Aceleci adamdı, hem her zaman, hem her konuda. Bir yerde belirli bir saatte bulunacaksa, belki biraz abartılı görünebilir, ama saatler öncesinde orada olurdu. Sabah gideceği bir yer için akşamdan hazırlardı çantasını, evrakını, kitabını, kalemini, defterini...
Hatta; “Bekârın ahmağı akşam tıraş olur!(1)” sözünü desteklercesine de akşamdan tıraş olurdu, her ihtimale karşı, çift perdah(2) ve sinek kaydı(2)...
Yapacağı yazılı, sözlü yoklamalar, başka heyecanların arifelerini yaratırdı Gökalp isimli genç Kimya Öğretmenine. Şöyle ki; hüzün yaşamamak için yazılı sınavlarda tüm öğrencilerinin başarılı olmasını dilerdi.
İster dersinde, ister yılsonunda komisyonun huzurundaki yazılı yoklamalarda farklı bir taktik uygulardı. Yanlışlarda, yanlışlıklarda ya öksürür, ya da “Dikkat!” diye fısıldardı, ya da ayağını şiddetliye yakın yere vururdu, dikkatli bir şekilde gözlemlerken. Ayağını sertçe vurduktan sonra, özellikle;
“Kopya çekmediğinizden adım gibi eminim, beni mahcup etmeyin(3) kuzucuklarım, öğrendiklerinizi, öğrettiklerimi sadece kâğıda dökeceksiniz. Sizlere bu yaşta suyun H2O, Kalsiyum Karbonatın CaCO3 olduğunu yeniden öğretecek değilim ya!” diyerek önce yanında olduğu öğrencinin sonra sınav salonundaki tüm öğrencilerin dikkatlerini yoğunlaştırmaya çalışır, gerekli kopyayı ulaştırırdı, diğer öğretmenlerin ses etmelerine fırsat bırakmaksızın.
Sözlü sınav ise;
“Hadi kuzum, kuzucuğum biliyorsun ya sınıfta da laboratuvarda da yapmıştık ya? Unuttun mu yoksa?” deyip “Şöyle-şöyle” diyerek ipucu vermeye çalışırdı ve istediğini mutlaka alırdı kuzucuğundan, ama şöyle, ama böyle, destekle, iteleyerek, kakalayarak(3)...
Başarısı yılsonu sınavlarında da geçerli, aynı minval(4) üzerineydi, komisyondaki görevli diğer öğretmen arkadaşlarının da takdiri ile. Çünkü değişik kelime, söz, cümle ya da tezahüratlarla diğer sınıf öğrencilerini de aynı görüşle desteklemeye çalışırdı.
Herhangi bir nedenle, herhangi bir şekilde başarılı olamayan kim olursa olsun o öğrenciyi, ya da öğrencileri odasına çeker, doğrusunu, iyisini, güzelini mutlaka öğretir ve akıl dışı, görev dışı sınavla becerisini kontrol ederdi.
Söylemek gerekli mi bilmem, en kötü olasılıkla yaz döneminde tek-tük de olsa başarılı olamayan öğrenciler mutlaka güz döneminde başarılı olurlardı. Hem zaten amaç; sınıf geçmek değil, öğrenmekti ve bildiği, öğretebildiği kadarı ve için mutluydu.
Yanlışı tenkit etmek yerine doğruyu gösterip alkışlamak, yanlışın karşılığı doğruyu göstermek felsefesiydi.
Ve en önemlisi ders saatleri içinde Gökalp Öğretmen olmak dışında bir ağabey, arkadaş, kardeş, hatta sevgiliydi.
Sevgili olmanın gereğinin sadece sevgili demek olmadığını, aralarındaki her türlü mesafeye rağmen gerçekten sevgiyi yoğunlaştırarak sevgili olunabileceğini ispat etmişti kuzucuklarına.
Karma eğitim veren okulda Kimya Öğretmeni olarak gözünden kaçmayan bir sürü erken davranışların farkındaydı. Öğrencilerini kucaklar, öper, koklar, sadece; “Henüz erken!” derdi çok zaman, anlayana sivrisinek saz (ya da caz!) modunda. Ne üsteler, ne de geriletirdi karşısındakileri.
Kendisi yaşamamıştı, bilmiyordu bu yaşına kadar, ancak bilmemek demek, gördüğü yanlışlığı da ikaz etmemek anlamına gelmezdi ki! Üstelik okumak, yüksekokuldan mezun olmak da her şeyi bildiği anlamına gelmezdi, Hem zaten her şeyi bilmek için okumaya da gerek yoktu.
Bu yüzden; öğrenci, öğretmen, veli ve okul idaresi tarafından el üstünde tutulurdu(3) kendisi. Tek kötü huyu acelecilik olan, kendi çapında, kendi ayarında, yalnız ve gönlü boş bir öğretmendi ve gönlünün boşluğundan dolayı da zerre kadar şikâyeti yoktu.
Saklaması gereksizdi genç öğretmenin, gönlünün dolmasını, seveceği iyi bir eşinin ve çocuklarının olmasını istemesi doğal bir özlemdi. Ama buna şimdilik zamanı müsait değildi, hem öğrencilerini okutmak, adam etmek konusunda önceliği biliyordu tartışmasız olarak, hem her hal, hayal ve şartta.
Çünkü kendisine öğretilen kutsal kitabın ilk emri; “Oku!(5)” yanında, “Oku, öğret ve eğit!” idi, yarının eserlerini, geleceği.
Ve kendisini o emre itaat etmek zorunda hissediyordu.
Diğer bir kısım öğretmen arkadaşlarının da edindiği gibi, bütçesinin elverdiği, kendisine uygun, 1+1 denilen tipte, kirası göz ardı edilecek(3) şekilde bir lokmacık aşım, kaygısız başım modunda tek başına yaşıyordu genç öğretmen. Tüm işlem ve işlevler için tek başına, kendi kendine yetiyordu Cumartesi-Pazarlarında. Hatta öyle ki; aceleciliğini bilen biriydi, bilmediğine, daha doğrusu hatırlamamakta inatlaşarak hayret ettiği...
Bu nedenledir ki; ev işlerini(!) bitirdikten sonra televizyon seyretmeye, kitap okumaya, eğer varsa öğrencilerinin yazılı ya da ev ödevlerini okuyup, değerlendirme yapmaya ve hatta yazılı yoklama için sorular hazırlamaya bile vakti oluyordu, güzellik uykuları(2) için de doğal olarak ayrıca hakkı vardı!
Her güzelin, her güzelliğin bir kusuru olurdu, değil mi? Hem 25 kuruş, hem şoför mahalli(6) olur muydu, bu nerede görülmüştü ki? Kısacası; evi ile okul arası, ancak banliyö treni ile ulaşılabilecek kadar yakın(!) bir mesafede idi.
Aceleciliğinin nedeni; vaktinde götüren banliyö treni yerine bir öncekine yetişmek de olabilirdi. Tehir olursa, fazla yolcu olup binemezse gibi sorunları düşünerek...
Böyle bir durum; kuzucuklarına, “Her şeylerim” dediği çocuklarına ulaşmasında gecikme olurdu ki, bunu istemezdi. Dışarıdan bakan birinin de öyle düşünmesi normaldi zaten...
O gün bir-iki zayıf öğrencisini bütünlemeye kalmamaları için kurtarma sınavı yapacaktı genç öğretmen. Aslında sözü yanlış kullanmıştı, kuzucuklarının hiçbirinin kurtarmaya ihtiyacı yoktu, sadece not yükseltme, baraj-maraj aşma gibi başarı istekleri vardı. Bu da derece yapmaları ve üniversite sınavları için öncelik sağlamaları olacaktı.
