Yaş otuz beş...
Şair; “Yolun yarısı(1)” demiş, ama...
Sanırım o şairle Tanrı arasında bir anlaşmazlık olsa gerek ki şair, hemen o yaşın hemen ertelerine doğru ulaşmıştı Tanrısına. Ben, yani adım Necmi, ne yolun yarısında, ne de ortasında olduğum düşüncesinde ve inancında olmadığımı söylemeliyim, belki de korktuğumdan, “İtiraf etmeliyim!” diyeyim.
Bekârlık sultanlıktır, üzümün çöpü, leblebinin kırığı var, düşüncesi değil, beni çekinikliğe iten; gerçek ortak bir yaşam, çoluk-çocuğa karışma korkusu idi. Sebepleri de şöyle sıralamam mümkün olabilir belki.
Birincisi; “Yıldırım aşk” deyip soyunu-sopunu(2), ıcığını-cıcığını(2) araştırmaksızın, bilmeksizin evlenen ve bilmediğimiz nedenlerle de bir ay kadar sonrasında ayrılan ve sonra kendini yâd ellere(2) vuran ve senelerdir telefon ve mektuplar dışında görüşemediğimiz ağabeyim Necdet idi.
Hemen eklenti yapayım ki ağabeyim eks(3) karısı diyebileceğim o kadına “Nafaka” adı verilen ödemeyi tıkır-tıkır yapıyordu.
“Boğazına dizilsin, kursağına(3) girmesin!” diye ileneceğim(4), ama bana yakışmayacak. Nedenine gelince; o kadının sırf nafaka almaya devam etmek için ağabeyimden sonra resmi nikâh yerine imam nikâhıyla bir çulsuzla imam nikâhıyla(2) evlendiğini duymamdı.
Adam da iş-güç yok, ağabeyimin nafakası çok!
Bu durumdan biz haberdar etmedik(4) dürüstlüğünden şüphemiz olmayan ağabeyimi. Onun da herhangi bir şekilde haberdar olmaması doğaldı, hoş olsa da dünyası karardıktan, yaşama küsmüş olduktan sonra, önemi var mıydı?
Kaldı ki; gidişinden önceki en son dertleşmemizde; “Rüzgâr kırdı dalımı, ellerin günahı ne(5)” ve daha sonra uğurladığımız otobüsüne binerken; Kader, kime şikâyet edeyim seni...(6)” ve en sonunda; “Kader böyle imiş, ne söylesem boş…(7)” dizelerinde şekillendirmişti düşüncelerini.
Ağabeyim; “Rüzgâr kırdı dalımı...” derken aslında benim fiziksel durumumu da özetlemiş gibi oluyordu devamı olan dizelerde; “Erken ağardı saçlar, yılların günahı ne?” dizelerinde.
Çünkü yılların günahından bahsedilemeyecek şekilde tek-tük(2) de olsa saçlarımda beyazlıklar demeyeyim de hadi kırlıklar olmuştu diyeyim.
Ek olarak ayrı ayrı miyop ve hipermetrop karışık gözlüklerim de vardı.
İkincisi aynı yanlışlığı ablam Necmiye’nin yapmış olmasıydı. Ancak onun tavrında annemin ve babamın yadsınamaz katkılarını(!) göz ardı etmem(4) mümkünsüz. Çünkü “Aman kız evde kalmasın! Hayırlı(!) kısmeti çıkmışken baş-göz olsun(3)!” diyerek ablamı Erdoğan denilen o adamla evlendirmişlerdi.
O adamı belirleyecek bir sıfat bulmakta zorlanıyorum. “İyi vasıfları oldukça azdı!” diyeyim, kötü vasıflan ise akıllardan neler geçiyorsa onlar idi.
Ağabeyimle ablamın evlilikleri arasındaki farkı anlatmak pek zor olmayacak sanırım.
Ağabeyim “Aşk izdivacı yaptığını” sanıyordu. Ayrılmış, almış başını yâd ellerde yaşadıklarını ve kendini unutmağa çalışıyordu, arkasında parasına ihtiyaç duyan sütü bozuk(2) bir kadın vardı sadece.
Mal-mülk, hiçbir şey kendisini ilgilendimemiş, öylece bırakıvermişti her şeyi, bir çanta içine bile bir şeyler istiflemeden, cascavlak(3), cıbıl mı cıbıl…
Ablam ise öyle değildi, en ufak bir benzerlik bile yoktu, ağabeyimin evliliği ile onun evliliği arasında. “Evde kalmış kart bir kız olarak kalmasın!” mantığı ile görücü usulü evlenmişti(8) adını tekrar telâffuz etmekte(5) zorlandığım damat Erdoğan ile.
Çünkü Erdoğan’ın övülen, ama hiçbir doğrusu olmayan kişilik, yaratılış ve imkânsızlıkları vardı, bana göre.
Sanırım Erdoğan için imkânsızlık kelimesi, yerine “Cuk oturmuş(4)!” demek gibi bir söz yeterli olsa gerekti, babasının emekli maaşıyla boş gezenin boş kalfası(2) olarak babasının eline bakarak bir hayta(3) gibi yaşıyordu ve o şartlarla da ailesini geçindirecekti. Üstelik evsiz barksız(2)...
Vah ki, vah!
Hani, ne denir, pek bilmem, tersine “İç güveysi(2)” denildiği hatırımda, ama “İç gelini(2)” diyemeyeceğim şekilde o çulsuz adamm evine hizmetçi gibi gitmişti ablam. Evin tüm yükü omuzlarına binmişti, kocası olan miskin(3) ve sünepe(3) adamın yüküne ek olarak.
Ve ablam doğum için iyice ağırlaştığında tahammüllünün son sınırına gelmiş ve tanıdık bir avukatın katkısıyla bir celsede(3) boşanmıştı, eks kocasından.
Ablam; ağabeyimizden farklı olarak bir kısım eşyaları ile ziynetlerini almıştı. Sokak ortasında kalacak değildi ya, o ağır haliyle. Eşyaları depoya kaldırılmış, ablam da sevgi ve şefkatini esirgemeyen anne ve babamın kolları arasına büzülmüş, yerleşmişti.
Kontenjandan ben de katkıda bulunmuştum ablama, hem her bakımdan.
Sünepe olan Erdoğan korkaktı da aynı zamanda.
Ablamın bebeğinin adını ufacık bir katkı ile ben koymuştum dayısı olarak kendi ismimle birlikte; Necip Necmi olarak, ancak bir evde iki isim telâffuz edilebilir mi? Doğduğu günden itibaren o hep, Necip olarak çağrıldı, mutlulukla.
Dedesi de ismi için ezan ve kamet gerekliliklerini uygulamıştı kulaklarına(3).
Ablamla, ağabeyimin mutsuzluklarında tek ilinti; her ikisinin de evlerini terk etmiş olmaları idi, diğerlerinde ise öncesinde özetlemeye çalıştığım gibi benzerlikler fazla idi. Tek bir ayrıntıyı olayın özünü belirttiği için eklemesem olmaz. Şöyle ki; belâ geliyorum demez, gelirdi ve belâsını bulmak isteyen de belâsını bulurdu.
Yasalar, babasının çocuğunu görmesine izin verdiğinden genelde çok zaman diyeceğim şekilde eks enişte, eks damat ya da her ne deniyorsa o Erdoğan denilen zibidi(3), kaknem(3), kakavan(3), gabi(3) diğer vasıfları da tescil edilmişçesine(4) söylemekte sıkıntı çektiğim herif Cumartesi günleri kapımıza dayanıyor ve çocuğunu görüyordu, benim nezaretimde.
Bir-iki kez de annesi-babası katkıda bulunmuşlardı ziyaretinde, torunlarını merak ederek!
