak.

Özene Bezene Yaratmak; (Tanrının işine karışmamak kaydıyla. Tanrı, bir insanı özene bezene ya da yakışıklı yaratmış olabilir!) Özenli bir biçimde, titizlikle, özenle, itina ile bir şeyleri meydana getirmeye çalışmak.

Saf Dışı Etmek (Bırakmak); İlgisini kesmek, işin gereğinden alıkoymak, işlemez duruma girmek (Boş Bir Süt Şişesi Gibi Kapı Önüne Konulmak, gibi bir anlam da düşünülebilir.

Satın Alınmış Olmak; Rüşvet, imkân veya herhangi bir vaatle bir insanın arzulanan şekilde yönlendirilmesini temin edilmiş olmak.

Vicdan Azabı Çekmek; İnsanın yaptığı bir hata, yanlıştan ötürü sürekli üzüntü, hüzün, içten acı duyması, çekmesi.

Zonklatmak; Vücudun bir yerinin, ya da yaranın, bedenin herhangi bir yerinin  nabız atışı gibi kesik kesik ağrıması yahut sancımasının şeklen gösterimi.

(4) Aday Adayı; Herhangi bir işi yapmak, bir görevi üstlenmek için adaylık aşamasını kazanmak amacıyla başvuran  (Öyküde eş olmak için seçim işlendi). Genel Seçimlerde partinin adayı olmak için yapılan önseçime aday olarak katılan kimse.

Alet-Edevat; Bir iş için (marangozluk, demircilik vb.) gerekli olan malzemelerin; araç, gereç ve parçaların tümü.

Allahlık Ali Bey; Hiçbir şeyle ilgilenmeyen, olaylardan habersiz, kendi halinde insan tipi.

Bilgisiz, Hayırsız Nevale; Kişinin hiçbir bilgi ve işe yarar bilirlik gibi etkisinin olmadığının anlatımı.

Cevap Babında (Bâbında); Cevaplama konusunda, bağlamında, anlamında, cevaplama maksat edilen.

Dillere Destan Birliktelik; Birlikteliğin, ortaklığın, aşkın herkes tarafından bilinmesi. Bu birlikteliğin, olay veya niteliğin halk arasında yayılması, her yerde söz edilmesi.

Duygu Sömürüsü; Karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlar.  Birinin zayıf duygularından yararlanmak ya da ondan çıkar sağlamak. Merhamet dilenciliği.

İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafın kadın ve kadın tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir.

İçten Pazarlıklı; Alçak, korkak, namert, sadist.

Saçaklı (Pasaklı ) Raziye; Giyimine, kuşamına, saçına, başına, temizliğine eşyasının düzenine dikkat etmeyen kadın tipi. (Tip; Hüseyin Rahmi GÜRPINAR’ın “KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA İZDİVAÇ” eserinde ve bir Türk Filmi olan “YANKESİCİ KIZ” filminde de geçmektedir).

Soğuk Nevale; Sıcak olarak yenilmesi gereken yiyecek ve içeceklerin haddinden fazla soğuk olması.

(5)

Külfet; Sıkıntı, zorluk, yorgunluk, büyük masraf.

Varsayım; Deneyle henüz kanıtlanmamış, doğrulanmamış olmakla birlikte, kanıtlanmadan, geçici ya da kalıcı olan,  kanıtlanabileceği umulan, mantıksal bir sonuç çıkarmaya dayanak olarak öne sürülen benimsenen kuramsal düşünce, önerme. Bir olayı açıklamada yararlanılan bilimsel ilke, hipotez.

Şirk; Allah’a eş, ortak koşmak. Allah’ın varlığına inanmakla birlikte ondan başka tanrılar edinmektir. Allah’tan başka varlıklara tapınmak, dua edip medet ummak, onlardan yardım istemektir.

Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.

Gerzek; Geri zekâlının (zekâ seviyesi yaşından geride olan) kısaltılmışı, zekâsı yaşından geride olan.

Gudubet; Yüzüne bakılamayacak kadar çirkin, sevimsiz, huysuz ve nursuz insan. (Böylesine menfilik dolu aklımda kalan sözlerden birkaçı da şöyle; mendebur, ucube, çaçaron…)

Musibet; Ansızın gelen felâket, sıkıntı veren şey, uğursuz.

Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.

Kaknem; Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)

Sünepe; Kılıksız, uyuşuk, sümsük, pısırık, miskin.

Sümsük; Uyuşuk davranan, miskin, aptal, mıymıntı, hımbıl, mızmız, mıymıy, mıymış, sünepe, pısırık kelimeleri ile aynı anlamdadır.

Bâni (Bani); Yapan, eden, kuran, kurucu.

Cafcaflı; Gösterişli, fazla şık, gösterişli, şatafatlı (Karışık, gürültülü, patırtılı, hatta tehlikeli anlamları da vardır).