Çantasını alması gereksizdi, sorular hazırdı cebinde. Kolay sorulardı kendince ve öğrencilerinin anında cevaplayacaklarına inanıyordu, on üzerinden dokuz numaraya bile tahammüllü olmayacaktı...
Her zamanki aceleciliği ile erkenden çıkmıştı Gökalp evinden, banliyöye ulaşmak için. Bir öncekinin öncesinde tehir yaptığı için banliyöye yetişebileceği aklının ucundan bile geçmemişti(3).
Trenin makas başında sesini duyunca adımlarını açtı(3), kendisini hızlandırdı. Bir öncesinin öncesindeki trenle gitse, öğrencilerine; “Çalışabildiniz mi kuzucuklarım?” diye sorup, haberi olmayan arkadaşlarını da bilgilendirmeleri direktif, istek ve emriyle bir kısım ipuçlarını verse ne mahzuru olabilirdi ki?
Mahzuru vardı, Tanrının hoşuna gitmezdi ayrıcalıklar. Mutlaka arıza ya da aksaklık yaratırdı, hem yaratmalıydı da zaten. Tanrıdan beklenen de bu olsa gerekti!
İnsanların meleke(4) dışında, örneğin piyano çalması, notalara bakması ve şarkı söylemesi doğaldı da, yürürken düşünmeleri, yani iki eylemi bir arada gerçekleştirmeleri mümkün değildi, biri fiziksel, diğeri zihinsel eylem olsa da.
Tren gelmiş, durmuş, yolcularını almış, kalkmış ve hızlanmak üzereydi, genç öğretmen yetişme çabasındayken. Yaşamda aklının ucundan bile geçmeyen bir hareketi gerçekleştirme amacına yöneldi, etki-tepki(7), merkezkaç kuvvet(8) biliyordu ya, koştu, trenin kapısını gördüğü ilk vagonuna, trenin süratine uygun olarak binmeye çalıştı.
Ancak kendini yukarı çekerken ayakkabısı perona takıldı, ayağından çıktı.
Ayakkabısının peron yerine rayların arasına düşüşünü izledi teessürle, tekrar inme çabasını göze alamayarak, ayağına bir şey olmadığı için Tanrıya şükrederek. Tren hızlanmış, istasyon platformlarından da çıkmıştı. Yaşamını kurtarma şükrünü; “İyi ki ayakkabımla birlikte değildim!” şeklinde yaşarken, kendini tekrar riske atmayı gözü yemedi(3).
Eseflendi(3), kendi kendine sözler üretme çabası yaşıyordu; “Sen bir garip çingenesin ya Gökalp gümüş zurna neyine? Arkandan kovalayan mı vardı, bekleseydin ya trenini? Madem yüzme bilmiyorsun, niye çıkarsın ki kavak ağacına?(9)”
Kendi saçmalığına hıncını doyuramamışçasına devam etme gayretindeydi;
“Bilmez misin ki; köpeklerle dalaşmak yerine, çayırı dolaşmak yeğdir(9), ya boynuz dilerken, kulaktan olaydın o akılsız eşek gibi? (9) Acele işe şeytanın karıştığı(9) hiç mi geçmedi aklından?”
Trenin kapısında kondüktöre(1) lâf anlatına çabasından uzak, bir sonraki istasyonda trenden in, peron değiştir, gelecek treni bekle, bin, geri dön, peron değiştir ve...
Hem tek ayakkabı ile üstelik canı kıymetliyken. Eğer ayakkabısı ezilmemişse ayakkabısını nasıl alırdı ki? Önemsiz gibi görüyordu, eve gider bayramlıklarını giyerdi, olur biterdi. Bir öğretmenin iki çiftten fazla ayakkabısının olması mümkün değildi ki?
Bu düşüncesine ek olarak kurtarma yazılısını yapmaya gecikmesi nedeniyle kuzucuklarının zamanlarının heba(3), heder olması(3) kanaatini da yaşıyordu ayrıca. Her ne kadar tek ayakkabısına kavuşup, bir taksiyle okula yetişmeyi plânlıyorduysa da...
Tanrı bazen; “Yürü, ya kulum!” bazen de; “Yerinde say, ya kulum!” derdi. Bugün Tanrının ikincisini söyleme hakkı olsa gerekti.
Tek pabuçla dönüş trenini beklemiş, kondüktörle bir hayli sert geçen münakaşayı pasosunun dönüş bölümünü iptal ettirerek hallettikten sonra kurtarabilmişti kendini kondüktörün şerrinden(4). Bu; aceleciliğinin diğer bir cezası olsa gerekti kendisine...
Hani bazen insanlar bunalır da; “Benim bu çilem(4) ne zaman bitecek?” derler ya hani, Gökalp Öğretmenin de çilesi bitmemişti. Okula gitmek için binmesi gereken trenden sonra gelen trenle, tek ayakkabı ile geri döndüğü tren istasyonda, telâki(4) denilen bir şekilde karşılaşmışlardı.
Bu; kayıp zamanının en az 20 dakika daha artacağının işareti gibiydi, Ancak beis yoktu(2), taksi tutardı, ulaşabileceği en erken vakitte ulaşmak düşüncesiyle, yeter ki pabucunu bulabilsin, hem de düşürdüğü yerde, bir köpek, bir görevli, ya da bir meraklı alıp götürmüş olmasındı...
Ayakkabı yerinde duruyordu, ancak kendisinin daha önce dünyaya gelişinde, yani reenkarnasyona(4) uğramadan evvelki adı Yusuf olduğundan(!) Yusuflama hakkını(2) gerektiği gibi kullandığından dolayı, o yüksek perondan demiryoluna inmeyi gözü yemedi.
Hâlbuki korkunun ecele faydası olmadığını(10) en iyi bilenlerden biri idi, hem nasıl düşünülürse düşünülsün, her nasıl bir hatıra kendisini etkilemiş olursa olsun...
Kafası kısmen de olsa çalışmıyordu. Görevli iki memura rica etti;
“Ayaklarımdan tutun ve beni perondan aşağıya doğru salın, pabucumu alayım!” diyerek. Onlar da kabul ettiler.
O ana kadar, belki daha öncelerinde de trenini beklerken o kısacık süreyi kitap okuyarak değerlendirmeye çalışan genç kız dikkatini çekmemişti Gökalp’in.
İnsanlar zeki olabilir, ama akıllı olmak her babayiğidin harcı değildi(2). Nedenine gelince; iki pehlivan yapılı görevli adam, Gökalp’i ayaklarından tutup perondan raylara doğru eğdiklerinde genç öğretmenin ceplerindeki bozuk paralar, hüviyeti, çekeceği, cebinde neler varsa tren hattına saçılmıştı. Dolaysıyla akıl, ancak akıllıca kullanıldığında işe yarardı!
Bu sırada eteğinin paraşüt gibi açılmasına dikkat etmeyen, pembe bir gölgenin yanına perondan aşağıya atlar gibi indiğini fark etti Gökalp. O bir kız ya da kadın olan bedenin bacakları neredeyse boydan boya görünmüştü, dikkatini çekmişti, hissetmişti, ya da her ne şekilde söylenirse o şekilde ters bakan gözlerine.
O ana kadar, hatta o güne kadar dikkatini çekmeyen baştan aşağı pembeler giymiş kanepede kitabına dalmış genç kızdı o.