Ziyaret beş, bilemedin on dakikalık zaman içine sığıyordu, o da onun teşrif ettiğinde eğer bebek uyanıksa. Uyuyorsa salıncağına şöyle bir göz atıp, işaret parmağını dudağına dokundurup alnına sürüp ayrılıyordu.
Ablam belki de nefretinin göstergesi, o eve geldiğinde gözükmüyordu ortalıklarda, bizlerin herhangi bir yaptırım ve olumsuzluğu olmamasına rağmen, kendi iradesiyle(3).
Aslında eks enişte pek makbul, muteber bir adam değildi, ta başlangıçtan beri fark ettiğim. Öyle ki ayrılışının hemen ardından babası ölünce kardeşlerine, daha doğrusu abla ve ağabeylerine içki ve kumarı yüzünden kök söktürmüş(4), bu nedenle kardeşleri babalarının mezarını ziyaretlerinde ağıt gibi, şarkıyı şiir olarak, dua gibi okumuşlar mezarının başında, bir vesile ile kulağıma erişip de haberdar olduğum;
“Mal bıraktın, mülk bıraktın, üşüştük,
Kavga ile niza(3) ile bölüştük,
Üç kuruş toprak için döğüştük
Sen mezarında huzur ile; yat baba!
Çocukların etsin diye rahat,
Satmadın da geçindin kıt kanaat,
Evlâdından olsun sana nasihat
O dünyada malın varsa; sat baba. (9)”
Bir gelişinde, ziyaret sonrası her nasılsa ablam ağlayan bebeğine bakmak gayretini yaşarken, eks damadın ablama sarılma gayreti ve ablamın çığlığı yayan-yapıldak(2) odamdan çıkmama sebep olmuştu, gerçeği söylemem gerekirse kafamın tası atmış(4), ya da kafam bozulmuştu(4).
“Kendine gel sarhoş herif!” demem onu ilgilendirmemiş gibiydi. Aklımda kalmış; “Nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir(10)” gibi bir şey.
Her ne kadar rahmetli boksör Muhammed Ali(11) gibi “Sağım öldürür, solum süründürür!” gibi olmasa da sinirlerime hâkim olamayıp onu yumruklayınca, ablama yapmak istediğini toprağa doğru gerçekleştirmişti; muhtemelen öpmek anlamında.
İki farkla; burnu estetik gerektirir gibiydi eğer para bulabilirse ve dişlerinden biri ya da bir-ikisi de diş tabibine ihtiyaç kalmadan ömürlerini tamamlamıştı galiba!
Eks enişte o haline bakmaksızın kuyruğunu bacakları arasına sıkıştırmış bir sokak köpeği gibi kendi yönüne dönmüştü. O sürate göre av peşinde koşan bir tazı benzetmesi daha mı yakışırdı, kararsızım.
İçtenlikle itiraf etmeliyim ki, namazla-niyazla ilgisi olmayan biriydim. Eks enişte gibi içki konusunda da devamlılığı olan bir arkadaşlığım yoktu, ara sıra nadiren, eş-dost, düğün-dernek toplantılarında, seminer gibi toplantılar sonrasında kokteyllerde genelde arkadaş ısrarı ile diyeyim. Kısaca; meyhane kültürümün zayıflığından söz etmem yanlış olmasa gerektir. Yoksa;
“Sen içmiyorsan, içenleri kınama bari
Bırak aldatmacayı, iki yüzlükleri
Şarap içmem diye övünüyorsun ama
Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki…(12)
“Rakı şişesinde balık olsam…(12)”
“Haydi Abbas vakit tamam…(12)”
“Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un…(12)”
“İçkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi…(12)”
“Ne bugün içki verdi, ne bu gece dudaklar…(12)” diyen şairlerle, mezarına rakı, denize şarap dökülmesini vasiyet eden(13) şair ve sanatkârla ne yakınlığım olabilirdi ki benim?
Sözleri böyle tamamlamaya çalışmak, ya da kestirip atmak dinsiz-imansız olmamın göstergesi değil aslında. Hem kendimi böyle tanımlamamın da hoş olmayacağı düşüncesindeyim. Çünkü halis-muhlis(2) Cuma, Ramazan, Kandil ve Perşembeyi Cumaya bağlayan gecelerin Müslümanıydım(14). Zekât, fitre ve gerekiyorsa fidye gerekliliklerini yerine getiren, en basitinden getirmeye çalışan biriydim.
Ayrıca içkinin çözüm olmadığım, tüm kötülüklerin anası olduğunu da bilen biriydim. Kur’an’daki ayetlerde; “İçki içmenin uygun görülmediği(14)”, Peygamberimizden hadis olarak ulaşan nasihatlerde; “Kötülüklerin anası(14)” olduğunu çok iyi biliyordum.
Eklemem gerekir ki; belki kusur, belki de tüm hükümlerini anlayamadığım şeriata(14) göre kabul edilmeyecek gibi bir farz ya da yardım olabilir, ama zekâtımı ve kurban bayramlarında kurban bedelini daima ve her yıl değişik bir kurum olmak üzere hayır kurumlarına bağışlardım.
Ne “Bir ekmek, çorba parası…” ne “Allah gönlüne göre versin! Allah razı olsun! Allah rızası için...” ne de “Memlekete gidecem, otobüs param çıkışmadı, hastanede hastam var, evde yatalak hastam var, çocuğum okuyor...” gibi dilencilikler hiç ilgilendirmiyordu beni. Hele ki; “Kur’an Kursuna, Camiye yardım!” teranelerine(3)...
Memlekette kütüphaneden çok cami varsa, öğretmenden çok hacı, hoca, din görevlisi varsa çözümün de onlarca sağlanması gerekmez mi? Dilenciliğe gerek var mıdır? Ha, bunu onlardan birine söylersen, ya dinsizsindir, ya imansız, ya gâvur(14), ya da ateistsindir...
O kadar...
Yani
bütçesinin bir hayli yüklü olduğunu yazılı basından öğrendiğim Diyanet’in özellikle Cuma Namazlarında hutbeden ve minberden avuç açan dilenciliğine de akıl erdiremezdim.
Bu; sokak dilencilerini makul karşıladığım(4) anlamında yorumlanmamalı. Dilenmek yerine muhtemelen okumaya da devam eden çocuk ve insanların gece plâstik, karton, teneke falan toplayan, semt pazarlarının toplanması sonunda Pazar artıklarını toplayanlar, benim için daha değerliydi.
Bir iki kez onlara para yardımı teklifimde “Dilenci değilim!” sözüyle refüze olmuştum(4), buna karşın pide, mantı ısmarlamak gibi tekliflerim ise kabul edilmişti çok zaman. Mutluluğumdu…
Tüm bunları söylememin nedeni din ticaretini tenkit etnek değil. Bu konuda söylemeyi hak edecek kadar ne dini bilgim var, ne de birikimim…
Sadece beni oldukça etkileyen yanında bir kız çocuğu olan bir dilenciden bahsetmek için sıraladım bu düşüncelerimi.
O; merhamet simsarlığı(2), acındırıcı, yalvaran sözlerle duygusal sömürü(2) yapan biri değildi. Kara gözlükleri arkasına kendisini gizlemiş, yanındaki çocukla bir karton üzerine büzülmüş, önündeki karton parçasına mendilleri dizmiş, kör olduğunu sandığım, hatta inandığım bir genç kızdı o. Yanındaki kızcağızın annesi olabileceğini aklımdan geçirmekte zorlandığımı söylemem gerek.
Başlangıçta adının Neclâ, yanındaki konu mankeni(2) olduğunu bilmediğim Zeynep’ti onlar, başlangıçta hiç bilmediğim, sonrasında öğrendiğim, amma çok daha çok sonraları...
Sanırım bir arkadaş toplantısı, ya da düğün-dernek ertesi, esrikliğimi(3) efkâr dağıtma(2) şeklinde bir bankanın reklâm kanepesinde kendime gelmeye çalışırken fark etmiştim sessizce duruşlarında.