Flu (Flû); Tam olarak belli olmayan, fotoğrafta net olmayan görüntü, bulanık.

İffetli; Namuslu. Harama yaklaşmayan, helâl olmayan söz ve fiillerden kaçınan. Cinsel konularda ahlâk kurallarına bağlı olan.

İkilem; Dilemma. Kıyasımukassem. Değişik iki yapıda her iki durumda da doğru davranılmayacak iki olanak karşısında kalıp kişiyi, istemediği halde bunlardan birini yapmaya zorlayan durum. İki önermesi bulunan ve her iki önermesinin sonucu da aynı olan düşüncelerden birini seçme mantığı. Değişik yapıda iki öğenin birlikteliği. İki özellik gösteren durum. Bu durumlarda insan özellikle beğenip istemediği bir seçeneği seçmek zorunda kalmaktadır.

Lalettayin (Lâalettayin, Lâlettayin); Gelişigüzel.

Kesat; Durgunluk, azlık. Kıtlık, yokluk.

Meziyet; Bir kişiyi, ya da nesneyi, diğerlerinden üstün gösteren nitelik.

Mizanpaj; Gazete, dergi, broşür, liflet, prospektüs (tanıtmalık) gibi yayınlarda sayfa düzeni.

Tıfıl; Küçük çocuk. Acemi, toy. Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş. (Tıfıl ve çocuk; ikilem gibi gözüküyorsa da anlatmak istediğim tıfılın hiçbir şey anlamaması) Çoğul olarak; etfal.

(6) Nerde beleş, git oraya yerleş…; Hiç para ödenmeksizin, karşılıksız, emeksiz faydalanma imkânı bulduğun yerde gereğince, gerektiğince, hatta kovuluncaya kadar yaşa anlamında bir söz.

(7) Artık demir almak günü gelmişse zamandan… diye başlayan ölüm temalı dizeler Yahya Kemal BEYATLI’nın  “SESSİZ GEMİ” isimli şiirinin başlangıcıdır. Bir bölümünde “Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol” dizesi yer alır.

(8) KARATEKİN, Erol. 2005 Yılı. “ODAM, BENİM ODAM (DÜNYAM) -veya- PASAKLI DÜNYAM” Başlangıcı şöyle olan dizeler; “Kalemlerim, silgilerim karmakarışık / Kitaplarım, kâğıtlarım pek sıkışık / Hepsi benle barışık…”

(9) Bende bir resmi var yarısı yırtık on yıldır evimin kapısı örtük... Bekir Sıtkı ERDOĞAN’ın “BİNBİRİNCİ GECE” isimli şiirindeki dizeler, Ertuğrul’un sözlerine uyan bir deyiş! Eser ayrıca; Selâhattin İNAL tarafından Uşşak Makamında bestelenmiştir.

(10) Hani bir sevgilin vardı  / Yedi sekiz sene önce... Behçet NECATİGİL'in “GİZLİ SEVDA” isimli şiirinin başlangıcı ve sonu şu beyitlerdir;  Bir suçlu gibi ezik / Sana selâm söyledi.

 (11) Gıybet Etmek; Çekiştirmek. Bir kimsenin gıyabında (arkasından) onun ve yakınlarının kusurlarından hoşlarına gitmeyecek şekilde bahsetmek, konuşmak, yüzüne karşı söyleyemeyeceği şeyleri arkasından söylemektir ki Kur’an’la yasaklanmıştır.

(12) Kur’an, Hucurat Suresi, 11. Ayet; Ey inananlar! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin! Olabilir ki, alay ettikleri topluluk kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Alay ettikleri, kendilerinden hayırlı olabilir. Öz benliklerinizi ayıplamayın/kendi nefislerinizde ayıplar aramayın; birbirinize lakaplar yakıştırmayın. İmandan sonra sapıklıkla adlanmak ne kötü şeydir! Kim ki tövbe etmez, işte böyleleri zalimlerdir. (Yaşar Nuri ÖZTÜRK Meali)

(13) Ölülerin Arkasından Konuşulmaz; Kur’an’da Hucurat Suresi 12. Ayette; “Gıybet etmeyin, Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin. Sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı?” denmektedir. “Ölülerinizi hayırla yâd ediniz, ölenin arkasından konuşulmaz!” sözleri ise Peygamberimize mal edilen hadislerdir.

(14) Allah Tanrının belâsını versin!  Necip Fazıl KISAKÜREK’in meşhur sözlerinden biridir.

Allah, bu kâinatı yaratan ve tek olandır. Yüce varlığı dünya isimleri ile anamayız; örneğin “zat” der gibi. Bazı müfessirler; “Tanrı” demenin insanların olağanüstü güç sahibi, yaratıcı ve yönetici olduğuna inandıkları ilâh olarak isimlendirmektedir. Eğer ben Allah’a inanıyor ve benim sahibim, bana hükmeden olarak inanıyorsam, ona yalvarırken, ibadet ederken şekil veya söz olarak “Tanrım, İlâhım, Yaratanım, Yaradan, Rabb’ım, Hüda’m, Mabudum, İlâh’ım” dememde ne sakınca olabilir ki? (Rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’le aynı fikirde değilim!) Ben Tanrının kuluyum ve eğer sığınmamı kabul ediyorsa beş vakit Tanrımlaym.