Önce Gökalp’in almakta zorlandığı ayakkabıyı alıp perona doğru uzatıp attı. Pehlivan yapılılar genç öğretmeni yukarıya doğru çekerlerken paraları, cüzdanı, hüviyeti, çekeceği vb. diğerlerini topladı teker teker genç kız.
Gidiş istikâmetine doğu yöneldi, koşar gibi raylar arasından, adımlarını traverslere(4) rastlamaya çalışarak. En sondaki merdivenlere ulaşıp açamadığı bariyeri(4) apış arasına alıp perona geçtikten sonra kendisine hayretle bakan genç adamın yanına geldi, bir şey olmamışçasına elini tuttu, avucunu yukarı doğu çevirerek elindekileri kinayeli ve imalı bir şekilde avucuna yerleştirdi.
Ve sonra sağ elinin işaret parmağını onun şakağına dokundurdu, gözlerine can alacak gibi bakarken. Hareketinin anlamı şu olsa gerekti, muhtemelen; “Kafanı kullansaydın!”
Durgundu genç adam. İşaretlerin manasını anında çözümlemişti, “Bilgiç Dede(11)” öyküsünü hatırlayarak. Genç kızın kendisine hatırlattığı bu öykü olsa gerekti.
Genç kız sonra hiçbir şey olmamış gibi askısına ceket ya da kazağını sıkıştırdığı çantasının yanına giderek tekrar kitabına yönelmişti, treni beklemek için, eteklerini tekrar ve düzenli bir şekilde toplayarak.
Burada “Kitap okuma” konusuna “Sözüm ona” demek gerekli olmalıydı. Çünkü oluşup kendisine yönelecek tepkiyi kaşlarının altından beklemek en doğal hakkıymış gibi görünüyordu kendisine.
Genç adam, öğretmen, yani Gökalp yanına geldi genç kızın, genç kızın tahmin ya da hak ettiğine inandığı gibi.
“İzninizle!” dedikten sonra bir başlangıç cümlesi kurmakta zorlandı. Genç kız, soran gözlerle; “Anlamadım!” der gibi baktı gözlerine, belki çok öncelerden, belki hemen şimdi etkilenişini saklayarak...
“Her ne söyleyecekseniz, ya da söylemeyi düşünüyorsanız size inanmamı beklemeyin öğretmenim. İnsanın kullanmakta tasarruflu olmaması gereken en önemli organı beyni...
Herhalde bunu kullanmakta gecikmiş olduğunuzu anlatmak istediğimi anlamamış olamazsınız!”
“Akıl, akıldan üstündür, derler...” Sözünün sonunu bağlayamadı Gökalp. “Hanımefendi” denecek kadar yaşlı, “Bayan, Hanım” denecek kadar olgun, “Küçük Kız” denilecek kadar toy(4) ve “Kardeşim, Bacım” denecek kadar da yakın değildi.
“Neden sustunuz birden? Öğretmen olduğunuzu hüviyetinizden anladım. Ayrıca endişeli bakışlarınızdan paralarınızı çaldığımı düşündüğünüz anlamı da yer etti zihnimde. Bir öğretmene yol göstermek haddim değil, ama ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir! (12)’ demek geçiyor dilimin ucundan...”
“Peki, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığım söyleyen bu genç ve güzel bayan bana ismini bağışlar mı?”
“Genç ve güzel, bir bakışta? Neden? Başlangıç olsun diye mi? Perondan atlarken bacaklarımın görünmesi, tepeden bakınca göğüs dekoltemin belli-belirsiz açıklığı mı heyecanlandırdı sizi? Cinsel açlığınızı mı çağrıştırdı(3) yahut? Önce bir hırsız, şimdi de ucuz bir fahişe gibi mi görüyorsunuz beni?”
“Aklımdan geçmedi!”
“O halde ismimi sorgulamanız, öğrenmek istemeniz niye? İyilikler -eğer varsa- karşılıklı olmamalı, 'İyilik yap, denize at, balık bilmese de halik bilir!’ demişler!”
“Doğrusu bu kadar çok şey bildiğinizi de aklımdan geçirmemiştim!”
“Neden? Eksik etek bir kadın, ikinci sınıf bir yaratık olduğum için mi? Sizler, hem tüm erkekler, babam, ağabeyim dâhil, aynı düşünce ve yapıdasınız. Cinsel ve doğurgan bir obje, işi bittikten sonra sırt dönülüp yatılacak biri, hizmetçi, hizmetli yani, analık vasfı hiç mi hiç göz önüne alınmayan.”
“İsminizi sordum diye mi, bunca ettiğiniz söz?”
“Hayır, söz gelimi ve tavrınızdan hissettiğim kadar. Gerçekten karşınızdakine bir mal gibi bakmadığınızdan emin misiniz?”
“Bir annem olduğunu, dünyada en kutsal varlığın anne olduğunu, cennetin annelerin ayaklarının altında olduğunu unutmuş gibisiniz, galiba?”
“O halde Kur’an’da neden iki kadının şahitliği, bir erkeğin şahitliğine eşit, neden mirasta erkeğe iki pay verilirken, kadın için bir pay reva görülür(3) ki?(13)’ Bana anlatabilir misiniz bunu?”
“Anlatır, ya da anlatmağa çalışırdım, ama tren geldi, öğrencilerime yetişmem gerek, belki sizin de beklediğiniz bu tren olsa gerek?”
“Tamam işte! En başarılı olduğunuz konu bu. Sıkıştınız mı kaçmak, küsmek...
Çözümsüz sorularla karşı cinsi yarı yolda bırakmak, hem hiçbir şey olmamış gibi, duygusuzca…”
“Ağır olmadı mı?”
“Hak etmediniz mi?”
Tren gelmiş, durmuş, ayakları gitmekle, gitmemek arası bir çabayı gösterimdeyken, son anda yetişip pabucunu bir kez daha tren yoluna düşürme endişesi yaşadı, kirli çorabı umursamaksızın pabucunu ne zaman giydiğinin farkında değil gibiydi!
Binmedi trene Gökalp. Gelip genç kızın yanına oturdu. Söze başlamasını beklemeden genç kız başladı konuşmaya;
“Ne oldu? Sözlerim gerçekten ağır mı geldi?(14) Gerçeklerden kaçmanın, kurtulmak istemenin mümkün olmadığını mı düşündünüz? Yoksa şansımı bir kez daha deneyeyim, ne çıkar, bakarsın açlığıma çare olur umudu mu yaşadınız?”
“Bakın küçük hanım! Beni güzelliğinizle etkilemeniz doğal, inkâr etmem abes olur! Ancak bu güzelliğin bir yatak sahnesi ile paylaşılması aklımın ucundan bile geçmedi. Düşüncelerinizin devamını dinlemek, ne kadar kusmak istiyorsanız içinizdekileri o kadar boşaltmanız için destek olmak istiyorum size...
Ve söz, ismini bilmediğim ve söylemek istemeyen akıllı kız. Kus, dinleyeyim ve sonra sen yoluna, ben yoluma. Öğrencilerim gözleyecek ama Allah’ın günleri eksik değil ya! ‘Beni, cici bir Kadın Hakları Savunucusu Hâkim Kız engelledi!’ deyip suçu sizin üzerinize atarım, olur biter!”
“Ha şunu bileydiniz!"