Ve ilgimi çekmişti, durup dururken, kendime bile anlatamadığım bir şekilde.
Dediğim gibi daha öncelerimde bu şekilde olanlara para teklif ettiğimde terslenmiştim. Bu nedenle para vermek yerine yemek ısmarlayayım düşüncesiyle yanlarına yaklaşma gayretinin yaşadım.
Önlerinde bir yafta; “Suriyeliyiz, bir mendil alın lütfen!” yazılı idi. Bütün mendilleri topladım. Arapça bilmiyordum ki iki kelimeyi uç uca ekleyebileyim, “Taam” dedim, “Aş”, “Şorba, çorba” gibi karışık bir söz ettim, su “Ab” demek olsa gerekti “Ab-ı hayat” kelimesinden aklımda kalmış.
Yanındaki çocuğa el ile yeme işareti yapıp karnımı ovuşturdum. O küçük çocuk gözlüklünün kulağına eğildi, o kör kadın da artık onun söylediklerinden mi, benim uydurduklarımdan mı, anladı, her neyse kafasını salladı!
O vakitte meyhane dönüşü yaşayanlar için, harçlıklarını doğrultma gayesindeki işkembeciler dışında açık olan bir yer yoktu doğal olarak.
Kör kadın daha lokantaya girişte koklar gibi hareketi ile iğrendiğini(4) belli etmişti, Bu bana göre demekti ki; işkembe, paça, kelle ve benzerleri tercih alanı içinde değildi.
Mercimek çorbası ısmarladım ve kolundan tutarak masaya oturmasına yardım ettim, küçük kız kendiliğinden oturmuştu. Genç kız, ya da kadın her neyse yemek modunda burnunu ve dudaklarını kapatan yaşmağını(3) açmak zorunda kalmıştı, bana göre.
Dudaklarını ısırmasından, yüzünde oluşan tiklerden(3) kendisine yardımcı olmamdan memnun olmamış gibi bir tavır sezinledim. Ancak dikkatimi çeken şey, kör oluşuna rağmen bu kadar değildi. Örneğin burnunda öncesinde hızma varmış da çıkartılmış gibi bir delik veya iz vardı. Yokluk içinde kaldığı için satmış olabilir, diye düşündüm, mantıklıca.
Ancak tırnaklarının düzgün kesilmiş, ellerinin ve üstündekilerin eski olmasına rağmen temiz olmasını göz ardı edemezdim, mesleğimin polislikle, dedektiflikle, hafiyelikle içli-dışlı hiçbir ilintisi olmamasına rağmen.
“Kör de olsa, dudakları, burnu, yüzü, elleri gibi bir de gözlerini, saçlarını görebilseydim...” diye geçirdim içimden. Herhalde etkilenmiştim, ya da etkilenmek arzusundaydım. Bana yakışır mıydı? Yakışmazdı tabii, doğal olarak...
Ve duygusal bir insan olmak dışında bir erkek olarak, küçük kızın görüntüsüyle onu tamamlamaya çalıştım beynimde. Yanındaki küçük kızın o kör kadının nesi olduğunu bilmememe rağmen saçları eğer o kız çocuğunun ki gibiyse kumral ötesi kahverengi olsa gerekti. Gözleri ise mutlaka renkliydi, beni görmese bile.
İçecekleri çorbanın, ekmek ve suyun parasını kasaya ödeyip, elimle başparmağımı işaret parmağıma sürterek para işareti yaptıktan sonra, iki elimi çapraz olarak yere paralel şekilde salladım. Kâğıt mendilleri göstererek bedeli olarak cebimden çıkarttığım kâğıt bir parayı ısrarla cebine sokuşturdum.
Lokantanın kâğıtlarından birini o günün tarihini ok işareti ile ertesi güne yönelterek, saat 18.00 olarak işaretleyip “Kebap” yazdım ve soru işareti koydum. Herhalde anlamış olsa gerekti küçük kız, tarif etmekte, ya da anlatmakta zorluk çekeceğini sanmıyordum.
Elimi kaşımın üstüne koyarak selâm verip elimdeki mendil poşetini ne yapmam gerektiğini sorgulayarak ayrıldım yanlarından. Aslında bilgim; “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul, zurna az!” modundaydı.
Unutmadan söylemeliyim ki, biz masaya oturduktan hemen saniyeler sonrasında, başka masalar yokmuş gibi, arkamızdaki masaya giyimi iyi diyebileceğim genç biri oturmuştu. Dikkatimi bu şekilde çekmiş olmasına rağmen, pek üstünde durmamıştım, varlığını fark ettiğim o genç kızın ya da kadının hareketinin de…
Sadece o vakitte yalnız başına oluşuna hayret etmiştim, üçünün kardeş olduklarını, yeni gelenin isminin Leylâ olduğunu ve Neclâ ile aynı mesleği yaşadığını da bilmem imkânsızdı tabii ki, gecenin o vaktinde. Sonradan öğrenmiş olduğumu bilme hakkımı saklı tutuyorum!..
İnsan bazen yaşamda ummadığı şeylerle karşılaşıp hayrete düşüyordu, belki de hayrete düşmemesi gerekirken.
İyi bir isabet kaydettiğimi düşündüğüm enişte diyemeyeceğim Erdoğan beni karakola şikâyet etmiş, ayrıca mahkemeye de dilekçe vermiş; “Beni dövdü!” diye. Başkomiser beni karakola davet etmişti, ifademi alıp savcılığa sevk etmek üzere.
Bu demekti ki; vatandaş(!) için iki yumruk yeterli olmamış, kendisini tekrar evire-çevire dövmem(4) için hak isteğinde gibiydi. Ben de Baş Komiserden bunu rica edecektim, artık zaman, ne zaman münasip olursa!
Karakola ulaştığımda yakasında Esma yazılı polis memuruna elimdeki tebligatı gösterdim;
“Ali Rıza Baş Komiserimle görüşeceksiniz!” dedi.
Baş Komiserin odasının kapısı ardına kadar açıktı, oda kalabalıktı, buna rağmen işaret parmağımın tersiyle kapıyı tıklattım. İşin enteresan tarafı hem beni şikâyet eden duygu yoksulu Erdoğan denen adam, hem de Suriyeli kör kadın aynı odada idiler, tek farkla kör kadınm gözlükleri yoktu gözlerinde. Yanına yaklaşıp;
“Sizi de mi şikâyet ettiler yoksa?” demek istedim ve Suiyeli olduğu, Türkçe bilmediği hatırıma gelince söylemekten vaz geçtim, daha ileri yönelmesini istediğim kelime ve cümleleri.
Ancak dikkatimi çeken şey gözlüklerinin olmaması ve o güzelliğini tarifte zorlanacağım gözlerinin görüyor olması gibi bir kanaatin bende oluşmasıydı.
Bu arada bir polis memurunun “Neclâ Komiserim!” dediğinde irkilir gibi olması(4), yanına gelen memurun onu götürmesi değil, sanki onun o memurun koluna girip de onu sürükler şekildeki tavrı bazı şeylerden şüphelenmem kanaatini yaşatmıştı bana ayaküstü.
İnsanın basireti bağlanıyor(4) bazen, ya da aklı karışıyor. Şu anda karşımda gördüğüm giyim ve kimlikli dilenci ile o gün çorba ısmarlamaya gayret ettiğim dilenci aynı kişi miydi, ya da kimdi? Yanındaki o çocuk neredeydi?
Ve tesadüf denilen şey; nasıl yeniden ve bu olmadık mekânda karşılaşmıştık?
Baş Komiserin tıklattığım kapısı önünde düşüncelerimle baş başa, beynimi gerçekler için zorlamaya çalışırken, misafirlerin(!) Baş Komiserin odasından ayrılmalarını bekliyordum. Baş Komiserin telefonu çaldı ve o konuşurken bakışlarını üstümde yoğunlaştırdığını hissettim.