(15) Tülin ve Mustafa; Gerçekten öyküde şekillendirdiğim gibi Van’da çalışma hayatımda ailece böyle arkadaşlarım(ız) oldu. Ancak içtenlikle söylemeliyim ki yaşamımdaki mesleki ilk kazıklardan birini Mustafa’dan yedim, gene de hakkımı helâl ediyorum. Altın onların doğan ilk çocuklarına takılmıştı.

(16) Demokrasilerde çare tükenmez; “Allah’tan umut kesilmez, her şeyin kılıfına uydurulacak bir neden vardır.” Anlamında Rahmetli 9. Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL’e ait söz.

(17) IQ; (Intelligence Quotient) ya da EQ (Emotional Quotient)  olarak belirlenen zekâ testi.

(18) Kalbe dolan o ilk bakış unutulmaz… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet GÖKKAYA’ya, Bestesi; Erol SAYAN’a ait olup şarkı Nihavent Makamındadır. Ve içinde; “Birkaç mektup, birkaç resim”  vardır.

(19) Kendini (Fasulye Gibi) Nimetten Saymak (Sanmak); Kendini çok beğenmek.

Bulunmaz Hint Kumaşı; (Alay yollu) Bulunmaz kıymetli şey. (Bu konuda şu güzel sözü de söylemeden geçmek olmaz; Aşk; Karşındakini bulunmaz Hint kumaşı sɑnmɑnlɑ, sersemin teki olduğunu ɑnlɑmɑn ɑrɑsındɑ geçen zamandır. Victor HUGO)

(20) Hafıza-i Beşer Nisyan İle Maluldür; Türk Atasözü olup; insan hafızası unutur,  ya da hafızamızın eksikliği unutkanlığı doğurur, unutkanlık bir insanlık gereğidir, gibi anlamları vardır. Bir de; insanın özellikle kötü anları, kötü anıları unutması gerekliliğini belirtir şekilde kullanılmaktadır. (Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlük adlı eserinde Atasözü; “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak kısaca söylenmiş ve halka mal olmuş öğüt, darbımesel!” olarak tarif edilmiştir.)

(21) Biraz kül, biraz duman… şeklinde başlayan Ümit Yaşar OĞUZCAN şiiri, Türk Sanat Müziği olarak Nihavent Makamında Avni ANIL tarafından bestelenmiştir. Bestenin bir bölümünde; “Kerem misali yanan, o benim işte” dizeleri hüküm sürmüştür.

(22) Ölme Eşeğim Ölme; Yaz gelsin de yonca bitsin; İleride olacak bir şeyin bugüne yararı yok. Durumun son derece umutsuz görünmesi şeklinde Nasrettin Hocaya yakıştırılan bir fıkranın özü.

(23) Aklını Peynir Ekmekle Yemek; Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak. Bir kişinin anlamsız, mesnetsiz, akla uygun olmayan işlere yönelmesi.

(24) Allah’ım aklına mukayyet ol!; Aklını korumak, aklını korumaya özen göstermek için Allah’a yakarış.

(25) Akrep gibisin kardeşim, Nazım Hikmet RAN’ın önemli şiirlerinden biri. Aynı şiir içinde insanları vasıf olarak serçe, midye, koyun, balık gibi benzetip şiiri; “Kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!” şeklinde bitirmektedir.

(26) Beşinci Kol; Fiili müdahale ile ele geçirilemeyen bir kitleyi, ya da bir devleti propaganda, casusluk, sabotaj ya da terör yoluyla, manevi etkiye maruz bırakmak suretiyle müdahaleye uygun hale getirmek için yapılan her türlü manevi yıkıcı çalışmalardır.

(27) İnsanlar ayakkabılar gibidir. Nasıl olduklarını anlamak için bir süre yol almak gerekir! Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa Can YÜCEL’in söylediğine inanacağım en şahane sözlerden biri.

(28) Rahmetli annemin gerçekten kulaklarıma kazınmış bir sözüdür; Diş ağrısı çekmektense, çocuk doğurmayı tercih ederim!

(29) “İnna lillâhi ve înna ileyhi Raci’un” Kur’an’da Bakara Suresinin 156. Ayetinde geçmektedir. Dikkat çeken; ölüm haberi alındıktan sonra, ölenin ardından söylenen bu ayeti neden buraya monte etmeye çalıştığıma gelince; Türkçesini (daha doğusu mealini) şöyle açıklamam herhalde doğu olur: “Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve şüphesi dönüşümüz onadır!”