“Bileceğim! Devam edin düşüncelerinize. Kur’an’daki tümceler, ayetler, sureler her nelerse bu konuda bir Kimya Öğretmeni olarak eksikliğimi itiraf etmeliyim, benim çözümleyeceğim, cevaplayacağım konular değil…
Öğreneyim, sizi bilgilendireyim desem, bir daha görüşmeyeceğimizi vaat ettiğime göre, bu da benim için mümkün olmayacak. İyisi mi siz ilmi derin, okumuş, üflemiş bir hocaya sorun ve öğrenin öğrenmek istediklerinizi, olur mu hanım kız?”
“Olur, zaten adım Hıdır değil, ama elimden gelen de ancak budur!”
“O halde devam edin sözlerinize. Farkındaysanız bu kez o iğrenç(4) kelimeyi söylemekten çekindim. Ayrıca annemin adı Ayşe, size de ayrılacağımız vakte kadar, gerekirse amaçlı olarak söz gelimi Ayşe desem...”
“Demeyin! ‘Hanım Kız!’ ya da ‘Cici Kız!’ olmaktan memnunum!”
“Peki Hanım Kız, devam et o zaman!”
Bu istek durgunlaştırmıştı Hanım Kızı, devamını getirme çabasında zorlandığı belli idi, kesik kesik oluşan sözlerinde.
“Kadın-erkek eşitsizliği... Her ne olursa olsun adam yaparsa; ‘Aferin!’ kadın yaparsa ‘O’ ile başlayan o kötü kelime, az evvelinde sizin de benim için tasarladığınızı söylediğim o kelime. Recm(15) denilen âdette de öncelik kadının taşlanmasında. Muta Nikâhının(16) nasıl bir şey olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum…
Kaşık düşmanı ortak(17), dört adede kadar kadın almak için erkeğe müsaade, odalık(17), cariye(17), kuma(17)...
Hepsi erkekler lehine...
Yuvayı dişi kuşun yaptığı, bir kuşun tek başına yuva yapmasının mümkün olmadığı hiçbir erkeğin zihninde, düşünde, gerçeğinde yer etmiyor desem, haksız mıyım?...”
Hızını alamamış gibiydi, devam etme arzusundaydı genç kız;
“Susuyorsunuz, neden? Çünkü siz de biz kadınları ikinci sınıf bir varlık olarak görüp aşağılıyorsunuz(3), değil mi? Kadın öldürülür, ‘Namus Meselesidir' namus temizlenmiştir sözüm ona, adam haklıdır, bir de kravat taktı mı, cezası indirilir adamın…
Tüm hafifletici sebepler erkek lehinedir. ‘Ölen ölmüş, kalan sağlar bizimdir!’ örneği devlet bakar katile, herhangi bir nedenle serbest bırakılıncaya kadar. Kalanlar umurunda olmaz devletin. Bu adalet mi, hak mı? Yoksa ben de şair gibi; ‘Bana sual sorma, cevap müşküldür hocam(18)’ mı demeliyim?”
Genç Kız; cevap beklemeksizin gerçekleri öylesine çarpıyordu genç öğretmenin suratına, onun susma hakkını kullanmaktan başka çaresi yok gibiydi.
“Sırf erkekler tatmin olsun(4) diye, üstelik ‘Velev ki siyasal simge olsun!(19)’ diye kadınların, Kur’an’daki ‘Ziynet yerlerinizi kapatın(20)!’ ayetlerine sığınarak, başörtüsü, çember(21), eşarp, yazma(21), varken poşu(21), çadar(21), dastar(21), “türban” denilen saçmalıkla, çarşafla, burka(21) ile, sıkma başla(21) öcü(1) gibi giyinmeleri hak mıdır, doğal mıdır?”
“Asla! Haklılığınıza, tüm söylediklerinize içtenlikle katılıyor, ancak ne cevap verebileceğimin şaşkınlığını, tereddüdünü ve ezikliğini yaşıyorum. Ancak bu kadar bilgi birikiminiz olduğuna göre bu konuda bir çalışma içinde olduğunuza inanıyorum. ‘Keşke’ demek de haddime değil…”
“Tekrar bir tren gelmek üzere, hadi artık gidin, öğrencilerinize yetişmeye çalışın, azıcık rötar(1), ya da tehir yapmış, yani gecikmiş olsanız da...”
“Bir daha görebilecek miyim sizi?”
“Aklınızdan bile geçirmeyin öğretmenim.”
“Hiç olmazsa adını bağışla, Hanım Kız!”
“Önemli değil!”
Gökalp trene binerken, inadından vazgeçmişçesine arkasından seslendi, sorusunun karşılığı olarak;
“Göksel!”
Duyuramayacağından emin gibi olsa da o da trenin kapısı kapanmadan önce bağırdı; “Adını gönlüme yazdım, rüyalarına da, hayallerine de gireceğim Göksel!”
Trenin trik-traklarında cümlesinin yerine ulaştığından emin değil gibiydi. Ancak Göksel’in kendi rüya, hayal ve düşüncelerine de egemen olacağından kesinkes emindi. Genç kızın ne bacakları, ne de zihnine sığmayan göğüs dekoltesi aklının ucundan bile geçmiyordu.
Genç kız sözleriyle etki alanını daraltmış, cinsellik, açlık gibi aklında hiç yer etmeyen bir âleme(1) sürüklemişti kendini.
“Haydi yatalım!” dese, kesinlikle sadece gözlerine bakar, saçlarını koklar, ellerini tutar öperdi sadece, başka akla alınmayacak, söz edilmeyecek tüm duyguları yok edercesine, ertelercesine değil. Hem onun tarif ve söz ettiği o kadar imkânsız bir şeydi ki? Devran(4) dönecek, kim ölecek, kim kalacaktı?
Şu kadar zamandır okula banliyö treni ile gidip-gelmiş, ilk kez rastlamıştı ona, belki de son kez, eğer misafir olarak, geçiyorken uğramışsa! Ancak özlerse, yolları çakışırsa tekrar karşılaşmalarını, görüşmelerini, konuşmalarını kim engelleyebilirdi ki?
Kendisine karşı bile dürüst olmakta sıkıntılıydı, ilk görüşte kendisini etkilediğini, hatta bir görüşte âşık ettiğini söylemesini kimsenin engelleyemeyeceğine inanır gibiydi, boş bir hayal gibi görünse de…
Günler gelip geçiyordu şaşılığında, şaşkınlığında, normal, bir önceki, iki önceki, bir sonraki, iki sonraki banliyö trenlerinde pembeyi, yani Göksel’i ararken.
Ve şairin dizeleri geçiyordu dilinin ucundan; “Ne hasta bekler sabahı...(22)” ölümüne çeyrek kala gibi, ne de kendi özleminin tarifi olur, olabilirdi!
Daha önce hiç söylenmiş miydi? “Kör ölür, badem gözlü olurdu! Eldeki birle yetinmeyen, ikinci peşindeyken elde olan birden de olurdu, baltayı taşa vururken! Dimyat'a pirince giderken eldeki bulgurdan da olduğunu ancak anlardı insan, her ne kadar bulgur elde olmamışsa da! Daldan dala konmak bir yana, yaşamında, kaba benzetmeleri dillendiren o kızla karşılaştığı o ana kadar çuldan-çuvaldan olmamak gibi bir kavram aklının ucundan bile geçmemiş, beyninin en ufak zerresinde bile yer etmemişti genç öğretmenin.
Yaşadığına ne denirdi? Bir görüşte iki kelime, üç-beş cümle(!) mesafesinde, “Yıldırım Aşk” mı? Yoksa talih, ya da kader denilen şeyin vasıfsızca gönlünde yer etmesi, her şeyden önce yalnızlığa takatsiz gönlünün geleceğe özlemi miydi?