Telefonu kapatıp “Gel bakalım delikanlı, konu nedir?” diye şaşırtırcasına sorarken oturmam için yer gösterdi.
Yaşamımda ilk kez ve bence hiç de gereği yokken karakola giden bir insanın, yaşı yolun ortalarında olsa da, nasıl bir konuşma cesareti olabilirdi ki; “Şey!” demek dışında? Bu sırada polis memuru Sema kapıdan başını uzatarak; “Müştekinin(3) şahitleri geldi, Baş Komiserim!” dedi.
“AI, getir bakalım, kimmiş, öğrenelim dertlerini!”
Genç memurun müşteki dediği, yani şikâyet eden eks damadın akrabaları idi ve irkilmem komiserin dikkatinden kaçmamıştı. Çünkü Erdoğan’ın anası, danası ve saireleri dâhil sülâlece doluşmuşlardı karakola, komiserin odasına da aynı toplam halinde sığışmak arzusunda gibiydiler.
Onlarla başka bir mekânda karşılaşmadığım için Tanrıya şükran duydum, herhalde dışarılarda bir yerlerde karşılaşsam hepsiyle birlikte baş etmem, mümkün olmayabilirdi!
Baş Komiserin odasına ilk gelenin, yanılmıyorsam en büyük ağabeyinin sözü;
“Aha bu, kardeşimizi döven, gökte ararken yerde bulduk!” şeklindeydi.
“Bir saniye! Suçu ispat edilinceye kadar yasalar karşısında hiç kimse suçlu kabul edilemez, sanık değildir(15)!”
“Ama komiserim bu berduş(3) kardeşimizi dövmüş!”
“Peki, karşınızdakinin berduş olduğuna, kardeşinizi dövdüğüne dair bir belge, bilgi ya da şahidiniz var mı?”
“Yok efendim. Ancak yüzünün gözünün halinden anlıyorsunuzdur herhalde. Hem kardeşim yalan söylemez! Masumdur! Cezasını verin bu insan müsveddesinin!”
“Hakaret içeren cümleler kullanıyorsunuz, dikkat edin! Bir yanlışlık olmasın, tekrar soruyorum, bu adamın kardeşinizi dövdüğüne dair elinizde bir şeyler var mı?”
“Valla komiserim, bilmiyorum, sorgulasınlar!”
Söze karışmak gereğini hissettim, hiç de gereği olmadığı halde;
“Baş Komiserim, benim adım Necmi. Beni şikâyete gelen kişi ise ablamın boşandığı eşi... Çocuğunu her haftanın sonunda görmesi dışında hiçbir konuda hakkı yok! Kötü huylarını aktarmama gerek yok, hem tüm ailesi, hem de tüm çevresi biliyor, rastgele iki kişiyi çağırsanız kim olduğunu size anlatırlar. Kendisini ikaz ettim…
Boşandığı halde ablama benim gözlerimin önünde sarkıntılık yapmaya kalkıştı. Tekrar gerekli ikazı yaptığım halde, dinlemediği için kendisine vurdum! Saklayamam, Allah’tan korkarım, yalan söyleyemem, ancak aynı hareketi tekrarlarsa aynı eylemi tekrar gerçekleştirmekten de çekinmem...”
“Yalan Hâkim Bey! Ben eşime sarkıntılık yapmadım!”
“Kendine gel, burası mahkeme değil, karakol, ben de hâkim değilim. Tavrınıza gelince, ben bu genç adama değil, size inanayım, öyle mi? Çabuk buradan çıkın, gidin, soruşturmaya, ifade almama gerek yok! Dilekçenizi de geri almayı unutmayın! Ha! İkinci bir defa daha sopa yiyeceğim ısrarınız olursa o da sizin şansınıza, ya da bahtınıza!”
Baş Komiser onlar süklüm-püklüm(2) odadan ayrılmaya yöneldiklerinde, bana “Dur!” gibi işaret etmiş ve onların dışarı çıkışından sonra bana yol gösterirken;
“Eline, diline, beline hâkim ol biraz delikanlı, bir daha da karşıma dikilme!” dedi. Sanırım “Lütfen” gibi bir kelimeyi eklemeyi unutmuş olsa gerekti. Yoksa unutmak istemiş de o nedenle mi eklememişti cümlesinin sonuna, bilemem. Kafam meşgul, beynim karmakarışıktı.
O kör dilenci kimdi? “Neclâ Komiserim!” denilince neden irkilmişti? Resmi polis memuru mu onu götürmüştü, o mu polis memurunu sürüklemişti?
Bir telefon ertesinde baş komiser neden her şeyi bırakıp da benimle ilgilenmeye başlamıştı? Beni şikâyet eden karşı tarafin sözlerine güvenmeyip onların haksızlığına neden o kadar çabuk karar vermişti?
Ve neden sarf etmişti o son sözleri, lüfen kelimesini eklemeyip?
Emniyet görevlileri ser verip, sır vermezlerdi(4) bildiğim. Hiçbir şeyi onların dillerinden öğrenmem mümkün değildi. Hem gerçekten o kör dilenci Suriyeli ise, nasıl anlaşmışlardı ki lisan konusunda, Arapça bilen biri mi, tercüman mı vardı? Hem o ufacık kız çocuğunu nezarete atmak(4) yakışır mıydı, öyle babacan(3) bir Baş Komisere?
Gün boyu karakolun karşısındaki market, pastane ve kahvehaneden karakolu gözetledim. Midemi bozacak kadar pasta yedim-kahve içip tatlı yedim, aynı oranda çay içip, ev için hiç de gerekli olmayan malzemeler satın aldım. Bunlardan en saçma olanı araba kokusu almamdı, arabamız yoktu ki hâlbuki! Neyse evde lâvabo kokusu olarak kullanırdık, olur, biterdi!
Akşamın karanlığı indiğinde, alışılmadık bir şekilde ve tavırla yöneldi polis arabasına gözlüklü gördüğüm, şimdi gözlüksüz olarak ve görüyor olduğuna inandığım ve saklamaksızın itiraf etmem gerekir ki, ikinci görüşümde etkilendiğim dilenci.
Beni ona doğru çeken bir şeyler vardı. Bunu herhangi bir şekilde izah etmem mümkün değildi.
Ve enteresan olan sokak ışıklarıyla, karakolun ışıklarının birleştiği noktada o dilenciye çorba ısmarladığım gecede hemen arkamıza oturan sivil giyimli hanım kıza da ne kadar benziyordu arkasındaki görevli?
Bir de onları arkalarından takip eden genç bir sivil giyimli biri daha vardı, sanırım karakola girdiğimde gözüme ilişmişti(4)! Bana göre bu kompozisyonda tek eksik olan o gün yanında gördüğüm kız çocuğu idi.
Ve de dahi polis arabasını takip etme imkânsızlığım gibi bir garabet(3)...
Bildiğim kadarıyla polis arabaları takip ederdi suçluları ve suçluların arabalarını, değil mi? Benim düşüncem yaşama da, yasalara da aykırı idi, değil ki doğaya aykırı değilmiş gibi görünsün!
Harç bitti, inşaat paydos, örneği dilenci gitti ve merakım paydos moduna girmişti. Eğer kandırıldıysam ki; şüphe ötesinde bir düşünceyi taşıyordum onun hakkında; sivil polis hatta komiser idi o.
Bu takdirde verdiğim çorba parasını iade etmesini ve kendisini tanıdığımı belli edecektim kendisine. Ancak Arapça kelimeler bulmak için göbeğimin çatlatmasını(4) asla affetmeyecektim!
İlgimi çektiğini, hatta gönlümün kendisinde olduğunu belli etmeyecek, gönlünün bana akmasını sağlayıp inim inim inletecektim(4) onu, ne işime yarayacaktıysa? “Gönlüm var!” dediğimde bunun bir sevgi yönelişi olduğunu bilmediğimi itiraf etmeliyim.