Talih yürürse, ya da yürümeye meyilli ise; el de, yel de, sel de başarılı olmaz mıydı? Bekleyen derviş murada erermiş örneği değil, şehir kazan, kendisi kepçe olarak arayıp bulacaktı onu. Mademki gönlüne akıp yerleşmişti, demek ki onu hak etmişti, ömür boyu da hak etmeliydi!
O halde durup da kenarlarda-köşelerde arayıp bulmalıydı, kadehlerden-şişelerden(23) medet ummaksızın(3), sadece gönlüne yerleştiği gibi, sadece gönlünde zapt ettiği gibi. Bunun için de onu istediğini belli edecek bir yüzüğü her daim(2) cebinde, yanında taşımalı, baş aşağı geldiğinde tren raylarına düşürmemeliydi!
Sonuç; insan nasıl ki, işini, aşını bilmekte sıkıntı çekmiyordu, eşini de öyle bilmeli ve bir an önce bulmalıydı. Dağ-dağa kavuşmaz, insan insana kavuşurdu ve sora sora Bağdat bulunurdu. O halde kendisini engelleyecek ne olabilirdi ki?
Soramazdı kimseye, kimselere, hem nasıl sorsundu ki? “Adı Göksel, şu boyda, şöyle giyimli, kendisi müthiş, bilgili bir ‘Kadın Hakları Savunucusu’ dur!” dese, Sarı Çizmeli Hanım Ağa örneği kim bilir, kim anlar, kim yol gösterirdi kendine, hani “Meselâ!” diyerek?
Kara günde dostu olanlara da derdini, bulmak istediğini anlatması o kadar zordu ki! Çünkü kendini etkileyeni, kendisi kendisine tarif etmekte zorluk çekiyordu. Umudunu kırmak da içinden gelmiyordu, çünkü şu anda sahip olduğu tek şey umudu(24) idi.
“Gün geçmez bölmelerde yaşa! (25)” demiş filozof. Dünler zaten kaçıp gitmişti elinden, hem o günden beri her gün. Bugünler fırsat buldukları her anda tükenme haklarını başarıyla kullanıyorlardı. Elindeki yarın ve yarınlardı, yarın umutlarından nasıl vazgeçerdi ki?
Umut, fakirin ekmeği idi. İnsan umutsuz yaşayamazdı, hem ne demişti şair; “İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.(26)” O halde kalan ömrünü bu umutla geçirmesinde ne sakınca olabilirdi ki? Hacca giden karınca gibi(27) bu uğurda, yani onu bulma umuduyla geçirse ve sonunda ölse ne umurunda olurdu ki?
Bilmesi gerekenin, yani Göksel’in bilmesi de, bilmemesi de önemli değildi. Kendisi biliyordu ya, hem eğer yaşadığına aşk denirse; “Aşk; fedakârlık demek!” değil miydi? Üstelik; “Uğruna fedakârlık yapmadığın sevgiyi, yüreğinde taşıyıp da kendine yük etme!” diyen Can YÜCEL’e hak verme de içinden geçmiyordu hiç!
Böylesi yorgun, ancak yeni bir arayış gününe başlama amacıyla arşınlıyordu(3) peronu, adımlama anlamında. O kanepede sırtı dönük olarak, pembe-siyah olmasına rağmen neredeyse öcüye benzeyen, başı sıkıca örtülü birinin varlığı sanki ona yakınlaşmasını emretti.
Saklanmaya çalışılmış gözler, kaşlar, o kalkık mağrur(4) burnunu sırtından da olsa hissediyor gibiydi, dualarında...
Arkasından hissettiği koku, oturuşu, belki de oturuşundan evvelki göremediği ama olduğunu sandığı salınışı, onun o olduğunun müjdesi gibiydi. Kısmen değil, tamamen. Ama ona yakışmadığını sandığı bu kıyafet? Gizlenişi miydi, mecburiyeti mi, yoksa başlangıçta hissettirmediği, ancak oluşan yaşam biçimi mi?
“Hangi resme baksam, ben değilim!(28)” der gibi değiştirmiş miydi kendini, “Nasıl bakarsan bak, tanıyamazsın beni!” der gibi? O güzel “Kadın Hakları Savunucusu” kendisini gözleriyle hapseden güzellik, kendini neden saklama gayretini yaşamış olsundu ki?
Yoksa her gördüğünü o zanneden genç öğretmen hezeyanının(4) esiri olarak yeni bir yanılgıyı yaşama zorunluluğu mu hissediyordu?
Gökalp arkasından çekilemedi, adımlayamadı tekrar peronu. “Sessiz Gemi(29)” felsefesindeki gibi; “Ufka bakar” yerine “Sırtına bakar”, kokusunu tüm benliğine hapseder gibi öyle dikili duruyordu, bir-iki adım berisinde. Bir ses, bir ışık, bir nefes beklercesine veya bir hissedişle kendisine bağırıp-çağırmasını beklercesine, ama onun o olmasını dilercesine.
Umutsuzca olsa da ismiyle seslendi;
“Göksel?”
Ağır, ağır döndü genç kız, gülümsemesiyle;
“İsmimi nereden biliyorsunuz?”
“Ben seni hiç unutmadım ki, sanki doğduğumda doğmuştun gönlüme, yaşıyordun içimde yıllar yılı, ilk karşılaşmamızda zapt edemedim seni içimde, günlerce aradım, hem her yerde...”
“Biliyorum!”
“Biliyor musun, nasıl?”
“İlk karşılaşmamızda beynini işaretlemiştim, biliyor, hatırlıyor olmalısın. Etkilendim senden. İçgüdüm(4) de etkilendiğimi anlattı bana. Sen günlerce beni ararken, ben sana gözükmeme çabasında oldum, duygularındaki içtenliği hissetmek, hissedebilmek için…
Bu, kendimi de sınamamın gereği idi bir bakıma. Ayran gönüllü(2), şıpsevdi(4) biri miydim, bir ömrü beraber tüketmeyi amaçlayan biri mi?..
Ve kendimi gizleyerek belli etmemeye karar verdim. Sen beni isteyen mi, arzulayan mısın diyerek? Ya da bir hoş anı değerlendirmeyi isteyip unutan mı, yoksa bir ömrü paylaşmak isteyen mi?”
Bir süre dinlenir gibi yaptı Göksel ve devam etti;
“Beni cismen, bedenen değil, ruhen, gönülden özlemen önemliydi. Davranışlarını izledim, özlemini hissettim, gene de seni sınamak için çulumu değiştirdim. Buna rağmen gönül gözün beni bildi, sevindim, hem mutlu oldum, hem de umudumun yanlış şekillenmemiş olmasından dolayı sevindim.”
“Neye karar verdin, peki?”
“Hadi gel, ilk beraber olduğumuz an gibi, birbirimize anlattıklarımızı tekrarlayalım, bizim kanepemizde!”
“Bizim kanepemiz?”
“Evet! Unuttun mu yoksa?”
“Ne mümkün!”
“Belki gönlünce, ruhunca nasıl sahiplendiğini anlatırsın beni, bana!”
“Hem gönlümün seninle dolu olduğunu...”
“Bacaklarımın titrediğini hissediyorum. Oturttur beni kanepemize ve ne söyleyeceksen ben otururken söyle, dermanım yok, seni o kadar çok beklemişim ve bekletmişim ki fuzuli olarak!”
Dünya tatlısı görünümünde olan bir insana karşı nutku tutulurdu insanın! İçini, kendini ispat etmeye çalışması gereksizdi! “Armut piş, ağzıma düş!” beklentisi içinde mi olmalıydı ki yani genç öğretmen Gökalp? Mutluluğu düşünmek, mutlu olmayı hayal etmek acelecilik mi, bencillik miydi?
Yutkunurken ağzına sığışan kelimeler, cümle olarak döküldü dudağından genç adamın, her daim cebinde taşıdığı yüzüğü çıkartmaya çalışırken;
“O halde benim ol!”
“Anlamadım!”
“Kalan ömrümüzü beraber tüketelim, istemez misin?”
“Anlamadım gene!”
“Evlen benimle!” derken yüzüğü uzattı, milletin ortasında, diz çökerek hem;
“Mademki çok ısrar ettin, peki madem!...”
YAZANIN NOTLARI:
(1) Evlinin ahmağı (şaşkını)sabah, bekârın ahmağı(şaşkını) akşam tıraş olurmuş; Sabah tıraş olan işine, akşam tıraş olan eşine. Atasözü olmayan öneri niteliğinde bir deyişin birkaç çeşidi.
(2) Ayran Gönüllü ve Sarkak Gönüllü; farklı şeylerdir. Sarkak gönüllü her şeyi özenen, çok şeyi isteyip arzulayan anlamında yöresel olarak kullandığımız bir sözdür ki, öyküde bu anlamda kullanılmıştır. Ayran gönüllü ise bir bakıma aynı içerikte gözükse de (ki öyküde bu anlamda sergilenmiştir) her şeye heves edip sıkılan, maymun iştahlı kişiler için kullanılan bir deyimdir. Bazen şıpsevdi, karşısındaki karşı cinse, cinsiyeti dolaysıyla (kadın-erkek fark etmeyen) ilgi duyan anlamına da gelmektedir.
Beis Yok (Beis Görmemek); Zararı, önemi, engel, uymazlık, kötülük yok.
Çift Perdah; Perdah; Sakal tıraşından hemen sonra ve genellikle kıl çıkış yönünün tersine yapılan ikinci tıraş. Mermer, fildişi, cam, sedef gibi nesne veya değerli taşlara parlaklık verme, bu tür şeyleri parlatma. Parlaklık verme. Mimaride yüzeyi pürüzsüz hale getirme, cilâlama, budanmış bir asmadan yeni süren çubuk.
Güzellik Uykusu (Kestirmesi); Genellikle asıl anlamı dışında günün herhangi bir saatinde uyuklamak, ya da uyumak anlamında mecazi olarak söylenmektedir.
Her Babayiğidin Harcı Değil; Yapılması yürek isteyen, herkesin başarabilmesinin kolay ve mümkün olamadığı şeyler için ünlenen söz.
Her Daim; Sürekli olarak, her zaman, daima.
Sinekkaydı Tıraş; Damat Tıraşı, Cillop Gibi Tıraş da denir. Hiçbir sakal tanesi bırakmayacak şekilde pürüzsüz tıraş. Cilt mermer gibi olur.
(3) Adımlarını Açmak; Yürürken hızlanmak, hızını artırmak.
Aklının Ucundan (Kenarından, Köşesinden) Bile Geçmemek (Geçirmemek); Bir konuyu hiç düşünmemiş olmak.
Arşınlamak; Amaçsız geniş adımlarla dolaşmak.
Aşağılamak; Tahkir etmek, onur kırmak, onuruna dokunmak.
Çağrıştırmak; Hatırlatmak. Düşündürmek, akla getirmek. Bir çağrışıma yol açmak.
El Üstünde Tutulmak; Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek.
Eseflenmek; Acınmak, acımak, üzülmek, kendini karşısındakinin yerine koymak.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Gözü Yememek; Bir işi becerebileceğine aklı yatmamak.
Heba Olmak (Etmek), Heder Olmak (Etmek); Boşa, boşuna gitmek. Yok olmak. Ziyan olmak.
Kakalamak; Sürekli çekiştirip itmek, kakıp durmak, iteleyip sarsmak. Alışverişlerde bir malı değerinden fazla bir bedelle satmak, kötü bir malı iyi diye yutturmak.
Mahcup Etmek; Bir toplulukta kişinin güvenini yitirmesine çalışmak, rahat konuşturmamak, rahat davranmasına engel olmak.
Medet Ummak (Dilemek); Yardım beklemek. (Medet: Zor bir dönem geçiren birinin, birinden çare dilemesi, yardım istemesi).
Reva Görülmek; Bir davranış veya bir olay bir kimse için uygun görülmek (Reva; Yerinde, uygun, yakışır, doğru, yaraşır).
Tatmin Olmak; İstediği bir şeye ulaşarak hoşnut olmak, doyuma ulaşmak, doyurulmak, rahatlamak (Cinsel yönden doyuma ulaşmak).
Yusuflamak (Yusuf Yusuf Olmak, Yusuflama Hakkını Kullanmak); Birinin korktuğunu, çekindiğini, paniklediğini ifade etmek, korku ve ayrıca hakaret anlamında kullanılan bir söz.
(4) Âlem; Yadırganacak, şaşılacak hareketleri, davranışları, sözleri olma.
Bariyer; Bir aracın geçişini, gidişini engelleyen nesne. Karayollarının üzerine, kenarlarına yapılan ya da konulan, süratin düşürülmesini sağlayan engel. Yahut da yolu temelli kapatma engeli. Engelli ya da at yarışlarında üzerinden atlanması gereken yapay engel.
Çile; Zahmet, eziyet, ıstırap, sıkıntı. Dervişlerin yaptığı bir ibadet şekli. İbrişim, yün vb. demeti. Okun yaya bağlandığı ip (yay kirişi).
Devran (Dewran); (Kürtçe) Felek, talih. Türkçe; Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
Hezeyan; Abuk-sabuk konuşma, hareketler yapma, sayıklama, ya da saçmalama.
İçgüdü; İnsiyak. Canlıları, araya akıl ve düşünce, bilinç girmeksizin, kendilerine yararlı ve de gerekli bir takım eylemlere yönelten duygu. Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranışları. Sevkitabii. Organizmayı o türe özgü olan bir amaca sürükleyen hareket, davranış eğilimi. Davranıştaki doğal ve kalıtsal faktör (Örümceğin ağını örmesi gibi). Organizmayı o türe özgü olan amaca sürükleyen hareket eğilimi.
İğrenç; Tiksinti. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusu. İğrenme, iğrenilme.
Kondüktör: Yolcu trenlerinde biletleri denetlemek ve vagon işlerine bakmakla görevli kimse.
Mağrur; Kendisini önemseyen, büyüklenen, böbürlenen, kurumlu, büyüklenme belirtisi olan, gurur belirten
Meleke; Yeti. Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık, alışkanlık (Ayrıca yelken makarası).
Minval; Biçim, usul, yol, tarz.
Öcü; Ağız ya da burundan çıkan herhangi bir ifrazatın bedenin, ya da elbiselerin herhangi bir yerine yapışıp kurumuş halinin çocuk dilinde ifadesi. Ayrıca; küçük çocukları korkutmak için uydurulup kurgulanmış, hayali yaratık, umacı, mömücü.
Reenkarnasyon (Tenasüh); Yeniden ete girme demek, tekrar dirilme, tekrar doğma, ruh göçü, yeniden diriliş.
Rötar; Gecikme. Özellikle bir taşıtın kalkışında, varışında, bir işin yapılmasının başlangıcında ya da bitiminde gecikme.