Kesinlikle biliyorum, eğer yanılmıyorsam gibi fuzuli bir sözü sarf etmeksizin sevdiğimi sandığım, hatta inandığım birine karşı zalim olmak bana yakışır mıydı? Yakışmazdı tabii ki!..
İzin aldım iş yerimden, bir hafta olarak, taşarsa ilerisi de gelsin diye. Mademki bir polis bir dilenci olabiliyordu bir nedenle, bir başka nedenle başka biri olarak göremeyebilirdim belki kendisini, değil mi? Bu nedenle harcamam gereken zamanı tam olarak bilmemem doğaldı.
Onu mutlaka bulup tanıyıp konuşacak ya gönlümü bana iade etmesi, ya da gönlünü bana vermesi için yalvaracaktım. Endişem evli ve yanındakinin kızı olması olasılığı üstüne kurguluydu. Belki de polis otosuna binerken gördüğüm gençle evli olabilirdi.
Mademki Suiyeli kör bir dilenci olmak için hızmasını çıkartmıştı, aynı görevde, ya da değişik bir başka görevde nişan yüzüğünü çıkartmış, aksesuarsız olamaz mıydı? Bu; doğal bir şeydi ve çekinikliğim ötesinde korkumdu da...
Pastanedekilerle, kahvehanedekilerle, markettekilerle ahbap olmuş, neredeyse akraba olmak üzereydim, günden güne ilerleyen vakitlerde, yalanın bini bir para olarak, beynimdeki tilkilerin kuyrukları birbirine değmeksizin(16). Örneğin; sivil polistim ve bazı nedenlerden dolayı karakolda değil, takipçi olarak dışarıdaydım.
Hem sır veriyordum, hem de kedilerin, vakvakların bile güleceği davranışlarıma, hareketlerime mana veremiyordum, kendim bile. Karşımdakilere bu sırrımı başkalarının bilmemesi gerektiğini de söylemeyi unutmamıştım, “İşime gelmez!” demiştim, ilgililer ağızlarını, daha doğrusu dudaklarını fermuarla kapatmak(4) gibi bir işaret yapmışlardı.
Şairin dediği gibi; “Ne hasta beklerdi sabahı…(17)” modunda, ben kendi yönümden bir sevgiliyi değil, bir sırrın açılması gerekliliğini bekliyor inancını yaşıyordum.
Ve bir gün onlar olduklarını tahmin ettiğim, daha önce yanında gördüğüm genç adamla o, sivil kıyafetleriyle, hem hiçbir şey umurlarında olmaksızın gibi resmi bir otodan inerek karakolun kapısının ilerilerinde kayboldular.
Beklentimde neredeyse tam bir gün geçti aradan. İstiyordum ki tekrar resmi kıyafetlerle görünsünler, gerektiği kadar duygu sömürüsü yaparak yanlarına geleyim ve duygularımı istismar etmesinin(4) yanlışlığını yüzüne vurayım ve içimdeki duyguları belli etmeksizin sırtımı dönüp gideyim, kalbimi tüm varlığımla arkamda bırakacağımı bile bile.
Akşam oldu beklentimde, dışarı çıkmadılar karakoldan. Ben ahenksizce(3) oradan oraya volta atarken(4) onların ayrılışlarını göremediğimi zannederek atıl(3) bir düşünceyi de yaşamadım değil.
Akşam karanlığının geciktiği bir anda, daha önce girdiklerini göremediğim iki kişi süzüldü karakoldan, etraflarına dikkatle bakınarak. Hani tarifte sıkıntı çekeceğim ama kısaca rüküş(3) bir kötü kadın ve onu pazarlayan bir... aklıma gelmesini istemediğim bir kelime gibi bir şey biriydi o yanındaki boyalı, makyajlı, çok iyi bir şekilde kırıtarak ve sekerek yürüyen adam.
Kadının tarifini iki kelime de özetledim zaten, ne devamına, ne de eklentisine gerek yoktu. Kaba kaçacak ama jeton düşmüştü düşüncelerimde. Peşlerinden koştum ve fısıldadım;
“Neclâ Komiserim?”
Duraklamakla, durmak arası bir tereddüt geçirdi ikisi de. Karşılarına geçtiğimde nutkum tutulmuşçasına(4) yutkundum;
“Galiba bir özür borçlusunuz bana?”
Cevap vermek gayretini yaşadı, belki gizlenip saklandığına inandığı halde deşifre olmasının(4) hayretini yaşarken;
“Peki, genç adam! Bir hafta izin ver! Çok hazırlandık. İşimiz bitsin bir sonraki Çarşamba akşamı aynı yerde, aynı saatte olup çorba değil, yemek borcumu ödeyeceğim kardeşim bildiğim Necati Komiserimle birlikte. Şimdi bizi azat et...
Ali Rıza Baş Komiserime adını, adresini, telefon numaranı bırak! Dönersek mutlaka arayacağım, dönemezsek bu, kaderimizde yazılı zaten, mesleğe girerken peşinen kabul ettiğimiz!”
İçinden bir şeyleri hissetmiş olsa gerekti Neclâ Komiser.
“Kabul, ama sakınıp geri dönmeniz dilek ve ısrarımı kabul edin lütfen!”
“Umarım, anlaştık diyebiliriz değil mi, Necati Ağabey?”
“Ben de söz verdim, gitti!”
Ayrıldık...
Bitmez tükenmez gibiydi telefon beklediğim günler. Çektiğim kara sevda(18) mıydı yoksa aklımı fikrimi bu kadar meşgul ettiğine göre?
Çarşamba geçti gitti, bir Çarşamba daha, ertesinde bir Çarşamba daha...
Sözlerin unutulduğunu düşünüyor, Baş Komiseri de rahatsız etmekten çekiniyordum. "Keşke” yavan bir kelime, ama insan söylemek zorunda kalıyor bazen.
Keşke telefon etseydim. O zaman Necati'nin Neclâ yerine kendini şehit mertebesine yükselttiğini bilir, öğrenir, cenazesine katılır, teselli etmeye çalışırdım Neclâ Komiseri (mi)...
Hata ettim, o geldi;
“İlk kez kör bildiğinde seni gördüğümde, insanlığınla girdin kalbime, her ne kadar o gün yapmayı arzuladığın iyilik davranışıyla takip ettiğimiz konunun canına okumuş olsan da. Doyurdun, harçlık verdin, üstelik karşılık beklemeksizin, belki de alkolle kendini sıvamış(4) olarak...”
“Haklısın! Ama bilemezdim, özür dilerim…”
“Sonra...
Tesadüf! Kalbimdeki yerini perçinlemek(4) için enişteni dövdüğün soruşturmada çıktın karşıma...”
“Saklandın ama!”
“Çekindim. Ben sana gelmek isteyemezdim ki, senin bana gelmek düşüncen, inancın, arzun, isteğin yoksa. Ben seni isteyemezdim ki senden. Sen istemeliydin beni, benden, herhalde çalışıyor olsan gerekti...”
“Bağışla, aklımdan geçmedi!”
“Peki, neden aramak, sormak istemedin ki, mademki o son göreve gidişimizde karşıma dikilecek kadar cesurdun?”
“İnanmak ya da inanmakta zorlandığım düşünceler...”
“Ne gibi?”
“Eğer iki insan aynı yöne bakıp da aynı şeyleri(19) görüyorlarsa bunun tarifi olmasa gerek! Ancak bunları ayakta dikilip mecburiyet yerine, bir çay içmesek de, yemek yemesek de dizlerinin dibine çökerek söylesem istediklerini, daha doğrusu içimden geçenlerin tümünü?”