Şer; Kötü eylem, kötülük, fenalık, fena iş. Dince kötü sayılan, ceza ve kınamaya uygun davranışlar ve yapılmaması gereken, hayırlı olmayan iş.
Şıpsevdi; Görür görmez hemen seven, âşık olan kimse.
Telâki; Buluşma. Birleşme. Birbirine kavuşma. Demiryollarında iki trenin aynı istasyonda ayrı hatlarda karşılıklı buluşması. (Bir kimsenin kendi anlayışı, kendi görüşü, anlamak, kabul etmek, öyle saymak, sanmak anlamındaki “telâkki” kelimesi ile karıştırılmamalıdır.)
Toy; Acemi, Zayıf, ufak tefek. Gelişmemiş, büyümemiş, bilgisiz. Uçabilen en büyük ve iri bacaklı kuşlardan biridir. Dişileri, 8 Kg. civarı, erkekleri 18 Kg. kadardır ve Türkiye’mizde nesli tükenmek üzeredir.
Travers; Demiryollarında üzerine rayların yerleştirildiği, enine konulmuş, belli kalınlıkta ağaç, beton, ya da demir parçalarından her biri.
(5) Oku Emri; Kur’an’la gelen ilk emir; “İkra (Oku) dur. “İkra ‘bismi rabbikellezi halak” ya da” halaka.” “Rabbinin adıyla oku!” şeklinde olup Alak Suresi ve 1. ve 4. Ayetlerde geniş kapsamlı izahı vardır (Kur’an’da; İlk sûre Fatiha, son sûre Nas’dır. İkra ise; ilk nazil olan Kur’an ayetidir ve “Oku” anlamını taşır. Sûre; Kur’an’ın besmele ile ayrılan her bölümüne denir ve 114 adettir. Ayet ise; Kur’an’da sûreleri meydana getiren cümle ya da cümleciklerdir ki; 6236 adettir).
(6) Hem 25 kuruş, hem şoför mahalli; Maksimum fayda için minimum maliyet mantığının egemen olduğu Erzurum yöresine mal edilen yerel bir deyiş. “Üç kuruşa, beş de köfte”, “Hem karnım doysun, hem pastam dursun!” “25 kuruşa hem simit, hem çay olmaz!” olabilir. Başka sözler de ekleyip yakıştırmak mümkündür.
(7) Isaac NEWTON; (1643-1727) Bilim devrimi yapan ve birçok metoduyla tarihe adını yazan, adından en çok söz ettiren İngiliz matematikçi, fizikçi, kimyacı, ilâhiyatçı, felsefeci ve mucit. Klâsik Mekaniğin temelini atmıştır. Merkezkaç kuvvet ile teorileri serdetmiştir. F= m.a (Kuvvet= kütle x ivme) denkleminin mucididir. Etki-Tepki Yasası (Newton Hareket (Devinim) Yasası); Bir cisme bir kuvvet etkiyorsa, cisimden de kuvvete doğru eşit büyüklükte ve zıt yönde bir tepki kuvveti oluşur. Burada dikkat edilmesi gereken bu kuvvetlerin aynı doğrultuda olduğudur. (Yasa;3) Bu yasa çok zaman şu cümle ile akıllarda kalır; “Her etkiye karşılık eşit ve zıt bir tepki vardır! Yani; İki nesnenin birbirine uyguladıkları kuvvetler eşit ve zıt yönlüdür.” “Bir cisim üzerine bir dış kuvvet etki etmedikçe o cisim durumunu korur, değiştirmez.” (Yasa;1) “Cisme etki eden kuvvet, kütle ile ivmenin sonucudur.” Yasa;2)
(8) Merkezkaç Kuvvet; Gerçek olmayan, Newton yasalarına uymayan bir kuvvet. Duran bir cisme etki eden kuvvet, o cismin ivme kazanmasına neden olur ve hareket halinde bir cisim üzerine kuvvet etki etmediği sürece hareketine devam eder anlamındadır (Örnek; Hızlı çevrilen bir tepsideki çayların dökülmemesi…)
(9) Öğretmenin içinden dedikleri, ya da sesli olarak düşündükleri kaba anlamda; “Sen bir garip çingenesin gümüş (ya da telli) zurna neyine?” Bu vesile ile örnek olabilecek şu sözleri de sıralayabilirim; “Şalgam kazana girince et oldum sanırmış... Arap, ata binince kendini bey oldum sanırmış... Bıldırcının beyliği, harman kalkana kadarmış... Her ‘Hıyarım var!’ diyene ne diye tuz alıp seğirtirsin ki?... Bacağında donun yok, başına fes takmağa kalkışıyorsun... Ata nal çakıldığını gömüş, kurbağa bacağım uzatmış...”
(10) Korkunun ecele faydası yok! İnsan korksa da ölür korkmasa da! Olacak olan olur, bunun için boş yere üzüntü çekmemeli, korkuyu sürdürmek yerine gerekli tedbirleri almalı anlamında bir ATASÖZÜ
(11) Bilgiç Dede; Ömer SEYFETTİN’in ünlü hikâyelerinden biri. Özetle; kibritin olmadığı devirlerden birinde, kendisinden küreği olmadan kor isteyen kıza, nasıl kor vereceğini düşünürken kızın; “Elime kül, üstüne de koru koy! Ben götürürüm!” demesi üzerine meşhur replik oluşmuş. Demek ki; “Akıl yaşta değil, başta imiş!”
(12) Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bugün hayat veren su, yarın sizi boğabilir! Mevlânâ Celâleddîn-î RÛMÎ
Hiçbir şey göründüğü gibi değildir; Bu konuda İnternette de görüleceği üzere birkaç öykü vardır. “Bir köyde yaşlı bilge bir adam; öküzünü yitirip ata kavuşan, oğlunun ayağı kırıldığı için kendisine yardım edemediği için yakınan, kırık ayaklı olduğu için askere alınmayan oğlu için bilge adamla her sohbete gittiğinde, kötü-iyi olmasına aldırmaksızın; aynı sözü söylemiş yaşlı bilge adam. Lao TZU Bazı yerlerde; “Olabilir de, olmayabilir de!” şeklinde yazılmıştır.
(13) Kur’an, Bakara Suresi, 282. Ayet; “…Erkeklerinizden iki şahidi tanık tutun. Şahitler iki erkek olmazlarsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkekle -biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması için- iki de kadın olsunlar…”
Kur’an, Nisa Suresi, 11. Ayet; “Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder.”
(14) Sözlerim sana ağır mı geldi, kalbini mi kırdım, affedersin… şeklinde bir pop müziği geçti aklımdan.
(15) Recm (ya da Recim) Edilmek; Kur’an’da ifade ve kelime olarak yeri olmayan, kafatasçı, gelenekçilerle, Kur’an’da belirtilen İslam’ı ve denilenleri savunanlar arasında zıtlık yaratan bir konu. Genel bir hukuk terimi olarak; zina yapan, erkek veya kadının taşlanarak öldürülmesi anlamını taşıyan şeriat cezası. Asıl anlamı; Hor görülmek, yalnız bırakılmak denebilir.