“Çok erken değil mi? Tamam ilgilendim, ilgimi çektin, tanıdığıma memnunum. Hatta senden hoşlandım bile diyebilirim. Ama hissettiğim sevgi değil! Sevdiğimi iddia edemem. Belki zamanla, hem neden olmasın dileğimle…”
“Evet, Necati kardeşi yitirdiğimiz için çok erken. Sıkıntılarını, duygularından emin olmamanı anlıyor, anlayabiliyorum. Ama içimden geçeni de söylemesem olmaz; Çok şükür, bin şükür, seni bağışlayan Tanrıma(20)…
Eğer gönlünde varsam ki hissediyorum bunu ve mutluluğun paylaştıkça çoğaldığına inanarak ‘Çok şükür seni bana veren Tanrıma!’ diye de ekleyeceğim...”
“Beni sana değil, seni bana verdi Tanrım, diye iddia edebilirim. Çok şükür!...”
YAZANIN NOTLARI:
(*) Genelde bu tip öykülerin sonuna; “Onlar ermişler muratlarına!” denir, değil mi? Ben de “Onlar ermişler muratlarına!” demeyi geçiriyorum içimden…
(*) Öykülerimde genelde ya başlangıçları, ya da uyakları aynı olan isimleri kullanmakta gayretli olurum.
Necmi (Anlatan, olayın birinci kahramanı) ve abla Necmiye; Yıldızlarla ilgili, yıldızlara ait.
Neclâ (Olayları yaşayan, esas kahraman); Çocuk, evlât, oğul, kuşak, sülâle, nesil.
Necip; Soyu temiz, cömert.
Necati; Kurtuluşla ilgili.
Necdet; Güçlü, kahraman.
Leylâ; Çok karanlık gece, Arabi ayların son gecesi (Leyl kelimesinden türemiş).
Sema; İşitme, duyma, musiki, dinleme, felek. Mevlevi'de musiki eşliğinde yapılan hareketler, ya da oyun.
Zeynep; Değerli taşlar, mücevherler, değerli olan her şey, süs (Ek bilgi; Zeyn süs demek aslında Müzeyyen; süslü demektir. Zeynep aynı zamanda 'Babasının süsü” anlamını da taşır.)
Ali Rıza; Söylemeye gerek yok, Âli yüksek, Rıza razı olan demek.
(*) Cameo; Aslı; Kabartmalı değerli taştır. Ancak Cameo; Görünümün kısaltılmış şeklidir. Bir oyun, film, televizyon gibi gösteri sanatlarında insanlar tarafından çok iyi bilinen bir kişinin bu gösterilerde kısa bir süre görülmesidir.
Öykülerim görüntülü olmasa da ben de bazen Alfred HITCHCOCK’un kendisini filmlerde görüntülemesi gibi ismimi sanki Cameo imiş gibi kullanma gayretinde oluyorum.
Çok bilinen bir kişi olmamakla beraber ben de ismimi, soy ismimi, ya da soy ismimden bir ya da birkaç parçayı, köyümün Bekdemir adını, Bilecik ilimin plâka numarası olan 11 rakamını, eşimin, çocuklarımın, sevdiklerimin adlarını öykünün bir yerlerinde görüntülemeye çalışıyorum.
Öyküdeki yönetmen gibi benim de hayranı olduğum Alfred HITCHCOCK 66 adet olan filmlerinden çoğunda kendisi de görünüyordu. Bu rollere yukarıda da değinildiği gibi “cameo” denilmekteydi ve birkaç saniye süren görüntülerdi. Meselâ ekran önünden geçmek, ayakta durmak, içki içerken gözükmek gibi ki öyküdeki yönetmen bildiği bu görünüşü aynen uygulamak hevesinde olsa gerekti. HITCHCOCK'un bir deyişi şöyledir: “İyi bir film çekmek için üç şey lâzımdır; Senaryo, senaryo, senaryo...” Yine HlTCHCOCK'un çoğu filmi, aşağıladığı “Konuşan insanların resmi” sözü ile ünlüdür.
(1) Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder. / Dante gibi ortasındayız ömrün. / Delikanlı çağımızdaki cevher, / Yalvarmak, yakarmak nafile bugün, / Gözünün yaşına bakmadan gider… Cahit Sıtkı TARANCI “OTUZ BEŞ YAŞ ŞİİRİ”
(2) Boş Gezenin, Boş Kalfası; Yapacak işi olmayıp vaktini sağda-solda boşuna harcayan, ya da harcamaya meyilli olan (boş gezen) insanlar için kullanılan bir halk deyimidir. Bir bakıma aylak, avare.
Duygusal Sömürü; Duygusal İstismar. İnsanların hassas olduğu konularda, duygulara hitap eden davranışlarla onları etkilemek, karşısındaki kişinin kendisine acımasını ve istediğini yapmasını sağlamak amacıyla sergilenen durum, ya da davranışlarla emellerine ulaşmak.
Efkâr Dağıtma; Sıkıntıyı tasayı, üzüntüyü gidermek üzere neşeli şekilde bir şeyler yapma, eğlenme.
Halis Muhlis; (Güçlendirici bir şekilde) Gerçek dost. Katışıksız, saf, düz.
Icığı-Cıcığı; İçi-dışı, hepsi.
İç Güveyi (İç Güveysi); Maddi açıdan daha güçlü olan tarafının kadın ve tarafının olması durumunda erkek tarafından evliliğin kadının mevcut evinde (hatta ailece) sürdürülmesi hali. Damadın kız evine gelmesi, ya da damadın kız evinin gösterdiği yerde oturup yaşaması olarak da tarif edilebilir (İç Gelini; Öyküde de belirtildiği gibi İç güveysi sözüne uydurulmuş bir söz olup, yaşamımızda böyle bir söz ve olay yoktur).
İmam Nikâhı; Dini Nikâh. İslâm dini kurallarına göre bazı şartların yerine getirilmesi ile Allah huzurunda kıyıldığına inanılan dinsel nikâh.
Konu Mankeni; Yaşanmış bir olayı televizyon haberlerinde kullanılmak için, konuyu canlandırmada rol alan kimse, ya da oyuncu.
Merhamet İstismarı (Simsarlığı, Dilenciliği, Soytarılığı); Duygu sömürüsü. Acıma duygusunun istismarı. Şefkat, ilgi, koruma, iyilik yapılması için çeşitli eylem ve dilemeler.
Soy Sop; Bütün hısım, akrabalar, soydan olan herkes.
Süklüm Püklüm; Suç işlemiş gibi utanç veya korku içinde büzülmüş olarak.
Sütü Bozuk; Soydan kötü, kötü soydan gelme, aşağılık, soysuz.
Tek Tük; Az, seyrek, seyrek olarak.
Yâd Eller; Baba ocağından, ailenin bulunduğu yerden uzak olan yerler. Yabancı kimseler, yabancılar.
Yalanın bini bir para; Kısa süre içinde fazla yalan söyleyen, ağzında yalan yer etmiş kimseler için söylenen söz.
Yayan Yapıldak; Yayan ve yalınayak, yayan ve yalınayak gibi, yalınayak yürüyerek.
(3) Ahenksizce; Uyumsuz bir biçimde. Anlaşma, uyuşma, iyi geçinme olmaksızın.
Atıl; Tembel, uyuşuk. İşsiz, güçsüz, boş, aylak, çabasız, etkisiz, eylemsiz, işe yaramaz durumda, girişkenlik vasfı olmayan.
Babacan; Cana yakın, olgun, hoşgörülü, iyi kalpli, güvenilir erkek.
Berduş; Başıboş, serseri, pis, bozuk, bakımsız. (Berdüş; Osmanlıca; Omuzda, omuz üzerinde, demektir. Karıştırılmamalı)
Cascavlak; Çırılçıplak, örtüsüz. Saçsız, tüysüz.
Celse; Oturum.
Eks; Ex, Exitus kelimesinin kısaltılmışıdır. Yunanca ‘sız...’ anlamına gelen kelime olup tıp dilinde “Ölü, Ölmüş, cansız beden, göçmüş, yaşamını yitirmiş” ölü, ölüm hali için kullanılır. Öyküdeki gibi herhangi bir şekilde bir yerlerden uzaklaştırılan, ya da işlevini yitirmiş kişiler için de kullanılmaktadır.
Esriklik; Sarhoş olma durumu.
Gabi; Anlayışsız ya da anlayışı kıt, zekâ yoksunu, kalın (odun) kafalı, ahmak, budala, anlayışsız, bön, gerzek, geri zekâlı.
Garabet; Yadırganacak yönü olma, gariplik, tuhaflık.
Hayta; Haylaz. Hoşa gitmeyen davranışlarda bulunan, yaramaz kimse. Çalışma gücü varken çalışmayan, aylaklık eden, tembel kimse. Külhanbeyi, kabadayı, bir baltaya sahip olamamış başıboş serseri. Holigan. Apaş.
İrade; Dilek, istek. Buyruk.
Kakavan; Bilgisiz, budala, kendini beğenmiş, sevimsiz.
Kaknem; Çirkin, huysuz, aksi. (aşağılama sözü)
Kursak; Kuşların yemek borusu üzerinde bulunan, hayvanın yediği şeylerin sindirilmek üzere toplandığı torba biçimindeki organ. Bir kısım diğer hayvanlarda da kursağa benzer organ (Öyküde; mide anlamında kullanılmıştır).
Müşteki; Şikâyet eden. Durumundan ya da bir şeyden yakınan.
Niza; Bozuşma, çekişme.
Rüküş; Gülünç bir biçimde giyinmiş ve süslenmiş (kadınlar için).
Sünepe; Kılıksız, uyuşuk, sümsük, pısırık, miskin.
Terane; Çok yinelendiğinde usanç verici bir durum alan söz dizisi. Ezgi, makam, nağme.
Tik; Herhangi bir kas kümesinin iradedışı hareketi. Bir alışkanlık olarak ikide bir tekrarlanan gülünç, sıkıcı, söz, ya da el, kol hareketi.
Yaşmak; Kadınların kullandığı başla birlikte, yüzü, ağzı kapatan, gözleri açıkta bırakan örtü.
Zibidi; Gülünç olacak derecede kısa ve dar giyinmiş olan, yersiz ve zamansız davranışları olan.
(4) Ağzını Fermuarla Kapatmak; Carcurlamak; Fermuarlamak. Genelde “Susuyorum!” anlamında dudakların parmakla kapatılması işareti.
Alkolle Kendini Sıvamak; Aşırı miktarda, kendini bilmeyecek, sarhoş olacak kadar alkol almak. Aşırı miktarda içki içmek.
Basireti Bağlanmak; Gerçeği göremez bir duruma düşmek, iyi ve yerinde düşünememek, doğru yolu, gerçeği göremez durumda olmak, görememek, alınabilecek uygun bir önlem varsa almamak, alamamak.
Baş Göz Olmak; Evlenmek.
Cuk Diye Yerine Oturmak (Aşığı Cuk Oturtmak); İşi çok olumlu bir şekilde almak, yapmak. Uygun gelmek, yakışmak. Aşık kemiğinin dik duruşunu ifadelendiren bir deyim olmakla birlikte, tam yerine denk, rast gelmek anlamında kullanılan bir deyim.
Deşifre Olmak (Etmek); Kimliği anlaşılmak, kimliğinin açığa çıkması.
Evire Çevire Pataklamak (Dövmek); Şiddet kullanımında aşırıya giderek büyük bir şiddetle, hıncını alır gibi dövmek, dayak atmak, pataklamak.
Göbeği Çatlamak; Birçok güçlüğü yenmek için çok uğraşmak, çaba sarf etmek, başarılı oluncaya kadar güçlüklere katlanmak, sabretmek.
Göz Ardı Etmek (Edilmek); Gereken önemi vermemek, verilmemek.
Gözüne İlişmek; Tesadüfler yardımıyla bir kimse ya da bir şey dikkatini çekmek, rastlantıyla görmek.
Haberdar Etmek; Konuyla ilgili bilgi vermek, haber vermek.
İğrenmek; Tiksinmek. Bir şeyi, bir kimseyi, bir düşünceyi, bir davranışı vb. kötü, iğrenç, ya da aşağı bularak ondan uzak durmak duygusuna kapılmak, kaptırılmak. Tiksinti verici bulmak, tiksinmek. Çok aşağılık, çok bayağı bulmak.
İlenmek; Bir kimsenin kötü bir duruma düşmesini gönülden geçirmek, ya da bunu açıkça söylemek, bir kimse için kötü dilekte bulunmak.
İnim İnim İnlemek; Yeri göğü inletir gibi, olanca gücüyle inlemek, bağırmak, çığırmak, ses çıkarmak.
İrkilir Gibi Olmak; Ürküp korkarak geri çekilir gibi olmak, ya da korkup şaşırarak duraksamak. Birikmek, toplanmak, yığılmak şeklinde görüntü vermek, yaşamak.
İstismar Etmek; Sömürmek. Birinin iyi niyetini kötüye kullanmak.
Kafası Bozulmak; Kızmak, öfkelenmek, sinirlenmek.
Kafasının Tası Atmak; Birden bire çok öfkelenmek, sinirlenmek, kızmak.
Kök Söktürmek; Bir işin yapılması için kişiye güçlükler, zorluklar çıkartmak, engeller koymak, uğraştırmak, sonunda zorluklarla da olsa amacına ulaşmak.
Makul Karşılamak (Görmek); Akla uygun, akıllıca, mantıklı, belirli, aşırı olmayan, uygun, elverişli, akla uygun iş görmek, akılla kanıtlamak. Sözleri akla yakın bulmak.
Nezarete (Nezarethaneye) Atılmak; Herhangi bir suç zanlısının gözaltı veya muhafazası karakolda nezarethane denilen yerde tutulması işlemi.
Nutku Tutulmak; Genel söyleşilerde; “Nutkunu tutmak, nutkunu yutmak” şeklinde de yanlış söylenen bu deyim; “Beklenmeyen şeyler karşısında hayret edici bir duruma düşmek, korkudan heyecandan, şaşkınlıktan konuşamaz hale gelmek” olup, handiyse “Dili tutulmak, ağzı açık kalmak” deyişleri ile de özdeşleştirilebilir.
Perçinlemek; Sağlamlaştırmak, güçlendirmek. Bir bağıntıyı, iki veya daha çok parçayı perçinle, karşılıklı bölümlerini birbiri üzerinde ezerek birleştirmek
Refüze (Refüse) Olmak; Refüze edilmek, anlamındadır. Geri çevrilmek, reddedilmek, kabul edilmemek. Reddedilmek.
Ser Verip Sır Vermemek; Ne denli sıkıştırılırsa sıkıştırılsın, tehdit, eziyet, işkenceye rağmen ağzından sır alınmamak, ağzı pek sıkı olmak.
Tescil Etmek; Bir şeyin resmi olarak kaydetmek, resmileşmesini sağlamak, kütüğe geçirilmesini sağlamak. Bir taşınmazın üzerindeki hakkın kurulması için tapu kütüğüne düşülmesi gereken kaydı yapmak.
Volta Atmak; Bir aşağı-bir yukarı gezinmek (can sıkıntısıyla özellikle, hapishanelerde)
(5) Rüzgâr kırdı dalımı… diye başlayan Türk Sanat Müziği eserinin son sesleri; “Erken ağardı saçlar, yılların günah ne?” şeklinde olup eserin Güftesi; Fuat Edip BAKSI'ya, Bestesi; Selâhattin ERKÖSE'ye aittir ve Buselik Makamındadır.
(6) Kader kime şikâyet edeyim... Güftesi; Sedat ERGİNTUĞ'a, Bestesi; Avni ANIL'a ait Hicaz Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(7) Kader böyle imiş... Beste ve Güftesi; Coşkun ERDEM'e ait Rast Makamında bir Türk Sanat Müziği eseridir.