(16) Muta Nikâhı; Hanefi Mezhebinde olanlara yasak olan bu evlilik türü Şii topluluklarda görülen kadına para verilerek yapılan evlenme. Geçici bir süre için sahte, yanlış, zoraki, bir bedel ödenerek yapılan evlilik. Benim anlayamadığım şeriattaki bu evlenme türüdür ki, T.C. meclisimizdeki milletvekillerinden bir kısmının para karşılığı 13-15 yaşlarındaki kız çocuklarıyla bir geceliğine evlendikleri duyumlarım arasında. “Anlaşma bitti!” yahut da üç kez “Boş ol!” dedin mi, işlem tamam! Nasıl bir garabettir bu? Bu fuhuş ve zinanın örtbas edilmesi değildir de, nedir? Bağışlanmam dileğiyle, hani şöyle demek istiyorum. Yurtdışına 10-15 gün, ya da bir-iki günlüğüne veyahut daha uzun süreliğine görevli git, bul oralardan bir tane muta, “Oh! Gel keyfim gel!” Beynini de, gönlünü de, bedenini de doyur gel, hele ki bir de bekârsan!
(17) Çağdışı, Garip Evlilikler diyeceğim Kaşık Düşmanı Ortak şeklinde kadının aşağılandığı evlilik dışında Beşik Kertmesi, Odalık (metreslik), Cariye, Kuma Getirme, Levirat (ölen erkek kardeşin eşiyle evlenme), Sorarat (Ölen karısı yerine baldızıyla evlenmek), Berdel (Bedel; Hem kızı hem de oğlu olan ailelerin karşılıklı olarak çocuklarını evlendirmeleri). İmam Nikâhı, İç Güveysi, Hülle Evliliği, Dünür Evliliği, Kepir Evliliği (Evlenmek isteyen fakat ekonomik çıkmazlıkları olan iki gencin kız kardeşlerini kendi aralarında değiştirmesi evliliği) ve benzeri gibi başka adlar taşıyan evlilik çeşitleri de vardır, bunları merak edenler çeşitli kaynaklardan öğrenilebilir.
(18) Bana sual sorma, cevap müşküldür, / Her sırrı ben sana açamam hocam. / Hakkın hazinesi darı değildir, / Cami avlusunda saçamam hocam....Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI
(19) Tesettür, İslam’da Örtünmek; Kapanıp gizlenme, örtünme, giyinip, kuşanma. Çok kişi Kur’an’daki Nur Suresi 31. Ayeti türban takmak gibi yorumlamaktadır. Kur’an’da bu ayet şöyledir; “Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar(Bakışlarını kontrol altına alsınlar), ırzlarını korusunlar. El-yüz gibi görünen kısımlar müstesna ziynet yerlerini (süslerini) göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üstüne kapatsınlar) Din ile siyaset birbirinden ayrılmalıdır. “Velev ki siyasi simge olsun!” yanlışlığı kabul edilmeyecek tarzda ince kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan baş sargısı olarak bilinen türban, Kur’an’ı Kerim’in hiçbir bölümünde yer almamaktadır. (Diyanet, “ziynetleri” sözünden sonra Kur’an’da olmayan; “Yabancı erkeklere” sözünü eklemiştir!)
(20) Ukalalık ya da bazı bilgiçlerin sığınmaya çalıştığı sözle; (âkil adamlık sayılmazsa) Göksel'in söylediği ayetler Diyanet tefsirlerine göre) şunlar olsa gerektir.
Kur’an, Nur Suresi, 31. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Açıkta kalanlardan başka süslerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları, hizmetlerinde bulunan köleleri ve câriyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!
Kur’an, Nur Suresi, 60. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. .”
Kur’an, Azhâb Suresi, 33. Ayet (Diyanet Tefsiri); Evlerinizde oturun ve daha önce Câhiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı güzelce kılın, zekâtı verin, Allah’a ve resulüne itaat edin. Ey peygamber ailesi! Allah’ın istediği, sizden kirliliği gidermek ve sizi tertemiz kılmaktan ibarettir.
Kur’an, Azhâb Suresi, 59. Ayet (Diyanet Tefsiri); “Ey peygamber! Müminlerin kadınlarına söyle dış örtülerini üstlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.” (Diyanet burada olmayan bir kavramı dış örtülerinden önce; “Bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman” yorumunu eklemiştir.)
(21) Burka; Her tarafı kapalı, giyenin önünü görmesi için yüz kısmı kafesli çarşaf.
Çador; Çadar, Çadur. İran’da kadınların kullandığı bir çarşaf türü.
Çember; Yazma, yemeni, başörtüsü.
Dastar; Başörtüsü anlamında kullanılan yerel bir sözcük, bunun ipekli dokumadan olanına Vala, keten olanına Boladan, yemeni şeklinde olanına da Poca (bohça) gibi adlar verilmektedir.
Mahrama; Bazı bölgelerde kadınların sokağa çıkarlarken manto üzerine örtündükleri geniş örtü.
Peçe; Kimi İslam ülkelerinde kadınların sokağa çıkarlarken yüzlerini örtmek için kullandıkları, eskiden ülkemizde de kullanılmış olan, tül özelliğinde ve siyah örtü, yüz örtüsü. Bir şeyi gizlemek amacıyla üstüne örtülen örtü.
Poşu; Başa sarılan, ya da boyun atkısı olarak kullanılan, çevresi saçaklı, pamuk, yün genellikle ipek başörtüsü.
Sıkma Baş; Kadınların ince bir kumaşla saçlarını sararak yaptıkları bir saç bağlama biçimi. Türban. Başörtüsünü dinsel ve siyasi amaçla kullanan kadın.
Telik; Eskiden kadınların çarşaf yerine başörtüsünün üstünden örtündükleri örtü. Bez başlık.
Yazma; Başörtüsü, bohça, yemeni, yorgan yüzü gibi şeyler yapmakta kullanılan, üstüne boya ve fırçayla ya da tahta kalıplarla desen yapılmış bez.
(22) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(23) Ömrümce hep adım adım, her yerde seni aradım, ben kalbimden başka yerde seni bulamadım… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin Güftesi; Mehmet ERBULAN’a, Bestesi; İrfan ÖZBAKIR’a ait olup eser Rast Makamındadır. Eserin bir bölümünde (üçüncü mısrada) “Kenarlarda, köşelerde, kadehlerde, şişelerde” diye başlayan dizeler vardır.
(24) Asla birilerinin umudunu kırma! Belki de sahip oldukları tek şey odur! Jack BROWN
(25) Dale CARNEGIE; (1888-1955) Amerikalı yazar, hatip, kişisel gelişimci, iletişim uzmanı. En önemli eseri; “How to win Friends and Influence People (Dost Kazanma ve İnsanları Etkileme Sanatı)” “Üzüntüyü Bırak, Yaşamaya Bak” adlı eserinde; “Dünya üç gündür; dün, bugün, yarın. Dün geçti. Yarının geleceği belli değil. Öyleyse bugünün kıymetini bil! Gün Geçmez bölmelerde yaşa!”
(26) İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar… “DENİZİN TÜRKÜSÜ” Yahya Kemal BEYATLI (Şiirin en anlamlı en son dizesi).
(27) Hacca Giden Karınca; Çıkınını omzuna asıp yola koyulan karıncaya sormuşlar; “Hayrola, nereye böyle?” “Hacca gidiyorum!” “Ömrün yetmez ki?” Karıncanın cevabı anlamlıdır; “Bu yolda ölürüm ya!”
(28) Zamanla değişiyor insan! / Hangi resmime baksam ben değilim. “35 YAŞ ŞİİRİ” (Üçüncü Kıta başlangıcı) Cahit Sıtkı TARANCI
(29) SESSİZ GEMİ, Yahya Kemal BEYATLI’nın ölümü şekillendirdiği en muhteşem eserlerinden biri olup, bu şiir ayrıca şarkı olarak da bestelenmiştir.