(8) Görücü Usulü Evlilik; Birilerinin (özellikle anne-baba) genellikle oğlan yerine, kız yerine de olabilir birini beğenmesi ve onunla konusu geçenin evlendirilmesi. Bir bakıma arada aşk olmadan sevişerek evlenmenin zıttı, ailelerin birbiriyle konuşup anlaşması şeklinde bir olay da sayılabilir. Görücü usulü evlenmede damat veya gelin adaylarının birbirini görüp-beğenmesi şart değildir. Aile büyükleri karar verdiyse “Siz bilirsiniz!” söylemi ile bu iş biter. Bundan sonra söylenecek tek söz; “Onlar erecekler muratlarına, biz çıkalım kerevetlerine!” dir.
(9) Mal bıraktın, mülk bıraktın, üşüştük, / Kavga ile niza ile bölüştük, / Üç kuruş toprak için döğüştük / Sen mezarında huzur ile; yat baba! / Çocukların etsin diye rahat, / Satmadın da geçindin kıt kanaat, / Evlâdından olsun sana nasihat / O dünyada malın varsa; sat baba. Bir mezar taşına; NASİHAT olarak işlendiği iddia edilen sözler. Bir veriye göre dizeler Asım HİNDİKADIOĞLU tarafından kaleme alınmıştır. Diğer bir söylentiye göre birinci kıtayı baba Mehmet TUNCEL, ikinci kıtayı oğlu Adnan TUNCEL yazmıştır. Bestesi de; Adnan ŞENSES tarafından yapılmış ve seslendirilmiştir.
(10) Nush (nasihat) ile yola gelmeyene etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir. ZİYA PAŞA
(11) Solum süründürür, sağım öldürür; Eski boksörlerden Muhammet Ali CLAY’e ait söz. Muhammed Ali Clay; Müslüman olmadan önceki adı Cassus Marcellus Clay olan Amerikalı meşhur bir boksördür. Olimpiyat ve Dünya Şampiyonlukları vardır.
(12) Sen içmiyorsan, içenleri kınama bari / Bırak aldatmacayı, iki yüzlükleri / Şarap içmem diye övünüyorsun ama / Yediğin haltlar yanında şarap nedir ki? Ömer HAYYAM
Orhan Veli KANIK’ın “Eskiler alıyorum diye başlayan” şiirinin ismi olan “Rakı Şişesinde balık olsam” diye biten dizelerini hatırlanmış olsa gerek.
Haydi Abbas, vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam… Cahit Sıtkı TARANCI’nın “ABBAS” isimli şiirinin başlangıcı. Hicaz Makamında bestelenen bu eserin bestekârı; Onur AKDOĞU’dur.
Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un… adlı Güftesi; Turhan OĞUZBAŞ’a, Bestesi; Avni ANIL’a ait, Kürdîlihicazkâr Makamındaki Türk Sanat Müziği eserinin bir dizesi.
Öyle bir buz çağını yaşıyorum da / İçkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi… Edip CANSEVER
Ne bugün içki verdi, ne bu gece dudakları… Faruk Nafiz ÇAMLIBEL'in “ONU BİR GÜN GÖRMEDİM” adli şiirinden (ç)alıntılardır.
(13) Eğer aklımda yanlış kalmadıysa; mezarına rakı dökülmesini vasiyet eden sanatkâr, ilginç bir yaşam öyküsüne sahip; Sadettin KAYNAK, ya da Selâhattin PINAR ile denize şarap dökülmesini vasiyet eden şair ise; “RAKI İÇEN KADIN” isimli şiirinden tanıdığımız Can YÜCEL olarak hatırlıyorum.
(14) Cuma Müslümanı; Kişilerin ibadet için sadece farz olan Cuma Namazlarında camiye gelip diğer namaz vakitlerini kendi hallerine bırakmasının bir tarifi (Oysa namaz; İslam’ın beş şartından (farzından) biri.
Gâvur; İslâm’a göre peygamberi olmayan, Müslüman olmayan kimseler. Dinsiz, merhametsiz, acımasız, inatçı. (Yöresel olarak) Yabancı, el.
Kur’an, Bakara Suresi, 219. Ayet; “Sana şaraptan soruyorlar…”
Kur’an, Mâide Suresi, 90. Ve 91. Ayetler; “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal oklar, çekilen zarlar şeytan işi birer (murdar) pisliktir. Bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz. İçki ve kumarda şeytan sırf aranıza düşmanlık ve kin düşürmeyi ve sizi Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymayı ister.”
Şeriat; Din, yol, mezhep, metot manalarına da gelir. İslâm Hukukunda ise Kur’an ayetlerine, Hazreti Muhammed’in sözlerine ve yaptıklarına, bunlardan çıkarılmış yorumlara dayanan, insanın yaşamını, toplumsal yaşamı düzenleyici, Tanrısal olduğu için hiçbir zaman değişmeyecek olan dinsel kurallar, sözler, olaylar, hareketler, hadisler bütünü. Kısaca; İslam Hukuku.
(15) Evrensel İnsan Hakları Bildirisi; Mevzuat, İçtihat, AİHM Kararları yanında özellikle Evrensel İnsan Hakları Bildirisi’nin 12. Maddesi “Hiç kimse… şeref ve şöhretine karşı saldırılara maruz bırakılamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır”, Kişisel ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 17. Maddesi “Hiç kimsenin… adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz.” Yani; “Hiç kimsenin cürmü ispatlanıncaya kadar suçlu olmadığını” bildirmektedir. Keşke uygulansa, uygulanabilse, gerçekten…
(16) Kafasında kırk tilki dolaşıyor, kırkının da kuyruğu birbirine değmiyor; Genelde kurnaz, hin oğlu hin deyiminde geçen insanlar için söylenen bir söz ki, bu tip insanların art düşüncelerinden, kalleşlik ve içtenlik bulunmayan eylemlerinden sakınmanın gerekliliğini ifade eden söz dizisi.
(17) Ne hasta bekler sabahı, / Ne taze ölüyü mezar. / Ne de şeytan bir günahı, / Seni beklediğim kadar. / Geçti istemem gelmeni, / Yokluğunda buldum seni, / Bırak vehmimde gölgeni, / Gelme, artık neye yarar?” “BEKLENEN” Necip Fazıl KISAKÜREK
(18) Ne çıkar bahtımıza, ayrılık varsa yarın... diye başlayan Türk Sanat Müziği eseri; Muhayyerkürdî Makamındadır. Eserin Güfte ve Bestesi; Gündoğdu DURAN’a ait olup eserin bir bölümünde; “Böyle bir kara sevda kara toprakla biter!” denilmektedir.
Aklımda sen, fikrimde sen... diye başlayan Türk Sanat Müziği eseri Nihavent Makamında olup Güfte ve Bestesi; Dramalı olarak ünlenmiş Hasan HOŞGÜLER'e aittir.
(19) Aşk, birbirine bakmak değil, birlikte aynı yöne bakmaktır. Antoine de Saint-EXUPERY
Sevmek insanların birbirlerine bakmaları değildir. Birlikte aynı yöne bakmalarıdır. André Paul Guillaume GIDE
İki insan birbirlerini sevdikleri zaman birbirlerine bakmazlar, aynı yöne bakarlar. Ginger ROGERS
(20) Dualar eder insan mutlu bir ömür için, sen varsan her yer huzur, / huzurla yanar içim / Çok şükür, bin şükür, / seni bana verene... diye başlayan İrem DERİCİ’ye ait “HUZUR” isimli şarkının ikinci bölümü “Bu şarkı kalbimin tek sahibine” şeklindedir. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa; gençliğimizde (1960 lar civan teenage denilen yıllarda) Elvis PRESLEY şarkısı vardı, “Love me tender” Galiba benzer...